Alternatifim Cafe

Türk tarihi ile ilgili kavramlar.

Discussion started on Tarih

Acemi Oğlanı

Osmanlı Devleti zamanında, esirlerden yahut devşirme ile Hıristiyanlardan toplanan çocuklar, meslek itibariyle Türk-İslam unsuruna ve milletine yabancı oldukları için, acemi tabiri kullanılmıştır. Bu acemi neferler, asker ocağına yeni gelmiş, askeri talim ve terbiyeyi henüz öğrenmeye başlamış olanlardır.

Acemi oğlanları, kırk evden bir hesabıyla devşirilirdi. Alınan oğlanların yaşları, 10-20 arasında olurdu. Zeki ve kibar olanları saraya iç oğlanı olarak, kuvvetli olanları da bostancı ocağına alınırlardı. Acemi oğlanı alınan bölgenin halkı, bazı vergilerden muaf tutulurdu.

Savaşlarda esir alınan veya devşirme usulüyle reayadan toplanan bu çocuklar, önce Türkçe ile İslami esaslar öğretilmek üzere 4-5 yıl Anadolu ve Rumeli�deki Türk çiftçi ailelerine verilirlerdi. Çiftçilik yapmayanlar, acemi oğlanı olamazlardı. Çifti çubuğu olan köylüye verilen acemi oğlanlarının yoklamalarını yapmak için, ikisi Rumeli�de ikisi Anadolu�da olmak üzere dört kişi görevlendirilirdi. Bunlara �Kethüda� denilirdi. Kethüdalar, memur oldukları yerlere giderler; oradaki oğlanların, verilen yerde çalışıp çalışmadıklarını kontrol eder ve yıllık vergilerini de bunları hizmetinde kullanan köylüden alırlardı.

Acemi oğlanlar, bulundukları çiftçinin yanındaki hizmetleri bitirdikten sonra İstanbul�a getirilirlerdi. Mensup oldukları yerlere göre Rumeli veya Anadolu Ağasının tezkeresi ile bunlara birer akçe ulufe tayin edilip, yeniçeri yazılırlardı. Ulufeye yazılanlar, Yeniçeri ocağının malı olurdu.

Acemi oğlanları, padişah ve vezirlerin saray hizmetinde, ağa ve yeniçeri katipliklerinde, gemi ve oda hizmetlerinde, inşaat ve nakliye hizmetlerinde de çalıştırılırlardı.
#1 - Eylül 20 2008, 17:33:23
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Adaletname

Padişah veya halifelerin; kanunları uygulamayan ve görevlerini kötüye kullanan devlet adamlarını uyarmak veya tahta çıktıkları zaman devleti adaletle idare edeceklerini bildirmek için yayınladıkları yazılı emir. Adalet hükmü.

Hüsn-i niyet sahibi hükümdarların, İslamiyet'ten önceki devirlerde, adaletname türünden belgeler veya sözlü ifadelerle, idare ettikleri toplumları zulümden korumaya çalıştıkları görülmektedir. Peygamber efendimiz de, kendisine nazil olan Kur'an-ı kerimle ve hadis-i şerifleriyle insanlara zulmetmemeyi, adil davranmayı emir buyururlardı. Dini âlemşümul olduğu gibi, getirdikleri ve söyledikleri de bütün insanları içine alırdı. Veda hutbesi bu hususta bir örnek olarak söylenebilir. Hülefa-i Raşidin'in de, bu yolda güzel sözler söyledikleri ve yazılı belgeler verdikleri bilinmektedir. Ayrıca adaleti temin etmek ve idare ettikleri insanların durumlarından haberdar olmak için, onlara kapılarını daima açık tuttukları da bilinen diğer bir husustur. Halktan herhangi bir kimse, istediği zaman halifenin huzuruna çıkıp bizzat halifenin yaptığı bir işten veya diğer idarecilerden şikayetçi olabilir, hakkını rahatlıkla isteyebilirdi. Bu geleneğin devamı olarak, sonraki devirlerde hükümdarlar, "Divan-ı Mezalim", "Divan-ı Adl", "Divan-ı Ala" gibi isimlerle mahkemeler kurarlar, bizzat kendileri halkın şikayetçilerini dinlerler ve gerekli tedbirleri alırlardı. Bu şekilde divan tertibine, Halife Mehdi ile Nureddin Zengi'nin çok riayetkâr olduğu bilinmektedir. Selçuklu sultanları ve diğer Türk sultanları da, adalet divanları teşkil edip tebaalarının daha huzurlu bir hayat sürmesi için gayret gösterirlerdi.

Bütün güzel adet ve gelenekleri, en güzel şekliyle alıp uygulamakla tanınan Osmanlı hükümdarları da, insanları rahat bir ortamda huzur içinde yaşatmak gayretinde idiler. Devlet merkezindeki halkın durumunu yakından takip eden Osmanlı sultanları, ülke büyüyüp merkezden uzak yerlerde karışıklık ve yer yer haksız davranışlar görülmeye başlayınca, ilgili yerlerin idarecilerine, adaletname adı verilen yazılı belgeler göndermeye başladılar.

Adaletnameler, üç bölüm halinde hazırlanırdı. Birinci bölümde, şikâyetler sıralanır ve belgenin gayesi belirtilir; ikinci bölümde, şikâyetlerin değerlendirilmesi neticesinde yasaklanan veya serbest bırakılan hareketler zikredilirdi. Üçüncü bölümde ise, emirlerin tatbik edilmemesi neticesinde verilecek cezalar yazılırdı.

Adaletnameler, kadılar tarafından şer'iyye sicillerine işlenirdi ve isteyen herkese ücretsiz bir nüsha verildiği gibi, herkesin dinleyebileceği bir meydanda okunması mecburi idi. Adaletnamelerde beylerbeyi, sancakbeyi, kadı gibi idarecilere, kimseye zulmetmemeleri ve zulmettirmemeleri emredilirdi. Ayrıca adaletnamelerde belirtilen hükümlerin uygulanıp uygulanmadığı, merkezden gönderilen müfettişler vasıtasıyla gizlice teftiş edilirdi.

Osmanlılar'da bilinen ilk adaletname, Yavuz Sultan Selim Han devrinde, Eflaklar için yayınlandı. Daha sonraları buhran büyüyüp anarşi arttıkça, adaletname sayısı da arttı. Çıkarılan adaletnamelerde, idareciler kontrol altında tutulmaya, Müslim-gayrimüslim ayırmaksızın, tebaaya huzurlu bir ortam sağlanmaya çalışıldı.

Osmanlı adaletnamelerinin yayınlanmasına sebep olan şeylerden bazıları şunlardır:

1. Vergi yolsuzlukları ve vergi olarak toplanan malların, halka, zorla, uzak mesafelere kadar taşıttırılması, 2. Kadı naiblerinin sık sık teftişe çıkıp halkı rahatsız etmeleri, 3. Muhtelif devlet memurlarının; suçlulardan, kadılardan izinsiz cerime almaları, 4. Bid'atlerin yani sonradan ortaya çıkıp, halkın dinine, itikadına uymayan şeylerin ve hurafelerin yaygınlaşması, 5.Memurlukların, yakınlara (dost, akraba) verilmesi veya fahiş fiyatlarla satış yapılması, 6. Rüşvet, 7. Timarlı sipahiler, beylerbeyiler, sancak beyleri, mütesellimler, subaşılar, kethüdalar, kadılar, naibler, kassamlar, amiller, muhassıllar ve mübaşirler gibi memurların halktan, ücretsiz yem ve gıda maddeleri almaları.

1516 senesinde yayınlanan Eflaklar (Karadağ-Romanya bölgesi sakinleri) adaletnamesinde yasaklanan suiistimaller ve bid'atler sırasıyla şunlardır:

1. Semendire sancağını yazmış olan eminler tarafından, yeni deftere, sancak beyi için, harman vaktinde her köyden belli mikdarda arpa, buğday tayin edilmiştir. Bunun dışında hiç kimse halktan fazla bir şey istemeyecektir. Bal, yağ, koyun, kepenek gibi şeyler almayacaklar, kadılar da bunları önleyeceklerdir. Fakat paraları ile almak isterlerse, reaya ve Eflaklar da satmaktan çekinmeyeceklerdir.

2. Kanuna göre, elli evden bir kişi olarak alınan hizmetçiye gelince, beyler daha çok hizmetkâr istemekte ve daha uzun zaman hizmette tutmağa çalışmaktadırlar. Yahut sancak beyi, hizmetkâr yerine bazen para almak istermiş. Bu da yasak edilmiştir. Kanuna göre işlem yapılacaktır.

3. Padişah kapısına mahpus göndermek veya sair devlet hizmetleri için, davar ve adam gerekirse, lüzumu kadar alınacak, bu bahane ile fazla davar çıkarmak veya karşılığında para istemek gibi yollara gidilmeyecektir. Sancak beyinin, kendi hizmeti için, davar ve adam istemesi yasaktır.

4. Eflakların, hane başına ödedikleri flori resmini toplamak için gidenler, her yerin kadısı ile birlikte bu resmi toplayacaklar ve kendileri için, hane başına sadece bir akçe florici, bir akçe kâtibi alacaktır. Ayrıca, bahşiş veya başka adlar altında, hiçbir şey istemeyeceklerdir.

5. Eflaklar, sancak beyine ev yapmak mecburiyetinde değillerdir. Ancak, voyvoda için, her nahiyede belli bir yerde nahiye halkı bir ev yapar ve tamirine bakar. Her gelen voyvoda orada oturur.

6. Voyvoda, halktan istediğini parası ile ala. Para cezası veya siyaset cezaları hususunda, kadının izni olmadan, kendiliğinden hareket etmeye ve reayayı tutuklamaya. Voyvodalar zorla ot, arpa, saman ve tavuk almayalar.

7. Eflakların çayırlarına, bahçelerine, tahıllarına ve terekelerine ve otlaklarına, sancak beyi ve adamları at salıverip zarar verdirmeyeceklerdir. Seyislerin reayadan yem ve yiyecek almasına müsaade etmeyeceklerdir.

8. Domuzlar, bir kimsenin tımarında otlamıyorsa, otlak hakkı alınamaz.

9. Yeni gelen voyvodanın, primi (köy kethüdaları) birer karın yağ, birer kebe (kepenek) alması da yasaklanmıştır.

10. Muharebe zamanında sancak beyleri, voyvodaları ve subaşıları, knezler (nahiye kethüdaları) ve primikurlar, Eflakların zorla atlarını, silahlarını alıyorlarmış. Bu da men edilmiştir.

11. Hıristiyan köylerinde oturan Müslümanlardan Hıristiyanlara zarar gelmiyorsa yerlerinde kalabilirler. Aksi halde yerlerinden göçürülecek, Müslümanlar bir arada oturacaklardır.

12. Bu adaletname ile, eski Despot Kanunu da kaldırılmıştır. (Despot Kanunu, bazı davaları, Eflakların kendi aralarında halletmeleridir. Bu adaletname ile her türlü ihtilafın kadı ve sancak beyi marifetiyle halledilmesi emredilmektedir).
#2 - Eylül 20 2008, 17:34:44
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Adem-i Merkeziyetçilik

Mahalli idarelere geniş yetkiler tanıyan ve İkinci Meşrutiyet'ten sonra Prens Sabahaddin�in Türk idare sisteminde uygulanmasını teklif ettiği ve savunduğu prensip. Merkeziyetçi idare prensibinin zıddı.

Ortaçağ Avrupası'nda, feodal düzenin ortak özelliklerinin değişmesinden sonra gittikçe güçlenen merkezi idareler, geniş halk kitlelerine hükmetmeye başladı. Mahalli idarecilerin ve kilisenin hükümranlık yetkileri kısıldı. Devlet idaresine tamamen merkeziyetçilik hakim olup, güçlü bir devlet otoritesi ortaya çıktı. Bunun yanında halkın mahalli problemlerinin tespiti için, bölge temsilci meclisleri veya bölge temsilcileri teşkil edildi.

Osmanlı Devleti'nde de sancak beylerine, valilere ve kadılara geniş yetkiler verildi. Kadılar, ilmiye sistemine göre tayinle gelen mahalli idarecilerdi. Kadıların veya yardımcı personelin, yöre halkı tarafından seçilmesi veya denetlenmesi söz konusu değildi. Ancak ekonomik işlerde, kolluk görevinin yerine getirilmesinde, mali işlemlerin yürütülmesinde kadılar, halkın ve esnafın temsilcisi sayılan kimselere başvurduğu takdirde, bunlar, kendilerine yardımcı olurlardı. Tanzimat devrine kadar, geniş manâda adem-i merkeziyet prensibine uyulmamakla beraber, mahalli idarecilere geniş yetkiler verilmesi, Osmanlı Devletinde tamamen merkeziyetçi bir idarenin söz konusu olmadığını ortaya koymaktadır.

Tanzimat döneminde her sahada olduğu gibi, devletin idari yapısında da bazı değişiklikler yapılmasına ihtiyaç duyuldu. Tanzimat Fermanı'yla, gayrimüslim vatandaşlara Müslümanlardan daha geniş haklar verildi. Osmanlı Devletinin parçalanmasını ve yıkılmasını isteyen Avrupa devletlerinin destek ve teşvikiyle, gayrimüslim vatandaşlar, mahalli idarelerde söz sahibi olmak istediler. Onların istekleri doğrultusunda, bazı mahalli muhassıllık meclisleri kuruldu. Fakat kısa bir müddet içinde, bu uygulamadan vazgeçildi. Batılı devletler, Tanzimat ve Islahat fermanlarında gayrimüslimler için vaad edilen reformların uygulanması ve merkeziyetçi sistemin terk edilmesi konusunda, Babıali�ye yani Osmanlı hükümetine baskılarını arttırdılar. Batılı devletlerin baskılarıyla hazırlanan 9 Haziran 1861 tarihli Lübnan Nizamnamesi, adem-i merkeziyetçiliğe doğru gidişin ilk müşahhas örneği oldu. Dini ve etnik çatışmaların hüküm sürdüğü Lübnan�da, cemaatlerin, yönetime eşit ağırlıkta katılmaları sağlandı.

Bu doğrultuda, bütün Osmanlı İmparatorluğunu içine alacak idari yapının yeniden düzenlenmesi hususunda, iki farklı görüş ortaya çıktı. Bir kısmı, sınırları genişletilmiş vilayet ve livalara mali ve idari yetkiler verilmesini savunurken, bir kısmı, adem-i merkeziyet prensibini Osmanlı tebaasının bölünmüş olması dolayısıyla mahzurlu buldular. Bu tartışmalar sonunda hazırlanan 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi, Fransız department sistemini andıran bir hüviyete sahipti. Merkeziyetçiliği ve adem-i merkeziyetçiliği bir denge içinde uygulamayı hedef alan 1864 nizamnamesi, 22 Ocak 1871 tarihli İdare-i Umumiye-i Vilayat Nizamnamesi'nde, merkeziyetçiliğin ağır basması yönünde değiştirildi. Nizamname hükümlerine göre, vilayet sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar da karyelere (köylere) ayrılıyordu. Vilayet merkezinde valinin başkanlığında toplanan bir vilayet idare meclisi, kazalarda da kaza idare meclisi vardı. Hakim, mektupçu, defterdar, hariciye memuru, müftü ve gayrimüslim ruhani reis, meclislerin tabii üyeleriydi. Ayrıca meclislerde halkın seçtiği iki Müslüman, iki gayrimüslim, dört üye daha vardı.

Bazı vilayetlerde Avrupa devletlerinin destek ve müdahalesiyle, yarı bağımsız bir statü uygulandı. Umumi vilayet sisteminin dışında kalan Yemen, Hicaz ve Mısır gibi yerler, mahalli hanedanlar tarafından idare edildi. Osmanlı merkezi idaresi, burada sadece asayişi temin etmekle meşgul oldu.

Avrupa devletlerinin, Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak emeline dayanan, gayrimüslim unsurları tahrik ve teşvik ederek ve Osmanlı hükümetine baskı yaparak kurdukları adem-i merkeziyetçi idareler, kısa zamanda merkezi devlet otoritesini zayıflattı. Bu sebeple, merkeziyetçi idareye yönelik bazı reformcu uygulamalara gidildi. Birinci Meşrutiyet'ten sonra, Osmanlı ülkesinin parçalanmasını önlemek isteyen Sultan İkinci Abdülhamid Han, daha çok, merkeziyetçi bir idare tarzını uygulamaya çalıştı. Onun, devlet ve milletin faydasına olarak aldığı kararlara karşı çıkan bazı kimseler, Avrupa�ya kaçarak, adem-i merkeziyetçi bir idare tarzını hararetle savundular. Avrupa devletlerinden destek gören bu kimseler, çıkardıkları gazeteler ve dergilerle Osmanlı Devletinin aleyhinde bulundular. Bunlardan birisi de, Damad Mahmud Celaleddin Paşanın oğlu Prens Sabahattin�dir. Fransız yazarı Edmond Domolins�in fikirlerinden etkilenen Prens Sabahattin, Jön Türkler hareketinin önde gelenlerinden oldu. 1902 Paris Kongresinde, Jön Türkler ikiye ayrıldılar. Bir kısmı Ahmed Rıza�nın, bir kısmı ise Prens Sabahattin�in etrafında toplandılar. Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurdular. Avrupa devletlerinin teşvik ve destekleriyle, Doğu Anadolu�da bağımsız bir Ermenistan Devletiyle, yine o devirde Osmanlı Devletinin hakimiyeti altında bulunan İşkodra, Yanya ve Kosova gibi vilayetlerden meydana gelen müstakil bir Arnavutluk Devletinin kurulmasını ve çeşitli unsurlara muhtariyet ve bağımsızlık verilmesini savundular. 23 Temmuz 1908�de Meşrutiyet'in ilanından sonra yurda dönen Prens Sabahattin ve arkadaşları, çeşitli gazetelerde, adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini neşrettiler ve kendilerine taraftar topladılar. Prens Sabahattin�in adem-i merkeziyetçi görüşlerini benimseyen gençler, Nesl-i Cedid Kulübünü kurdular. Daha sonra İttihat ve Terakki Fırkasına muhalif olarak kurulan çeşitli unsurları bünyesinde toplayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası da, Prens Sabahattin�in adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini savundu.

Prens Sabahattin�in savunduğu adem-i merkeziyet prensibine göre; �Her şeyi devletten bekleyen Osmanlı toplumunun gelişebilmesi için, ferdiyetçi bir yapıya geçmesi gereklidir. Adem-i merkeziyetçilik, ferdiyetçi yapıya geçilirken, devlet düzeninin yenilenmesinde temel ilke olacaktır. Yeni yetişecek burjuva sınıfının teşebbüsçülüğünü engellemeyecek bir idare biçimi, ancak İngiliz ve Amerikan örneğine uygun bir adem-i merkeziyet modeli olabilir. Buna göre yapılacak ıslahatla, bütün tebaayı içine alan bir adem-i merkeziyet uygulanmalıdır. Seçimle gelecek belediye meclisi üyeleri, mahalli idarede söz sahibi olmalıdır. Vilayet meclislerinde, azınlıklar, nüfusları oranında temsil edilmeli, Osmanlı tebaası arasında imtiyazlı hiçbir grup bulunmamalıdır. Jandarma teşkilatında her azınlık, nüfusu oranında yer almalıdır. Yalnız vali, mutasarrıf, defterdar ve mahkeme reisleri, merkezi idare tarafından tayin edilmelidir.�

Prens Sabahattin�e göre; �Bir toplumun, bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toplumu kuran, ona varlık bütünlüğü ve yaşama gücü kazandıran fert olduğu için, sosyolojinin, işe, fertleri ele alarak başlaması gerekir. Fert, toplum için değil; toplum, fert içindir.

Devletin idare biçiminin değiştirilmesiyle, yenileşme ve reform olmaz. Reform, ancak fert hayatının gelişimini durduran, özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştirilmesi, yenilerinin kurulmasıyla olur. Türkiye�de yapılması gereken en önemli yenilik, eğitim ve öğretim düzeninde olmalıdır.�

Osmanlı Devletindeki geleneksel teşkilatlanmayı, çağdaş gelişmeye ayak uyduramamanın sebebi olarak gören ve eskiye ait değerleri inkâra yönelen Prens Sabahattin�in ilk bakışta parlak görünen adem-i merkeziyetçi fikirlerinin bazılarının uygulanması bile, Osmanlı Devletinin parçalanmasına ve yıkılmasına sebep olmuştur.

Cumhuriyet döneminde, 1921 Anayasasının 11-14. maddeleri, vilayetlere muhtariyet ve manevi şahsiyet (tüzel kişilik) bağışladı. Vilayet şuralarına da, mahalli konularda yetkiler verdi. Vali, TBMM�nin temsilcisi olarak, devletin işlerini görecekti. 1924 Anayasasında bu hükümlere ve benzerlerine yer verilmedi. Mahalli idarelerle ilgili düzenlemeler ise, büyük ölçüde, iktidara gelen siyasi partilerin tutumuna bağlı kaldı.
#3 - Eylül 20 2008, 17:35:33
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Ağa

Türk devletlerinde askeri ve sivil kuruluşlarda kullanılan bir unvan.

Moğolca büyük erkek kardeş manasındaki aka kelimesinden Türkçeleşmiştir. Bu manâsından başka, bazı lehçelerde baba, dede, amca, dayı, abla gibi yaşça büyük akrabalar için kullanılmaktadır. Ağa kelimesi, unvan olarak kağanlar devrinden itibaren kullanılmıştır. Moğol prenslerine de aka unvanı verilmekle beraber, bu unvan daha çok tanınan bir soydan olmayan, fakat hizmetleri sayesinde önemli mevkilere yükselen devlet adamlarına verilmiştir. Timurlular devrinde ise, bu unvanın sadece kadınlara verildiği kaynaklardan anlaşılmaktadır.

Akkoyunlu Devleti'nde, bey zümresine mensup olmayan vazifeliler, "Ağa" unvanını kullanmışlardır. Aynı şekilde Türk ve Moğol devlet teşkilatına bağlı kalan Safevi Devleti'nde de oymak ileri gelenleri, avcıbaşılar, darugalar, elçiler, saray hadımları, bu unvanla anılmışlardır. Kaçarlar devrinde ise, mülki memurlar için ağa unvanı kullanılmıştır.

Osmanlılarda devlet teşkilatının genişleme ve gelişmesinden sonra ağa kelimesi, askeri teşkilatta çok kullanılan bir unvan haline geldi. Eyalet ve sancakların valileri olan paşa ve beylerden sonra merkez askeri teşkilatının bütün emirleri, saray kuruluşlarının başında bulunanlar ve ihtisab ağası gibi bir kısım yöneticilerin, bu unvanı taşıdıkları görülmektedir. Ağa unvanı taşıyanların, çok defa vazifeleri veya şekilleri ile tarif edilmeleri de, bu unvanın yaygın bir şekilde kullanılmasından ileri gelmiştir. Osmanlı Devleti'nde ağa unvanının kullanıldığı yerlerden bazıları şunlardır: Yeniçeri ağası, harem ağası, hazine ağası, kızlar ağası, silahtar ağa, rikabdar ağa, kol ağası, çuhadar ağası, iç ağası, tatar ağası.

On dokuzuncu asırda Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla başlayan yeniliklerden sonra, ağa unvanı, yerini bazı unvanlar hariç, efendi ve bey unvanlarına bırakmıştır. 1934�ten sonra, imtiyaz anlatan diğer kelimelerle birlikte ağa unvanı da kaldırılmıştır.
#4 - Eylül 20 2008, 17:36:18
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Ahali Mübadelesi

1923'te imzalanan Lozan Antlaşması gereğince, Türkiye'deki Rumlarla, Yunanistan'daki Türklerin büyük bölümünün karşılıklı değiştirilmesi.

Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında meydana gelen Kırım, Doksanüç ve Balkan harplerinden sonra, Anadolu'ya Kırım'dan, Kafkaslardan ve Balkanlardan pekçok Müslüman-Türk nüfus göç etti. Öte yandan, Tanzimat'tan sonra gayrimüslim tebaaya ve azınlıklara verilen imtiyazlar, özellikle Rumların ekonomik bakımdan güçlenmesi neticesini ortaya çıkardı. Bu sebeple, Yunanistan'dan Anadolu'ya göç oldu. Rumlar özellikle İstanbul'da, Batı Anadolu'da, Trakya'da ve Karadeniz kıyılarında yerleştiler. Ekseriyeti şehirlerde oturan, ticaret ve sanatla meşgul olan Rumlar, dış ticarette ve imalat sanayiinde önemli yer tuttular. 1919 senesinde, Batı Anadolu'daki imalathanelerin % 73'ü, Rumların elindeydi.

Osmanlı Devletinin parçalanması, yeni devletlerin kurulması, kurulan devletlerin Müslüman-Türklere zulüm ve işkenceler yapmaları neticesinde, Rumeli'den Türkiye'ye büyük göçler oldu. bu göçler 1911-12 Balkan Savaşları sonrasında hızlandı. 140 bini Yunanistan'dan olmak üzere, 400 bin Müslüman-Türk, Türkiye'ye geldi. 1919'da Batı Anadolu'daki Yunan işgalinde, yerli Rum ahali, Yunan ordusuyla işbirliği yaptı. Yunan ordusunun, yenilerek geri çekilmesi, Rumların da büyük zarar görmesine, bir kısmının Yunanistan'a kaçmasına sebep oldu (Bkz. Türk Göçleri).

Lozan'da, Yunanistan'daki Müslüman-Türk ahali ile Türkiye'deki Rum ahalinin karşılıklı mübadelesi, yani değiştirilmesi konusu da ele alındı. 30 Ocak 1923'te imzalanan antlaşmaya göre; Batı Trakya'da yaşayan Türkler ile İstanbul'da yaşayan Rumlar dışında kalan bütün Türk ve Rum nüfus değiştirilecekti. Mübadele edilen ahali, bir daha geri dönemeyecek, taşınır mallarını yanlarında götürebilecekler, taşınmazlarını ise karma komisyon denetiminde, altın değerine göre tasfiye edebilecekti. Antlaşmanın uygulanması için, iki ülkeden dörder, Milletler Cemiyeti Kurulunun seçtiği üç üyeden meydana gelen bir komisyon teşkil edildi. Komisyon, ekim 1923'te çalışmaya başladı. Birinci yıl bir miktar ahali mübadele edildi. Fakat İstanbul'daki Rumların tespiti hususunda anlaşmazlık çıktı. Yunanistan, hileli yollara başvurarak, İstanbul'da oturan Rumların doğum yerleri ve İstanbul'a yerleştikleri tarih ne olursa olsun mübadele dışı bırakılmasını istedi. Türkiye ise bunların Türk kanunlarına göre tespit edilmesini istedi.

Milletlerarası Adalet Divanı, Türkiye'nin görüşüne yakın bir karar aldıysa da, Yunanistan, bu karara uymadı. Batı Trakya'daki Müslüman-Türk ahalinin mallarına, antlaşmalara aykırı olarak el koydu. Bu malları, Rum göçmenlere dağıttı. Buna karşılık Türkiye de İstanbul'daki Rumların mallarına el koydu. İki ülke arasında bir müddet gergin bir hava hakim oldu. 1926 senesinde yapılan bir antlaşmayla, el konan taşınmazlar meselesi çözümlendi.

Ahali mübadelesi, 1923'ten 1927'ye kadar sürdü. Mübadele neticesinde 400 bin Müslüman-Türk, Türkiye'ye gelirken 1 milyonu aşkın Rum, Yunanistan'a gitti. Mübadele sırasında giden Rumların yüzde sekseni Anadolu'dan, yüzde yirmisi ise Trakya'dandı. 1927 senesine gelindiğinde, İstanbul'da yaşayan 110.000 Rum kaldı. 1930 senesinde "İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi" adıyla Yunanistan'la imzalanan antlaşmayla, Türk tebaası bile olmayan Rumlara, Türkiye'de aynen Türk vatandaşları gibi haklar tanındı. Antlaşmada "Mütekabiliyet", yani iki tarafın da bu hakları karşılıklı olarak kullanması hükmü yer aldı. Türkiye'deki Rumlar, bu hakları fazlasıyla kullandılar. Hattâ, Türkiye'de ticari hayatın köprü başlarını, Rumlar tuttu. Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin takip ettiği, tavizci dış politika sebebiyle, Türklerin Yunanistan'da aynı hakları kullanması bir tarafa, ellerindeki hakları, antlaşmalara rağmen alındı. Yunanistan, Batı Trakya Türklerine rahat zulmedebilmek için, Türklerin yaşadıkları bölgeyi, birinci derecede askeri yasak bölge ilan etti.

Güneydoğu Rodoplarda bulunan Pomak Türklerine, Hıristiyanlaştırarak eritme siyaseti tatbik edildi. Pomaklara, yoğun bir şekilde, kendilerinin aslen Türk olmadıkları telkini yapıldı. Pomaklar arasında Türkçe konuşmak yasak edildi. Diğer bölgelerde yaşayan Türkler arasında milli şuura hizmet eden gazeteler kapatıldı. Gazeteciler, çeşitli bahanelerle hapsedilerek, kendilerine işkence yapıldı. Cami, çeşme, mektep gibi dini ve hayrî eserlerin yapılmasına müsaade edilmediği gibi, eskilerin tamir edilmesine de binbir güçlük çıkartıldı. Bu yüzden o güzelim eserler, zamanla harabe hale geldi. Sık sık imar planları değiştirilerek, açılacak yollara Türk-İslam eserleri isabet edecek şekilde çizildi. Türklerin elinde bulunan topraklar, toprak reformu bahanesiyle istimlâk edilerek ellerinden alındı ve istimlâk bedelleri ödenmedi. Türk-İslam mezarlıkları, aynı şekilde istimlâk edilerek ortadan kaldırıldı. Yerlerine de gazino ve sinema gibi eğlence yerleri yapıldı. Türk sözünü kullanmak yasak edilerek, suni bir surette Türk ve İslam ayırımı yapıldı. Böylece, Müslüman Türkler arasına ikilik sokulmaya çalışıldı. Mahalli idarelere seçilmiş bulunan Türkler, Yunan emellerine hizmet etmedikleri takdirde, bunlara işten el çektirildi. Türklere memuriyet hakkı verilmediği gibi, Türklerden alış veriş yapılmasına çeşitli yollarla mani olundu. Türklerin tahsil imkânları, çeşitli yollardan engellendi ve bu suretle, onlar arasından münevver insanların yetişmesi engellendi. El altından ve çeşitli yollarla, Batı Trakya Türklerinin, Türkiye'ye göç etmeleri telkin edildi. Bu suretle, Türk nüfusunun azalmasına, azami gayret sarf edildi. Türkiye'de ise, azınlık durumunda olan Rumlara karşı yumuşak bir politika izlendi.

Konuştukları dillere göre yapılan son nüfus sayımında (1965), Türkiye'de Rumca konuşan 48.000 kişinin olduğu ve 80.000 Rum-Ortodoks olduğu tespit edilmiştir. Bu sayının sonraki yıllarda biraz daha azaldığı tahmin edilmektedir. Yunanistan'da ise, yaklaşık 150.000 Türk bulunmaktadır.
#5 - Eylül 20 2008, 17:36:50
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Alay

Türkçe'de tören veya gösteri gayesiyle bir araya gelen topluluğa; başında bir albayın bulunduğu tabur ile tugay arasındaki askeri birliğe; Osmanlılar'da askeri ve mülki merasimin tertip ve düzenine verilen ad.

Sultan İkinci Mahmud Han tarafından 1826 senesinde kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediyye'nin 12.000 kişilik kuvvetinin tamamı, İstanbul�da bulunan sekiz tertibe bölünmüştü. Daha sonra imparatorluğun başka bölgelerinde de tertipler kuruldu. 1828 senesinde �tertip� terimi �alay�a çevrildi. Her alay, üç taburdan meydana geliyor, komutanlığını miralay (albay) rütbesinde bir subay yapıyor, ayrıca yardımcı bir kaymakam (yarbay) bulunuyordu. 1831�de bir alayın dört taburdan kurulması ve dördüncü taburun avcı taburu olması kabul edildi. Arkasından iki alaydan meydana gelen livalar (tugaylar) kuruldu.

Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, bulundukları bölgenin güvenlik ve savunmasını yürütmek üzere Hamidiye Alayları teşkil edildi. İkinci Meşrutiyet'ten sonra piyade alayları, üç taburdan meydana gelmeye başladı. Süvari alayları altı bölükten, topçu alayları ise 12 bataryadan ibaretti. Cumhuriyet döneminde ise bir piyade alayı üç piyade taburundan, bir tanksavar bölüğünden, bir piyade hava bölüğünden, bir muhabere takımı ve piyade hafif koluyla bir alay karargahından teşkil edildi. Bir topçu alayı ise iki veya daha fazla topçu taburundan meydana geldi.

Alay kelimesinin başına ve sonuna getirilen eklerle bir hayli tabir, terim ve deyim meydana gelmiştir. Alaylı, alay beyi, alay emini, alay katibi, alay imamı, alay müftisi, alay çavuşu, alay-ı hümayun, alay köşkü, alay kanunu, alay meydanı, alay meclisi, alay erkanı, alay sancağı, alay bağlamak, alay göstermek, alaya binmek, mevlid alayı, valide alayı, sürre alayı, kılıç alayı, selamlık alayı, Hırka-i seadet alayı, baklava alayı, amin alayı, kadir alayı, bayram alayı, mızraklı alayı, hassa alayı, düğün alayı, bunların belli başlılarıdır.

İslamiyet'ten önce örf, adet ve geleneklerine düşkün olan Türkler, Müslüman olduktan sonra da İslamiyet'in yasak etmediği adet ve geleneklerini sürdürdüler. Müslüman olduktan sonra, dinin ışığında pekçok güzel adet ve gelenekler ortaya koyarak, İslamiyet'in emirlerini toplum olarak yaşamaya ve yaşatmaya gayret gösterdiler. Osmanlılar zamanında, daha önceki Müslüman-Türk devletlerinde görülen bazı merasim ve gelenekler aynen devam ettirildiği gibi, yeni ilaveler de yapıldı. Bu merasimlere umumi olarak, alay adı verilirdi. Saray erkanı ile halkın kaynaşmasına vesile olan bu alaylar, halktan büyük ilgi görür ve çok ihtişamlı olurdu.

Padişahın tahta çıktığı gün, sabahın erken saatlerinde Topkapı Sarayı-Akağalar Kapısında biat merasimi yapılırdı. Padişah, hazine-i hümayundan çıkarılan tahta oturur, teşrifata (protokole) riayet olunarak, başta hanedan mensupları olmak üzere bütün rütbe sahipleri, birliğin ve kuvvetin sembolü olan padişahı selamlayarak yerlerini alırlardı. Bu merasim, büyük bir sessizlik içinde cereyan eder, mızıka çalınmazdı.

Bayram gümlerinde de buna benzer bayram alayı veya muayede denilen bayramlaşma merasimi yapılırdı. Bayramlaşma merasimini, Babıali teşrifat kalemi idare ederdi. Herkes yerini aldıktan sonra, padişah, mızıka-i hümayun efendilerinin; �Aleyke avnullah� ve; �Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var� sesleri arasında tahta oturur ve bu esnada mehteran bölüğü tarafından hünkâr marşı çalınırdı. Teşrifata uygun olan bu merasim, son zamanlarda umumiyetle Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonunda icra edilirdi.

Bu merasimlerden başka şu alaylar yapılırdı:

Beşik alayı: Harem'de kus-i şadımani çalınınca, Enderunlular doğum olduğunu anlarlar, kurbanlar hazırlanırdı. Her koğuşun önünde kurban kesilirdi. Padişah, Çinili Köşkün içinden altın serperdi. Mehter takımı, marşlar çalarak bu sevince iştirak eder, doğan şehzadenin veya sultanın ismini öğrenen şairler, tarih düşürmekte yarışırlardı. Hazine kâhyası, darphaneye giderken gümüş kabartmalı beşik ısmarlardı. Kısa zamanda yapılan beşik, alayla saraya getirilir, harem kapısında kızlarağasına verilirdi. Hazine kâhyası ve maiyetindekilere, padişah tarafından ihsanda bulunulurdu.

Sürre alayı: Osmanlılar zamanında, hac mevsiminde Mekke ve Medine�ye, saraydan ve halktan gönderilecek hediyeleri yollamak üzere düzenlenen merasimdir.

Hırka-i saadet alayı: Ramazan ayının on beşinde yapılırdı. Hazine kâhyası, vezirlere, divan çavuşları vasıtasıyla davetiyeler gönderirdi. Ayrıca, ilmiye sınıfı mensuplarına, mülki ve askeri erkâna da haber giderdi. Merasimden önceki gece padişah, süngerlerle Hırka-i saadetin bulunduğu sandukayı ve dolapları silerdi. Padişah, sabah namazını Hırka-i saadet dairesinde kılar, öğleden evvel hasodalılar, Hırka-i saadetin gümüş yaldızlı sandukalarını, altın anahtarla açarlar, yedi kat ipek kadife üzerine som sırma ve incilerle işlenmiş bohçaların şeritlerini çözerlerdi. İkinci mahfaza bundan sonra, padişahın yanında bulunan altın anahtarla açılırdı. Hırka-i saadet sandukasının açılışında, silahdar, çuhadar, rikabdar, dülbentdar ağa, anahtar ve peşgir ağaları, hasodalılar, saray imamları da hazır bulunurlardı. Bu esnada güzel sesli müezzin ve çavuşağaları Kur�an-ı kerim okuyarak, ziyarette bulunanlara ayrı bir manevi haz verirlerdi. Ziyareti evvelâ padişah, sonra sırayla diğerleri yapardı.

