Alternatifim Cafe

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1

Bu makalemde, sizlerin üzerinde düşünmesine vesile olmak istediğim konuyu, birçok makalemde daha önce gündeme getirdim, yazdım. Fakat ne yazık ki Allah ın apaçık ayetlerini tebliğ alıp, ayetlere iman ettiğimizi söylediğimiz halde batıl, sanı, rivayet inançlarımız o kadar baskın geliyor ki, Allah ın ayetlerinin hükümleri ile oynamaktan, ayetlerin anlamlarını tahrif etmekten çekinmiyoruz. Allah böyle insanları ıslah etsin demekten başka elimden bir şey gelmiyor. Amacım, Kur’an ı yeni yeni anlayarak okuyup, anlamaya çalışan kardeşlerimizin, aklının karışmaması ve bu kişilerin etkisinde kalmadan, Kur’an gerçekleri ile buluşabilmeleri adına, bıkmadan aynı konuların üzerinde yazmaya çaba harcıyorum, Allah ın izniyle. Gözleri perdeli, gönülleri mühürlü olanlara zaten, Kur’an gerçeklerini anlatmak mümkün değildir.


Bir arkadaşımız yazdığım bir yazıma, Allah ın apaçık ayetlerini okuyup tebliğ aldığı halde batıl, rivayet ve sanı inançlarını aklayıp, kendi nefislerinde ayetlere ilaveler yapmaya çalışarak, Allah ın dinine, elçisini nasıl ortak etmeye çalıştığının ibretlik sözlerini, sizlerle paylaşmak ve üzerinde birlikte düşünmenize vesile olmak istiyorum. Bakın arkadaşımızın bana verdiği ilk cevap.


“DİN ALLAH IN, ŞERİAT PEYGAMBERİNDİR.”


Bu sözleri söyleyen bir insanın, Kur’an dan zerre kadar haberi olmamamsı gerekir.    Din Allah ın kanun ve kuralları, yani sığınılacak, güvenilecek gerçek limandır ki, şeriatta bu kanun ve kuralların hayata geçirileceği yol ve yöntemdir. Bu arkadaşımız, Allah hükmüne hiç kimseyi ortak etmez, ayetleri açıklamak bize düşer, biz kitapta hiçbir eksik bırakmadık, nice örneklerle açıkladık, ayetlerini bile görmek istemiyor ki, böyle bir düşünceye inanıyor. Bu arkadaşımızın inancı, DİN=Allah+Elçisi konumuna getirilmiş.  Bunu kabul eden bir insan, Peygamberimizin Allah ın dininin ortağı olarak kabul ediyor demektir ki, BU APAÇIK ŞİRKTİR. Bu arkadaşımıza, Allah ın elçisine verdiği görev ve yetkisini hatırlatan ayetleri yazdığımda, bakın kendi nefsinde yorumlayarak, bu ayetlerden birisine nasıl anlamlar vermiş.


“Kuranda birkaç yerde geçen "SANA DÜŞEN SADECE TEBLİĞDEN İBARETTİR" diyen ayetler Peygambere "SEN SADECE KARGOCUSUN" mu diyor yoksa "onları iman etmeleri için zorlama" demek mi istiyor? Peygamberi devre dışı bırakmaya çalışan sahtekârlar gibi bağlamından kesersen "SEN SADECE KARGOCUSUN" anlamı çıkar. Fakat dürüst olup ayetleri öncesi ve sonrasıyla birlikte okursan, o zaman "onları iman etmeleri için zorlama" anlamı çıkar.


Ayrıca mealciler gibi ayete "sen sadece kargocusun" anlamı verirsek, Kuranda çelişki çıkar. Çünkü Kuranda öyle ayetler var ki Peygambere itaat isteniyor, Peygambere uymak isteniyor, Peygamberden hikmet öğrenmek isteniyor, Peygamberi örnek almak isteniyor, Peygamberin Kuranı açıklaması isteniyor vs.... Dolayısıyla ilgili ayetler Peygambere, "tebliğ et, ama iman etsinler diye o kafirlere zorbalık yapma" diyor hepsi bu.”


Arkadaşımız atalarının öğretisinin, çok fazla etkisinde kaldığı anlaşılıyor. Sana düşen sadece tebliğden ibarettir hükmünü, kendi istediği gibi anlamaya çalışarak, birde Allah ın apaçık muhkem ayetine kendince anlam veriyor ve diyor ki, eğer Peygamberimizin görevi yalnız tebliğ etmekse, bu durumda ona KARGOCU DEMEMİZ GEREKİR. Ne yazık ki nefisler, batıl inançlarımızı aklayabilmek adına böyle sözler söyletebiliyor. Kur’an zaten, dinde zorlama yoktur hükmünü açıkça vermiştir. Arkadaşımızın sana düşen sadece tebliğden ibarettir ayetini, acaba şu yazacağım ayetler ışığında neden anlamak istemiyor olabilir? SÖZ BAKIMINDAN ALLAH'TAN DAHA DOĞRU KİM VARDIR! (Nisa 87) KENDİ HÜKMÜNDE HİÇ KİMSEYİ ORTAK KILMAZ. (Kehf 26) ALLAH'TAN DAHA İYİ KANUN KOYUCU OLABİLİR Mİ?
 (Maide 50) Sanırım işine gelmemiş.


Bu arkadaşımız, Allah ın Peygamberimizi, RESUL yani elçi olarak görevlendirdiğini anlamak istemiyor. Hatırlatırım Peygamberimiz RESUL YANİ ELÇİYDİ,  Allah dan aldığı haberi, bilgiyi, vahyi, tek kelime bile değiştirmeden bizlere tebliğ etmekti görevi. BU APAÇIK KUTSAL VE ÇOK ÖNEMLİ BİR GÖREVİN MAHİYETİNİ KÜÇÜMSEYEREK, NASIL OLURDA PEYGAMBERİMİZ KARGOCUMUYDU DERİZ..


Allah ın elçisinin, sadece tebliğ ve Kur'an ın Allah katından geldiğine ikna etme görevinin olduğunu kabul etmek istemeyen arkadaşımız, öyle örnekler veriyor ki, onlara da kendi nefislerince farklı anlamlar verdiği anlaşılıyor. Allah elçisine itaat edilmesini istiyor ama bunu açıklıyor izah ediyor ve diyor ki, elçime uyun, ona uymak bana uymak gibidir, çünkü elçim sizlere yalnız Kur’an ı tebliğ edecek. Bir örnek. “BU KUR’AN BANA VAHYOLUNDU Kİ, ONUNLA SİZİ VE ULAŞTIĞI HERKESİ UYARAYIM.” (Enam 19) Kur’an da Bakara 151. ayette size kitabı ve HİKMETİ öğretecek sözüne öyle anlamlar veriyorlar ki, batıl ve rivayet inançlarını dine bu yolla sokmaya çalışıyorlar. Hikmet bilgelik, bilim demektir. Yine Allah bizlerin dualarında bile Allah dan hikmet nasip etmemizi bakın ayetinde nasıl dilememizi istiyor Şuara 83. ayetinde. “EY RABBİM! BANA BİR HİKMET BAHŞET VE BENİ SALİH KİMSELER ARASINA KAT.” Allah elçisine Kur’an ile birlikte onu kavrayacak, ikna edecek bilgeliği, hikmeti veriyor. Yoksa atalarının dininden hala kopmamakta ısrar eden bu insanları, nasıl Kur’an konusunda ikna edebilsin.  Allah Ahkaf 9. ayetinde bakın ne diyor, arkadaşımızın Peygamberimiz kargocumuydu dediği ayeti daha net açıklayabilmek adına. “BEN, YALNIZCA BANA VAH YEDİLMEKTE OLANA UYUYORUM VE BEN, APAÇIK BİR UYARICIDAN BAŞKASI DEĞİLİM.”


Arkadaşımız Peygamberimizin, örnek alınmasının gerektiğinin örneğini vermiş. Çok doğru. Bir insanın örnek alınması nasıl olur? Hayatı ve yaşadığı topluma örnek oluşuyla, doğruluğuyla, dürüstlüğüyle. Yoksa Allah elçimi örnek alın derken, onunda benim gibi dine hüküm koyma yetkisi var demiyor. Çünkü Peygamberimiz toplumda güvenilirliği ve dürüstlüğü ile örnek gösterilen bir insandı. Peygamberimizin Kur’an ı açıklaması konusuna gelince. Bu ve benzeri ayetleri eğer, anlaşılmayan bir ayet varda onu açık hale getiriyor elçim diye anlarsak, yine kendi nefsimizi kandırmış oluruz. Çünkü Kur’an ı açıklamak bize düşer, nice örneklerle Kur’an ı biz açıkladık diyordu bir başka ayetinde Allah. Peygamberimizin Kur’an ı tebliğ ederken açıklaması, onu hikmeti ilmiyle, Kur’an ın diğer ayetleri ile bağlantı kurarak toplumu ikna ederek tebliğ etmesi anlamındadır. Bunun tersini dünürsek, Allah ın diğer ayetleri ile ters düşer, kendimizi aldatmış oluruz. Ne yazık ki ataların rivayet ve sanı inançlarını, geçmiş toplumlarda dinin içine sokabilmek adına, Allah ın ayetlerinin anlamları ile oynayıp, batılı hak göstermeye çalışmışlar. Aynı yanlış günümüzde de yapılıyor. Ayeti hatırlayalım.


Ali İmran 78: Onlardan bir grup var ki, KİTAPTA OLMAYAN BİR ŞEYİ SİZ KİTAPTAN SANASINIZ DİYE, DİLLERİYLE KİTABI ÇARPITIRLAR VE ALLAH'TAN OLMADIĞI HALDE, “BU, ALLAH KATINDANDIR!” DERLER, BÖYLECE BİLE BİLE ALLAH HAKKINDA YALANLAR UYDURURLAR. (Bayraktar Bayraklı)


Arkadaşımızın örnek verdikleri, ne yazık ki Allah ın emrettikleri değil ama arkadaşımız kelimelere kendince anlamlar vererek, sanki Allah ın emri gibi göstermeye çalışıyor. Kur’an böyle yapanlara, Allah hakkında yalan söylüyorlar diyor. Tabi ki herkesin kendi seçimi. Din Allah ın dinidir, asla elçisi dinin ortağı olmadığını Allah, üstüne basa basa bildiriyor. DAHA DA İLGİNCİ, GÖREV VERDİĞİM ELÇİLERİ BİLE HESABA ÇEKECEĞİM DİYOR ALLAH. Eğer bizler Allah ın Kur’an da bildirdiğinin dışındaki konularda, elçisi din adına hükümler vermiştir dersek, Kur’an da çelişki yaratır, Allah ın elçisini dinde Allah ın ortağı yapmış oluruz. Böylece, SİZLERİ KUR’AN DAN SORUMLU TUTUYORUM, HESABA ÇEKECEĞİM HÜKMÜNE TAMAMEN TERS DÜŞMÜŞ OLURUZ. Allah Casiye 6. ayetinde, bizlerin Kur’an dışından hiçbir sözün ardına düşmeyelim diye, bakın nasıl uyarıyor. “ALLAH'TAN VE O'NUN AYETLERİNDEN SONRA, HANGİ SÖZE İNANACAKLAR?


