Alternatifim Cafe

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
İslam Dünyası / ALİ İMRAN 145. AYETİ NASIL ANLAMALIYIZ?
« Son İleti Gönderen: halukgta Bugün, 17:04:09 »


“HİÇBİR KİMSE ALLAH’IN İZNİ OLMADAN ÖLMEZ. ÖLÜM BELİRLİ BİR SÜREYE GÖRE YAZILMIŞTIR.”

Bizler Kur’an ayetlerini, ne yazık ki rivayet edilen batıl inançlar eşliğinde anlamaya çalıştığımız, hatta Kur’an ı bu bilgiler ışığında tercüme edip anlattığımız için, Allah ın tebliğini doğru anlayamıyoruz. Şöyle bir inanç vardır. Ölen her insanın ecelini Allah,  zaten o kadar yazmış, kaderinde bu kadar ömür biçmiştir. Onun içindir ki bizler, yazılan bu ömrü yaşıyoruz, ölümü takdir eden Allah tır diye anlatılıyor. Elbette ölümümüze karar veren Allah tır. O izin vermezse hiç kimse ölemez, ya da takdir ettiği hayattan fazla, hiç kimse yaşayamaz. Burası doğru. Ama sizce daha yeni doğmuş bir bebeğin ölümüne, genç yaşta trafik kazası geçirip ölen kişiye, birbirini öldüren insanların ömrünü, Allah bu kadar yazmış ve bizlerin yapacağı bir şey yoktur diyebilir miyiz? Lütfen çevremizde yaşanan hayatın gerçeklerini, yanlış bilgiler ışığında değil, Kur’an ın verdiği bilgilerle anlamaya çalışalım.

Eğer buna inanırsak, Allah bu durumda kullarına adaletsizlik yapmış olmaz mı? Kimisine çok ömür verip, kimisine çok az ömür verenin, Allah olabileceğine nasıl inanırız? Bu nasıl bir imtihan anlayışı? Bizlerin Allah tasavvuru böyle ise bizler Allah ı ve onun adaletini tanımıyoruz demektir. Bu konuyu doğru anlamak istiyorsak, ALLAH IN BU DÜNYADA BİZLERİ ÖZGÜR İRADEMİZLE BAŞ BAŞA BIRAKTIĞINI VE ÖLÜMÜMÜZDE DE, MUTLAKA BİZLERİNDE PAYININ OLDUĞUNU ASLA UNUTMAYALIM. Bu konuyu daha detaylı düşünmeye başlamadan önce, konumuzla ilgili ayeti özellikle daha iyi anlayabilmek için, farklı tercümelerden paylaşmak istiyorum.

Ali İmran 145: HİÇBİR KİMSE ALLAH’IN İZNİ OLMADAN ÖLMEZ. ÖLÜM BELİRLİ BİR SÜREYE GÖRE YAZILMIŞTIR. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız. (Diyanet meali)

Ali İmran 145: HİÇ KİMSE, TAYİN EDİLMİŞ BELLİ BİR VADEDEN ÖNCE, ALLAH'IN İZNİ OLMADAN ÖLMEZ. Kim bu dünyanın nimetlerini arzularsa kendisine ondan vereceğiz; kim de âhiretin nimetlerini arzularsa kendisine ondan vereceğiz ve şükredenleri ödüllendireceğiz. (Bayraktar Bayraklı meali)

Ali İmran 145: ALLAH'IN İZNİ OLMADAN, YAZILI ECELİ GELMEDEN KİMSE ÖLMEZ. Kim dünyalık isterse ona ondan veririz. Kim ahiretlik isterse ona da ondan veririz. Biz, görevini yapanları ödüllendireceğiz. (Süleymaniye vakfı meali)


Ayeti dikkatle okuduğumuzda, tüm insanların Allah ın izni olmadan, yazılı eceli gelmeden hiç kimse ölemez diyor. LÜTFEN DİKKAT, ALLAH IN İZNİ OLMADAN DİYOR. BURADA BİR İSTİSNA VAR. Siz bu sözlerden ne anladınız? Herkesin ölümüne Allah karar vermiş ve bunun dışında insanların hiçbir etkisi yoktur, küçük yaşta ölen bir çocuğun ölümüne, 100 yaşında ölen bir insanın ölümüne de Allah karar verdiği için mi ölmüş diyor? Yoksa Allah her kulu için uzun, adaletli bir süre bir ömür vermiş, O verdiği uzun ömrün üzerine hiç kimse çıkamaz ama değişik şartlar, etkenler, oluşumlar, kişinin yaptığı yanlış tutum,  Allah ın verdiği bedeni doğru kullanmama, hor kullanma gibi şartların oluşmaması ile erken ölen bir insanın ölümüne Allah izin veriyor, diye mi anlamalıyız? Ne desiniz?

Eğer bizlerin bu dünyada imtihan olduğumuza inanıyorsak, ölümümüzde de payımızın mutlaka olduğuna inanmalıyız. Yoksa bu imtihan olmaz. Çevremize şöyle bir bakalım. Allah a inanmayan insanda yaşıyor, inanan insanda. Hem de uzun bir ömür. Allah isteseydi, kendisine inanmayan kulunun hemen canını alabilirdi. Ama almıyor. Tüm bunlar, imtihanımızın çok önemli unsurlarıdır, lütfen bunu göz ardı etmeyelim. Allah bizlere uzunca bir ömür veriyor. Bunu doğru kullanmak bizlerin elinde. Küçük yaşta daha doğarken ölen bir bebeğin ölümüne, nasıl olurda Allah bu kadar ömür vermiş deriz. Araştırınız bebeğin ölümünde mutlaka yan etkiler, hataların, yanlışlıkların etkisi vardır. ALLAH ADALETSİZ DEĞİLDİR, KENDİ HATALARIMIZI LÜTFEN ALLAH A NİSPET ETMEYELİM. Konuyu daha iyi anlayabilmemiz için, üç farklı tercümeden Enam suresi 2.ayeti hatırlatmak istiyorum.

Enam 2: Sizi balçıktan yaratan O’dur. SONRA BİR ECEL BELİRLEMİŞTİR. BELİRLENMİŞ BAŞKA BİR ECEL DE O’NUN KATINDADIR. Siz yine de tereddüt geçirirsiniz. (Süleymaniye vakfı meali)

Enam 2: Sizi balçıktan yaratan ve SONRA SİZİN İÇİN BİR ÖMÜR TAYİN EDEN O'DUR. BİR DE O'NUN KATINDA BELİRLİ BİR ÖMÜR/ECEL VARDIR. Fakat siz hâlâ şüphe edip duruyorsunuz. (Bayraktar Bayraklı meali)

Enam 2: O öyle bir Rab’dır ki, sizi çamurdan yaratmış, SONRA (HER BİRİNİZE) BİR ECEL TAYİN ETMİŞTİR. (KIYAMETİN KOPMASI İÇİN) BELİRLENMİŞ BİR ECEL DE O’NUN KATINDADIR. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz. (Diyanet meali)


Bu ayet aslında batılın etkisinde kalmadığımız sürece dikkatle düşünüldüğünde, bizlere en doğru bilgiyi bu konuda veriyor. Dikkat ederseniz, bu ayette iki farklı ömürden bahsediliyor. İlginçtir ilk iki tercümede olmayan ama üçüncü Diyanetin tercümesinde, parantez içinde, ikinci ölüme Allah ın ayetinde bahsetmediği bir ölüm yani kıyametin koptuğunda öleceğimiz bir ölüm olarak yazmış. Ama Allah böyle bir açıklama yapmamış. Allah ın söylemediğini bizler ayete söyletmeye çalışırsak, ayeti de elbette yanlış anlarız. İlk iki tercümede dikkat ederseniz, Allah bizleri balçıktan yarattıktan sonra, BİZLERE BİR ECEL BELİRLEDİĞİNDEN BAHSEDİLİYOR. İşte bu ecel bizlerin kullanımına sunulmuş, adaletli tespit edilmiş uzun bir ömür.  Devamında ise Müsemma kelimesiyle anlatılan kişiye has, belirlenmiş bir zaman süresi, BELİRLENMİŞ BAŞKA BİR ECELDEN BAHSEDİLİYOR VE DİYOR Kİ, BU ECELİNDE NE ZAMAN OLACAĞINI YALNIZ ALLAH BİLİYOR. Demek ki Allah kullarına önce adaletli bir ecel belirliyor ve bunun üstüne asla hiç kimse çıkamaz diyor. Ama bu ömrü Allah, imtihanları gereği nasıl kullanacaklarına kulları karar veriyor. Örneğin intihar etmek isteyene gerekirse zamanından önce ölümlerine Allah izin veriyor, müsaade ediyor. Ali İmran 145.ayetinde öyle demiyor muydu? “HİÇ KİMSE ALLAH IN İZNİ OLMADAN ÖLEMEZ.” Hatta Münafikun suresinde de Allah, “BİR KİMSENİN ÖMRÜ BİTİNCE ALLAH, ONA ASLA EK SÜRE VERMEZ”, diye konuya açıklık getiriyor. Lütfen aşağıdaki ayet üzerinde dikkatle düşünelim.