Baklava alayı: Ramazan-ı şerifin on beşinci günü, gayet muhteşem bir surette yapılan Hırka-i saadet alayından sonra, yeniçeri ocağı neferlerine baklava verilirdi. Bu uygulamaya ilk olarak, Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında, harplerden zaferle dönen orduya pilav, zerde ve yahni gibi yemeklerle ziyafet verilmekle başlandı. Askeri, gazaya teşvik etmek maksadıyla çekilen bu ziyafetler, sonraki padişahlar zamanında da devam etti. Ramazan-ı şerifin on beşinci günü, İstanbul�da bulunan askerlerin her on neferine bir tepsi baklava ikramı adet oldu.

Bu alay yapılırken yeniçeri ortaları, saka, usta ve karakullukçuları ile diğer zabitler, sarayın orta kapısının iki tarafındaki divan yeri sofasından ilerideki mutfaklar önünde, futa denilen ipekli peştamallara bağlı olarak hazır bulunan baklava tepsileri hizasında yer alırlar; bu sırada ortakapı açılıp Babüssaâde'de bekleyen silahdarağa, sağ koltuğunda anahtar ağası, sol koltuğunda başlala ile, akağalar kapısından çıkar. Kilerci baltacısıyla, palüdeci ağadan başkasını kapının önünde terk ederek, bu iki kişiyle baklava tepsileri hizasına yanaşırdı. Kilercibaşı baltacısıyla palüdeci, padişah için hazırlanan bir tepsi baklavayı alır, silahdara verirdi. Bunu müteakip, askerden ikişer nefer, sarılı baklava tepsilerini yeşil yollu sırıklara geçirirlerdi. Hazır oldukları, orta kapıya işaret olununca kapı açılırdı. Her bölüğün usta, saka, mütevelli, odabaşı, karakullukçu ve bayraktarı, bölüklerinin önüne düşerek, baklavacılar da arkadan gelerek, alay ile kışlalarına giderlerdi. Ertesi gün ise tepsi ve futalar, saray mutfağına (Matbah-ı amireye) gönderilirdi.

Adalet ve ihsanla altı yüz sene hüküm sürmüş ve insanlığın kurtuluş ve refahı için gayret göstermiş olan Osmanlıların, askere ihsan ve bahşişinin küçük bir bölümü olan baklava alayı, yeniçeri ocağının kaldırılmasına kadar devam etti. 1826�daki son baklava alayı sırasında, yeniçerilerin, İstanbul halkını inciten taşkınlıkları, ocağın halk nazarında itibarını büsbütün kaybettiren son sebeplerden biri olmuştur.

Kadir gecesi alayı: Ramazan ayının son günlerinde bulunan Kadir gecesinde, Hırka-i saadet dairesinden Ayasofya Camiine kadar bütün yol boyları, meşalelerle aydınlatılırdı. Alayın önünde yirmi kadar meşale ve onun arkasında kırmızı-yeşil kırk kadar fenerle hasekiler yürür ve böylece Ayasofya Camiine gidilir ve padişahın imamı namaz kıldırırdı. Son padişahlar zamanında Kadir gecesi alayı, saltanat kayıklarıyla gidilerek Tophane�deki Nusretiye Camiinde yapıldı.

Yılbaşı tebriki alayı: Hicri yılbaşı olan Muharrem ayının ilk günü, padişah Çinili Köşke gelir, saray ağalarına Muharremiye adıyla bahşiş ve ihsanda bulunurdu. Ayrıca helvahanede yapılan ve kâselere konulan kırmızı renkli şekerlemeler ikram edilirdi. Muharrem ayının üçüncü günü, umumiyetle Çırağan Sarayına rikab (özengi) ısmarlanır, sadrazam ve şeyhülislam, padişah tarafından huzura alınarak, tebrikler kabul edilirdi.

Mevlid alayı: Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyayı teşrif ettiği gün olan Rebi-ul-evvel ayının on ikinci gecesinde Balıkhane köşkünde, ertesi gün de Sultan Ahmed Camiinde mevlid okunurdu.

Kılıç alayı: Yıldırım Bayezid Han zamanında ilk defa Niğbolu Zaferi'nden sonra yapılmaya başlanan bu alayda, devrin ileri gelen âlimi tarafından, padişaha kılıç kuşatılırdı. Kılıç alayı, usul olarak padişahın cülusunu takip eden günlerde taç giyme merasimine benzer ve halkta büyük bir coşkunluğa sebep olurdu. Talebeler yollara dizilir, Edirnekapı�da muhteşem bir çadır kurulur, yabancı devlet temsilcileri, geçenleri buradan seyrederlerdi. Padişah, onları arabadan selamlardı. Padişahın arabasını, başta sadrazam olmak üzere bütün nazırlar (bakanlar), meclis reisleri ve saray erkânının arabaları takip ederdi. Alay, Eyüp Sultan�a varınca arabalardan inilir ve yürüyerek Ebu Eyyub el-Ensârî'nin (radıyallahü anh) türbesine gidilirdi. Burada yeni padişaha kılıç kuşatılır ve dua edilirdi.

Alay-ı Hümayun: Padişah sefere giderken, seferden dönerken, sefere gideni uğurlarken, seferden dönen orduyu karşılarken, saraydan Davutpaşa�ya kadar tertip edilen alaylardı. Osmanlıların haşmet devirlerinde, bu alaylar, büyük bir ihtişamla yapılırdı.

Sadaret alayı: Sadrazamlara, sadaret mührü vermek için tertiplenen alaydır. Tanzimat'a gelinceye kadar, sadaret mührü, Hırka-i saadette verilirdi. Bu münasebetle sadrazama, has odabaşı vasıtasıyla yeniden samur kürk giydirilirdi.

Sadaret alayı merasimi, Beşiktaş�ta başlar, denizden Sirkeci�ye gelinirdi. Önde mabeyn başkâtibi, onu takiben yaverler ve en arkada sadrazam, ata binmiş olarak, halkın önünden geçer, Babıali�de divan odasına gelirlerdi. Başkâtip, sadaret mektupçusuna, atlasa sarılı nameyi öperek verir, o da gür bir sesle okurdu. Daha sonraki devirlerde bu merasim, arabalarla yapıldı.

Selamlık alayı: Padişahın Cuma namazı için camiye gitmesi anında tertiplenen alaydır. Sultan İkinci Abdülhamid Han, Cuma selamlığını Yıldız Camiinde yaptırırdı. Ermeniler, böyle bir selamlık esnasında suikast tertibinde bulunmuşlardı.

Valide alayı: İlk defa, Dördüncü Murad Han'ın annesi için tertiplenen bu alay daha sonraki devirlerde gelenek haline geldi. Tahta çıkan padişah, annesini eski saraydan yeni saraya getirtirdi. Sultan İkinci Mahmud Hanın annesine yapılan alay, pek gösterişli olmuştu. Valide Sultanı, yeni sarayda önce saray mensupları, sonra padişah karşılar ve tebrik ederdi.

Amin alayı: Osmanlı Devletinde ana okuluna başlayan çocuklar için yapılan merasim.

Alayla alâkalı terim ve deyimler de şunlardır:

Alay arabası: Alaylarda padişahların bindiği arabaya verilen addır. Buna saltanat arabası da denilirdi. Muhteşem olan bu arabayı, ihtişamı bir kat daha arttıran atlar çekerdi. Seyislerin elbiseleri de sırmalıydı.

Alaya binmek: Resmi sıfatı haiz olanların, bayramlarda ve resmi günlerde yapılan alaylara iştirak etmeleri demektir. Vaktiyle alaylara atla katıldıkları için, bu tabir kullanılırdı.

Alay bağlamak: Ordunun, düşman karşısında harekete geçmek üzere, emir ve kumandayı beklemesi veya merasimde, alayın tamamen tertip ve tanzim edilmiş olması demektir.

Alay elbisesi: Alaylarda ve diğer merasimlerde giyilen resmi elbiseye verilen ad.

Alay kanunu: Alaylarda ve seferlerde, padişahın huzurunda tertiplenen ve büyük geçit törenlerinde ve hükümetçe tespit edilmiş olan diğer merasim ve alaylarda; vezirler, alimler, devlet ricali ile askeri erkânın tertip (protokol) ve kıyafetlerine dair kanundur.

Alay meydanı: Topkapı Sarayında ortakapı ile Babüssaâde arasındaki sahaya verilen ad. Ayrıca bir bayrağın veya büyük bir resmî binanın önünde askeri geçit yapmaya ve merasim için toplanmaya mahsus geniş saha ve meydana da bu ad verilirdi.

Askeri teşkilat birimi olan alayla ilgili terim ve deyimler de şöyledir:

Alay beyi: Vaktiyle, miralay yani albay rütbesinde olan, vilayet merkezlerindeki jandarma kumandanlarına verilen addı. 1908�de İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra bu tabir terk edilerek, yerine alay kumandanı tabiri kullanıldı.

Alay çavuşu: İki manâda kullanılırdı. Birincisi; padişahların bir yere gidişinde, geçit resimlerinde önden gidip yol açan divan-ı hümayun çavuşlarıydı. İkincisi; birlikteki yazılı ve sözlü emirleri, askerlere bildiren çavuşlardı. Bunlar, tellal gibi yüksek sesle bağırarak, verilen emirleri tebliğ ederlerdi.

Alay emini: Yüzbaşıdan büyük, binbaşıdan küçük, askeri kâtip sınıfından bir vazifelinin unvanıydı. Alay kâtipliğinden terfi ederek alay emini olanlar, alayın idari ve hesap işleriyle meşguldüler. Diğer askerler gibi resmi elbise giyerlerdi. Ancak bunların elbiselerinin şerit ve yıldızları, diğer askerlerin elbiseleri gibi sarı olmayıp beyazdı. Alay eminleri, binbaşılığa terfi ettikten sonra, diğer askerler gibi yükselirlerdi. 1908�de bu unvan, teşkilattan kaldırıldı.

Alay erkânı: Başta miralay (albay) olmak üzere, alayı teşkil eden taburların binbaşılarıyla alay müftileri ve alay kâtipleri gibi yüksek rütbeliler hakkında kullanılan bir terimdi.

Alay imamı: Alayın birinci taburunun imamına verilen addı. Teşrifatta (protokolde) yüzbaşıdan önce gelirdi.

Alay kâtibi: Alayın yazı ve hesap işlerini gören askerin adıydı. Tabur kâtipleri, terfi ederek alay kâtibi olurlar, alay kâtipliğinden de alay eminliğine terfi edilirdi.

Alay meclisi: Alay işleri hakkında icab eden kararları vermeye yetkili meclise verilen addı. Miralayın başkanlığında, alayı teşkil eden taburların binbaşılarıyla alay müftisinden ve alay kâtibinden teşekkül ederdi.

Alay müftisi: Alay imamının üstü olan, rütbe sahibi, sarıklı askere verilen addı. Teşrifatta (protokolde) binbaşıdan önce gelirdi. Askerlere dinî vazifeleri öğretmek ve onların suallerine cevap vermek için, taburlarda tabur imamı, alaylarda ise alay müftisi bulunurdu. Bu vazife, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiştir.

Alay sancağı: İki manaya gelirdi. Birincisi, bir alaya mahsus olan sancak demekti. İkincisi, resmi günlerde gemileri donatmak için asılan rengârenk bayraklar hakkında kullanılan bir tabirdi.

Alaylı: Vaktiyle, mektep mezunu olmayıp, erlikten yetişen askerler hakkında kullanılırdı. Bir mektep bitirmeden, meslek içinde yetişen diğer devlet memurları için de bu tabir, mecazi olarak kullanılmıştır.
#6 - Eylül 20 2008, 17:38:12
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Anadolu Beylikleri

Malazgirt Zaferinden sonra, Anadoluda kurulan Türk beyliklerinin genel adı. Bu beylikler, tarihi kaynaklarda Tavaifi Mülûk ismiyle geçmektedir.

Malazgirt Zaferi'nden sonra, birçok akıncı beyi, Anadoluyu Türk toprakları haline getirmek için seferler düzenledi. Bu beyler, elde ettikleri bölgelerde, ilk Türk beyliklerini kurdular. Üsküdara kadar Anadolu topraklarının büyük bir kısmı bu beyliklerin eline geçti. Beyler, Selçuklu sultanını hükümdar tanımakla beraber, iç işlerinde tam bağımsız bir haldeydiler. Bunlar; Bitlis ve Erzen�de Dilmaçoğulları (1085-1394), Ahlat�ta Ermenşahlar (1100-1207), Diyarbekir�de İnaloğulları (1098-1183), Erzincan, Kemah ve Divriği�de Mengücükler (1072-1277) Erzurum�da Saltuklular (1072-1202)�dan ibaretti. Bu beyleri, bir düzene sokmak için çalışan Büyük Selçuklu Devleti sultanları, başarılı olamadılar. Bununla birlikte, beyliklerin ekserisi, sonraları Türkiye Selçukluları'nın hakimiyetine girdiler.

Alaeddin Keykubad�ın saltanatının sonlarına doğru, merkez ile uçlar arasında münasebetler gevşemeye başladı. 1220�den sonra Moğol istilasının Ortadoğu üzerinde yoğunlaşması, Bizans sınırında, büyük değişikliklere sebep oldu. Moğol akınlarına karşı koyamayan Türkmen aşiretlerinin, Selçuklu topraklarına yönelmeleri üzerine, Selçuklu sultanı, bunları Bizans sınırına yerleştirdi. İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev�in Kösedağ Savaşı'nda yenilmesinden sonra, merkezî idare iyice zayıfladı. Son Selçuklu veziri Muinüddin Pervane�nin ölümüyle, düzenli devlet idaresi de ortadan kalktı. Anadolu'da idareyi ele geçiren Moğol valilerinin zulümleri ve koydukları ağır vergiler, halkı huzursuz etti. Neticede Selçuklu Devletinin hiç bir fonksiyonunun kalmaması, halkı, kuvvetli beyler etrafında toplanmaya teşvik etti.

Nitekim, gaziler ve onlara katılan çeşitli aşiretlerle bazı Türkmen beyleri, karışıklık devresi içinde hakimiyet kurarak, birer hanedan haline geldiler. Aydın, Karesi, Menteşe, Saruhan, Germiyan, Çoban ve Osmanoğulları bu şekilde kurulan beyliklerden bazılarıdır. Eşref, Sahib Ata, İnanç, Hamid ve Candaroğulları gibi diğer beylikler ise; Selçuklu veya İlhanlılar tarafından, mükâfat olarak malikane tarzında verilen arazilerde, bazı komutanların, istiklallerini ilan etmeleriyle ortaya çıktılar.

Beylikler, kuruluşlarından hemen sonra, buhranlı bir devreye girdiler. Bunun sebebi ise, İlhanlıların, Anadolu valileri ile baskılarını arttırmaları idi. Emir Çobanoğlu Timurtaş, Ebu Said Bahadır Han tarafından affedilip Anadolu�ya ikinci defa vali olunca, beylikler, bağlılıklarını belirtmek için, İlhanlılar adına akçe bastırdılar. Daha önce affedilen Emir Timurtaş, 1324�te babası gibi öldürülmekten korktuğundan Memluklar'a sığındı. Vali olarak, Büyük Şeyh Hasan tayin edildi ise de kendisi gelmeyip, yerine Alâeddin Eretna�yı vekil olarak gönderdi. Ebu Said Bahadır Hanın ölümü ile çıkan kargaşalıktan faydalanan Eretna, 1343�te Timurtaş�ın oğlu Şeyh Hasan�ı yenince, hükümdarlığını ilan etti ve bir beylik haline geldi. Bu hadiseler neticesinde, Anadolu�da İlhanlı hakimiyeti tamamen çöktü.

İlhanlı baskısının, Anadolu beyliklerinin üzerinden kalkması üzerine, beyler rahat bir nefes aldılar. Anadolu şehirlerinde imar hareketlerini hızlandırdılar. Diğer taraftan, sınır boylarında olan Osmanoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Menteşeoğulları ve Karesioğulları, Bizans topraklarına yaptıkları seferleri sıklaştırdılar. Osmanoğullarının, akınlarda büyük başarılar elde etmesi, Anadolu�daki diğer beylikleri rahatsız etti ve onları bu beyliğin büyümesine engel olmaya sevk etti.

Yıldırım Bayezid Han, başarılı muharebeler neticesinde Germiyan, Hamid, Menteşe, Aydın, Saruhan ve Candaroğulları beyliklerini, Osmanlı topraklarına kattı. Bu sırada Timur Han�ın Ortadoğu�ya doğru hareketi, toprakları kaybolan beylerin ona sığınmasına yol açtı. Yıldırım Bayezid�in Ankara Savaşı'nda mağlup olmasıyla, bazı beylikler yeniden kuruldu. İkinci Murad Han zamanında, Anadolu beyliklerinin çoğu, Osmanlı topraklarına katıldı. Fatih Sultan Mehmed Han ise Anadolu�da birliği tekrar tesis etti. Fatih, 1461 senesinde Trabzon seferi ile Candaroğulları Beyliğini ortadan kaldırdı. Karaman Beyliği'nin topraklarının ekseriyetini, Osmanlı hakimiyeti altına aldı. Bu fetihlerden sonra, Karaman beyinin oğulları ile Kastamonu sancakbeyi olarak bırakılan Candaroğlu Kızıl Ahmed Bey, Uzun Hasan�dan yardım istediler. Ancak beyliklerinin başına geçmeye muvaffak olamadılar. İshak, Pir Ahmed, Kasım Beylerin mağlup edilmeleriyle de, 1471�de, Karaman Beyliğinin bütün toprakları, Osmanlı Devletine katılmış oldu.

Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları, Osmanlı-Memluk rekabetinden faydalanarak, mevcudiyetlerini bir süre daha korudular. Ancak, Yavuz Sultan Selim Han�ın Mısır seferi sırasında Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. Böylece, Anadolu�da Osmanlı Devleti'nin mutlak hakimiyeti kurulmuş ve Tavaif-i Mülûk adıyla anılan beylikler devri, sona ermiş oldu.

Beylikler devrinin en önemli özelliği, kültür faaliyetlerinde ortaya çıkmış ve her beylik, kendi merkezini bu açıdan zenginleştirmeye çalışmıştır. Eski Anadolu Türkçesi dil yadigârları bu faaliyetlerin neticesinde ortaya konmuş ve çok sayıda eser yazılmıştır. Bazı beyler, kültür faaliyetlerini teşvik ederken, bir kısım beyler de bizzat eserler vermişlerdir.
#7 - Eylül 20 2008, 17:39:11
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Arpalık

Osmanlılar'da devlet memurlarına vazifeleri sırasında maaşlarına ilaveten, görevden ayrıldıktan sonra ise tekaüt veya ma�zuliyyet maaşı olarak tahsis edilen gelir.

Arpalığın ne zaman ve ne gaye ile ihdas edildiği, kesin olarak bilinmemektedir. On altıncı asrın başlarında verilmeye başlanan arpalığın, memurluğu dolayısıyla at beslemek durumunda olanlar için konduğu tahmin edilmektedir. Arpalık, kendisinden başka kalabalık maiyeti, uşak ve hizmetkârları bulunanlara, masrafları gözetilerek bağlanırdı. Bu aylık, önceleri yeniçeri ağası, bölük ağası gibi askerî şahıslara verilmekte iken, sonraları şeyhülislam, kazasker, müderris gibi yüksek ilmiye sınıfına, sultan hocalarına, güç vazifelerde bulunan idare amirlerine, on yedinci asırdan itibaren de vezirler ile ümeraya verilmeye başlandı.

Arpalık, ya belli bir kaza veya sancağın senelik gelirinin bir kısmı tahsis olunarak veya hazineden belli bir gündelik verilerek olurdu. Bunun birincisine Bervech-i arpalık dirlik, ikincisine Bevech-i arpalık ulufe denilirdi. Arpalığın en fazlası; idare amirleri için senelik 100 000, ilmiye sınıfı için 70 000, yeniçeri ağaları için 58 000, saray mensupları için ise 19 999 akçe idi. Ulufe olarak verilenlerin senelik toplamı da, bu değerleri aşmazdı.

Arpalık sahibi olanlar, bizzat arpalık olarak tahsis edilen kazaya gitmeyip, yerlerine bir naip gönderdikleri gibi, bazen de kendileri giderlerdi. Sultan Üçüncü Selim, bozulan ilmiyenin ıslahına teşebbüs ettiği sırada, arpalık sahibi olan ma�zul (azledilmiş) vilayet kadıları ile kazaskerlerden, vilayet kadılarından mazereti olmayanların bizzat arpalıklarına giderek hakimlik etmeleri ve sakat ve ihtiyar olanların da arpalıklarını iltizama vermeyip emanet suretiyle beşte bir üzerinden ehliyetli dürüst naiplere vermeleri gibi hususları içeren fermanında; cahil kimselere naiplik verilmemesini ve imtihansız hiç kimsenin, yeniden kadılığa tayin edilmemesini emretti.

Arpalık, birçok suiistimallere meydan verdiği için, on sekizinci asırda kaldırılarak aylığa bağlandı. Bu durum daha sonra genişleyerek, arpalık maaşı; Tanzimat'tan sonra, isim değişikliği ile tarik maaşı ve en son olarak rütbe maaşı adını aldı. Meşrutiyet'ten sonra ise, ilmiye sınıfına da, diğer devlet memurları gibi muntazam aylık ve emekli maaşı bağlandı. Böylece, arpalık, tarihe karışmış oldu.
#8 - Eylül 20 2008, 17:43:00
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Atabeg

Selçuklu Devleti'nde şehzadeleri eğitip yetiştiren ve zamanla devlet kuran yüksek rütbeli memurlar. �Atabeg� unvanı, ilk defa Selçuklularda kullanıldı ise de, daha önceki Türk-İslam devletlerinde de bu vazifeyi gören memurlar vardı. Osmanlılar'da ise, şehzadeleri yetiştirmekle vazifeli kimselere lala denirdi.

Türkler, neslin devamını sağlayan çocuğa çok önem verdikleri gibi, onun terbiyesi ve yetişmesi hususunda da hassasiyet gösterirlerdi. Devletin devamının teminatı kabul ettikleri şehzadelere daha çok ehemmiyet verirlerdi. Bu düşünceler içinde olan Selçuklu hükümdarları, oğullarına, dinî, millî, manevî ilimlerin yanında; idarî, malî, askerî ve siyasî işleri öğretmek için, ümeradan birini atabeg (atabey) unvanıyla muallim tayin ederler ve istikbalin hükümdarlarını en iyi şekilde yetiştirmeye çalışırlardı. Atabegler, büyük işler başarmış, mühim vazifelerde bulunmuş şahıslar arasından seçilirdi. Küçük şehzadelere vasi ve mürebbi olan ve doğrudan büyük sultana, yani Selçuklu Devletine bağlı bulunan bu atabegler, başında bulundukları idari sahada yarı müstakil bir hükümdar naibi durumundaydılar. İdarî, malî ve askerî bütün yetkileri ellerinde bulunduran atabegler, şehzadenin sultan olma durumunda da, onun veziri, kumandan ve müşaviri olurlardı.

Devletin güçlü olduğu zamanlarda, merkezi otoriteye bağlı ve faydalı olan atabegler, Sultan Melikşah�ın oğul ve torunları arasındaki otorite boşluğundan istifade ile idarelerindeki vilayetlerde, yaşları küçük şehzadeler adına değil kendi başlarına hareket ettiler. Bu şekilde bağımsızlıklarını ilan eden atabegler, kendi aralarında da topraklarını genişletmek için mücadeleye giriştiler.

En meşhur Selçuklu atabegleri; Tuğ Tigin, İldeniz, İmadüddin Zengi, Muzafferüddin Salgur, Emir Sipehsalar, Gümüş Tigin Candar, Emir Atabeg Kara Sungur, Aksungur ve Anuş Tigin�dir. Bunlar arasında, elde ettikleri nüfuzlarından istifade ile devlet kuranlar oldu. Atabeglerin kurdukları devletler arasında en meşhurları: Dımaşk Atabegliği (Tuğtiginliler), Zengiler (Musul Atabegliği), İldenizliler, Salgurlular, Beğtiğinliler (Erbil Atabegliği)'dir.

#9 - Eylül 20 2008, 17:45:09
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Avrupa Tüccarı

Avrupa ile, ahitnameli (antlaşmalı) tüccar statüsünde ticaret yapma müsaadesi verilen, Osmanlı tebaası gayrimüslim tüccarlara verilen ad. Osmanlı ülkesi sınırları içinde, ahitnameli devletler tüccarı ile Müslüman ve gayrimüslim tebaadan olan tüccar, farklı şartlarda ticaret yapardı.

Ahitnameli tüccarın, dış ticarette daha imtiyazlı durumda bulunması, yabancı elçilik ve konsoloslukların kullanacakları tercümanlardan cizye vb. vergilerin alınmaması gibi durumlar, gayrimüslim Osmanlı tebaasına çok cazip geldi. Bu gayrimüslimler, İstanbul'daki yabancı devlet elçiliklerine ve diğer şehirlerdeki konsolosluklara başvurarak, tercümanlık beratı aldılar. Elçiliklerdeki ve konsolosluklardaki vazifeliler, bu yolla bazı menfaatler elde ettikleri için, zamanla tercümanlık beratı alan gayrimüslim tebaa çoğaldı.

Tercümanlık beratı ile ilgili suiistimalin önlenmesi için, Osmanlı Devleti idarecileri, bazı tedbirler aldılar. Sultan Üçüncü Ahmed Han, Sultan Üçüncü Mustafa Han ve Sultan Birinci Abdülhamid Han, bu konuyla ilgilenip yabancı elçilere notalar verdilerse de netice alınamadı. Sultan Üçüncü Selim Han devrinde, 1791 senesindeki teşebbüs de, istenilen neticeyi vermedi. Bunun üzerine 1802 senesinde, Avrupa ile ticaret yapan ve yapacak olan, tüccar, kaptan ve gemi sahipleri için özel bir statü kabul edildi. Böylece "Avrupa Tüccarı" denilen bir sınıf ortaya çıktı. Avrupa ile ticaret yapmak isteyen ve güvenilir bir şahıs olduğunu ispat eden gayrimüslimler, Avrupa tüccarı beratı aldılar. Berat için 1500 kuruş ödenmesi ve beratın İstanbul Kadılığı Bab Mahkemesine kaydı şart koşuldu.

Avrupa tüccarı sınıfına girenlere; iki hizmetkârının bulunması, bunlardan birinin İstanbul dışında oturabilmesi hakkı tanınmıştı. Beratlı tüccara hukuki bakımdan da müste'min tüccar gibi muamele ediliyor, yabancı tüccarla 4000 akçeyi aşan davaları İstanbul'a sevk ediliyordu. Müste'min tüccarla olan davalarında ise, davalının tabi olduğu devletin ahitnamesi esas alınıyordu.

1839'da Ticaret Nezaretinin kuruluşundan sonra ise Avrupa tüccarlarıyla ilgili işlere Ticaret Nezaretince bakıldı. Ticaret Nezaretine bağlı bir Ticaret Meclisinin, 1850'de ise Ticaret Mahkemesinin kurulmasıyla, Avrupa tüccarının ticaretle ilgili davaları da burada görülmeye başlandı.

Osmanlı Devletinin, gayrimüslim tebaasını Avrupa devletlerinin himayesinden kurtararak, onlara müste'min tüccar hak ve imtiyazları tanımasından, ahitnameli devletler rahatsız oldular. Devletin, gayrimüslim tüccar hakkında kesin tavrını ortaya koyduğu 1806'dan sonra, yabancı himayesine giren birkaç tüccar olduysa da, gayrimüslim tebaa artık kendi adlarına ticaret yapmayı tercih etti. Bu, bilhassa Avrupa tüccarı imtiyazının verilişini takip eden yıllarda, bu statüye dahil olan Rum kaptan ve gemi sahiplerine büyük menfaatler sağladı.

Müslüman olmayan Osmanlı tebaası tüccarların büyük imtiyazlarla zengin olması üzerine, Müslüman tüccarlar, Babıali'ye bir dilekçe sunarak, Avrupa tüccarının sahip olduğu imtiyazların, kendilerine de tanınmasını istediler. Bu istek, zamanla elde edilen kârın Frenklerden Türklere geçeceği hesaplanarak yerinde bulundu. İstek, Sultan İkinci Mahmud Han tarafından da uygun bulununca, "hayriye tüccarı" adı verilen yeni bir ticari grup ortaya çıktı. Avrupa tüccarlarına yalnızca batı ülkeleriyle ticaret imtiyazı tanınırken, hayriye tüccarlarının Avrupa'nın yanı sıra Hindistan ve Uzakdoğu ülkeleriyle de ticaret yapmasına izin verildi. Dış ticaretin kolay ve çabuk yürütülebilmesi için, hayriye tüccarının iki ortağına da imtiyaz tanındı. Hıristiyan Avrupa tüccarları, yurt dışına çıkarılması yasak malları alıp satamazken, hayriye tüccarları, gemi kiralayarak veya kendi gemileriyle bu tür malların taşımacılığını, alım ve satımını yapabilirlerdi. Yabancı iskelelerdeki şehbenderler de hayriye tüccarlarına yardımla yükümlüydü. Şehbenderler ve bunlarla çalışan muhtarlar, hayriye tüccarları arasından seçilirdi.

Temel ihtiyaç maddelerinin alım satımıyla uğraşan hayriye tüccarları, merkezlerde ve iskelelerde ticaret büroları, mağaza ve depolar açıyor, gemi çalıştırıyorlardı. Devletin savaş ve olağanüstü durumlarda, hayriye tüccarlarına başvurması ve yardım istemesi tabiiydi.

Tanzimat'tan sonra Avrupa tüccarlığı ve hayriye tüccarlığının statülerinde bazı değişiklikler yapıldı. 1876'da ise Avrupa tüccarlığı ile hayriye tüccarlığı kaldırıldı.
#10 - Eylül 20 2008, 17:48:04
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Babıali Baskını

İttihat ve Terakki Cemiyetinin, hükümeti ele geçirmek için, 23 Ocak 1913te yaptıkları kanlı baskın.

İttihat ve Terakki komitesi, İkinci Meşrutiyet'in ilanından ve 31 Mart Vakası'ndan sonra, orduya dayanarak, hükümeti ele geçirmişlerdi. Yalnız, kısa bir zaman sonra, asker ocağını siyasetle uğraştırmanın cezasını çekerek Halaskâr Zabitan Grubu�nun tazyikiyle yıkıldılar. Fakat, tekrar orduyu elde etmek suretiyle yeniden iş başına gelmek için gizli bir faaliyete giriştiler.

Nitekim Balkan Savaşı'nın şiddetle cereyan ettiği ve düşman ordularının İstanbul kapılarına dayandığı sırada, İttihatçılar, Kâmil Paşa Hükümetini devirmek ve çeşitli entrikalarla hükümeti elde etmek için çalışıyorlardı.

Önce, Balkan Savaşının neticeleri ne olursa olsun, büyük devletlerin, sınır değişikliğine müsaade etmeyecekleri, bu sebepten Türkiye�nin zararı olmayacağı propagandasını yaptılar. 81 yaşındaki Kâmil Paşa, bir ara istifa edip yeni bir kabine kurmayı düşündü. Sonra bu fikrinden vazgeçince, İttihatçılar bu sefer, Kâmil Paşanın Edirne�yi Bulgarlara bıraktığı şeklinde, akıl almaz ve yıkıcı bir propagandaya giriştiler. Bu arada başkumandan vekili Nazım Paşa, Sadrazamın muhalefetine rağmen, orduda bozgunculuk yaptıkları için tevkif edilen İttihatçıları serbest bıraktı. Nazım Paşa, daha önce Kurmay Albay Cemal Beyi, Menzil Müfettişi Umumisi, Kurmay Yarbay Enver Beyi de Kolordu Kurmay Başkanı yapmıştı. Böylece en stratejik merkezlere İttihatçılar getirilmişti. Bütün bu işler, Balkan Savaşının en acıklı günlerinde cereyan ediyordu.

23 Ocak 1913 günü Bulgarlar, Edirne ve Çatalca önlerindeyken, Kurmay Albay Enver Bey (Paşa), sabıkalılardan müteşekkil 20-50 kişilik bir çete ile Babıali�yi bastı. Babıali�yi muhafaza ile ilgili muhafız bölüğü, Dahiliye Nazırının haberi olmadan Cemal Bey (Paşa) tarafından yerlerinden alınmış ve başka bir yere götürülmüştü. Böylece baskıncılar rahatça içeri girdiler. Baskının kanlı safhaları, dış sofada cereyan etmiştir. Dış sofa mücadelesinde 11 kişi öldürüldükten sonra, başlarında Enver ve Talat beylerin bulunduğu çeteciler, iç sofaya daldılar. Kendilerini engellemek isteyen sivil polis komiserini öldürdükleri sırada, Harbiye Nazırı Nazım Paşa ile karşılaştılar. Nazım Paşa, Enver�e; �Beni aldattın, hani siyasetle uğraşmayacağına dair namus sözü vermiştin!� deyince, fedaisi Yakub Cemil�in tabancasından çıkan kurşunla, alnından vurularak öldürüldü.

Bundan sonra Talat ve Enver, sadrazam Kâmil Paşanın odasına girerek, onu istifaya zorladılar. Ancak Kâmil Paşa, devletin içinde bulunduğu durumu izah ederek, böyle bir darbeyle hükümetten çekilmesinin, felaketi arttıracağını söyledi. Fakat, silahla tehdit edilmesi üzerine istifa etti. Böylece, yaşlı sadrazamın siyasî hayatı sona erdi. Bu sırada Babıali Baskınını duyanlar, mahşerî bir kalabalık meydana getirmişlerdi. Toplanan kalabalığa, İttihatçıların meşhur hatibi Teğmen Ömer Naci nutuk çekiyordu. Sokaktaki kalabalık arasında, Almanya Büyükelçiliği Baştercümanı da vardı. Baskın planı için, Almanya Büyükelçiliğinde yapılan toplantı sonunda, Berlin�in izni alındığı açıkça görülüyordu. 1876 ve 1909 darbelerinin arkasında İngiltere vardı. Almanya ise Türkiye�de ilk defa bir darbeye karışıyor ve destekliyordu.

Sadrazamın istifa mektubunu alan Enver Bey, saraya gitti. Babıali�de kalan Talat Bey, kendini �Dahiliye Nazır Vekili� tayin ederek, bu unvanla valilere emirler gönderdi. Kâmil Paşa Hükümetinin, Adalarla Edirne�yi düşmana verdiği için millet ve ordu tarafından ıskat edildiğini bildirdi. Halbuki ne Edirne, ne de Adalar, Kâmil Paşa tarafından düşmana asla verilmiş değildi. Edirne�yi güya kurtarmak iddiasıyla Babıali�yi basıp hükümeti zaptetmiş olan İttihat ve Terakki komitesi, Kâmil Paşanın kabul etmediği bu yerlerin teslim şartını hiç sıkılmadan kabul ederek, bütün Rumeli topraklarıyla beraber Edirne�yi de düşmana terk etti. Bu tarihi ihanetlerini de ters-yüz ederek millete anlattılar.

Bu hükümet darbesinden sonra sadrazamlığa Mahmud Şevket Paşa getirildi. Babıali baskını neticesinde İttihatçılar, fiilen yeniden iktidara geldiler.
#11 - Eylül 20 2008, 17:48:57
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Babıali Yangınları

Osmanlı Devletinin idari merkezi olan Babıali'nin; 1740, 1755, 1808, 1826 ve 1839 senelerinde tamamen, 1878 ve 1911 senelerinde ise kısmen yanmasına sebep olan yangınlar.

1740 yangını: Bu yangın, sadrazam Mehmed Paşanın devrinde vuku bulmuştur. Harem ağalarının oturdukları kısımda başlayan yangın, kısa bir sürede binayı sarmış, havanın rüzgârlı olması yüzünden arz odası, hasır odası ve bitişik daireler tamamen yok olmuştur. Devrin padişahı Sultan Birinci Mahmud, söndürme çalışmalarına bizzat nezaret etmiştir. Ancak kısmen kurtarılan kısımlar da, birkaç gün sonra çıkan bir yangınla kül olmuştur.

1755 yangını: Silahdar Tevkii Ali Paşanın sadrazamlığı sırasında meydana gelen yangın esnasında, Babıali binası da tamamen yanmıştır. Demirkapı semtinde çıkan yangın, kısa bir sürede bütün semti sarmış ve yangında ev eşyalarını kurtaranlar, mallarını Sultan Üçüncü Osman�ın emriyle Gülhane Parkına koymuşlardır. Babıali binası inşa edilinceye kadar, işler Esma Sultan�ın Kadırga semtindeki konağına nakledilmiştir.

1808 yangını: Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa'ya karşı ayaklanan yeniçerilerin, kasten çıkardıkları yangındır. 1808 yangınında da tamamen kül olan Babıali�nin, bir sene sonra yeniden inşasına başlanmış, bilahare binanın tamamlanmasıyla buraya taşınılmıştır.

1826 yangını: Büyük Hocapaşa yangını sırasında Babıali de yanmıştır. 36 saat süren bu yangın esnasında, Babıali, Çifte Saraylar, Büyük Çarşı semtlerinde sayısız bina kül olmuştur. Babıali dairesi, yangın neticesi geçici olarak Şeyhülislamın dairesine taşınmıştır. Babıali, tekrar, 1828�de yeniden inşa edilen binasında hizmet vermeye başlamıştır.