Eğer bizler, yalnız Kur’an dan sorumlu olmasaydık Kur’an açık, anlaşılır ve yeterli olmayıp, Allah ın elçisi açık ve anlaşılır hale getirmiş olsaydı, SÖYLENDİĞİ GİBİ DİN ALLAH IN, ŞERİAT RESULÜNÜN OLSAYDI, TIPKI KUR’AN I KAYDA ALIP YAZDIRDIĞI GİBİ, KENDİ AÇIKLAMALARINI DA YAZDIRIP, KAYDA ALDIRIRDI ALLAH IN RESULÜ. Bu durumda Allah, yalnız Kur’an ı koruması altına almaz, bu bilgileri de alırdı, hatta yalnız Kur’an ın ipine sarılın demez, onlara da sarılmamızı isterdi. Lütfen Allah ın Resulüne atılan bu iftiraların farkında olalım. Hatırlayınız, sorumlu olduğumuzu iddia ettikleri hadislerin tamamı, bir rivayete göre diye başlar ve ikinci üçüncü şahısların rivayet ettikleri bilgilerle oluşmuştur. Sizce bizler bu bilgilerden sorumlu olup, Kur’an ı bu bilgiler ışığında anlayıp, bu bilgilerle İslam ı yaşamamız gerekseydi, Allah Peygamberimizin vefatından yaklaşık 200 yıl sonra rivayetler yoluyla toplanıp, kayda alınan bilgilere bizi muhtaç bırakır mıydı? HÂŞÂ Allah ın elçisi görevini gereği gibi yapamayıp, Kur’an ın açıkladığını iddia ettikleri sözlerini yazdırmayıp kayda aldırmayarak, görevini eksik mi yaptı. Bu eksikliği yıllar sonra birileri fark edip, kayda alarak bizlerin imanını mı kurtardı? Ne dediğimizin farkında mıyız? Hiç sanmıyorum.


Enam 105: BÖYLECE BİZ AYETLERİ DERİNLEMESİNE AÇIKLIYORUZ Kİ, “SEN DERS ALMIŞSIN” DEMESİNLER; ONU KAVRAYAN TOPLUMA İZAH EDİYORUZ. (Bayraktar Bayraklı)


Enbiya 10: ANDOLSUN, SİZE ÖYLE BİR KİTAP İNDİRDİK Kİ SİZİN BÜTÜN ŞEREF VE ŞANINIZ ONDADIR. HÂLÂ AKLINIZI KULLANMAYACAK MISINIZ? (Diyanet meali)


Araf 3: RABBİNİZDEN SİZE İNDİRİLENE UYUN. ONU BIRAKIP BAŞKA DOSTLARA UYMAYIN. NE KADAR DA AZ ÖĞÜT ALIYORSUNUZ! (Diyanet meali)


Allah ın bunca apaçık ayetlerinin üzerinde tahrifat yaparak, farklı anlamlar verenlere, elbette Kur’an gerçeklerini anlatamayız. Allah size öyle bir kitap indirdik ki, sizin bütün şeref ve şanınız ondadır diyecek, ama bizler hala rivayet hadisler olmasaydı Kur’an anlaşılamazdı ve İslam yaşanamazdı demeye devam edeceğiz öylemi dostlar? Maide 45. ayette Rabbimiz, “ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMETMEYENLER, ZALİMLERİN TA KENDİLERİDİR.” Diye uyardığı halde, Kur’an dışından elçisi de dine hükümler koymuştur, onlara da uymalıyız diyeler varsa hala, böyle insanlardan uzak durmalıyız. Allah açık ve muhkem bir şekilde, Ali İmran 103. ayetinde, “TOPLUCA ALLAH'IN İPİNE SIMSIKI SARILINIZ, AYRILIĞA DÜŞMEYİNİZ” diye uyarmıştır. Bunca açık ayetlerin anlamlarını hala değiştirmeye, farklı anlamlar vermeye çalışanlar varsa, onları kendi inançları ile baş başa bırakmaktan başka çaremiz yoktur. Allah cümlemizin yolunu açık etsin ve Kur’an ı anlayarak yaşayan, azınlık halis kulları arasına alsın inşallah.


Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK


https://hakyolkuran1.blogspot.com/
http://halukgta.blogcu.com/
http://kuranyolu.blogcu.com/
http://hakyolkuran.com/
https://www.facebook.com/Kuranadavet1/



2



Şöyle bir başlık okumuştum, Peygamberimizin örnek oluşunu bizler, yalnız Kur’an dan mı öğrenip anlamalıyız? Aslında bu sorunun, tuzak bir soru olduğunu düşündüğüm için, yazımda bu konu üzerinde sizlerin, düşünmenize vesile olmak istedim. Bu sorunun cevabını mantık ve Kur’an süzgecinden geçirerek, birlikte önce düşünelim. Allah Kur’an da, Resulünü bakın nasıl bizlere örnek gösteriyor


Ahzab 21: Andolsun, ALLAH’IN RESULÜNDE sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için GÜZEL BİR ÖRNEK VARDIR. (Diyanet meali)


Allah ayetinde bizlere bir emir verip, tavsiyede bulunduysa, onu mutlaka doğru anlamalıyız ki, bizlerde doğrunun yolcusu olabilelim.  Bu ayeti tebliğ alıp iman eden, Peygamberimizin zamanında yaşayanların işi kolay. Onu bizzat görüyorlar, şahit oluyorlar, böylece örnek alıyorlar. Ama bizlerin böyle bir imkânımız yok. Bu durumda bizler, Allah ın Resulünün örnek oluşundan faydalanamayacak mıyız? Elbette hayır. Allah Kur’an da bir hüküm verip Resulünü örnek gösterdiyse, onun hangi konularda bizlere örnek olduğundan da bahsetmiş olması gerekmez mi? Çünkü her şeyden nice örnekleri, değişik ifadelerle verdik, sizleri Kur’an dan sorumlu tutuyoruz, diyor Kur’an da.


Diyelim ki, Allah ın Resulünün  bizler için örnek oluşunu, yalnız Kur’an dan öğrenmemiz bizlere yetmez. Peki, bu durumda nereden, hangi kaynaklardan öğrenmeliyiz? Bakın inanılmaz, tedirgin edici bir soru ile karşılaştık bu durumda. Bizlere yüzlerce yıl öncesinden, rivayet yolla ulaşan bilgiler, sözler, hadislerden öğrenebiliriz diyebilirsiniz. Peki, Allah böyle bir yolu öneriyor mu? Yani Allah ın tüm Müslümanlara örnek gösterdiği Resulünü bugün günümüzde bizler, doğruluğundan emin olamayacağımız, rivayet edilen sözlerden, bilgilerden öğrenmemiz ne kadar doğru olur? Eğer yanlış bir örnek bilgiye inanırsak, Allah korusun yoldan saparız. Eğer Allah ın bu hükmü yani Resulünün örnek oluşunu, bizler eğer yalnız Kur’an dan öğrenemiyorsak, rivayet edilen bilgilerden öğreniyorsak, bu kapıyı diğer ayetleri öğrenmek içinde sonuna kadar açmış oluruz.


EVET, DOSTLAR AMAÇ AKLI, ZİHNİ BULANDIRMAK, TOPLUMDA ŞÜPHE UYANDIRMAK VE BÖYLECE BATIL VE RİVAYET KAPISINI ARALAYIP, BATILI HAK GÖSTERMEK, DOĞRU İZLENECEK, FAYDALANILACAK KAYNAKLAR ARASINA, RİVAYET VE SANI BİLGİLERİ ALMAKTIR ASIL AMAÇ.


İslam toplumunun genel çoğunluğu, ne yazık ki Kur’an ı yeterli görmediği için, tıpkı cahiliye toplumu Kitap ehli gibi, bölündü parçalandı ve ALLAH IN GÖNDERDİĞİ KİTAP, ATALARININ İNANÇLARINI YAŞAYABİLMEK ADINA YETERLİ GÖRÜLMEDİ. İlginçtir, Allah kitap ehline Ankebut 51. ayetinde, “KARŞILARINDA OKUNUP DURAN BIR KITABI, SANA İNDIRMİŞ OLMAMIZ ONLARA YETMİYOR MU?” diye uyardığı ve gönderdiği kitabın yeteceğini açıkça bizlere bildirdiği halde, günümüzde bizler, bu ve benzeri ayetlere gözlerimizi kapatıp, yalnız Kur’an ile İslam yaşanmaz diyebiliyoruz. Daha da ilginci, bu ayet bizlere değil, Kitap ehline söylenmiştir diyor, kendimizi bu ayetlerden sorumlu tutmuyoruz. Tabi bu durumda derste almıyoruz. Hatta yazımızın konusu olan konuda bile, Allah ın Resulünün bizlere örnek oluşunu, bizler yalnız Kur’an dan öğrenemeyiz, deme cesaretini gösteriyoruz.


 Ahzab 21. Ayetin de Allah, Resulüm sizler için örnektir derken, özellikle Resul ismini kullanıyor NEBİ demiyor. Sizce neden olabilir? Hatırlayınız Allah Kur’an da eğer, bizlere bir ayet tebliğ etmek istiyorsa, özellikle RESULÜM diye geçer. Yani ayetlerin tebliğinde Nebi diye geçmez. Ya da konu daha iyi anlaşılsın diye, şöyle söylemek isterim. ALLAH NEBİYE UYUN DEĞİL, RESULE UYUN DER. ÇÜNKÜ RESUL YALNIZ VE YALNIZ BİZLERE ALLAH IN AYETİNİ TEBLİĞ ETMEKLE GÖREVLİDİRDE ONDAN. Tabi bu sözlerimden, Nebi ye uymayın anlamı çıkartılmamalıdır. Amacımız Kur’an ı doğru anlamak. Onun içi Allah, Resulüm sizler için örnektir diyor. Hatta Resulüme uymak, bana uymak gibidir diye de bizleri uyarır. Peki, neden söylüyor bu sözü Allah? Çünkü Allah diğer ayetlerinde, elçisini de uyarıp ve bizlere bakın neler söylemesini istiyor. “BEN SADECE BANA VAHYEDİLENE UYARIM. BEN SADECE APAÇIK BİR UYARICIYIM. (Ahkaf 9 ) RESULE DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR. (Ankebut 18) ARTIK SEN ÖĞÜT VER! SEN ANCAK BIR ÖĞÜT VERICISIN. (Gaşiye 21).” Allah ın bunca açık ayetlerini tebliğ alıp, iman ettiğini söyleyen bazı kişiler, NE YANİ PEYGAMBERİMİZ POSTACIMIYDI, deme gafletine düşmektedirler. Batıl inançlarını yaşayabilmek adına, Allah ın ayetlerine kafa tuttuklarının, farkında bile değiller.


Ne yazık ki,  batıla kapı aralamaya çalışanlar, Allah ın elçisinin bizlere hangi konularda örnek olduğunu, Kur’an dan anlamak istemiyorlar. ÇÜNKÜ KUR’AN DA Kİ RESUL ÖRNEĞİ, ONLARIN BATIL VE ATALARININ RİVAYET İNANÇLARINI DOĞRULAMIYOR, KABUL ETMİYOR DA ONDAN. Kur’an da ki Resul örneği, Allah ın dinine batıl ve hurafe karışmış ise ondan uzak duracaksın ve hakkın arayışında olacaksın gerçeğini gösteriyor. Hatırlayınız Peygamberimiz ÜMMİYDİ. Atalarının batıl inançlarını yaşayan, Kitap ehline tabi değildi.  Allah ın Resulü bugün aramızda olsa, İslam ı cemaat ve tarikatlar yoluyla yaşayan, yalnız Kur’an ile İslam yaşanmaz diyen, batıl yolcularının asla yanına bile gitmezdi. ONUN İÇİN BUNLAR, ALLAH IN RESULÜNÜ KUR’AN DAN DEĞİL, SANI VE RİVAYET BİLGİLERDEN ÖRNEK ALIRLAR. ONUN İÇİNDE HEP YANILIR, KUR’AN IN, ALLAH IN YOLUNDAN SAPARLAR.