Vakıa 60: ARANIZDA ÖLÜMÜ TAKDİR EDEN BİZİZ. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz. (Diyanet vakfı meali)

Allah adaletiyle tüm kullarına imtihan olabilecekleri, düşünebilecekleri vakti veriyor. Onu tam kullanmak ya da Allah ın verdiği o eşsiz bedeni hor kullanarak, gereken değeri vermeyerek erken ölmemize Allah izin veriyor, YANİ ÖLÜMÜ HAK ETTİĞİMİZ ZAMANDA BİZLERE TAKDİR EDİYOR VE ÖLÜMÜMÜZE İZİN VERİYOR. Bunun dışında rivayetlerin etkisiyle konuyu saptırarak, farklı anlamlar verirsek, ALLAH IN ADALETİNE SAYGISIZLIK YAPMIŞ OLACAĞIMIZ GİBİ, KUR’AN I DA ZERRE KADAR ANLAMAMIŞ OLURUZ.

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK


https://twitter.com/HGumustabak
http://www.hakyolkuran.com/
https://www.facebook.com/Kuranadavet1/
https://hakyolkuran1.blogspot.com/



2
Hikâye ve Denemeler.. / Koşucu Penguen
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Mart 30 2020, 20:33:58 »


Güney Kutbu’nda koşuya çok meraklı bir penguen yaşardı. Bu penguen devamlı olarak antrenman yapar, yarışmalara hazırlanırdı ve hep ön sırada yarışmayı bitirmeyi hayal ederdi, fakat ya sonuncu ya da sondan bir önceki olarak yarışı tamamlardı. En büyük başarısı ise, beş penguenin katıldığı bir yarışta üçüncü olmaktı. Bu duruma canı sıkılan koşucu penguen bir gün doğup büyüdüğü yerleri terk etti ve yüzerek Arjantin’e gitti. Koşucu penguen burada bir maymunla arkadaş oldu. Bir gün maymuna:  “ Şu yüz metre ilerdeki ağaca kadar yarışsak, beni geçebilir misin? “ diye sordu.
Maymun gülümsedi:  “ Belli olmaz. Yarışalım da görelim bakalım kim önce ağacın yanına varacak. “

Biraz sonra yarış başladı. Son metrelere kadar koşucu penguen yarışı bir adım önde götürdü, fakat aniden hızını azaltıp, maymunun yarışı kazanmasını sağladı. Bunda koşucu penguenin, yarışı kazandım gibi ama ya maymunun geçildi diye canı sıkılır da bir daha benimle yarışmazsa, diye düşünmesi etkili oldu.  Sonraki günlerde koşucu penguen ile maymun arkadaşlıklarını sürdürdüler. Ara sıra yaptıkları yarışlarda bazen koşucu penguen, bazen de maymun birinci oldu.

Günlerden bir gün iki kafadar tam yarışa başlarken, otların arasında bir hışırtı duydular. Hemen doğrulup sesin geldiği tarafa döndüler ve bir kaplumbağanın kendilerine doğru geldiğini gördüler.
Koşucu penguen:  “ Merhaba arkadaş, biz karşıdaki ağaca kadar yarışacağız. Bu yarışa sen de katılmak ister misin? “ diye sordu.
Kaplumbağa:  “ Ben ikinizi de geçerim “ dedikten sonra, koşucu penguenin ilk, maymunun ikinci sırada tamamladığı yarışta onlardan çok çok sonra yarışı tamamladı. Üçü daha sonraki günlerde defalarca yarıştı, kaplumbağa her yarıştan önce iddialı konuştu fakat hep sonuncu oldu.

Bir gün kaplumbağa kaplumbağalar arası koşu yarışmasına katılacağını ve birinci olacağını söyledikten sonra:  “ Kesin birinci benim. Bak görürsünüz, ben yarışı en ön sırada tamamlarım. Onlar benle boy ölçüşemez. Zafer benimdir “ dedi. Kaplumbağa yarışı baştan sona önde götürüp birinci oldu.

Maymun da maymunlar arası koşu yarışmasına katıldı ve dördüncü oldu. Maymun yarışma öncesi hep birinci olamayacağını söyledi. Koşucu penguen çok uğraştı birinci olacağına inandırmak için. Aralarındaki tartışmalar neredeyse kavgaya dönüşecekti ki, koşucu penguen fazla ileri gitmedi:  “ Sen birinci olacağım demedikten sonra, kendini buna inandırmadıktan sonra zaten birinci olamazsın. Kazanmak için, kazanacağım demek gerekir. Bu kibirlilik demek değildir, büyük düşünmek demektir. Büyük düşünmeden büyük işler başarılamaz. Kazanacağım, birinci olacağım de, birinci ol “ diyerek çok ısrar etti fakat dinletemedi.

Burada maymunu fazla suçlamamak gerekir. Maymun yakın çevresinden büyük düşünmenin ve büyük konuşmanın yanlış olduğunu pek çok defa dinlemişti. Bu ortaçağ kalığı zihniyeti onun kafasından söküp atmak zordu. Koşucu penguen bu durumun farkına vardığı için, yarışmadan sonraki günlerde aynı konuyu maymunla konuşmak ihtiyacını hissetti. Maymunun şampiyon olacağına inancı sonsuzdu. Aradan zaman geçti ve öyle bir an geldi ki, maymun birinciliklere abone oldu.

Bir süre sonra koşucu penguen, Güney Kutbu’na geri dönmeye karar verdi. Tanıdıklarıyla vedalaştığının ertesi günü sahile indiğinde on binlerce orman hayvanının göz alabildiğince okyanusun önünde sıralandığını gördü. Az sonra giderek genişleyen birçok dairenin ortasında kalan koşucu penguen, on binlerin “ Arjantin senin vatanın, gitme burada kal “ şarkısını söylemeye başlamasıyla duygulandı ve gözleri doldu. Bu kadar çok sevildiği Arjantin’de kalmayı düşündü. Şarkı bitince koşucu penguen gür sesiyle: “ Arjantin benim vatanım, gitmiyorum, burada kalıyorum “ diye bağırdı.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

Arkadaşım Hayvanlar - "En Güzel Hayvan Masalları"   Karatay Yayınları
Bu kitap içeriğinde bulunan benim yazdığım özgün masallar şunlardır:
Koşucu Penguen
Deve Kervanı
Titrek Tavşan
Gölgesiyle Yarışan Tay
Bücür Zürafa
Şampiyon Ördek
Konuşan Leylek
Yayın evleri beni fark ettiler. İnternetten bulup almışlar. Kitabın yayın yılı Temmuz 2009.   
7-Mart- 2013 tarihinde Bursa Kitap Merkezi'nde bulup, satın aldım.


3
Aşk - Meşk / Diş Hekiminin Aşkı
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Mart 30 2020, 20:29:04 »



Hakan ile Arzu birbirini seven iki gençti. Lise sona gidiyorlardı. Arzu okulun en çalışkan öğrencisiydi. Diş hekimliği fakültesini kazanıp diş hekimi olmak istiyordu. Okulda yapılan deneme sınavında aldığı yüksek puanla bunu başarabilecek güçte olduğunu ispat etmişti. Hakan ise, orta sıralarda yer almıştı. Bırak diş hekimliği fakültesini, doğru-dürüst bir yeri kazanması zor gözüküyordu.