1839 yangını: Dahiliye dairesi ahırlarından çıkan yangın, binayı tamamen kül etmiştir. Devlet işlerinin gecikmesini önlemek için, memurlar, önce Necip Efendi Konağına, oradan da Defterdarlık binasına taşındılar. 1844�te inşaatı bitince merasimle açıldı ve çalışmalar kârgir olarak yapılan binada devam etti.

1878 yangını: Rivayete göre yangın, odacıların ihmali neticesi Şura-yı Devlet Dairesinde çıkmış ve altı saat devam etmiştir. Ahkam-ı Adliye Dairesi, Dahiliye ve Hariciye nezaretleri tamamen kül olmuştur. Sadrazamlık Dairesi ise büyük gayret sonucu kurtarılabilmiştir.

1911 yangını: Sabaha karşı çıkan bu yangında, Sadrazamlık ile Hariciye Nezareti daireleri kurtulmuştur. Şura-yı Devlet, Dahiliye Nezareti, Mektubcu, Teşrifatçı, Beylikçi, Sadaret Kalemi daireleri ile Vakanüvis daireleri tamamen yanmıştır.

Çeşitli tarihlerde kısmen veya tamamen olmak üzere vuku bulan Babıali yangınları sırasında, evrak ve vesikalara hiçbir şey olmaması, Osmanlı Devleti'nin mükemmel işleyen bir arşiv teşkilatı olduğunu göstermektedir. Babıali hazine-i evrakı, orada özel olarak yapılmış mahzene konur, her gün o evraktan lazım olanlar kalem dairelerine getirilir ve işi bitsin bitmesin, akşamları tekrar mahzene konur, sabahları yine getirilirdi. Bazen bu hususa riayet edilmemesi yüzünden, Babıali yangınlarında odalarda bulunup mahzene konmayan evrakların yandığı görülmüştür.
#12 - Eylül 20 2008, 17:50:17
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Batılılaşma

Batı'nın ilimde, fende, tecrübede, sanatta, imar ve refah vasıtalarında bulduklarını öğrenmek, yapmak ve bunlardan faydalanmaya çalışmak.

Osmanlı Türkleri 15, 16 ve 17. asırlarda siyasi sahada olduğu gibi medeniyet seviyesi, içtimaî, yani, sosyal nizamı ve ahlaki üstünlüğü ile dünyada en ileri seviyede bulunuyordu. Onlar, mensubu oldukları İslam dinine ve onun güzel ahlâkına, iyilik, çalışkanlık, adalet gibi emirlerine sarıldıkları müddetçe, çağın zirvesine çıkmış ve diğer milletlere üstün ve örnek olmuştur. Dünyanın en mühim ticaret yolları, önemli ülkeler, şehirler ve denizler Osmanlı hakimiyeti altındaydı. İki saatlik bir savaş sonunda bir devleti bütünüyle idareleri altına alabilecek bir güce sahiptiler. Karşılarında rakip olabilecek bir kuvvet yoktu. Bu sebeple Osmanlı Devleti, hakim bir vaziyette seyrine devam ediyor, onu daha yeni hamleler ve teknik buluşlar yapmaya sevk edecek itici sebepler görülmüyordu.

Buna karşılık, 10. yüzyıldan beri açlık, sefalet, hastalık ve zulüm içerisinde, en mühimi Müslümanlar karşısında mahkûm bir vaziyette bulunan batı toplumu için aynı durum söz konusu değildi. Çünkü onların karşısında tatbik edebilecekleri yüksek ve parlak bir ilim, örnek alabilecekleri, gelişmiş bir medeniyet mevcuttu. Nitekim onlar, Haçlı seferleri ve çeşitli vesilelerle İslam memleketleri ile olan irtibatları sırasında, bu medeniyeti tanıma fırsatı buldular. Rönesans denilen hamlelerinde, bunun büyük tesiri oldu.

Diğer taraftan Avrupalılar, doğunun, bilhassa Hindistan'ın tabiî ürünlerinden, ancak Osmanlılar vasıtasıyla istifade ettiklerinden onlara pahalıya mal oluyordu. Bu sebeple, ihtiyaçları olan maddeleri doğrudan kendi mahalline giderek temin etmeyi düşündüler ve deniz yoluyla Hindistan'a ulaşabilme çarelerini aradılar. Bu yüzden pekçok deniz seyahatleri yaptılar. Bu faaliyetleri sırasında, denizcilik bilgi ve tecrübeleri genişledi. Denizcilik mektepleri açarak, bu bilgi ve tecrübelerini ilerlettiler. Donanmalarını bu bilgilerle teçhiz ettiler. Diğer harp sahalarında da bu bilgi ve tecrübelerinden faydalandılar. Neticede savaş meydanlarında, Osmanlılar üzerinde de üstünlük kurmaya başladılar. Öyle ki, 17. asrın başlarında Osmanlı donanmasının hala kürekli ve yelkenli olmasına karşılık, onlar donanmalarını kalyonlarla donatmışlardı.

Avrupa devletlerinin elde ettikleri bu üstünlüğün sonunda, kara ve denizdeki başarısızlıklar, Osmanlı devlet adamlarının dikkatini çekti. Osmanlı padişahları, ülkelerinin kaybettiği üstünlüğü tekrar kazanmak gayesiyle, batının ilim ve tekniğini Türkiye'ye aktarmak için, her türlü imkânı seferber etti.

Sultan Üçüncü Ahmed Han döneminde (1703-1730) Avrupa devletleri ile siyasî münasebetler kuruldu. Bu sırada Paris'e giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi, burada birçok müesseseleri gezdi ve raporlar sundu. Oğlu Mehmed Said Efendi ise ilk Türk matbaasının açılması için izin istedi. Şeyhülislam Abdullah Efendi, matbaanın çok hayırlı bir hizmet olacağına ve açılması gerektiğine dair fetva verdi ve matbaa kuruldu. Rochfart isminde bir Fransız subayına Osmanlı ordusunun ıslahı için rapor hazırlatıldı.

Sultan Birinci Mahmud (1730-1754), Sultan Üçüncü Mustafa (1757-1774) ve Sultan Üçüncü Selim (1789-1807) devirlerinde de bu faaliyetler devam etti. İbrahim Müteferrika, Tatarcık Abdullah Efendi, Koca Sekbanbaşı ve Vak'anüvis Asım Efendi gibi ilim ve devlet adamları, padişahlara takdim ettikleri eserlerinde, Avrupa devletlerinin askeri teşkilatı, nizam ve talimleri hakkında bilgiler verdiler. Bu raporlar ışığında, Osmanlı Devletinde bilhassa askerî alanda pekçok düzenlemeler yapıldı. Avrupa taktik, disiplin ve silahlarının kullanılabilmesi için, topçu ve humbaracı ocakları ıslah edildi. Kâğıthane'de kurulan askerî bir ocak, tamamen batı tekniği tarzında eğitime başladı. Burada Fransız subaylarından da istifade edildi. Bu faaliyetlerin geliştirilmesi için, Avrupa'da daimî elçilikler ve konsolosluklar açılmaya başlandı. Nizam-ı cedid adı ile yeni ve modern bir ordu kuruldu. Osmanlı Devleti, kısa bir süre sonra bu gelişmelerin faydasını gördü. Napolyon'un Mısır'ı işgal teşebbüsü, bu talimli ve disiplinli birlikler tarafından önlendi. Rusya ve Avusturya orduları karşısında başarılar elde edildi. Fakat teşkilatı bozulmuş, disiplini kalmamış, askerlikten çok esnaflıkla uğraşan, söz dinlemez, isyankâr bir güruh haline gelmiş Yeniçeri Ocağı, bu gelişmelere karşı çıktı. Neticede batının tekniğini alarak, devleti yeni bir nizama ve hayatiyete kavuşturmaya inançlı ve kararlı olan Üçüncü Selim Han, bu asilerce şehid edildi.

İkinci Mahmud Han (1808-1839) tahta çıkar çıkmaz, amcası Üçüncü Selim'in yarım bıraktığı ıslahat programını gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Askeri reformları istemeyen Yeniçeri Ocağını 1826'da ortadan kaldırdı. Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adı ile yeni bir ordu kuruldu. Ordunun talim ve terbiyesi için, Avrupa'dan mütehassıslar getirildi. Mühendishane-i Bahri-i Hümayun ihya edildi. Türkiye'de ilk buharlı gemiler satın alınarak Türk deniz kuvvetlerine kazandırıldı. Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane açıldı. Devlet memurlarının yetişmesi için, Mekteb-i Maarif-i Adli kuruldu. Açılan okulların seviyesini yükseltmek ve lüzumlu fen ve teknik kitapların tercümesi için, batı dillerinde tercüme büroları açıldı.

Görüldüğü üzere batılılaşma adı verilen hareketin esası, İkinci Mahmud devri sonuna kadar, sadece askeri ve teknik sahada ilerlemek ve bunun için batının lüzumlu olan ilminden istifade etmekti. Bu gaye ile, gerekli bütün teşebbüsler yapıldı. Ancak bu çalışmalar, daha çok Avrupalı subay ve uzmanların kontrolünde oluyordu. Oysa yeni kurulan askeri ve teknik müesseseleri, mektepleri devam ettirebilmek ve bunlardan büyük ölçüde faydalanabilmek için, kendi insanını yetiştirmek lazımdı. Bunun için, ilk defa olarak, 1827'de Paris'e öğrenci gönderildi ve sonraki yıllarda da bu uygulama devam etti.

Diğer taraftan batılılar, Osmanlı Devletinin ilmi ve teknik alandaki ilerlemelerine mani olabilmek ve onları içte ve dışta zayıflatmak için bütün güçleriyle çalışıyorlardı. Osmanlı ülkesine gönderdikleri sefirler, tüccarlar, bilginler ve ajanlar vasıtasıyla azınlıkları tahrik ediyor, bölücülük yapıyor ve nüfuz edebildikleri devlet adamlarını kullanarak ihtilaller bile çıkarabiliyorlardı. Nitekim İkinci Mustafa Han'ın tahttan indirilmesi, Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa isyanları, hep onların gizli faaliyetlerinden kaynaklanıyordu. Şimdi ise Türk gençleri, kendilerinden istifade etmek üzere ayaklarına kadar gelmişti. Onlar, bu gençleri memleketlerine döndüklerinde, gayelerine uygun bir şekilde kullanabilmek için metodlu telkinlerde bulundular. Bu telkinlerin üç ana hedefi vardı. Bunlar; gençlerin Osmanlı Hanedanına itaat duygusunu kırmak, dini metanetlerini zaafa uğratmak, yabancı fikir ve adetlere alıştırarak yozlaştırmaktı. Böylece bünyelerindeki tahribat tamamlanmış olacaktı. Gerçekten de birkaç yıl içerisinde, batı ülkelerine giden gençlerin pek çoğu, bedeni Türk; fakat düşünüşü, anlayışı ve yaşayışı itibariyle tam bir Avrupalı haline geldi.

Avrupalılar, diğer taraftan, aynı gayeye dönük planlarını ülkelerine gelen dini yönü zayıf ve sefahate düşkün Osmanlı Devlet adamları üzerinde de deniyorlardı. Avusturya büyükelçisi Sadık Rıfat Paşa ile Londra büyükelçisi Mustafa Reşid Paşa bunlar arasındaydı. İskoç Mason teşkilatı üyesi Lord Rading, bilhassa Reşid Paşa ile sıkı bir dostluk tesisine muvaffak oldu. Onun idarede en yüksek mevkilere gelebilmesi için çalışacağını ve İngilizlerin desteğini devamlı yanında tutacağını bildirdi. Tatlı vaatlere aldanan Reşid Paşa, Mason locasına üye oldu. Lord Rading ona devlet idaresinde yapılması gereken ıslahatları telkin etti. Mustafa Reşid Paşa, bu telkinler ile İkinci Mahmud Hana; "Batılıların, Osmanlı Devletine, bilhassa Müslüman ve Hıristiyan tebaa arasında eşitlik gözetmediği için düşman olduğunu, müslim ve gayrimüslim ayrılığının kaldırılması gerektiğini, bu hususlarda yapılacak ıslahatı, bir hatt-ı hümayunla ilan etmesini" teklif etti. Reşid Paşanın isteklerinin, İngilizlerin arzusu ve emeli olduğunu iyi bilen padişah, bu teklifleri reddetti.

Ancak 1839'da İkinci Mahmud Hanın vefatı, Osmanlı Devleti'nin Mısır valisi Mehmed Ali Paşa isyanı karşısında düştüğü durum ve nihayet tahta 16 yaşında genç ve tecrübesiz Abdülmecid Han'ın çıkması, İngilizlere, bekledikleri fırsatı verdi. Mısır meselesinde destek olmaları vaadiyle, genç padişaha Mustafa Reşid Paşayı sadrazamlık makamına tayin ettirdiler. Reşid Paşa da, daha önce Lord Rading'le beraber hazırlamış olduğu reform ve ıslahatları Tanzimat Fermanı adı altında yayınlatarak yürürlüğe koydu. Bu ferman sayesinde, büyük vilayetlerde mason locaları açıldı. Casusluk ve hıyanet ocakları açılıp çalışmaya başladı. Osmanlıyı geri bırakan sebepler olarak İslamiyet gösterilmeye çalışıldı. Gençlere ecdat düşmanlığı aşılandı ve milli birlik parçalandı. Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, hesap, hendese, astronomi dersleri, "din adamlarına lazım değildir" denilerek kaldırıldı. Batının günlük kültürü, Osmanlı toplumunu sarsmaya başladı. Giyim ve ev eşyalarından, evlerin stili ve insanlar arası ilişkilere kadar Avrupa örf ve adetleri yayıldı. Nihayet, konu, batılı kanunların alınması meselesine kadar geldi. Reşid Paşa ekolünden yetişen Âlî, Fuad, Kabuli ve Midhat paşalar, mahkemelerde Fransa medeni kanunlarının uygulanmasını istediler. İstanbul'daki Fransız elçisi Marqui de Mousteir, Fransız medeni hukuku hakkında malumat vererek, onların fikirlerini destekledi. Halbuki bu kanunlar, batı insanının aile, toplum, iktisat ve siyaset anlayışını temsil ettiklerinden Osmanlı cemiyetinin yapısına ters düşüyordu. Nitekim meşhur hukukçu ve tarihçi, zamanın adliye nazırı (Adalet Bakanı) Ahmed Cevdet Paşa ve taraftarları, bu görüşün karşısında yer aldılar. Ahmed Paşaya göre; "Bir milletin temel kanunlarını değiştirmek o milleti ölüme mahkum etmek" demekti.

İşte Üçüncü Ahmed Handan itibaren "Avrupalıların ilim ve tekniğini tatbik etmek" şeklinde kabul edilen batılılaşma, Tanzimat devri aydınlarınca, "batının sadece kültür, örf ve adetlerini almak ve batılı gibi yaşamak" şeklinde benimsendi ve yozlaştırıldı. Konu, aslından saptırıldı. Bu şekilde düşünmek, aydın olmanın icabı sayıldı. Batılılaşmayı gerçek manasında anlayanlara gerici, yobaz denildi. Devlet kademeleri, tamamıyla, Mustafa Reşid Paşa zihniyetinde yetişenlerin eline geçti. Avrupa'da tahsil yapmış denilerek işbaşına getirilenlerin, kısa bir süre sonra, ilim ve teknikten habersiz, tek sermayelerinin İslam düşmanlığı ve kuru bir Avrupa hayranlığı olduğu görüldü. Batının ilim ve tekniğini alma gayesiyle Avrupa'ya giden bu gençlerden her biri, dönüşte ateşli bir hatip veya yazar kesiliyor ve Osmanlı Devletini meşruti bir rejime oturtmak için gayret sarf ediyorlardı. Onlara göre padişahın yetkileri azaltılmalı ve asıl iktidar, meclise devredilmeliydi. Böylece, batılılaşmanın en önemli unsurlarından olan, devlet idaresinde çok seslilik sağlanacaktı. 1876'da İkinci Abdülhamid Han'ın ilan ettiği meşrutiyet neticesinde kurulan ve çoğunluğunu Türk olmayanların meydana getirdiği meclis, altı ay içerisinde devleti felaketlerin eşiğine getirdi. Osmanlı cemiyetinin henüz böyle bir sisteme hazır olmadığını ve o şartlar içerisinde Meşruti idarenin ülkeyi yıkıma götürdüğünü gören padişah, meclisi feshetti.

Devleti, tam otuz bir sene dahiyane bir siyaset ve adaletle yönetti. İçte Ermeni, Rum, Bulgar, Arnavut çetecileri, dışta bunları destekleyen süper güçler ve mason teşkilatlarının çalışmalarına rağmen devletin bütünlüğünü korudu. Ayrıca bu büyük meseleler yanında, ülkesini ileri bir seviyeye ulaştırmak için eğitim, sanayi, imar, haberleşme ve memleket kalkınmasında büyük hamleler başlattı. Her vilayette mektepler, hastaneler, yollar ve çeşmeler yaptırdı. Mekteb-i Mülkiye, Güzel Sanatlar Akademisi, Yüksek Ticaret Mektebi, Hukuk, Yüksek Mühendis Mektebi, Bursa'da İpekçilik Mektebi, Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi, Yatılı Kız Lisesi, Mülkiye Lisesi, Üsküdar Lisesi, Maden Arama Mektebi, Fen ve Edebiyat Fakülteleri, Dilsiz ve Sağırlar Mektebi, Haydarpaşa Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane, Gülhane Tababet-i Askeriye Tatbikat Mektebi, açılan eğitim müesseselerinden sadece bir kaçıdır. Ayrıca ziraat, sanayi ve ticaret odaları açıldı. Hereke kumaş fabrikası, çini fabrikası, Kadıköy havagazı fabrikası, Hamidiye kâğıt fabrikası, mum fabrikası kuruldu. Ereğli kömür ocakları işletildi. Musul ve Kerkük civarında petrol kuyuları açıldı. Medine-i münevvereye kadar telgraf hattı ve ülkenin dört bir yanı demiryolu ile döşendi.

Avrupalıların, Osmanlı devlet adamları ve aydınları bünyesinde yaptıkları tahribat pek büyüktü. Bunlar, batıda mevcut parti, fırka ve hizipçilik gibi her türlü sosyal müesseseyi, devletlerinin bünyesine uygun olup olmadığını düşünmeden tatbik etmeye çalışıyorlardı. Bu maksatlarının tahakkuku için her türlü gayri meşru yolu deniyor, hatta Ermeni, Rum, Bulgar, Yunan ve Arnavut çetecileriyle işbirliği yapıyorlardı. Nihayet İkinci Meşrutiyetin ilanı ile kısmen ve 1909'da Sultan Abdülhamid Hanı tahttan indirerek, bu isteklerine tamamen kavuştular. Böylece batılılaşma adı altında parti ve hizipçilik, memlekete hakim oldu. Bu idare, 10 milyon km2 toprağı olan Osmanlı ülkesini 10 yılda bitirerek, düşmanlarının insafına terk etti.

Türk milletinin gözü önünde, tamamen mecrasından saptırılmış batılılaşma adı altında böylesine acıklı bir manzara mevcutken, yüz yıla yakın bir süredir, halâ bu mevzu üzerinde tartışmalar sürmekte, ilim, fen ve teknik sahalarında bu mesafenin kat edildiği görülmemektedir. Meşhur Alman filozofu Ranke: "Eğer millet lâyık olduğu mevkie yükselememiş ise, bilin ki hayatına bir kasıt vardır" demektedir. Gerçekte de tarihte parlak medeniyetler tesis etmiş Türk milletinin en önemli bir vasfı da, ilim ve fende gerçekleştirilmek istenen hamlelere karşı hiçbir zaman karşı çıkmamış olmasıdır. Onun mukavemeti ve itirazı, ancak örf ve adetlerine lüzumsuz yere müdahale edildiği zaman olmuştur. Bu ise kültür bütünlüğü ve istiklali bakımından, çok sıhhatli bir tepkidir. Türk toplumu hakkında bu hususta en iyi hükmü, Fransız akademisi üyesi Claude Farrere vermektedir. O; "Yeni Türkiye'yi saran en bulaşıcı, en kötü mikrop, şüphesiz siyaset mikrobu. Günümüzün Türkleri, kitaplarda okudukları kimselere benzemek istiyorlar. Bu bakımdan şuurlu veya şuursuz olarak, komşularında gerçekten yeni olan her şeyi kopya etmişler, bilhassa ilerici olduklarını iddia eden komşularından. Rusya da bunlardan biri. Fransa da... Eski Türkiye'yi medeniyete götüren tek vasıta İslam'dı. Gerçek imanları vardı. Kadınları da kendileri gibi mümindi. Toprağına çok çeşitli ve derin köklerle bağlı bir halkın dinini kökünden sökmeye kalkışmanın iyi bir şey olduğunu iddia edemeyeceğim. Menşelerine (asıllarına) çok yakın olan bir halkın, iç dünyasının temelini teşkil eden dinini kökünden sökmeye kalkışmanın, çok ciddi ve tehlikeli bir şey olduğuna eminim" diyerek, hakikati, bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir.

Netice olarak, 1839'dan itibaren, batılılaşma, "yabancıların kültürleriyle yoğrulma" gibi, maksadından uzak bir manâda ele alındığı içindir ki Türkiye, ilim ve teknikte istenilen seviyeye ulaşmak şöyle dursun, sürekli geriledi. Nitekim bugün pekçok Afrika ülkesi bile, ilmî araştırmalarda, Türkiye'yi geçmiş bulunmaktadır. Japonya ve Kore gibi ülkeler, ileri seviyedeki devletlerin teknik gelişmelerini, kendi kültürleri ile mecz ederek kullanmak suretiyle, 50 yıl gibi kısa bir süre içerisinde ilimde, sanatta, teknikte, hattâ ticaret ve ekonomide dünyanın süper güçleri arasına girdiler.

Türk milleti, batılılaşmayı gerçek manasında kavrayıp tatbik edebildiği gün, ileri milletler seviyesine ulaşmaya ve lâyık olduğu mevkii kazanmaya namzed olacaktır.
#13 - Eylül 20 2008, 17:51:18
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Berat

Resmi belge, senet. Osmanlı Devleti'nde bir kimseye verilen rütbe, nişan veya toprak imtiyazını gösterir padişah fermanı. Berata; nişan, berat-ı şerif, nişan-ı şerif ve hüküm de denilmektedir.

Beratlarda istenilen hizmetin adı, mahalli, maaşı veya geliri, verilen şahsın ismi, ne için verildiği; kumandanlık, serdarlık gibi mühim bir vazife ise berat alanın selahiyet derecesi açıkça belirtilirdi. Böylelikle elinde berat olan şahsın bu selahiyet belgesinin dışına çıkması önlenmiş olurdu.

Beratların muhtelif çeşitleri vardır ki bunlar, timar beratı, iltizam beratı, muafiyet beratı, mulakat beratı, malikane beratı, imtiyaz beratı, beylerbeylik, nişancılık, defterdarlık, vezirlik gibi memuriyet beratları, imamet, hitabet, feraşet ve tababet izni verildiğini belirten beratlar ile, serdarlık beratları gibi. Berat verilen kimseden berat resmiâ ismiyle bir vergi alınırdı. Timar beratı bir şahsa verildiğinde, beratta timar sahibinin hüviyeti, timar verilen sancağın kazası, köyü, timarın miktarı, verilme sebebi, ilk mi, tahvilinden mi, mahlulünden mi (yani, birinin üzerinden alarak mı) verildiği, senelik gelir ve istenilen hizmet kayıtlı olurdu.

İltizam beratlarında, berat verilenin ismi, iltizamın verilme sebebi, geçerliği olduğu tarihler, iltizam bedeli ve taksitleri, iltizamın ne şekilde idare edileceği muhakkak belirtilirdi.

Bunlar da, verilen şahsın itibarına, rütbesine ve verilen şeyin önemine göre sade veya ağdalı bir lisan kullanılırdı. Verilen beratlar, veren padişahın hayatıyla kayıtlıydı. Padişahlar değiştikçe, yeni padişahın tuğrası bulunan yeni berat verilir ve bu beratlardan yarım resim (vergi) alınırdı. Yapılan işleme, tecdid-i beratâ denilirdi.
#14 - Eylül 20 2008, 17:53:28
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Boğazlar Meselesi

İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazından yabancı gemilerin geçişiyle ilgili olarak milletlerarası diplomaside, çeşitli zamanlarda ele alınan anlaşmazlık.

Osmanlı Devleti Karadeniz'e, Marmara Denizine ve boğazlara hakim olduğu sırada, boğazlarla ilgili bir mesele olmamıştır. Ancak Rusya, 18. yüzyılda Karadeniz'in kuzey kıyılarına hakim olunca, Osmanlı Devleti, 1774'te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'yla, Rus ticaret gemilerine, Boğazlardan serbest geçiş hakkı tanıdı. 1798 ve 1805 Osmanlı-Rus İttifak antlaşmalarıyla, Karadeniz, bütün yabancı devletlerin savaş gemilerine kapatıldı. Rus savaş gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı tanındı ve yabancı savaş gemilerinin Karadeniz'e zorla girmek istemeleri durumunda da Osmanlı-Rus donanmalarının birlikte karşı koymaları hükme bağlandı. Fakat bu antlaşma kısa bir müddet sonra, 1807 Osmanlı-Rus Savaşı ile yürürlükten kalktı.

Osmanlı Devleti, 5 Ocak 1809'da İngiltere ile imzaladığı Kala-i Sultaniye (Çanakkale) Antlaşması ile Boğazları yabancı savaş gemilerine kapalı tutmayı taahhüt etti. 1829 Edirne Antlaşması'yla Rusya, Boğazlardan ticaret gemilerini geçirme hakkını yeniden elde etti. Ayrıca Osmanlı Devleti, Boğazları, sulh içinde bulunduğu bütün devletlerin ticaret gemilerine açtı. Sultan İkinci Mahmud Han, 1833'te Mısır meselesinde aldığı yardım karşılığında Hünkâr İskelesi Antlaşması'nı imzalayarak, Boğazları Rusya lehine yabancı savaş gemilerine kapatmayı kabul etti. Bu antlaşma, büyük Avrupa devletlerinin, Boğazların, sulh döneminde, Osmanlı olmayan bütün savaş gemilerine kapalı tutulması kuralını benimsediği, 15 Temmuz 1841 Londra Boğazlar sözleşmesi ile iptal edildi. Buna rağmen Osmanlı Devletinin müttefiki olan İngiltere ve Fransa, Kırım Savaşı sırasında Rusya'ya saldırmak üzere donanmalarını Boğazlardan geçirdiler. Londra Boğazlar Sözleşmesi, bütün savaş gemilerinin Boğazlardan Serbest geçişine izin veren 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Boğazlar Sözleşmesine kadar yürürlükte kaldı. Birinci Dünya Savaşı sonunda, 30 ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi'nden sonra Boğazların hakimiyeti, fiilen Osmanlı Devletinin elinden çıkıp, tamamen İtilaf Devletlerinin eline geçti.

Lozan Antlaşması'yla birlikte aynı anda imzalanan, Lozan Boğazlar Sözleşmesinin sonunda, Boğazlar, askerden arındırıldı. Savaş gemilerinin geçişi, herhangi bir izne bağlı olmadan tamamen serbest bırakıldı. Sulh döneminde, yabancı ticaret gemilerine geçiş serbestliği tanındı. Bir savaş döneminde Türkiye'nin tarafsız olması halinde de, sulh dönemindeki kaideler geçerli sayıldı. Türkiye'nin taraf olduğu bir savaş halinde, tarafsız gemilerin düşmana yardım etmemek kaydıyla Boğazlardan serbestçe geçmesi hükme bağlandı.

Türkiye; Lozan Boğazlar Sözleşmesinin, Türkiye'nin hükümranlık haklarını kısıtlayan hükümler taşıması sebebiyle, Boğazlar rejiminin statüsünde ilk defa 1933 Londra Silahsızlanma Konferansında dile getirilen bir değişiklik talebinde bulundu. İtalya dışında Lozan Boğazlar sözleşmesini imzalayan devletlerin katıldığı Montreux Konferansı sonunda, Boğazları tahkim etme konusunda Türkiye'ye tam yetki veren ve Karadeniz'de kıyısı bulunmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişini kısıtlayan Montreux Sözleşmesi 20 Temmuz 1936'da imzalandı.

Boğazlar Meselesi, 1945'te Yalta ve Potsdam konferanslarında müttefik devletler arasında tekrar ele alındı. Ancak kesin ve net bir anlaşmaya varılamadı. İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden milletlerarası gündeme gelen Boğazlar meselesi, devletler arasında tartışıldı. Sovyetler Birliği, savaştan sonra siyasi dengelerin değiştiğini, bu sebeple Boğazlar rejiminde de yeni şartlara uygun bazı değişiklikler yapılması gerektiğini savundu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin, Montreux Sözleşmesine uymadığını ileri sürerek, kendi emniyetinin sağlanması için Boğazların, Karadeniz'de kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine kapatılmasını, Karadeniz'de kıyısı olan devletlerin savaş gemilerine ise her zaman açık tutulmasını talep etti. Ayrıca Boğazlardan geçiş rejiminin, yalnızca Türkiye ile Karadeniz'de kıyısı olan devletler arasında düzenlenmesi gerektiğini savundu. Diğer taraftan Sovyetler Birliği, düşmanca maksatlarla kullanılmasını engellemek için, Boğazların Türkiye ile Sovyetler Birliği tarafından ortak olarak savunulmasını istedi. Bu isteklerini, 7 Ağustos 1946 ve 24 Eylül 1946 tarihli iki notayla Türk hükümetine bildirdi. ABD ve İngiltere, Boğazlar rejimi hakkında yeni bir düzenleme yapılmasına karşı olmadıkları için, Sovyetler Birliği'nin teklifini kabul ediyorlardı. Fakat diğer batılı ülkeler, Boğazlar rejiminin Montreaux Sözleşmesinin esasları dahilinde, milletlerarası bir toplantıda görüşülmesi gerektiğini savundular. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ikili görüşmeler yapılmasını kabul etmediler. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, Sovyetler Birliği'nin notalarına karşı 22 Ağustos 1946 ve 18 Ekim 1946 tarihlerinde verdiği notalarla, Boğazlar rejiminde yapılacak bir değişikliği ilke olarak kabul ediyor, ama bunun ikili görüşmeler yoluyla değil de milletlerarası bir toplantıda ele alınması gerektiğini bildiriyordu. Bu notalarda ayrıca, Boğazlar konusunda ortak savunma talebinin kesinlikle kabul edilemeyeceği açıklandı.

Bu sırada meydana gelen bazı önemli siyasî ve askerî gelişmeler, Boğazlar rejiminin yeniden değiştirilmesi konusunda milletlerarası konferans toplanması teşebbüsünü neticesiz bıraktı. Dolayısıyla Boğazlar rejiminde bir değişiklik olmadı. Böylece Montreux Sözleşmesinin hükümleri, günümüze kadar değiştirilmeden yürürlükte kaldı.
#15 - Eylül 20 2008, 17:54:26
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Bozkurt
Türklerin, Orta Asya devirlerinde yol gösterici ve tecrübeli rehberi olan milli sembolleri.

Bozkurt, Orta Asya Türk tarihinde ve İslamiyet'ten önce Türk destanlarında adına çok rastlanan milli bir destan unsuru, motifidir. Destanlarda, Türklerin hayat ve savaş gücünü temsil eder. Türkiye Türklerinde orduyu temsilen kullanılan Mehmetçik yerine, İslamiyet'ten önce Orta Asya'da yaşayan Türkler, Bozkurt u kullanmışlardır.

Her bakımdan Türk hayatında totemciliğin zıddına bir durum görülmesine rağmen, Türklerde totem olarak kurdun gösterilmesi, yanlış bir husustur. Her şeyden önce, klanlar totemlerine taptıkları halde, Türkler kurda tapmamışlardır. Zaten Şamanizm'le bile ilgisi olmayan eski Türk dini, İbrahim aleyhisselamla muasır olan Zülkarneyn aleyhisselam ve daha öncelerde görüldüğü gibi her zaman ilahi olmuş ve tek Allah'ı kabul etmiştir. Eski Türklerde Kurt-atanın (Tecrübeli insan) yaşadığı kabul edilen mağarada belirli törenler yapmak, kurdun vücudu ile değil, mazisi ile karanlıklara karışmış eski hatıraların canlanması ile ilgilidir. Gerçekte göçebe olan Türklüğün, o devirlerde kurdu, çeviklik ve savaş yönünden sembol kabul etmesi, şaşılacak bir durum değildir. Bu, bir bakıma Çin gibi komşu kavimlerin, Türkleri kurda benzetmelerinden ileri gelmiş olabilir. Zaten Göktürk Hakanlığı'nın hassa ordusu mensuplarına Çinliler, Fu-li, yani kurt (böri) diyorlardı.

Oğuz destanında Oğuz Han, halkına �Bozkurt sesi savaş parolamız olsun� der. Gerçekten Türklerin İslamiyet'ten önce harplerde düşmanlarına bozkurt seslerini takliden haykırarak saldırdıkları, bir vakıadır. Bu hususa bazı Arap şairlerinin şiirlerinde de işaret edilir. Müslüman olduktan sonra bunun yerini "Allah! Allah!" nidaları almış ve günümüze kadar gelmiştir.

Göktürk destanlarında Asena isimli bir dişi kurttan bahsedildiği gibi, Ergenekon'dan çıkış destanında da orduya bir bozkurtun yol gösterdiği ve ordunun başındaki hükümdarın adının Börte Çene, yani Bozkurt olduğundan söz edilir. Uygurlar'ın, türeyiş destanında da ön planda yer alan bozkurt, hem bir milli destan motifi, hem de eski Türklerin bazı kahramanlarının adı olarak kabul edilmektedir.
#16 - Eylül 20 2008, 17:56:02
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Buyrultu (Buyruldu)

Osmanlı Devleti'nde sadrazam, vezir ve beylerbeyi gibi yüksek rütbeli idarecilerin yazılı karar ve emirleri. Buyrultu, genelge biçiminde olup kime yazıldığı belirtilmemişse buna "açık buyrultu" adı verilir.

Buyrultu, fermanın basit bir örneği biçiminde düzenlenir ve ilgili makamlara gönderilirdi. Vezir ve beylerbeyiler de sahip oldukları salâhiyetle yazdıkları buyrultulara padişahlar gibi tuğra çekerlerdi. Ancak padişahlar namına yazılan fermanlarla, emsali kâğıtlarda tuğra, kâğıdın tam ortasına çekildiği halde, memurların yazdıkları buyrultulardaki tuğralar, kâğıdın sağ üst köşesine çekilirdi. Ayrıca tuğranın yanına, gönderen kimsenin imzası yerine, bir de mühür basılırdı.

Fermanlarda bağlama ibaresi olarak "fermanım olmağla"; buyrultularda ise "badesselâm inha olunur ki" şeklinde yazılırdı. Buyrultuların sonu ise "deyu" diye biterdi. Sadrazamın buyrultusuna "buyrultu-i sâmi" denilirdi.
#17 - Eylül 20 2008, 17:58:11
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Celaliler (Celâlîler, Celâlî İsyanları)

Anadoluda; siyasî, askerî, idarî, iktisadî ve sosyal sebeplere dayanarak, İran desteğindeki Şiî propagandacılar tarafından çıkarılan isyanlara katılanlar.

Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve yükselişinde tarikatlar, şeyhler, velîler ve dervişler, birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gazi ve haleflerinin etrafı din adamları, Türkmenler ve evliya ile dolmuş, daha ilk günlerde Osmanlı akınları, gazâ mahiyetini almış ve bir gaziler devleti kurulmuştu. Böylece, Türkistan�da başlayan, Selçuklular, Danişmendliler devrinde gelişen ve genişleyen gâzilik an�aneleri, daha büyük bir hayatiyetle canlanmıştı. Osmanlılar ve gazâ yapan Türkmenler, artık her tarafta âlimlere medrese, şeyhlere zâviye ve imaret inşa ediyor, ilim ve tasavvuf tam bir kaynaşma hâline gelmiş bulunuyordu. Bu sebepledir ki, Selçuklu sultanları için gâzilik unvanı, nadiren kullanıldığı halde, ilk devir Osmanlı sultan ve beyleri, hep gâzi sıfatı ile anılıyordu.

1447�de, merkezi Erdebil�de bulunan Şeyh Safiyyüddîn tarikatının başına geçen Cüneyd, dedelerinin ve Safiyyüddîn�in doğru yolundan ayrılarak Şiîlik propagandasına başlamış, kısa zamanda etrafına pekçok kimse toplamıştı. Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah, bundan huzursuz olduğu için, Erdebil�den uzaklaştırmak zorunda kalmıştı. Nihayet Anadolu�ya gelen Şeyh Cüneyd, dedelerinin nüfuzundan faydalanarak, Türkmen boyları arasına sığındı. Buralarda yetiştirdiği sapık müritlerini, İran ve Anadolu�daki Safeviyye ve Hurufî itikatlı Bektaşî hankâh ve zâviyelerine göndermeye başladı ve tarikat fertleri arasına Râfızîlik fikirlerini sokmakta başarılı oldu.

1502�de İran�da tarikatın başında bulunan Şah İsmail, çoğu Anadolu�dan gelmiş yedi bin kişilik kuvvetiyle, Nahcıvan Savaşında, dayısının oğlu Akkoyunlu Elvend Mirzâ�yı yenerek Âzerbaycan�ı aldı ve Safevî Devleti'ni kurmaya muvaffak oldu. Daha sonra sırasıyla Akkoyunlu, Dulkadiroğlu ve Özbek Hanlığı'nı mağlûbiyete uğratan Şah İsmail, ayrıca Anadolu�ya gönderdiği halifeleri sayesinde, Osmanlı ülkesinde karışıklıklar çıkartmaktan geri kalmadı.