Allah ın elçisini örnek almak isteyen, onun nasıl bir davranış içinde olduğunu, insanlara nasıl davrandığını Kur’an dan örnek almalıdır. Allah ın Resulünün insanlara karşı sabırlı, hoş görülü, güvenilir olduğunu Kur’an dan anlıyoruz ve Allah diyor ki ayetinde, “ŞÂYET SEN, KABA VE KATI YÜREKLİ OLSAYDIN, HİÇ ŞÜPHESİZ, ETRAFINDAN AYRILIP GİDERLERDİ..” Bizler Allah ın Resulü nün bu davranışını hangimiz örnek alıp, hayatımıza geçiriyoruz? Allah ın Resulü, Allah ın hazineleri benim yanımda değil, bende sizler gibi bir insanım. Ben yalnız Allah ın vah yettiğini hayatıma geçiririm dediği halde, bizler Allah ın Resulünün bu örnekliğini Kur’an dan almayıp, batıl ve rivayetlerden aldığımız için, akla gelmez olayları, davranışları, yanlış bilgileri, olağan üstü olayları, Allah ın Resulüne nispet etmekten çekinmiyoruz. Allah ın Resulünün tek rehberi Kur’an dı. Elbette böyle olunca, bazı kişiler Allah ın Resulünün örnek oluşunu, Kur’an dan değil, rivayetlerden öğrenmek isteyecek, onlara Kur’an yetmeyecektir.


Allah ın Resulü uyarıcıdır, şahittir, müjdecidir diyor Kur’an. Peki, hangi kitapla uyarır, ona şahitlik yapar ve müjde verir? YALNIZ VE YALNIZ KUR’AN İLE VERDİĞİNİ ALLAH SÖYLÜYOR. Allah ın Resulünü örnek alan, yalnız Kur’an a uyar ve yalnız Kur’an ı din kardeşlerine hatırlatır, anlatır. Allah ın elçisi şunu söylüyor Kur’an da. “BİLİYORSUNUZ Kİ SİZLERE TEBLİĞ ETTİĞİM BU İŞE KARŞILIK, SİZDEN HİÇBİR ÜCRET ALMIYORUM, MÜKÂFATIMI ALLAH VERECEKTİR.” Bu örnekliği tebliğ alan bir Müslüman, asla maddi çıkarları peşinde olup, farklı isimler altında paralar toplayan, altında son model arabalarda gezip, saraylarda oturan insanların ardı sıra gitmez. Hiçbir mesleği olmadığı halde, zenginliğinin hesabı tutulamayan şeyhlerin, velilerin ardından gidenler, ALLAH IN RESULÜNÜ ÖRNEK ALMAYANLARDIR.


Bir insanı doğru örnek almak istiyorsak, önce onu doğru tanımalıyız ki, onu doğru örnek alalım. Allah Nisa suresi 87. ayetinde, SÖZ BAKIMINDAN ALLAH DAN DAHA DOĞRU KİM VARDIR diyorsa, bizler Allah ın Resulünü, emin olamayacağımız sözler ışığında değil, Allah ın sözleri Kur’an ışığın da tanımalıyız ve örnek almalıyız. Eğer bizler Allah ın Resulünü, doğru bilgilerle örnek alırsak, ondan istifade eder, ondan faydalanırız. Yanlış bilgilerle örnek alırsak, hem ona iftira atmış, hem de kendimize şeytanı örnek almış oluruz ama farkında bile olamayız. Hz. Muhammed i örnek almak isteyen, batıldan ve hurafeden uzak, yalnız Kur’an ın ipine sarılır. Çünkü Allah ın Resulü yalnız vahye uymuş, asla onun dışına çıkmamıştır. Bu konuda İsra suresi 74 ve 75. ayetlerinde Allah, elçisinin neredeyse onlara birazcık meyledecektin derken, batıl yolcusu kitap ehlinin, bazı sözlerini din adına kabul etmek üzereyken, vazgeçtiği örneği verilir. Eğer bunu yapsaydın, yani vah yettiğimizin dışına çıksaydın,  ölümün ve acının sıkıntılarını sana, kat kat tattırırdık diyerek uyarıyor.


İşte Resulün, bizler için örnekleri bunlardır. Ama Kur’an ı yeterli görmeyen, atalarının rivayet inançlarını da din zannedenler, Resulün Kur’an da ki bu örnekliğini görmek, hatta duymak bile istemezler. Onların varsa yoksa örnekliği, emin olamayacakları rivayet, sanı sözlerdir.


Değerli din kardeşlerim. Allah ın Resulü bizler için örnektir. Yazdıklarımın dışında, Allah ın Resulünün daha birçok, bizler için örnek oluşunu, lütfen Kur’an ı anlayarak ve düşünerek okuyarak anlamaya çalışalım. Onun örnekliğini lütfen emin olamayacağımız kaynaklardan değil, kesin emin olduğumuz Kur’an dan öğrenelim ve hayatımıza geçirelim.


Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK


https://hakyolkuran1.blogspot.com/
http://halukgta.blogcu.com/
http://kuranyolu.blogcu.com/
http://hakyolkuran.com/
https://www.facebook.com/Kuranadavet1/

3
Fıkra / Nasreddin Hoca Fıkraları
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Ekim 25 2019, 22:06:46 »

SIĞ SUDA YÜZMEK
Nasreddin Hoca bir gün evine dönerken taşa takılmış ve su birikintisine yüzüstü düşmüş. Hoca'yı bu halde gören bir adam:
" Oldu mu Hoca, bir karış suda yüzülür mü? Madem yüzecektin derede yüzseydin, demiş.
Bunun üzerine Hoca:
" Derede herkes yüzer. Önemli olan, böyle sığ suda yüzmektir, diyerek cevabı yapıştırmış.

SEBZELİ KAVUK ÇORBASI
Nasreddin Hoca kuyunun başında durmuş aşağı bakarken kavuğunu düşürmüş. Kuyu derin inip alamaz. Kavuksuz eve gidemez. Soran olsa kavuğumu düşürdüm diyemez. Alay ederler. Bahçeden marul, maydanoz koparmış. Küçük parçalar halinde kuyuya atmaya başlamış. Burada ne yapıyorsun Hoca, diye soranlara, akşam yemeği için, sebzeli kavuk çorbası hazırlıyorum, demiş.
Adamlar, kuyuya bakıp, olabilir, deyip gitmişler. Hava karardıktan sonra Hoca kimselere görünmeden evine varmış.

HOCA ORMANDA KAYBOLDU
Nasreddin Hoca, Çarıklı Köyü'ne giderken ormanda kaybolmuş. Birkaç adamla karşılaşmış ama adamlar kaybolduğuna inanmamışlar.
" Koskoca Nasreddin Hoca ormanda kaybolmaz.. Sen buraları avcunun içi gibi bilirsin," demişler.
Nasreddin Hoca bakmış olmayacak fikir değişikliğine giderek diğer karşılaştığı adamlara, nereye gidiyorsunuz? diye sormuş. Bir iki derken, üçüncü adam Çarıklı Köyü'ne gidiyorum, demiş.
Bunun üzerine Hoca, hah, ben de o köye gidiyordum, deyip adamla birlikte köye gitmiş.

YALAN SÖYLEME YARIŞMASI
Akşehir'de en iyi yalan söyleme yarışması düzenlenir. Yarışmaya Nasreddin Hoca da katılır. Yarışmacılar, sırayla birer yalan söylerler. Sıra Hoca'ya gelince şu yalanı söyler:
" Ben büyük bir yalancıyım. "
Nasreddin Hoca'yı doğru sözlü olarak tanıyan halk jürisi, Hoca'yı birinci seçer. Böylece Hoca ödül olarak verilen eşeğe biner ve evine doğru yola koyulur.

PAPAĞAN
Nasreddin Hoca pazarda görüp beğendiği fiatı yirmi akçe olan konuşkan papağanı uzun pazarlıktan sonra beş akçeye alır. Fakat papağanı evde bir türlü konuşturamaz.
" Ey papağan, neden böyle yapıyorsun? diye sorar.
Papağan:
" Bak Hoca, beni ucuza kapatıp beş akçeye aldın. Dünyada bir tek uyanık sen misin? Eski sahibimi buraya getir. Gözümün önünde on beş akçeyi ver. Söz sana sabah akşam susarsam namerdim. "
Hoca  adamı bulup evine getirir ve papağanın önünde on beş akçeyi verir. Bunun üzerine papağan neşelenir ve konuşmaya başlar. Anlatır da anlatır. Dört gün sonra Hoca çaresiz papağana yalvarır:
" Papağan, ne olur, sus artık!. Günlerdir uyuyamadım. Al şu iki akçeyi, " der. Papağan akçeleri alır ve susar. Nasreddin Hoca uykuya dalar ve ertesi güne kadar deliksiz bir uyku çeker.

ARAZİ ANLAŞMAZLIĞI
Nasreddin Hoca, Akşehir'de kadılık yaparken birbirlerinden şikayetçi olan iki adam huzura gelir. Biri, bana borcu vardı, ödemedi. Ben de borcuna karşılık tarlasının bir kısmını çitle çevirdim, der. Öteki, doğru, borcum var, ödeyemedim ama tarlamın bir kısmını sahiplenmesi doğru değil, der. Hoca olay yerine iki adam ve şahitlerle gider. Çiti kaldırtır. Alacağın var ama böyle yapman yanlış, der. Borcu olan adama, sen de borcunu öde, der. Adam, param yok, der. Nasreddin Hoca, paran yok ama malın var. Tarladaki buğdayı sat, der. Orada bulunan şahitlerden ve meraklı köylülerden buğdayı satın alan çıkmaz.
Bunun üzerine Hoca tarladaki buğdayı ortalama bir fiata satın alır. Adam, paranın bir kısmıyla borcunu öder. Böylelikle mesele tatlıya bağlanır. Olanlar kısa zamanda Akşehir'de kulaktan kulağa yayılır. Herkes, bravo şu Nasreddin Hoca'ya, der.
Davaların kısa sürede sonuçlanmasının ve adaletin yerini bulmasının halkın yararına olduğu bir kez daha anlaşılır.

YÜZME YARIŞLARI
Nasreddin Hoca sofraya oturmuş. Bakmış çorba tasında iki sinek. Hanımına seslenmiş:
" Hatun koş, yüzme yarışları başladı. "

AYRAN NİYETİNE
Nasreddin Hoca yoğurt yerken, tahta kaşığı kırılmış. Çaresiz tabağı kafaya dikmiş. Onu bu halde gören hanımı:
" Hoca,  bu ne hal? Yoğurt öyle yenir miymiş? " deyince Nasreddin Hoca:
" Kaşık kırılınca yoğurdu ayran niyetine içesim geldi. " demiş.


HOCA'NIN HANIMI HORLUYOR
Gecenin bir vakti hanımı horlarken, Nasreddin Hoca'yı uyku tutmamış. Aradan bir saat geçmiş. Duvarlar sallanmaya başlayınca hanımı aniden uyanmış, yatakta oturumuna gelmiş:   
" Hoca, gürültüye uyandım. Ben horluyor muydum? " diye sormuş.
Hoca:
" Ne horlaması, hanım? Gök gürledi. Belli yağmur yağacak. " demiş.

HOCA HAVUZA DÜŞÜYOR
Nasreddin Hoca, içinde balık var mı diye bakarken, havuza düşmüş. Başlamış feryat etmeye:
" İmdat! Yardım edin, boğuluyorum. "
Kimse oralı olmamış. Adamın biri:
" Hocam, sen yüzme biliyordun ya, " demiş.
Bunun üzerine Nasreddin Hoca:
" Doğru, nasıl da unutmuşum? " demiş, iki kulaç atmış ve havuzdan çıkmış.

