Alternatifim Cafe

Son İletiler

Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10
21
İslam Dünyası / ALLAH İLE KULU ARASINA, BİR BAŞKASI GİREBİLİR Mİ?
« Son İleti Gönderen: halukgta Şubat 13 2021, 16:03:27 »

ALLAH İLE KULU ARASINA, BİR BAŞKA KİŞİ GİREBİLİR Mİ? Bugünkü makalemizin konusu, günümüzde çok konuşulan bu konu üzerine olacak. Önemli olan bu sözden ne anladığımızdır. Allah ile kulu arasına, kim ne maksatla girebilir? Bu sözden kast edilenin, Allah ile kulu arasına bir kişi girip, onun Allah katında günahlarının bağışlanmasını sağlaması ve onu cennetlik bir kul yapması, dualarının kabulünü sağlayan bir kişinin olduğunu anlarsak, BUNUN ASLA MÜMKÜN OLAMAYACAĞINI, RAHATLIKLA KUR’AN DAN ALDIĞIMIZ BİLGİLER IŞIĞINDA SÖYLEYEBİLİRİZ. Çünkü Allah Elçisine bile, böyle bir yetki vermemiştir. Muhammed suresi 19. ayeti hatırlayınız. Allah kendi günahların ve sana iman ettiğini bildiğin, şahit olduğun kadın, erkek müminlerin günahları için Allah, BANA DUA ET DİYOR. Elçisinin de, biz iman edenlerinde yapacağı tek bir şey var, ARACISIZ ALLAH A GÜNAHLARIMIZ VE ALLAH IN YARDIMI İÇİN DUA ETMEK.

Allah Rad suresi 40. ayetinde bakın Elçisine ne diyor. “O HALDE TEBLİĞ ETMEK SANA, HESAP SORMAK DA BİZE DÜŞER.” Müddesir suresinde de Allah Elçisine seslenerek, kalk uyar Rabbini yücelt, Rabbin için sabret,  sur üflendiğinde o gün çok zorlu bir gün olacak dedikten sonra Allah Elçisine, bakın ne diyor 11. ayetinde. “BENİMLE, YARATTIĞIM KİŞİYİ BAŞ BAŞA BIRAK!” Demek ki Allah ile kulu arasında, hiç kimse yok. Allah Kur’an da Elçisinin görev ve sorumluluğundan bahsederken de zaten ne diyordu hatırlayalım. “RESULE DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR. (Ankebut 18) BİZ RESULLERİ, SADECE MÜJDELEYİCİLER VE UYARICILAR OLARAK GÖNDERİRİZ.  (Kehf 56) Bu ayetlerden de anlıyoruz ki, Allah ile kulu arasına Allah ın Resulü bile giremiyormuş. Bu konuyu farklı yöne çekmek isteyenler, batıl inançlarını kelime oyunları ile doğru gibi göstermeye çalışarak, bazı ayetleri örnek veriyorlar, kendi rivayet batıl inançlarını dine sokabilmek adına. Örnek verelim.

Ali İmran 31: De ki: “EĞER ALLAH’I SEVİYORSANIZ BANA UYUN Kİ, ALLAH DA SİZİ SEVSİN VE GÜNAHLARINIZI BAĞIŞLASIN. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Diyanet meali)

Bu ve buna benzer birçok ayet vardır, Resulüme uyun şeklinde. Bu ayetleri örnek verip, bakın Allah Resulüne uymanın Allah a uymak olarak gösteriyor, demek ki Allah ile kulu arasında Resulü olabiliyormuş. Bu durumda Şefaat Ya Resul Allah demek neden şirk olsun, savunması da yapılır. Bu ve benzeri ayetlerin tamamında Allah, diğer ayetlerinde açıklamasını yaptığı gibi, RESULÜM SİZLERE YALNIZ BENİM VAHYİ Mİ TEBLİĞ EDECEK, ONUN İÇİN ONA UYUN emri gereği ayetinde, Allah ı seviyorsanız bana uyun demiştir Peygamberimiz. ÇÜNKÜ ALLAH RESULÜNE, SANA İNDİRDİĞİM İLE ONLARA HÜKMET EMRİNİ VERMİŞTİR. Tüm bu ayetlerden, Allah ın Resulünün Allah ile kulu arasında aracı değil, YALNIZ VE YALNIZ TEBLİĞ EDİCİ OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ. Ama bizler ataların rivayet inançlarını o kadar kanıksamışız ki, Allah ın Resulünü adeta Allah ın hüküm ortağı yaparak, bu yanlışlarını hatırlattığımızda bizlere, NE YANİ PEYGAMBERİMİZ POSTACI, KARGOCUMUYDU DİYEBİLİYORLAR. 

Peygamberimiz elbette ne postacı, nede Allah ın dinde hüküm ortağı değildi. ALLAH IN RESULÜ VE GÜVEN ELÇİSİYDİ. Allah ile kulun arasına hiç kimse elbette giremez diyerek, İslam ı bakın nasıl ve kimlerden öğrenmemiz gerektiğini anlatanlar, aslında günümüzde yaşanan İslam ın nasıl Allah ın, Kur’an ın yolundan saptırıldığına, güzel ibretlik bir örnek olduğu için, sizlerle bu kişilerin düşünlerini paylaşmak istiyorum. BU BİLGİLERDEN SONRA, ALLAH İLE KULUNUN ARASINA, NEDEN BİRİLERİNİ SOKMAYA ÇALIŞTIKLARINI, DAHA İYİ ANLAYACAKSINIZ.

“Hazreti Peygamber (sav.) hayattayken, SAHABELER DİNLERİNİ ONDAN ÖĞRENİYORLARDI. VEFATINDAN SONRA DA YAŞADIKLARI OLAYLAR KARŞISINDA, NASIL DAVRANACAKLARINI EĞER SAĞLIĞINDA KENDİLERİ ALLAH RESULÜNDEN ÖĞRENMEMİŞLERSE, ONDAN ÖĞRENMİŞ BİRİNİ BULUP ONA SORABİLİYORLAR DI. Dolayısı ile bilgiye ulaşmak kolaydı. Zamanla sahabeler ahirete göçtükçe, bilgiyi kaynağından alanların sayısı azaldı ve bu bilgilerin bir araya toplanması ihtiyacı ortaya çıktı. BİR ARAYA TOPLANAN BU BİLGİLERİN SINIFLANIP DİSİPLİNE EDİLMESİYLE DE İSLAMÎ İLİMLER ŞEKİLLENDİ.

Bu ilimler aslında her Müslüman ın bilmesi ve hayatına uygulaması gereken bilgilerken, günümüzde maalesef hiç ilmihal görmemiş pek çok Müslümanlar mevcuttur. Yani günümüzde HER MÜSLÜMAN RABBİNİN EMRETTİĞİ GİBİ BİR KUL OLARAK YAŞAYACAK KADAR DİNİNİ BİLMEMEKTE, daha da kötüsü buna ihtiyaç da hissetmemektedir.

İşte, günümüzde “ALLAH İLE KUL ARASINA GİRİLMEZ!” sözünü kullanan pek çoklarının hedeflediği de tam olarak budur. MÜSLÜMANLAR DİNLERİNİ ÖĞRENEMESİNLER, YAŞAYAMASINLAR. Sonra da Hz. Ömer’in ikaz ettiği gibi, “yaşadıklarını din zannetsinler.” Evet, Allah ile kul arasına girilmez. AMA BUNUN İÇİN KULUN KENDİNİ, RABBİNİ VE DİNİNİ BİLMESİ GEREKİR. DİNİNİ BİLMEYEN KİŞİ RABBİYLE NASIL MUHATAP OLACAK? (Evet, Allah ile kul arasına girilmez. Ama bu söz insanın İslamiyet’i öğrenme safhası için geçerli değildir. ÇÜNKÜ KİŞİ DİNİNİ İLL Kİ BİR ARACIDAN ÖĞRENECEK VE RABBİYLE BAĞINI BUNA GÖRE KURACAKTIR.”

Gördünüz mü, yaşadığımız İslam ne derece Kur’an dan ve Allah ın Resulünden uzak BEŞERİLEŞTİRİLMİŞ OLARAK YAŞANIYOR ve doğruluğundan emin olamayacağımız sözlerin/hadislerin şekillendirdiği bilgileri, Allah ın emri diye yaşıyoruz. ONUN İÇİNDE ALLAH İLE KULU ARASINA GİRİLMEZ SÖZÜNDEN DE, HİÇ HOŞLANMIYORLAR. Kendi nefislerinde, atalarının inançlarının etkisiyle kurallar koyup din yaratıp, bu Allah ın dinidir diye topluma anlatan ve Allah ile kulu arasına girenler, aslında bu sözleri ile şunu söylemiş olduklarının farkında bile değiller. BU KİŞİLER ALLAH IN ELÇİSİNİN, KUR’AN I SAĞLIĞINDA YAZDIRDIĞINI, ANCAK ALLAH IN KUR’AN DA EMRETTİĞİ HÜKÜMLERİNİ NASIL HAYATA GEÇİRECEĞİMİZİ, YANİ HADİSLERİNİ YAZDIRMAYIP, MÜSLÜMAN TOPLUMLARININ, İSLAM I NASIL YAŞAYACAĞINI BİLEMEZ BİR HALDE BIRAKTIĞINI SÖYLÜYORLAR.

Peygamberimizin yaşadığı dönemde belki sorun olmadığı, gerektiğinde onun en yakınındakilerin Allah ın Resulüne sorarak inançlarını yaşamlarına geçirdiğini iddia edenler, daha sonra Peygamberimizin ve ona en yakınlarının vefatıyla, İslam ın yaşanmasının tehlike altına girdiği özellikle vurgulanıyor. Çok daha vahim olan ise, bu tehlikeyi  yıllar sonra görenler bir araya toplanıp, bu bilgilerin sınıflandırılıp disipline edilmesiyle İslami ilimlerin şekillendiğini, gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorlar. BU NASIL Bİ AKIL TUTULMASI, DOĞRUSU ANLAMAKTA ZORLANIYORUM. BU RİVAYET BİLGİLERİN İÇİNE ŞEYTANIN VESVESESİ, KÖTÜ NİYETLİ İNSANLARIN İLAVELERİ, YADA BAZI KONULARIN YANLIŞ İNTİKAL ETME TEHLİKESİNİN, NEFSİ İLAVELERİN OLABİLECEĞİ NASIL AKIL EDİLMEZ? BUNUN TEK BİR AÇIKLAMASI VAR. GÖZLERİN PERDELENMESİ, GÖNÜLLERİN MÜHÜRLENMESİ DİYEBİLİRİM.

Düşünebiliyor musunuz, bu insanlar korkmadan Allah ın Elçisine, şunu söylüyorlar aslında farkında değiller. HÂŞÂ ALLAH IN ELÇİSİNİN SAĞLIĞINDA, DÜŞÜNÜP AKIL EDİP YAZDIRMADIĞI, KUR’AN IN HÜKÜMLERİNİN NASIL HAYATA GEÇİRİLECEĞİNİN DETAYLARI TOPLANIP, BİR HEYET TARAFINDAN YAZILDI DA, BİZLERİN İMANLARINI KURTARDILAR. ONLAR OLMASAYDI BUGÜN, NAMAZIMIZI BİLE KILAMAZDIK DÜŞÜNCESİNİN MANTIĞI(!), İŞTE BU BİLGİLERDEN GELİYOR. ALLAH İSLAH ETSİN. 

Bu zihniyet, her Müslüman ın Rabbinin emrettiği gibi bir kul olarak yaşayacak kadar, dini bilmemekte ve bu bilgileri de Allah ile kulu arasına giren din âlimleri, veli kişilerin Peygamberimizin rivayet hadislerinden, bilgilerinden öğrendiğimizi gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorlar. BU KİŞİLER ASLINDA, ŞUN UDA İTİRAF EDİYORLAR ASLINDA, PEYGAMBERİMİZ SAĞLIĞINDA BİZLERE YALNIZ KUR’AN I BIRAKMIŞ VE ONUN DIŞINDA HİÇ BİR BİLGİYİ KAYDA ALDIRMAMIŞ, YAZDIRMAMIŞ TIR. DEMEK Kİ BUNLAR ALLAH IN ELÇİSİNİN DÜŞÜNEMEDİĞİNİ DÜŞÜNMÜŞLER ÖYLEMİ? NE DİYEBİLİRİM BU ZİHNİYETE SÖYLENECEK, MANTIKLI BİR SÖZ BULAMIYORUM. ALLAH IN RESULÜNE YAPILACAK EN BÜYÜK SAYGISIZLIĞI YAPIYORLAR, AMA HİÇ KİMSE İTİRAZ DA ETMİYOR.

İşin daha da ilginci, Evet Allah ile kulu arasına girilmez, ama bunun için kulun kendini, Rabbini ve dinini bilmesi gerekir diyor. Devamında ise adeta Allah ın Resulünün görevini tam yerine getirmemiş de kendileri tamamlıyor edaları ile dinini bilmeyen kişi, Rabbiyle nasıl muhatap olacak diyebiliyorlar. Son cümleleri ise adeta kendilerini Resulün yerine koyarcasına söyledikleridir. Bakın ne diyorlar tekrar hatırlayalım. “ÇÜNKÜ KİŞİ DİNİNİ İLL Kİ BİR ARACIDAN ÖĞRENECEK VE RABBİYLE BAĞINI BUNA GÖRE KURACAKTIR.”

Değeri din kardeşlerim. Gördünüz mü Allah ile mutlaka bir kulun arasına neden girilmesini istiyorlar. KENDİ BATIL İNANÇLARINI, ADETA ALLAH IN RESULÜ GÖREVİNİ ÜSTLENEREK, KENDİ YARATTIKLARI DİNİ, ALLAH IN DİNİ DİYE BİZLERE SUNUYORLAR, KABUL ETTİRMEYE ÇALIŞIYORLAR. GERÇİ YÜZLERCE YILDIR BAŞARILI DA OLDULAR.

ALLAH HÂŞÂ KULU İLE BİR BAĞ KURAMADI MI KUR’AN DA? ELÇİSİ KUR’AN I GEREĞİ GİBİ ÜMMETİNE APAÇIK TEBLİĞ EDİP, GEREKEN TÜM AYRINTILARI BİLDİRMEDİ DE, BU GÖREVİ PEYGAMBERİMİZ VEFAT ETTİKTEN YILLARCA SONRA AKILLARINA GELİP, GEREKLİ DETAYI AÇIKLAMAYI KAYDA ALDIRIP YAZDIRARAK, BİZLERİN İMANLARINI MI KURTARDI? BUNLARI YAZARKEN BİLE İÇİN TİTRİYOR.

ASLINDA BU ZİHNİYET ŞUNU DA SÖYLEMİŞ OLUYOR “ALLAH IN RESULÜ SORUMLU OLDUĞUMUZ KUR’AN I GEREĞİ GİBİ AÇIK, DETAYLI DAHA SONRAKİ MÜSLÜMANLAR İÇİN KAYDA ALDIRMAMIŞ, BU TEBLİĞ ÇOK SONRALARI KAYDA ALINIP, YAZILARAK GELECEK MÜSLÜMANLARIN İMANLARI GARANTİYE ALINMIŞTIR”, DİYORLAR. BU ZİHNİYETTE OLAN BİR İNSANA NASIL CEVAP VERİLİR, DOĞRUSU BENİM AKLIMA GELMİYOR. ALLAH HİDAYET VERSİN DEMEKTEN BAŞKA. ALLAH’IN, KULUNA YETECEĞİNE İNANAN BİR MÜSLÜMAN, GÖNDERDİĞİ KUR’AN IN DA AÇIK, ANLAŞILIR, DETAYLI OLDUĞUNA, İNANMAK ZORUNDADIR.