Nitekim Osmanlı tarihlerinde, Şeytan Kulu denilen Şah Kulu Baba Tekeli adında bir Şiî, etrafına topladığı adamlarla Antalya ve Kütahya çevresinde büyük bir isyan başlattı. Üzerine gönderilen kuvvetleri bozguna uğrattı. Sivas civarındaki Kızılkaya geçidinde sadrazam Ali Paşa ile giriştiği çarpışmada öldürüldü. Fakat bu savaşta Ali Paşa da şehit düştü. 1512�de ise, Anadolu�da yeni bir Şiî hareketi başgösterdi. Osmanlı ülkesinde şehzadeler arasındaki saltanat mücadelesinden yeterince faydalanmaya bakan Şah İsmail, Nûr Ali Halife�yi Anadolu�ya gönderdi. Etrafına 20.000 kişi toplayan Nûr Ali Halife, Tokat�ı zaptederek Şah İsmail adına hutbe okuttu. Osmanlılar için gittikçe korkunç bir hal alan ve tamamıyla Safevîlere dayanan Anadolu Kızılbaşlarının ortaya çıkardıkları bu buhran, ancak Yavuz Sultan Selim Han zamanında halledilebildi.

Yavuz Sultan Selim Han, 1514�te İran Şahı İsmail Safevî�yi Çaldıran�da mağlup ederek, bozuk inanışlarının yayılmasını önledi. Bu bozgundan sonra Anadolu�nun çeşitli mıntıkalarına dağılan Hurûfîler, 1519�da mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkan Bozoklu Şeyh Celâl adında bir sapığın etrafında toplanarak, Turhal�da yeni bir isyan çıkardılar. Ankara üzerine doğru yürüdükleri sırada, Maraş Valisi Şahsuvaroğlu Ali Beyin ani bir baskınıyla bozguna uğradılar. Bozoklu Şeyh Celâl, bozgun sırasında kaçmak istediyse de yakalanıp öldürüldükten sonra, kesik başı İstanbul�a gönderildi. Yavuz Sultan Selim Hana büyük endişe veren bu hareketi bastıran Şahsuvaroğlu Ali Bey, başarısından dolayı mükâfatlandırıldı. Osmanlı tarihçileri, bu hadiseden sonra, Anadolu�daki ayaklanmalara, Bozoklu Celâl adlı sapığın adına izafeten, Celâlîlik; ayaklananlara da Celâlî demişlerdir.

Celâlî hareketleri, bu tarihten sonra Kanunî Sultan Süleyman Hanın son senelerine kadar, bazı münferit vakalardan ibaret kaldı. Ancak, 17. yüzyıldan itibaren, bilhassa devletin savaş hâlinde bulunduğu dönemlerde, bu isyanlar, dışarıdan (İran�dan) yapılan teşviklerle artarak devam etti. Nitekim, 16. yüzyılın sonlarında başlayan Osmanlı-İran ve Avusturya savaşlarının uzun sürmesi, Anadolu�daki eşkıya zümresinin kuvvetlenmesine fırsat verdi. Bunlar arasında en tehlikelisi, bilhassa huzursuzluğu gerçek bir ihtilâl hâlinde teşkilâtlandıran Karayazıcı Abdülhalim idi. Karayazıcı�nın çevresinde, şekavetleri sebebiyle dirlikleri kesilen timar ve zeamet sahibi sipahi subaylarıyla, hükümete küskün, muhteris devlet adamları da bulunuyordu. Bu durum, 16. yüzyılın sonlarından itibaren isyanların dinî olduğu kadar, siyasî, askerî, idarî ve ekonomik olarak arttığını da göstermektedir.

Haçova Meydan Savaşı'nın sonunda Veziriâzam Cağalazâde Sinan Paşa'nın, muharebeden kaçan kapıkulu halkıyla timarlı sipahilerin dirliklerini kesmesi, ele geçenleri öldürüp, mallarını müsadere etmeye başlaması üzerine, kurtulanlar Karayazıcı�nın emri altına girdiler. Karayazıcı, emri altında bulunanları, tıpkı Osmanlı padişahlarının kapıkulu teşkilâtına benzer bir surette tertip ettirdikten sonra, Sivas�tan Urfa�ya kadar uzanan sahada, halka zulmetmeye başladı. Bu arada Urfa�yı zapt ile hükümdarlığını ilan edip; �Hâlim Şah Muzaffer Bâdâ� ibaresini ihtiva eden tuğralı fermanları etrafa gönderdi. Üzerine gönderilen Sinanpaşaoğlu Mehmed Paşa ile Hacı İbrahim Paşa kuvvetlerini bozdu. Bu başarılarından sonra, Karayazıcı�nın etrafında 30.000 kişi toplandı.

Vaziyetin gittikçe tehlikeli bir hal aldığını gören İstanbul hükümeti, Bağdat valisi Vezir Sokulluzade Hasan Paşayı, Karayazıcı�nın üzerine gönderdi. Hasan Paşa, Elbistan civarında Karayazıcı kuvvetlerini bozguna uğrattı. Aynı sene içerisinde vefat eden Karayazıcı�nın yerini, kardeşi Deli Hasan aldı. Deli Hasan; biraderinin maiyetindeki sergerdelerden Kethüdâ Şahverdi, Yularkaptı, Tavil Ahmed gibi şahıslarla, Sokulluzâde Hasan Paşa�yı Tokat�ta muhasara etti. Kuşatma sırasında Hasan Paşa, 20 Nisan 1620 sabahı, kale burçlarında dolaşırken, Celâlîlerden birinin attığı kurşunla vuruldu.

Daha sonra üzerine gönderilen kuvvetleri bozan Deli Hasan�ın cesareti daha da arttı. Anadolu beylerbeyliğinin merkezi Kütahya üzerine yürüyerek şehri yaktı ve Afyon Karahisar taraflarına çekildi.

Avusturya ve İran harpleri dolayısıyla Anadolu vaziyetine bakamayacaklarını düşünen devlet adamları, Deli Hasan işini sulh yoluyla halletmeyi uygun buldular. Nitekim Yemişçi Hasan Paşanın sadareti zamanında, Deli Hasan�a Bosna beylerbeyliği ve maiyetindeki elebaşılara sancak beyliği ve kapıkulu süvariliği verilerek, soygun ve zulümleri önlendi. Deli Hasan, 12 Nisan 1603�te Gelibolu üzerinden Rumeli�ye geçerek, Macaristan serdarı Lala Mehmed Paşa'nın maiyetine katıldı.

Deli Hasan Paşanın, devlet hizmetini kabul ederek Rumeli tarafına geçirilmesiyle, Anadolu�daki Celâlî hareketleri sona ermedi. Zira, Deli Hasan�ın devlet hizmetine girmesine muhalif olan Tavîl Ahmed ve Saçlı gibi Celâlîler, faaliyet hâlindeydiler. Âsilerin üzerine, Anadolu�nun muhafazası için memur edilen Nasuh Paşa ile Anadolu beylerbeyi Gezdehân Ali Paşa gönderildi. Fakat her iki Paşa da, Tavîl Ahmet tarafından, Bolvadin Köprüsünde mağlup edildi.

Bu sırada; Ankara, Kırşehir, Kayseri, Niğde, Aksaray, Konya, Hamid ve Kütahya sancaklarında Celâlî zulmü, bütün şiddetiyle devam ediyordu. Soğuk kış günlerinde köyleri basan Celâlîler, çoluk-çocuk, kadın-kız demeden herkese görülmedik zulümler yapıyorlardı. Ayrıca küçük oğlan çocuklarını kaçırarak, yüksek fiyatla tekrar ailelerine satıyor, yahut da yanlarında alıkoyarak Celâlîliğe alıştırıyorlardı. Halk, merkeze gönderdiği arzlarda faaliyet hâlindeki Celâlî liderlerinin adlarını saydıktan sonra, çocuklarının ve yağmalanan mallarının alınmaması hâlinde, toptan göç edeceklerini bildiriyordu.

Artık Anadolu, Celâlî eşkıyalarının hareket sahası hâline gelmişti. Bir âsî ortadan kaldırılsa yerine birkaç tanesi birden çıkıyordu. Nitekim bu yeni çıkan Celâlî gruplarından Kalenderoğlu ile Kara Saîd, Saruhan�ı yağma ve tahrip ediyordu. Kınalı, Bursa havalisinde dehşet saçıyordu. Muslu Çavuş, Silifke�yi altüst etmekteydi. Cemşid, Konya�dan Adana�ya giden boğazları tutmuştu. Fakat bunların en tehlikelisi, Halep ve Lübnan civarındaki Canboladoğlu Ali Paşa isyanı idi.

Canboladoğlu�nun faaliyetleri sonucu, Lübnan ve Kuzey Sûriye�nin de Celâlî ihtilâline katıldığı aylarda, Osmanlı Devleti, Zitvatoruk Antlaşması'nı imzalayarak, yıllardır devam eden Osmanlı-Avusturya harbine son verdi.

Babası Sultan Üçüncü Mehmed Hanın, Celâlî isyanları yüzünden üzüntü içinde öldüğünü bilen Sultan Birinci Ahmed Han, bundan sonra Sadrazam Kuyucu Murad Paşa'yı tam yetkiyle Anadolu işlerine memur etti. Murad Paşa, Anadolu�daki durumu iyice gözden geçirdikten sonra, bunlardan öncelikle, istiklâlini ilan eden Canboladoğlu üzerine yürüdü. İstanbul�la bağlantısını temin için, yolu üzerindeki Kalenderoğlu�na güler yüz gösterip, Ankara sancakbeyliğini veren Murad Paşa, âsîlerin bir kısmını da affetti.

Konya�ya geldiği zaman, başta reisleri Saracoğlu Ahmed Bey olduğu halde, bir kısım Celâlîyi temizledi. İskenderun�a yakın Oruç Ovasında Canboladoğlu kuvvetleriyle yapılan şiddetli muharebe sonunda, 26.000 Celâlî kılıçtan geçirildi. Maanoğlu Fahreddin ile bütün Dürzi kabileleri kaçtılar. Canboladoğlu güç hal ile İstanbul�a gelip padişaha iltica etti. Padişah da kendisini affederek, Tameşvar beylerbeyliğine tayin etti. Bir sene kadar orada bulunan Canboladoğlu, bilahare halka zulme başlayınca, veziriâzam Murad Paşanın emriyle idam edildi.

Canboladoğlu kuvvetlerini dağıtan Murad Paşa, kışı Halep�te geçirdikten sonra Celâlîlerin en tehlikelilerinden olan Kalenderoğlu üzerine yürüdü. Bu sırada Bursa�yı alan Kalenderoğlu, kendisini sancakbeyi ilan etmişti. Murad Paşanın üzerine geldiğini öğrenince, Konya�ya doğru çekilmek istedi. Fakat süratle gelen Kuyucu Murad Paşa, Celâlî kuvvetlerini Maraş�ın kuzeybatısında Göksun yakınlarında yakaladı. 1608 yılında, iki taraf arasında şiddetli bir muharebe vuku buldu. Murad Paşanın, kazdırdığı hendeklere gizlediği yeniçerileri, harbin en mühim anında birdenbire meydana çıkarıp hücuma geçirmesi, savaşı lehine çevirdi. Bozguna uğrayan Kalenderoğlu ve kuvvetleri, kaçmaya başladılar. Kaçanlar takip edilerek büyük kısmı imha edildi. Kalenderoğlu, Bayburt yakınlarında biraz daha mukavemet gösterdikten sonra, tamamen bozulup İran taraflarına çekildi.

Kalenderoğlu�nun takibine kuvvet gönderdikten sonra, Sivas�a gelen Murad Paşa, Tavîl Ahmed�in kardeşi Meymûn�un, Kalenderoğlu�na iltihak etmek üzere 6000 eşkıya ile Tokat ve Karahisâr-ı Şarkî yoluyla Erzurum�a gittiğini haber aldı. Derhal, ordudan ayırdığı seçkin 15.000 askerin başına geçen Murad Paşa, ağırlıksız olarak, yanına yalnız bir haftalık erzak almak suretiyle harekete geçti. Bu sırada doksan yaşında bulunan Murad Paşa, altı gün altı gece takip ederek on iki konakta alınacak yolu yedi konakta alarak, Meymûn�un kuvvetlerine yetişti. Murad Paşanın bu kadar süratle kendilerine yetişeceğini tahmin edemeyen şakîler, eşyalarını hayvanlarına yükletirken, bir baskınla kısmen imha edildiler. Kaçabilenlerden pek azı, Kalenderoğlu gibi, selâmeti İran�a kaçmakta buldu.

Murad Paşa, bundan sonra gerekli asayiş tedbirlerini aldıktan sonra, İstanbul�a döndü (18 Aralık 1608). İstanbul�a girerken ordunun önünde, mağlup Celâlî zorba-başlarının, kalın yazılarla yazılmış isimleri olan 400 bayrak gidiyordu.

Sultan Birinci Ahmed Han, veziriâzam Kuyucu Murad Paşanın bu muvaffakiyetlerinden son derece memnun kalarak, kendisine iki hil�at ve bir murassa sorguç ihsan eyledi.

15 Haziran 1609�da veziriâzam Kuyucu Murad Paşa, İran Seferi bahanesiyle Üsküdar�a geçerek otağını kurdu. Hakikatte ise bu sefer, Sultan Birinci Ahmed Hanla gizlice aralarında planladıkları üzere, Anadolu�da halâ mevcut bazı eşkıya reislerini imha etmek içindi. Bunlardan, Aydın ve Saruhan taraflarında Üveys Paşa kethüdası Yusuf Paşa ile İçel�de sancak verdiği Muslu Çavuş en önemlileriydi.

Murad Paşa, Üsküdar�a geçtikten sonra, Muslu Çavuş ve Yusuf Paşaya çeşitli vaatlerde bulunarak, okşayıcı mektuplar gönderdi ve onları İran seferine katılmaları için orduya davet etti. Bunlardan Yusuf Paşanın, orduya iltihak etmek üzere Üsküdar�a geldiğinde; Muslu Çavuş�un ise, Karaman beylerbeyi Zülfikar Paşa�nın kuvvetlerine mülâki olduğunda başları kesildi. Bu suretle son iki eşkıya reisini de ortadan kaldırdıktan sonra, Sultan Birinci Ahmed Han, Murad Paşayı Anadolu�yu yeni baştan fethedip kendisine hediye eden bir serdar olarak takdir edip, büyük ihsanlarda bulundu.

On üç, on dört sene devam eden Celâlî eşkıyalığı dolayısıyla; Suriye, Irak ve Anadolu adeta elden çıkmış gibi bir vaziyete girmişti. Asayiş kalmamış, ticaret durmuş ve iktisadî durum çok gerilemişti. Nitekim tarihçi Hammer, Avusturya savaşının, devlete, Celâlî fetreti derecesinde insan ve para kaybettirmediğini yazmaktadır. Ayrıca Celâlîlerin, Safevîler tarafından teşvik görmesi ve içlerine Şiî unsurların katılması, meseleyi daha da ciddîleştiriyordu.

Murad Paşa, yalnız Celâlîleri değil, onlarla uzak ve yakından temasları olan ve yataklık edenleri de öldürttü. Tarihî kayıtlara göre, Kuyucu Murad Paşanın üç sene devam eden temizleme faaliyeti neticesinde; toplam 65.000 kişi öldürülmüştür.

Murad Paşa; gayretli, dindar, üstün komutanlık, idarecilik, diplomatlık ve devletin çıkarlarını her şeyden üstün tutan bir şahsiyete sahipti. Tecrübeli, samimî ve ileri görüşlü olduğundan, icraatlarında tavizsiz hareket ederdi. Tarikat ehli olup, her hafta Kur�ân-ı kerimi hatmeder, insanlara zulmetmeyi hiç sevmezdi. Ancak, devlet ve millet düşmanlarına karşı çok şiddetli davranır, hiç fırsat vermezdi. Bu davranışı sayesindedir ki, Anadolu�yu temizleyerek tehlikeli vaziyetin önünü almaya muvaffak oldu.

Daha sonraki yıllarda, Anadolu�da buna benzer kaynaşmalar ve isyanlar oldu ise de hiçbir zaman Kuyucu Murad Paşadan önceki genişliğe ulaşmadı.

Genç Osman�ın yeniçeriler tarafından öldürülmesinden sonra, Erzurum valisi Abaza Mehmed Paşa, 1622�den 1628�e kadar, yeniçerilere karşı intikam hissiyle hareket edip, çok kan dökülmesine sebep oldu. Ancak Sadrazam Hüsrev Paşa, tedbirli siyaseti ile kendisini isyandan vazgeçirdi. 1628�de Sultan Dördüncü Murad Hanın huzurunda af dileyen Abaza Mehmed Paşa, daha sonra Bosna beylerbeyliğine tayin edildi.

Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) zamanında, 1664�te sadrazamlığa getirilen Köprülü Mehmed Paşa'ya ve yeniçerilere karşı, sipahi zorbaları, Abaza Hasan Paşa'nın etrafında toplanarak isyan ettiler. Bu isyancılar, padişahtan Köprülü�nün idamını istiyorlardı. Âsîler üzerine serasker tayin olunan Murtaza Paşa, Afyonkarahisar civarında Abaza�nın kurduğu pusuya düşerek mağlup oldu. Ancak kuvvetlerini toparlamaya muvaffak olan Murtaza Paşa, Haleb�i vermek vaadiyle Abaza�yı kendi tarafına çekti. Köşkünde verdiği bir ziyafet esnasında da, başta Abaza Hasan Paşa olmak üzere, 30-40 kadar ileri gelen isyankâr elebaşısını katlettirdi.

İkinci Viyana Kuşatması (1683) sırasında, Anadolu�da Akkaş, Kara Mahmud, Yâdigâroğlu, Bölükbaşı ve Yeğen Osman gibi Celâlîler, Sivas ve Bolu çevresinde faaliyete geçtilerse de, zamanında ve yerinde alınan tedbirler sayesinde, başarılı olamadılar.

1519�da başlayıp belirli aralıklarla yıllarca süren ve bilhassa 1596-1610 yılları arasında Anadolu�yu baştanbaşa saran Celâlî isyanlarının Osmanlı Devleti için, bellibaşlı sonuçları şunlardır:

1. Celâlîlerin faaliyet yıllarında, köylü halk, kasaba ve şehirlere kaçtığından, tarlalar ekilmez oldu. Ticaretin de durması ile Anadolu�da büyük bir kıtlık baş gösterdi ve gıda maddelerinin fiyatlarında büyük artışlar görüldü.

2. Şehir ve kasabaları seyrek olan Orta Anadolu, Celâlî olaylarının en fazla tahribata uğrattığı bölge oldu. Bu sebeple Ankara, Amasya, Tokat, Sivas, Kayseri ve Kırşehir gibi yörelerde, geliri tamamen toprağa dayalı timarlı sipahilerin geçim durumu, çok kötüleşti. Bu sebeple, Osmanlı ordusunun temelini teşkil eden ve timarlı sipahiliğe dayanan askerî teşkilât, bozulmaya yüz tuttu.

3. Evvelce hazinenin zengin mukataaları bulunan; Diyarbakır, Mardin, Rakka, Birecik yöresi sancaklarında, pekçok köylerin harap ve adeta nüfussuz kalmaları yüzünden, devlet gelirlerinde önemli düşüşler oldu.

4. Celâlî isyanlarının yıkıcı faaliyetleri, 1603�ten sonra şehirlere de sıçradı. Nitekim bu sıralarda Ankara�dan başlayarak, Afyon, Kütahya, Isparta, Kastamonu, Amasya, Tokat, Malatya, Harput, Maraş, Karahisâr-ı Şarkî ve daha pekçok şehir ve kasaba, büyük felaketler yaşadı. Bunların pek çoğunda evler, hanlar, dükkânlar, hattâ cami ve medreseler, Celâlîlerin çıkardıkları yangınlarda harap oldu.

5. 1606�da veziriâzamlığa getirilen değerli vezir Kuyucu Murad Paşa, İran üzerine yürüyeceği halde Celâlî isyanlarının bir kangren halini alması yüzünden, dört yıl boyunca bunlarla uğraştı. Bunu fırsat bilen İran Şahı Birinci Abbas, bir taraftan Celâlîlere destek sağlarken, diğer yandan Osmanlı hakimiyeti altındaki Şirvan, Şemahi ve Gence kalelerini ele geçirdi. Bilâhare Kuyucu Murad Paşa, 1610 yılında çıktığı İran Seferinde, bu kaleleri geri aldı.
#18 - Eylül 20 2008, 17:59:44
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Cuma Selamlığı

Osmanlı sultanlarının Cuma namazına gidişleri ve dönüşleri sırasında yapılan merasim.

İslâm devletlerinde Cuma namazının ictimaî ehemmiyeti pek büyüktü. Osmanlı padişahları, kendilerinden önceki İslâm hükümdarları gibi, at üstünde ve bir merasimle büyük camilerden birine giderek Cuma namazlarını kılarlardı. Bilhassa halifeliğin Osmanlılar'a geçmesiyle Yavuz Sultan Selim Han'dan itibaren Osmanlı sultanları aynı zamanda İslâm halifesi de oldukları için, bu hususa daha çok ehemmiyet vermişlerdir. Cuma namazının kılındığı ve hutbenin verildiği camilerin bütün Müslümanlara açık olması, hükümdarın halkla temasının sağlanarak derdini ve dileğini ona açıklamasını sağlıyordu.

Padişahlar, Sultan İkinci Abdülhamid Han'a kadar, camilere, ata binerek giderlerdi. Rahatsızlığından dolayı, Sultan Abdülhamid Hanın saltanat arabasıyla Cumaya gitmesinden sonra, atla gidilmez oldu.

Cuma selâmlığı merasiminde, askerî, mülkî ve ilmiye sınıfından pekçok kimse bulunur, her sınıf askerden meydana gelen birlikler, namazdan sonra padişahın önünde resmi geçitte bulunurlardı. Askerini seven, yüzyıllar boyu serhat boylarından zafer haberleri bekleyen ve atalarını yâd eden halk da, bu merasimleri büyük ilgi ile takip ederdi. O gün sokaklar bayram günleri gibi dolup taşardı.

Selamlıklara bütün şehzadeler, bazı yâverler, tüfekçiler ve hünkâr çavuşları katılırdı. Selamlığın hangi camide yapılacağı bilinmediği için, halk, Sultan Abdülhamid Han zamanında, Yıldız Sarayı�nda toplanır, orada iradeyi bekler, padişah çıkınca onunla birlikte hareket ederdi. Bu esnada alkışçı tabir olunanlar şöyle söylerlerdi: �Uğurun hayır ola, yaşın uzun ola, yolun açık ola. Saltanatına mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var.�

Son devirde otuz üç sene padişahlık yapan Sultan Abdülhamid Hanın selamlıkları hiç aksatmadığını, camide dert ve sıkıntısı olanların arzuhallerini alıp, gerekeni yaptırdığını tarihî kaynaklar belirtmektedir. Sultan Abdülhamid Han, namaz kılıp kılmamak hakkında kimseye mecburiyet koymadığı gibi, baskıda da bulunmazdı. Yalnız veliahtların namaz kılmalarını ister, kılmayanları da ikaz ederdi.

Selâmlık resmini seyir için gelen halk, uzaklarda dururdu. Padişahı çok uzaktan da olsa görmeyi arzu eden halk, büyük bir kalabalık teşkil ederdi. Ecnebilere ise; bunlardan sefirler için Mâbeyn dairesinin önünde, set üzerinde kapalı bir yer tahsis olunurdu. Sefirlere burada sigara, kahve vs. ikram edilirdi.

Padişahlar, selamlık merasimi için her hafta bir büyük camiye giderlerdi. Böylece halkın, değişik camilerde sultanı görüp, dert ve şikâyetlerini anlatabilmeleri mümkün olurdu. Cuma selamlığından sonra Balmumcu çiftliğine, Ihlamur ve Zincirlikuyu köşklerine, arasıra saltanat kayığı ile Beylerbeyi�ne geziler yapılırdı.
#19 - Eylül 20 2008, 18:01:40
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Cülus (Cülüs)

Osmanlılarda, tahta çıkacak şehzadenin padişahlığının ilan edilmesi dolayısıyla yapılan merasim.

Bu merasim, Osmanlı Devleti töreleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü cülûs-ı hümâyûn, İslâm kültüründen alınan bir takım usul ve teşrifat yanında Oğuz töresinin izlerini göstermekte olduğundan, millî bir karakter taşımaktaydı.

Osmanlılarda, saltanat sürmekte olan padişahın ölümü veya saltanattan hal�i üzerine yerine geçen padişahların cülûsları, merasimle yapılır ve hiç vakit geçirilmeden yeni padişaha hemen o gün biat olunurdu. Eğer padişah gece vefat etmiş ise, merasim sabah erkenden yapılırdı. Yeni padişahın cülûsu, gün ve saati, teşrifatçı tarafından merasime iştirak edecek olanlara derhal bildirilirdi.

Padişahın tahtı Bâbüssaâde denilen Akağalar Kapısı önünde kurulurdu. Bundan sonra, Dârüssaâde Ağası, Silahtar Ağa ile birlikte yeni padişaha giderek onu babasından, amcasından veya ağabeyinden boşalan tahta davet ederdi. Bundan sonra yeni padişah, Hasoda önündeki demir kapıdan çıkarak taht odasına geçer, burada Hırka-i Saâdet yanında iki rekat namaz kılarak, şükrederdi. Daha sonra cülûs törenine gitmek üzere, saltanat alâmeti olan yûsûfî destâr ve samur erkân kürkü giyen padişah, dışarı çıkarak Bâbüssaâde önünde kurulu tahta oturur ve merasim başlardı. Kanun gereği sırasıyla; Nakibü�l-Eşraf, Kırım Hanzâdesi, Saray Ağaları ve Rikab Ağaları ile Kapıcıbaşı Ağalarının tebriklerinden sonra, Şeyhülislâm Efendi kısa bir dua yapar ve biat ederdi.

Biat merasimi, Mataracıbaşının biat edişine kadar devam ederdi. Biat merasiminden sonra, yeni hükümdar, huzurda bulunanları selamlayarak Hasoda'ya geçerdi. Burada biraz dinlendikten sonra, vefat eden padişahın cenaze namazına katılırdı.

Cülûs töreni, kılıç alayı ve türbe ziyaretleriyle tamamlanırdı. Önce bütün hükümdar türbelerini içine alan ziyaret, sonraları sadece Fatih Sultan Mehmed Hanın türbesine yapılır oldu. Yeni padişahın cülûsu haberi, derhal İstanbul�da tellallar vasıtasıyla ve toplar atılarak ilan olunurdu. Ayrıca bütün Osmanlı ülkesine fermanlar gönderilerek tamim edilir ve şenlikler yapılırdı. Cülûs töreninden sonra, hükümdar cülûs bahşişi dağıtırdı.

Cülûs bahşişi: Cülûs bahşişi verme usulü, Osmanlılardan evvelki İslâm devletlerinde de vardı. Osmanlılardaki cülûs bahşişleri iki türlüydü. Birisi, belli ve kanunda belirtildiği gibi, bir defaya mahsus olarak verilir, diğeri ise, askerlerin ulûfelerine zam suretiyle icra edilirdi. Tahta çıkan her padişahın; �Kullarımın bahşiş ve terakkîleri makbulümdür, verilsin� suretinde lisanen tasdik etmesi ve bu tasdiki askerin işitmesi, usuldendi.

Bu bahşişten yalnız asker değil, büyük-küçük bütün memurlar istifade eder, sadrazam ve şeyhülislâma otuzar bin akçe verilirdi.

Osmanlı tarihinde ilk defa cülûs bahşişi, 1389 tarihinde Kosova sahrasında padişah seçilen Yıldırım Bayezid Han tarafından kapıkullarına verilmiş ve bu usul, Sultan Birinci Abdülhamid�in cülûsuna kadar devam etmiştir.

Cülûs bahşişi verilmesi, Fatih tarafından kanun hâline getirilmiş, Yavuz Sultan Selim Han da cülûs bahşişinde ödenecek paraları tespit etmiştir.

İlk zamanlarda padişahların bir ihsanı şeklinde olan cülûs bahşişi, sonraları padişahların bir lütfu olmaktan çıkmış ve bu bahşiş uğrunda bir hayli ihtilâller olmuştur.

Cülûs bahşişi dîvânı: Cülûs bahşişi verilmek üzere toplanan dîvân. Cülûs bahşişi kanununda, bu paranın dağıtılması emrinin padişah tarafından sözle bildirilmesi şart olduğundan, bu iş için dîvân normal bir toplantı yapar ve bahşiş parasının hazırlanmış olduğunu bildiren bir telhis yazılır, Kapıcılar Kethüdâsı ile Bâbüssaâde Ağası eliyle padişaha sunulurdu. Padişah, bir taraftan bahşişin dağıtılması için yazılı izin verirken, sözle de; �Kullarımın bahşiş ve terakkîleri makbûlümdür, verilsin� diyerek dîvâna haber gönderirdi. Hazırlanan bahşiş keseleri, ulûfe dağıtımındaki esaslara göre ilgililere verilirdi. Bahşiş dağıtımı bitince, vezirler arza girerlerdi. Bu merasime Defterdar katılmazdı.

Cülûs çıkması: Padişahların cülûsları münasebetiyle yapılan çıkmalar hakkında bir tabir. Buna büyük çıkma, umum çıkması da denilirdi. Çıkma, mezuniyet demek olup, acemilerin yeniçeri ocağına kayıt ve kabulleri, saray hizmetlerinde bulunanların taşra hizmetlerine veya saraydaki odalardan birinden diğerine memur edilmeleridir.

Cülûs tebliği: Yeni padişahın Osmanlı tahtına geçtiğini, münasebette bulunulan devletlerin hükümdarlarına gönderilen elçilerle bildirmektir. Bundan başka İstanbul�da devamlı bulunan elçilere de tercümanlar aracılığıyla birer nâme gönderilirdi.

Bu tebliğ üzerine yeni padişahı tebrik etmek üzere İstanbul�a gelen elçiler, padişah tarafından özel bir törenle kabul edilirdi.

Yeni padişahın tahta geçtiği, Osmanlı tebaasına fermanla duyurulur ve hutbenin yeni hükümdar adına okunması bildirildiği gibi, devlet içindeki il darphanelerine gönderilen başka bir hükm-i şerîf ile de, paranın yeni hükümdar adına basılması bildirilirdi. Bundan başka Kırım Hanına da özel bir Kapıcıbaşı gönderilmek suretiyle yeni padişahın cülûs ettiği haber verilirdi.

Cülûsiyye: Padişahların saltanat tahtına çıkmaları münasebetiyle söylenmiş manzume veyahut yazılmış makaleler. Önceleri kaside tarzında kaleme alınan cülûsiyyeler, İkinci Abdülhamid Han devrinde mensur olarak yazılmaya başlanmıştır. Cülûsiyyelerde, yeni hükümdarın tahta çıkmasıyla memleketin daha çok huzura kavuştuğu ve halkın neşesi anlatılır.

Sultan Osman için Nef�î�nin yazdığı cülûsiyyeden bir beyt şöyledir:

Şehinşâh-ı adâlet-pîşe Osmân Hân-ı Sânî kim
Vücûduyla hayât-ı tâze buldu mülk-i Osmânî
#20 - Eylül 20 2008, 18:03:20
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Çelebi

Türklerde muhtelif sanat ve meslek sahiplerine sembol olmuş bir tabir.

Lehçe-i Osmâniyede; okuma bilen, okumuş, nâzik manâları verilmektedir. Asil, nâzik, soylu, zarîf, terbiyeli, koca tabiri olarak da kullanılmıştır. Daha önceleri şehzadelere unvan olarak verilirdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmînin evlat ve ahfadına da bu unvan verilmişti.

Osmanlılar'da padişahların erkek çocuklarına evvelce bey, sonra çelebi unvanı verilmiş, daha sonra erkek kız ayrılmadan �sultan� tabiri, müştereken kullanılmıştır.

Çelebi, Türkçe'de kibar, centilmen manâsını ifade ediyordu. Tatarlarda ise, kadınlar kocalarının erkek kardeşlerine, kardeşlerinin erkek çocuklarına hürmet ve tazim ifadesi olarak çelebi derlerdi.

Osmanlı yazı lisanında, 17. asra kadar, hanedan mensuplarının, yüksek dinî erkânın, meşhur müelliflerin lakap ve unvanı olarak kullanılmıştır. On sekizinci asır başına doğru çelebi kelimesi yerine efendi tabiri kullanılmaya başlanmıştır.
#21 - Eylül 20 2008, 18:04:05
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Çevgan (Çevgân)

Eski bir Türk oyunu. Milattan önceki Orta Asya Türklerinde, İranlılarda, Araplarda Yunanlılarda, Bizanslılarda ve Uzak Doğuda değişik türleri görülür. Türkler tarafından Hindistana götürüldü. İngilizler bu oyunu, Hindistan�da görerek öğrendiler ve golf adını verdiler.

Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde bildirdiğine göre, Osmanlı Türklerinde de oynanırdı. Osmanlılar, Çevgân oyununu oynamak için, bir meydanın iki tarafına kale yerine mermerden iki sütun dikerlerdi. At üstündeki oyuncular iki gruba ayrılır, her grup kendi sütunu arkasında yer alırdı. Meydanın ortasına, ağaçtan, adam başı büyüklüğünde bir top konurdu. Oyun esnâsında Mehterhâne takımı davullarıyla çalmaya başlar, bunun arkasından her taraftan birer atlı çıkıp topu, çevgân adını verdikleri ucu eğri sopalarla sürükleyerek kendi kalesine doğru götürmeye çalışır, bu sırada diğer süvariler de ikişer ikişer karşılıklı olarak kendi arkadaşlarının yardımına koşarlar ve topu kendi taraflarına çevirmeye çalışırlardı. Hangi taraf topu kendi kalesine daha çok atarsa o taraf kazanırdı. Terbiye edilmiş atlarla oynanan oyun, oldukça tehlikeli olup, topun at veya süvariye çarpması, kol ve ayakların kırılmasına sebep olurdu. Ancak beden hareketleri yönüyle savaş kabiliyetini arttırması bakımından oynanır, sürek avları gibi bir nevi savaş hazırlığı sayılırdı.

Mehterhâne takımlarında kullanılan çatal başlıklı ve etrafı zincir ve çıngıraklarla donatılmış saplı âletlere de çevgân adı verilirdi. Ordu yürüyüş hâlindeyken, mehterin en önünde taşınır, sapı yere vurularak çalınır, yürüyüşün temposu buna göre ayarlanırdı.
#22 - Eylül 20 2008, 18:04:48
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Türklerde Çini ve Çinicilik

Çinicilik pek eski olup, tarih bakımından ta Asurlular zamanına varan bir doğu sanatıdır. Orta Asyada Turfan, Aşkar ve Koça bölgelerinde yapılan araştırmalarda, nefis Türk çini ve resimlerinin ele geçirilmiş olması, Türlerin çok eski devirlerde, 8. yüzyıldan önce, bu sanat dalında da ne kadar ileri gitmiş olduklarını göstermektedir.

Orta Asyadan itibaren asırlar boyu âbideleşen Müslüman-Türk sanat eserlerinin tezyinatında, güzel sanatların çeşitli dallarından faydalanılmış, bu arada çini ve çinicilik sanatının şaheser örnekleri sergilenmiştir.

Türklerde çinicilik: İlk olarak Türkler, Orta Asya�da çini imal etmişlerdir. Orta Asya�daki Kâşân şehrinden dolayı çiniye �Kâşî� denildiği bilinmektedir. Kâşân şehrinde yapılan kazılarda bulunan fırın artıkları ve parça çiniler gösteriyor ki, çini, Türkler tarafından bir sanat olarak değerlendirilmiş ve birbirinden güzel eserler verilmiştir.

Orta Asya�daki Hunlar, Karahanlılar, Uygurlar, Gazneliler, çini ve seramik sanatını kitabelerde ve binalarda yapı malzemesi olarak kullanmışlardır. Aralarında ihtilaflar olmasına rağmen Türkler, genellikle aynı sanat anlayışı ve üslup içinde olmuşlardır. Mengücükler, Selçuklular, Eretnaoğulları, Germiyanoğulları, Karamanoğulları ile Ramazanoğulları'na ait eserlerde teknik ve desen bakımından birçok benzerlikler, bunu açıkça meydana koymuştur.

Türk Boyları, yapmış oldukları eserlerde, cephe kaplaması olarak, sırlı tuğlayı kullanmışlardır. İslâmiyet öncesi Türk toplulukları içinde, seramik sanatı, Göktürkler'le beraber Kırgız Türklerinde de görülmektedir. Kırgız seramikleri madenî kapkacağın taklididir. Bu seramikler üzerindeki çalışmalar, M.S. 1209�da Kırgızlar ile birlikte Moğollarda da son bulur. Türk kavimleri içinde Karluklar özel bir yer tutar. Tek renkli Karluk çini ve seramiklerinde insan ve hayvan figürlerine geniş yer verildiği, dokuz ve onuncu yüzyılda görülmüştür. Daha sonra Sâmânoğullarının elinde İslâmî dekorlar işlenmiştir. Anadolu; Sâmânoğulları, Abbâsîler, Karahanlılar, Gazneliler, Fatımîler ve özellikle Selçuklular devirlerinde, çini ve seramik sanatının en çok yapıldığı yer olmuştur. Orta Asya�dan gelen Selçuklular, 1037 tarihinde Suriye�yi almakla yeni bir stil geliştirmişlerdir. Selçuklular, imalatta birkaç değişiklik yaparak, çini mozaik imal etmişlerdir. Bunun yanında ayrıca kitabeler ve pano bordürleri, üçgen, dörtgen ve kabartma çinilerle mezar kitabeleri yazmışlardır. Bu imalatta siyah, beyaz, turkuvaz, koyu mavi renklerde yaldız çok kullanılmıştır. Çini merkezleri olarak, Konya, Sivas, Tokat en önemlileridir. Osmanlılar döneminde buralar merkez olmaktan çıkıp, yerini İznik ve Kütahya�ya bırakmıştır.