Arzu'nun çabası ve fikir bakımından destek olması sonucu Hakan yoğun bir çalışma temposu içine girdi. Derslerine sıkı sıkıya sarıldı. Üniversite giriş sınavına iki ay gibi bir süre vardı ve bu süreyi iyi kullanırsa başarı ihtimali yüksek olurdu. Hakan da pekala diş hekimliği fakültesini kazanıp diş hekimi olabilirdi. İkisi de diş hekimi çıkıp evlenince büyükçe bir daire kiralayıp burasını hem ev hem de muayenehane olarak kullanabilirlerdi. Dairenin cadde tarafına asılacak levhaya Hakan- Arzu Kutlu ( Diş Hekimi ) yazılacaktı.

Üniversite sınavları sonuçları açıklandığında Hakan sevinçliydi çünkü diş hekimliği fakültesini kazanmıştı. Arzu ise, üzgündü. Nasıl olmuştur bilinmez belki de aşırı heyecandan yanlış işaretlenen cevaplar, alınan düşük puan ve hemşirelik yüksek okulu.

Arzu dört yıl sonra hemşire çıktı ve Balıkesir Devlet Hastanesi'nde çalışmaya başladı. Aradan bir yıl daha geçti ve Hakan diş hekimi oldu. Bursa Devlet Hastanesi'nde çalışmaya başladı ve Bursa'da bir daire kiraladı. Burası onun hem evi hem de muayenehanesi olacaktı. Bu zaman süresince Hakan ile Arzu her fırsatta bir arada oldular ve gezdiler, eğlendiler. Daha sonra Hakan bir tanıdığın yardımıyla Arzu'nun Bursa'ya naklini gerçekleştirdi ve ikisi aynı hastanede çalışmaya başladı.

Daha sonra Hakan ile Arzu evlendiler. Bir gün aralarında konuşurlarken Hakan Arzu'ya:  " Arzu hatırlar mısın, üniversite sınavlarına hazırlanırken ikimiz de diş hekimi olup levhaya isimlerimizi yanyana yazdıracaktık. "

Bunun üzerine Arzu:  " Doğru, yazdıracaktık ama ben diş hekimliği fakültesini kazanamadım. Kazansaydım bugün hayalimiz gerçek olurdu. "

" Hayaller gerçekleştirilmek için kurulur. Olmayacak bir şey değil. Hani diyorum önümüzdeki yıl üniversite sınavlarına hazırlansan, katılsan ve kazansan. Sen de diş  hekimi olsan. Başarmaman için hiçbir sebep yok. Daha yirmi iki yaşındasın, yirmi yedi yaşında hekimsin. Ne dersin? "

" Kazanabilir miyim dersin? Sınavı bir kazansam gerisi kolay. "
" Kazanırsın. Unuttun mu, sen bir zamanlar okulun en çalışkan öğrencisiydin. "
Arzu azmetti, çalıştı, sınavlara hazırlandı ve sonunda başardı. Diş hekimliği fakültesini kazanmıştı.
Aradan beş yıl geçti ve Arzu diş hekimi oldu. Oturdukları dairenin cadde tarafına asılan yeni levhada Hakan- Arzu Kutlu ( Diş Hekimi ) yazıyordu.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

4


Sizlere bir soru sorsam ve desem ki, inancınızı imanınızı öğrenmek adına yaşarken, Allah a mı güveniyorsunuz, yoksa sizlere dini anlatan hocalarınıza, güvendiğiniz veli kişilere, şeyhlerinize mi güveniyorsunuz.  Çok mantıksız bir soru gibi geldi sanırım sizlere? Evet gerçekten de, bence de çok mantıksız. Hepimizin, elbette Allah a güveniyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Peki, Allah a güvencimiz sözde mi kalıyor, yoksa gerçekten İslam ı yaşarken hayata geçiriyor muyuz? İşte burası çok önemli. EĞER ALLAH A GÜVENİYORSAK, SİZLERİ DOĞRU YOLA İLETECEK BİR NUR, IŞIK İNDİRDİM, YALNIZ ONUN İPİNE SARILIN, SAKIN EMİN OLMADIĞINIZ SÖZLERİN/HADİSLERİN ARDINA DÜŞMEYİN, ÇÜNKÜ SİZLERİ KUR’AN DAN SORUMLU TUTUYORUM HÜKÜMLERİNE GÜVENİP, İNANIP ASLA KUR’AN DIŞI BİLGİLERİN ARDINA DÜŞMEMEMİZ GEREKİR. Bunu yapıyor muyuz? İsterseniz yapıp yapmadığımıza bir göz atalım.

Allah bizleri uyarıyor ve Kehf 26. ayetinde, “KENDİ HÜKMÜNDE HİÇ KİMSEYİ ORTAK KILMAZ”, diye apaçık bildirdikten sonrada, Nisa 87. ayetinde, “SÖZ BAKIMINDAN ALLAH'TAN DAHA DOĞRU KİM VARDIR!” dediği halde, bizler sanki Allah ın bu uyarılarına hiç kulak asmayıp, Allah ın sözlerinin üstünü örtüp, ne yani peygamberimiz postacımıydı, onunda dinde Kur’an ın yanında hüküm koyma yetkisi vardır demiyor muyuz? Hani Allah a güveniyorduk? Allah ın elçisi bu ayetleri tebliğ alıp ümmetine tebliğ ettikten sonar, bu ayetlerin hükümlerine tamamen ters bir davranış içinde olabilir mi?

Tüm bu rivayetlere inandığımızda, Allah a mı güvenip inanmış oluyoruz, yoksa bizlere dini anlatan kişilere mi? Karar sizin. Yine Allah Ankebut 51. ayetinde, “KARŞILARINDA OKUNUP DURAN BİR KİTABI, SANA İNDİRMİŞ OLMAMIZ ONLARA YETMİYOR MU?” diye kitap ehline soran Rabbimize cahiliye toplumu, hayır yetmiyor çünkü bizlerin atalarımızdan bize intikal eden inançlarımızda var, bizler onlardan vazgeçemeyiz, YALNIZ SİZİN KİTABINIZ KUR’AN A UYMAK BİZLERE YETMEZ, DİYE CEVAP VERİYORLARDI. Peki, bizler günümüzde ne diyoruz Kur’an için, acaba biz Kur’an a iman edenler, onlardan farklımı düşünüyoruz? Ne yazık ki onardan hiç farkımız yok.

BİZLERİN ALLAH A, ONUN KİTABINA YALNIZ GÜVENMEMİZ GEREKİRKEN, YALNIZ KUR’AN İLE İSLAM YAŞANMAZ, PEYGAMBERİMİZİN RİVAYET HADİSLERİ VE DİN ÂLİMLERİNİN GÖRÜŞLERİ, FIKIH OLMASAYDI KUR’AN KAPALI KALIR ANLAŞILAMAZDI. ÇÜNKÜ KUR’AN DA HER BİLGİ YOKTUR, ÖZET BİLGİ VARDIR. KUR’AN I DA HERKES ANLAYAMAZ DİYEBİLİYORUZ.

Bizler bu söylenenlere inanıyorsak, Allah ın dinini değil tıpkı kitap ehlinin yaşadığı gibi, atalarının dinini yaşıyoruz demektir. BU İNANÇ ALLAH A GÜVENEREK, ONUN YOLUNDA YAŞANAN BİR İNANÇ SİZCE OLABİLİR Mİ? Allah ne emrediyorsa, bizler ne yazık ki tersini yaptığımızın farkında bile değiliz. Çünkü bizlerin Kur’an ile bağımızı kestiler. Kur’an ı anlayarak ve düşünerek okumamızı engellediler. Bu yanlışı fark edenleri de, din düşmanı kâfir ilan ettiler.

Allah Enbiya suresi 10. ayetinde, “AND OLSUN, SİZE ÖYLE BİR KİTAP İNDİRDİK Kİ, BÜTÜN ŞAN VE ŞEREFİNİZ ONDADIR. HÂL AKILLANMAYACAK MISINIZ?” diyorsa Allah, bizler Allah a güvenmemiz gerekirken, nasıl olurda Kur’an da her bilgi, detay yoktur deriz de, beşeri fıkıh ve mezheplerin dine ilavelerini Kur’an da göremediğimizde, bakın Kur’an da şunlar ya da bunlar yok, demek ki Kur’an da her bilgi olmuyormuş, yalnız Kur’an işle İslam yaşanmıyormuş deriz. HATIRLATIRIM BUNLARI SÖYLEYİP İNANANLAR, ALLAH A GÜVENMEYİP,  YARATILMIŞ İNSANLARA GÜVENİP, ARDI SIRA GİDENLERDİR.