“ALLAH, KULUNA YETMEZ Mİ? ONLAR SENİ, O’NDAN BAŞKALARI İLE KORKUTUYORLAR. ALLAH, KİMİ SAPTIRIRSA ARTIK ONA DOĞRU YOLU GÖSTERECEK HİÇBİR KİMSE YOKTUR.” (Zümer 36)

Değeli din kardeşlerin, din Allah ın dinidir ve bu dini Allah, Resulü aracılığıyla Kur’an da bizlere detaylı açıklayarak, kendi korumasında bildirdiğini söylüyor. İsteyen Allah a güvenir, isteyen edindikleri velilere, şeyhlere, efendilere. Peygamberimiz İslam ı yalnız Kur’an dan öğrenmiş ve bizlere de yalnız Kur’an ı bırakarak, YALNIZ ONUN İPİNE SARILMAMIZ EMREDİLMİŞTİR. Din yalnız Allah ın kitabından öğrenilir. Eğer birilerinden öğrenmeye kalkarsak, günümüzde yaşandığı gibi din mezheplere, cemaatlere, tarikatlara ayrılır ve hepside benim inancım en doğru diyerek, birbirine düşman olur.

LÜTFEN ALLAH İLE ARAMIZA GİREN, BU DİN TACİRLERİNDEN KURTULALIM VE ALLAH İLE ARAMIZA HİÇ KİMSEYİ SOKMADAN, YALNIZ KUR’AN İLE ALLAH A ULAŞMANIN YOLUNU ARAYALIM. ALLAH SİZLERİ KUR’AN DAN HESABA ÇEKECEĞİM DİYOR. ONUN İÇİNDE,  UNUTMAYALIM BİZLERİ KURTARACAK, YALNIZ KUR’AN DIR.

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK


https://kuranadavet1.wordpress.com/


https://twitter.com/KURANA_DAVET


http://www.hakyolkuran.com/


https://www.facebook.com/Kuranadavet1/


https://hakyolkuran1.blogspot.com/
22

Bu makalemde sizleri düşünmeye davet etmek istediğim konu, günümüzde çok tartışılan ve Allah ın Elçisinin sağlığında Kur’an ın yanında, hadisleri kayda aldırıp aldırmadığı konusu ve KUR’AN IN BİR MÜSLÜMAN İÇİN YETERLİ OLUP OLMADIĞI üzerine olacak. İslam toplumlarının genel çoğunluğu, İslam ı yaşayabilmemiz için, KUR’AN IN BİZLERE YETMEYECEĞİNE İNANDIRILMIŞ ve Kur’an ın özet bilgiler verdiğini, hükümlerini açıklamadığına, Peygamberimizin rivayet hadislerinin açıkladığına inanılmaktadır. Düşünen, Aklı başında hiçbir insanın bunu kabul etmesi mümkün olmaması gerekirken, nasıl olur da genel çoğunluk Müslümanların, buna itiraz etmemesi ve kabul etmesi, aklın devreden çıkartılması ve ellerinden Kur’an ı alınması ile ancak açıklanabilir.

Günümüzde ilmin ve iletişimin getirdiği kolaylık, toplumun Kur’an a ve onun apaçık bilgilerine ulaşılabilirliğin getirdiği ışık/aydınlık sayesinde toplumun bir kısmı Kur’an ile buluşmuş ve özgür düşüncenin önündeki perdeyi kaldıranların da çoğalması ile tüm gerçekler ortaya çıkmıştır. YÜZLERCE YILDIR SAKLANAN KUR’AN GERÇEKLERİ, ALLAH IN ELÇİSİNİN HEMEN ÖLÜMÜYLE BAŞLAYAN KUR’AN DAN SAPMA VE O GÜNÜN BASKICI YÖNETİMLERİNİN ETKİSİYLE KUR’AN IN AÇIK HÜKÜMLERİNİN ÜSTÜ ÖRTÜLMÜŞ AMA ALLAH IN KORUMASIYLA YOK EDİLEMEMİŞTİR.

Günümüzde adına, modernist diye küçümsenen Müslümanlar, KUR’AN GERÇEKLERİNİN ORTAYA ÇIKMASINDAN SONRA, DİNİMİZİ VE İMANIMIZI YAŞAMAK VE BİZLERE YOL GÖSTERİCİ OLARAK, KUR’AN BİZLERE YETER SÖYLEMLERİNİ ARTIK HAYKIRMAKTA VE ALLAH IN ELÇİSİNİN, ÜMMETİNE KUR’AN I TEBLİĞ ETTİĞİ ZAMANIN GÖRKEMLİ İSLAMININ, TEKRAR FARK EDİLMESİNE NEDEN OLMUŞTUR.

Günümüzde, bizlere Kur’an yeter diyenleri küçümseyenlerin, bu akım son 100-150 yılın modernist akımıdır diyenler, İslam tarihini gizleyen, hatta Allah ın ayetlerini saptıranların bir iftirasıdır. Bizlere Kur’an ın yeteceğini söyleyen Allah tır. Ankebut 51. ayetinde Allah, Kur’an ın yanında atalarının rivayet inançlarını da yaşamak istediklerinde, indirdiği ayet bile tek başına bizlere Kur’an ın yeteceğine kanıttır. “KARŞILARINDA OKUNUP DURAN BİR KİTABI, SANA İNDİRMİŞ OLMAMIZ ONLARA YETMİYOR MU?”. (Ankebut 51) Allah ın bu uyarısına, yetmiyor Allah ım diyerek kendilerine bahaneler uyduranlar, hesap günü Allah a nasıl hesap vereceklerini, şimdiden düşünmelidirler.

Kur’an ın terk edilişi, toplumun rivayetlere yönelmesi, aslında Allah ın Elçisinin vefatından neredeyse 40–50 yıl sonra başladığını anlıyoruz. Daha erken sinyallerini verdiği, ama Dört halifenin bunları ellerinden geldiğince engellemeye çalıştıklarını, tarihi kayıtlardan biliyoruz. Doğruluğundan emin olamayacağımız rivayet hadisleri, dinin asli unsuru yaparak, bu hadisler olmasaydı namazımızı bile kılamazdık diyen bugünkü İslam anlayışının, aslında ne kadar eski olduğunu, adeta Allah ın Elçisinin vefatıyla kısa bir zaman sonra Kur’an dan sapmanın, aynı söylemlerle ne derece hızlı olduğunu, bu kişilerin kitaplarından anlıyoruz. Sizlere çok düşündürücü bir örnek vermek istiyorum. Kamil Çakının, Hadis İnkârcıları kitabından alıntıdır.

“Bu konudaki en eski misallerden biri, sahabi İmran B. Husayn (Ö.H. 52) in KİMLİĞİ BELİRSİZ BİR KİŞİ İLE HADİS ÜZERİNE TARTIŞMASIDIR. Bu rivayete göre İmran, B. Husayn bir gün Mescitte hadis rivayet ederken, orada bulunanlardan birisi ileri atılarak, “ EY EBANU CEYD BIRAK ŞU HADİSLERİ, BİZE KUR’AN DAN HABER VER DER. İmran ın buna cevabı şu olur. Sen ve arkadaşların Kur’an ı okuyorsunuz, BANA NAMAZDAN NAMAZIN ŞARTLARINDAN, REKÂTLARINDAN HABER VEREBİLİR MİSİN? YATSI NAMAZININ DÖRT, AKŞAMIN ÜÇ, SABAHIN İKİ, ÖĞLENİN İKİ, İKİNDİ NAMAZININ DÖRT REKÂT OLDUĞUNU KUR’AN DA BULUYOR MUSUNUZ?”

İlginçtir, namazın rekât sayılarından örnek veren, öğle namazının 2 rekât olduğundan bahsediyor. Görüyor musunuz aynı düşünce ve aynı taktik devam ediyor. Hadisler olmasaydı namazlarımızı bile kılamayacağımız topluma anlatılıyor. Bu ne demektir biliyor musunuz? HÂŞÂ, RİVAYET HADİSLER OLMASAYDI KUR’AN İŞİMİZE YARAMAZDI. Zaten günümüzde öylede söylüyorlar korkmadan, Rivayet hadisler olmasaydı Kur’an kapalı kalırdı, anlaşılamazdı diyorlar. SANIRIM BU CAHİL CESARETİ OLSA GEREK. Yalnız Kur’an ile İslam yaşanmaz diyenlerin kaynaklarında bile, Allah ın Elçisinin vefatından yaklaşık 40 yıl sonra, BIRAKIN ŞU RİVAYETLERİ, BANA KUR’AN DAN BAHSEDİN diyenler varmış. HANİ KUR’AN BİZE YETER DİYEN ORYANTALİSTLER, YAKIN ZAMANDA TÜREMİŞTİ, NE OLDU BU DÜŞÜNCE? Demek ki Kur’an ın bizlere yeteceği düşüncesi yeni değil, Peygamberimizin zamanında Kur’an ile inancını yaşayan tüm Müslümanların inancıydı. AMA BU İNSANLAR AZINLIKTA KALDILAR VE ÖYLE BİR BASKIYA MARUZ KALDILAR Kİ, DÜŞÜNCE VE İNANÇLARINI TOPLUMA ANLATAMAZ OLDULAR. Günümüzde de bu düşüncede olanlara neler neler söyleniyor, lütfen hatırlayınız. Ne dinsizlikleri kalıyor nede Yahudi ajanlıkları. Hâlbuki inancımızı yaşayabilmek adına, Allah ın kitabının yetmeyeceğine inandıranlar ve inancımıza fitne sokan YAHUDİLERDİR. Ama farkında bile değiller.

Kur’an ı inancımızı ve imanımız yaşayabilmek adına yeterli görmeyenler, dinin ikinci kaynağı olarak gördükleri rivayet hadislerin toplandığı ve çok önemsedikleri Kütüb-i sitte de geçen hadislerden iki örnek vermek istiyorum.

6468 – Ubey İbnu Ka’b radıyallahu anh anlatıyor: “RESULULLAH ALEYHİSSALATU VESSELAM İLE BERABERKEN BİZ ASHABIN HEDEF VE GAYESİ TEK İDİ. O VEFAT EDİNCE, KİMİMİZ ŞÖYLE, KİMİMİZ BÖYLE BAKTI (hedefler ayrıldı).”

4106 – El-Muttalib İbnu Abdillah İbni Hantab radıyallahu anh anlatıyor: “Zeyd İbnu Sabit Hz. Muaviye radıyallahu anhüma’nın yanına girmişti. Hz. Mu’aviye ona bir hadisten sual etti. Zeyd de hadisi ona söyledi. Hz. Muaviye (orada hazır bulunan bir adama) hadisi yazmasını emretti. ZEYD MÜDAHALEDE BULUNARAK RESÛLULLAH ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM, HADİSLERİNDEN HİÇ BİR ŞEY YAZMAMAMIZI EMRETMİŞTİ” dedi. Bunun üzerine Hz. Muaviye yazılanı derhal imha etti.” Ebu Davud, İlm 3, (3647).

“BENDEN KUR’AN DIŞINDA BİR ŞEY YAZMAYIN. KİM, BENDEN KUR’AN DIŞINDA BİR ŞEY YAZMIŞSA, ONU İMHA ETSİN.” Muslim-Zuhd/72(3004) /4137 Ebu Davud-İlm/3(3647) /4136 Musned-c.3.12.21.39 Darimi-Mukaddime/42

Çok ilginç değil mi? Kendilerinin dinin asli unsuru yaktıkları, Kur’an dan sonra ikinci kaynak gösterdikleri kitaplarda bile, bizlere Kur’an ın yeteceğini, YALNIZ KUR’AN İLE İNANCIMIZA YÖN VERMEMİZ GEREKTİĞİ YAZIYOR. Bu sözlerimi okuyan ve Kur’an ı inancımızı yaşayabilmek adına yeterli görmeyen ve Peygamberimizin hadisleri olmasaydı namazımızı bile kılamazdık diyenlerden şöyle bir itiraz gelecektir. Ama Kütübü-i sitede bunun tam tersi hadislerde var. Evet çok doğru, tam tersi yani hadisler olmasaydı inancımızı yaşayamazdık düşüncesine kanıt bulabilirsiniz. DİN ŞAKAYA GELMEZ. BİR KAYNAKTA BİRBİRİNİN TAM TERSİ BİR İNANÇ ANLATILIYORSA, O KAYNAK ŞEYTAN VE ŞEYTANLAŞMIŞ İNSANLARIN ETSİNDE DEMEKTİR. ONUN İÇİNDE DİYORUZ Kİ, ALLAH IN UYARDIĞI GİBİ ALLAH IN KORUMASINDA, DİNDE TEK KANIT KUR’AN DIR. KUR’AN IN DIŞINDAN HİÇ BİR KAYNAĞA BİLGİYE GÜVENEMEYİZ. BUNU ALLAH SÖYLÜYOR. Sizlere bu konunun daha iyi anlaşılması için, Kur’an dan sapmanın, Allah ın indirdiği Kur’an dan uzaklaşmanın, adeta Peygamberimizin vefatıyla başladığına ve kendi nefislerinin yarattığı bir inancı yaşamaya çalıştıklarına, çok dikkat çekici ve düşündürücü bir hadis örneği vermek istiyorum. HADİSLER BİLE, KUR’AN I YETERLİ GÖRMEYENLERİN NE DERECE YOLDAN SAPTIKLARINA, GÜZEL ÖRNEKLER VERİYOR.

5478 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın: “Birinizin hanımı mescide gitmek için izin talep ederse ona mani olmasın (izin versin)” dediğini haber vermişti. Bilâl İbnu Abdillah:
“ALLAH’A YEMİN OLSUN, BİZ ONLARA MANİ OLACAĞIZ” dedi. Bunun üzerine Abdullah radıyallahu anh, ona yaklaşıp öyle hakâretâmiz söz sarfetti ki, böylesini hiç işitmedim. Sonra şunu ekledi:
“BEN SANA RESÛLULLAH ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM’DAN HABER VERİYORUM; SEN İSE DURMUŞ, “VALLAHİ MANİ OLACAĞIZ” DİYORSUN!”
Buhari, Cum’a 12, Ezân 162, 166, Nikâh 116; Müslim, Salât 134, (442); Muvatta, Kıble 12, (1, 197); Ebu Dâvud, Salat 53, (566, 567, 568); Tirmizi, Salât 400, (570).