İlk gelişmiş Türk çinisi örnekleri, 13. yüzyılda Kılıçarslan�ın Konya�daki sarayında görülmektedir. Selçuklu mozaik çini tekniği ile renkli sır tekniğinin birleşmesi, Osmanlı çinilerine bir başlangıç olmuştur. Bu durum, Osmanlılar devrinde renk ve desenlerin artışıyla devam etti. İznik, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında çiniciliğin merkezi olmuştur.

Osmanlı çini sanatının şahane üslubu, Bursa�da Yeşil Cami ve türbe ile başlar (1421-24). Yine Osmanlı çini sanatının getirdiği ilk büyük yenilik, çok renkli sır tekniği olmuştur. Diğer bir yenilik ise sır altı tekniği ile yapılan mavi-beyaz çinilerdir.

On dört ve on beşinci yüzyılda yapılan en büyük kısmı mavi ve beyaz renkte olan Kütahya çinileri ile ilk �Haliç çinisi� mamullerine, Bursa�da Sultan Mustafa Türbesi, Yeşil Türbe ve Cem Sultan Türbesi ile Edirne�de İkinci Murad Camiinde rastlanır.

On altıncı yüzyılda ise sırlı ve renkli duvar çinilerine rastlanmaktadır. İstanbul�da renkli sır tekniğinde yapılan çinilerin ilk örnekleri, 1522-1523 yılları arasında inşa edilen Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesindedir. Bu çeşit çinilerin son şaheserleri, İstanbul Şehzadebaşı�ndaki Şehzade Mehmed Türbesini (1548) süslemektedir. Ayrıca Hadice Sultan Türbesi ve Haseki Hürrem Sultan Medresesinin duvar çinileri bunlardandır.

1550�li yıllardan sonra renkli çini tekniği terkedilmiş ve çini sanatında sıraltı tekniği hakim olmuştur. İkinci ve en büyük üsluptaki çiniler, ilk olarak Süleymaniye Camiinin (1557) kıble duvarını süslemekte kullanılmıştır. Yine bu dönemde yapılan Rüstem Paşa Camiinin (1561) çinilerinde 41 çeşit lüle motifi vardır. Ayrıca çinicilik sanatında bir çığır açan üstün kaliteli bu çiniler, bugün İstanbul�da Kanunî Sultan Süleyman Türbesi (1566), Sokullu Mehmed Paşa Camii (1572), Piyale Paşa Camii (1574) ile Topkapı Sarayı�ndaki Üçüncü Murad Han Dairesinin duvarlarını süslemektedir.

On altıncı yüzyıl, Osmanlı çinicilik sanatının en yüksek seviyeye eriştiği devredir. İznik atölyelerinin büyük bir teknik başarısı olan kabarık parlak mercan kırmızısının çinilerde kullanılması, bu zamanda gerçekleşti. Firûze, mavi, koyu bir tatlı yeşil, kırmızı, açık lâcivert, beyaz ve bazen görülen siyah olarak yedi rengin, bu çinilerde sır altına tatbiki, dünya çini sanatında benzeri görülmemiş bir teknik gelişmedir. Bu devir çinilerinde kullanılan motiflerde, karanfil, sümbül, lâle, şakâyık, nar çiçeği, bahar yani çiçek, açmış erik ve kiraz dalları ile, artık tamamıyla tabiî örnekler hakimdir. Hançer gibi kıvrılan iri yeşil yapraklar, çiçeklerin arasını doldurmaktadır. 1600 tarihinde yapılan Sultan Üçüncü Murad türbesiyle bu büyük üslubun devri de kapanır.

İstanbul�da Tekfur Sarayında 1725�ten sonra bir çini atölyesi kurulmuş ve Sultan Ahmed Çeşmesi ile Hekimoğlu Ali Paşa Camii bu çinilerle süslenmiştir. Fakat bu atölyenin de ömrü uzun olmamıştır. Sadece Kütahya atölyeleri günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiştir.

İslâm seramiklerinin önemli bir merkezi, 833-884 tarihlerinde kurulan Samarra şehridir. Perdah tekniği ile yapılan ilk seramikler, Samarra�da ortaya çıkmıştır. Plaka çini yapımı ilk defa burada gerçekleştirilmiştir. İslâm seramik sanatının çok çeşitli kalite ve formda zengin örneklerini Selçuklularda firûze, yeşil, kobalt mavisi, kahverengi, renkli ve şeffaf sırlı örnekler, çok bol bir şekilde görülmektedir. Anadolu seramikleri arasında İslâm seramik sanatının geleneksel kırmızı hamurlu gevşek hamur yapısında vazo, sürahi, kâse ve büyük küpler yapıldığı görülür.

Ne yazık ki, bu çok değerli güzel sanat dalı, 17. yüzyıl başından itibaren, gerilemeye, sonra da sönmeye yüz tutmuş ve çini yapımevleri, peş peşe kapanmıştır.

Muhteşem devirler yaşayan Türk çinicilik sanatı, eski gücünden çok şey kaybetmiş olmasına rağmen, bugün de hayatiyetini sürdürme gayreti içerisindedir.


#23 - Eylül 20 2008, 18:05:33
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Çorbacı
Kapıkulu ocaklarına eleman yetiştiren 31 bölüklü acemi ocağı ile Osmanlı ordusunun piyade (yaya) askerini teşkil eden bölük zâbitlerinin unvanı.

Cemaat denilen yeniçeri ortası çorbacılarına yayabaşı veya serpiyâdegân denildiği gibi, bölük denilen ağa bölükleri çorbacılarına bölükbaşı ismi de verilirdi. Çorbacılar bazen subaşı unvanını da alırlardı. Çorbacıların kıdemlisine, yeniçeri ortalarında yayabaşı, bölüklerde de başbölükbaşı denilirdi. Çorbacılar, kırmızı çuhadan kollu cübbe, ince gömlek, kırmızı şalvar, ayaklarına sarı mest pabuç ve başlarına börk giyerlerdi.

Yaya bölük komutanı olmalarına rağmen atları vardı. Çorbacılar, bölüklerin bütün işlerinden sorumlu olduğu gibi, büyük suçlar hariç, maiyetindekilere ceza verebilirdi.

Yeniçerilerin, İkinci Mahmud Han zamanında kaldırılmasından sonra, çorbacı yerine ortaağası tabiri kullanılmıştır.
#24 - Eylül 20 2008, 18:07:07
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Çuhadar
Osmanlı Devleti'nde sarayın büyük memurlarından ve padişahların hizmetlerinde bulunanlardan birine verilen ad.

Çuhadan yapılmış bir elbise giydikleri için bu adla anılmışlardır. Bulundukları mevkilere göre yetkileri değişmekteydi. Sultan Çelebi Mehmed zamanında kurulan çuhadarlık, saraydaki mühim memuriyetlerdendi.

Çuhadar ağa unvanına sahip olan kimse, padişahın hizmetinde bulunup, ona en yakın dört ağadan biri olurdu. Hasodabaşı ve silahtar ağadan sonra üçüncü derecede önem taşırdı. Çuhadar ağa olan, ata binerek hünkârın gerisinde gider ve padişahın yağmurluğunu taşırdı. Hükümdarın kaftan ve kürklerine bakmak da bunun vazifesiydi.

Ayrıca padişahın bayramda camiye gidişlerinde ve merasimlerde halka para saçardı. Çuhadar ağanın maiyetinde, hizmetlisi olarak iki lalası, aşağı koğuşlardan birer kullukçu ve birer zülüflü baltacılarıyla ikişer sofalı, birer heybeci ve ikişer yedekçileri bulunurdu. Çuhadar terfî ederse, silahtar olurdu. Şayet saraydan dışarı hükümet hizmetlerinden birine çıkarılacak olursa, kendisine beylerbeylik veya vezirlik verilirdi.

#25 - Eylül 20 2008, 18:08:09
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Dalkılıç (Serdengeçti)

Osmanlı Devleti'nde muhasara edilen kaleye girmek veya düşman ordusu içine dalmak için fedaî yazılan asker.

Bunlara serdengeçti de denirdi. Bunlar toplu halde düşman ordusunun sağ, sol veya arkasından hücum ederlerdi. Ölümü hiç düşünmeyen bu yiğitlerin hücumları, pek dehşetli olur ve ekseriya daldıkları ordunun moralini bozar, içlerine korku salarlardı. Napolyon, birkaç yüz dalkılıç meydana çıktığında bunların önünde durmanın güç, mağlup olmamanın ise imkânsız olduğunu beyan eder.

Kuşatması uzayan kalelere, serdengeçtiler, gece merdiven kurarak yalın kılıç içeri girerler. Bütün kale efradına karşı gözlerini kırpmadan kılıç sallarlardı. Bunlar için şehitlik, adeta mukadderdi. Az da olsa sağ kalanlar olurdu. Bunlar gerek kumandanları, gerekse arkadaşları tarafından çok iltifat görürlerdi. Din ve devlet için başlarını vermekten çekinmeyen bu yiğitlerin sağ kalanlarına mükâfatlar verilir, serdengeçti ağası tabiriyle hürmet gösterilirdi.

Yeniçerilerin bozulmasıyla serdengeçtiler de eski ehemmiyetini kaybettiler, ocak kaldırılınca, dalkılıç serdengeçti de kendiliğinden kalkmış oldu.

Özlüyorum Malazgirt, Niğbolu ve Kosovayı
Şimşek nallı rüzgâr atlar üstünde,
Dalkılıçlar biçerken ovayı ...
Yaşasaydım aaah öyle bir günde
#26 - Eylül 20 2008, 18:09:00
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Devşirme

Saray hizmetleriyle, Bostancı Ocağı ve Yeniçeri Ocağında istihdam edilmek üzere Osmanlı Devleti'nin Hıristiyan halkından topladığı çocuklara verilen isim.

Orhan Gâzi devrinde, yalnız Türklerden teşkil edilen Osmanlı ordusunun kâfi gelmemesiyle, harpte ele geçirilen güçlü ve kuvvetli esirlerden faydalanma yoluna gidilmiştir. Böylelikle Pençik Oğlanı denilen ve her beş esirden birinin alınması yoluyla bir ordu teşkil edilmiştir. Sultan Birinci Murad zamanında, Pençik Oğlanı teşkilâtı bir kanuna bağlanarak, Gelibolu Acemi Ocağı kuruldu. Böylece, Kapıkulu Ocağının temelleri atılmış oldu.

Acemi Ocağı teşkilâtı daha sonraları ihtiyaç nispetinde genişletildi ve yeni kanunlarla, daha mükemmel bir hâle kondu. Fütuhâtın ilerlemesi üzerine, bir taraftan askere olan ihtiyaç, diğer taraftan siyasî hadiseler neticesinde ordu mevcudunun azalması, Pençik Oğlanından başka Devşirme ismiyle Osmanlıların Rumeli�deki topraklarında bulunan Hıristiyan tebaadan ocağa yeniçeri namzedi olarak efrad alınmasını gerektirdi. Bu suretle, Hıristiyan tebaa evlâdından asker devşirmek için, bir Devşirme Kanunu yapıldı. Bu yeni kanunla, baştan başa gayrimüslim olan Rumeli halkı yavaş yavaş Müslümanlaştırılacak, böylece Müslüman olmuş askerle Türk ordusu kuvvetlenecekti. İki yönlü faydası olan Devşirme Kanunu, artık eski ehemmiyetini kaybeden Pençik Kanunuyla asker alınmasının yerine geçmiş, kuvvetli ve sürekli olarak iki buçuk asır devam etmiştir.

Devşirme işiyle birinci derecede Yeniçeri Ağası alâkadardı. Ağa, gerek Acemi Ocağı ve gerek diğer hizmetlerdeki acemilerle, Türk çiftçilerinin hizmetlerinde bulunan acemileri göz önünde bulundururdu. Yeniçeri Ocağına Acemi Oğlanı verilmesi ve Acemi Ocağına oğlan alınması, hep onun tezkiresiyle olurdu. Bunun için devşirmeye lüzum hâsıl olunca, Yeniçeri Ağası bir arîza ile dîvâna müracaat ederek ihtiyaç miktarını gösterirdi. Bunun üzerine, kanun gereği Osmanlı ülkesindeki muhtelif mıntıkalara memurlar sevk olunarak sancakbeyleri, kadılar, topraklı süvari ve zeamet sahiplerinin de yardımlarıyla acemi efrat devşirilirdi. Devşirme için, ocak tarafından bir emin ile bir memur tayin olunması kanundu. Başka yerden olamazdı.

Devşirme memuru, vazifesinde tamamen serbestti. O tayin olunduğu mıntıkada her bir kadılığı, yani kazaları gezip görerek, kanunî vasıfları haiz olmak şartıyla, sekiz-on ve on dört yaş arasında kırk hanede bir oğlan hesabı üzere çocuk devşirirdi. Devşirme memuru, bu çocukları alırken kadılar, sipahiler veya vekilleri ve köy kethüdaları da hazır bulunurlar ve bir suiistimal olmamasına dikkat ederlerdi. Devşirilen çocuğun köyü, kazası, sancağı, baba ve anasının ve sipahisinin isimleri, doğum tarihi ve bütün özellikleri bir deftere yazılır ve bu defter iki nüsha olarak biri devşirme memurunda bulunur, diğeri de çocukları sevk eden sürücüye verilirdi.

Kanun üzere, Hıristiyan çocukların en asil olanları seçilirdi. İki çocuğu olanın biri ve birkaç çocuğu olanın müsait olan en sıhhatlisi ve yakışıklısı seçilirdi. Bir oğlu olanın çocuğu alınmaz, babasının hizmetine bırakılırdı. Alınacak çocukların orta boylu olmasına dikkat edilirdi. Anası ve babası ölmüş çocuklar, terbiyesi noksan ve aç gözlü olacağı düşüncesiyle, devşirmeye müsaade edilmezdi. Sığırtmaç ve çoban oğullarıyla genç sığırtmaç ve çobanlar, kel ve köse olanların da alınmamaları kanundu.

Devşirilen çocuklar, yüzer, yüz ellişer, iki yüz veya daha fazla gruplar hâlinde, muhafızların nezaretleri altında hükümet merkezine sevk edilirlerdi. Bunların, yollarda kaçmamaları ve değiştirilmemeleri için, sıkı tedbirler alınırdı. Devşirmeler, devlet merkezine gelince iki, üç gün istirahat ettirilir, daha sonra yeniçeri ağası tarafından, sarayda görev yapacaklarla kapıkulu ve bostancı ocağına gidecekler seçilir ve padişaha arz edilirdi.

Devşirme Kanunu, bilhassa 17. yüzyılın başından itibaren, Hıristiyan çocuklarının gerekli tetkik ve muayeneler yapılmadan alınmaları, tutulması gerekli olan eşkâl defterine pek ehemmiyet verilmemesi üzerine bozulmaya başlamıştır. Bu durum, Yeniçeri Ocağına, devşirme efradının alınmasından vazgeçilmesine yol açmıştır. On sekizinci yüzyıl başlarında, yalnız Bostancı Ocağı için 1000 devşirme toplanmışken, aynı yüzyılın ortalarında, devşirme usulü kesin olarak bırakılmıştır. (Bkz. Devşirme Usûlü nereden ve neden çıkmıştır?)

#27 - Eylül 20 2008, 18:09:53
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Donanma (Eğlence, Şenlik)

Osmanlı Devleti'nde mübarek günlerde, bayramlarda, Osmanlı ordularının zafer dönüşlerinde, padişahların çocuklarının doğumlarında ve düğünlerde yapılan şenlik ve gösterilere verilen isim.

Düğün ve sünnet düğünleri dolayısıyla yapılan şenlik ve gösterilere Sûr-i Hümâyûn adı veriliyordu. Bu şenlikler ve gösteriler, üç gün üç geceden az, kırk gün kırk geceden de çok olmazdı. Fakat istisna teşkil edip, kırk gün kırk geceden daha fazla süren donanmalar da olmuştur. Bu donanmalar esnasında, denizde ve karada fener alayları, ışıklandırmalar tertip edilir, top, tüfek ve fişek atışları yapılır, çeşitli oyun ve yarışlar düzenlenirdi. Bu millî ve köklü Osmanlı geleneği, devrin tarihçileri tarafından kaydedilmiştir. Ayrıca bu devrin ünlü şair ve edebiyatçıları, manzum ve mensur olarak bu şenlikleri, eserleriyle dile getirmişlerdir. Böylece edebiyatımızın parlak sayfalarına yenileri eklenmiş oldu. Meselâ, düğün şenlikleri adına �Sûrnâme�ler, büyük zaferler adına �Zafernâme�ler, bayramlar için �Iydiyye�ler, Ramazân-ı şerîflerdeki şenlikler ve donanmalar için �Ramazânnâme�ler, Miraç geceleri için �Mi�râciyye�ler, Mevlid geceleri için �Mevlid� kasîdeleri yazıldı. Bu millî kültür mahsulleri, asırlarca zevk, lezzet ve ruhaniyetleriyle gönüllerden gönüllere akarak devam edegeldi. Bu donanma ve şenlikler, İslâm dininin çizdiği meşru sınırları taşmazdı. Donanmaları, başta padişahlar olmak üzere, sadrazamlar, vezirler ve diğer devlet erkânı da teşrif ederek neşe, sevinç ve saadeti halkla paylaşırlardı.

Bu şenliklere, yabancı devlet adamları, büyükelçiler de davet edilirlerdi. Donanmalar, hem karada hem de denizde tertip edilirdi. Şehzadelerin, özellikle de ilk şehzadelerin doğumları münasebetiyle yapılan donanmalar, diğerlerinden daha uzun süre yapılırdı. Meselâ, Sultan Üçüncü Ahmed Han, ilk oğlu Şehzade Mehmed Efendinin doğumunda, beş gün beş gece donanma yapılmasını ferman eylemişti. İkinci oğlu Şehzade Selim Efendi için de, üç gün üç gece donanma şenlikleri yapıldı. Padişah ve devlet erkânından başka, halk da şehzadelerin doğumuna pek sevinir ve ehemmiyet verirdi. Bazı defalar, doğumlarda, donanma şenlikleri yapılmayıp, fukaraya sadaka, tekke ve zâviyelere yardım yapılarak halkın gönlü alınırdı. Bazen de, yangın çıkması endişesiyle, donanmalara izin verilmezdi.

Donanma şenliklerini düzenlemekle görevli memura, �Donanma Muhtesibi� denilirdi. Donanmalar esnasında, İstanbul�un çarşı ve camileri, pazar yerleri, hanlar, hâneler, limandaki gemiler, özellikle saraylar, baştanbaşa çeşitli renkte kıymetli kumaşlarla, bayrak ve flamalarla süslenirdi. Mahyalar ve fener alayları yapılırdı. Gündüzleri, Sultanahmed Meydanında, İbrahim Paşa Sarayında, Bâb-ı Hümâyûnda, Alay Köşkü önünde, Dolmabahçe Sarayında, Vaniköyü�nde ve diğer eğlence ve mesire yerlerinde tertip edilirdi. Geceleri şehir baştanbaşa ışıklarla donatılır, belirli aralıklarla top, tüfek atışları yapılırdı. Fişekler fırlatılırdı.

Donanmalar, padişahların fermanıyla ilan ve tespit edildikten sonra, fermanın sadrazamın otağına gelmesiyle birlikte başlardı. Kalabalık dolayısıyla düzenin bozulmaması için �tulumcu� denen özel görevliler tayin edilirdi. Donanmaların masrafına, başta padişahlar ve diğer devlet erkânı olmak üzere, halk da kendi çapında katılırdı. Fukaraya sadaka, hediye dağıtılır, nefis ziyafetler çekilirdi. Böylece halk mesrur ve mesut edilirdi.

On dokuzuncu asırda (1843) İstanbul�da bulunan tanınmış Fransız edibi Gerard de Nerval, o yılın Ramazanının birinci gününde gördüğü sevinç ve şenlikleri hayranlıkla dile getirmeye çalışmış, İstanbul�un temizlik ve zarafetine, halkının nezaketine, burada tattığı huzur ve saadete hayran kalmıştı. Yazdığı hatıralarda bunları gıptayla dile getirmektedir.

1858 yılında, Sultan Abdülmecid Han, dört şehzadesini birden sünnet ettirmişti. Bu münasebetle, İstanbul�da Sakızağacı�ndan Ihlamur�a kadar arazi seçildi. Bugün buraya Topağacı denilmektedir. Nişantaşı�nın altındadır. Sayısız ve pek süslü çadırlar kuruldu. Rengârenk âvizeler içinde on binlerce mum, geceleri ortalığı adeta gün gibi aydınlatıyordu. Zaten bütün İstanbul donatılmıştı. Dört şehzade ile birlikte, tam 10.000 Müslüman evlâdı da sünnet edildi. Uzak şehirlerden ana babalarıyla gelenler ve bu şenliklere katılanlar da çoktu. Tek kelimeyle, şahane bir şenlikti.

Fransızlar, böyle şenliklere �Fete Imperial� adını verirlerdi. Fakat, onların tasavvur ve hayallerinin ulaşamayacağı hâlisâne merhamet ve şefkatin semeresi olan bu donanma şenlikleri, onların şenliklerine hiç benzemez, sünnet edilecek çocuklar, özellikle fakir ailelerden seçilirdi. Devlet erkânının çocukları da, yine bu düğünler sırasında sünnet edilirdi. Böyle düğünler, devletle tebaanın gönülden kaynaşması ve sevişmesinin, derin bir muhabbet ve şefkatin semeresidir ve Osmanlı toplumunun tam bir huzur cemiyeti olduğunu göstermektedir.

Bu donanmalar sırasında, Osmanlı toplumunun kuruluşları, bütün sanat erbabı, yeni hamleler kaydederlerdi. Devlet ve tebaanın, sanat ve edebiyatın ve tekniğin bütünleştiği böylesine leziz bir kültür geleneğine, hiçbir millet sahip olmamıştır. Batı dünyasında yapılan şenlik ve eğlenceler, iğrenç bir sefahat ve ahlâksızlık ve zulüm örneği olarak, insanlık tarihinin sayfalarını karartmıştır. Bu Osmanlı şenliklerini bizzat müşahede eden yabancı bilgin, tarihçi ve devlet adamları bile hayranlık ve takdirlerini belirtmektedirler.
#28 - Eylül 20 2008, 18:10:55
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Dönmeler (Dönme, Dönmelik)

On yedinci yüzyıldan itibaren, muhtelif Osmanlı şehirlerinde, bilhassa Selânikte, Müslüman adı ve kıyafeti altında yaşayan Musevî cemaati fertlerine verilen ad.

Çeşitli dinlerden Müslüman olanlara mühtedî denildiği halde, bu tabir bunlar hakkında hiçbir zaman ve hiçbir yerde kullanılmamış, yüksek tabaka tarafından, bir dereceye kadar nezaketen avdetî tabiri kullanılmıştır. Kendilerine; maâmînim (müminler) veya haberim (ortaklar), bir de ba�ale milhamah (mücahitler) isimlerini verirlerdi.

Gizli bir mezhep sayılan dönmelik, aslen İspanyalı olup, İzmir�e yerleşen Mordehay Sevi adlı bir Yahudi'nin oğlu olan Haham Sabatay Sevi tarafından kuruldu. Özel bir eğitim görüp haham olarak yetişen Sabatay Sevi, ilk önce, 1648�de İzmir�de Mesihliğini ve İsrâiloğullarını kurtarmak için Allahü teâlânın göndereceği peygamber veya kurtarıcı olduğunu iddia etti. Musevîler, Mesih�in Filistin�e hükümdar olacağına ve Kudüs�ü merkez yaparak dünyanın dört köşesine dağılan Yahudileri burada toplayacağına inandıkları için, onun etrafında toplandılar. İzmir�deki hahamlar, ona karşı çıkınca, 1650�de İstanbul�a geldi. İstanbul hahambaşısı da Sabatay Sevi�ye karşı çıkınca, kendisine daha uygun bir muhit olan Selânik�e geçti. Selânik�teki hahamlar tarafından sevgi ve saygıyla karşılanan Sabatay Sevi, bazı tepkilerle karşılaşınca Selânik�i de terk ederek, Atina�ya ve tekrar İzmir�e döndü. İzmir�de kaldığı üç yıl içinde, dikkati çekecek bir davranışta bulunmaktan kaçındı. 1663�te Mısır�a giden Sabatay Sevi, kısa bir müddet Kahire�de kaldı. Burada Rafael Josef Çelebi adında zengin bir sarrafla tanıştı. Daha sonra Kudüs�e gitti. Musevîlerin takdirini kazanmak için Kudüs�ün mukaddes yerlerini ve evliya kabirlerini ziyaret etti. Davranış ve çekici konuşmalarıyla Kudüs halkının itibarını kazandı. Josef�ten aldığı paraları bunlara dağıttı.

Nayir adındaki Polonyalı bir hahamın kızı olan Sara ile evlendikten sonra Gazze�ye gitti. Orada Abraham Nathan adlı Yahudi ile tanıştı. Abraham Nathan, kendisinin Mesih�ten önce gelecek olan peygamber olduğunu ve Sabatay�ın da Mesih olduğunu söyledi. Böylece Sabatay Sevi�nin taraftarları çoğaldı. Kudüs�e tekrar döndüğünde, kendisinin Mesih olduğunu gizlemeye gerek duymadı. Kudüs�teki hahamlar karşı çıktılarsa da, Sabatay�ın taraftarları gün geçtikçe arttı. Mısır, İstanbul, İzmir ve Avrupa�nın çeşitli şehirlerine Mesihliğini ilan ve propagandasını yapmaları için sadık adamlarını yolladı. Kudüs�ten Halep�e geçti. 1667�de tekrar İzmir�e döndü. Sabatay Sevi, Musevîlerin dinî âyin ve törenlerinde bazı değişiklikler yaptığı gibi, sinagoglarda okunan duaların çoğunu değiştirdi. Musevîler kendisini bir kral olarak görmeye başladılar.

O ise kendisini kralların kralı olarak görüyordu. Dünyayı, kendi hesabına göre 38 krallığa böldü. Her birine de, kardeşlerini ve sadık adamlarını kral tayin etti. Çeşitli beyannameler yayınlayarak, Osmanlı idaresine karşı harekete geçti. Musevîler, Müslümanlara karşı taşkınlıklarını arttırdılar. Musevîlerin, Müslümanlara karşı yaptığı işler ve Sabatay Sevi�nin durumu üzerine, Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşa, sahte Mesih ile hakkında düzenlenecek evrakın İstanbul�a gönderilmesini emretti. Yakalanan Sabatay Sevi ve adamları, 1668 senesi Ocak ayında İstanbul�a gönderildi.

İstanbul�a getirilen Sabatay Sevi, sorgulamasında, korkusundan yaptıklarını inkâr etti.

Sadaret Kaymakamı Mustafa Paşa, Şeyhülislâm Minkârizâde Yahya Efendi ve Sultan�ın imamı Vânî Mehmed Efendi huzurunda, kendisinin Mesih olmadığını söyledi, yaptıklarını inkâr etti ve Müslüman olduğunu ilan etti. Mehmed Efendi ismini aldı. Böylece, Osmanlı tarihinde dönmeler meselesi başlamış oldu.

Onun Müslüman olmuş görünmesiyle ilgili olarak Vânî Mehmed Efendi; �Bu adamın, Müslümanlığı kalbî hisler ve ihlâsla kabul ettiğine kâni değilim. Fakat dinimiz şüpheyi reddeder ve kişinin imanı üzerine hüküm, ancak cenâb-ı Hakk�ındır. Bu itibarla ihlâsla Müslüman olmasını niyâzdan başka şey yapamam...� demekten kendini alamadı.

Sabatay Sevi�nin Müslüman olmuş görünmesi, Türkiye ve diğer memleketlerdeki Yahudiler arasında şaşkınlığa sebep oldu. Sabatay Sevi, taraftarlarını yatıştırmak için de; �Tanrı beni İsmâilî, yani Müslüman yaptı. Ben kardeşiniz kapıcıbaşı Mehmed�im. O öyle emretti. Ben itaat ettim� dedi. Müslüman olmuş görünmesine rağmen, Mesihlik iddiasından vazgeçmedi, eski faaliyetlerine devam etti.

Bu arada padişaha ve müftüye başvurarak, Yahudileri hidayete davet etmek üzere kendisine izin verilmesini istedi. Sabatay�a, sinagoglarda, isteyenlere Müslümanlığı anlatması için müsaade çıktı. Bundan istifade ederek, taraftarlarını toplamaya çalıştı. Müslümanlar arasına giren Musevîler, kıyafetlerini değiştirip Ahmed, Mehmed, Mehmed Ali, Abdullah, İsmail gibi isimler almaya başladılar. Mehmed ismini aldıktan sonra, Mesihlik iddiasından vazgeçmeyen Sabatay Sevi, Selânik ve İstanbul�dan sonra, sürgüne gönderildiği Bağdat ve Ürgüp�te kaldı. Bu arada Sabatayistlik, yani dönmeliğin esas inanış ve ibadetlerini bir araya toplayan on sekiz emri yayınladı ve kutlayacakları bayram günlerini tespit etti. Dönmelerin uyması gereken 18 maddelik; �On sekiz emir� denilen nizamnâmenin özeti şöyledir: �Allah�ın birliğine ve Sabatay Sevi�nin Mesihliğine inanılacak, yalan yere yemin edilmeyecek, Allah�ın adı anıldığında saygı gösterildiği gibi, Mesih�in zikri geçince de saygı gösterilecek, Mesih�in sırrını anlamak için toplantılar yapılacak. Adam öldürülmeyecek, zina edilmeyecek, Yahudi yılının dokuzuncu ayı olan Kislev�in 16. günü bayram yapılacak. Yalan yere şahitlikte bulunulmayacak, birbirlerine karşı mürüvvetli ve merhametli davranılacak, her gün Mezâmir okumaya gizlice devam edilecek. Müslüman Türklerin âdetlerine, onların gözlerini boyamak maksadıyla riayet edilecek. Ramazan orucunu tatbik için sıkıntı çekilmeyecek, aynı şey Kurban için de yapılacak. Dinî merasimlere zahiren uyulacak, Müslümanlarla evlenmekten kaçınılacak. Kamerî ayların ilk günlerine dikkat ve hürmet gösterilecektir.�

Bu emirleri neşreden Sabatay Sevi�nin yaptığı işler, Sadrazam Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşaya anlatılınca, onu çağırıp sorguya çekti. Sabatay Sevi; �Aman efendimiz! Hakkımda size söylenenlerin hepsi yalan ve iftiradır. Bir takım dost ve akrabalarımı etrafıma topladığım doğrudur. Ama bunun hakikî sebebi, onları da hidayete erdirip Müslüman eylemektir. Eğer bu suç ise türlü cezaya razıyım. Boynum kıldan incedir� dedi. Sadrazamı bu sözlerle kandırdığını zanneden Sabatay Sevi, Kuruçeşme ve Kâğıthane�de taraftarlarıyla gizlice İbranice âyin yapıp dualar okurken yakalandı. Adamlarıyla birlikte Arnavutluk�a sürüldü. Bir müddet orada kalan Sabatay Sevi, 30 Eylül 1675�te Berat kasabasında öldü.

Kadınları sarı mest ve beyaz car giyinen, erkekleri ise, beyaz keçe üzerine yeşil sarık saran, görünüşte Müslüman bilindikleri ve Müslüman adı taşıdıkları halde bayramdan bayrama namaza giden dönmeler, Sabatay Sevi�nin ölümünden sonra, Yâkubîler, Karakaşlar, Kapancılar olarak üçe ayrıldılar. Değişik adlar alan bu grupların nesl-i şerîf denilen en yüksek asil ailelere mensup birer reisi vardı. Bunlar, cemaat ihtiyarlarının reyleriyle seçilirler, ölünceye kadar bu mevkide kalırlardı. Ab-be-din denilen reisler tarafından tayin olunan ruhanî reisler, dinî vazifeleri yerine getirirlerdi. Dönmelerin bu üç zümresi, hariçten veya birbirlerinden kız alıp vermezlerdi. İlk zamanlar Selânik�te yerleşen dönmeler, Balkan Harbi'nden sonra, Selânik�ten tamamen ayrılarak İstanbul�a geldiler. Ekseriyetle Nişantaşı ve Şişli semtlerine yerleştiler. Çocuklarını da Türk okullarına vermemek için, Feyziye Lisesi ve Şişli Terakkî Lisesi adında iki okul açtılar ve bu okullara gönderdiler. Aralarındaki eski katı gruplaşmaları kaldırıp, dayanışmaya yönelerek ticarî hayatta tesirli oldular. Bunun yanında valilik, müsteşarlık ve siyasî olarak da milletvekilliği ve bakanlığa kadar yükselenler ve gazetecilik mesleğinde muvaffak olanları da oldu.

#29 - Eylül 21 2008, 14:42:34
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Duhuliye Resmi

Şehir ve kasabalara ticaret amacıyla getirilen eşyadan alınan vergi.

Batıda bu vergi, komünlerin ortaya çıkışıyla alınmaya başlamıştır. Bir tür mahallî idare olan komünler, malî bakımdan yetersiz olan gelirlerini artırmak için, kraldan yetki almışlardır. Bu yetkiye (oktruvaye) izafeten alınan vergiye oktruva adı verilmiştir.

Osmanlı Devleti'nde, kuruluşla birlikte pazarlara satılmak üzere getirilen mallardan �pazar baçı� alınmaya başlanmıştır. Kanunî'nin Kanunnâmesi�nde; �taşradan gelen metaın resmi� şeklinde adlandırılan duhûliye resmine tâbi mallar sayılmıştır. Bu vergi, 1826 tarihinde şekil değiştirerek, Yeniçeri Ocağı yerine kurulan �Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye� harcamaları karşılığı alınan �ihtisap resmi� hâline gelmiştir. 1854 yılına kadar görev yapan ihtisap nezaretinin başlıca geliri olan ihtisap resmi, nezaretin şehremaneti (belediye) hâline gelmesiyle, bir belediye geliri olarak alınagelmiş ve pazar, kantar, palamar resimleri şeklindeki kalıntıları, daha sonra yürürlükten kaldırılmıştır.
#30 - Eylül 21 2008, 14:44:28
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Efendi

Okuyup yazması olanlara verilen unvan. Okumuş, molla, hoca, çelebi, seyyid manâlarında da kullanılırdı.

Efendi tabiri, Selçuklular zamanında kullanılmaya başlanmış, daha ziyade Osmanlılar'da 15. yüzyıl ortalarından itibaren tahsil, terbiye görmüş kimselere mahsus bir lakap olarak kullanılmıştır. Zamanla, bu manâda kullanılan çelebi kelimesinin yerini almıştır. Devletin ileri gelen memurlarından bazılarına efendi demek âdet hâline gelmişti. On dokuzuncu yüzyılda bu kelime, daha geniş manâda kullanılmaya başlanmıştır. Bu devirde şehzadelere de efendi denmiştir. Peygamberimiz için de hâlâ günümüzde kullanılmaktadır. Kadınlar da, kocalarına hitap ederken efendi tabiri kullanırlar.

Saraydaki Sultan hanımlara kadın efendi unvanının, kibar muhitlerde hanımefendi, beyefendi, tabirlerinin kullanılmasına, 19. asrın ikinci yarısından sonra rastlanır. Şeyhülislâmlara efendi dendiği gibi, orduda binbaşıya kadar rütbe sahiplerine de, resmen, efendi unvanı verilirdi. Tanzimat'tan sonra efendi unvanı, resmî muamelâtta, yalnız okur yazarlar ve mektep talebeleri için kullanılmıştır. Bugün de halk arasında tahsil terbiye görmüş, terbiyeli kibar manâsında kullanılmak âdet olmuştur.

Efendi, ağa, bey, paşa tabirlerinin resmî unvan olarak, devlet ile fertlerin münasebetine ait işlerde kullanılması 1934�te çıkan kanunla yasak edilmiştir.


#31 - Eylül 21 2008, 14:45:20
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Efendi Kapısı

Yeniçeri kâtibinin dairesine verilen ad.

Yeniçeri kâtibine Yeniçeri Efendisi de denildiği için dairesine Efendi Kapısı ismi verilmiştir.Yeniçeri kâtibi Kütük ve Esâme denilen ana defterini bizzat tutmakla görevliydi. Buna kimse kalem karıştıramazdı. Kalem heyeti, ancak maaş defterinin düzenlenmesinde ve yazılacak işlerde yardım ederdi. Ulûfe defteri, üç ayda bir hazırlanırdı ve işi biten eski evraklar, dış hazinede muhafaza edilirdi.