SON
4
Aşk - Meşk / Babayiğit İle Ay Parçası
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Ekim 25 2019, 22:03:32 »



Bir babayiğit ki, ama ne babayiğit: Bir sekseni geçen boyu, oldukça kaslı vücudu, güçlü kolları, anadan sürmeli gözleri.. Tam bir Anadolu delikanlısı.

Köylü çocuğuydu ama kendi köyünde pek eğlenmez, gezerdi. Bazen yürüyerek giderdi, bazen atla giderdi. Başka köylere giderdi, kasabalara giderdi, şehirlere giderdi. Gittiği yerlerde, yolun orta yerinden, sol eli cebinde, biçimlice yürürdü: Başı dik, alnı açık, göğüs ilerde.

Okuma-yazma bilirdi. Köyünde okul yoktu ama gittiği kasaba ve şehirlerde orada bir harf, burada iki harf derken, epey bir ilerleme sağlamış, önce yazmayı, sonra okumayı öğrenmişti. Yazma öğrenmeden okuma öğrenilemezdi. Yazısı pek güzeldi. Harfleri birbiri peşi sıra inci gibi dizer, sanki sanırsın yürüyüşe çıkmış asker bunlar.

Savaşı sevmezdi. Tam bir barış taraftarıydı. Ne zaman elinde davul bir tellal görse ( Padişahın fermanıdır. Urumeliye sefere çıkılacak, asker toplansın. ) dendiğini duysa, ortadan kaybolurdu. Dağ-taş gezerdi. Her ne için olursa olsun, insanların birbirine düşman edilip, savaştırılmalarına karşıydı. Dili, milliyeti ayrı diye neden insanlar birbirini öldürürdü, aklı almazdı.

İnsanlara yardım ederdi. Bilmem ne köyünün, bilmem ne adındaki ağası, köylüyü mü eziyordu, haksızlık mı yapıyordu. O köylü güvercinin kanadıyla bir haber uçursa, hemen ertesi gün, ağanın konağındaydı. Tatlı diliyle, güler yüzüyle ağayı ikna eder, söz alırdı. Artık o ağa, Babayiğit'in, dünya-ahiret kardeşiydi. Onuruna konakta eğlenceler tertiplenir, ziyafetler verilirdi. Sonraki zamanlarda da Babayiğit arada bir ağanın konağına uğrar, sohbet ederlerdi.

Ay Parçası. Ayın ondördü gibi güzel. O kız ki, güzel doğmuş, büyüdükçe daha da güzelleşmiş. Kendinden emin konuşması, kaçamak bakışlarıyla dünya güzeli.

Babayiğit'in yolu Ay Parçası'nın köyüne düşmüştü. İkisi, köy meydanında karşılaşınca olan oldu: Babayiğit’in göğsünün sol tarafında bir volkan patlamıştı. Alevli lavlar damarlarından vücuduna yayıldıkça, Babayiğit'e ani bir titreme gelmişti. Ay Parçası da Babayiğit'ten farklı bir durumda değildi. İlk görüşte aşk buydu işte. Birbirlerine sevdalanmışlardı.

Günler günleri kovaladı. Babayiğit ile Ay Parçası, dağda, bayırda sık sık buluşuyor, konuşup, koklaşıyorlardı. Birbirlerinden ayrılmayacaklarını söyleyip, evlenmek istiyorlardı. Ailelerine durumu açtıklarında, Ay Parçası'nın babası, zengindi ama iyi niyetliydi. Olur, demişti. Babayiğit'in babası ise, fakirdi ama kötü niyetliydi. Olmaz, demişti. Ben zengin kızını gelin istemem. Biz fakiriz, fakir oğlana, fakir kız yakışır. Davul dengi dengine, oğlumu vermem zengine. Zenginin parası çoktur, sevdası yoktur.

Babayiğit yalvardı, ağladı ama babasını sözünden döndürmesi ne mümkün. Bu duruma sinirlenen zalim baba, evin samanlığına oğlunu zincirle bağladı. Hemen oracıkta oğlunun göğsünü kızgın demirle dağladı. Babayiğit'in feryatlarına yer-gök ağladı.

Duyanlar, duymayanlara söyledi.
Ay Parçası o anda köydeydi.
Gece yarısı atına atladı.
Gidip Babayiğit'i kurtardı.
Köyüne geri dönmedi.
Atını dağlara vurdu.

Zalim baba tek başına.
Takmış dört serseri peşine.
Gidip Ay Parçası'nın köyüne.
Kurşun sıkmış onun soyuna.

Ay Parçası öksüz kaldı.
Babayiğit'le uzaklara kaçtı.
Evlendi başına taç taktı.
On çocukla neşe saçtı.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım


5
Hikâye ve Denemeler.. / Zavallı Çoban
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Ekim 25 2019, 21:59:03 »

Bundan yıllarca önce, köyün birinde yetim bir çoban yaşarmış. Anası, babası, kimi kimsesi yokmuş. Sabahları gün ağarırken kalkar, ekmeğini, soğanını, peynirini, kavalını torbasına koyar, koyunlarını evinin yanındaki ağıldan çıkarır, eline sopasını alır, köpeği Karabaş’ la birlikte erkenden yola çıkarmış. Çimenin, çayırın bol olduğu yerlerde koyunları otlatır, öğle üzeri dere kenarında oturup yemeğini yedikten sonra kendi yaptığı kavalı çalar, türkü çağırırmış. Akşamüstü gün kararırken koyunları toplar, evine geri dönermiş. Bu böyle haftalarca, aylarca sürmüş.

Bir gün sabah erkenden koyunlar önde, kendisi arkada giderken yol kenarında sırma saplı, altın yaldızlı bir kaval bulmuş. Kavalı yerden almış, öttürmüş, sesi pek hoşuna gitmiş.
“ Bizim köyden kimsenin böyle kavalı yoktu. Herhalde yabancı birisi düşürmüş olacak, diye düşünmüş. Kavalı ben buldum, benim oldu “ demiş. Eski kavalı atmış, yeni kavalı çalmaya başlamış. Daha sonraki günlerde işleri ters gitmeye başlamış. Koyunlarını hastalık kırıp geçirmiş. Elli koyundan iki ay içinde beş koyun kalmış. Zavallı çoban çok sıkıntılı günler geçirmeye başlamış. Koyun sütü içemez, peynir yapıp yiyemez, soğan bile alamaz duruma gelmiş. Ekmeğe su katık eder olmuş. Bizim koyunlar da hastalanmasın diye komşuları gelip gitmez olmuşlar.

Bir gün öğle vakti yemeğini yedikten sonra sırma saplı, altın yaldızlı kavalı çalarken uykuya dalmış. Saatler sonra köpeği Karabaşın havlamasına uyanmış. Bakmış kalan beş koyunu kurtlar götürüyor. Sopasını kaptığı gibi kurtların peşine düşmüş, yetişememiş. Yorgun argın, üzgün, perişan bir şekilde uyuyup kaldığı yere dönmüş. Başlamış dövünmeye, söylenmeye:
“ Vah benim kara talihim, kötü kaderim, alınyazım. Ne güzel bir sürü koyunum vardı. Ne güzel geçinip gidiyordum. Hastalık aldı götür hepsini. Bari şu beş koyunu kurtlar kapmasaydı. Kuru ekmeğe de razıydım…Vay benim yoksulluğum, vay benim alınyazım..” diye dövünüp ağlarken aniden yan tarafında;
“ Zavallı Çoban neden kadere bu kadar isyan edersin? Kader hep kederle gelir, bilmez misin? Yoksulluk alınyazısı değildir “ diyen tatlı bir genç kızı duymuş. Çok şaşırıp ayağa kalkmış, etrafına bakınmış, kimseler yokmuş. “ Öyleyse bu ses nereden geldi? “ diye düşünmüş. Yine aynı genç kız sesi: “ Zavallı Çoban, ben kavalın içindeyim ” demiş. Bunun üzerine çoban: “ Kavalın içinde misin?.. Kaval konuşur mu?..Hem oraya nasıl girdin? ” diye sormuş.

Genç kız sesi: “ Ben bu ülke padişahının kızı Prenses Nazlı’yım. Saray büyücüsü herkese kötülük yapmaya başladığı için babam büyücüyü saraydan kovdu. Saray dışında gezintiye çıktığım bir gün büyücü intikam almak için muhafızlarımı öldürüp beni kaçırdı. Kara ormandaki kulübesinde bana sihirli şerbetler içirtip büyü yaptıktan sonra beni bu kavalın içine hapsetti. Sonra da “Bu kavalı bulup çalanın işleri rast gitmesin, her şeyini kaybetsin ” diye beddualar etti. Büyücünün büyüyü her gün dua ederek aynı seviyede tutması gerekiyordu. Herhalde benim konuşabilmem büyücünün son günlerde dua etmeyi unutmasından meydana geldi. Bu büyücünün büyük işler peşinde olduğunu, babamı tahtından indirip yerine geçtikten sonra komşu ülkelere saldırıp, savaş çıkarmayı planladığını gösteriyor. Şimdi beni saraya götür..”

Zavallı Çoban kaval elinde, yanında köpeği Karabaş’ la beraber günlerce yol yürüdükten sonra başkente varmış. Tahta bir sandığın içine kavalı koymuş. Saraya gitmiş. Prenses Nazlı’ dan haber getirdiğini söyleyince padişahın huzuruna çıkarmışlar. Zavallı Çoban tahta sandığı masanın üstüne koymuş. Sandıktaki kaval konuşmaya başlamış:
“ Baba, ben Prenses Nazlı’ yım. Saraydan kovduğun büyücü beni kaçırdı, büyü yaptı ve beni bu sandığın içindeki kavala hapsetti. Kara ormandaki kulübesinde yaşıyor. Büyük kötülükler planlıyor. Ancak büyücünün ölmesi beni eski halime döndürebilir. Bu sandığı odama çıkarın. Zavallı çoban büyü yüzünden çok sıkıntı çekti, her şeyini kaybetti. Kendisini yedirin, içirin, giydirin; iki kese de altın verin, rahat etmesini sağlayın..”