Allah ı Elçisinin vefatıyla, Kur’an ı terk edilişe, sanırım güzel bir örnek. Bu tür insanların Peygamberimizin vefatıyla ortaya çıkarak, CESARETLE BUNLARI SÖYLEYE BİLDİLERSE, DAHA SONRA İSLAM NASIL VE HANGİ BİLGİLER IŞIĞINDA YAŞANMIŞTIR, ONU DÜŞÜNMEK BİLE İSTEMİYORUM. Ben makalemde rivayet hadisleri, dini kanıt olarak göstermedim, sakın yanlış anlaşılmasın. Tüm rivayet hadisler gibi, bunlarında doğruluğunu kanıtlayamayız. Örnek göstermemdeki amacım, dinde kanıt diye bu hadisleri gösterenleri bile, kendi kaynakları doğrulamıyor, okuyanları çelişkide bırakıyor. DİNDE TEK KANIT KUR’AN DIR. ONUN İÇİN ALLAH EMİN OLDUĞUNUZ BİLGİLERİN ARDINDAN GİDİN, ÇÜNKÜ SİZLERİ KUR’ANDAN HESABA ÇEKECEĞİM DİYOR. Bakın Allah, Elçisini hesap günü şahit olarak çağırdığında, Kur’an ı neden indirdiğini söyleyeceğini, şimdiden bizlere bildiriyor. Düşünene bu ayet yeter.

Nahl 89: (Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün. SANA BU KİTABI; HER ŞEY İÇİN BİR AÇIKLAMA, DOĞRU YOLU GÖSTEREN BİR REHBER, BİR RAHMET VE MÜSLÜMANLAR İÇİN BİR MÜJDE OLARAK İNDİRDİK. (Diyanet meali)

Allah boşuna Kur’an dan sorgulanacaksınız demiyor. Mahşer günü Allah ın Elçisi şahit olarak çağrıldığında, sorguya çekileceğimiz kitabın, rivayetler değil, yalnız Kur’an olduğuna, bu ayet sizce yetmiyor mu? ALLAH A GÜVENENE YETER. Aklını Kur’an ile kullanıp, kafasındaki batıldan kurtulup, kendisini Kur’an a teslim edenlere, Kur’an dan bu konuda yani bizlere Kur’an ın yeteceğine dair, çok fazla örnek vermeye gerek yok. KUR’AN İLE BULUŞAN, BU GERÇEĞİN FARKINDA OLUR. BULUŞA MAYANA ZATEN, NE SÖYLERSEK KAR ETMEYECEKTİR. DİLERİM KUR’AN IN NURU İLE AYDINLANAN, GÖZLERİ PERDELENMEMİŞ KALBİ MÜHÜRLENMEYEN, BATIL VE HURAFEDEN UZAK İSLAM I ALLAH IN VAHYİ İLE YAŞAYAN, ALLAH IN AZINLIK MUTLU KULLARINDAN OLURUZ.

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK


https://kuranadavet1.wordpress.com/


https://twitter.com/KURANA_DAVET


http://www.hakyolkuran.com/


https://www.facebook.com/Kuranadavet1/


https://hakyolkuran1.blogspot.com/
23
Konu Dışı / Tekstil İçin Decoletto Tercih Edilmeli
« Son İleti Gönderen: aysedegisik10 Şubat 09 2021, 10:30:01 »
Decoletto pek çok tekstil ürününe ismini vermiş bir marka olup tasarımlarında zarafet ve kaliteyi yakalamıştır. Siz de https://decoletto.com/[size=78%] sitesinden Decoletto tekstil lideri markasının ürünlerini inceleyebilirsiniz.[/size]
24

Batıl inançlarımıza delil, kanıt yaratabilmek adına, Allah ın ayetleri ile öyle bir oynuyoruz ki, adeta Allah ın ayetlerine, kendi batıl inançlarımızı söyletmeye çalışıyoruz. Bu makalemde de bu yanlışımıza bir örnek vermek ve sizleri bu konuda düşünmeye davet etmek istiyorum. Önce ayeti yazalım.

Enam 38: Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. BİZ KİTAP’TA HİÇBİR ŞEYİ EKSİK BIRAKMADIK. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler. (Diyanet meali)

Bu ayette geçen, biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık sözünden kast edilen, sizce hangi kitap olabilir? YALNIZ KUR’AN İLE İSLAM YAŞANMAZ DİYEREK, RİVAYET EDİLEN HADİSLER OLMASAYDI, KUR’AN KAPALI KALIR, NAMAZIMIZI BİLE KILAMAZDIK DİYEN DÜŞÜNCE, KİTAPTA EKSİK OLMAYANIN KUR’AN OLDUĞUNA İNANDIĞI ANDAN İTİBAREN, TÜM İNANÇLARININ YANLIŞ OLDUĞU ORTAYA ÇIKAR. Onun içindir ki bu ayette hiçbir eksik bırakılmayan kitabın, inatla Kur’an olmadığını, Allah katındaki kitaptan bahsedildiği, O kitapta hiçbir eksik bırakılmadığı topluma ısrarla anlatılmaya çalışılıyor. Ali İmran suresi 184. ayetinde Allah, bu konuda Elçisine bakın ne diyor gönderdiği Kur’an için. “Seni yalanlarlar sa yalanlasınlar, senden önceki elçiler de yalanlanmıştı. ONLAR MUCİZELER, HİKMET DOLU SAYFALAR VE AYDINLATICI KİTAPLARLA GELMİŞLERDİ.” Sizce Allah, bizlere gönderdiği böyle bir kitap için BİZ KİTAPTA HİÇ BİR EKSİK BIRAKMADIK demiyor olabilir mi? Ayeti doğru anlayabilmemiz için, bir öncesindeki ayeti de yazalım.

Enam 37: Dediler ki: “ONA RABBİNDEN BİR MUCİZE İNDİRİLSE YA!” (Ey Muhammed!) De ki: “Şüphesiz Allah’ın, bir mucize indirmeğe gücü yeter. Fakat onların çoğu bilmiyor.” (Diyanet meali)

Bu ayet de inkârcılar, Allah ın Elçisi ile tartıştıkları bir konuda olsa gerek, ona Rabbinden bir mucize indirilse ya, diye itiraz ediyorlar. Cevap olarak da, Allah ın mucize indirmeye gücü yeter ama onlar bilmiyorlar dedikten sonra 38. ayette, bizlerin yaşadığı âlemden bahsediyor ve BİZ KİTAPTA HİÇ BİR EKSİK BIRAKMADIK DİYOR. Enam 39. ayetinde de bakın ne diyor Rabbimiz. “Bizim ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklara gömülmüş sağır ve dilsizler dir. Allah, sapmayı dileyeni saptırır; doğru yola girmeyi dileyeni de doğru yola yöneltir.” (Enam 39) TÜM BU AYETLERDEN DE ANLIYORUZ Kİ ALLAH IN KİTABI, BİR MUCİZEDİR VE O KİTAPTA ALLAH BİZLERE YOL GÖSTERİCİ OLARAK, HİÇ BİR ŞEYİ EKSİK BIRAKMAMIŞTIR.

Ayette, bizim ayetlerimizi yalanlayanlar derken, kimlerden bahsediyor olabilir? Tamamen inkâr edenleri anlayacağımız gibi, iman ettiğini söyledikleri halde, batıl inançlarını yaşayabilmek adına, ayetleri görmezden gelip, üstünü örtenlerden de bahsediyor.  Allah Enbiya suresi 10. ayetinde şu uyarıyı yapıyorsa, sizce BİZ KİTAPTA HİÇ BİR EKSİK BIRAKMADIK SÖZÜYLE, HANGİ KİTAPTAN BAHSETMİŞ OLABİLİR?

“YEMİN OLSUN, SİZE ÖYLE BİR KİTAP GÖNDERDİK Kİ, ÖĞÜT VE UYARINIZ/ZİKRİNİZ/ŞEREFİNİZ YALNIZ ONDADIR. HÂL AKLINIZI ÇALIŞTIRMAYACAK MISINIZ?” (Enbiya 10)

Ne dersiniz, Allah size öyle bir kitap gönderdik ki, her türlü ihtiyacınızı onda bulacaksınız diyorsa, biz kitapta hiçbir eksik bırakmadık sözünden, apaçık Kur’an dan bahsettiğini hala anlayamadık mı? Gözlerde perde, gönüllerde mühür olan elbette anlayamaz. ALLAH IN ELÇİSİ, BEN YALNIZ KUR’AN A UYARIM VE SİZİ YALNIZ KUR’AN İLE UYARIYORUM DİYORSA, HER ŞEY ÇOK AÇIK DEĞİL Mİ? Değerli kardeşlerim, eğer Enam suresi 38. ayette geçen, biz kitapta hiçbir eksik bırakmadık sözünden, Kur’an dan bahsedilmiyor, Allah ın ana kitabından bahsediliyor diye anlar ve buna inanırsak, BU DURUMDA KUR’AN DA HER BİLGİ DETAYLI YOKTUR, AYETLER İZAH EDİLMEMİŞTİR, YALNIZ KUR’AN İLE İSLAMI YAŞAYAMAYIZ. RİVAYET HADİSLER OLMASAYDI, KUR’AN KAPALI KALIRDI DİYENLERE İNANMIŞ OLURUZ. BİR BAŞKA DEYİŞLE, KUR’AN EKSİKTİR DEMİŞ OLURUZ. BUNA İNANAN BİR MÜSLÜMAN İÇİN ANA REHBER ASLA KUR’AN OLMAZ, RİVAYETLER OLUR. HERKESİN ANLAYAMADIĞI, DETAYSIZ VE AÇIKLANMAYAN BİR KİTABIMI OKURSUNUZ, YOKSA HER BİLGİNİN DETAYLI AÇIKLANDIĞI BİR KİTABIMI? İŞTE MÜSLÜMANLAR, BU YOLLA KUR’AN DAN UZAKLAŞTIRILDI ALDATILDI VE ALLAH IN YOLUNDAN SAPTIRILDI.

Araf 174. ayet de Allah, “BELKİ İNKÂRDAN DÖNERLER DİYE AYETLERİ BÖYLE AYRINTILI BİR ŞEKİLDE AÇIKLIYORUZ” diyorsa, sizce her bilgi Kur’an da yoktur diyebilir miyiz? Araf suresi 3. ayetinde Allah, (Ey insanlar) “RABBİNİZDEN, SİZE İNDİRİLENE UYUN VE O’NDAN BAŞKA DOSTLARA UYMAYIN. NE KADAR DA AZ ÖĞÜT ALIYORSUNUZ DİYORSA”, bizlerin uyacağı yalnız Kur’an değil midir? Araf 52. ayetinde, “GERÇEKTEN ONLARA, İNANAN BİR TOPLUM İÇİN YOL GÖSTERİCİ VE RAHMET OLARAK, İLİM ÜZERE AÇIKLADIĞIMIZ BİR KİTAP GETİRDİK” diyorsa Rabbimiz, Enam 38. ayette geçen, BİZ KİTAPTA HİÇ BİR EKSİK BIRAKMADIK SÖZÜNDEN KAST EDİLENİN, NASIL OLUR DA KUR’AN OLMADIĞINI SÖYLERİZ.

Kur’an a iman ettiğini söyleyen hiç kimse, Kur’an ın dışından din adına hiçbir bilgiyi kaynak, delil, kanıt kabul etmez. Bu yanlışları yapan kitap ehlini Allah, nasıl uyarıyordu hatırlayalım. KARŞILARINDA OKUNUP DURAN BİR KİTABI, SANA İNDİRMİŞ OLMAMIZ ONLARA YETMİYOR MU? (Ankebut 51) O HALDE KUR’ÂN’DAN SONRA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR? (Araf 185) ALLAH’TAN VE O’NUN AYETLERİNDEN SONRA, HANGİ SÖZE İNANACAKLAR? (Casiye 6) Bakın Allah ne diyor, indirdiği kitabı yeterli görmeyenlere. Karşılarında okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu diyor. Bu ayetler bizi ilgilendirmiyor da, yalnız kitap ehlini mi ilgilendiriyor. İlgilendiriyor diyorsanız, lütfen dikkat, Allah indirilen Kur’an ın bizlere yeteceğini söylüyor. Bu ne demektir, BİZLERİN İMANIMIZI EN DOĞRU YAŞAMAK İÇİN KUR’AN DA, HİÇ BİR EKSİK YOK DEMEKTİR. Allah Kur’an dan sonra, hangi söze inanacaksınız diye uyarıyor ama bizler hala, Kur’an da her bilgi detaylı yoktur diyerek, beşeri fıkıh inancımızın dine yaptığı ilaveleri Kur’an da göremediğimizde, akşam namazının kaç rekat olduğu bile Kur’an da yazmıyor diyerek, Kur’an ı eksik bir kitap olarak göstermeye çalışıyoruz. Rabbimiz, Allah ın ayetlerinden sonra, hangi söze inanacaksınız diye ikaz ediyor bizleri, bizler iman ettiğimizi söylediğimiz Kur’an için, Peygamberimizin rivayet hadisleri olmasaydı, inancımızın gereğini yerine tam getiremezdik, Kur’an boşlukta kalırdı demeye devam ediyoruz. DÜŞÜNEBİLİYOR MUSUNUZ RİVAYETLERİN, ALLAH IN KİTABININ EKSİKLİĞİNİ TAMAMLANDIĞINI, YAŞANIR HALE GETİRDİĞİNİ SÖYLEMEKTEN HİÇ KORKMUYORUZ.

Allah bizleri Kur’an dan hesaba çekeceğine hükmediyorsa, sizce Kur’an detaysız ve eksik olabilir mi? Allah bizlerin Kur’an ın ipine sarılmamızı ve onun sınırlarını aşmamamızı istiyorsa, sizce Enam suresi 38. ayetinde geçen, biz kitapta hiçbir eksik bırakmadık sözünden, Kur’an değil de Allah katındaki ana kitaptan bahsediliyor, hala diyebilir miyiz? Allah her bilginin, detaylı verilmediği bir kitaba mı bizlerin sarılmasını istiyor ve O kitaptan mı hesaba çekecek, ne dersiniz? Kur’an ı dinde tek rehber alarak kabul eden, ALLAH IN TÜM GERÇEKLERİ İLE BULUŞACAKTIR. Allah Kasas 75. ayetinde mahşer günü, KESİN DELİLİNİZİ ORTAYA KOYUN DERİZ VE GERÇEĞİN ALLAH’ A AİT OLDUĞUNU, UYDURDUKLARININ KENDİLERİNİ BIRAKIP KAÇTIĞINI ANLARLAR diyorsa, sizce Allah Enam 38. ayetinde, BİZ KİTAPTA HİÇ BİR EKSİK BIRAKMADIK sözünden hala kesin delilin, kanıtın Allah katından gelen Kur’an olduğunu ve o kitapta bizler için her bilginin olduğuna mı, yoksa olmadığına mı inanmalıyız? Ne dersiniz, hangisine inanmamız mahşer günü bizleri, Allah ın huzurunda yüzümüzü güldürür? Karar sizin, imtihan sizin imtihanınız. Son olarak Allah ın iki ayetini hatırlatmak istiyorum.