Allah Casiye 6. ayetinde, “ALLAH DAN VE ONUN AYETLERİNDEN SONRA, HANGİ SÖZE İNANACAKLAR.” dediği halde, bizler hala Allah ı dinlemek yerine, başkalarını dinliyor da, Allah ın ayetlerinin dışında, yani Allah ın sözünden başka din adına anlatılan söylentilere/rivayetlere inanıyorsak, BİZLER ALLAH A SÖZDE GÜVENİP, ÖZÜNDE GÜVENMEDİĞİMİZİ GÖSTERMİŞ OLURUZ. Allah birçok ayetinde, Kur’an ı açıklamak bize düşer, Kur’an ı nice örneklerle açıkladık ki anlayasınız kimseye muhtaç olmayasınız, Kur’an ı anlayabilmeniz için kolaylaştırdık diyor da, bizler bu sözlerin tam tersine inanıyorsak, BİZLER ALLAH A DEĞİL RİVAYET, SANI VE EDİNDİĞİMİZ VELİ KİŞİLERE GÜVENİYORUZ DEMEKTİR.

Allah görev verdiği elçisinin görev tanımını çok açık Kur’an da yaparak bizlere bildirdiyse, bizler hala nasıl olurda, Allah ın elçisini dinde Allah ın ortağı yapmaya çalışırız. “RESULE DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR. (Ankebut 18) BİZ RESULLERİ, SADECE MÜJDELEYİCİLER VE UYARICILAR OLARAK GÖNDERİRİZ.  (Kehf 56) SENİN GÖREVİN SADECE TEBLİĞ ETMEKTİR. (Rad 40) BEN SADECE BANA VAHYEDİLENE UYARIM. BEN SADECE APAÇIK BİR UYARICIYIM. (Ahkaf 9 )” Allah ın bizlere verdiği bu bilgilere gözlerimizi kapatıp, emin olmayacağımız, hatta Elçisinin asla söylemesi mümkün olmayan sözlere nasıl inanırız? Eğer inanıyorsak, ALLAH A GÜVENMİYORUZ DEMEKTİR.

Yaptığımız yanlışlara örnek verilecek, inanın yüzlercesi var. Ama gözlerine perde çekenler, hakkı görmezden gelip batılın ardına düşenlere, asla Kur’an gerçeklerini anlatamazsınız. BİZLERİN DİN VE İNANCIMIZ ADINA, İZLEMEMİZ GEREKEN YALNIZ KUR’AN OLDUĞUNU BİLDİRİYOR. Allah elçisine, tebliğ etmek sana, hesap sormak bize düşer, kulumla aramdan çekil diye bizlere Kur’an da örnek veriyorsa, ALLAH İLE KULUNUN ARASINDA ELÇİSİNİN BİLE OLAMAYACAĞINI, ARTIK ANLAMALIYIZ. Eğer cahiliye toplumunun yaptığı yanlışları tekrar etmek istemiyorsak, Allah ın şu uyarısını lütfen göz ardı etmeyelim, inanın pişman oluruz.

Maide 50: ONLAR HÂL CAHİLİYE DEVRİNİN HÜKMÜNÜ MÜ İSTİYORLAR? Kesin olarak inanacak bir toplum için, KİMİN HÜKMÜ ALLAH’IN KİNDEN DAHA GÜZELDİR? (Diyanet meali)

Eğer bizler hala, din ve imanımızı yaşarken Allah ın Kur’an da verdiği hükümlerin dışında, beşeri fıkıh inancının ya da mezheplerin rivayetlerin dine koyduğu hükümlere de inanıyorsak, BİZLER CAHİLİYE TOPLUMUNUN YAPTIĞI YANLIŞLARI YAPIYORUZ DEMEKTİR. Allah a güvenen, onun emrettiği gibi, YALNIZ KUR’AN IN İPİNE SARILIR VE YALNIZ ONU HAYATINA GEÇİRİR. Allah ın elçisi o örnek ÜMMÜ Peygamberimiz bakın nereye uyma emri almış. Onun yolunu izleyende onun yolundan gider.

Casiye 18: SONRA DA SENİ DİN İŞİ KONUSUNDA AÇIK BİR YOLA KOYDUK. SEN ONA UY, BİLMEYENLERİN HEVA VE HEVESLERİNE UYMA. (Diyanet meali)

Araf 203: Onlara bir ayet getirmediğin zaman, “SEN BİR TANE DERLESEYDİN YA!” DERLER. De ki: “BEN ANCAK RABBİM TARAFINDAN BANA VAHYOLUNANA UYARIM. Bu kitap, Rabbinizden gelen göz açıcı belgeler olup, inanmış bir topluma rehber ve rahmettir.” (Bayraktar Bayraklı)

Allah Zuhruf 44. ayetinde, SİZLERİ KUR’AN DAN SORUMLU TUTUYORUM diye hüküm verdiği halde, bizler hala Allah ın verdiği bu söze, hükme inanmıyor da,  Kur’an ın hiç bahsetmediği başka kaynaklardaki sözleri/hadisleri de  din diye yaşıyorsak, Allah a güvenmiyoruz demektir. Dilerim cümlemiz, Kur’an gerçeklerinin farkında olan, batıl, hurafe ve sanıdan uzak, yalnız Allah ın ipi Kur’an a sarılan, Allah ın azınlık halis kullarından oluruz.

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK

https://twitter.com/HGumustabak
http://www.hakyolkuran.com/
https://www.facebook.com/Kuranadavet1/
https://hakyolkuran1.blogspot.com/

5
Konu Dışı / Ynt: Kızlar Soruyor Başarısı
« Son İleti Gönderen: demirr Mart 27 2020, 12:26:18 »
Soru-cevap sitelerini biliyorsunuz. Bunlar arasında en efsanesi Kızlar Soruyor! İşte bu platformda para hakkında sorulmuş sorular ve muhteşem cevapları: https://paratic.com/kizlar-soruyor-para-sorulari/
6
Yabancı Sanatçılar -Gruplar / Ynt: Ludwig Van BEETHOVEN
« Son İleti Gönderen: demirr Mart 26 2020, 16:51:06 »
[size=78%]Alman bir aileden gelen Ludwig van Beethoven, notalarla ve piyanoyla küçük yaşlarda tanışmış, hayatını müziğe adayarak geçirmiştir. Birkaç kez aşık olmasına rağmen hiç evlilik yapmamış, ilk konseriniyse 7 yaşındayken vermiştir.[/size]

Onu müzikle tanıştıran babası, üzerinde katı kurallar uygulamış ama bu onu müzikten soğutmamıştır. Henüz 4 yaşında iken ilk piyano çalma deneyimini yaşamış, hayatı boyunca sürecek tutkusuyla tanışmıştır.
Yaşamının ilk yıllarını Almanya’nın Bonn kentinde geçirmiş, daha sonra Viyana’ya gitmiş ve ölene kadar burada yaşamıştır.
Mozart, Schubert ve diğer pek çok ünlü müzisyen gibi o da ismini Viyana üzerinden dünyaya duyurmuştur. Aşağıda müziği damarlarında akan kan olarak gören bestecinin hayatı detaylıca ele alınmaktadır.


https://paratic.com/beethoven/
7
Konu Dışı / Ynt: Muhabbet Bahçesi
« Son İleti Gönderen: sonersag Mart 22 2020, 16:43:51 »
merhaba alternatifim.com sitesinin sahibi,admini ya da bu işle kim ilgileniyorsa bir sorum olacak,ben yazdıklarımı düzeltiyorum
düzeltildiğine dair ileti geliyor ama siteye tekrardan girince hâlâ aynı buluyorum bir değişiklik yok tarafıma acil olarak dönüş
sağlanırsa sevinirim bana bilgin_15s@hotmail.com adresinden ulaşabilir,cevabınızı bu adrese gönderebilirsiniz
8
Yararlı Bilgiler / Kuru Temizlemenin Faydaları
« Son İleti Gönderen: Can Ayvaz Mart 20 2020, 00:53:11 »