Padişahın ilk şaşkınlığı geçtikten sonra komutanına gerekli emirleri vermiş. Komutan askerlerle birlikte gidip büyücüyü kara ormanda yakalayıp öldürmüş. Büyücünün ölmesi ile büyünün tılsımı bozulmuş. Büyü yeni dualarla beslenemediği için Prenses Nazlı birkaç gün sonra altın yaldızlı kavalın içindeki hapis hayatından kurtulmuş. Eski haline dönmüş, genç ve dünya güzeli bir kız olmuş. Zavallı Çoban sarayda okuma-yazma öğrenmiş, bilgi ve becerisini geliştirmiş. Devlet yönetimi hakkında kitaplar okumuş, dersler almış. Sonraki yıllarda yaşlı padişah vefat edince Prenses Nazlı “ Kraliçe “ olmuş, Zavallı Çoban’ a “ Vezir “ lik rütbesi vermiş. Vezirçoban, ülkenin ilerlemesine, yoksulluğun azalmasına, insanların hakça ve mutlu olarak yaşamalarına çalışmış.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

BU MASALIN BULUNDUĞU KİTAPLAR:

Masal Bahçesi Dizisi - AFG Yayıncılık - Sayfa: 1-32
İnci Masallar - Aydede Yayıncılık - Sayfa: 38-44
KarTanesi Hikayeler - Pofuduk Yayınları - Sayfa: 31-42
Bal Peteği  Hikayeler - Aydede Yayıncılık - Sayfa: 9-17
En Güzel Çocuk Hikayeleri - Aydede Yayıncılık - Sayfa: 20-27
Nar Kokulu Masallar - Yakamoz Çocuk - Yayın Yılı: 2015
Asistan - 5 Renk Yayınevi - Yayın Yılı: 2011 Yardımcı Ders Kitabı


6
Sağlık / SAÇ BAKIMI
« Son İleti Gönderen: meltem_39 Ekim 25 2019, 18:52:08 »
Kuzenim 4 5 yıl önce saçlarını kısa sürelerde farklı renklere boyadı. Dolayısıyla saçları yandı, şimdi de saçlarının eski halıne gelmesi için bakım maskeleri arıyordu, birinden native base in saç maskesini kullanmasını önermiş , şu an onu kullanıyor , bir kaç  haftadır saçlarında değişmeler var. Kendisi de bunun farkında , bu markanın başka ürünlerini de kullanacağını ve memnun olduğunu söyledi.
7
İslam Dünyası / ENAM SURESİ 105. AYETİN, LÜTFEN FARKINDA OLALIM.
« Son İleti Gönderen: halukgta Ekim 20 2019, 11:52:23 »

Bizler İslam ı öyle pervasızca, korkusuz yaşıyoruz ki, gerçeklerin farkında olsak, yaptığımız yanlışların affı için, gece gündüz Allah a yalvarırız. Bizlerin Kur’an ile irtibatını kesen din tacirlerinin etkisinde, Allah Kur’an da neredeyse ne emrediyorsa, tam tersini Allah ın emri diye yaşıyoruz. Allah sizlere indirdiğim Kur’an yetmiyor mu dedikçe, yalnız Kur’an ile İslam yaşanmaz diyorsak, bizler cahiliye toplumunun yaptığı gibi Kur’an a değil, rivayet ve sanı sözlere iman ediyoruz demektir. Yaptığımız o çok büyük yanlışa, çok dikkat çekici bir örnek olacağına inandığım bir ayeti, bu yazımda sizlere hatırlatmak ve üzeride düşünmenize vesile olmak istiyorum. Önce daha iyi anlayabilmek için, ayeti iki farklı mealden yazalım, daha sonra birlikte düşünelim.

Enam 105: İşte ayetlerimizi böyle EVİRE ÇEVİRE ANLATIRIZ Kİ birileri: "SEN BİR YERDEN ÖĞRENMİŞSİN" desin, biz de onu BİLEN BİR TOPLULUĞA AÇIKLAMIŞ OLALIM. (Süleymaniye vakfı meali)


Enam 105: İşte böylece AYETLERİ TÜRLÜ TÜRLÜ ÇEVİRİP AÇIKLIYORUZ Kİ, onlar sana: "SEN BUNLARI BİR YERLERDEN OKUYUP ÖĞRENMİŞSİN" desinler ve bilen bir toplum için de, ONU İYİCE BEYAN EDELİM. (Elmalı meali)

Eğer bizler hala bu ayeti görmezden geliyor da, Kur’an ayetleri açık ve anlaşılır değildir, Peygamberimiz açık olmayan ve herkesin anlayamayacağı Kur’an ı açıklayıp, anlaşılır hala getirdiğini söylüyorsak, bizler Kur’an a değil, yarattığımız bir dine iman ediyoruz demektir.

Ayet üzerinde, gelin birlikte düşünelim. Bakalım bu ayette Allah, özellikle bizlerin dikkatini hangi konularda çekiyor ve neler anlatıyor. İlk cümle çok önemli. Biz ayetlerimizi evire çevire, yani türlü biçimlerde açıklıyoruz diyor. Bu konuda birçok ayet vardır ki, Kur’an ı nice örneklerle açıklandığı bildiriliyor Allah. Nahl 89, Rum 58, Nur 34–46, Hac 16, Bakara 118, Araf 32, Araf 58, Mücadele 5, Tövbe 11. Bunlara benzer birçok ayetinde Allah, ayetleri açıklamak bize düşer, onun için kullarım hiç kimseye muhtaç olmasın diye tek tek açıkladık ayetlerimizi diyor. Tabi hala Kur’an ayetleri açık değildir, onu elçisi açıklamıştır diyenlere söyleyecek sözümüz yok. Gönül gözü kapalı olana, hiçbir şey anlatamazsınız.

Gelelim ayete. Allah ayetlerini anlayalım diye, türlü biçimlerde örneklerle anlatmasının, izah etmesinin bir nedenine de açıklık getiriyor. Elçisi Kur’an ı tebliğ ederken topluma, SEN BU İŞİ İYİ ÖĞRENMİŞSİN, BU BİLGİLERİ DAHA ÖNCE BİLMEZDİN desinler diyor. Aslında bu ayet Kur’an ın Allah kelamı olduğuna da, apaçık delildir. Peki, buradan ne anlamalıyız? Böyle söylemelerinin ne anlamı olabilir? Bildiğiniz gibi, Peygamberimiz ÜMMİYDİ. Yani söyledikleri gibi bu kelime, okuma yazma bilmeyen anlamında değil, Kitap ehline tabi olmayanlardandı. Daha açıkçası dini konular hakkında hiçbir bilgisi yoktu. ONUN İÇİN BU ANLATTIKLARINI, SEN BİR YERDEN ÖĞRENMİŞSİN, KENDİN YAZMAN MÜMKÜN DEĞİL DİYORLAR. Hatta ÜMMİ konusunu daha iyi anlayabilmemiz için, Allah elçisinin bu konudaki durumunu, bakın bizlere nasıl bildiriyor.

Şura 52–53: İşte sana da, emrimizle, BİR RUH (KALPLERİ DİRİLTEN BİR KİTAP) VAHYETTİK. SEN KİTAP NEDİR, İMAN NEDİR BİLMEZDİN. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. ŞÜPHESİZ Kİ SEN DOĞRU BİR YOLA İLETİYORSUN; GÖKLERDEKİ VE YERDEKİ HER ŞEYİN SAHİBİ OLAN ALLAH’IN YOLUNA. İyi bilin ki, bütün işler sonunda Allah’a döner. (Diyanet meali)

Sanırım konu şimdi daha açık ve net anlaşılmıştır. Peygamberimiz kitap ehlinin rivayet ve sanı inançlarının, Allah ın dini olamayacağını anladığından, onlara tabi olmamış ve her zaman doğrunun arayışında olduğu için, Allah kitap ehlinin arasından değil, ÜMMİLERİN arasından elçi seçmiştir. Onun için birçok kitap ehli ona inanmak istememiş, Allah Resul gönderecek olsaydı, bizim aramızdan gönderirdi diyorlardı. ASLINDA BURADAN BİLE DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE, ALACAĞIMIZ ÇOK BÜYÜK DERSLER VAR. Günümüzde de İslam, öyle Kur’an dan uzak batıl ve hurafelerle yaşanıyor ki, Allah günümüzde Resul gönderecek olsaydı eminim, bu batıl yolcularının arasından göndermezdi. Tabi başka Nebi/Resul gelmeyeceğini Allah bildiriyor.

Ayeti anlamaya devam edelim. Demek ki özellikle kitap ehli, sen daha önce bu konulardan uzaktın, bunları sana birisi öğretmiş dediklerine göre, PEYGAMBERİMİZ DİN ADINA NE ÖĞRENDİYSE, KUR’AN DAN ÖĞRENDİĞİNİ ANLIYORUZ. Ayetin devamında Kur’an ın diğer ayetlerinde söylediği gibi, Kur’an ı açıklamak bize düşer, biz anlayasınız diye nice örneklerle açıkladık, izah ettik dediği gibi, bu ayette de bakın ne diyor. “ONU İYİCE BEYAN EDELİM” Yani toplumun anlayacağı şekilde, açıklamış olalım diyor. Kur’an ın Allah tarafından açıklandığını bildiren ve elçisini bu konuda bilgilendirip, onu rahatlatan ayeti hatırlatmak istiyorum. Bu ayet, yazımızın açıkça özetidir.

Kıyame 18–19: O halde, biz onu okuduğumuz zaman, SEN ONUN OKUNUŞUNU TAKİP ET. SONRA ŞÜPHEN OLMASIN Kİ, ONU AÇIKLAMAK DA BİZE AİTTİR. (Diyanet vakfı meali)

Hud suresi 1. ve 2. ayetinde de, neden Kur’an ayetlerini açıkladığını, zerre kadar aklı olup düşünene, bakın ne diyor Allah.” SONRA DA ALLAH’TAN BAŞKASINA KULLUK ETMEYESİNİZ DİYE, AYRI AYRI AÇIKLANMIŞ BİR KİTAPTIR.”

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK


https://hakyolkuran1.blogspot.com/
http://halukgta.blogcu.com/
http://kuranyolu.blogcu.com/
http://hakyolkuran.com/
https://www.facebook.com/Kuranadavet1/



8
Hikâye ve Denemeler.. / Cesur Genç İle İyilik Prensi
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Ekim 17 2019, 23:33:24 »


Üç yanı aşılmaz karlı dağlarla çevrelenmiş, geniş ve verimli topraklara sahip bir köyün dış dünya ile irtibatını sağlayan tek yol, azgın suları olan bir ırmak üzerindeki tahta köprüydü. Bu köyde yaşayan köylüler kasabaya gitmek için ırmağın en dar kısmına yaptıkları tahta köprüden geçmek zorundaydılar. Köylüler, arabalara yükledikleri ürünleri kasabada satarlar ve neşe içinde köye dönerlerdi. On yıl vardı ki, neşe yerini kedere bırakmıştı. Bu on yıllık sürede köyden ayrılanların hiçbiri geri dönmemişti. İlk gidenler geri gelmeyince köydekileri bir korku kaplamıştı. Durumu merak eden köylüler köprünün yakınlarına geldiklerinde karşı tarafta dolaşan silahlı adamlar görmüşler ve bunların eşkıya olduklarını hemen anlamışlardı. Eşkiyalar tarafından öldürülmek korkusu, onları dış dünyadan habersiz yaşamaya mahkum etmişti. Fakat yine de birkaç yılda bir de olsa cesur gençler ortaya çıkmış, köydekilerin engellemelerine göğüs gererek köprüden karşı tarafa geçmişlerdi. Karşıya geçmişlerdi geçmesine de, içlerinden köye geri dönen olmamıştı.