Zümer 18: SÖZÜ DİNLEYİP DE ONUN EN GÜZELİNE UYANLAR VAR YA, İŞTE ONLAR ALLAH’IN HİDAYETE ERDİRDİĞİ KİMSELERDİR. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir. (Diyanet meali)

“KİMDİR SÖZÜ ALLAH’IN KİNDEN DAHA DOĞRU OLAN?” (Nisa 87)

Bakın Allah sözü dinleyip de en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah ın hidayete erdirdikleridir diyor. Bu konuda Nisa 87. ayette de uyarıp, kimdir sözü Allah ın kinden daha doğru olan diyerek, bizlerin yalnız Kur’an ın yani Allah ın ipine sarılmamızı, batıldan ve hurafeden uzak yalnız Kur’an ı rehber almamızı istiyor.  ALLAH IN BİZLERE İNDİRDİĞİ KİTAP, HEM RESULÜNE HENDE BİZLER İÇİN REHBERDİR. ALLAH BU KİTABI, HİÇ KİMSEYE MUHTAÇ OLMAYALIM DİYE YEMİN EDEREK KOLAYLAŞTIRDIĞINI, NİCE ÖRNEKLERLE AÇIKLADIĞINI SÖYLEYEREK, BİZLERE REHBER OLSUN DİYE GÖNDERDİĞİNİ BİLDİRİYOR. SİZCE BİZLERE REHBER OLARAK GÖNDERİLEN KİTAPTA, BİZLERE DOĞRU YOLU GÖSTERECEK VE ALLAH IN TÜM EMİRLERİNİ YERİNE GETİRMEMİZ KONUSUNDA BİLGİLER VERECEK HER ŞEY YOKTUR, DETAYLI DEĞİLDİR DİYEBİLİR MİYİZ? Böyle yanlış düşüncede olanları, tekrar Kur’an ile düşünmeye ve Nahıl suresi 98. ayetin gereklerini yerine getirmeye davet ediyorum.

https://hakyolkuran1.blogspot.com/2019/07/nahl-suresi-98-ayet-uzerinde-dikkatle.html

“KİM ALLAH’A DAYANIP GÜVENİRSE, O, KENDİNE YETER.” (Talak 3)

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK


https://kuranadavet1.wordpress.com/


https://twitter.com/KURANA_DAVET


http://www.hakyolkuran.com/


https://www.facebook.com/Kuranadavet1/


https://hakyolkuran1.blogspot.com/
25
Atatürk Köşesi / Ynt: Atatürk'ün Çocukluk Anısı: Rum Çocuk Çetesi
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Şubat 02 2021, 20:26:55 »

ATATÜRK'ÜN İLKOKUL ANISI: PİYADECİLİK OYUNU
Günlerden bir gün komşumuz Binbaşı Kadri Bey’in oğlu Ahmet izinli gelmişti. Temiz üniforması, anlamlı bakışlarıyla hayranlık duyulacak bir askeri ortaokul öğrencisiydi. Bir an kendimi o üniformanın içinde hissettim.   O birkaç gün içinde komşular Ahmet’i görmeye gitti. Biz de annem Zübeyde Hanım ve kız kardeşlerim Makbule ve Naciye ile birlikte Ahmetlerin evine gittik. Ahmet askeri üniformasıyla evin salonunda, misafirlerin yanında sol eli cebinde biçimlice yürüyordu. Asalet ve saadetin ulaştığı en yüksek nokta buydu.
Daha sonra bir gün Ahmet, beni ve komşu çocuklarını bir araya topladı ve şöyle dedi:“ Gelin bakalım arkadaşlar, şimdi sizlerle piyadecilik oyunu oynayacağız. Şu gördüğünüz tepeyi, Türk çocukları savunacak. Rum çocukları ise, ben başla dediğimde tepeye çıkarak onları aşağı çekmeye çalışacak. Oyunun sonunda, hangi grup tepeyi ele geçirirse o grup kazanmış sayılacak. “
Komşumuzun oğlu Ahmet’in başla demesiyle Rum çocukları ileri atıldılar ve tepeye tırmanmaya başladılar. Takımlar beşer kişiydiler ve ilk tepeye tırmanan Rum çocuğu bir arkadaşımı kolundan tutup aşağı çekti. Rum çocukları çok hırslıydı ve paçasından yakalanan bir arkadaşım daha aşağı çekildi. Aşağı çekilen iki arkadaşımın yukarı çıkma şansı yüzde bir bile değildi. Şimdi tepeyi savunan üç Türk çocuğu kalmıştık. Beş Rum çocuğu tepenin üstüne çıktı ve etrafımızı sardı. Yeniliyorduk.
Bir Türk çocuğu, beş Rum çocuğuna bedeldir, dedim. Onlar bana değil, ben onlara saldırdım. Tepeyi Rum çocuklarına bırakmamaya kararlıydım. Benim kazanma isteğimi gören arkadaşlar da ileri atıldılar. Sonunda tepenin üstünde iki Türk çocuğuyla yalnız kalmıştım. Rum çocuklar, yenilgiyi kabul etmişler ve üstleri toz toprak içinde aşağıdan bakıyorlardı. Biz kazanmıştık.
Mustafa daha sonra gizlice sınava girdi ve Selanik Askeri Rüşdiye’sine kaydını yaptırdı. Mustafa özellikle sınavın yetenek bölümündeki piyadecilik oyununda demir gibi bileği, çelik gibi yüreğiyle komutanların dikkatini çekti.
Kuvvet, kudret, hareket, kabiliyet hepsi Mustafa’da vardı. Gelmedi, dedi komutanlar, bu askeri rüşdiyeye böyle bir öğrenci daha gelmedi. Gelemez, dedi bir başka komutan, dünya durdukça hiçbir askeri rüşdiyeye böylesine bir öğrenci gelemez.

-----------------------------------------------------------------

MUSTAFA OKULA BAŞLIYOR     
Mustafa okula başlayacaktı. Babası Ali Rıza Bey oğlunun laik eğitim veren Şemsi Efendi İlkokulu’na gitmesini istiyordu. Annesi Zübeyde Hanım ise, mahalle mektebine gitmesini arzu ediyordu. Bu konu etrafında fikir çatışmaları sürüp gidiyordu:
Zübeyde Hanım: “ Ne var yani Şemsi Efendi İlkokulu’nda? Ne öğrenecek orada? Hem orası uzak. Mahalle mektebi şuracıkta. Oraya gitsin istiyorum. “
Ali Rıza Bey: “ Hanım, okulun yakınlığı, uzaklığı önemli değil. Önemli olan, eğitimin iyi olması. Öğretmenlerin iyi eğitim vermesi. “
Zübeyde Hanım: “ Tamam işte. Mahalle mektebindeki hoca çok iyi eğitimciymiş. Mahalle mektebinde okuyanlar hep iyi eğitim almışlardır. Ben de mahalle mektebinden mezun oldum, orada okudum. Bilgide kimden aşağı kaldım, söyler misin bey? “
Ali Rıza Bey: “ Kimseden aşağı kalmadın, Zübeyde. Ben her zaman senin bilgili olmanla övünmüşümdür ama Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu’na gidecek. “
Ali Rıza Bey yine de, Zübeyde Hanım’ın hatırını kırmamak için, oğlu Mustafa’yı birkaç günlüğüne mahalle mektebine gönderdi.
Daha sonra bir bahaneyle Mustafa’yı mahalle mektebinden alarak Şemsi Efendi İlkokulu’na yazdırdı. Bu durum Mustafa’nın da hoşuna gitmişti, çünkü mahalle mektebinin dersleri O’na ağır gelmişti. Ağır gelmesi derslerin zorluğundan değil, konuların ağır yani yavaş işlemesindendi. Mustafa, hocanın birinci derste anlattığı konuyu hemen kavrıyor, ikinci derste yeni bir konuya geçmesini bekliyordu ama hoca sadece birinci derste değil, bütün bir gün aynı konuyu anlatıyordu. Bu durum Mustafa gibi yaşı küçük aklı büyük, yaşına göre, dünyada eşine ender rastlanacak üstün zekâlı bir çocuk için, sıkıcı bir durumdu. Kimse benden koşmam gereken bir durumda yürümemi beklemesin, diyordu.
Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu’nda kısa zamanda tanındı ve sevildi. Hele sınıf öğretmeni Mustafa diyordu da başka bir şey demiyordu. Öğretmenler odasında devamlı olarak bu başarılı öğrencisini anlatıyor, O’nu övüyordu:  “ Arkadaşlar, az önceki matematik dersinde sınıfa çok zor bir problem sordum. Kimse duymasın, soruyu üçüncü sınıfların ders kitabından almıştım. Sınıfta kimsenin problemi çözemeyeceğinden emindim. Problemi önce yüksek sesle okudum, daha sonra tahtaya yazdım. Öğrencilerin çoğu soruyu okumakla meşguldü. Oysa çalışkan öğrenciler defterlerine çözüm işine girişmişlerdi. Problemi doğru çözdüğünü söyleyen altı öğrenciden beşinin bulduğu sonuç yanlıştı. Sadece Mustafa doğru sonuca ulaşmıştı. Siz olsanız böyle bir öğrencinizi alnından öpmez misiniz? Gelecekte Türk Milleti bu çocuktan çok şey bekleyecektir. “

Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994

---------------------------------------------------------------------

ALTIN SAÇLI, DENİZ GÖZLÜ ÇOCUK
Mustafa, Şemsi Efendi Okulu son sınıfa giderken, bir gün sınıf öğretmeni, bugün okula bir müfettişin geleceğini, ona karşı saygılı olmalarını, soracağı sorulara doğru cevap vermelerini söyledi. Eğer bilmiyorlarsa kesinlikle parmak kaldırmamalarını ihtar etti. İlk dersten sonraki teneffüste öğrenciler arasında konuşulan tek konu müfettişin sınıfta ne gibi bir soru sorabileceğiydi. Müfettişin sorduğu bir sorunun bile bilinememesi, kötü bir intiba bırakırdı.
Bu durumda Mustafa, çalışkan öğrenciler arasında ön plana çıkıyor ve arkadaşlarına müfettişin sorduğu en zor soruyu bile doğru cevaplandıracağı sözünü veriyordu.
İkinci ders, ikinci teneffüs derken, üçüncü dersin ortalarına doğru kapı çalındı ve müfettiş sınıfa girdi. Müfettiş, öğretmenle bir süre konuştuktan sonra sınıfa dönerek ilk soruyu sordu: Osmanlı Devleti, Avrupa'yı fethetmek istedi ama neden başarılı olamadı?
Belki bu soru öğrenciler için, biraz ağır bir soruydu ama ağırlıkların kaldırılıp kaldırılamayacağı yani sorunun cevaplandırılıp cevaplandırılamayacağı da böyle bir soru sorulmadan bilinemezdi. Bu soru için, sınıfın en çalışkan dört öğrencisi parmak kaldırdı. Bunların arasında Mustafa da vardı. Aslında müfettiş sınıfa girip öğretmenle konuşurken, orta sıralarda oturan sarı saçlı, mavi gözlü ve o mavi gözlerinden zeka fışkıran öğrenciyi hemen fark etmişti. Müfettiş, nedense bu sarışın öğrenciye parmak kaldırmasına rağmen, söz hakkı vermemiş, parmak kaldıran başka bir öğrenciden sorduğu sorunun cevabını istemişti. O öğrenci de, müfettişin beklediği bir şablon içinde soruyu cevaplamıştı.
İkinci soru, ilk sorudan çok daha zor olmalıydı. Bir devlet çıksa, diyelim ki, bu Osmanlı Devleti olsun, dünyaya hakim olsa, bu durum ebediyete kadar devam eder mi?
Mustafa olaya bu paralelde dik bir çizgi çekmek ihtiyacını hissetmişti. Birbirine paralel giden iki doğru bu dik çizgiyle kesişmeliydi. Mustafa'nın parmak kaldırıp söz isteyerek soruya verdiği cevap şu oldu:  " Hayır, etmez. Bırak ebediyeti elli yıl bile devam etmez. Her ne için olursa olsun, başka milletleri boyunduruk altına almak, onları köle durumuna düşürmenin adı emperyalizmdir. Her millet kendi sınırları içinde özgür ve bağımsız yaşamalıdır. Yaşasın özgürlük, yaşasın bağımsızlık!.."
Mustafa'nın büyük bir coşku içinde söylediği bu sözler üzerine müfettiş, bir süre öğretmenle konuştuktan sonra, Mustafa'nın yanına giderek, O'nu alnından öptü:  " Yaşa Mustafa! Türk Milleti, senin gibi son derece bilgili, kültürlü ve düşüncesini korkmadan söyleyebilen, çağdaş yeni nesil gençlere emanet edilecektir. Sen Türk Milli Eğitimi'nin gururusun. "

Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994
--------------------------------------------------------------

ARKADAŞIM HALİT
Babam Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yaptığı için, Selanik dışında çalışıyormuş. O zamanlar anneme Üftade adında siyahi bir kadını yardımcı olarak tutmuş. Daha sonra ben dünyaya gelmişim. İki ay sonra Üftade'nin bir yeğeni doğmuş. Adını Halit koymuşlar. Yaşımız gelince bizi Mahalle Mektebi'ne yazdırdılar ama ben bir süre sonra oradan ayrılıp Şemsi Efendi Okulu'na geçiş yaptım. ( O zamanın ilkokulu ) Halit ise, Mahalle Mektebi'ne devam etti.
Böylece aradan birkaç yıl geçti. Bir gün Halit yanıma gelerek, efendi ve köle kelimelerinin anlamını sordu. Ben, insanların köle olarak kullanılamayacağını ve her insanın bir başkasının değil, sadece kendisinin efendisi olabileceğini söyledim.
Bunun üzerine Halit, sen gel bunları arkadaşlara anlat. Tenim siyah olduğu için, kendilerinin efendi, benim ise, köle olduğumu söylüyorlar, dedi.
Hangi arkadaşların Halit, sınıf arkadaşların mı? diye sordum.
Evet, sınıf arkadaşlarım, dedi.
Bak Halit, dedim, yarın bizim öğretmen izinli, okula gitmeyeceğim. Sınıfınıza gelir arkadaşlarınla konuşurum. Olur mu?
Halit, olur, dedi.
Ertesi gün Mahalle Mektebi'ne gittiğimde Halit'in ikinci dersten sonra ortadan kaybolduğunu öğrendim. Çok aradık Halit'i bulamadık. Ancak akşamüstü eve geldi. Anlattığına göre, köle olmasını ve her dediklerini yapmasını isteyen arkadaşlarından kurtulmak için, mektepten kaçmış ve Selanik dışına çıkmış. Daha sonra benim dediklerimi hatırlamış ve kendisinin efendisi olduğu için, geri gelmiş.
Halit'e arkadaşlarıyla konuştuğumu ve efendi, köle gibisinden iki kelimeyi bir daha kullanmayacakları sözünü aldığımı söyledim.   Halit bir daha Mahalle Mektebi'ne gitmedi. Annesi onu Şemsi Efendi'nin laik okuluna yazdırdı. Halit bizim sınıfa geldi. Fikirler ve düşünceler hür, kelepçe yok. Herkes kendi fikrinin efendisi, köle yok.
Aradan günler geçtikçe Halit bir açıldı. Durgun, düşünceli Halit gitti, neşeli, hareketli Halit geldi. Derslerine çok çalıştı. Mahalle Mektebi'ne giderken sınıfın en tembeli Halit, Şemsi Efendi Okulu'nda sınıfın çalışkanları arasına girmeyi başardı.