Bu tabir, azad edilen köle ve cariyelerin eski sahiplerinin evleri için de kullanılırdı. Ayrıca yüksek mevki sahibi kimselerin evlerine de efendi kapısı denilirdi.
#32 - Eylül 21 2008, 14:46:54
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Elviye-i Selâse (Üç Vilayet)

Kars, Ardahan ve Batum sancaklarına verilen ad.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonunda yapılan Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Kongresi uyarınca, Elviye-i Selâse, savaş tazminatı karşılığı olarak, Çarlık Rusya'sına verildi. Ruslar, Osmanlı Devleti'nden, Türk ordusunun Kafkaslarda yaptığı zarar, savaş masrafları, Rus demiryollarına, ticaret ve ihracatına, Rusya'nın güney kıyılarına yapılan zarar ve Türkiye'deki Çarlık Ruslarının uğradığı ziyana karşılık olmak üzere, 1 410 000 000 Ruble (245 000 000 Osmanlı altını) istediler. Çarlık Rusya'sının, para tazminatının toprak parçasıyla ödenmesi isteğini, Osmanlı Devletinin de olumlu karşılaması sonucunda, Dobruca'da Tulça sancağı, yani Süne, İshakçı, Mecidiye, Maçin, Babadağ, Hırsova, Köstence kazaları, Tuna adaları, Kuzeydoğu Anadolu'da Kars, Ardahan ve Bayazıt, Rusya'ya bırakıldı. Ancak, verilen topraklar, istenen savaş tazminatının hepsini karşılayamadı, Osmanlı Devleti, Rusya'ya 310 milyon Ruble borçlu kaldı. Yine antlaşmaya göre, Rusya'ya verilen topraklardaki halkın, mallarını satma hakkı serbest bırakılmakta, üç yıl içinde göç etmeyenlerin Rus uyruğuna girmiş olacakları belirtilmekteydi.

Berlin Konferansı'nda, İngiltere-Rusya ve İngiltere-Türkiye itilâfnamelerine uygun bir değişiklik yapıldı. Eleşkirt vadisiyle Bayazıt, Osmanlılara geri verildi.

I. Dünya Savaşı'nda Rusya'nın yenilgiyi kabul etmesinden sonra imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması'na göre, Elviye-i Selâse'nin plebisit sonucu Osmanlı Devletine bağlanması hakkı tanındı. Ancak, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918), Osmanlı Devletinin, bu sancakları altı hafta içinde boşaltması mecburiyetini koyuyordu. Elviye-i Selâse'nin, bu sefer İngilizlerin de desteklediği Gürcüler ile Ermenilere verilmesi öngörüldü. Ancak, yerli halk silahlanarak, Ermeni ve Gürcü kuvvetlerine karşı direnişe geçti. Millî Türk hükümeti, ilk askerî ve siyasî zaferini, Kars, Ardahan sancaklarını, Aras'ın doğusundaki Sürmeli (Iğdır, Kulp, Tuzluca) ve Batum sancağının güney topraklarını (Artvin) işgalden kurtarmak suretiyle sağladı. Batum, Acarlar ülkesi, Çürüksu, bağımsız bir cumhuriyet olan Gürcistan'a bağlandı.

Bu değişiklikler, Kars (1920) ve Moskova (1921) antlaşmalarıyla gerçekleşerek resmiyet kazandı.
#33 - Eylül 21 2008, 14:47:39
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Ergenekon Destanı

Göktürkler'in türeyişini anlatan destan.

Belli başlı iki kaynağa dayanır. Birinci rivayet; Ebü�l-Gâzi Bahadır Han tarafından yazılan Şecere-i Türkînin rivayeti olup şu şekildedir:

Oğuz Han soyundan olan İlhan, Moğol iline hükümdar oldu. Bu sırada Tatarların başında Sevinç Han vardı. Aralarında savaş çıktı. İlhan daima galip geliyordu. Sevinç Han, Kırgız Hanına birçok adamlar ve hediyeler göndererek onu kendi tarafına çekti. Oralardaki kabilelerin en kalabalığı Moğollar olduğundan, bütün savaşlarda galip geliyorlardı. İdareleri altındaki insanlara kötü davrandıklarından, kabileler tarafından sevilmezler, hep kötülenirlerdi. Bundan dolayı bütün kabileler Moğollardan öç almak üzere anlaştı. Hepsi birleşerek Moğollar üzerine yürüdüler. Moğollar çadır ve sürülerini bir yere toplayıp etrafına hendek kazdılar. Beklemeye başladılar. Sevinç Han geldi ve savaş başladı. On gün savaşıldı. Hepsinde Moğollar kazandı. Bunun üzerine Sevinç Han, bütün beyleri toplayarak gizli bir toplantı yaptı. Ertesi gün tan yeri ağarırken çadırlarını kaldırıp, işe yaramayan mallarını bırakarak çekildiler. Moğollar bunların yenildiklerini ve kaçtıklarını sanarak kovalamaya başladılar. Tatarlar geri dönüp savaşmaya başladılar. Bu sefer Moğollar yenildi. Kaçanları da ordugâha gelinceye kadar kılıçtan geçirdiler. Çocuklarını esir ettiler.

Sevinç Han, Moğolları yendikten sonra ülkesine döndü. İlhan�ın oğulları ve bütün Türkler, bu savaşta ölmüşlerdi. Yalnız en küçüğü olan Kıyan kalmıştı. Kıyan, o yıl evlenmişti. İlhan�ın kardeşinin oğlu Nüküz de o yıl evlenmişti. Bunların ikisi de aynı bölükten iki kişiye esir olmuştu. Savaştan on gün sonra bir gece atlarına binip hanımlarıyla birlikte kaçtılar. Savaştan önce ordu kurdukları yere geldiler. Düşmandan kaçıp gelen deve, at, öküz ve koyunlar orada toplanmıştı. Onları da alarak daha emin bir yer aradılar. Sarp dağları aşarak, geniş ve bolluk bir vadiye varıp yerleştiler. Oraya Ergenekon ismini verdiler. Burada dört yüz sene yaşayıp çoğaldılar. Oraya sığmaz oldular. Toplandılar ve buradan çıkmanın yolunu aradılar. Bir demirci, dağın bir yerinde demir madeni olduğunu ve onu eritirlerse yol bulup çıkacaklarını söyledi. Orayı eriterek, bir deve geçecek kadar yol açıp geçtiler. Bu geçiş esnasında bir bozkurt gelerek kendilerine yol gösterebileceğini söyledi. Kurdun peşinden giderek Ergenekon�dan yol bulup çıktılar.

Ergenekondan çıktıklarında, Türklerin başında Börte Çene bulunuyordu. Börte, bütün boylara elçiler göndererek Ergenekon�dan çıktıklarını bildirdi. Tatarlar bunların üzerine yürüdü ve çok çetin savaş oldu. Tatarları kılıçtan geçirdiler. Mallarını zaptettiler. Küçüklerini esir ettiler ve eski yurtlarına yerleştiler. O boyların en kuvvetlisi oldular. Bu destanı, her ne kadar Moğollar kendilerine mal etmeye çalışırlarsa da, bu Türklerin destanıdır. Câmi�ut-Tevârihi yazdıran Geyan Han, Cengiz�in soyundandır. Şecere-i Türkî�nin yazarı Ebü�l-Gâzi Bahadır Han da Cengiz soyundan bir hükümdardı.

Çin kaynaklarında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Doğru olan, Hunlar'ın bir kolu olan Göktürklere ait bir destan olmasıdır.
#34 - Eylül 21 2008, 14:49:12
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Ertuğrul Faciası

Japonya ziyareti dönüşü batan Türk gemisindeki 587 kişinin şehid olması.

1887 yılında Japonya İmparatorunun amcası, bir harp gemisiyle İstanbula ziyarete gelmişti. Bu dostluk ziyaretine karşılık vermek, Hind ve Pasifik Okyanuslarında Türk bayrağını dalgalandırmak ve oralardaki Müslüman halkı halifeye bağlamak düşünceleri ile, geziye karar verildi. Sultan Abdülhamid�in emriyle karar verilen bu ziyaret için Ertuğrul Firkateyni görevlendirildi. İstanbul tersanelerinde yapılan bu savaş gemisi, 2344 tonluk olup hem yelken hem de makine ile hareket ediyordu. Esas yelkenli olan bu geminin 600 beygir gücündeki makinesi, yardımcı vazife görüyordu.

15 Temmuz 1889 günü, o yıl Heybeliada daki Bahriye Okulunu bitiren genç teğmenlerin hepsi, gemi komutanı Yarbay Ali Beyin idaresinde, İstanbul�dan hareket ettiler. Kafile başkanı Albay Osman Bey dahil, gemide 1092 kişi bulunuyordu. Gemi, Aden, Cidde ve Bombay�a uğrayarak yoluna devam ediyordu. Uğrak yerlerindeki Müslüman halk, Türk denizcilerine çok yakınlık gösteriyordu. Gemi, Seylan Adası, Singapur, Saygon, Hong-Kong limanlarına uğradıktan sonra, 28 Haziran 1889�da Japonyanın Yokohama limanına ulaştı.

Amiral ve emrindeki heyet, İmparator Meiji tarafından Tokyo�daki sarayında kabul olundu ve kendilerine birer nişan verildi. Ertuğrul personeli, Japonya�da kaldığı üç ay içinde en itibarlı misafirler olarak muamele gördüler. Gittikleri her yerde derin bir ilgi ile karşılandılar.

Normal dönüş zamanında, kafileden 37 kişi koleraya tutulduğundan, Yokohama�da 33 gün karantinada kalındı. 15 Eylül 1889�da Yokohama�dan hareket eden Ertuğrul gemisi, iki gün sonra fırtınaya tutuldu. Fırtına şiddetlenerek tayfun haline geldi. Arka direk kırılınca açılan deliklerden makine dairesine su doldu. Bu durum gemi idaresinin tamamen kaybolmasına sebep oldu. Gemi, Oskima burnundaki kayalıklara doğru sürüklenerek, 18 Eylül 1889 günü battı. Amiral Osman Bey dahil 587 kişi şehid oldu.

Şehitlerin cesetleri ve vücut parçaları, Japon köylülerince ve sağ kurtulan Türk denizcilerince toplanarak, adada bulunan fener yakınındaki hakim bir tepeye gömüldüler.

Sağ olarak kurtulanlar ise, yaralı vaziyette, iki Japon harp gemisi tarafından, birkaç haftada Çanakkale Boğazına kadar getirildi. Bu gemiler, 2 Şubat 1890�da Dolmabahçe önüne ulaştılar. Sultan İkinci Abdülhamid Han da, Japon İmparatorunun, Türk deniz ailesine gösterdiği yakınlık ve sevgiyi, fazlası ile göstererek Türk-Japon sevgi ve işbirliğinin temelini attı.

Japonlar, Kaşımazaki Fenerinin 300 metre güneydoğusundaki bir yere, denizcilerimizin hatırasına hürmeten âbirde diktiler.
#35 - Eylül 21 2008, 14:50:30
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Eşkinci

Osmanlılarda timarlı sipahilere ve cepheye çağrılan geri hizmet kıtalarına verilen ad.

Osmanlılar'da her timarlı sipahi bir savaş yükümlüsü olduğu için, eşkinci sayılırdı. Eşkincilerin mülk timar sahipleri bizzat sefere katılmazlar, yerlerine cebelü (silahlı asker) gönderirlerdi. Be-nevbet timarı olanlardan ise nöbet sırası gelenler sefere katılırlardı. Osmanlıların timar teşkilâtı içinde, ilk kuruluş devrinde teşkilâtlandırdıkları eşkinciler, devletin bir nevî, sayıları bilinen, hazır kuvveti durumundaydılar.

Yaya, müsellem, kızılca müsellem, yörük ve canbazlardan teşekkül eden eşkinciler, 1590 yılına kadar 20şer, bu seneden sonra 30ar kişilik ocaklara bölünmüşlerdi. Kanuna göre her ocaktan beş eşkinci sefere gitmek zorundaydı. Geri hizmetlerde kalanlara, yamak adı verilirdi. Yamaklar, ocak eşkincilerine, her sefer sırasında ellişer akçe ödemek zorundaydılar. Bu sebeple bunlar elliciler olarak da adlandırılmıştır. Sefere katılan eşkinciler, daha çok köprü, hisar ve yol inşaatıyla uğraşırlardı. Sefere çıkan her eşkinci, mensup olduğu orta büyük bölük sandıklarına, sefer sırasında yiyecek ihtiyaçlarının karşılanması için iki altın verirdi. Herhangi bir sebeple sefere katılamayan eşkinciden de bu para tahsil edilirdi.

Eşkincilerin maaş kâğıtlarına �esâme� adı verilirdi. Eşkincilerin bu esâmelerini başkalarına devretmeleri veya satmaları kesinlikle yasaktı. 1714�te Mora Seferinde Anapoli Kalesinin fethi sırasında gösterdikleri başarı sebebiyle, eşkincilere ulûfeleriyle emekli olma hakkı verildi. Ancak, zamanla kadrolarıyla emekli olan eşkinciler, devleti iki bakımdan zarara sürüklediler. Biri, sefere çıkacak eşkincilere yeni kadro bulma zorluğu; diğeri ise, emekli olan eşkincilerin, esâmelerini askerlikle ilgisi olmayanlara satmaları idi. Bu durum, timar sisteminin önemli ölçüde bozulmasına yol açtı.

Sultan İkinci Mahmud Han, daha da bozulan bu teşkilâtı, 25 Mayıs 1825�te düzenleyerek modern bir eşkinci ocağı kurdu.

Şeyhülislâm Tâhir Efendiden, askerî eğitimin lüzumlu olduğuna dair fetva alınıp, yeniçerilerin �bütün� adı verilen elli bir ortasından şimdilik yüz ellişerden 7650 asker, �eşkinci� adıyla kaydedilip, bir kanunnâme yazıldı.

Eşkinci askerlerinin başına Hacı Sâib Efendi getirilip, eğitiminden de Mısır Cihâdiye Askerî Binbaşılarından Davud Ağa ile eski Nizâm-ı Cedîd Yüzbaşılarından İbrahim Ağa sorumlu idi. Eşkinci yazılanların ayaklarına sıkı potur ile başlarına yeşil renkli Karadeniz kalpağı giydirilip, kundaklı tüfek ile birer kılıç verildi. Dua ve sena ile yeni elbiseleri giydirilip, silahları kuşatılan eşkinciler, 11 Haziran 1826 Pazar günü, At Meydanında eğitime başladı. Ancak, disiplini tamamen kaybolan yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra, eşkinci ocağı da yerini yeni kurulan Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediye adlı orduya bıraktı.
#36 - Eylül 21 2008, 14:51:42
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Evladı Fatihan (Evlâd-ı Fâtihân)

Rumelinin fethinden sonra, oralarda yerleşmek üzere, Anadolunun Müslüman-Türk halkından, aileleri ile birlikte gidenlere verilen ad.

Osmanlılar'ın Balkan Yarımadası'ndaki fetihleri neticesinde orada yerleşmeleriyle, buradaki yörük cemaati gruplarının sayıları artmış ve çok ehemmiyet kazanmıştı. Rumelinin iskânı ve Türkleştirilip, İslâm dininin yayılması maksadıyla yörük ve Tatar Türklerinin bu bölgeye ilk defa ayak basmaları, Sultan Yıldırım Bayezid zamanında oldu. Önceleri yörüklerin bulundukları kazalar; Manastır, Filorina, Cuma, Tikveş, İştip, Doyran, Yenice, Vadina, Serez, Demirhisar, Drama, Longaza idi.
Fetihlerden sonra Rumelide yerleşen yörük teşkilâtı, zamanla dağılmaya yüz tuttu. Dağınıklık ve disiplinsizlik, İkinci Viyana Kuşatması'nda iyice kendini gösterdi. Böylece halkın daha sıkı bir disiplin altına alınmasının gerekli olduğu ortaya çıktı. 1691 senesinde sultanın hatt-ı hümâyûnu ile yörük Türkleri, Evlâd-ı Fâtihân adı altında ve Rumelinin sağ, sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamanın ihtiyaçlarına göre, teşkilâtın askerî ve iktisadî bünyesi az çok değiştirildi. Kanunnâmede; Yörük taifesi öteden beri Devlet-i Âliyyenin güzîde ve cengâver, itâatli, ferman dinleyen askerlerinden olup, eski seferlerde küffâr ile yapılan harplerde, kendilerinden iyice yararlık ve yüz aklıkları görüldüğünden, bu tâifeye Evlâd-ı Fâtihân adı verilmiştir� denilmektedir. Altı sene sonra nüfus sayımı yapılarak, her altı kişiden birinin seferber asker olması ve bu şekilde her türlü vergiden muaf tutulacakları ve harplere iştirakleri kayda bağlanmıştı. Böylece Yörükler, yerleşik hayata geçmiş olsalar dahi, yeni bir kuruluş hâlinde, yine askerî bir hizmet için teşkilâtlandırılmış oldular. Evlâd-ı Fâtihân, önceleri yörük deyimi ile birlikte kullanılmış ise de, daha sonraları yörük tabirinden vazgeçilmiştir. Evlâd-ı Fâtihânın yerleşmiş bulunduğu bölge, yörük vilayeti adı ile anılmıştır. Bu bölgeye tayin edilen vezir veya beylerbeyi, Yörük Hakimi olarak tanınmışlardı.

1691 senesinden sonra, Evlâd-ı Fâtihânın defterleri tutulmaya başlanmıştır. Evlâd-ı Fâtihân defterlerinde Belgrad Muhafızı olarak geçen Hasan Paşanın, hem Evlâd-ı Fâtihân piyade askerlerinin, hem de vilayet Yörüklerinin defterlerini tanzim ettiği tespit edilmiştir. Daha sonraları Evlâd-ı Fâtihân, bütün eski yörük gruplarının özel ismi hâline geldiğinden, defterlerde �yörük� tabiri kullanılmamıştır. 1697�de yapılan yoklamaya göre, Rumeli�de Evlâd-ı Fâtihân olarak 1116 hane ve 16 582 kişi tespit edilmiştir.

Evlâd-ı Fâtihânı, çeribaşılar (yörük teşkilatında serasker) idare etmekteydi. Kapıcıbaşı rütbesinde bulunan zabitler ise İstanbul�da ikamet ederlerdi. Çeribaşları; kaza müdürü durumunda olup, vazifeli bulundukları yerlerin asayişine bakarlar, sefer anında eşkinci askerler çıkarırlar, harp olmadığı zamanlarda vergileri toplarlardı. Sonraları Osmanlı Devletinin çeşitli yerlerinde vazife alan bu teşkilât, kurulduğu ilk yıllarda sadece Rumeli�deki gazâlara katılmak mecburiyetindeydi.

1826 senesinde Evlâd-ı Fâtihân teşkilatı yeniden düzenlendi ve yirmi dört grupta toplanarak dört tabur hâline getirildi. Çeribaşıların yanına kolağası, mülâzım ve yüzbaşı rütbesinde subaylar verildi. Bir süre sonra bu taburlar alay yapıldı. Rumeli ve Selânik eyaletlerinde oturan Evlâd-ı Fâtihânın diğer halktan farklı bazı imtiyazları vardı. Bunlar, Tanzimat'tan sonra çıkarılan kanunla kaldırıldı ve diğer halk gibi vergi ve askerlik mükellefiyetine tabi tutuldular (1846). Böylece, yaklaşık iki asırdan beri devam eden Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtı, ortadan kaldırılmış oldu.
#37 - Eylül 21 2008, 14:52:40
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Evrenosoğulları

Osmanlılar'ın Rumeliyi fethi sırasında büyük ün yapmış Evrenos Gâzi'nin kahramanlar yetiştiren âilesi.

Bu sülâle, ismini; Makedonyayı Türklere kazandıran, Rumelide büyük başarılar gösteren Hacı Evrenos Gâzi'den aldı. Evrenos Gâzi'nin yedi oğlu oldu. Bunlardan, Ali Bey ile İsa Bey, içlerinde en çok hizmet eden ve isimlerini duyuranlardır.

Ali Bey, daha babasının sağlığında gösterdiği kahramanlıklarla, kendisini tanıttı. Bundan dolayı Ali Beye Ayyüreklü lakâbı verildi. Bu başarılarından dolayı Yıldırım Bayezid, Ali Beye Engürü sancağını verdi. Yıldırım Bayezidin vefatı ile ortaya çıkan fetret devrinde Mehmed Çelebinin padişah olmasında yardımcı oldu. 1430da Selânikin fethinde büyük kahramanlık gösterdi. 1432 tarihinden itibaren Macaristana yaptığı akında, 70 000 esirle döndü. İstanbulun fethinde ve Fatihin Eflak Seferinde (1462) bulunan Ali Beyin vefat tarihi belli olmayıp, kabri Vardar Yenicesindedir.

Ali Beyin, Evrenos, Şemseddin Ahmed ve Hüseyin isminde üç oğlu olup, Bunlar da meşhur akıncı beylerinden idiler. Ahmed Bey, Fatihin İşkodra Seferine katıldı. Fatih, orduy-ı hümâyûn ile buradan çekilirken, Ahmed Beyi, 40 000 kişilik bir kuvvetle kaleyi abluka altında tutmak üzere İşkodrada bıraktı.

Evrenos Beyin diğer oğlu İsa Bey de akıncı sancak beylerinden olup, Arnavutluk üzerine yaptığı akınlarla Adriyatik Denizi kıyılarına kadar indi. 1443�te Haçlılarla yapılan Morava Muharebesinde büyük yararlıklar gösterdi. 1455�de 40 bin kişilik bir ordu ile İtalya-Arnavutluk ordusunu yok etti. İsa Beyin vefatı, biraderi Ali Beyden sonra olup, Vardar Yenicesindeki türbesine defnolunmuştur. İsa Beyin burada cami ve imaret gibi hayır kurumları vardır.

Evrenosoğullarından Hızır Şah Beyin torunu Yusuf Bey, 1517de Mısır seferine katıldı. Sefer sonunda kurulan Kudüs sancağına ilk sancakbeyi oldu.

Evrenos ailesi, Rumelide Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtının başında olarak 19. yüzyıl ortalarına kadar geldi. On dokuzuncu yüzyıldan sonra siyasî ve idarî görevlerde eski tesirlerini kaybeden Evrenos ailesi mensupları, çeşitli kollar hâlinde zamanımıza kadar devam etmiştir.
#38 - Eylül 21 2008, 14:54:25
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Fenerliler

Osmanlılarda devlet hizmetlerinde çalışmış, büyük makamlarda bulunmuş Rumlar hakkında kullanılan deyim.

Merkezi Fenerde bulunan Rum Patrikhânesi etrafında toplandıklarından bu ismi almışlardır. Bunlar, çoğunlukla İstanbullu ve Egeliydiler. Fenerliler, Rum patrikliğine bağlı yarı dinî hizmet sahipleriydi. Bunlar arasında lisan bilenler ve siyasî işleri kavrayanlar, Tanzimat dönemine kadar, Osmanlı Devleti'nin Avrupa devletleriyle olan münasebetlerinde görev aldılar. Fenerliler, tercümanlık ve kâtiplik gibi görevlerden başka, Eflak ve Boğdan beyliklerine de tayin edildiler. Bu görevleri Romen tarihi açısından incelendiğinde; bazı sosyal ve iktisadî çalışmaların yanında rüşvet, ahlâkî düşüş, vergilerin artması, arazinin küçülmesi ve Yunan tesirinin artması görülür. Yani Fenerlilerin, Eflak ve Boğdandaki devri, bir inhitat (gerileme) dönemidir.

Fenerin tarihî aileleri olan Fenerliler, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Feneri terk etmeye başladılar. Çok zenginleşen Fenerliler, Boğaziçine yerleştiler. Özellikle Arnavutköy, Kuruçeşme ve Tarabya taraflarında oturmaya başladılar. 1821den sonra, bu ailelerden birçokları İstanbulu terk ederek, Yunanistan ve diğer Avrupa ülkelerine yerleştiler. Bugün Türkiyede, eskiden meşhur olan bu ailelerin soyundan gelen pek az aile kalmıştır.
Bunlardan, Prens unvanını alan beylerin çocuklarına beyzâde, hanımlarına donma, kızlarına domanica adı verilirdi.
#39 - Eylül 21 2008, 14:55:31
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Ferik

Osmanlı Devleti'nde büyük askerî rütbelerden birinin adı. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Osmanlı ordusunda bir kolorduyu meydana getiren yedi birlikten her biri.

Feriklik, yeniçeri ocağının kaldırılmasından (1826) sonra kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye teşkilâtında müşir ile mirliva rütbesi arasında tespit edilmiştir. O sırada iki feriklik mevcuttu, Hassa ferikliği, Mansûra ferikliği. 1830-1835 yılları arasında ferikliğin teşrifattaki (protokoldeki) yeri hakkında kesin bir bilgi yoktur. 1835te feriklik rütbesi, Anadolu kazaskerliği ve rütbe-i sâniyenin sınıf-ı evvel mümeyyizi ile aynı derecede olduğu kabul edildi. Feriklik, Bâlâ rütbesinin kurulmasından sonra, 1847de teşrifattaki yerini kesin olarak bulmuştu. Böylece feriklik; İstanbul pâyesi, ûlâ evvelliği ve Rumeli beylerbeyliği ile aynı derecede bir rütbe hâline geldi. 1903te müşirlik ile feriklik rütbesi arasında sivilde bâlâ rütbesine eşit olmak üzere birinci feriklik rütbesi kurulmuş ve ilk olarak Tüfekçibaşı Tahir Paşa ile fahrî yaverlerden Salâhaddin, Şakir ve Nâsır paşalara verilmiştir.

Ferikler, paşa unvanını taşırlar ve kendilerine konuşma sırasında, Saâdetlü paşa hazretleri denirdi. Yazılarda ise Saâdetlü efendim hazretleri diye yazılırdı.

Cumhuriyet döneminde, birinci ferikler ile feriklerin sahip oldukları unvanlar kullanılmakla beraber, bunlar bir süre daha paşa unvanını korudular. Nihayet bu unvanlar; efendi, bey vs. unvanları ile birlikte 1934 tarih ve 5290 sayılı kanunla kaldırıldı.

Ferikin bugünkü karşılığı olarak; birinci ferik korgeneral, ikinci ferik ise tümgeneraldir
#40 - Eylül 21 2008, 14:56:20
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Ferman

Padişahların herhangi bir iş hakkında tuğra veya nişanını taşıyan yazılı emri. Ferman; Farsça bir kelimedir. Emir, irade ve buyruk demektir.

Ferman kelimesi, İlhanlılar tarafından, İslâmiyet'i kabul etmelerinden sonra kullanılmış, daha sonra da Osmanlılar'a geçerek yerleşmiştir. Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Memlûklar'da ferman yerine tevki kullanıldığı gibi, İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlu ile Akkoyunlu devletleri, Altınordu ve Kırım Hanlıklarında yarlığ kelimesi de kullanılmıştır. Tevki ve yarlığ kelimeleri, padişahın tuğrası bulunan ferman anlamındadır.

Osmanlılarda Ferman, yedi esas üzerine yazılırdı: 1) Ferman kelimesinin anılması, 2) Fermanın yazıldığı kişinin rütbe derecesine göre dua ve övgü yazılması, 3) Fermanın gönderilme sebebi, 4) Ferman gönderilen kişiye, padişah isteğinin emrolunması, 5) Yapılması istenilen işin belirtilmesi, 6) Verilen işin bitirilmesi için istek, 7) Fermanın tarihi ve gönderildiği yerin ismi.

Osmanlılarda iki çeşit fermana rastlanmaktadır. Fermanlardan birisi, doğrudan doğruya dîvândan, mâliyeden yazılıp üzerine hükümdarın tuğrası çekilerek gönderilen emr-i şerîf idi. Diğeri ise tuğralı bir fermanın üzerine ve baş tarafına padişahın kendi el yazısıyla fermanda yazılanı teyid eden iradedir. Hatt-ı Hümâyûnla Muvaşşah, yani padişahın el yazısıyla tezyin edilmiş olan ikinci çeşit ferman, işin ehemmiyetini göstermek, hakkında teveccüh gösterilen zâta, yahut da tehdit edici olarak bir vali veya serasker vesâireye gönderilirdi. Ferman şekil olarak, dîvânî hat denilen girift keşideli yazıyla yazılırdı.
#41 - Eylül 21 2008, 14:57:07
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Fetret Devri

Yıldırım Bayezidin, Ankara Meydan Savaşı'nda Timur Han'a esir düşmesinden sonra dağılan Osmanlı birliğinin, 1413 yılında, Birinci Mehmed Han tarafından yeniden sağlanıncaya kadar geçen devresi.

Yıldırım Bayezidin ölümünden sonra, geriye altı oğlu kaldı. Bunlar Emir Süleyman ile, İsa, Mehmed, Mustafa, Musa ve Kasım Çelebiler idi. Ankara Savaşı'ndan, yanında büyük kuvvetlerle ayrılan Emir Süleyman, süratle Bursaya geldi ve ailesi ile çocuklarını yanına alarak Gelibolu�ya gitti. Burada İmparator Manuel ile bir antlaşma yaptı. Anadolu sahilindeki bazı adalar ile Silivri, Selânik ve Teselya�yı Bizanslılara terk ediyordu. Bu suretle Rumeli'ye geçen Emir Süleyman, Edirnede hükümdar ilan edildi. Aynı zamanda Venedik ve Cenevizlilerle de ticarî antlaşmalar yaptı.

Timur Han, Emir Süleymana taç ve hilat göndererek, onu kendisine bağlamaya muvaffak oldu. Emir Süleyman, ince ruhlu, ilim ve sanat erbabının hâmisi olan bir zattı. Ancak babasının azim, irade ve enerjisine malik değildi. Bu itibarla devleti bir idare altında toplamak suretiyle Osmanlı birliğini kuramadı.

Ankara Savaşından sonra Balıkesir taraflarında gizlenen İsa Çelebi, Timur Han'ın İzmir�e doğru gittiği sırada, Bursa�ya geldi. Daha sonra Timur Han'ın muvafakatini da alarak, burada bir müddet oturdu. Ancak, Timur Han Semerkand�a dönerken, Yıldırım Bayezid�in tabutunu Musa Çelebi�ye vererek türbesine defnedilmek üzere gönderdi. Böylece büyük bir kuvvetle Bursa�ya gelen Musa Çelebi, İsa�yı kaçırdı ve hükümdarlığını ilan etti. Ancak, kuvvet toplayan İsa Çelebi�nin yeniden gelerek Bursa�ya hakim olmasından sonra, Musa Çelebi, Germiyanoğlu�nun yanına kaçtı.

Ankara Savaşında ihtiyat kumandanı olarak görev yapan Mehmed Çelebi ise, savaşın kaybedileceğini anlayınca, bin kadar askeriyle Amasya�ya doğru çekilmişti. O sırada Amasya�da, Timur Hanın tayin ettiği Kara Devletşah bulunuyordu. Şehre ani bir baskın yapan Mehmed Çelebi, Kara Devletşah�ı öldürttü ve eski sancağına yeniden hakim oldu. Çelebi Mehmed Amasya�da bulunduğu sırada Canik, Tokat, Niksar ve Sivas taraflarına hakim olmaya çalıştı ve buna da muvaffak oldu. Bu havâlideki isyancı beylerden Kubadoğlu, Gözleroğlu, Köpekoğlu ve Mezid Beyi ortadan kaldırdı. Bu arada Mehmed Çelebi, babasını esaretten kurtarmak gayesiyle Kütahya�ya casuslar göndermişti. Timur Hanın esirleri arasında bulunan Firuz Paşa da onlara yardım etmekteydi. Yer altında tünel kazarak Yıldırım Bayezid�in yanına varmak isteyen fedaîler, planlarının görülmesi üzerine yakalandılar ve öldürüldüler. Çelebi Mehmed, bir kez daha aynı gaye ile faaliyete geçti ise de, Timur Hanın güvenlik kuvvetlerini arttırması ve bu arada Firuz Beyi de öldürtmesi ile bir netice alamadı.

Mehmed Çelebi, aynı zamanda Osmanlı birliğini sağlamak yolunda ilk teşebbüslere girişti. İsa Çelebi�ye haber göndererek birleşmelerini istedi. Ancak red cevabı aldı. Bu durum üzerine, iki kardeşin kuvvetleri, Ulubat önlerinde karşılaştı. Sert geçen muharebeden sonra, İsa Beyin kuvvetleri dağıldı. Böylece, Bursa ile İznik�i ele geçiren Mehmed Çelebi, hükümdarlığını ilan etti. Bundan sonra Germiyanoğlu�na haber gönderen Mehmed Çelebi, ondan, Musa Çelebi�yi kendisine göndermesini istedi ve bu isteği derhal yerine getirildi. Bu sırada kardeşi Süleyman�ın yanına kaçan İsa Çelebi, ondan aldığı yardımlarla yeniden Bursa üzerine yürüdü. Bu arada Çelebi Mehmed�le anlaştığını söyleyerek Bursa�ya kolayca girmeyi düşündü ise de, Bursa halkı müdafaa tertibatı aldı. Bu durum üzerine Bursa�yı yakmaya kalkışan İsa Çelebi, Çelebi Mehmed�in gelmesi üzerine, karşısına çıktı. Yine muvaffak olamadı ve İsfendiyar Beyin yanına kaçtı. Daha sonra, Çelebi Mehmed�in elinde bulunan Ankara�yı almak isteyen İsa Çelebi, Gerede Muharebesinde üçüncü defa mağlup oldu ve Kastamonu�ya sığındı. İsa Çelebi, ardı ardına gelen mağlubiyetlere rağmen, taht iddiasından vazgeçmedi. Aydınoğlu Cüneyd Bey'in yanına giderek, böylece bir defa daha şansını denemeğe karar veren İsa Çelebi, Eskişehir�e kadar geldi. Ancak, yapılan muharebeyi kaybederek, savaş meydanında öldürüldü.

Edirne�de bulunan Emir Süleyman, Çelebi Mehmed�in faaliyetlerini yakından takip etmekteydi. İsa Çelebi�nin son hareketinde başarılı olamayarak öldürülmesinden sonra, Çelebi Mehmed�e daha fazla hazırlanmak imkânı vermek istemediğinden, süratle Anadolu�ya geçti ve Bursa�yı rahatlıkla aldı. Çelebi Mehmed ise, Süleyman�a karşı koyamayacağını anlayarak, Amasya�ya çekildi. Daha sonra Ankara�ya gelen Emir Süleyman, burasını da kendisine bağladı ve bütün Osmanlı ülkesine hakim olmuş bir hükümdar gibi davranmaya başladı.

Bu sırada Çelebi Mehmed, diğer Anadolu beylikleri ile ittifak kurma arzusundaydı. Lâkin bu teşebbüsünde tam bir başarıya ulaşamayınca, biraderi Musa Çelebi ile anlaştı ve ona kuvvet vererek Rumeli'ye geçirtti. Böylece Musa Çelebi ile Emir Süleyman�ı karşı karşıya getirmiş oluyordu. Musa Çelebi�nin Rumeli'ye geçmesinden endişelenen Emir Süleyman, süratle Edirne�ye döndü. Mehmed ile Musa Çelebi arasındaki antlaşmaya göre, eğer Musa, mücadeleden galip çıkarsa, Çelebi Mehmed�in hükümdarlığını tanıyacaktı. Mehmed Çelebi ise onu askerî bakımdan destekleyecekti. Bu sırada Anadolu�da serbest kalan Mehmed Bey, rahatlıkla Ankara, Bursa havâlisine, yani Anadolu�da Osmanlıların elinde kalan topraklara sahip oldu.

Karadeniz yoluyla Eflak�a gelen Musa Çelebi, kendisine burada da müttefikler bulmakta gecikmedi. Eflâk Prensi Mirça, Sırp despotunun kardeşi Vuk Brankoiç ve Bulgar Boyarları, kendisine kuvvet verdiler. Buna karşılık Emir Süleyman da Bizans İmparatoru tarafından destek görüyordu. Çatalca yakınlarında yapılan iki kardeşin mücadelesinden galip çıkan Emir Süleyman oldu. Savaş esnasında komutanlarından Vuk�un Emir Süleyman tarafına geçmesi, sonucu büyük ölçüde etkiledi. Bu ihaneti cezasız bırakmayan Musa Çelebi, ilk fırsatta Vuk�u ortadan kaldırdı. Savaştan mağlup çıkan Musa Çelebi, azim ve cesaretini kaybetmeyerek, yeniden güçlü bir birlik kurmaya çalıştı. Bu arada ağabeysinin gafletinden de faydalanarak, kuvvetlerini arttırdı. Musa Çelebi'nin bir daha karşısına çıkamayacağını zanneden Emir Süleyman, büyük bir rahatlık içerisindeydi. Bu vaziyetten en iyi şekilde faydalanmaya bakan Musa Çelebi, Edirne üzerine âni bir baskın yaparak, şehri ele geçirdi. Emir Süleyman, kaçmaya muvaffak oldu ise de, Musa Çelebi�nin peşine taktığı adamlar tarafından yakalanarak öldürüldü (1410). Cesedi Bursa�ya gönderilerek, Çekirge�de büyük babası Murad Hüdâvendigâr�ın yanına gömüldü. Hükümdarlığı sekiz sene yedi ay kadardır. Emir Süleyman, muharebelerde fevkalâde şecaatiyle ve cömertliği, ilim adamlarını himayesiyle meşhur olmuştu. Edirne Sarayı, onun zamanında âlim, şair ve sanatkârlarla dolmuştu. Ahmedî ve Mevlid yazarı Süleyman Çelebi bunlardandır.

Musa Çelebi, Edirne�ye sahip olduktan sonra, daha önce Mehmed Çelebi ile yapmış olduğu antlaşmaya riayet etmeyerek hükümdarlığını ilan etti. Adına akçe kestirdi. Böylece, mücadele sahnesinde yalnız iki kardeş kalmıştı. Bunlardan Mehmed Çelebi Anadolu�ya, Musa Çelebi ise Rumeli'ye hakim ve sahip idiler. Bu arada, hayatta olan diğer Şehzade Mustafa Çelebi�yi Timur Han, Anadolu�dan ayrılışı sırasında yanında götürmüştü.