İşte şimdi bir başkası kasabaya gitmek için yola çıkmıştı. Bu cesur genç atlı arabasını korkusuzca köprüye doğru sürdü. Karşı kıyıya geçince orman içinde devam eden yol boyunca ilerlemeye başladı. Daha yüz metre gitmeden büyük bir ağacın yol üstüne devrilmiş olduğunu gördü. Cesur genç kılıcını çekip yere atlarken haykırdı:

“ Haayt!.. Kimseniz çıkın ortaya yüzünüzü görelim!.. Böyle yol kesip eşkiyalık yapmak da ne demek oluyormuş. Sizin gibilerin hakkından gelmesini bilirim ben. “ Bunun üzerine eşkiyalar ağaçların arkasından çıkıp cesur gencin etrafını sardılar. Eşkiyaların reisi, öne çıkarak cesur gencin karşısına dikildi:

“ Bre genç “ dedi, “ ne bağırır durursun? “

Cesur genç: “ Ohoo!.. Demek bunların başı sensin. Karşımda öyle dikilip durma. Hemen emir ver adamlarına kaldıttır şu ağacı yol üstünden “ deyince, eşkiyalar kahkahalarla gülmeye başladılar. Reis, bu duruma çok sinirlendi ve “ Susun!.. “ diye bağırdı. Eşkiyalar susunca reis şunları söyledi:

“ Hop hop, yavaş ol aslanım!.Burada reis benim, emirleri ben veririm. Sen istemesen de, o ağaç orada kalacak. Bak aslanım, sana bir teklifim var. Biz burada yirmi kişiyiz. Bizimle baş edemezsin. Arabayı bana bedavaya sat, kılıcını elinden at, yürü git yoluna, canın nereye isterse oraya git. “

Bunun üzerine cesur genç: “ Hayır, ben teslim olmam “ dedi. “ Ölürüm daha iyi. “
Reis: “ Sözlerimi yanlış anladın aslanım!..” dedi. “ Teslim olma diye bir durum ortada yok. Hem sen teslim olmayacaksın ki, şanınla, şerefinle gitmek istediğin yere gideceksin. Farzet ki, kılıcını düşürüp kaybettin. Farzet ki, gece ormanda uyurken yorgun olduğundan atın koşumlarını çözmeyi unuttun, at da, çekti arabayı götürdü. Ertesi sabah çok aradın arabayı ama bulamadın. İşte mesele bu kadar basit. “

Cesur genç bir an için durumunu gözden geçirdi. Bunlarla savaşmak akıl karı olmayacaktı. Biri tutup bir ok atsa oracıkta düşüp kalırdı. O zaman ne değişirdi? Bu eşkiyalar yine burada beklerlerdi ve köydekiler çaresizlik içinde kıvranırlardı. Eğer beni bırakırlarsa kasabaya gider yardım getirir, bu eşkiyaları yakalatırım, diye düşündü. Ama sağ–salim gitmesine izin verirler miydi? Bunu sormak ihtiyacını hissetti: “ Yalan söylemediğine nasıl inanayım. “

“ Benim yalan söylemediğime inanman bizden korkmadığını ispatlar. Senin gibi yiğit bir gence el kaldıramam. Var şimdi git yoluna. “ Reisin bu sözleri üzerine cesur genç kılıcını yere attı ve oradan uzaklaştı.

Cesur genç ertesi gün akşamüstü kasabaya vardı. Bir han odası kiralayıp, yemek yedikten sonra, uykuya daldı. Sabahleyin dinlenmiş olarak girişimlerine başladı. Üç gün boyunca çalmadık kapı, konuşmadık insan bırakmayan cesur genç, hiç kimsenin kendisini dinlemekten başka bir şey yapmadığını görünce hayretler içinde kaldı. Buraya geldiğine bin pişman bir halde gerisin geriye dönerek tahta köprünün aşağı taraflarında köyüne ulaşabilmek için, umutsuz bir arayış içine girdi. Saatler sonra bütün çabasının boşuna olduğunu gördü. Irmağın azgın sularını aşıp karşı tarafa geçmenin olanağı yoktu. Canından bezmiş bir halde ırmak kenarına oturup etrafına bakınırken, suların üstünde bir balığın bakmakta olduğunu fark etti. Laf olsun diye balığa seslendi:

“ Ey balık!:.Keşke konuşabilseydin de, seninle iki çift laf edebilseydik. Dertliyim ben, yürekten yaralıyım ben. “ Biraz sonra cesur gencin beklemediği bir şey oldu. Dert dolu, çile dolu haykırışına balık karşılık veriyordu:

“ Konuşurum tabii ki, neden konuşmayacakmışım…Bekle, şimdi yanına geliyorum. “ Balık bir kuyruk darbesiyle kıyıya ulaştı ve yakındaki bir ağacın arkasında gözden kaybolduktan bir saniye sonra, çok yakışıklı bir genç olarak ortaya çıktı. “ Merhaba, ben iyilik prensiyim “ dedikten sonra onun yanına oturdu:

“ Bak şimdi, benden çekinmene gerek yok. Cin, peri falan değilim. Söylediğim gibi ben iyilik prensiyim. Biz de tıpkı insanlar gibi doğarız, büyürüz, yaşlanırız. Acıkınca yemek yeriz. Okuma-yazma öğreniriz, kitap okuruz, resim yaparız. Canımız sıkılır üzülürüz, fakat üzüntülerimizi fazla önemsememeye çalışırız. Üzüntünün gelip geçici olduğuna inanırız. Ben sıkıntının, üzüntünün çaresini insanlara yardım etmekte, insanlara iyilik etmekte bulmaya çalışmış ve kendi kendime yararım dokunmuştur. Canımın sıkıldığı, üzüldüğüm bir durum olduğu zaman birine bir iyilik yaparım mutlu olurum. Bu mutluluğun devamlılık sağlayabilmesi hep iyilik yapmakla, yardımlaşmakla mümkündür. Ne dersin arkadaş, söylediklerimin doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, bu yöntem denemeye değmez mi sence? “

İyilik prensinin anlattıkları cesur gencin üzerinde olumlu tesir yaptı ve şaşkınlığını tamamen yok etti. Kendisinin bir konu hakkında görüşü alınmak isteniyordu ve düşüncesini söylememesi ayıp sayılırdı:

“ Şimdi sen iyilik prensi olduğundan görevin gereği herkese iyilik yapmak istiyorsun ve iyilik yaptığın insanların sevinmesi, sana teşekkür etmesi, mutlu olmanı sağlıyor. Az önce cin, peri olmadığını söylemiştin. Şu an insan görünüşündesin. İnsan kılığına girmeden önce bir balıktın ve ırmakta yüzüyordun. Sanıyorum ki, sen bir insansın fakat seni diğer insanlardan ayıran birtakım özelliklere ve farklı düşüncelere sahipsin. Arzu ettiğin bir kılığa anında girebiliyorsun. Bu bir balık olabilir, bir kuş olabilir, bir tavşan olabilir. Düşünce farklılığı seni insanlardan kesin çizgilerle ayırır. Ben, senin yöntemini denemeye değer desem bile zannetmiyorum ki, bu yöntemi öğrenip de, denemek isteyecek bir başkası çıksın. Gelelim senin bir balık olma durumuna ve ırmakta yüzme sebebine…Sen bir balıktın ve ırmakta yüzüyordun. Bu bir rastlantı mıydı, yoksa bir nedeni var mıydı? “

“ Ben on sekiz yaşındayım ve beş yıla yakın bir süredir bu ırmakta yüzüyorum. Seviyorum yüzmeyi. Benim için değişiklik oluyor. “

“ Demek bu ırmakta yüzmek hoşuna gidiyor. Fırsat buldukça gelip burada yüzüyorsun. Peki, çevrede olup bitenlerden haberin yok mu? Irmağın öte kıyısında bir köy var. O köyde yaşayan insanlar var. O insanlar orada hapis hayatı yaşıyorlar. Eşkiyalar tahta köprüde bekliyorlar, köydekileri köprüden geçirmiyorlar. Benden önce köprüden geçenlerin ne oldukları belli değil. Ben köprüden geçtim, fakat kılıcımı, arabamı elimden aldılar. Kendi isteğimle değil, zorla…Kasabadan yardım getirir bu eşkiyaları yakalatırım, diye düşündüm. Hiç kimse beni dinlemekten başka bir şey yapmadı. Sanırım olanlardan hepsinin haberi var ve yardım etmekten çekiniyorlar, korkuyorlar. Bizim köyün toprakları çok verimlidir. Piyasadaki sebze-meyve fiyatları ucuzlamasın diye geniş toprak sahibi kimselerin bir oyunu ile karşı karşıya kaldık. Sen beş yıldır bu durumun farkına varamadın mı? Vardın da yardım etmek aklına gelmedi mi? Yardım etmek istediğinde seni engelleyen ne oldu? Bu sorulara açıklık getirmeni istiyorum. Lütfen iyilik prensi, buyurun söz sırası sizin. “

“ Yüzmek için buralara gelmeye başladığım ilk günlerde durumu hemen fark ettim. O zamanlar çocuk olduğum için, ne yapacağımı bilemedim. En iyisi her şeyi gidip babama anlatmaktı. Ben de öyle yaptım. İyilik kralı olan babam, anlattıklarımdan haberi olduğunu, sorunu en ince ayrıntılarına kadar araştırdığını, yardım etme konusunda tereddüt içine düştüğünü, yardım ettiği takdirde pek çok kişinin alınyazısının bir anda değişeceğini, meselenin kendi yetki alanı dışına taştığından duruma müdahale etmediğini ve benim de olan biteni görmemezliğe gelmem gerektiğini söyleyince, babamın sözlerinin doğru olduğunu düşünüp hiçbir şeye karışmadım. “

“ Sayın iyilik prensi, iyilik ve kötülük her insanın kalbinde doğuştan yer etmiştir. İnsan büyüyüp geliştikçe kalp de buna paralel olarak büyür, gelişir. Kalp büyüyüp geliştikçe kalpte bulunan iyilik ve kötülük davranışlarda, hareketlerde belirmeye başlar. Çocuklara iyilik yapmanın iyi bir şey, kötülük yapmanın kötü bir şey olduğunu mutlaka anlatmalıyız. Onlara kalbindeki iyilikleri ön plana çıkarması için yardımcı olmalıyız. Çocuk, kalbindeki kötü duygulara gem vurmayı öğrenmelidir. Bunları çocuğa öğretecek olanlar davranışlarına dikkat etmek zorundadırlar, çünkü çocuk büyüklerinin davranışlarını, sözlerini, yaptıklarını yakından takip eder. Kendine onları örnek alır.

Buradaki silahlı adamlar iyi bir eğitim görmedikleri için, iyiliği bilememişler, iyi insan olamamışlar, kötü olmuşlar, eşkiya olmuşlar. Onlar bir köy halkını üzdüklerinin, acılar içinde bıraktıklarının farkında değiller. Onlara yaptıklarının doğru olmadığını anlatalım, yaptıkları yanlışı fark ettirelim. Onlarla konuşalım. Onlara iyiliğin ne olduğunu, iyi bir insanın nasıl olması gerektiğini anlatalım. Ben bir insan ne kadar kötü olursa olsun, kalbinde azıcık da olsa iyi duygular kaldığına inanırım. İşte biz azıcık kalmış olan iyi duyguları harekete geçirip canlandırmaya çalışacağız. İyi duyguların ileri doğru attığı her adım kötü duyguları bir adım gerileteceğinden öyle bir an gelecek ki, iyi duygular kötü duyguları geçecektir. İyi duyguları önde olan insan, iyi insan olmuş demektir. Sayın iyilik prensi, iyilik yapmanın büyüğü, küçüğü olmaz. İyilik iyiliktir. Gel bir iyilik de bize yap. Şu eşkiyaları yakalamama yardımcı ol. Onlara her şeyi anlattığımız takdirde inanıyorum ki, tuttukları yolun yanlış olduğunu fark edip yollarını değiştireceklerdir. Bu tarafa geçeceklerdir. “

Cesur gencin daha fazla konuşmasına iyilik prensi izin vermedi. Bir eliyle onun ağzını kapatarak gülümsedi: “ Tamam…Tamam…Anlatmak istediklerini çok iyi anladım. Ben bu konuyu böylesine derin düşünemedim. Şuna inandım ki, senden öğrenmem lazım gelen pek çok şey var. Bunları sonra konuşuruz. Bir plan dahilinde eşkiyaları yakalayalım. Onlarla sen konuş, her şeyi anlat. İyilik ne demek, bunu onlara öğret. Başarılı olacağına inancım sonsuz. “

Birkaç dakika sonra iyilik prensi bir kartal kılığına girerek eşkiyaların bulunduğu tarafa doğru uçtu. Cesur genç de yürüyerek yola çıktı. Kartal biraz sonra tahta köprünün üstünde daireler çizerek uçmaya başladı, aniden kalın bir ip oldu ve aşağıya süzüldü. Oralarda dolaşmakta olan eşkiyaları birer birer yakaladıktan sonra barınak olarak kullandıkları büyük bir mağaraya götürdü. Mağara, atlar, arabalar ve eşyalarla doluydu. Eşkiyalar bunları kasabaya gitmek isteyen köylülerden zorla almışlardı.