----------------------------------------------------------

ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: ELBİSE KAVGASI
Çocukluğumda yaşadığım anılardan biri de Makbule ile Naciye arasındaki elbise kavgasıdır. Komşu kızın üstünde yeni elbiseyi gören Makbule ile Naciye, anneme, biz de yeni elbise isteriz, dediler.
Annem:  " Tabi olur, benim güzel çocuklarım. Ölçünüzü alır, size yeni birer elbise dikerim. Şunun şurasında bayrama ne kaldı? Bayram günü de yeni elbiselerinizle gezersiniz. "
Birkaç günde elbiseler hazırdı. Makbule ile Naciye yeni elbiseleriyle kıvanarak gezdiler. Bir hafta sonra kız kardeşlerim eski elbiselerine dönüş yaptılar. Annem de yeni elbiseleri yıkayıp, ütüledi ve elbise dolabına astı.
Aradan zaman geçti ve arefe gününden bir gün önce evde bir gürültüdür koptu. Naciye bayramlık elbisesini giymek istemiş, üstüne olmamış, dar gelmiş ve bir yaş büyük ablası Makbule'nin elbisesini giymiş. Bunun gören Makbule Naciye'den elbisesini çıkarmasını isteyip sesini yükseltmiş.
Araya giren annem Naciye'ye neden ablasının elbisesini giydiğini sordu. Bunun üzerine Naciye:  " Ama anne, benim elbisem üstüme olmadı, çok dar geldi. Bir de ablamın elbisesini deneyeyim dedim. Tam geldi. Bayramda ben bunu giyeyim ha, ne dersin? "  Annem daha sonra elbiseyi Makbule'ye giydirmeye çalıştı ama dar geldi.
Annem:  " Tabi dar gelir. Siz büyüme çağındasınız. İki ay önce diktiğim elbisenin şimdi dar geleceğini düşünemedim. O zaman bayramda Naciye bu elbiseyi giyer, ben Makbule'ye iki gün içinde yeni elbise dikerim. "
Annem aynen öyle yaptı. İki günde elbiseyi dikti ve Makbule bayramda bu elbiseyi giydi. Beni sorarsanız annemden rica etmiştim ve beni kırmadı. Bana bayramlık alınmadı. Babamın yokluğunda zaten kıt kanaat geçiniyorduk. Annemi zor durumda bırakmak istemedim.

Öğretmenim Atatürk - Bilgi Yayınevi - Sayfa: 21-22
Bir Öğretmenin Kaleminden ATATÜRK-Doğan Egmont - Sayfa: 16-17

------------------------------------------------------------
                         
BALIKLARI SUYA ATTIM
Bir gün Makbule ile Naciye'yi yanıma alarak çiftliğin yakınındaki gölette balık tutmaya gittim. Ben oltayla balık yakaladıkça Naciye ağladı, yalvardı, balıkları suya atmamı istedi. Naciye ağlamasın diye, balıkları suya attım ve erkenden çiftliğe döndük. Zaten hastaydı, hastalığının ilerlemesinden korkuyordum. Çiftlikte elimdeki kovanın boş olduğunu gören dayım bana şöyle dedi:
" Vay Mustafa , bakıyorum göletteki bütün balıkları yakalamışsın. Bu kadar balık bize çok, yarısını köye verelim. Hani balıklar, oltana yakalanmak için, atılırlardı. Hani avladığın balıkları şanslı sayardın. Giderken bir kova daha istiyordun. Sen önce bu kovayı doldur da sonra ikinci kovayı iste. "

Dayım konuşmasına devam edecekti fakat Makbule araya girdi:
" Mustafa abim, yakaladığı balıkları suya atmasaydı iki kova dolardı. "
Bunun üzerine dayım: " Nee, abin yakaladığı balıkları suya mı attı? Ama neden? " diye sordu.
Makbule bu soruya şöyle cevap verdi: " Çünkü Naciye balıklara acıdı ve her balık yakalandıktan sonra ağladı. "
Naciye: " Ben ağladım diye abim bir dolu balığı suya attı. " dedi.
Dayım: " Affet beni Mustafa.. Durup dururken haksız yere sana laf söyledim. Senin boşa konuşmayacağını anlamalıydım. Yarın ikimiz gideriz balık tutmaya. Yanımıza dört kova alırız. " dedi.
Dayım konuşmasını bitirince bir an Naciye ile göz göze geldik. Kardeşim yalvaran bakışlarla bana bakıyordu.

Ertesi gün sabah kahvaltısından sonra dayım çiftlikte beni çok aradı. Bulamazdı tabi ki çünkü samanlığa saklanmıştım. Dayım, Mustafa, Mustafa, neredesin? diye bağırdıkça yanımdaki Makbule ile Naciye kıkır kıkır güldüler.

Benim Adım Atatürk -  Puslu Yayıncılık - Sayfa: 21-23
Bir Öğretmenin Kaleminden ATATÜRK-Doğan Egmont - Sayfa: 21-22

-------------------------------------------------------------

KARANLIKTAN KORKMAM
On beş yaşlarındaydım. Manastır Askeri İdadisi'ne gidiyordum. (O zamanın lisesi) Yaz tatilinde dayımın çiftliğine gitmiştik. Komşunun oğlu Enver'le çok iyi arkadaştık. Ara sıra birlikte gezerdik. Bir gün Enver, bizim bağa gidip üzüm yiyelim, dedi. Ben de olur dedim. Annelerimizden izin alıp yola çıktık. Sağda solda fazla eğlendiğimiz için, karanlığa kaldık.
Enver: "İstersen dönelim. Sen şehir çocuğu olduğun için, karanlıktan korkarsın. Böyle durumlara alışık değilsin" dedi.
Ben karanlıktan korkmadığımı söyledim. Yola devam edelim dedim. Tarla kenarı, patika yol, ağaçlık alan derken, karanlık iyice çöktü. Yanımdaki Enver'i zor seçer oldum. Bir saat önce dağların kartalıyım diyen Enver, gel Mustafa dönelim, az kalmıştı ya, yarın gündüz geliriz, demeye başladı. Neyse ki sonunda bağa vardık ve birer salkım üzüm kopardık. Üzüm yiyerek çiftliğe döndük.

Öğretmenim Atatürk - Bilgi Yayınevi - Sayfa: 47


İLK ANDA CANIM SIKILMIŞTI             
Bakla tarlasında yalnız başıma bekçilik yaptığım günlerden birinde öğle vakti kulübenin önündeki çardak altında uyuya kalmışım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, annemin sesine uyandım.
Annem: ” Dayısı şuna bak, Mustafa uyuya kalmış. Makbule dün pınardan soğuk su içince hastalandı ya, Mustafa bütün gece başında bekledi. Ondan uykusunu alamadı. Neyse ki Makbule’ye ballı ıhlamur içirdim de iyileşti ” dedi.
Dayım: ” Bırak canım uyusun. Benim en sevdiğim şeydir burada uyumak. Bu öğle sıcağında karga falan uğramaz. Bir yatsam iki saatten önce top atsan uyanmam ” dedi.
Bu konuşmaları duyunca ayağa fırladım. Uykuda yakalandım diye ilk anda canım sıkılmıştı ama Makbule’nin iyileştiğini duyunca rahatladım.

Bir Öğretmenin Kaleminden ATATÜRK - Doğan Egmont - Sayfa: 18


NACİYE KAYBOLDU
Dayımın bakla tarlasına Makbule ile giderdik. Bir gün Naciye de bizimle gelmek istedi. İlk defa benden bir şey istediği için olmaz diyemedim. Annemden izin çıkınca o gün üç kardeş tarlaya gittik. Naciye eline bir sopa aldı ve kargaların ardından koşturdu durdu. Bir ara Makbule ile uzun süren bir konuşmamız oldu.
Tarlanın ortasındaki kulübenin önüne oturduk ve yemeğe başlayacaktık ki, Naciye’nin yanımızda olmadığını fark ettik. Sağa baktık, sola baktık, Naciye neredesin diye bağırdık, Naciye yok. Neden sonra Naciye çıkageldi. Meğer karga peşinde koşarken çok yorulan Naciye kulübeye girmiş ve döşeğe yatıp uyumuş. Naciye’nin ortaya çıkmasıyla birlikte rahatladık ve yemeklerimizi yedik.


BAHÇEDEKİ KUYU
Ben yedi yaşındayken, babamı kısa süren bir hastalığın ardından kaybettik. O tarihlerde kadınlar bir işte çalışamadıkları için maddi sıkıntı içine düşmüştük. Onun için evimizin yanında bulunan küçük bir eve taşındık. Ertesi gün yeni evin bahçesine teftişe çıktım. Otların arasından yürüdüm. Sağda solda dut, erik, armut ağaçları vardı. Armut ağacının ilerisinde bir kuyu olduğunu gördüm. Kuyunun yanına sokulduğumda hayretler içerisinde kaldım. Yer seviyesinde olan kuyunun üstü açıktı. Annemi durumdan haberdar ettim. Annem komşumuz Ali Usta'yı çağırdı. Ali Usta kuyunun üstüne tahtadan bir kapak yaptı. Kilidi taktı. Anahtarı anneme verdi. Böylece kötü bir olay yaşanmadan kuyunun üstü kapatılmış oldu.


BENİ KOMUTAN SEÇERLERDİ
Yeni evimiz küçüktü ama bahçesi büyüktü. Bu bahçede komşu çocuklarıyla askercilik oynardık. Askercilik oynarken, beni komutan seçerlerdi. Ben de karşımda hazır ola geçmiş arkadaşlara çeşitli görevler verirdim. Onlar da, emredersin komutanım deyip koşarak uzaklaşırlardı. Üç beş dakika sonra geri gelerek görevi tamamladıklarını söylerlerdi. Daha sonra onları sıraya sokar, uygun adım yürütürdüm.
Bir gün bize tahtadan tüfekler hazırlayan marangoz Celal Amca oyunumuzu seyretmiş ve anneme:  " Zübeyde Hanım, Mustafa'yı askeri okula göndermelisiniz. Kendisi iyi bir komutan adayıdır. " demiş.

---------------------------------------------------------------------------------------------------

ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: ARKADAŞIM  YUSUF  KEMAL
Langaza'daki dayımın çiftliğinde her gün bir başka olayla karşılaşır ve değişik arkadaşlarla tanışırdım. Yarıcıların çocukları çiftliğe gelirdi. Onlara karpuz dilimleyip, ikram ederdim. Aralarında orta yere çıkıp güreşenler olurdu. Bu güreşlerde ben pek çok defa hakemlik yaptım. Bir defasında güreşen bir çocuğun babası yanıma sokuldu ve şu benim oğlanı galip getir, al bu parayı harca, dedi. Ben, kusura bakma dayı, senin paran bende geçmez, deyince adam yanımdan uzaklaştı.
Sonraki günlerde çiftliğe Yusuf Kemal adında bir çocuk geldi. Ben yaşta, ben boyda ve sarışındı. Yusuf Kemal'le arkadaşlığı bir ilerlettik. Bir defasında hiç unutmam bir güreşi idare ederken, düdüğü ona vermiş ve hakemlik yapmasını istemiştim. Pek güzel hakemlik yapmış ve güreşi iyi sonlandırmıştı.
Bir konuşmamızda, senin adın Yusuf ama Kemal'i var. Benim adım Mustafa, Kemal'i niye yok, demiştim. Bunun üzerine Yusuf Kemal, üzüldüğün şeye bak. Sana Mustafa Kemal diyelim, olsun bitsin, demişti. Sonra aradan aylar geçti. Selanik Askeri Rüşdiyesi'nde ( Ortaokul ) okurken,  bir arkadaşa Yusuf Kemal'den bahsetmiş ve Yusuf'un üç veya dört defa bana Mustafa Kemal diye hitap ettiğini nakletmiştim. Bu durum matematik öğretmenimiz Yüzbaşı Mustafa Efendi'nin kulağına gitmiş. Matematiğe büyük ilgim nedeniyle, matematik öğretmenimiz, “Oğlum, senin de adın Mustafa benim de. Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı, bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun” diyerek bana Kemal adını verdi.  
   
-----------------------------------------------------------------
                                                     
SELANİK ŞAMPİYONU
Mustafa, Şemsi Efendi Okulu 4. sınıfa giderken beden eğitimi dersinde öğretmeni sınıfa koşu yarışması yaptırdı. Okul etrafında iki tur atılacak ve birinci olan okul çapında yapılacak koşuda sınıfını temsil edecekti. İlk turu önde geçen Mustafa ikinci turun ortalarında bitiş çizgisine doğru güçlü adımlarla koşarken, biraz ilerde uçamayan bir yavru kuşun peşinden koşan siyah, kocaman bir kediyi fark etti.   Mustafa yön değiştirip hızla koşarak yavru kuşu kedinin pençesinden kurtardı. Yavru kuşu severek ve yürüyerek yarışı en sonda tamamlamasına karşın, olayı öğrenen öğretmeninden yavru kuşu kurtardığı için aferin alan Mustafa, yarışı birinci bitiren arkadaşının: “ Hayır, ben birinci değilim. Yarışın birincisi Mustafa’dır. O benden daha hızlı, sınıfımızı benden daha iyi temsil eder “ demesi üzerine öğretmeni tarafından birinci gelmiş sayıldı. On beş gün sonra yapılan koşuda okul şampiyonu olan Mustafa, derslerindeki başarıyı koşuda da gösterecek ve Selanik Şampiyonu olarak bir kupa alacaktı.