Arkadaşlar merhaba. Evliyim ve İstanbul'da yaşıyorum. Eşim ve ben bankada çalışıyoruz. Bu nedenle kıyafetlerimizin her zaman kusursuz olması gerekiyor.. Çalışan bir kadın olduğum için her gün çamaşır ve ütüyle yeterince ilgilenemiyorum. Çünkü oldukça vaktimi alıyor ve beni çok yoruyor. Bu yüzden ben de sürekli kullanacağım için hem uygun fiyatlı hem de güvenilir bir kuru temizleme yeri arayışına girdim.Ama kuru temizleme yararlı mı zararlı mı bir bilgim olmadığı için bir araştırma yaptım sizinle paylaşacağım. Eğer İstanbul içinde bildiğiniz kuru temizlemeci varsa önerileriniz bekliyorum, şimdiden teşekkürler :))
Kuru temizleme işlemi genel olarak kuru yapılan işlem olarak bilinir. Yani uygulamanın ismi ile aynı olduğu bilinir. Halbuki böyle bir durum söz konusu değildir. İşlem sırasında kullanılan kimyasalın hiç su içermemesinden dolayı bu ismi almıştır. Kuru temizleme uygulaması özel kimyasallarla yapıldığı için ev ortamında gerçekleştirilmemektedir.Tekstil ürünü fark etmeksizin bir yerde leke olduysa eğer çıkarmak için evde birçok deterjan kullanırız ancak çoğu zaman en iyi deterjanlar bile lekeyi çıkarmak için yeterli olmaz. Kuru temizleme bu durumda devreye girer ve kumaş üzerinde aşınmaya neden olan kiri çıkararak tekstil ürününün ömrünü de uzatır.
Ürünlerinizi sürekli olarak makinede yıkamak yerine, düzenli olarak kuru temizlemede yıkatırsanız daha geç yıpranır ve daha uzun ömürlü olur.
Kuru temizleme işlemi sık sık yapılırsa eğer kumaşta oluşan oksitlenme ve sararmaya neden olan lekeler de çıkarılmış olur.
Kuru temizleme uygulaması leke çıkarma konusunda normal deterjan ve evde kullanılan makinelere oranla daha üstün başarılı sonuçların çıkmasını sağlar.
Islak temizleme uygulaması kadar çamaşırları veya tekstil ürünlerini Temiz yıkamaktadır.
Çamaşır makinesi sürekli yıkadığı bir tekstil ürününü zamanla yıpratabilir, eskitebilir ya da yırtabilir. Ancak kuru temizleme uygulaması tekstil ürünlerine hiçbir zarar vermez.
9
Atatürk Köşesi / Atatürk'ün Çocukluk Anıları
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Mart 15 2020, 23:55:41 »

ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI - KARGA PEŞİNDE   
Annem ve iki kız kardeşim ile birlikte dayımın çiftliğine gittik. Akşamüstü çiftliğe vardığımızda dayım ve eşi bizi çok candan bir şekilde karşıladılar. Hal-hatır sormalardan, iltifatlardan sonra akşam yemeği yendi. Yemekten sonra bir saat kadar sohbet edildi ve ardından geceyi geçirmek üzere odalarımıza çekildik.

Ertesi sabah dayım bana çiftliğin her tarafını gezdirip gösterdi. Öğle vaktine doğru bakla tarlasına gittik. Tarlanın kenarına geldiğimizde dayım parmağı ile tarlasındaki tohumları yemekte olan kargaları işaret ederek: “ Bak Mustafa, şu kargaları görüyor musun? İşte bunlar bizim baş düşmanımız. Ben uğraşayım, çalışayım, onlar gelsinler tohumları yesin bitirsinler. Kimseye faydası olmaz şu karga murdarının.  Yaptıkları anca zarar, ziyan.  Bir de şu korkuluğun omuzlarına, kafasına konarlar  “ gak gak “ diye öterler. Korkuluğun sadece adı korkuluk. Şu hale bak. Dört beş karga omuzlarına konmuş, yemişler tohumları, doymuşlar, güneşleniyorlar. Gel Mustafa, kovalım şunları “ dedi.

Bizi gören kargalar uçup gittiler. Daha sonra dinlenmek için bir ağacın altına otururken: Dayıcığım, bu tarla hep böyle midir?  dedim.  Yani içinde çalışan, bekleyen olmadığı zamanlar kargalar tohumları yerler mi?

Dayım:  “ Yerler Mustafa’m  yerler. Bunlar sahipsiz bir tarla görmesinler. Onu, yirmisi toplanır gelir. Böyle gündüzleri tarlada beklemezsen birkaç haftaya kalmaz toprakta bir tek tane bırakmazlar” dedi.

Bunun üzerine konuyu toparlama ihtiyacı hissettim: Peki dayıcığım, o zaman kargalar tohumları yiyip bitirmesinler diye sabahtan akşama kadar bekçilik yapmak zorunda kalıyorsunuz.

“ Aynen dediğin gibi oluyor Mustafa. Çiftlikte yapılacak bir sürü iş varken, ben buraya gelip karga peşinde koşuyorum. Ne yaparsın ki, bu bakla tarlası çok önemli. Baklalar olgunlaşınca hem kendimize yemeklik oluyor, hem de arabaya yükleyip pazarda satıyorum; iyi de para ediyor. “

Demek ki burada bekçilik yapmak işleriniz için büyük engel teşkil ediyor, sevgili dayıcığım. O halde izin verirseniz yarından tezi yok kardeşim Makbule ile gelip burada bekleriz. Siz de çiftlikteki işleri yoluna koyarsınız. Kargaların tarlanızdan bir tek tohum yemelerine izin vermeyeceğimi bilmenizi isterim.

“ Hay, sen aklınla bin yaşa, Mustafa!  Bak bu hiç aklıma gelmemişti. Daha önce defalarca düşünüp de içinden çıkamadığım bu büyük sorunu kolayca çözüverdin. Bugün akşama kadar burada kalırız. Tarla bekçiliği nasıl yapılır iyice öğrenirsin. Zaten zor bir tarafı yok canım. Biraz dikkatli olup kargaları kollaman yeterli. Akşama çiftliğe dönünce annene ben söylerim. Onun da rızasını almak lazım. “

Ertesi sabah erkenden yengemin hazırladığı börekleri bir torbaya koyduk ve Makbule ile birlikte dayımın bakla tarlasına geldik. Gelir gelmez de, tarlaya inen kargaları kovalamaya başladık. Öğle vaktine doğru ikimiz de çok yorulmuştuk. Bunun sebebi: Bir defa tarla oldukça büyüktü. Bir tarafa üç beş karga tohumları yemek için gelseler  Makbule ile koşuyor, kargaları kovalıyorduk. Aynı kargalar uçuyorlar, tarlanın öteki tarafına iniyorlardı. Tarlanın bir başından bir başına koşup durmak bizi yormuştu. İşin içine başka kargalar da karışınca durum iyice çekilmez hal almıştı. Öğle vakti bir köşede oturup yengemin hazırladığı börekleri yerken  Makbule’ye  sorunu kökünden halledecek bir yöntem bulduğumu söyledim ve şunları ekledim:

Makbule, kargaların bize oynadığı oyunun bilmem farkında mısın? Biz bu tarlaya gelir gelmez acemi olduğumuzu anladılar. Uygulamak istediğim yöntem oldukça basit. Tarlanın ortasında bulunan kulübenin içinden tarlayı enlemesine bölen bir çizgi çektiğimizi farz edelim.  Bu çizgi tarlayı iki eşit parçaya böler. Yukarı tarafta kalan parça biraz meyilli, burası benim olsun. Aşağı tarafta kalan parça dümdüz, burası da senin olsun. Herkes kendi bölgesindeki kargaların kovalanmasından sorumlu olacak. Eğer kendi bölgenin ortalarına yakın bir yerde durmaya özen gösterirsen sabahki yorgunluğunun yarıya indiğini anlayacaksın. Şimdi konuyla ilgili bana sormak istediğin bir şey var mı? 

“ Ne diyebilirim ki  Mustafa abi. Sen yapmamız gerekeni anlattın. Burada bana düşen görev anlattıklarını eksiksiz olarak uygulamamdır. “

Aferin sana Makbule. Senin gibi söz dinleyen, kavrayışı kuvvetli bir yardımcı ile çalışmak benim için şereftir. Bu başarı sadece benim değil, ikimizin başarısı olacaktır. Şimdi biraz acele edelim, böreklerimizi yiyelim de işe başlayalım. Bak kargalara, meydanı boş bulunca nasıl da çoğalıverdiler. Belki şu an için tarlanın üstünde uçmaktan başka bir şey yaptıkları yok ama eğer acele etmezsek birer ikişer tarlaya inmeye başlayacaklarına eminim. Dayıma, kargaların tarlanızdan bir tek tohum yemelerine izin vermeyeceğim, diyerek söz  vermiştim.