Cesur genç mağaraya geldiğinde eşkiyaları bir köşede kıskıvrak bağlı otururlarken görünce çok sevindi. Fakat, bu sevincini onlara belli etmedi. Eğer eşkiyalar onun sevindiğini fark ederlerse kendisine kızabilirler ve onun iyilik, doğruluk hakkında söyleyeceği sözleri, vereceği nasihatleri dinlemeyebilirlerdi. Cesur genç eşkiyalarla uzun uzun konuştu. Onlara tuttukları yolun yanlış olduğunu, eğer isterlerse yardım edebileceğini, eşkiyalık yapmadan da bu dünyada yaşanabileceğini anlattı. Hiç kimsenin bir başkasının malını zorla alamayacağını, tam on yıldır köyde yaşayanlara hayatı zindan ettiklerini, bunun haksızlık olduğunu, bu haksızlığa neden olanları efendi olarak kabul etmeyip, kendi kendilerinin efendisi olmaları gerektiğini belirtti. Bu arada daha önce köprüden geçenlerin öldürülmediği, salıverildiği ortaya çıktı.

Eşkiyalarda pişmanlık belirtileri başlaması üzerine onları yakalamış olan kalın ip gevşedi ve sonunda çözüldü. Kalın ip insan kılığına girdi ve iyilik prensi oldu. İyilik prensi kısaca kendini tanıttıktan, onlara bundan sonraki yaşamlarında başarılar diledikten sonra, cebinden deri bir kese çıkararak saçlarından birer tel koparıp keseye atmalarını istemeyi ihmal etmedi. Böylelikle nereye giderlerse gitsinler, onların izini bulabilecek ve iyi insan olup olmadıklarını kontrol edebilecekti.

Cesur genç köyünde krallar gibi karşılandı. Köyde o gece şenlikler yapıldı, eğlenceler düzenlendi, ziyafetler verildi. Herkes tahta köprünün ulaşıma açılmasının sevinci içindeydi. İyilik prensi ise, kimliğini belli etmeden bir kenarda oturup eğlenceleri izledi. O kadar güzeldi ki, karşılık beklemeden başkalarına yardımcı olabilmek, onlara mutluluk verebilmek. Varsın seni kimse tanımasın, adını kimse bilmesindi. Sen iyilik yaptığını biliyordun ya, bu sana yeterdi.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım - 1991

YILDIZ AĞACI
Seçme Türk Masalları
Gönül Yayıncılık 2017
Sayfa 36 - 50
9
Hikâye ve Denemeler.. / Lepistes - Beta Ve Gromiye Karşı
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Ekim 16 2019, 21:00:35 »



Okan, on yaşında bir çocuktu. Süs balıklarına meraklıydı. Evlerinde bulunan akvaryumda pek çok türden süs balığı bulunuyordu. Bir gün Okan’ın eline süs balıklarıyla ilgili bir kitap geçti. Bu kitabın bir sayfasında gayet güzel bir balık dikkatini çekti. Balığın resmi altında Beta diye yazıyordu. Diğer süs balıklarına oranla biraz iriceydi. Beta kesinlikle akvaryumdaki balıkların arasına bırakılmaz, akvaryum kenarına tespit edilmiş, yarıya kadar su dolu küçük bir kavanoz içinde bekletilirmiş. Mümkünse ayrı bir akvaryuma konması daha iyi olurmuş.

O akşam Okan, babasına, Beta’dan bahsetti, kitaptaki resmi gösterdi ve bir Beta’nın akvaryumlarına çok yakışacağını söyledi. Bunun üzerine babası hafta sonunda bir Beta alacağına dair Okan’a söz verdi. Beta’yı aldıktan sonra Okan akvaryumla daha çok ilgilenmeye başladı. Beta, tek başına kuzu gibi duruyordu. Okan da onu seyrediyordu. Akvaryumdaki balıklar kavanozdan uzak geçiyorlardı. Bakışları ürkütücüydü Beta’nın, duygusuzdu, nedensiz kin ve nefret doluydu.

Beta’nın alınışı bir ay olmuştu ki, Okanlar on beş günlüğüne yazlığa gittiler. Yazlığa gitmeden önce Okan, Beta’ya ve akvaryumdaki balıklara tatil yemlerinden birer tane verdi. Bu tatil yemleri onların on beş günlük besin ihtiyaçlarını karşılardı. Aradan birkaç gün geçince Beta huysuzlaşmaya başladı. Son derece sinirli hareketler yapıyordu. Giderek bu sinirli hareketler sıçrama şeklini aldı. Kavanozdan akvaryuma geçmek istiyordu. Akvaryumdaki balıklar Beta’nın niyetini anlamışlar ve toplu olarak uzak bir köşeye sinmişlerdi. Eğer Beta bu tarafa geçerse korkunç son kaçınılmazdı. Birini bile sağ bırakmazdı Beta, can korkusuydu bunun adı.

Nihayet beşinci gün Beta amacına ulaştı. Kavanozdan bir sıçrayışta akvaryuma geçti. Beta’nın üzerlerine doğru geldiğini gören balıklar çil yavrusu gibi dağıldılar. Birkaç saniye içinde dört beş balığı hakladı Beta, birkaç dakika sonra otuzdan fazla balık, yarı parçalanmış halde, akvaryumun dibinde cansız yatıyordu. Ertesi gün Beta, zafer kazanmış bir kumandan edasıyla göğsünü germiş, gururla yüzüyordu akvaryumda. O, bütün gece gözünü kırpmamış, son kalan birkaç balığı saklandıkları yerden çıkararak parça parça etmişti. ‘ Oh be, şimdi rahatladım…’ diye düşündü Beta. ‘ Balık malık kalmadı akvaryumda. Onlar yok artık, ben varım, sadece ben…’
Beta, aniden düşünmeyi bıraktı. Hızla geriye döndü. Minicik bir su kabarcığının akvaryumun yüzeyine doğru yükseldiğini gördü. Az önce duyduğu ses buydu demek. Beta akvaryumun dibindeki küçük bir kayanın kovuğuna bir gözünü yanaştırdı. İşte o zaman akvaryumda yalnız olmadığını gördü. Kovukta bir lepistes vardı ve ona bakıyordu.

“ Çık oradan dışarı..” diye bağırdı Beta. “ Çık dedim sana oradan, çık dışarı kozumuzu paylaşalım..”

Lepistes:  “ Ben şimdi buradayım ve sen istiyorsun diye dışarı çıkacak değilim. Yani senin demenle ben dışarı çıkmam. Kozumuzu paylaşalım diyorsun, ne kozuymuş bu? “
“ Çık dışarı kapışalım. Kim güçlüyse o galip gelir. “
“ Ya ben seninle kapışmak istemiyorsam, zorlayabilir misin beni buna?.. “
“ Pekala da zorlarım. Bir bakıma mecbursun. “
“ Mecbur muyum? Peki neden? “
“ Çünkü ben öyle istiyorum. Nerede karşıma bir balık çıksa saldırırım. Ne yapayım, böyle yaratılmışım ben. “
“ Böyle yaratılmış? Daha neler? Bana bak Beta, sen kalbinin sesine değil, aklının sesine kulak ver. O, dürtsün dursun seni, git saldır, git parçala diye. Sen hayır de, karşı çık. O, yine rahat bırakmayacaktır seni. Bu kez de saldırıver, parçalayıver, bir tanecikten ne çıkar diyecektir. Çok şey çıkar Beta, çok şey çıkar. Bir iki derken, tekrar onun her dediğini yapmaya başlarsın, onun oyuncağı olursun, o da seni kurar durur. “

“ Kalbimdeki o dediğin nedir? Kalbime nasıl girmiş? “
“ Bak Beta, kalbi olan her canlı dünyaya gelirken kalbinde iki şey bulundurur. Bunlardan biri iyiliği, diğeri kötülüğü emreder. Sen iyi sözler söyler, iyi davranışlar gösterirsen, iyi tarafın artı puan kazanır, gelişir, kötü tarafın ( yani o ) eksi puan alır, küçülür. Hep iyi olursan, kötülük nedir bilmezsen, kalbin iyiliklerle dolar, iyi kalpli, temiz kalpli olursun. Kalbin beyazlaşır, düşündüklerin berraklaşır. “
“ Kalp beyazlaştı diyelim, bu durumda o yok mu oldu? “
“ Hayır Beta, o hiçbir zaman yok olmaz. Onu kalpten söküp atmak mümkün değildir. Sadece çok küçülmüştür ve bir büyük beyazlığın kenarında bir küçük kara leke olarak varlığını sürdürür. Devamlı olarak hareket halindedir. Dürter seni, yalvarır. ‘ Ne olur şu kadarcık sözden bir şey olmaz, söyleyiver efendi..’ der. İyi taraf karşı çıksa ‘ Hayır efendi, söyleme. Karşındakiyle alay etmiş olursun. Alay etmek büyük günahtır. Büyük günahların affı yoktur. ‘ diyerek, o hemen araya girer. ‘ Efendiciğim, söyleyiver olsun bitsin, deyiver, hadi söyleyiver. ‘Eğer onun sesini duymamazlıktan gelir de, karşındakine kötü bir söz söylemezsen o sana küsmez, bir başka olayda seni yanlış yönlendirmek için fırsat kollar. Bir de devamlı olarak yanlış yapıp da yaptıkları yanlışları kabul etmeyenler, doğru olduğunu söyleyenler var. Bunlara tavsiyem şu olacak: Bilgiçlik taslamayın. Önce iyilik nedir, nasıl iyi olunur, iyi biri olmak için gerekenler nelerdir…bunları güzelce bir öğrenin sonra kendi davranışlarınızla kıyaslayın. “

Lepistes sözlerini tamamlayınca Beta sessizce oradan ayrıldı. Su seviyesinin orta kısmında akvaryumun bir başından, bir başına yüzmeye başladı.
“ Lepistes iyi tarafın artı puanından söz etti, giderek, kalbin beyazlaştığından bahsetti. Lepistes iyi bir balıktı ve  iyilikleri anlattı yani kendini anlattı. Devamlı kötülük peşinde koşanların kalplerinin kararacağından, kapkara olacağından söz etmedi yani benden söz etmedi. Korktuğu için değil ama bir kötü sözü ağzına almaktan çekindi ve bana katil balık diyemedi. Lepistes konuşurken susan kalbimdeki o, şimdi bana devamlı olarak  ‘ Kovuktaki küçük balık bizden değil, dışarı çıkarsa, aman verme, gagala onu Beta, gagala.. ‘ deyip duruyor. Lepistes kovuktan çıksa, büyük bir ihtimalle, bu çağrıya dayanamazdım. Dur bakayım. Lepistes, kalbinin sesine değil, aklının sesine kulak ver dediydi. Demek ki, benim kalbimde beyazlık yok,  iyi taraf kalmamış. Benim iyi bir balık olmam artık imkansız. O zaman bu akvaryumu lepistese bırakıp çekip gitmeliyim. Evet, çekip gitmeliyim.”
Beta “ Affet beni lepistes, affet beni…” diye bağırdıktan sonra akvaryumun dışına sıçradı.