Biraderi Mehmed Çelebi�nin, Anadolu�da ne derece bir kuvvete sahip bulunduğunu iyi bilen Musa Çelebi, onunla mücadeleye girişmekten çekindi. Fakat, vakit geçirmeden, Rumeli bölgesinde fütuhat hareketine başladı. Gönderdiği kuvvetler, Sitirya Yarımadasına kadar geldiler. Yine Emir Süleyman�la olan mücadelesinde kendisine cephe alan Sırp Despotu Stefan�ın üzerine yürüyerek, Noveberda şehrini ele geçirdi. İsyan eden Vidin Bulgar Prensine baş eğdirdi. Nihayet, biraderi Süleyman�ın Bizanslılara terk ettiği Karadeniz sahilindeki şehirleri ve Teselya�yı aldıktan sonra, İstanbul�u kuşattı (1411). Endişeye düşen İmparator, kendi yanında bulunan Emir Süleyman�ın oğlu Orhan Çelebi�yi serbest bıraktı. Selânik ve Teselya taraflarına giden Orhan Çelebi�nin hükümdarlık iddiasına kalkması üzerine İstanbul kuşatmasını muvakkaten (geçici) kaldıran Musa Çelebi, hızla Selânik üzerine yürüyerek, Orhan�ın kuvvetlerini dağıttı ve Selanik�i kuşattı. Bu arada İstanbul�a yapılan tazyiki de sıklaştırdı. Bu durum üzerine İmparator Manuel, Çelebi Mehmed�le ittifak etmekten başka çare bulamadı. Mehmed Çelebi�ye kuvvet vermeyi vâdeden ve onu koruyacağına söz veren İmparator, onun Rumeli'ye geçmesini sağladı. Mehmed Çelebi, gelişinin dördüncü günü, Çatalca�nın İnceğiz köyü mevkiinde Musa Çelebi ile yaptığı muharebeyi kaybetti ve yaralı olarak az bir kuvvetle Anadolu�ya geçti.

Musa Çelebi, bu muvaffakiyetlerine rağmen, Rumelideki beyleri tarafından, gün geçtikçe yalnız bırakılıyordu. Çünkü onun, daha önce Emir Süleyman tarafında bulunan Üsküp Sancakbeyi Paşa Yiğit ve meşhur akıncı kumandanı Evrenos Bey'le diğer komutanlara karşı soğuk ve itimatsız davranışı, bu beyleri aleyhine çevirdiği gibi, bazı ehliyetsiz kimseleri iş başına getirmesi de memnuniyetsizliklere yol açmıştı. Onun için bu beyler, el altından Çelebi Mehmede haberler göndermeye başladılar. Rumeli�deki durumun, lehine döndüğünü anlayan Çelebi Mehmed, Dulkadirliler'den de yardım alarak, otuz bin kişilik bir kuvvetle tekrar Rumeli'ye geçti (1413). Çelebi Mehmed, Edirneye yaklaştıkça Rumeli beylerinin kuvvetleri, ordusuna ekleniyordu. Bu defa Mehmed Çelebi�ye karşı koyamayacağını anlayan Musa Çelebi, Bulgaristana çekildi. Yanında Beylerbeyi Mihaloğlu Mehmed Beyle Umur Bey'den başka büyük beylerden kimse kalmamıştı. Vize tarafında, Musa Çelebi�nin öncü kuvvetleri mağlup edildi. İki ordu, Filibe yakınında karşı karşıya geldi ise de, Mehmed Çelebi, müttefiklerin tamamını beklediğinden geri çekildi. Nihayet Paşa Yiğit, Barak Bey, Tırhala Beyi Sinan Bey ile Evrenos Bey�in de kendisine katılmasıyla, Tuna�ya doğru çekilmekte olan Musa Çelebi�nin karşısına geçtiler. Sofya�nın güneyinde Çamurlu Derbend denilen mevkide meydana gelen muharebede Musa Çelebi, fevkalâde cesaretle harp etti ise de, zaten az olan kuvvetleri dağıldılar. Yaralı olarak kaçan Musa Çelebi, bir bataklığa düştü ve yakalanarak öldürüldü. Cenazesini Bursa�ya göndererek, babasının yanına defnettiler.

Musa Çelebinin Rumelide hükümdarlığı, üç seneden azdır. Artık Mehmed Çelebi, Osmanlı Devleti'nin başında yalnız kalmıştı. Böylece Fetret Devri denilen ve hemen hemen on bir yıl süren kardeşler mücadelesi bitmiş, parçalanan birlik yeniden sağlanmıştı. Çelebi Mehmed, tahta geçtiğinde yirmi dört yaşında bulunuyordu. Her şeye rağmen, Osmanlı Devleti'nin prestiji ve gücü, Fetret devrinde de kendisini gösterdi. İstanbul, Yıldırım Bayezid devrinden daha şiddetli bir biçimde muhasara edildi. Bu arada diğer Anadolu Beylikleri ise, Timur sayesinde varlıklarına kavuştular. Ancak her biri, bu güçlü Osmanlı Şehzadesinin tarafını tutarak varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.
#42 - Eylül 21 2008, 14:59:04
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Filistin (Siyonizm ve Osmanlı)


Filistine Emevîler, Abbâsîler, Fâtımîler ve Selçuklular hakim oldular. 1099da Haçlı Seferleri neticesi Kudüste, Hıristiyan Krallığı kuruldu. 1187de Selâhaddin Eyyubî, Kudüsü yeniden fethederek Hıristiyan zulmünden kurtardı. 1281de Akkanın fethiyle Memlûklar'a bağlanan bölge, 1516 senesinde Yavuz Sultan Selim Hanın Mercidabık Zaferi'yle Osmanlı topraklarına katıldı. Tam 400 sene Filistin, Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetinde kalmıştır. 8,5 sene içinde, Osmanlı Devletini iki misli büyülten Yavuz Sultan Selim Han, çok kuvvetli tarih, strateji, siyaset ve taktik bilgisine sahipti. İslâm ülkelerinin zayıf ve parçalanmış olmasının tehlikesini gören, nadir bir devlet adamıydı. Bir gün İslâm ülkelerinin Hıristiyan veya Yahudilerin sömürgesi olmaması için, o devirde en güçlü İslâm devleti olan Osmanlı Devleti etrafında topladı. Nitekim Osmanlı Devleti yıkılınca, bütün İslâm ülkeleri, Hıristiyan ülkelerin sömürgesi oldular. Osmanlı Devletinin en büyük hizmeti, Filistin�de Yahudi Devleti (İsrail�in) kurulmasını 430 sene geciktirmiş olmasıdır. İsrâil yarım asır önce kurulmuş olsaydı, bugün bütün Arap ülkeleri İsrâil işgalinde olacaktı. Bir asır önce kurulsaydı, bütün Müslümanlar imha edilmiş ve sapık yollarla İslâmiyet'ten uzaklaştırılmış olacaktı. Osmanlı Devleti, Yahudi'nin, Müslümanları ve İslâmiyet'i imha planını engellemiştir.

Osmanlı Devleti, Filistin�i, Kudüs, Gazze ve Nablus olmak üzere Şam Eyaletine bağlı üç sancağa ayırdı. Osmanlı Devleti zayıflamadan önce, Filistin halkı bolluk, refah ve huzur içinde yaşadılar. Osmanlı Devleti zayıflayınca, Filistin�deki sancaklar, eyalet sonra da bağımsız emirlikler hâline geldiler. 1799 yılında Napolyon Bonapart, Mısır Seferinde, Filistin�in Yafa�ya kadar olan bir bölümünü ele geçirdi. Ancak Cezzâr Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Akka önlerinde Napolyon�u geri püskürttü. Napolyon�un ilk hezimeti, Türkler karşısında oldu ve bu topraklardan geri çekildi. Bölge bundan sonra 1840 yılına kadar, Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın idaresi altında kaldı.

İngiltere, 19. asrın başlarında, Ortadoğu�nun zenginliklerinden faydalanmak, dünya hâkimiyetini devam ettirebilmek ve İslâm ülkelerini bölmek için, Filistin�de bir Yahudi devleti kurulması ve bunun için dünya Yahudilerini bir bayrak altında toplama fikrini otaya attı. Bu fikir, Avrupa, Amerika ve Rusya�da hızla yayıldı. İngiltere�de İngiliz Hükümeti ve Yahudiler, Sir Herry Finch isimli bir avukata Calling of the Jews isimli bir kitap yazdırdılar. Bu kitapta, Filistin�de bir Yahudi Devleti kurulması fikri savunularak kamuoyu meydana getirildi.

Musos Haim Montefiore isimli bir İtalyan Yahudisi, Londra�da büyük bir servet edinmişti. Filistin�de Yahudi Devleti kurma fikrine uyarak, 1824�te Filistin�e göç etti ve 1837 senesine kadar Filistin�de kaldı. Bu tarihte Filistin�de 8000 Yahudi bulunuyordu. Bu kadar az kişi ile devlet kurulamayacağını anlayınca, Londra�ya döndü. 1837 tarihinde bastırdığı bir kitapla, Filistin�in ziraata elverişli olduğunu ve Yahudilerin Filistin�e göçünü teşvik etti. İngiltere hükümeti, bir tamimle Filistin�deki İngiliz konsolosluklarını, Yahudileri himayeye memur etti. 1862�de Hess isimli bir Alman Yahudisi, Roma ve Kudüs isimli kitabında; Yahudi davasının ortaya atılacağı ve emellerinin tahakkuk edeceği günün yaklaştığını, her ne bahasına olursa olsun Filistin�de bir Yahudi devleti kurulacağını, Fransa�nın bu işte yardımcı olacağını, Fransız ihtilâlinin bu maksatla yapıldığını yazdı.

Hess�in eserine cevap veren Fransız muharriri Ernest Laharn, kurulacak Yahudi devletinin sınırlarının dar olmayacağını söyledi. 1878�de Rusya�da Yahudi talebeler, muhtelif cemiyetler kurdular. Hayfa yakınlarında iki bin dönüm arazi alınarak, Mikfeh İsrael adıyla bir ziraat okulu kuruldu. Rusya�da Siyonizm'i sevenler cemiyeti kuruldu. Filistin�e Yahudilerin göçünü teşvik ettiler. Yine bu gayeyle kurulan �Bilu� ve �Hovevei Ziyon� gibi faal cemiyetler, 1881�de Çar İkinci Aleksandr öldürüldükten sonra, faaliyetlerini daha da arttırdılar. Filistin�de birçok koloni kurdular.

1884 yılında Silezya�nın Kattowitz şehrinde ilk �Yahudi Millî Kongresi� toplandı. Kongre başkanlığını Rus Yahudisi Leon Pinsker yaptı. 1891 de Rusya�dan Kudüs�e gelen El-Leze Ben Yehuda, Yahudi lisanının kaybolmaması için, İbranice lügat neşretti. Alman Yahudisi Hırsch, Yahudi devletinin Arjantin�de kurulması fikrini ileri sürdü. Yahudi muharrir Shmaryahu Levin Youth in Revolt eseri ile Yahudi devletinin Arjantin�de kurulması fikrinin, Yahudi davasına ihanet olduğunu söyledi. 1896�da Avusturyalı gazeteci Yahudi Theodor Herzl, The Jewish State (Yahudi Devleti) isimli bir kitap yazdı. Bu kitap, Siyonizm'in kuruluşunu temin etti. 1897�de Dünya Siyonist Teşkilâtı kuruldu. 1897�ye kadar Yahudilerin, Filistin�de toplanması ve Yahudi devleti kurulması bir fikir iken, 1897�de hedef oldu.

Siyonizm'in hedefini gerçekleştirmek için, ticarî bir şirket kuruldu. Çok uluslu şirketler, böylece ortaya çıktı. 1897�de İsviçre�de Basel şehrinde ilk Siyonist kongresi, Dr. Theodor Herzl başkanlığında 200 delege ile toplandı ve bu kongrede mühim kararlar alındı. İkinci Siyonist kongre 1898�de yine Basel�de toplandı. İki milyon sterlin sermayeli �Karen Kaymet� adlı bir vezne vasıtasıyla Filistin�de, Yahudi kolonileri teşkiline karar verildi. Norman Bertwich isimli bir Yahudi, İsrâil Resurgent isimli kitabında, Filistin�de Yahudi devletinin, İngilizlerin siyasî ve malî yardımı ile inşa edildiğini itiraf etmektedir.

Sultan İkinci Abdülhamid Han, Siyonizm tehlikesini çok iyi gören bir devlet adamıdır. Osmanlı tahtına çıkınca, ilk icraatı, Filistin�in bütün topraklarını, sarayın (Osmanlı Hanedanının) mülkü hâline getirmek olmuştur. Böylece, Filistin�de toprak satışı, kesin olarak önlendi. Ayrıca, Filistin�e, 33 senelik saltanatı esnasında tek bir Yahudi'nin girmesine izin vermedi. Siyonizm teşkilâtının lideri Dr. Theodor Herzl birçok defa, saraya ve Bâbıâli�ye mektup yazdı. İngiltere�nin aracılığı ile Theodor Herzl ve Haham Moşe Levi, Sultan Abdülhamid Han ile görüştüler. Dr. Theodor Herzl, Sultan İkinci Abdülhamid Hana şu teklifleri sundu. Filistin�de altın para karşılığı toprak sattığı takdirde:

1. Yahudiler, Osmanlı Devletinin bütün borçlarını ödeyecekler.

2. Osmanlı Devletine büyük malî yardımda bulunacaklar.

3. Sultan Abdülhamid Hanın siyasetini Avrupa�da destekleyecekler.

4. Yahudiler, Osmanlı Devletinde inşa edilecek savaş üslerinin parasını ödeyecekler.

5. Sultan Abdülhamid Han'a şahsı için büyük servet verecekler.

6. Filistin�de kurulacak büyük üniversitede aynı zamanda Türk talebeleri de okuyacak. Tahsil için Avrupa�ya gitmeye lüzum kalmayacak.

Tahsin Paşa'nın hatıralarına göre, Sultan Abdülhamid Han, bu teklifler karşısında çok hiddetlendi ve yüksek sesle bağırarak: �Dünyanın bütün devletleri ayağıma gelse ve bütün hazinelerini kucağıma dökseler, size Siyonistlik adına bir karış yer vermem. Ecdadımızın ve milletimizin kanıyla elde edilen bir vatan, para ile satılamaz. Derhal burayı terk edin. Defolun!� demiştir. Bu teşebbüsün arkasında, İngiltere ve meşhur banker Yahudi asıllı Roçide bulunuyordu. 1909�da İkinci Meşrutiyet döneminde teşkil olunan Osmanlı hükümetinde, üç Yahudi veya dönme bakan (maliye, ticaret ve ziraat ile nafia bakanlıkları) bulunuyordu. İttihat ve Terakki, azınlıkların da toprak satın alabileceğine dair kanun çıkarttı. İttihat ve Terakki�nin ihanetlerinden biri de bu idi. Yahudiler, geniş topraklar alarak üzerlerine tapuladılar. Sultan Abdülhamid Hanın şahsî (Hanedan) arazisi, kasten ve yok pahasına Yahudilere satıldı. Birinci Dünya Harbi'nden önce İngiltere ve Fransa, Yahudilere teminat verdi. Osmanlı Devleti yıkılacak ve Filistin�de Yahudi Devleti kurulacaktı. İngiliz ve Fransızlar arasında, Mayıs 1916�da imzalanan �Sykes Picot� gizli anlaşmasına göre:

1. Irak ve Şark�ül-Ürdün İngiltere�ye bırakılacak.

2. Suriye ve Lübnan Fransa�ya bırakılacak.

3. Filistin�de önce beynelmilel bir idare, bilâhare Yahudi devleti kurulacak.

4. Hayfa, İngiltere'ye; İskenderun Fransa�ya ait birer serbest liman olarak kalacak.

2 Kasım 1917�de İngiliz bakanlarından Lord Belfour, bir beyanname neşretti. Bu beyannameyle Yahudi devleti kurulması vaad edildi. Vaad şöyledir: �Kral hazretlerinin hükümeti, Filistin�de Yahudilere millî bir vatan tesisine muhakkak nazariyle bakıyor. Bu gayenin tahakkuku için, büyük bir potansiyel harcayacaktır.� Belfour vaadi, kanunî dayanaktan mahrum olup, devletler hukuku kaidelerine aykırıydı. Tarih boyunca buna benzer bir vaka olmamıştır. İttihat ve Terakki liderlerinin bir emrivakisi ile Osmanlı Devleti, 1914�te Birinci Dünya Harbi'ne katıldı. Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Harbi'ne katılması ile, bu bölgede �Sina Cephesi� açıldı. Osmanlı toprakları ve Ortadoğu�da emelleri bulunan İngilizler, Mısır�ı işgal edip, üs olarak kullandılar. Osmanlı ordusunun 160 000 kişilik bir kısmı Alman General Liman Von Sanders komutasında, Kanal Harekâtı ile 1915 Şubatında taarruz etti. Fakat başarılı olunamadı. El-Ariş�e çekildiler. 1916 Ağustosundaki ikinci taarruz da sonuç vermeyince İngilizler, Filistin ve Suriye�yi işgal için harekâtı hızlandırdılar. İngilizler, 6 Ekim 1917�de Gazze�yi, 10 Aralık 1917�de Kudüs�ü işgal ettiler. 30 Eylül 1918�de İngilizler Şam�a, Fransızlar Beyrut�a girdiler. 29 Ekim 1918�de ateşkes anlaşması imzalandı ve Mezopotamya�daki Türk cephesi düştü. Yahudiler, Belfour vaadi ile sanki müstakil bir devletmişler gibi, hemen Siyon ordusu kurdular. 11 Aralık 1917�de Kudüs�e giren İngiliz kuvvetleri komutanı Allenby, beraberinde Yahudi (Siyon) kuvvetlerini de Kudüs�e soktu. 1920 San Remo toplantısında İngiltere, Fransa ve İtalya delegeleri; Filistin, Suriye, Irak ve Lübnan�ın İngiltere ve Fransa arasında paylaşılmasına ve buralarda manda idaresi kurulmasına karar verdiler.

Tarih kitaplarında Birinci Dünya Harbi'nin hakiki ve zahiri sebepleri olarak çok şeyler söylenmiştir. Fakat gerçek sebep, Osmanlı Devleti'ni yıkmak ve Yahudi devleti kurmaktır. Filistin�i işgal eden İngilizler, derhal askerî idare ilan ettiler. Belfour vaadini ve planını tatbike koyuldular:

1. Filistin�e Yahudi muhacereti (göçü) teşvik edildi.

2. Yahudilerin toprak sahibi olmaları sağlandı.

3. Yahudilerin silah taşımalarına müsaade edildi.

4. Yahudilerin kültür teşkilatları adı altında topluluklar kurulması sağlandı.

5. Sivil idare için, 30 Haziran 1920�de Herbert Samuel isminde aşırı bir Siyonist'i komiser tayin ettiler.

6. 6 Temmuz 1921�de İngiltere�nin Filistin'deki hâkimiyetinin devamlı olacağı ilan edildi.

7. 24 Temmuz 1922de Cemiyeti Akvam, bu kararı tasdik etti.

8. 24 Temmuz 1922de Londrada; İngiltere, Fransa ve İtalya, Filistindeki manda şartları ile Yahudi devletinin kurulma hazırlıklarını tespit ettiler. Yahudi devleti (İsrâilin) temeli bu anlaşmayla atıldı.

9. Filistin, Suriyeden ayrıldı.

10. Yahudilerin sayısı artmaya başladı.

1919da Filistinde, Arapların sayısı, Yahudilerin 16 misliydi. 1922de 600 000 Araba karşılık 80 000 Yahudi bulunuyordu. 1947de ise Yahudi sayısı ile Arap sayısı eşit duruma geldi. Filistinli Müslümanlar tehlikeyi geç de olsa anladılar. Filistin�de Yahudi devleti kurulmakta olduğunu görebildiler. 1929da Kudüste, Araplar ile Yahudiler arasında 15 gün süren kanlı çarpışmalar oldu. Yahudilerden 135 kişi öldü. İngilizler, Filistine Yahudi göçünü hızlandırırken, bu arada Yahudileri silahlandırdılar. Yahudi göçü, 1932den sonra hızlandı ve Hitlerin Almanyada iktidara gelişi ve Yahudi aleyhtarı politika takibiyle, Yahudilerin Filistine göçleri aşırı derecede arttı
#43 - Eylül 21 2008, 15:01:35
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Gedik

Osmanlılar zamanında esnaf ve sanatkârlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak, kalite kontrolü yapmak ve esnaf içinde tekelleşmeyi önlemek için kurulmuş olan sistem veya bu sistem içinde kazanılan çalışma yetkisi.

Gedik sistemi, günümüzdeki ticaret ve sanayi odalarının vazifesini görmekteydi. Bu sistem, insan gücüne dayanan ve 3-5 kişi çalıştıran işyerleri hâlinde faaliyet gösteren Osmanlı sanayiinin ve Osmanlı ülkesinin ekonomik ve siyasî hayatı içinde önemli yer tutmaktaydı. Esnaf ve sanatkârlar arasında kuvvetli bir dayanışma mevcuttu. Fakirlere yardım edilmekte, yeni işyeri açanlara sermaye verilmekte, âlet ve edevat yardımı yapılmakta, esnaf mensupları özellikle çıraklar için tertip edilen meslek kursları finanse edilmekteydi. Bu durumuyla belirli bir hayat seviyesinde bulunan esnaf, toplumun tam manasıyla bir orta sınıfını teşkil etmekteydi.

Osmanlı şehirlerinde ticaret ve sanatla uğraşmak, belli şartlara ve kaidelere bağlanmıştı. Kişiler, istedikleri ticaret ve sanat mesleğine hemen giremezler, istedikleri yerde ve biçimde çalışamazlardı. Her esnaflık ve sanatkârlık dalı, kendi içinde teşkilâtlanmıştı. Bu teşkilatlara lonca denirdi. Her loncanın kendine has gelenekleri ve kaideleri vardı. Bunlara titizlikle uyulurdu. Loncaya çırak olarak girilir, belli zamanlarda verilen imtihanlardan sonra dükkân veya sanat sahibi olunurdu. Loncaya girip belli bir müddet sonra usta veya dükkân sahibi olmak yetmezdi. Özellikle büyük şehirlerde plansız şehirleşmeyi önlemek, şehirler ve bölgeler arası dengesizliklere mani olmak için belli mesleklerde çalışacakların ve iş yerlerinin sayısı dondurulmuştu. Bu sebeple meslek sahiplerinin, gerekli çalışma yetkisine ve yerine sahip olmaları gerekirdi. Bu yetkiye �gedik�, bunu sağlayan sisteme de �gedik sistemi� denirdi. Memurların kadro sistemine benzeyen bu sistemde, ihtiyaç duyuldukça yeni gedik kadroları ihdas edilir, böylece, ticaret, sanayi, ziraat ve hizmet sektörleri arasındaki dengenin korunması sağlanırdı. Gerçekten halkın ihtiyacı sebebiyle kendiliğinden açılan dükkanlar ve işyerleri kapatılmaz, bunlar gedik sisteminin içine alınarak kontrol edilirdi. Hem mal ve hizmet kontrolü sağlanmış olur, hem de fiyatların fahiş bir şekilde artması önlenirdi. Hepsinden daha önemlisi, iş ve çalışma ahlâkı sağlanırdı. Esnaf ve sanatkârın, birbirlerinin üretim ve satış sahalarına taşmaları yasaktı. Ancak halkın menfaati söz konusu olunca, böyle uygulamalara izin verilirdi. Esnafın çalışma alanlarının belirlenmesi, hem haksız rekabeti hem de işsizliği önlemede önemli bir tedbirdi.

Gedik sistemiyle iş ve ticaret ahlâkına sahip olmayan, hileli mal üreten, ticarette karaborsacılık yapan veya piyasa fiyatının üzerinde fahiş fiyatla mal satan kimseler, halka ve maliyeye zarar verdikleri için teşkilattan ihraç edilirlerdi.

17. yüzyıldan itibaren lonca teşkilâtının sisteminde meydana gelen bazı gevşeklikler sebebiyle, sanatkâr kesiminde dağılmalar oldu. Kendileri için tahsis edilen toplu alış veriş yerlerini bırakan esnaf, semtlerde yeni iş yerleri açtı. Bu husus, entegre çalışma sisteminin ve kalite denetiminin giderek ortadan kalkması gibi olumsuz neticeler doğurdu. 1727 senesinde getirilen gedik hakkıyla, hizmetin veya zanaatın başkalarınca yapılması yasaklandı. Önce �müstekar gedik� ve �havâî gedik� biçiminde iki uygulama getirildi. Müstakar gedik; dükkân, mağaza, atölye gibi sabit bir işyerine veya tezgâha bağlı işleri; havâî gedik ise balıkçılık, börekçilik, suculuk gibi seyyar satıcılıkları ifade ediyordu. Havâî gedik hakkı her yerde kullanılabildiği halde, müstakar gedikte yer değiştirmek yasaktı. Havâî gedik, kişiye bağlı bir hak doğururdu. Müstakar gedik ise, bir ticaret veya zanaatı belli bir yerde yapmak hakkı doğururdu. Bu hak, aynî bir hak olup taşınmaz mala bağlıydı.

Gedik sisteminin kurulmasından bir müddet sonra müstakar gedik özelliğindeki işyerlerinde, ayrıca, bir üst veya asma kat bölünerek buralarda da havâî gedik adı altında ikinci işyerleri açılmasına izin verildi. 18. yüzyılın ikinci yarısında gedik sisteminin şümûlü (kapsamı) genişledi. Her işyerine �gedik� adı verilen bir alâmet asılması şartı getirildi. Bazı gediklerin sayısı hiç değişmediği halde, sayı sınırlaması olmayan kunduracılık, belli şartları yerine getiren her kalfaya açık tutuldu.

Boşalan gedikler için, bedel-i muaccele (peşin bedel) ödenmesi şartıyla berat verilirdi. Ölen ustanın gediği yetişmiş bir kalfaya devredilirken, vârislerine tezgâhın araç-gereç bedeli olarak, ustalık hakkı ödenirdi. Ayrıca gediğe tahsis edilmiş olan işyerinin mülk sahibine de kira bedeli verilirdi. Mülk sahibinin, ustayı çıkarma veya işyerini başka bir gayeyle kullanma yetkisi yoktu. Müstakar gediklerde �âyan-ı kâime� (ocak ve tezgâh), âyan-ı menkûle� (araç ve gereç) olmak üzere iki çeşit alâmet vardı. Gedikler, devlet adına ihtisab ağası tarafından denetlenirdi. Meslekî denetim ise, esnaf kethüdası ve ustabaşılarca yapılırdı. Gedik kayıtları ihtisab nezaretinde tutulurdu.

Sultan Üçüncü Selim Han, gedik sisteminde bazı düzenlemeler yaptı. Mecburî ihtiyaçları karşılayan işleri, gedik sistemi içinde tutmak için bir nizamname çıkardı. Sultan İkinci Mahmud Han, gedik kapsamını genişleterek, kurduğu vakıflara kaynak bulmak düşüncesiyle yeni gedikler kurdu. Birçok mülk gedikler, vakıf gediğe dönüştürüldü. Bunlara nizamlı gedik adı verildi. İstanbul�da ve taşrada bulunan han odaları, hamamlar, mahzenler, mağazalar, gedik konumu kazanırken han ağası, odabaşı, sakabaşı, sokakbaşı, tablakâr, muhallebici gibi kişilerle, dalyan, pazar kayığı, piyade kayığı işletenlere de gedik senetleri satıldı. On dokuzuncu yüzyılın başında, başlıca gedik türleri; muhder (çarşı ve sokak köşelerindeki iğreti işyerleri), müstakar, müstahlas (yanmış, yıkılmış işyeri), tabla (tabla koyma hakkı), vakıf ve havâî idi.

Gedik sistemi, Osmanlı toplum yapısında çok faydalı hizmetler gördü. Ancak idarî, siyasî, ekonomik ve adlî bakımdan Avrupaî tarzda düzenlemelerin yapıldığı Tanzimat döneminde gedik sisteminde de değişikliğe gidildi. 1860�ta çıkarılan bir kanunla gedik sisteminin sınırlı bir alanda tutulması ve serbest piyasa şartlarına geçilmesi için bir irade ve buna bağlı bir nizamnâme çıkarıldı. Bununla önce menkul gedikler kaldırıldı. Uzun yıllar, belli bir teşkilât içinde yaşamaya alışmış olan esnaf arasında, çözülme başladı. Ekonomik ve sosyal hayat, gittikçe bozuldu. Bu duruma daha fazla dayanamayan Tanzimatçılar, yarı resmî mahiyette bir teşkilât olan Islâh-ı Sanâyî Komisyonunun kurulmasını kararlaştırdılar. Komisyonun kuruluş ve çalışmalarını belirleyen on bir maddelik bir nizamnâme hazırlandı. Yapılan bu düzenlemeler, Lonca Teşkilâtının ve gedik sisteminin yerini dolduramadığı için, esnaf ve sanatkâr kesimi, kendi hâline hareket etmeye başladı. Daha sonra Nâfia Dairesi ile Ticaret ve Ziraat Meclisi kurularak, gedik sisteminin vazifesi yürütülmeye çalışıldı. Ancak, zamanın siyasî ve ekonomik istikrarsızlığı sebebiyle, istenen netice elde edilemedi. Tezgâha ve dükkâna bağlı gedikler ise, 16 Şubat 1913�te çıkarılan bir kanunla yasaklandı.
#44 - Eylül 21 2008, 15:03:37
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Gidiş Alayı

Padişahların saray dışındaki gezintileri münasebetiyle tertip edilen alaylar hakkında kullanılan bir tabir. Padişah, muhafız ve saraylılardan meydana gelen bir kalabalıkla herhangi bir yere gittikleri için bu isim verilirdi.

Padişahlar; resmî ve belli günler dışında, şehir içi veya haricinde gayri resmî olarak bir tarafa gittikleri zaman, geçit yerlerine asker dizmek ve halka ilan etmek âdet değildi. Bu durum, oldukça sade bir şekilde olup, sadece görevli bulunan hizmetliler padişaha refakat ederdi.

Yolda halktan birisi atın önüne yatar, yahut yolun bir noktasından yüksek sesle hâlinden şikâyetçi olursa ve gerçekten adam fakirse, kâfi miktarda para ve hediyeler verilerek gönlü alınırdı. Bu gibi müracaatlara mahal kalmaması için padişahların gidişleri mümkün mertebe gizli tutulurdu.

Teşrîf-i hümâyûn (padişah gezisi) biraz resmîce olursa, çavuş ve çizmeciden başka, yeniçeri ağası, kapıcıbaşı, mîr-i alem, mirahur, çavuşbaşı ile üzengi ağaları da bulunurdu. Gidilen yerde gecelenecek ve çadırda kalınacak ise aşçıbaşı ve çadırları kurup kaldıracak görevliler ve mehter takımı, erzak ve malzeme taşıyan atlar ve esterler (katır) de götürülürdü. Ava çıkışlarda ise avla ilgili olan, samsoncu, zağarcı, doğancı gibi ağalar da bulunurdu.

Padişahların gittikleri yerlerde bazen pehlivan güreşleri ve at koşuları gibi oyunlar düzenlenip seyredilirdi. Sultan Birinci Ahmed Han, Kandilli Bahçesine giderek orada kayık yarışları tertip ettirip seyrederdi.

Resmî olmayan gidişlerde otağın önüne tuğ dikilmez, mehter götürülmezdi. Kayıkla gidişlerde padişahın dümenini bostancıbaşı tutardı. Kayıkla gidişlerin en parlak merasimleri, Lâle Devri'nde yapılmıştır. Bu merasimleri şairler, kasidelerinde en güzel şekilde terennüm etmişlerdir. Tanzimat'tan sonra hususî gidişlerin bir kısmı at, bir kısmı araba, bazen da kayıkla yapılırdı. Sarayda padişahın gidiş işlerini düzenleyen bir gidiş müdürü vardı.

#45 - Eylül 21 2008, 15:04:53
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Gureba (Gurebâ, Garipler)

Osmanlı ordu teşkilâtında, kapıkulu süvarisini teşkil eden altı bölükten, Gurebâ-i Yemin ve Yesar bölüklerinin adı. Gureba, garip kelimesinin çoğulu olup, yabancı, kimsesiz, misafir manâsındadır.

Gureba bölüklerine Galata, İbrahimpaşa ve Edirne saraylarından çıkan acemiler, savaşta yararlık gösteren Arap ve Acem gibi yabancılar ve yeni Müslüman olmuş gençler alınırdı. Aşağı Bölükler veya Garib Yiğit Bölükleri diye de anılan bu birlikler, Sağ Garibler (Gurebâ-i Yemin) ve Sol Garibler (Gurebâ-i Yesar) adlarıyla ikiye ayrılırdı.

Sefer esnasındaki yürüyüşlerde sağ garibler sağ ulûfecilerin sağında; sol garibler, sol ulûfecilerin solunda giderlerdi. Muharebede ise, sağ garibler, padişahın sağındaki sancağın dibinde, sol garibler, sol alem dibinde bulunurlardı. Sefer esnasında, merkez kolunda her gece otağ ve ağırlıkları koruyan gurebâ bölüklerinin, savaş sırasındaki en önemli vazifeleri ise, Sancak-ı şerîfin korunması idi.

Gurebâ-ı Yemînin bayrakları sarı ile beyaz; Gurebâ-i Yesarınkiler ise, yeşil ile beyazdı. İki bölüğün de silahları bir pala, bir mızrak ile eğerin başına asılı, �Gaddare� adı verilen kılıçtı. Osmanlı başkentinde kışlaları yoktu. İstanbul, Edirne ve Bursa etrafındaki köy ve kasabalara yerleştirilmişlerdi. İstanbul�da bulunanlar, evli ise evlerinde, değilse hanlarda ikamet ederlerdi. On altıncı yüzyılda Gurebâ bölüklerinin mevcudu 1000 ve 1500 nefer arasında değişiyordu. On yedinci yüzyılda ise, sağ garibler 410, sol garibler ise 312 mevcutlu idi.

Her iki bölük, hükümdarın bizzat katıldığı savaşlara katılırlardı. Gurebâ-i Yemin ve Yesar�ın ayrı ayrı ağası, kethüda, kethüda yeri, kâtip, kalfa adlarıyla anılan büyük ve başçavuş, çavuş rütbelileri vardı. Maaşları kıdem ve ehliyete göre olup, veziriâzamın huzurunda dağıtılırdı. İki bölük de, Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra 1826 tarihinde, gümrükten bir miktar maaş bağlanarak emekli edilip, tarihe karıştılar.
#46 - Eylül 21 2008, 15:06:32
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Hâcegân

Osmanlılar zamanında devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında veya defterdarlık, nişancılık gibi vazifelerde bulunanlara verilen sivil bir rütbe. Hâcegân yerine, Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn da denilirdi.

Hâcegânlığın, Osmanlı Devleti'nde ne zaman kurulduğuna dair kesin bir bilgi olmamakla beraber, Fatih Kanunnamesinde hâcegânların rütbesinin belirtilmesi, bu memuriyetin önceleri de varlığına işaret etmektedir. Önceleri sayıları az olmakla beraber, zamanla duyulan ihtiyaç üzerine artmış, Sultan Üçüncü Ahmed devrinde yirmiyi bulmuştur. İlk zamanlar yalnızca dîvândaki daire şeflerine bu unvan verilirken, sonradan bu unvanın daha geniş şekilde kullanıldığı görülür. Gerçekten 18. asırdan itibaren devlet merkezi dışındaki bazı hizmet sahiplerine ve vezirlerin maiyetindeki Dîvân Efendisi denilen memurlara da hâcegân unvanı verilmiştir.

On sekizinci asırda hâcegân rütbesini haiz memurlar şunlardı: Şıkk-ı Evvel, Şıkk-ı Sânî, Şıkk-ı Sâlis Defterdarları; Nişancı, Defter Emîni, Reisül Küttâb, Büyük ve Küçük Tezkireci, Rûznâmeci-i Evvel, Beylikçi, Baş Muhasebeci, Mektupçu, Şehremini, Tersane, Darbhâne, Matbah ve Arpa Eminleri; Teşrifâtçı, Anadolu Muhasebecisi, Atlı Muhasebecisi, Yeniçeri Kâtibi, Sipahi Kâtibi, Silahtar Kâtibi, Cizye Muhasebecisi, Maliye Tarihçisi, Maliye Tezkirecisi, Büyük ve Küçük Rûznameciler, Piyade Muhasebecisi, Dîvân Çavuşları, Cebeciler Kâtibi, Küçük Evkaf, Kalyonlar Kâtibi, Garibler Kâtibi, Tophane Nazırı, Baş Muhasebe Kesedârı, İstanbul ve Selânik Baruthaneleri Nazırı, Sergi Nazırı, Sadrazam Kethüdâsı ve Çavuşbaşı.

On dokuzuncu asrın başında maliyeden bazı Mukâtaa Memurları ile Enderûn ve Bîrûn Kâtibi Eminleri ve Asâkîr-i Mansûre Ordusu Nâzırı da, hâcegân sınıfına dâhil edilmiştir.

Bir senelik müddetle tayin edilen hâcegânların tayinleri Şevval ayı içinde yapılırdı. Vazifede kalanlara, derecelerine göre hediyeler verilirdi. Hacegânlığa tayin şu sıra ile olurdu: Sadrazam, tevcihat listesini padişaha arz eder ve Hatt-ı hümâyûn ile tasdik alındıktan sonra, tayini yapılan şahıslara, özel merasimle memuriyet beratları verilirdi.