Kendi buluşum olan yöntem başarılı olmuştu. Akşamüstü hava kararmaya başladığında kargalar geceyi geçirmek için konaklama yerlerine giderlerken aç ve yorgundular. Çiftlikte yenen akşam yemeğinden sonra Makbule, o gün olanları ve kargaların perişan bir şekilde gidişlerini anlatırken, odada bulunanlar kahkahalarla gülmekten kendilerini alamıyorlardı. Annem, “ Benim Mustafa’m çok akıllıdır “ diyerek gururla alnımdan öperken, vakur halimi hiç bozmadan duruyor, sadece gülümsemekle yetiniyordum.
   

ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: VATAN SEVGİSİ
Kız kardeşim Makbule rahatsızlandığı için çiftlikte kalmıştı. Bugün tek başıma bakla tarlasında bekçilik yapacaktım. Şu karga kovalama işinin pek bir zorluğu kalmamıştı. Bakla tarlasına gelmeye başladığım ilk günlerde kargalar benim zorlu bir rakip olduğunu anlamışlar ve uyguladığım yöntemi müthiş bir mücadele örneği göstermelerine karşın boşa çıkaramamışlar, çekilip gitmişlerdi. Sabah erkenden bakla tarlasına gelince tarlanın ortasında bulunan kulübenin önüne bir sandalye çıkarıp oturdum.

Aradan yarım saat geçmeden canım sıkılmaya başlamıştı. Böyle boş oturmak bana göre değildi. Ben bir şeylerle meşgul olayım, bir işe yarayayım, faydalı olayım istiyordum. Dayımın bakla tarlasında bekçilik yapmakla bir işe yarıyordum, faydalı oluyordum fakat bunlar yeterli değildi. Ne yapabilirdim? Kulübede birkaç tane ders kitabı vardı. Kitap en iyi arkadaştı. Okurdum, öğrenirdim, fikirlerim gelişirdi. Bir kitap alıp okumaya başladım. Böylesi çok daha iyiydi, hem artık canım sıkılmıyordu.

Aradan iki saat geçmişti. İlerdeki tarlaların arasındaki patika yoldan yaşlı bir adamın geldiğini gördüm. Yaşlı adamın yanında bir kuzu vardı. Onun gelip tarlanın kenarındaki bir ağacın altına oturmasını fırsat bilerek yerimden kalktım, kitabı kulübeye bıraktım ve yaşlı adamın yanına gittim. Söze şöyle bir giriş yaptım: Merhaba dede, nereye böyle?

Yaşlı adam: “ Yolcuyum ben evlat, kasabaya oğlumun yanına gidiyorum. Bu kuzuyu toruna hediye olarak gö türüyorum. Geçen ay köye gelmişlerdi, bir hafta kaldılar. Torun kuzu diye tutturmuştu. Ben de, şimdi çok küçükler, biraz büyüsünler bir tane sana getiririm dediydim. Alsın kuzuyu besleyip büyütsün. Dünyada en önemli şey sevgidir. Sevgisiz kalmış bir insan kuru bir ağaca benzer. Zamanında onun kalbine sevgi tohumu ekilmemiştir, sevmek öğretilmemiştir. Bir bilinmezlik içinde bocalar durur. Yüzyıllardır süregelen anlamsız kargaşayı sevgi yoksunu insanlar çıkardılar. Toplumları birbirine düşman ettiler. Sonuçta bunun acısını insanlık çekti. İnsanlara sevgiyle yaklaşmalı, onların kalplerine sevgi tohumu ekmeliyiz. Sevmek çok güzel bir duygudur ve insanı hayata bağlar. Sevelim, sevilelim, hayatın tadına varalım. “
 
Yaşlı adam konuşurken oturmuş ve anlattıklarını ilgiyle dinlemiştim. Şimdi söz hakkı benimdi:
Dede, bazı insanlar nedense vatanlarını sevmiyorlar. Ben vatanımı çok seviyorum ve bu vatanın evladı olduğum için gurur duyuyorum. Şimdi vatanlarını sevmeyenler vatanını sevmeyi nasıl öğrenecek ve ben vatan sevgimi nasıl geliştirebilirim. Tavsiyelerin neler olacak?

Yaşlı adam gülümseyerek: “ Evlat, adını demedin bana, neydi adın? “ deyince: Dede, benim adım Mustafa, dedim.
Bunun üzerine yaşlı adam: “ Sana tavsiyem Büyük Vatan Şairi Namık Kemal olacak. Namık Kemal, türlü engellemelere karşın vatanını çok sevdiğini haykırmaktan çekinmedi. Bu uğurda çok acı çekti, fakat hiçbir acı O’nu vatanına hizmetten alıkoyamadı. “
Bundan sonra Namık Kemal’in şiirlerini daha bir önem vererek okuyacağıma söz veriyorum. Dede, mutluluk nedir sence? Ben mutlu olmak insandan insana değişebilir diyorum, dedim. Yaşlı adamın mutluluk hakkında söyledikleri şunlar oldu:
“ Mutluluk yaşamsal bir gerçektir yani yaşamda mutluluk vardır ve her insanın mutluluğu ayrıdır. Hakkın olan mutluluğu başkalarının mutluluğuna gölge düşürmeden istemek sana kalmıştır. Mutlu olmak için büyük şeyler istemek gerekmez. İnsan isterse bir kelebeğin uçuşunu görüp mutlu olabilir. Her neyse Mustafa yavaş yavaş kalkayım. Hava kararmadan kasabaya varmalıyım. Anlattıklarımın sana bir parça faydası olduysa ne mutlu bana. İyi günler dilerim. “
“ Ne demek dede, hem de çok faydası oldu. Ben de sana iyi günler dilerim. Yolun açık olsun “ dedim. Yaşlı adam gittikten sonra kulübeye döndüm ve sandalyeye oturarak konuşulanları düşünmeye başladım.
   

ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI:  ÇİFTLİKTEKİ HIRSIZ
Bir akşam yemeği sonrasında çiftlikteki odada oturulmuş ve gündelik olaylar konuşuluyordu. Dayım Hüseyin Ağa: “ Yarın erkenden elma bahçesini çapalayıp, yabani otları ayıklamaya gidecektim ama çapayı bulamadım. Hanım, çapayı bir yere koymuş olmayasın? “ diye sordu.
Yengem: “ Efendi, çapanın alet dolabında olması lazım. İki gün önce temizlik yaparken oradaydı. “ dedi.

Dayım:  “ Öyle de bugün akşamüstü baktım dolapta yoktu. Belki dedim sağa sola bırakmışlardır. Aradım, bulamadım. “

Dayımın çocukları, annem, ben ve kız kardeşlerim çapayı almadığımızı söyledik.
 
Bunun üzerine dayım: “ Hanım, son günlerde çiftliğe yabancı biri geldi mi? “ diye sordu.
Yengem: “ Hayır Efendi, kimse gelmedi. Hep biz bizeyiz. “ dedi.
Dayım: “ Desene çapa sır olup uçtu. “ dedi.

Fikrimi söylemek ihtiyacını hissetmiştim:
Dayıcığım, çiftliğe hırsız girmiş olamaz mı?

Sorduğum soru odada bulunanların üzerinde soğuk duş etkisi yaptı. Gözler benden yana döndü.
Dayım:  “ Ne hırsızı? “  diyebildi.

Bir hırsız gelmiştir, çiftliğe girip çapayı çalmıştır.

Dayım: “ İki gündür ben, yengen, annen ve çocuklar çiftliğin avlusundaydık. Ayrıca köpekler var. Onlar geceleri burada kuş uçurtmazlar. Hani dediğin olmaz diyemem ama biraz zor. Hem hırsız neden sadece çapayı alsın, öteki aletleri de alıp götürebilirdi. Bırak çapayı, aletleri, çiftlikte daha değerli pek çok eşya var. Bunlar dururken neden yalnızca çapayı aldı? “ 

Dayıcığım, hırsızın ya çapa çok işine yarıyor ya da çapayı satmak kolayına geliyor. Sadece çapayı almasının nedeni vereceği zararın büyük olmasını istemediğinden, yani hırsız insaflı biri. Gündüz gelse gören olurdu. Kimse onu görmediğine göre gece geldi. Köpekler hırsızı tanıdıkları için ses çıkarmadılar. Bu da hırsızın köyden biri olduğunu gösteriyor.