--------------------------------------------------------------

DÜNYA ASKERİ LİSELER ŞAMPİYONU
Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Okulu 4. sınıfa giderken koşuda Selanik Şampiyonu olmuştu. Selanik Askeri Rüştiyesi ve Manastır Askeri İdadisi'ne giderken koşuyu bırakmadı. Arkadaşlarıyla her gün antrenman yapardı. Özellikle Manastır Askeri İdadisi'nde ( şimdiki askeri lise) 1 mil ( 1.609 metre ) koşusunda okulun yıldızıydı. Yarış başlar başlamaz öne geçer ve yarışı önde götürürdü. 1 mil koşusunda geçildiği görülmemişti. Askeri liseler arasındaki koşu yarışında Mustafa Kemal ülke şampiyonu olmuştu. Aynı yıl Manastır'da düzenlenen dünya askeri liseler şampiyonasında 1 milde birinci olarak dünya şampiyonu olmuş ve altın madalya kazanmıştı.
26
Atatürk Köşesi / Atatürk'ün Çocukluk Anısı: Rum Çocuk Çetesi
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Şubat 02 2021, 20:22:49 »


ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: RUM ÇOCUK ÇETESİ
Mustafa'nın dayısı Hüseyin Ağa akşamüstü çiftliğe geldi. Hava karamaya başladığından herkes odada oturmuş, akşam yemeği öncesi sohbete dalmıştı.
Hüseyin Ağa: " Millet duydunuz mu? Karşı Rum köyünden çocuklar beş-altı kişilik bir çete kurmuşlar, sağa sola saldırıyorlarmış. Tarlada veya yolda yalnız Türk çocuğu görürlerse dövüyorlarmış. Çevre köylerde herkeste bir korku varmış. Çocuklar, yalnız evin kapısına çıkamıyormuş. Bugün öğle vakitleri bizim köyden Hasan'ın oğlu Veli'yi bahçede yakalayıp dövmüşler. Veli şimdi evinde yaralı yatıyor. Gittim, gördüm. Ağzı, yüzü kanamış, ayrıca ayaklarına sopayla vurmuşlar, yürüyemiyormuş. "
Hüseyin Ağa'nın Karısı: " Yazıklar olsun! Veli'den ne istemişler? Kendi halinde, saf, iyi yürekli bir çocuk o. "
Zübeyde Hanım: " Ben bu Rumları hiç sevmem, çünkü her Rum, Türk düşmanı olarak doğar. Rum çeteler, Türk köylerine hep saldırırlar. Şimdi bir de çocukları çıktı başımıza. "
Hüseyin Ağa: " Mustafa, artık bakla tarlası işi de yatar. Rum çocuklar bizim köyün etrafında gezerlermiş. Zannedersem bundan sonra bakla tarlasında bekçilik yapmaya gitmezsin. Rum çocuklara yakalanırsan seni ikiye bölerler. "
Mustafa: " Dayıcığım, bu mümkün değil. Onlar beni ikiye bölmeden, ben onları dörde bölerim. "
Odada gülüşmeler çoğalınca Hüseyin Ağa, ben ellerimi bir yıkayayım, deyip dışarı çıktı. Akşam yemeği yendikten sonra da aynı konu konuşuldu. Konuşulanlar özetlenirse, artık Mustafa, Makbule ve Hüseyin Ağa'nın çocukları kesinlikle çiftlik duvarları dışına çıkmayacaktı.
Mustafa ise, korkmakla bir yere varılamayacağını, söyledi. Benim tarlaya gitmemem, zalimin zulmüne dur demeyeceğim anlamına gelir. Ben tarlaya gitmeyeyim, Ahmet, Mehmet gitmesin. Bunun sonu nereye varır? Bu duruma karşı çıkacak birileri lazım, birisi lazım. Mustafa, Rum çocuklardan korktu da tarlaya gitmedi dedirtmem kimseye, dediyse de dinletemedi.
Zübeyde Hanım: " Cesaretin böylesini alkışlarım ama tarlaya yalnız gitmeni istemiyorum. Otur oturduğun yerde, " dedi.
Hüseyin Ağa: " Boş ver be Mustafa. Önemseme böyle şeyleri. Ben o Rum çocukları görürsem sopayla kovalarım. Sanki memleketi sen mi kurtaracaksın? " diye sordu.
Mustafa: " Evet, dayıcığım, gerekirse evet. "

Mustafa ertesi gün daha güneş doğmadan yatağından kalktı. Üstünü değiştirip, dışarı çıktı. Çiftlikten ayrılıp bakla tarlasına doğru yürümeye başladı. Ay ışığı altında önünü görüyordu. Demek Rum çocuklar çete kurmuşlar ve Türk çocuklarını dövüyorlarmış. Daha iki gün önce Veli'yle dört taş oyunu oynamışlardı. Veli şimdi acaba ne haldeydi? Yüzündeki yaralar biraz iyileşmiştir. Ayaklarına sopayla vurmuşlar. Yürüyememesi çok kötü. Mazluma eziyet, cezayı gerektirir. Gerekirse cezalandırıcı olurum.

Mustafa bakla tarlasına vardığında güneşin ilk ışıkları ortalığı aydınlatmaya başlamıştı. Sabah oluyordu. Tarlanın ortasında bulunan kulübeye girdi. Oradaki birkaç aleti aldı. Bunları eski giyecek eşyalarının altına koyarak kapının iki tarafına gizledi. Daha sonra tarlanın dışına çıkarak, geri döndü. Son derece yavaş adımlarla, arada bir durup düşünerek, tarlaya girdi ve kulübeye doğru yürümeye başladı. Kendini çete reisi yerine koyuyor, yine kendisi için, felaket senaryosu üretiyordu.

Mustafa tarlanın ortasında bulunan kulübenin yakınlarında dururken ilerideki tarlanın kenarından yürüyerek gelen birkaç kişi gördü. Gelenler yaklaştıkça Mustafa bunların görünüşlerinden çocuk, giyinişlerinden Rum olduklarını anladı. Bakalım bu Rum çocuklar yalnız buldukları Türk çocuklarını döven çetenin elemanları mıydılar? Mustafa, en kötü ihtimalle bunlar onlardır, diye düşünerek, dik duruşunu bozmadı. Değilseler ne iyi ama ya onlarsa önce uyarıcı sonra caydırıcı olmalıydı. Mecbur kalmadıkça kavga işine girmek istemiyordu. Belki de büyüdüğünde çok daha büyük kavgalara kendini hazırlıyordu. Böyle dar alanlarda marifet gösterilemeyeceğini düşünüyordu. İnsanın bir marifeti varsa bunu dünyaya göstermeliydi.

Beş Rum çocuğundan dördü tarlanın kenarında kaldı. Sadece biri, kabadayı hareketlerle yürüyeni tarlaya girdi ve Mustafa'ya doğru yürümeye başladı. Sağ tarafından su almış, hafifçe yana yatmış gemi gibi, kafa öne eğilmiş, gözlerini belertmiş, bakışlarını Mustafa'ya dikmiş, O'nun korkmasını ve kaçmasını bekleyerek yanından geçip kulübeye girip çıktı ve gelip Mustafa'nın iki adım karşısında durdu.
" Hey arkadaş! Sen heykel gibi dimdik durmak. Yok kulübede baba, dede. Demek sadece kendine güvenmek var. "
" Doğrudur bu. Kendime çok güvenirim. Her engeli aşmasını bilirim. "
" Dur arkadaş! Farz et ki, önünde büyük engel, aşamadın engeli. "
" O zaman, engeli yıkar geçerim. "
" Vay be!.. Bravo arkadaş! Sen çok cesur olmak. Ben seni alkışlamak. Gün gelip dünya seni alkışlamak. Ben sana hürmet, saygı. Ben yanlış yapmak. Dövmek Türk çocuklarını. Senden utanmak. Buralardan gitmek ben, çok uzaklara. "

Rum çocuklar gittikten sonra Mustafa bir süre oralarda gezindi. Cesur olmak, bana her zaman artı puan kazandırmıştır, diye düşündü. Cesur olmasaydım, sabahın köründe tarlaya gelip Rum çocuklarını beklemezdim. Çetenin elebaşı, karşımda tutunamayacaklarını anladığı için, ters - yüz edip, arkasına bakmadan kaçtı. Benim için, birle beş hiç fark etmez. Kapışma olsaydı, onların alacakları eksi puanları geldikleri Rum köyündekiler bir günde saymakla bitiremezdi.

Sabah uyanınca Mustafa'nın yatağının boş olduğunu gören dayısı, Mustafa'yı aramaya çıkmıştı. O'nu nerede bulacağını çok iyi biliyordu. Tarlaya geldiğinde:
" Neden böyle yaptın Mustafa, erkenden tarlaya geldin? Biraz önce Rum çocuklarını gördüm. Hızlı hızlı gidiyorlardı. Galiba buraya uğramışlar. Sende kırık - çıkık yok ya? "
" Bende kırık - çıkık yok da, çete reisiyle kısa bir tartışmamız oldu. Böylelikle kötülük yapma düşüncesi kayboldu. Türk, öyle güçlüdür ki, her zorluğun üstesinden gelir. Daima başarılı olur. Türk'ün gücünü az önce anladılar. Ben büyüdüğümde daha iyi anlayacaklar. "

SON

--------------------------------------------------------------------------

ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUĞU - 5
Mustafa bir gün bakla tarlasında otururken canı sıkıldı ve gezmeye çıktı. Bu kez biraz daha, biraz daha derken, çok uzaklara gitti. Sonunda, karşısına bir göl çıktı. Mustafa göl kıyısında yürürken, yan taraftaki kayalıktan kendisine seslenildiğini duydu:  “ Hey, baksana bana, ne gezip duruyorsun göl kıyısında, gelsene buraya. Gel, yabancı değilim ben. “
Mustafa kafasını sağa çevirip baktı. 35 - 40 yaşlarında, uzun boylu, temiz yüzlü bir adam el sallıyordu. Güler yüzlü bu adam Mustafa’nın durakladığını görünce:  “ Ne yapalım canım, madem ki, sen benim yanıma gelmiyorsun, ben senin yanına gelirim “ dedi ve Mustafa’nın yanına doğru yürümeye başladı. Biraz sonra, O’nun yanına varmıştı. Adam, elini uzatarak:   “ Ben Nihat Bey “ dedi.
Mustafa, adamın saygılı bir şekilde uzattığı eli içtenlikle sıktı:  “ Ben de Mustafa. Tanıştığımıza sevindim “ dedi.
Daha sonra Nihat Bey ile Mustafa, yakındaki bir mağaranın önüne gidip oturdular. Nihat Bey, burada beş konu ortaya attı ve Mustafa’nın konularla ilgili beş sorusunu cevapladı.

Nihat Bey: “ İnsanlar iyi şeyler düşünmeli, iyi işler yapmalı, iyi insan olmalıdır. İyi insan, güzel insandır. Güzel insan fevkaladedir. Fevkaladelik insanın beyninde ve yüreğinde bulunmalıdır. Aleladelik beyin ve yürekte bulunmaz. Sadece davranışlarda kendini belli eder. "
Mustafa: “ Alelade insana örnek verebilir misin? “
Nihat Bey: “ Sert, kaba ve kırıcı sözler söyleyendir. Doğru nedir bilmez, yanlışı fark etmez. “

Nihat Bey: “ Okumak, zekâyı geliştirir, cehaleti eleştirir. Cehaleti cahil eleştirmez. Cahil okumaz veya okuduğunu anlamaz. Cahilde zekâ yoktur. Dünyada cahil çoktur. “
Mustafa: “ Bazı insan çok okuyor, iyi de bir insan, erdem sahibi kabul ediliyor ama çekilmiş köşesine. Bilgisinden faydalanan yok. Doğru mu bu? “
Nihat Bey: “ Erdemli insan, üstün insandır. O, yücedir, büyüktür. Erdemli insan, insanlara öğretmeyi, onları eğitmeyi görev kabul eder. Bu işin zorluğunu bilir ve iradesini giderek güçlendirir. “

Nihat Bey: “ Yıldızlar gökyüzünün gözleridir. Onlar, her şeyi görür. Gece de vardırlar, gündüz de vardırlar ama gündüz gözükmezler. “
Mustafa: “ Gökyüzüne insan dersek, gözlerimiz yıldızlar oluyor. Bizde iki olan yıldız gökyüzünde niye çok? “
Nihat Bey: “ İnsan gökyüzüne oranla küçük ve iki yıldız yetiyor. İnsan fikir ve düşünce bakımından gelişirse beyninde ve kalbinde iki göz açılır. Bunlar beyin gözü ve kalp gözüdür. “

Nihat Bey: “ Savaş iyi bir şey değildir. İyi olmayan bir şey kötü bir şeydir. O zaman savaş kötü bir şeydir. Savaşın zıttı barıştır. Savaş kötü olduğuna göre barış iyidir. “
Mustafa: “ Barışı çok istemene karşın, barıştan uzaklaştırılırsan, savaşmak zorunda bırakılırsan? “
Nihat Bey: “ Eğer vatanın tehlikedeyse savaşırsın, yenilgiyi düşünmezsen, kazanırsın. Kazandın diye haddi aşmazsın. Barış istersin. “

Nihat Bey: “ Uygarlık önemli, gelecek gizemli. Uygarlık sevgiyle paralel gelişirse, gelecek mutlu, insanlar mutlu; yoksa gelecek mutsuz, insanlar mutsuz. “
Mustafa: “ Sevgisiz uygarlık olmaz diyorsun. Sevgi yürürken uygarlık koşarsa ne olacak? “
Nihat Bey: “ Öyle olmaması gerekir. Uygarlık sevgiyi sırtlamalı, sırtında taşımalı. “
Nihat Bey’in yanından ayrılan Mustafa, bakla tarlasına geri dönerken, onunla yaptığı görüşmeyi faydalı buluyor ve iyi ki, göl kıyısına gittim, diye düşünüyordu.

SON

TÜRKÇE 6. SINIF
Hepsi 1 Arada
TUDEM YAYINLARI - 29. SAYFA
27
İslam Dünyası / KUR’AN’IN FARKLI HİTAP ŞEKLİNİ, NASIL ANLAMALIYIZ?
« Son İleti Gönderen: halukgta Şubat 01 2021, 11:57:50 »

Bugünkü makalemin konusu, KUR’AN DA GEÇEN HİTAPLAR KONUSU ÜZERİNE OLACAK. Kur’an ayetlerine baktığımızda, ayetlerin çok farklı hitap şeklini görebiliriz. Örneğin Allah özellikle Elçisine hitap ederek, bazı ayetler gönderdiğini görürüz. Ey iman edenler diye, tüm inananlara hitaplarda vardır. Ey Âdemoğulları dediğinde tüm insanlara hitap eder. Özellikle daha önce kitap gönderilenleri kast ederek, Ey kitap Ehli hitaplarını da görebilirsiniz. Özellikle azgınlıkları ve Allah ın ayetlerine karşı gelişleri ve onlara verilen cezalardan bahsederken de, Ey İsrail oğulları şeklinde hitaplarda vardır. Bunun yanında Ey kâfirler diyerek hitap ettiği, yoldan sapmışlardan örnekler vardır Kur’an da. Cahiller, sapkınlar şeklinde de indirilen ayetleri görebilirsiniz. EN ÖNEMLİ UYARILARDA, EY İMAN EDENLER ŞEKLİNDE GEÇER. Bu hitapları çoğaltabiliriz.

Kur’an da öyle bir anlatım şekli vardır ki, Allah bizleri geçmiş kavimlerin yaptığı yanlışlardan örnekler vererek uyarır ve aynı yanlışları yapmamamız içinde ikaz eder. Bu ve benzeri uyarıların bir kısmı, direk Allah kullarına hitap ediyor şeklinde değil, alınan emri melekleri bizlere elçisi kanalıyla iletiyor şeklinde bizlere ulaşır. ÇOK DAHA ÖNEMLİSİ BU AYETLER ALLAH I BİZLERE TANITIR, ONUNLA BULUŞTURUR, ALLAH A NASIL DUA EDECEĞİMİZ, ONU NASIL TESBİH EDECEĞİMİZ DETAYLI ANLATILIR. Fatiha örneğinde olduğu gibi.  Daha önce söylediğim gibi, Ayetlere baktığımızda bu hitapların bir kısmının direk Allah tarafından yapıldığını gördüğümüz halde, birçok ayetin de farklı bir şekilde bizlere ulaştığını görürüz.