Günler sonra Okanlar yazlıktan döndüler. Okan, akvaryumun yanına geldiğinde rengarenk, salına salına yüzen lepistesten başka canlı balık kalmadığını üzülerek gördü. Beta, yerde cansız yatıyordu.

Okan derin üzüntülerle kahrolduğunu hissetti. Dizlerinin üstüne çöktü, kafasını elleri arasına aldı ve bütün kuvvetiyle sıktı. Nasıl bu derece korkunç bir hata yapmıştı. Beta gibi öldürerek yaşayan bir balığı akvaryumun yanına koymuştu. Beta nasıl becerdiyse kavanozdan akvaryuma geçmiş ve balıkların hepsini parçalamıştı. “ Hayır, hepsini değil, yanlış görmediysem sağ kalan bir lepistes var. Beta’ya karşı lepistes…Arada büyük güç farkı var. Üstelik Beta akvaryumun dışında? Neyse, ölü balıklar kokmuş ve zehirli gaz yayıyordur. Lepistes bari ölmesin, onu kurtaracağım.”
 
Okan bunları düşündükten sonra ayağa kalktı. Aynı anda Okan’ın anne ve babası odaya girdi. Okan onlara durumu anlattıktan sonra su dolu bir kavanoza lepistesi koydu. Akvaryumu temizledikten sonra, su doldurup ilaçladı. Bir süre bekleyip lepistesi akvaryuma bıraktı. Lepistes sağa - sola bakındı ama  balık göremedi. Belli ki akvaryumda yalnız başına yaşayacaktı.

Aradan iki hafta geçti. Bir öğle vakti Okan elindeki su dolu torba içinde sürüyle balıkla odaya girdi. Lepistes yalnızlıktan kurtulacağı için sevindi. Günler birbiri ardına geçip giderken lepistes akvaryumdaki balıklarla güzel arkadaşlıklar kurdu. İyi olaylardan söz etmesi onun sevilmesine neden oldu. Bir gün lepistesin Beta’dan bahsetmesi ve onunla arasında geçenleri anlatması iyi olmadı. Balıklar arasında bir gromi balığı vardı ve bu hırçın balık lepistesin anlattıklarından hoşlanmamıştı.
Bir gün Okan ders çalışıyordu. Akvaryumdaki balıklar arasında Okan’ın ne yaptığına dair tartışma çıktı. Kılıç balığı, Okan’ın, kitaptaki harflere bakarak uyumaya çalıştığını, yazarken bir başka günün uyku programını hazırladığını, silerken uykusunu sildiğini söyledi. Japon balığı, Okan’ın kitaba bakarak boyunu uzattığını, yazarken kilo aldığını, silerken kilo verdiğini söyledi.

Lepistesin fikri ise şöyleydi: Okan kitaba bakarak öğreniyor, yazarken öğrendiklerini yazıyor, silerken yanlış yazdıysa onları siliyordu. En doğrusunu ben biliyorum diyen gromi, Okan’ın kitaba bakarken dudaklarının kıpırdadığını, ağzının oynadığını, bundan dolayı yazdıklarını yediğini, yazarak yiyecek ürettiğini, güzel olmadıysa silerek yok ettiğini söyledi. Balıkların çoğu, kılıç doğru söylüyor, en büyük Japon, var mı gromi gibisi deyip onları alkışlarken kimsecik lepistesten yana çıkmadı. Yakın arkadaşları bile lepistesi desteklemedi. Akvaryumdaki balıkların üçe bölünmesi tartışmayı giderek kızıştırdı. Yüksek sesle fikrini açıklayanlar çoğalınca lepistes, bu ortam bana göre değil. Kavgalı, gürültülü yerlerden hoşlanmıyorum, diye düşünerek akvaryumun bir başka köşesine doğru yüzmeye başladı.
Gromi, lepistesin uzaklaştığını görünce harekete geçti. Günlerdir bu anı beklemişti. Akvaryumu hükmü altına almak, balıkları istediği gibi yönetmek istiyordu. Diğer balıkların içinde karşı çıkacak karakterde balık yoktu. Lepistes öyle değildi. Dış görünüşünden pek bir şey belli olmuyordu. Sıradan bir balık sayılırdı. Tam işi sertliğe döküp hükümdarlığını ilan edeceği sırada lepistesin Beta olayını anlatması ilk anda canını sıkmıştı, ama iyi olmuştu. Neredeyse baltayı taşa vuracaktı. Daha sonra lepistes ilgi odağı haline gelmiş, devamlı olarak lepistesi göz hapsinde tutmuştu. Gün gelir lepistesi haklardı. Bunun için uygun zamanı kollamıştı. İşte o zaman gelmişti. Gromi hakaret dolu cümleler söyleyerek lepistesin üstüne gitti.

Lepistes, grominin yaptığına bir anlam veremedi. Gromiden yana döndü ve onu beklemeye başladı. Gromi, lepistesin burnunun dibine kadar sokuldu, ama lepistesin korkmamasına çok şaşırdı. Gromi:  “ Beni bir şeye benzetemedin galiba? “ diye bağırdı. "
“ Sen bir şeye mi benziyorsun? “ dedi lepistes.
“ Hayır, iki şeye benziyorum. Ne güzel tartışıyorduk, niye kaçıyorsun? “
“ Tartışma giderek büyüyordu, sonu kavgaydı. “
“ Kaçtın da kavgadan kurtuldun mu sanki? “
“ Bak gromi, ben kavgadan korkmam. Ama bana sataşan olursa önce uyarırım. Pişman ve perişan olacağını hatırlatırım. Şimdi seni uyarıyorum. Az önce söylediğin sözler için özür dile. Bu konuyu kapatalım. “
“ Sen kimsin de benim özür dilememi istiyorsun..” diyen gromi lepistese doğru hamle yaptı. Lepistes ondan böyle bir hamle beklediği için hazırlıksız yakalanmadı ve grominin hızla dönerek savurduğu kuyruğundan kurtulduktan sonra, dişlerini grominin kuyruğuna geçirdi.
Bunun üzerine daha da hırslanan gromi sağa – sola kuyruğunu sallamasına karşın lepistesten kurtulamadı. Aradan zaman geçtikçe gromi yoruldu ve akvaryumun dibine çöktü. Olayı hayret dolu bakışlarla seyreden Okan oturduğu yerden kalktı ve kuyruğu parçalanmış, yüzemeyecek durumda olan gromiyi akvaryumdan alarak:
“ Kavgasız günün geçmiyordu. Sataşmadığın balık kalmadıydı. Ne yapacak diyerek seni takip ediyordum. Sonunda belanı buldun. Haydi, git bahçede yüz “ dedi ve gromiyi pencereden dışarı attı. Bir daha Okan akvaryuma yabancı balık koymadı ve akvaryumdaki balıklar lepistesin önderliğinde gül gibi geçinip gittiler.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım - 1992

10
Atatürk Köşesi / Atatürk Şiirleri - Serdar Yıldırım
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Ekim 16 2019, 20:38:52 »

ÇANAKKALE'DE BEN VARDIM
İster miydim Anadolu işgal edilsin?
İster miydim ordular dağıtılsın?
İster miydim padişah teslim olsun?
İstemezdim, böyle olsun istemezdim.

Anadolu harap, bitap bir haldeydi.
Türlü katliamlar yaşanmaktaydı.
İnsanımın koruyanı, kollayanı yoktu.
Sonunda İngiliz gemileri Çanakkale'ye geldi.

Alman komutan Liman Von Sanders Türk birliklerinin başındaydı.
Tabyalar savunmasızdı, ateş hattındaydı.
Düşman çok güçlüydü, kayıplar artmıştı.
Siperler gerilere, daha gerilere çekilmişti.

Ben geldim Çanakkale'ye insanlar beni tanıyorlardı.
Liman Von Sanders bir cephe sana yeter mi dediydi?
Ben hayır dedim, bütün cephelerin komutanlığını bana vermelisiniz.
Dediğim aynen oldu, Çanakkale'de ben vardım.

Geceleri uyku tutmazdı beni.
Atıma bindiğim gibi dörtnal uzaklaşırdım.
Düşman sabaha karşı nereden çıkartma yapar.
Bunun planını yapar, önlemini alırdım.

Çanakkale'de dört - beş gün uyumadığım olurdu.
Bir gece saat iki sularıydı.
Birliğime geri döndüm ve emrimi verdim:
Conkbayırı'na  beş yüz asker çıkarın, mevzilensinler.

Aman komutanım, dedi, diğer subaylar.
Orası kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdir.
Ne gereği vardır orada beş yüz askerin.
Bir asker bile gitmese daha doğrudur.

Siz dedim, beş yüz askeri gönderin.
Evet, dediler, gönderdiler.
Sabaha karşı Anzaklar Conkbayırı'ndaydı.
Ama ben de Türk Askeri'nin yanındaydım.

Kılıcım sağ elimdeydi, tabancam sol elimde.
Bütün bir gün savaştık can siperhane.
Yıkılmadık, yenilmedik, galip gelen biz olduk.
Kazanan biz, yenilen İngiliz oldu.

Yazan: Serdar Yıldırım


KARANLIK BENDEN KORKTU
Ben aydınlığım, çağdaşım, medeniyetim.
Geleceğe yönelik güzel duygular içindeyim.
Yeni  yıllar, yüzyıllar, bin yıllar,
Benim için, yarınki gün gibidir.

Evrenseldir duygular, sonsuza dek geçerli.
Bir bütündür fikirler, beyinlerde gizemli.
Ben isteseydim bir çağ açıp bir çağ kapatmaz,
Gücüm vardı, yüz çağ açıp yüz çağ kapatırdım.

Anadolu, boğazına kadar karanlığa batmıştı.
Sevr Antlaşması Türk insanı için, idam fermanıydı.
Ben bir kükredim, yer , gök inledi.
Dünya benim eşsiz haykırışımı dinledi:

Siz kim oluyorsunuz, vatanımı nasıl işgal edersiniz?
Yüz binlerce askerle geldiniz, topunuzla, tüfeğinizle.
Bakın benim askerim yok, topum, tüfeğim yok.
Yokluktan çıktım ben, gerekirse yoktan var ederim.

Padişahın idam fermanı,
Demokles'in kılıcı gibi sırtımdaydı.
Anadolu halkı içerden vuran
Bu gücün farkındaydı.

Rütbelerim sökülmüştü, bir er durumundaydım.
Doğu Orduları Komutanı Karabekir Paşa,
Emrinizdeyim efendim, dedi.
Sonra bütün komutanlar bağlılığını bildirdi.

Osmanlı diye bir millet yoktur.
Osmanlı bir hanedanın adıdır.
Büyük Selçuklu Devleti parçalanmış,
Buradan Anadolu Selçuklu Devleti oluşmuş.
Yıllarla o da parçalanıp, beyliklere dönüşmüş.
Osman Gazi'nin kurduğu Osmanlı Beyliği ortaya çıkmış.

Osman Gazi, ben Türküm, diye öğünürdü.
Orhan Gazi, babam ve ben Türk'üz,  derdi.
Onların oğulları da Türk'tü.
Akınlar yaptılar Avrupalı ürktü.

Fatih Sultan Mehmet Türklük adına İstanbul'u fethetti.
Yavuz Sultan Selim ilk Türk halifesiydi.
Avrupalı,  barbar Türkler geliyor, deyip korkardı.
Sonra Kanuni Viyana'yı kuşattı.

Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladım.
Yurdun kurtuluşu yolunda önemli bir adım attım.
Karanlık benden korktu, aydınlığı istemedi.
Aydınlığı istemeyen karanlığı paramparça ettim.

Yazan. Serdar Yıldırım

Sayfa: [1] 2 3 ... 10