“ Pes be Mustafa, senin zekâna diyecek yok doğrusu. Aslında ben de zeki sayılırım ama sen benden çok ilerdesin. Ortada fol yok, yumurta yok , alt tarafı bir çapa kayboldu. Bana kalsa yarın çapayı arar dururdum. Sana inanıyorum Mustafa ve yarın çapayı aramayacağım. Artık geceleri nöbet tutacağız. İlk nöbet benim. Eee, sen ne diyorsun Zübeyde, şu hırsız işine? “

“ Mustafa’nın  dediklerine katılıyorum. O, boşuna konuşmaz. Söyledikleri hep doğru çıkar. Daha on yaşında ama çok akıllı. Bambaşka bir çocuk.  Darısı bütün çocukların başına. “

Dayım gece yarısına kadar çiftliğin avlusunda nöbet tuttu. Daha sonra nöbeti ben devraldım. Avluyu en iyi görebileceğim yer olan çiftlik evinin birinci kat merdivenine oturdum. Alet dolabının bulunduğu kulübe yan taraftaydı. Eğer hırsız gelirse önümden geçecek ve onu rahatça görecektim.

Aradan bir saat geçmişti ki karşıdaki ağaçlıktan hızlı adımlarla yürüyerek gelen bir gölgenin, alet dolabının bulunduğu kulübeye girdiğini gördüm. Gölge, o kadar rahat hareket ediyordu ki hayret edersin.  Sanki babanın çiftliği, gel gir hiç korkmadan, dimdik yürü, kazma,  kürek, çapa eline ne gelirse al git. Köyden olan bu adamı ay ışığı altında tanıdım. Onun mert, dürüst biri olduğunu biliyordum. Bırak dayımı,  bırak çifti-çubuğu, benim küçük dostum, sen büyümüşsün küçülmüşsün  ama yine büyüyorsun ve sonsuza dek büyüyeceksin diyen birinin yani bu adamın, beni hiçe saymasını, benim de bulunduğum çiftlikten bir şeyler çalmasını onuruma yediremedim.

Yerimden kalktım, gittim kulübe kapısının dört-beş metre gerisinde durdum, ellerimi belime dayadım, bekledim. Biraz sonra kulübeden çıkan adam kapıyı kapadı. İki adım attı, beni  gördü, elindeki kürek yere düştü. Gözleri yaşardı, belli ağlıyordu. Elinin tersiyle gözyaşlarını sildikten sonra başını sağa-sola birkaç kere salladı ve küreği yerden alarak yanımdan yürüdü, gitti.

O gece sabaha kadar nöbet tuttum. Aslında benden  sonra nöbet sırası dayımın oğluna geliyordu ama dayımın oğlunun yerine de nöbet tuttum. Çünkü yarın yapacağım girişimleri  bir plan dahilinde belirlemek istiyordum. Adam çapayı, küreği çalmıştı ama bunun bir nedeni olmalıydı. Kimse durup dururken başkasının malını izinsiz almazdı. Bu bir suçtu fakat suçluyu suç işlemeye iten nedenler vardı. Nedenlerin sebepleri vardı.

Ertesi gün öğle vakitleri adamın evine gittim. Kapıyı dokuz yaşındaki Ahmet açtı.
Vay Ahmet, canım kardeşim. Nasılsın, iyi misin? Ben geldim. 

Ahmet:  “ Hoş geldin,  Mustafa abi. Sağ ol, iyiyim. “

Ayşe nerede? Neden buraya gelmiyor?

Ahmet:  “ Mustafa abi, Ayşe annemin yanında. Annem bir haftadır hasta. Babam annem ölmesin diye dün kasabaya yürüyerek gitti. Birisi çapa vermiş ödünç diye, onu rehin bırakıp ilaç almış. İlacı anneme içirdik. Bu sabah babam yine kasabaya gitti. Elindeki küreği rehin bırakıp ilaç alacakmış. Daha sonra babam çapayla küreği parasını ödeyip geri alacak ve sahibine teslim edecekmiş. Babamın getireceği ilaç annemi iyileştirecekmiş. Sence annem iyileşir mi  Mustafa abi?  “ 

İnsanın taş yürekli olması lazımdı bu durum karşısında ağlamaması için. Gözyaşlarımı tutamadım. Birkaç dakika sonra Ahmet ile birlikte içeri girdik. Ayşe yatakta yatan annesinin başucundaki sandalyede oturuyordu. Beni görünce ayağa kalktı. Hasta kadın kollarını iki yana açarak ona sarılmamı bekledi. Sandalyeye oturdum ama bu davranışımın sebebini açıklamam gerekti.

Yenge, iyileşince birbirimize sarılırız. Yine eskisi gibi güzel günlerimiz olacak. Bundan sonra daha fazla evinize geleceğim. Yanlış bir hareketiniz hastalığınızın artmasına yol açabilir. Bunun için size sarılmadım. 

Hasta kadın zorlukla konuştu:  “ Olur Mustafa. Dediğin gibi olsun. Ben de en kısa zamanda iyileşmeye bakarım. “ 

Daha sonra çiftliğe döndüm ve olanlardan kimseye söz etmedim. Yeni gelen ilaçları içen kadın on beş gün içinde iyileşti. Adam, başkasının tarlasında çalışarak kazandığı parayla çapayı ve küreği rehinden kurtardı. Bir gece yarısı  son defa çiftliğe girerek çapayla küreği yerine bıraktı. Ben bu durumun değerlendirmesini şöyle yaptım.

Akıl ve mantık çizgisinden ayrılmayan insan olmanın bilincine varır. İnsan iradesini kullanarak gerçekleri görür.  Yanlışta bile olsan doğru gözünün önündedir. Gözünün önündekini görmek için göz kapaklarını aralarsın yani okuyup öğrenirsin.



ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI:  ARKADAŞ DEDİĞİN BÖYLE OLUR
Bazı günler Makbule’yi bakla tarlasında yalnız bırakıp çevrede gezmeye çıkıyordum. Bir gün gezerken bir kaval sesi duydum. Bu kavalı kimin çaldığını merak edip kaval sesinin geldiği tarafa doğru yürüdüm. Biraz gidince baktım ilerdeki bir ağacın altında on yaşlarında bir çoban kaval çalıyor, etrafında da koyunlar otluyordu. Bu çocuğun kavalıyla yarattığı sihirli dünyasını bozmak istemedim. Varsın çalsın garip, diye düşündüm. Ben de o kaval çalmayı bırakıncaya kadar burada oturur, beklerim.

Aradan yarım saat geçti. Çocuk, türküler, oyun havaları çaldıktan sonra kavalını ağaca yasladı ve azık torbasını açıp yanında getirdiği yiyecekleri yemeye başladı. Oturduğum yerden kalktım, çocuğun yanına doğru yürümeye başladım. Karşıdan birisinin gelmekte olduğunu otların hışırtısından duyan çocuk başını kaldırdı. Çocuğun yanına gelince gülümseyerek:

Merhaba arkadaş, afiyet olsun, dedim. Benim adım Mustafa. İzin verirsen yanına oturmak istiyorum. 

Çoban çocuk:   “ Tabii gel gel, buyur şöyle “ dedi. “ Hem bak acıktıysan hiç çekinme ye bir şeyler karnını doyur. Yemezsen, darılırım. “

Çocuğun yanına oturdum. Sessizce ikimiz birlikte yemeklerimizi yedik. Daha sonra:
Arkadaş, çok güzel kaval çalıyorsun. Kendi kendine mi öğrendin yoksa bir öğreten mi oldu? diye sordum.