Mümin 60. ayette de, adeta Allah ın sözleri aktarılarak şöyle söylenir. “RABBİNİZ ŞÖYLE DEDİ: “BANA DUA EDİN, DUANIZA CEVAP VEREYİM. BANA KULLUK ETMEYİ KİBİRLERİNE YEDİREMEYENLER, AŞAĞILANMIŞ BİR HÂLDE CEHENNEME GİRECEKLERDİR.” Yani arada ayetleri aktaran aracı vardır. Hicr 9. ayette de,”KUR’ÂN’I KESİNLİKLE BİZ İNDİRDİK; ELBETTE ONU YİNE BİZ KORUYACAĞIZ DİYE GEÇER.” Ayete dikkat ettiyseniz, tekil değil çoğuldan bahsediliyor ve Kur’an ı biz indirdik diyor. Buna benzer birçok ayet vardır. Peki, bu bilgiler/ayetler nereden indirilmiş olabilir. Biz derken kimler bunlar? Kur’an da ki bu hitaplara ve ayrıntılara baktığımızda, Kur’an ın Allah katında korunan ana kitaptan, melekleri aracılığıyla bizlere ulaştığını anlıyoruz. BU ANA KİTABIN, ÇOK DAHA ÖNCEDEN KAYDA ALINMIŞ OLDUĞU ANLAŞILIYOR. DETAYINI ALLAH BİLİR. Konuyla ilgili ayetleri hatırlayalım.

Büruç 21–22:  HAKİKATTE O, KORUNMUŞ LEVHADA/LEVH-I MAHFÛZ’DA BULUNAN ŞEREFLİ KUR’ÂN’DIR. (Bayraktar Bayraklı)

Kaf 4: Şüphesiz biz, toprağın onlardan neyi eksilttiğini biliriz. KATIMIZDA HER ŞEYİ SAKLAYAN BİR KİTAP VARDIR. (Bayraktar Bayraklı)

Hadid 22: Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, BİZ ONU YARATMADAN ÖNCE, BİR KİTAPTA YAZILMIŞ OLMASIN. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Diyanet vakfı)

Neml 75: GÖKTE VE YERDE GİZLİ HİÇBİR ŞEY YOKTUR Kİ APAÇIK BİR KİTAPTA (LEHVİ MAHFUZDA) BULUNMASIN. (Elmalı meali)

Bu ayetleri çoğaltabiliriz. Demek ki Kur’an, Allah ın katındaki ana kitaptan alınarak bizlere ulaştırılmış. Daha önceden Allah ve görevli melekleri tarafından hazırlanmış, kayda alınmış Allah ın tüm vasıfları bizlere bu kitaptan bildirilmiş ve geçmiş toplumların yaptığı yanlışlarla bizler uyarılıp, rehber olarak bizlere sunulmuş. Buradan da anlıyoruz ki, Kur’an Allah katında korunmuş ana kitaptan bizlere, Cibril tarafından Allah ın Elçisine ulaştırılmıştır. Onun içindir ki Kur’an da çok farklı hitaplar vardır.

“EY İNSANLAR! SİZİ VE SİZDEN ÖNCEKİLERİ YARATAN RABBİNİZE KULLUK EDİNİZ Kİ, O’NA KARŞI GELMEKTEN KORUNMUŞ OLABİLESİNİZ.” (Bakara 21)

“EY İMAN EDENLER! SAMİMİ BİR TEVBE İLE ALLAH’A DÖNÜN. UMULUR Kİ RABBİNİZ SİZİN KÖTÜLÜKLERİNİZİ ÖRTER.” (TAHRİM 8)

Bu ve benzeri ayetlere dikkat ettiyseniz, ayeti tebliğ eden bir görevli/aracı olduğu anlaşılıyor. Örnek verdiğim Bakara 21. ayette, Ey insanlar diyerek tümüne hitap var ama bu bilgi, uyarı bizlere ulaştırılıyor ikaz ediliyoruz ve tüm insanları yaratan Allah a, kulluk etmemiz emrediliyor. Diğer ayette aynı şekilde uyarı var. Bu sefer iman edenler uyarılıyor ve yaptığınız yanlışlardan dolayı, Allah a samimi bir şekilde tövbe edin diyor. Umulur ki Rabbimiz bizleri bağışlar diyerek ikaz ediliyoruz.

Bu konuyu şöyle anlarsak, sanırım daha doğru olur. ALLAH KULLARINI, GÖREV VERDİĞİ MELEKLER VE KATINDA KURDUĞU EKİP ARACILIĞIYLA BİZLERİ BİLGİLENDİRİYOR VE BİZLERİ UYARIYOR. Bazen şöyle bir ayet görürsünüz. Allah sizin durumunuzu gördü ve sizi işitti der ve o konudaki hükmünü indirir. DEMEK Kİ RABBİMİZ KURDUĞU DÜZENDE, BİZLERİ MELEKLER ARACILIĞIYLA UYARIYOR, İMTİHAN EDİYOR VE HER ANIMIZI İZLİYOR.

KUR’AN BİR REHBERDİR, BİZLER İÇİN PUSULADIR. EĞER BİZLER KUR’AN İÇİNDE KENDİMİZE BİR YER EDİNEMEDİYSEK, ONU HAYATIMIZA GEÇİREMEDİYSEK, ONU DOĞRU ANLAMAMIZ VE KENDİMİZE REHBER EDİNEREK YOLUMUZU BULMAMIZDA, MÜMKÜN OLMAYACAKTIR.

“KUR’AN, HER YÖNÜYLE BİR HARİTADIR. KENDİMİZİ O HARİTANIN BİR YERİNDE BULAMAZSAK, HAKİKATİN PARÇASI DA OLAMAYIZ.”

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK


https://kuranadavet1.wordpress.com/


https://twitter.com/KURANA_DAVET


http://www.hakyolkuran.com/


https://www.facebook.com/Kuranadavet1/


https://hakyolkuran1.blogspot.com/
28

Yazılarımı takip eden, okuyan değerli bir kardeşimiz yazıma şöyle bir cevap vermiş. Sözlerini önemsediğim ve bu yanlış genelde çok fazla yapıldığından, konuyu daha detaylı bir şekilde yazmamın daha uygun olacağını düşündüm. Belki biraz uzun, ama lütfen sabırla okuyalım.

“KİM RASUL E İTAAT EDERSE ALLAH A İTAAT ETMİŞ OLUR. BUNDAN ACIK AYET Mİ OLUR. BEN RASUL OLMADAN DİN OLMAZ DİYORUM, SİZDE RASUL E GEREK YOK DİYORSUNUZ. SİZİN İNANIŞINIZ SİZE, BENİM İNANIŞIM BANA. İNANCISINIZI BİLİYORUM, YAZIŞMAMIM NEDENİ SİZİ İKNA ETMEK DEGİL, BİRİLERİ YAZILARI BELKİ OKURDA ARAŞTIRMA YAPAR.”

Değerli kardeşimiz, kim Resul e itaat ederse, Allah a itaat etmiş olur sözünden, Kur’an ın açıklamaları, hükümleri dışında öyle bir anlam veriyor ki, neredeyse Allah ın Resulü Allah ın dinde hüküm ortağı oluyor. Hâlbuki Allah Resulüme itaat edin derken Resulüne de, SANA İNDİRDİĞİM KUR’AN İL KULLARIMA HÜKMET EMRİ VERMİŞTİ. Hatırlatmak isterim, Allah Resule itaat edin emrini, Resulünün tebliğ ettiği Kur’an a inanmakta nazlanan, onun tebliğ ettiği Kur’an dan şüphesi olanlara, ikaz niteliğinde bir ayettir. YANİ ALLAH, BENİM RESULÜM SİZE BENİM VAHYİ Mİ TEBLİĞ EDİYOR, KENDİ DÜŞÜNCELERİ DEĞİLDİR SÖYLEDİKLERİ DİYOR. BUNU KUR’AN IN BİRÇOK AYETİNDEN ANLIYORUZ.

BUGÜN ALLAH IN RESULÜ ARAMIZDA YOK, BU DURUMDA ONUN YOLUNDAN GİTMEK İSTİYORSAK NE YAPMAMIZ GEREKİR? ONUN TEBLİĞ ETTİĞİ KUR’AN A UYAN, ONA İTAAT EDENLERİN SAFINDA OLACAKTIR. SİZCE BU AYETTE ALLAH, RESULÜM VEFAT ETTİKTEN SONRA, ONUN RİVAYET HADİSLERİNE DE UYUN DİYOR OLABİLİR Mİ? NE DERSİNİZ? İŞTE ONUN İÇİN ALLAH, DÜŞÜN AKLINI KULLAN EY KULUM DİYOR. Günümüze ulaşan rivayet hadislerin hiç birisinin, gerçekten Allah ın Resulüne ait olduğuna emin olamayız. Çünkü bu hadislerin hiç biri, Peygamberimiz tarafından kayda alınmamış ve bu bilgilerin hiç birinden Peygamberimizin haberi de yok. Bu bilgiler Peygamberimizin vefatından, yaklaşık 200–250 yıl sonra, ikinci ya da üçüncü şahısların duydukları ve kendilerince bu sözleri şekillendirdiği ve anladığı sözler. SİZCE ALLAH BU BİLGİLERLE, KUR’AN I ANLAMAMIZI VE İSLAMI YAŞAMAMIZI İSTERMİ? Yorumunu sizlere bırakıyorum.

Allah Resulüme itaat edenler, Allah a itaat etmiş olur derken, Allah ın Resulünün yalnız Kur’an ı tebliğ ettiğini de onaylamış, bizlere bildirmiş oluyor.  Ayeti yazalım. “RESULE İTAAT EDEN, ALLAH’A İTAAT ETMİŞ OLUR. YAN ÇİZEN ÇİZSİN, BİZ SENİ ONLAR ÜZERİNE BEKÇİ GÖNDERMEDİK.” (Nisa 80)  Bakın ayetin devamında sana uyan uysun, biz seni onlar üzerinde bekçi göndermedik diyor. Sizce Allah neden Resulü için, seni onlara bekçi göndermedik diyor olabilir? Bekçi kelime anlamı olarak, BİR ŞEYİ YA DA BİR YERİ BEKLEYİP KORUMAKLA GÖREVLİ kimse anlamındadır. Allah bu sözüyle bizlere şunu söylüyor. Ankebut 18. ayetinde bildirdiği gibi, “RESULE DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR” Kehf 56. ayette de,”BİZ RESULLERİ, SADECE MÜJDELEYİCİLER VE UYARICILAR OLARAK GÖNDERİRİZ”

Allah ın Resulünün vahyin tebliğinden başka, yapacak hiçbir şeyi yoktur. BUNCA AYETLERİ GÖRMEZDEN GELİP, NE YANİ PEYGAMBERİMİZ POSTACI MIYDI, NASIL DİYEBİLİRİZ? ALLAH IN ELÇİSİNE VERDİĞİ YETKİ BU KADAR. ONA NASIL İTİRAZ EDEBİLİRİZ. Çünkü bizlere öyle yanlış bilgiler öğretildi ki, Kur’an da her bilgi detaylı yoktur, ayetleri açıklayan, detaylı ve yaşanır hale getiren Peygamberimizdir diye inandırıldık. Bizlere öğretilen, dine yapılan ilaveleri Kur’an da göremediğimizde, ne yazık ki bu yanlışa düşüyoruz. Hâlbuki Allah, sen onların bekçisi değilsin diyor. YANİ ONLARDAN SEN SORUMLU DEĞİLSİN, HER KULUMU KENDİ ÇABALARI İLE KUR’AN DAN İMTİHAN EDİYORUM DİYOR. Peygamberimizin hadisleri, ayetleri hayatımıza geçirmemiz için gerekli olsaydı, Allah ın Elçisi ayetleri tek tek yazdırdığı gibi, yazdırmaz mıydı sağlığında onları da. Hatta Allah Kur’an ı koruduğu gibi, onları da korumaz mıydı? BUNLARI DA MI DÜŞÜNEMİYORUZ? Haşa Peygamberimiz sağlığında tüm bunları yazdırmayıp, görevini eksik yaptı da, aradan yüzlerce yıl geçtikten sonra, birilerinin aklına gelip bu hadisleri toplayıp kayda alıp, bizlerin imanlarını mı kurtardı. NE DEDİĞİMİZİN FARKINDA MIYIZ?

Allah Kur’an ı açıklamak, bizim görevimizdir diye hükmünü vermiştir. Ayrıca biz her şeyden nice örnekleri değişik ifadelerle verdik ki anlayasınız diye de bu hükmünü pekiştirmiştir. Enam 97. ayetinde de, BİZ ANLAYAN BİR TOPLUM İÇİN AYETLERİ AYRI AYRI AÇIKLAMIŞIZDIR diye bizlere bildiriyor. Bir başka örnek vermek istiyorum. “Biz sana bu Kur’ân’ı ancak, HAKKINDA AYRILIĞA DÜŞTÜKLERİ ŞEYLERİ, ONLARA APAÇIK BİLDİRMEN İÇİN İNDİRDİK. BU KİTAP, İMAN EDENLER İÇİN HİDAYET VE RAHMETTİR.” (Nahl 64)

Bakın Allah, kullarımın ayrılığa düştüğü konuları onlara apaçık bildirmen, tebliğ etmen için indirdik diyor. Bazı meallerde onlara açıklayasın diye indirdik şeklinde tercüme edilir. Burada ki açıklama, ayetin açık olmadığı anlamında değil, verilen bilgilerle sorun yaşadıkları konuya ayeti tebliğ ederek, açıklık getiresin anlamındadır. Zaten ayetin başında hakkında ayrılığa düştükleri konuya açıklık getirilmek için Kur’an ın indirildiği söyleniyor. YANİ KUR’AN, TÜM SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ İÇİN İNDİRİLMİŞTİR DİYOR ALLAH.  Eğer bizler Kur’an açık ve anlaşılır değildir dersek, hakkında tartıştığımız konulara Kur’an değil, Allah ın Resulü açıklık getiriyor anlamını vermiş oluruz ki, BUDA ŞİRKTİR. Ayetin sonunda bu kitap, yani Kur’an bizler için hidayet, yani Allah ın gösterdiği doğru yol, Rahmet yani Allah ın bağışlaması ve yardımıdır diyor. Ama bu vasıfları taşıyan bir nura bizler açık, anlaşılır ve detaylı değildir diyebiliyoruz.

Lütfen şöyle düşünün, neden Allah bizlerin anlayacağı şekilde açık ve detaylı Kur’an ı göndermesin? Açık ve anlaşılır olmayan, detaysız olan bir kitap, nasıl olur da sorunlarımıza çare olur ve bizlere hidayet ve Rahmet olur. Bu yanlışa inanırsak, bizlerin rehberi Kur’an değil, Rivayet hadisler olur. Rivayet kelime anlamı olarak, doğruluğu kesin olmayan bilgi anlamındadır. Lütfen unutmayalım, Allah ın Resulü ÜMMİYDİ. Yani din adına, daha önce hiçbir bilgisi yoktu. Hiçbir kitap Ehline de tabi değildi. DİN ADINA NE ÖĞRENDİYSE KUR’AN DAN ÖĞRENDİ VE YALNIZ KUR’AN I TEBLİĞ ETTİ ÜMMETİNE.