Çoban çocuk:   “ Köylük yerde böyle işleri öğreten olmaz. Benim dedem de çoban, babam da çoban, ben de çoban. Beş yaşına bastığımda babam, haydi bakalım Ali, al güt şu koyunları, deyip on tane koyun verdi bana. O günden bu yana çoban olup çıktım. Dedemi, babamı kaval çalarken dinledimdi. Bir gün canım sıkıldı, bu kavalı yaptım. Öyle böyle derken öğrendim çalmasını. Güzel çaldığımı az önce sen dediydin. Sağ olasın. “

Peki, arkadaş, çoban olarak yaşamını sürdüreceğini söylüyorsun. Tabiatla iç içesin, koyunlarını güdüyorsun, dilediğince kavalını çalıyorsun. İşine pek karışan olmaz. Özgürsün, belki mutlusun da. Fakat senden öncekilerden gördüğün, onların yaşadığı yaşam tarzının dışına çıkarak, dışarıya taşarak, daha aktif bir hayat yaşamayı arzulamaz mısın? Kendine bir hedef seçersin ve hedefine varmak için yeterli bilgiyi öğrenmeye okula gidersin. Bu ön bilgiyi öğrendikçe, öğrendiklerinin ışığında fikirlerini geliştirirsin. Eğer isterse kişi vatanına, milletine faydalı olabilecek pek çok iş başarır.

“ Ne yalan söyleyeyim, söylediklerinin bazı yerlerini anlayamadıysam da çoğunu anladım. İyi güzel diyorsun da bizim köyde okul yok. Şehirdeki okula gitmeye kalksam, tanıdığımız yok orada, kalacak yerim yok. Zaten babamlar bırakmazlar gideyim. Onlar da isterler Ali amir-memur olsun ama şu gördüğün koyunların başına bir çoban lazım. Herkes amir-memur olsa, çobanlığı kim yapacak? Boş ver beni be, düşünme beni, bırak ben çoban kalayım. Sen asıl kendinden haber ver, buralarda kimlere misafir geldin? Hem senin geldiğin şehir büyük mü? Sizin okulda çok çocuk var mı okula giden? “

Bak arkadaş, hayatta insanın eline birtakım fırsatlar geçer. Önemli olan ele geçen bu fırsatları en iyi şekilde değerlendirebilmektir. Bunun için de gayret gereklidir. Eğer biz seçtiğimiz hedefe ulaşmak için yeterli gayreti göstermezsek zaman içinde, hedefimizden giderek uzaklaştığımızı fark ederiz. Kimsenin kimseye zorla meslek seçtirmesine taraftar değilim. Severek yapılmayan bir iş, bir uğraş, kişiye hayatı anlamsız kılar. Böyle biri de, eğer çıkış yolu bulamazsa yani hayatını anlamsızlıktan kurtaramazsa vatanına, milletine gerektiği şekilde faydalı olamaz. Şimdi arkadaş, sen şehirdeki okula gitmeye kalksan orada yatılı bir okula girerdin ve kalacak yer diye bir sorunun olmazdı. Az önceki sözlerinden bunun için birtakım engeller çıkabileceğinden çekindiğini anladım. Ayrıca da, senin buradaki yaşantından pek şikayetçi olmadığını fark ettim. Fakat okuma-yazma isteği ile yanıp tutuştuğun belli. Benim okuduğum okulda okuyan çocukları merak etmen bunu gösteriyor.

Ben, annem ve kız kardeşimle birlikte Selanik’ten dayım Hüseyin Ağa’nın yanına geldik. Kız kardeşimle birlikte dayımın bakla tarlasında bekçilik yapıyoruz. Fırsat buldukça çevrede gezintiye çıkıyorum. İşte böyle bir gezinti anında seni gördüm, yanına geldim, oturduk, konuşuyoruz. İki ay kadar dayımın çiftliğinde kalacağız. Yani iki ay seninle bir arada olabiliriz demek istiyorum. Arkadaş, eğer istersen sana okuma-yazma öğretmek istiyorum. Biz buradan giderken sen okuma-yazma öğrenmiş olursun ve sana bırakacağım ders kitaplarını okuyup iyice öğrenirsin. Bu arada boş durmayıp arkadaşlarına da okuma-yazma öğretmek için çaba sarf edersin. Yakın bir gelecekte sizin köyün öğretmeni olursun. Ne dersin arkadaş, ister misin okuma-yazma öğrenmek? 

“ Tabii ki, isterim istemesine de, becerebilir miyim dersin okuma-yazma öğrenmeyi? “

Becerirsin, becerirsin. Sen istedikten, biraz da gayret gösterdikten sonra başarılı olmaman için hiçbir neden göremiyorum.

Daha sonra konuşmamın bir bölümünde Selanik’te Şemsi Efendi’nin İlkokulunda okuduğumu fakat babamın ölümü üzerine, annem ve kız kardeşimle dayımın yanına geldiğimizi anlattım. İlkokulu bitirdikten sonraki amacımın Askeri Rüşdiye’nin imtihanlarını kazanarak oraya girmek, Rüşdiye’yi bitirdikten sonra yüksek öğrenimime devam ederek sonunda subay olmak olduğunu belirttim. Ali ile bir süre daha konuşmamıza devam ettik ve yarın buluşmak üzere birbirimizden ayrıldık. Fırsat buldukça Çoban Ali ile bir araya geldik, ona okuma-yazma öğretebilmek için çırpınıp durdum. Benim bu iyi niyetli çabalarım boşa gitmedi. Bir süre sonra Ali, okuma-yazma öğrenmeye muvaffak oldu.

Aradan birkaç hafta geçtikten sonra:   Arkadaş, annem beni Selanik’e teyzemin yanına gönderiyor. Yarın gidiyorum. Selanik’te okumaya devam edeceğim. İşte ders kitaplarımı getirdim. İlk tanıştığımız günkü konuştuklarımızı unutmadın sanırım. Bu kitapları iyice oku, öğren. Fakat öğrendiklerin sende kalmasın. Öğrendiklerini arkadaşlarına da öğret, onlara da okuma-yazma öğret. Bir ülkede cahiller ne kadar çoksa, o ülke, o kadar geri kalmış demektir. Ülkemizin medeni milletler seviyesine erişebilmesi, her ferdin, üzerine düşen görevi yapmasıyla gerçekleşir. Ben okuma-yazma biliyorum, ben bilgiliyim demekle olmaz. Başkalarına da okuma-yazma öğretmedikçe, eğitmedikçe, bilgilendirmedikçe görevin tamamlanmış sayılmaz, yarım kalır. Bunu sakın aklından çıkarma. En güzel günler senin olsun arkadaş, hoşça kal, dedim ve elimi uzattım.

Çoban Ali, elimi sıktıktan sonra:   “ Seni subay olmuş yürürken görür gibi oluyorum, Mustafa. İnşallah vatana, millete yararlı olursun. Mustafa adını hiç unutmayacağım, sen de, Çoban Ali adını unutma. Subay olunca fırsat bulursan gel gör beni, ben hep buralardayım, olur mu Mustafa? “ derken, göz pınarlarından akan yaşları silmek gereğini duymuyordu.

SON

ATATÜRK'ÜN LİDERLİK SIRLARI
Tutku Yayınevi
7. Basım Haziran 2011
Sayfa 40 - 53

YAŞAMA YÖN VERENLER
Atatürk'ün Çocukluk Anıları
Ata Yayıncılık - Ankara 2012
Sayfa 15 - 36
10
Yakın Tarihimiz / Ynt: Susurluk Kazası...
« Son İleti Gönderen: demirr Mart 10 2020, 12:33:20 »
Susurluk kazası, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en önemli skandallardan bir tanesidir. 3 Şubat 1996’da Balıkesir-Bursa karayolunda Susurluk ilçesi Çatalceviz mevkiinde gerçekleşen kaza, devlet-polis-mafya ilişkilerini ortaya çıkarmasıyla hatırlanmaktadır.
Söz konusu tarihte Mercedes marka bir otomobil ile bir kamyonun çarpışması sonucunda ortaya çok tuhaf bir tablo çıkmıştır.
Çünkü araçta bulunanlar; İstanbul Eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, üstünde Mehmet Özbay sahte kimliği olan Abdullah Çatlı, Çatlı gibi sahte kimlikli Gonca Us ve DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’tır.
Politikacı-polis-mafya üçgeni altında çıkan haberler ülkede yankı uyandırmış ve Susurluk kazasının perde arkasının aralanması için büyük bir kamuoyu baskısı oluşmuştur. Buradan tüm detayları öğrenebilirsiniz: https://paratic.com/susurluk-kazasi/
Sayfa: [1] 2 3 ... 10