Arkadaşımız bana şöyle diyor. “Resul olmadan din olmaz diyorum, sizde Resul e gerek yok diyorsunuz”, diye bana sitem ediyor. Ben Resule gerek yok demiyorum. Bunu hiç kimse söyleyemez. Ben Resulün görevi gereği, Allah ın vahyinden başka bizlere hiçbir şeyi tebliğ etmediğini söylüyorum. ASLINDA BUNU BEN SÖYLEMİYORUM, KUR’AN DA ALLAH SÖYLÜYOR VE BEN İMAN EDİYORUM. Allah Resulüm sizler için güzel örnektir diyor. Allah ın Resulü yaşamıyla, davranışlarıyla bizlere örnektir. YOKSA DİNDE ALLAH IN HÜKÜM ORTAĞI DEĞİLDİR. Çünkü Allah ben hükmüme hiç kimseyi ortak etmem diyor. Yoksa bu hükme aramızda, inanmayan Müslümanlar mı var? Resulüm sizlere, açık olmayan ayetleri açık hale getirecek, Kur’an da bahsetmediğim konularda da hükümler verme yetkisini verdim ona demiyor. Tam tersini söylüyor ve Allah elçisine bakın ne diyor. ”SENİN GÖREVİN SADECE TEBLİĞ ETMEKTİR.” (Rad 40) Bunları ben söylemiyorum, Allah elçisinin görev tanımını yaparken söylüyor. İsteyen inanır, isteyen batıl inançlarını yaşayabilmek adına, görmezden gelir.

Arkadaşımız bana cevap vermesinin nedeni olarak, amacının beni ikna etmek olmadığını, yazımı okuyanların yanılmamaları, doğruyu araştırmaları adına cevap verdiğini söylüyor. Kendisine teşekkür ediyorum ama bu kardeşimizin de şunu düşünmesini rica ediyorum kendisinden. YA KENDİSİ YANILIYORSA? BENDE ONUN İÇİN BU KONUYU TEKRAR DETAYLI ELE ALMAK ADINA MAKALEMİ YAZDIM. ALLAH IN AYETLERİNİ HATIRLATIYORUM Kİ DÜŞÜNSÜN VE TEKRAR İNANCINI KUR’AN İLE SORGULASIN. KİMİN DOĞRU YOLDA OLDUĞUNU, YALNIZ RABBİMİZ BİLİR.

Bir an şöyle düşünelim. Diyelim ki, Kur’an ayetleri açık ve anlaşılır değil, rivayet hadisler olmasaydı ayetleri anlayamazdık ve hayatımıza geçiremezdik diyelim. Şu sorular gelmiyor mu akla. Allah sizleri Kur’an dan hesaba çekeceğim dediği halde, neden ayetleri detaylı açıklamadı? Allah Kur’an da emin olmayacağınız bilginin ardına sakın düşmeyin, hesabını sorarım dediği halde, bizleri emin olamayacağımız rivayetlere muhtaç mı bıraktı? Hatta ayetinde, Kur’an ı açıklamak bizim görevimiz ve Kur’an ı nice örneklerle açıkladık ki kimseye muhtaç olmayasınız dediği halde, açıklamadı mı? Ne derinsiz bu sorulara cevap veremiyorsak, inancımızı lütfen Kur’an ile gözden geçirelim. UNUTMAYALIM BİZLERİ DİNDE MEZHEPLERE, CEMAATLERE, TARİKATLARA BÖLEN KUR’AN DEĞİL, RİVAYETLER. Örnek verilen Nisa 80. ayetin devamına, yani 81. ayete bakalım şimdide.

“SANA “BAŞ ÜSTÜNE” DERLER, FAKAT YANINDAN ÇIKINCA İÇLERİNDEN BİR KESİMİ, GECELEYİN SENİN DEDİĞİNDEN BAŞKA ŞEYLER TASARLARLAR. ALLAH ONLARIN TASARLADIKLARINI YAZAR. ONLARA KARŞI DİKKATLİ OL VE ALLAH’A GÜVEN. DAYANAK OLARAK ALLAH YETER.” (Nisa 81)

Bu ayetin verdiği örneğin, ne yazık ki bizlerin günümüzde yaptığımız yanlışlarımızdan hiçbir farkı yok. Bazı kardeşlerimize Allah ın ayetlerini okuyoruz, hatırlatıyoruz ve diyoruz ki, Allah bunu söylediyse, Allah ın Resulünün böyle bir söz/hadis söylemesi mümkün değildir. Önce kabul etmiş görünüyorlar ama kendi düşüncelerini öğrendiği toplantılara katıldıklarında, Allah ın ayetlerini unutuyorlar. Ayetin sonunda Resulüne Allah ın söyledikleri çok dikkat çekici bizler için. ALLAH RESULÜNE, SEN ALLAH A GÜVEN, DAYANAK OLARAK ALLAH YETER DİYOR.

Peki bizler yalnız Allah a güvenip, yalnız Allah ın ayetlerine mi dayanıyoruz? Yoksa Allah ın vahyi/ayetleri açık ve anlaşılır değildir, yalnız Kur’an ayetleri ile İslam yaşanmaz diyerek, kendimize güveneceğimiz, dayanacağımız doğruluğundan emin olamadığımız, Peygamberimize ait olduğu iddia edilen, rivayet hadislerini ve edindiğimiz velilerin sözlerini de mi güvenip dayanacak kaynaklar kabul ediyoruz? Ne dersiniz? ALLAH IN RESULÜ YALNIZ ALLAH A VE ONUN VAHYİ KUR’AN A GÜVENİP DAYANIYOR, AMA BİZLER HALA BU GERÇEĞİN FARKINDA OLMADAN, EMİN OLAMAYACAĞIMIZ RİVAYETLERİ DE, DAYANAK KABUL EDİYORUZ.

Bana cevap veren kardeşime ve aynı düşüncede olan arkadaşlarıma, Kur’an dan çok dikkat çekici ve Allah ın Resulünü uyardığı bir ayeti hatırlatmak istiyorum. Lütfen bu ayeti okuduktan sonra, yanlış düşüncelerimizden artık kurtulalım ve bizlere bu yanlış inançları anlatanları da, bizler uyaralım. SİZCE ALLAH ELÇİSİNE, AŞAĞIDAKİ UYARIYI, İKAZI YAPTIKTAN SONRA, ALLAH IN RESULÜ, KUR’AN IN BAHSETMEDİĞİ TEK BİR SÖZÜ/HADİSİ SÖYLEMİŞ VE BUNLARDA ALLAH IN EMRİ GİBİDİR, YERİNE GETİRMENİZ GEREKİR DEMİŞ OLABİLİR Mİ? ŞEYTANIN BİZLERİ ALDATA BİLMEK ADINA, HER BEŞERİ SÖZE, RİVAYETE VESVESE VERİP, BİZLERİ NEFİSLERİMİZLE HER AN ALDATABİLECEĞİNİ, LÜTFEN UNUTMAYALIM. KARAR SİZİN, İMTİHAN SİZİN İMTİHANINIZ.

“EĞER (RESUL) BİZE ATFEN BAZI SÖZLER UYDURMAYA KALKIŞSAYDI, ELBETTE ONU BUNDAN DOLAYI KISKIVRAK YAKALARDIK. SONRA DA ONUN ŞAH DAMARINI KESER ATARDIK. HİÇBİRİNİZ BUNA ENGEL DE OLAMAZDINIZ.” (HAKKA 44–45–46–47 )

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK


https://kuranadavet1.wordpress.com/


https://twitter.com/KURANA_DAVET


http://www.hakyolkuran.com/


https://www.facebook.com/Kuranadavet1/


https://hakyolkuran1.blogspot.com/
29
Konu Dışı / Türkiye’nin En İyi Haber Platformu Medya Başkent
« Son İleti Gönderen: aysedegisik10 Ocak 27 2021, 10:41:35 »
[size=78%]Medya Başkent [/size][/size][size=78%]gerçekten de Türkiye’nin en iyi haber platformu arasında yer alıyor. Yıllardır sunduğu hizmet ile ülkemize doğru haberler ile yaklaşarak insanların gündemi en iyi şekilde takip etmesini sağlıyor. Gündelik haberler ile sabahtan akşama ve akşamdan sabaha ne olup bittiyse hepsini ayrıntılı bir şekilde web sitesinde yayınlıyor. Eğer sizde ülkemizde yaşananları daha yakından takip etmek istiyorsanız Medya başkent sitesine ait olan [/size][/size][size=78%]https://medyabaskent.com/[/size][/size][size=78%] sayfayı ziyaret edebilirsiniz.[/size]

 
 Site kurulduğu günden bugüne hiçbir şekilde asparagas haber yapmamış yalnızca doğru haberler ile vatandaşları bilgilendirilmiştir. Ankara Haber bilindiği üzere yalnızca Ankara ile ilgili değil tüm Türkiye ile ilgili haberleri paylaşan bir platformdur.
 
30
Atatürk Köşesi / Yüzbaşı Mustafa Kemal Ve Kurtlar
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım Ocak 26 2021, 13:45:26 »

Bir 1 kişi ve ayakta görseli olabilir

YÜZBAŞI MUSTAFA KEMAL VE KURTLAR             
11 – Ocak – 1905 yılında Mustafa Kemal, Harp Akademisini bitirerek Kurmay Yüzbaşı oldu. 24 yaşındaydı. Önce Selanik’e annesi ve kız kardeşinin yanına daha sonra da dayısının çiftliğine gitti. Çiftlikte iki gün kalacaktı.  Mustafa Kemal o gece güzel bir uyku çekti ve sabah karla uyandı. Her taraf beyaza boyanmıştı. Kahvaltıdan sonra dayısına, çevrede gezintiye çıkmak ve çocukluğunda günlerini geçirdiği bakla tarlasına uğramak istediğini söyleyerek dışarı çıktı. Hava oldukça soğuktu. Ellerini birbirine ovuşturduktan sonra, paltosunun yakasını kaldırdı. Yağmış olan bir karış karda, güçlü adımlarla, ileri doğru yürüdü.  Bakla tarlası kar altındaydı. Tarlanın ortasında bulunan kulübe üstündeki ağırlığa direniyordu. Kulübenin üstündeki karları temizledi. Yıllardır buraya gelmediği için, kulübe bakımsız kalmıştı. ” Dayıma söyleyip, kulübeyi onarmasını sağlamalıyım, diye düşündü. Kim bilir bir daha ne zaman gelirim? Yoksa bu işi dayıma havale etmezdim. ”

Mustafa Kemal ileriden kurt uluması duydu. Buna aldırmadı ama ikinci bir kurt uluması daha duyunca irkildi. Hem bu uluma daha yakından geliyordu. Belli kurtlar yaklaşıyordu. Artık çiftliğe dönemezdi çünkü kurtlar, çiftlik yolu üstündeki ağaçlık alandaydı.  Karşı dağın yamacındaki mağarayı hatırladı. Çocukken birkaç kere bu mağaraya gitmişti. Tahminine göre, kurtlar sürü halindeydi. Sekiz, on tane kurtla açık alanda kazanma şansının az olduğu bir uğraşa girmek anlamsız olurdu. Mağaraya doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Kurt ulumaları çoğalınca, yürümeyi bırakıp, koşmaya başladı. Bu arada tabancasını çekmiş ve sağ eline almıştı. Bir aralık arkasına dönüp baktığında peşine takılan kurtların en az on tane olduğunu gördü. ” Kurtlar, beni sabah kahvaltısı olarak görüyorlar ama böyle olmadığını anlayacaklar. Hele bir mağaraya varayım. ” dedi içinden.

Mağaranın girişine geldiğinde kurtların nefesini ensesinde hissetti. Aniden dönerek en yakınındaki kurda ateş etti. Kurt yere yuvarlandı. Gürültüden korkan kurtlar kaçtılar. Onların yine geleceğini bildiği için, tabancasını doldurdu ve sol eline aldı. Sağ eliyle kılıcını çekti. Mağaranın ortasında ayaklarını açarak, heybetli bir şekilde durdu. Kurtlara karşı yapacağı savaşa hazırdı. ” Gelsinler ve ne olacağını görsünler, diye düşündü. Dört bir yandan etrafımı saracak olan kurtları, bu savaşta yenilgiye uğratmazsam, bana da Mustafa Kemal demesinler. ”Kurtlar, dönüp gelmişlerdi ama nedense mağaranın önünde bekliyor, içeri girmiyorlardı. Onlar içeri girmezseler ben dışarı çıkarım, diyen Mustafa Kemal, aniden taarruza geçti. Bir ateş etti, bir kurt yere düştü. İki kılıç salladı, iki kurt yere düştü. Bozguna uğrayan kurtlar, geldikleri gibi gittiler. Mustafa Kemal her ihtimale karşı etrafını kollayarak çiftliğe geri döndü. Birkaç dakika daha geç gelseymiş, dayısı ve çiftlik çalışanlarıyla yolda karşılaşacakmış, çünkü onlar tabanca seslerini duymuşlar ve yardıma geliyorlarmış.

SON

----------------------------------------------------------




Fotoğraf açıklaması yok.


Resimde ortada oturan Mustafa Kemal Atatürk.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: BİR KILIÇ USTASI
Harp Akademisi'nde derslerden arta kalan zamanlarda sporla uğraşırdık. Jimnastik, koşu ve eskrim favori sporlardı. Eskrimde ilk yıl hariç, epe, flöre ve kılıç müsabakalarında birinciliği kimseye kaptırmadım. Okulda her ay eskrim müsabakaları düzenlenirdi. Bu müsabakalarda birinci olmak için, yoğun çaba sarf ederdik. Devletimiz savaşlardan fırsat bulup da uluslararası yarışmalara katılamıyordu.  Almanların flörede Dünya Şampiyonu olmuş sporcusu Hans'a benim adımı söylemişler. İstanbul Harp Akademisi'nde Mustafa Kemal Bey var. Acar bir eskrimciymiş. Üç dalda şampiyonmuş. Sen onu yenemezsin, demişler. Geldi, beni buldu. Flörede karşılaştık. Alman çok hızlıydı. Karşımdayken bir anda içeri giriyor, bana kılıcıyla dokunmaya çalışıyor fakat ben ani bir refleksle hamlesini karşıladığımda benim hamle yapmama fırsat bırakmadan geri çekiliyordu. Bir an için bile olsa gözümü kırpmama izin vermiyordu. Alman'ın bileğinin hakkıyla Dünya Şampiyonu olduğuna kaniydim. Ama ben de şu son Dünya Şampiyonası'na katılabilseydim, belki bu Alman'la finalde karşılaşırdım. Kendi kendime, final maçı bu, dedim. Haydi, Mustafa Kemal, sen onu yenersin.

Alman'ın rakiplerini müsabaka başlar başlamaz, ilk dakikada sürklase ettiğini biliyordum ama benim de dirençli ve yenilgi kabul etmez bir yapım vardır. Devamlı olarak Almanca bir şeyler söylüyordu. Anladığım kadarıyla, söyledikleri beni tehdit eden bir boyuta ulaşmıştı. Ben de çok iyi bildiğim Fransızca ile tehditvari konuşunca Alman'ın hareketlerinin yavaşladığını fark ettim. Belli ki yorulmaya başlamıştı. Yine Fransızca olarak, bak ben Türküm, ama önümde diz çökeceksin, dedim. Bu cümle Alman'ı bitiren son konuşma oldu. Peş peşe sayı alarak Alman'ı perişan ettim.  Ben Dünya Şampiyonuyum, bu gezegende kimse karşımda duramaz, diyen Alman yenilmişti. Benimle tokalaşmadan, başı önde sahadan yenik ayrıldı. Sonradan ilk gemiyle memleketine döndüğünü öğrendim. İntihar teşebbüsünde bulunmuş ama kurtarmışlar.

SON

Kaynak Kişi: Serdar Yıldırım

Mustafa Kemal Atatürk - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994


Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10