Sadrazam, ordunun başında serdar-ı ekremlikle İstanbul dışına çıktığında, kendisine mensup hâcegânlarla, diğer hâcegân da mühim defterlerle sefere katılırlardı. Bunların yerine İstanbul�da birer vekil kalır ve işleri yürütürlerdi. Asılları dönünce, bunların vazifeleri son bulurdu.

On sekizinci asırda hâcegânlık unvanı dört sınıf olarak mütalaa olunurdu. Birinci sınıf, Üç defterdar ile Nişancı, Reisül Küttab ve Defter Emini; ikinci sınıf, Maliyeden Büyük Rûznameci, Baş Muhasebeci ve Anadolu Muhasebecisi; üçüncü sınıf, Tersane Emini, Şehremini, Darbhane Emini, Arpa Emini ve Masraf-ı Şehriyarî Emini; dördüncü sınıf ise, Maliye Dairesinin Kalem âmirleri, dört piyade ve dört mukabelecileri, Kalyonlar Kâtibi, Tersane Ambarı Emîni, Tersane Ambarı Nâzırı, Tersane Reisi, Tophane Nazırı, Sergi Nazırı, Enderûn Kâğıt Emini, Bîrûn Kâğıt Emini.

Hâcegânlıktan vezirliğe terfi edilebildiği için, hâcegânlık mühim bir rütbeydi. Sultan İkinci Mahmud Han devrinde yapılan yenilikler esnasında, önceleri bir unvan olan hâcegânlık, rütbe olarak telakki edilmiş ve bunlara mahsus nişanla, resmî günlerde giyecekleri elbise tayin olunmuş ve Hâcegân-ı Divân-ı Hümâyûn tabiri, böylelikle tarihe karışmıştır.
#47 - Eylül 21 2008, 15:07:23
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Hakan

Eski Türk ve Moğol imparatorlarına verilen unvan.

Osmanlı padişahları hakkında hürmet için kullanılan unvanlardan biri. Eski Türk devletlerinde büyük han veya hanlar hanı karşılığı olarak kullanılır, bazen imparator anlamına gelirdi. Avrupa dillerinde imparator, kayser; Fars dillerinde padişah, hükümdar; Arap dilinde sultan, melik sözlerinin karşılığıdır. Eski Türkçe kağan sözünden türemiştir. Türk, Moğol ve Tatar hanları, Çin İmparatorlarına galip gelip müstakil olunca hakan unvanını kullanırlardı.

İslâmiyet'in kabulünden evvel hakanlık, Türkler için çok ulvî bir mevki idi. Türkler, hakanlarını, inandıkları tanrının yeryüzünde vekili, bütün milletin öz babası, büyük velînimet sayarlardı. Hakanın huzuruna çıkan eğilir, huzurlarında asla yüzüne bakamazlar, hakan müsaade etmedikçe oturamazlardı. Bu unvanın, Osmanlı Devleti'nde son padişaha kadar kullanılmasına devam edildi.
#48 - Eylül 21 2008, 15:08:56
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Han

Eski Türklerde hükümdarlık unvanı. Osmanlılar'da padişah manâsına gelmek üzere, han unvanı kullanılmıştır.

Han kelimesinin eski kullanılış şekli hang olup, en çok kullanılan manâsı, Farsça'da şah kelimesinin karşılığıdır. Eski Türklerin, kendilerine büyük görünen her şeye
han
 unvanını verdikleri Orhan, Denizhan, Dağhan, Kamhan, Gökhan gibi kullandıkları isimlerden anlaşılmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud, Dîvânü Lügât-it-Türk�ünde Uygur oymaklarının kan şeklinde kullandığını yazıyor. Zamanla, Oğuz Türkçesi'nde kaf�ın ha�ya dönüştüğünü belirtiyor. Bu durum katûn=hatun, kangı=hangi gibi kelimelerde de görülür.

Türklerde, Müslüman devletlerden ilk defa Karahanlılar, paralarında �Han� tabirini kullandılar. Selçuklular ve Harezmşahlar'da han, asilliğin en yüksek ifadesiydi. Moğollarda da Cengiz Han ve haleflerince kullanılan han tabiri, eski Bozkır şehirlerinin isimlerinde de (Hanbalık ve Purshan gibi) geçerdi.

Orta Asyada Hive Hanlığı, Buhara Hanlığı gibi küçük Türk devletlerinin hükümdarları ile Delhi Türk İmparatorluğunda hükümdar, vezir ile ileri gelen devlet adamları bu unvanı kullanmışlardır.

Osmanlı padişahları ise, Çelebi Sultan Mehmedden itibaren, devletin yıkılışına kadar, diğer hükümdarlık unvanlarının yanında Han tabirini de kullandılar. Osmanlılarda bu unvan, ayrıca Kırım giraylarına da veriliyordu.
#49 - Eylül 21 2008, 15:10:51
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Harbiye Nazırı

Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başı.

Millî Müdafaa Vekili ve şimdi de Millî Savunma Bakanı isimleriyle karşılanan bu unvan, Osmanlı hükümetine 1908 Temmuzunda kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel bu görevi yapana Serasker denilirdi. İlk Harbiye Nazırı Ömer Rüşdü Paşadır.

Harbiye Nazırlığına (Nezaretine), askerliğin en yüksek rütbesi olan müşirler (orgeneral) tayin olurlarken, 1908 inkılabından sonra, feriklerden (korgenerallerden) Harbiye Nazırı olanlar olduğu gibi, orduyu gençleştirmek fikriyle bir aralık rütbesi mirliva olan Enver Paşa, bu göreve getirilmiştir. Harbiye Nazırının başında bulunduğu daireye Harbiye Nezareti denilirdi.

Harbiye Nazırlığı, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiştir.
#50 - Eylül 21 2008, 15:15:45
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Haremeyn

Kendisine Seyyidül-Harameyn (Haremeynin Efendisi) diye iltifat edilince; Ben Seyyidül-Haremeyn değil, Hâdimül-Haremeynim (Haremeynin hizmetçisiyim) diyen Yavuz Sultan Selim Han zamanında, Osmanlı hakimiyetine giren Haremeyne (Mekke ve Medine), Osmanlı sultanlarının hepsi, büyük hizmetlerde bulundular. Mekke ve Medinenin imarıyla, buralardaki mukaddes makamların korunması için Haremeyn Evkafı adı verilen bir vakıf teşkilâtı ve Haremeyn Evkafı Nezareti kurdular. Bu teşkilâtı, 1586 senesine kadar kapıağaları idare etti. 1586 senesinden sonra Darüs-Saâde Ağasının idare ettiği Haremeyn Evkafı Nezaretinin gelirleri, devamlı arttı. Elde edilen bu gelirlerle Haremeyndeki cami, mescit ve medrese gibi hayır kurumlarının inşası ve tamiri yapıldı. Ayrıca Haremeynde bulunan fakir kimselerin ihtiyaçları karşılandı. Haremeyn Evkafının gelirleri, 18. yüzyılda 1.300.000 kuruş, giderleri 1.250.000 kuruşa ulaştı. Bu kuruluşun, Haremeyn Hazinesi adı verilen bütçesinin hesaplarını Haremeyn Muhasebeciliği, denetimini Haremeyn Müfettişliği yaptı. Gelir kaynaklarını Haremeyn Mukataacılığı işletti. Haremeyn Evkafının düzenli gelirleri dışında, saray mensuplarından mirasçı bırakmadan ölenlerin mal varlığı, Haremeyn Evkafına kalır, sivil ve asker vazifelilerin aylıklarının 25 liranın üstündeki tutarının yüzde 10�u Haremeyn İkramiyesi adıyla maliyece kesilerek hazineye aktarılırdı. 1826 senesinde Evkaf-ı Hümâyun nezareti kurulunca, Haremeyn Nezareti bu kuruluşa bağlanmaksızın idare edildi. 1834 senesinde, Haremeyn işleri için, bir müdürlük kuruldu. Daha sonra bu vazife Haremeyn Evkafı Nezaretince yürütüldü. 1838de Haremeyn Evkafı Nezareti kaldırılarak, Haremeyn Evkafıyla ilgili hizmetler Evkaf Nezareti tarafından yürütüldü.

Osmanlılar zamanında Haremeynle ilgili vakıflar kurularak gelirleriyle Haremeyne hizmet götürüldüğü gibi, her yıl hac mevsiminde düzenlenen Surre Alaylarıyla, devlet adamlarının ihsanları ve halkın hediyeleri Haremeyn�e gönderildi. Bu ihsan ve hediyelerle, Haremeyndeki eserler tamir edildi, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları giderildi.

Ayrıca Mekke ve Medîne�de vazife yapan ilmiye sınıfı mensuplarına veya diğer devlet vazifelilerine, başka yerlerde çalışanlara göre, daha yüksek derece veya pâyeler verildi.

Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra Suudoğullarının idaresine geçen Haremeynde, çevre düzenlemesi ve genişletme bahanesiyle yapılan çalışmalar sırasında, pekçok Osmanlı eseri yıkılmıştır. İngilizlerin geleneksel İslâm ve Osmanlı düşmanlığı sebebiyle yaptıkları telkinler neticesinde, asırlar boyunca Haremeynde meydana getirilen Osmanlı eserleri tahrip edilerek yok edildiğinden, bunlardan günümüze pek azı kalmıştır.
#51 - Eylül 21 2008, 15:16:55
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Has

Osmanlı Devleti toprak rejiminde, yıllık geliri 100.000 akçeden fazla olan dirlikler için kullanılan tabir. Bu tabire, Harezmşahlar, Memlûklar ve Anadolu Selçuklu Devleti'nde de rastlanır.

Osmanlılarda yeni fethedilen yerlerin tahriri yapılırken arazi; timar, zeamet ve has olarak üç kısma ayrılırdı. Fatih Kanunnamesine göre yıllık vergi geliri 100.000 akçeyi geçen mîrî topraklar, has statüsündeydi. Bu arazilerden padişaha ayrılanlar için Hass-ı Hümâyûn tabiri kullanılırdı. Hass-ı Hümâyûn gelirinin bir kısmı devlet hazinesine girerken, bir kısmı ise padişaha ait olurdu. Valide ve hanım sultanlar ile padişahların kızlarına ve kızkardeşlerine ait olan haslara paşmaklık denilirdi. Beylerbeyi, sancakbeyleri ve vezirlere tahsis olunan haslara ise havâss-ı vüzerâ adı verilirdi. Bu hasların yıllık gelirleri, bir milyonla bir buçuk milyon akçe arasında değişirdi. Has sahiplerinin vergilerini toplamak üzere, voyvoda denilen görevliler tayin edilir, bunlar haraççılar ve cizyedârlarla birlikte has gelirlerini tahsil ederlerdi. Has sahibi, arazisini kullanan köylü iyi işleyemezse, elinden alıp başkasına verebilirdi.

Sefer vukuunda, bütün has sahibi paşalar ve sancak beyleri, hassının miktarına göre, Anadoluda her 3000 akçesi için, Rumelinde 5000 akçesi için, tam teçhizatlı ve savaşmaya kadir bir atlı askeri savaşa götürmeye mecburdular. Sulh zamanında bu paşaların ve sancak beylerinin maiyetinde, daire halkı denilen bir kısım kuvvet bulunurdu. Bunlar, çevrelerinde asayişi temin ederlerdi. Kısaca jandarma ve polis görevini yerine getirirlerdi.

Has, zeamet ve timar arasındaki tek fark şuydu: Has, memuriyetin bitmesiyle sahibinin elinden alınır, fakat zeamet ve timar, evlâda intikal edebilirdi. Diğer hukukî menfaatler bakımından, haslarla zeamet ve timarın bir farklılığı yoktur.
#52 - Eylül 21 2008, 15:18:07
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Haseki (Hasekiler)

Hükümdarların hizmetinde bulunan şahıslara verilen isim.

Saray teşkilâtında haseki ismi verilen zümre, İslâm devletleri içinde yalnızca Memlûk ve Osmanlılar'da mevcuttu. Memlûklar'da sultanın birinci derecede kölelerinden teşkil edilen bu zümreye el-cemâatil-hasekiyye ismi verilmişti. Hükümdarların her bulunduğu yere giderlerdi. Bunlar, emirliğe namzet olup, sayıları ilk zamanlar 20yi geçmezken sonradan 1000i aşmıştır. Hasekiler maaşlarından başka, sultandan hediye alırlar, diğer hizmetkârlardan farklı olarak, sırmalı elbise giyerler ve kılıç taşırlardı. Ayrıca yaptıkları hizmetler bakımından, Osmanlı saray teşkilâtı içinde has oda gılmanlarına benzerlerdi.

Osmanlı devlet teşkilâtında üç grup haseki vardı. Bunlar; harem-i hümâyûndaki kadınlardan, bostancı ocağından ve yeniçeri ortalarından alınırlardı.

Harem-i hümâyûnda padişahın yakın hizmetindeki kadınlara hünkâr hasekisi denilirdi. Hünkâr hasekilerinden eğer erkek çocuğu doğan olursa, bunlar Haseki Sultan ismini alırlardı. Hasekilerden en seçkinine Kadın Efendi unvanı verilirdi.

On sekizinci asırda sayısı 300ü bulan, küçük bostancı zâbiti rütbesinde ve haseki ismi verilen bir sınıf mevcuttu. Bunlar, kırmızı çuhadan elbise giyerler, bellerinde gaddâre denilen gümüşlü bıçak taşırlar, yaka ve kemerleri ile diğer bostancılardan ayırt edilirlerdi. Bostancılardan haseki tâyin edildiği zaman merasim yapılır, asası verilir, o da kendi eliyle kurban keserdi. Bostancı hasekilerinin 60ı, padişahın gerilerinde (yanında) bulunurdu. Paşa kapısı ile saray arasında telhiscilik yaparlar, ayrıca sadrazamın yanında daimî bostancı hasekisi bulunurdu. Padişah, kayıkla gezintiye çıktığında, kayığın baş tarafında haseki ağa otururdu. İstanbuldan taşraya gidecek gizli haberleri, bostancı hasekileri götürürlerdi.

Hasekiler, merasimlerde başlarına mahturî külah, arkalarına kırmızı çuhadan dolama (kaput) ve bellerine �gaddâre� denilen hançer sokarlardı. Merasim haricinde, başlarına barata isimli kırmızı külâh giyerlerdi.

Bostancı hasekilerinin on ikisi tebdil hasekisi ismini alır ve padişah, tebdîl-i kıyafet ederek saray dışına çıktığında beraberinde bulunurdu. Bostancı hasekileri, 1829da kaldırıldı ve ihtiyarları emekli edilip, gençleri rikâb-ı hümâyûn hademesi olacak şekilde talim ve terbiye edildi.

Yeniçeri hasekileri: Ocağın 14, 49, 66 ve 67. ortalarına mensup yeniçerilere verilen isimdir. Aynı zamanda bu ortalara haseki ortaları adı verilirdi. Bu orta mensupları, yeniçeriler arasında ağa unvanını haiz itibarlı askerlerdi.

Fatih Sultan Mehmed Han (1451-1481) devrinde kurulan yeniçeri hasekiliğinin vazifeleri şunlardı: Padişahla ava giderler ve av köpeği beslerlerdi. Padişah, saray dışına çıktığında, dört haseki kumandanı, padişahın atının, ikisi sağında, ikisi solunda dururlardı. Haseki ortalarının en kıdemli kumandanına, baş haseki denir ve terfi ettiğinde turnacıbaşı olurdu. Haseki bölükleri, yaya ve atlı olmak üzere iki sınıftı.
#53 - Eylül 21 2008, 15:19:54
« Son Düzenleme: Eylül 21 2008, 15:20:56 Gönderen: Tári Elensar »
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Hattı Hümayun (Hatt-ı Hümâyün)


Osmanlılarda, padişahlar tarafından herhangi bir iş için çıkarılan yazılı emir. Hatt-ı Şehriyâri ve Hatt-ı şerîf de denilirdi.

Hat, Arapça yazı demektir. Hatları, padişahlar kendi el yazıları ile yazdıkları gibi, uzun olup da mabeyn kâtipleri tarafından yazılanlar da vardı. Her ne suretle olursa olsun, padişah namına çıkarılan emirlerde hünkârın imzası bulunurdu. Osmanlı tarihinde, padişahların bu yol ile emir vermeleri usulü, Sultan Üçüncü Murad Han zamanında başladı. Sultan Üçüncü Murad Han devrine kadar (1574-1595), vezir veya kazaskerlerin, padişahların huzuruna kabul olundukları arz günlerinde, sadrazamlar tarafından kendilerine arz edilen meseleler hakkında padişahlar, �olsun� veya �olmasın� diye, şifahen, düşündüklerini söylerler; sadrazamlar bunu kâğıtlara işaret ederek gerekeni yaparlardı.

Sultan Üçüncü Murad Han, hükümdar olduktan sonra, hatt-ı hümâyunu bizzat kendisi yazdı.

Osmanlı sultanlarının dört çeşit hatt-ı hümâyunları olurdu: 1) Enderûn-ı Hümâyun nakil ve tayinleri ile Enderun�dan dışarı bir hizmet verilme hakkındaki yazılar. 2) Herhangi bir mesele hakkında veziriâzamların arzlarına karşı, bizzat padişah tarafından yazılan mütalaa, 3) Herhangi bir mesele hakkında padişahın, veziriâzama doğrudan doğruya emir vermesi veya kendisinden bir mütalaa istemesi, 4) Ehemmiyetli bir iş için dîvân-ı hümâyundan çıkmış, tuğralı fermanın üstüne padişah tarafından yazılan hatt-ı hümâyun. Bu hatt-ı hümâyunlu fermanlar, en geçerli fermanlardı. Kendisine gönderilenler için, en büyük iltifat sayılırdı.

Padişahların hatt-ı hümâyunları; tâlik, tâlik kırması, nesih ve rik�a ile yazıldığı halde, Sultan İkinci Mahmud�dan sonra yalnız rik�a ile yazılmıştır. Osmanlı padişahları arasında, hatt-ı hümâyunları, yazı bakımından en güzel olan, Sultan Üçüncü Ahmed�dir. Sultan Üçüncü Mehmed�in tâlik kırması yazısı, hem güzel, hem işlektir. Sultan Abdülaziz Han�ın ve son padişahların yazıları, umumiyetle işlek ve okunaklıdır. Sultan Beşinci Murad ile Sultan Vahideddin�in yazıları, diğerlerinden daha güzeldir. Tanzimat'a kadar, hatt-ı hümâyunlar, reisül-küttâba (baş kâtibe) teslim edilirdi. Her aya ait olan hatt-ı hümâyunlar, bir torbaya konulur ve üzerleri mühürlenirdi. Sonra bunlar muhafaza altına alınır ve saklanırdı. Günümüzde Topkapı Sarayı Arşivi ile Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunmaktadır.
#54 - Eylül 21 2008, 15:23:35
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Hidiv

Mısır'daki Osmanlı valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın torunu İsmail Paşa ve haleflerine verilen unvan.

Sadrazam hakkında da, hürmet ifadesi olarak kullanılırdı. Hidiv; Arapça'da büyük vezir, baş vezir, hakim demektir. Mısır valileri, sadaret pâyesini haiz oldukları için, bu unvan verilmişti. Sadrazamlar hakkında "hidiv-i efham" kullanıldığı gibi, Mısır valilerine "Hidiv-i Mısr" da denilirdi.

Mısır valileri, 8 Haziran 1867'de İsmail Paşanın Sultan Abdülaziz Han'dan aldığı fermana dayanarak, 1914'e kadar bu unvanı taşıdılar. Mısır hidivleri; İsmail Paşa ile oğlu Tevfik Paşa ve torunu İkinci Abbas Hilmi Paşa olmak üzere üç kişidir. 19 Aralık 1914'de, Hidivlik son buldu. Hidivin Osmanlı protokolündeki yeri, sadrazam ve şeyhülislâm ile eşit olmakla beraber, bu ikisinden sonra idi.

#55 - Eylül 21 2008, 15:24:28
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Hil'at (Hilat)

Hükümdarların, taltif için bir kimseye verdikleri elbise. Türk-İslâm devletlerinde çok eski olan bu âdet, Osmanlılarda da devam etti.

Hil'at verme, İslâm devletlerinde bulunan bir usuldür. Bazı devletlerde, bir vazifeye tayin olunan kimselere, hükümdar veya ona vekâlet eden kimse tarafından, belirli bir merasim ile verilirdi. Birçok İslâm devletlerinde, hil'at dokumak için özel imalâthaneler kurulmuştu. Hil'at vermek, hükümdarların hakimiyet haklarından biriydi. Vezirlerin veya valilerin hil'at vermeleri, ancak hükümdara vekâlet şeklinde olabilirdi. Padişahların, vazifesi başındaki kimselere ihsan olmak üzere hil'at verdikleri de olurdu. Kazanılan büyük zaferler, dinî bayramlar, düğünler, bu gibi ihsanlar için bir vesile sayılırdı.

İslâm dünyasında hil'at verme, Emevîlerden itibaren görülmektedir. Bu âdet, birçok İslâm ve Türk devletlerinde ufak tefek farklarla devam etmiştir.

Osmanlılar'da hil'at, padişahlar tarafından sarayda, sadrazamlar tarafından da Bâbıâlî'de giydirilirdi. Hil'at giydirme usulü, Sultan İkinci Mahmud tarafından kaldırıldı. Ondan sonra padişahlar, taltif etmek istedikleri devlet erkânına, saat, altın tabaka, enfiye kutusu gibi hediyeler verdiler.

Hil'at, giyecek şahsın sıfat ve mevkiine göre değişirdi. Vezirlere samur, seraser kaplı kürk, diğer erkân-ı devlete ise sade hil'at giydirilirdi.

#56 - Eylül 21 2008, 15:25:08
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Islahat Fermanı

Kırım Savaşının son yıllarında, Batılıların etkisiyle Sadrazam Âlî Paşa tarafından, gayrimüslimlere daha fazla hakların verilmesi için hazırlanıp, 1856da yayınlanan ferman. Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu (Tanzimat Fermanı) gibi, imparatorlukta yapılması kararlaştırılan yeni bir düzenin prensiplerini ve programını içine alır. Bu ferman, esas olarak, Tanzimat hükümlerini tekrarlayan, onları açıklayan ve genişleten bir fermandır.

Kırım Savaşı'nı doğuran olaylar, Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyan ahalinin imtiyazları (hakları) meselesine de bağlı olduğundan, barışı düzenleyen Paris Kongresi'nde bu mesele de ele alındı. Nitekim İngiltere, Fransa ve Avusturya, daha Nisan 1855�te, Viyana�da, Kırım Savaşı sonrasında yapılacak antlaşmanın esaslarını görüşerek bazı kararlar almışlar ve 16 Aralık 1855�te bir antlaşmaya varmışlardı. Bu kararlar dört madde olup, Avusturya imparatorunun ültimatomuyla Çar'a bildirildi. Bu kararların dördüncü maddesi; �Osmanlı memleketlerinde bulunan Hıristiyan tebaanın hakları, padişahın istiklâl ve hakimiyetine asla dokunulmamak şartıyla tasdik olunacak, padişah bu hususta Rusya�nın muvafakatini gerektiren bir taahhütte bulunacak� idi. Bu maddede de görüldüğü üzere Osmanlı ordusunun kazandığı zafer bile, gayrimüslimlere imtiyaz sebebi oluyordu. Rusya, kurulacak Avusturya, Fransa, İngiltere ittifakı tehlikesi karşısında, bu kararları kabul etti. Osmanlı hükümeti, kendi Hıristiyan tebaası ile ilgili maddenin, devletin iç işlerine karışma anlamına geleceğini bildirerek, 16 Aralık tarihli kararlar arasında yer almamasına çalıştıysa da başarılı olamadı. Neticede, bu maddenin programlaştırılması için şu tezler ortaya atıldı:

Rus tezi: �Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Hıristiyanların hak ve imtiyazları, Avrupa devletlerinin müşterek garantileri altına alınmalıdır.�

İngiliz tezi: �Tam ölçüde bir din serbestliği ve hukuk eşitliği sağlanmalıdır.�

Fransız tezi: �Müslüman tebaa ile Hıristiyan tebaa arasında cemiyet, haklar, vergiler, millî eğitim ve devlet memurluklarına geçme bakımından sürüp gelen farklar, bir ferman ile kaldırılarak Gülhane Hattı�nda (Tanzimat Fermanı) işâret edilen tebaa eşitliği tam manasıyla geliştirilmelidir.�

Bâbıâlî, Rusya�nın teklifini, hükümranlık haklarına müdahale, İngiliz teklifini de İslâmiyet'i küçültücü gördüğü için, Fransız teklifini kabul etti. Ayrıca, yapılacak Paris Konferansı'nda Rusların, gayrimüslimler konusunda bir istekleri ile karşılaşmak istemiyor du. Fransız tezinin kabulü üzerine, bunun bir ferman hâline getirilmesi, Bâbıâlî�ye bırakıldı.

Âlî Paşa hükümeti tarafından ilan edilen bu fermanın hazırlanmasında, İngiliz ve Fransız elçileri de bulunmuştu. Bu şekilde hazırlanan ferman, Paris Konferansından önce, 28 Şubat 1856�da Bâbıâlî�de Islahat Hatt-ı Hümâyûnu adıyla, devlet erkânı, şeyhülislâm, patrikler, hahambaşı ve cemaatlerin ileri gelenleri önünde okunarak ilan edildi. Otuz beş maddeden meydana gelen fermanın getirdiği önemli hususlar, özetle şunlardı:

1. Tanzimat fermanı ile, değişik din ve mezheplerdeki bütün tebaaya verilen teminat, bu fermanla yenilendiğinden, bunların uygulaması için gerekli tedbirler alınacaktır.

2. Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar kanun önünde eşit olacaklardır.

3. Patrikhanelerde yeni meclisler kurulacak ve bu meclislerin verecekleri kararlar, Bâbıâlî tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girecektir.

4. Patrikler, kayd-ı hayat şartıyla bu makama seçileceklerdir.

5. Cemaatlerin, ruhanî reislerine verdikleri cevâiz (bahşişler, hediyeler) ve aidatlar, tamamıyla kaldırılarak hepsi maaşa bağlanacaktır.

6. Şehir ve kasabalarda bulunan, azınlıklara ait kilise, manastır, mezarlık, okul ve hastane gibi yerlerin, tamir ve yeniden yapılmasına izin verilecektir.

7. Hiç kimse, din değiştirmeye zorlanmayacaktır.

8. Devlet hizmetlerine, askerlik görevine ve okullara, bütün tebaa, eşit olarak kabul edilecektir.

9. Irk, din, dil farkı gözetilmeyecek ve hiçbir mezhep, diğerine üstün sayılmayacaktır.

10. Bütün toplumlar, okul açabilecektir.

11. Hangi uyruktan olursa olsun her vatandaşın eşit ve serbest şekilde ticarî ve ekonomik girişimlerde bulunması sağlanacaktır.

12. Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki davaları görmek üzere, karışık mahkemeler kurulacaktır.

13. Yabancı devlet ile yapılacak antlaşmalar gereğince, yabancılar da Osmanlı Devleti sınırları içerisinde mülk sahibi olabileceklerdir.

14. Her cemaatin ruhanî reisiyle, devlet tarafından bir sene müddetle tayin edilecek birer memuru, bütün tebaayı ilgilendiren meselelerde Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye müzakerelerine iştirak ettirilecektir.

Islahat Fermanı da, maddelerinden anlaşılacağı üzere, Tanzimat Fermanı gibi, Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki gayrimüslimleri, özellikle Hıristiyanları, Müslümanlarla aynı haklara kavuşturmayı esas almıştır. Bu iki fermanın görünürdeki gayeleri, bütün Osmanlı toplumunu; ırk, din ve dil ayrımı gözetmeden kaynaştırmayı sağlamak idiyse de tatbiki aksi oldu. Bu ferman, gayrimüslimlerle Müslümanları kaynaştırmak şöyle dursun, çeşitli gayrimüslim unsurların, hattâ aynı mezhepten olan çeşitli ırkların bile birbirleriyle bir arada yaşamalarını sağlayamadı.

Bu ferman, konu olarak, sadece Müslüman olmayan uyruğun ayrıcalıklarını genişletmiştir. Nitekim, Tanzimat'ın ve arkasından 1856 Islahat Fermanı�nın getirdiği yeni haklarla, Osmanlı tebaası içindeki gayrimüslimlerin durumu, Müslümanlara nazaran çok daha iyi bir duruma geldi. Avrupa�nın himaye siyaseti sayesinde, büyük ekonomik güce ve siyasî haklara da kavuşuyorlardı. Artık resmen millet terimiyle tanımlanan dinî cemaatlerin, gelişme ve genişleme imkânları artmış bulunuyordu. Öte yandan Avrupa devletlerinin, Osmanlı hükümetini böyle bir fermanı ilana mecbur bırakması, kendilerine siyasî, ekonomik, hukukî ve kültürel alanlarda, yeni çıkarlar sağlamayı hedef alıyordu. İngiltere, Kırım Savaşı ile Rusların sıcak denizlere inmesini önlemiş, Fransa da Akdeniz ticaretini emniyete almış, ayrıca Katoliklerin hâmiliğini üzerine almıştı. Rusya ise, savaşta kaybettiğini bu fermanla masa başında kazanmıştı. Ayrıca, Âlî Paşa'nın, bu fermanın Paris Antlaşması maddeleri içinde yer almasını istemesi, batılı devletlerin, iç işlerimize müdahalesine imkân verdi.

Islahat Fermanı, Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu gibi, sessizlikle karşılanmamış ve çeşitli yönlerden eleştirilmiştir. En büyük eleştiriyi Fransız elçisi; �Devlet-i âliyyenin bu kadar fedakârlık edeceğini me�mûl etmez idik (ummazdık). Canning (İngiliz elçisi) ne dediyse vükelâ-yı devlet-i âliyye (Osmanlı devlet adamları) kabul etti. Eğer biraz dayanılmış olsaydı, ben bazı mertebe kendilerine yardım ederdim diyerek, olmaması gereken bir gafleti dile getirmiştir. Cevdet Paşa da; �Bu Islahat Fermanı�ndan dolayı millet-i İslâmiyye dilgîr (gönlü yaralı) olarak vükelâyı hâzırayı fasl ve mezemmet eder (kötüler) oldular� diyerek, fermanın nasıl karşılandığını ifade etmektedir. Hariciye Nazırı Fuad Paşa ise, aksine, bu belgenin anlaşmaya konulması ile yabancı müdahalenin önleneceğini savunmuştur.

Islahat Fermanı�nda gayrimüslim vatandaşların lehine olduğu kadar, onları tedirgin eden hükümler de bulunmaktaydı. Askerlik mükellefiyeti, Fatih devrinden beri bahşedilen dinî imtiyazlarla muafiyetlerin yeni şartlar dahilinde tetkiki, papazların öteden beri cemaatlerinden almakta oldukları haraç ve keyfî aidatın ilgasıyla aylığa bağlanmaları ve bütün ruhanî reislerin, sadakat yeminiyle mükellef tutulması gibi esaslar, onlara çok ağır gelen hükümlerdi. Bu yüzden, Müslümanlar kadar gayrimüslimler de (Tanzimat Fermanı�nda olduğu gibi) Islahat Fermanı'nın aleyhinde bulunmuşlardır. Devlet içerisinde bu şekilde karşılanan Islahat Fermanı, uygulamada da birçok güçlüklerle karşılaştı. Bunlar, Osmanlı Devletinin yapısı, Avrupa�nın siyaset, cemiyet ve ekonomi alanında geçirdiği gelişme ve Paris Antlaşmasına imza koyan devletlerin, işlerine karışmalarından doğuyordu. Bu sebeple de, bazı hükümleri kâğıt üzerinde kaldı.

Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanan Tanzimat Fermanı ile, onun yetiştirmesi Âlî Paşa tarafından hazırlanan Islahat Fermanı arasındaki fark, hazırlık safhasında kendisini gösterir. Tanzimat Fermanı hazırlanırken, açık bir yabancı tesiri görülmezken, Islahat Fermanı, Âlî Paşa ile İstanbuldaki Fransız ve İngiliz elçileri arasında kararlaştırılmıştır. Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu, yayınlandıktan sonra, yabancı elçilere sadece bilgi edinmeleri için bildirildiği halde, Islahat Fermanı, Paris Konferansına katılan devletlere, Paris Antlaşmasının bir maddesinde işaret edilmek için gönderilmişti. Bu durum, Osmanlı Devletinin iç ve dış siyasetinde, bir yabancı müdahalesine yer vermişti.

Bazı batı tarzı kuruluşların ülkeye girmesi ile, cemiyetteki kuruluş ve anlayış farklılaşması, İslâmî müesseselerin yanında batı taklitçisi bir anlayış ve batı taklidi kuruluşların tesisine sebep olmuştur. Tanzimat ve Islahat Fermanları, devletin çöküşünü engelleme yolunda hiçbir fayda sağlamamış, aksine, ülkedeki tebaa ve cemiyetler arasında, yeni ve daha büyük problemlerin çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Meselâ, Suriye�de büyük bir galeyan başladı. Arkasından 1858�de, Cidde�de, Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında çatışma çıktı. Fransız ve İngiliz konsolosları öldürüldü. Bunun üzerine, İngiliz ve Fransız donanmaları, Osmanlı Devletine sormadan, şehri bombaladılar. Faillerden on kişiyi yakalayarak idam ettiler. Cidde, bir Osmanlı toprağı idi. Bağımsız bir devletin topraklarında işlenen bir suçun failini, ancak o devletin cezalandırması, milletlerarası bir kaide, teamül olduğu halde, batılı devletlerin buna aldırdıkları bile yoktu. Nihayet, Lübnanda da büyük bir isyan patlak verdi. Uzun mücadelelerden sonra, 9 Haziran 1861de, Lübnan Nizamnamesi imzalandı. Buna göre; Hıristiyan bir valinin başkanlığında, Lübnan, muhtar eyalet hâline getirildi. Böylece, Islahat Fermanı, batılı devletlerin istediği şekilde meyveler vermeye başladı.
#57 - Eylül 21 2008, 15:26:57
''Cehennem, başkalarıdır. ''

İçoğlanı

Saray hizmetine alınıp, devlet hizmetleri için yetiştirilen devşirmelere verilen ad.

Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk defa içoğlanı yetiştirilmesine, Yıldırım Bayezid döneminde (1389-1402) başlandı. Fatih Sultan Mehmed devrinde (1451-1481) ise, içoğlanı yetiştirilmesi usulü, belirli bir sisteme kavuşturuldu. Buna göre, İstanbula getirilen devşirmeler, Arz Odasında tek tek padişaha gösterilir, içlerinden zeki, becerikli ve yakışıklı olanlar, içoğlanı adayı olarak, İskender Çelebi, Edirne, İbrahim Paşa ve Galata saraylarındaki Enderun mekteplerine ayrılırlardı.

Bunlardan başka, Bosna�dan devşirilen ve potur oğlanları denilen Müslüman Boşnak çocukları da, saray için alınırlardı. Ortalama 400 kişiden meydana gelen içoğlanı adayları, dört ayrı koğuşta, altı yıllık bir eğitim ve terbiyeye tâbi tutulurlardı. Buna göre, birinci koğuşta dil ve gramer, İslâmî edep ve terbiye; ikinci koğuşta askerî eğitim, binicilik, ok atmak, mızrak kullanmak, cirit vs. oynamak; üçüncü koğuşta hizmet ve sanat dersleri, yalnızca 40 kişinin alındığı dördüncü koğuşta ise, padişahın özel hizmetleriyle ilgili olarak, kâtiplik, kâhyalık, berberlik, terzilik gibi meslekleri öğrenirlerdi.

Edirne, Galata ve İbrahim Paşa saraylarında tahsil ve terbiye gördükten sonra, kabiliyet gösterenler, çıkmalarda ya asker olarak, kapıkulu süvari ocaklarına geçerler, yahut Yeni Saray�daki (Topkapı Sarayı) Enderûn-ı hümâyûna alınırlardı.

İçoğlanların, oda denilen koğuşları muntazamdı. Yiyecekleri boldu. Her oda efradının, isim ve künyesiyle yevmiyeleri miktarını gösteren maaş defterleri vardı. Maaşları, diğer ulûfeler gibi üç ayda bir verilirdi. Elbise, ayakkabı vs. ihtiyaçları, hep saray tarafından temin edilirdi. Pek sıkı bir inzibat ve kontrol altında yetiştirilen bu çocuklar, tam bir itaat ve terbiyeye sahiptiler. Bazı yabancı tarihçiler, �içoğlanı� tabirine bakarak, bunların uygun olmayan işlerde kullanıldıklarını yazmışlardır. İslâm ve Osmanlı düşmanı bazı romancılar da, bu yanlış bilgilere, hayal mahsullerini de katarak, padişahlara çirkin iftiralarda bulunmaktadırlar. Oysa, burada oğlan tabiri, delikanlı yahut ona yakın erkek demek olup, bunların yetişmelerinin İslâmiyet'e uygunluğu ve hangi hizmetlerde kullanıldıkları, teşkilâtlarında açık olarak görülmektedir. Nitekim, içoğlanları içinden, 16. ve 17. yüzyıllarda, büyük sanatkârlar ve devlet adamları yetişti. Enderûn-ı hümâyûndaki eski görevlerin yerini modern müesseselerin alması ve devşirme sisteminin bozulması sebebiyle önemini kaybeden içoğlanı uygulaması, 1833�te ortadan kalktı.
#58 - Eylül 21 2008, 15:28:56
''Cehennem, başkalarıdır. ''

İkindi Dîvânı

Osmanlı Devleti'nde Dîvân-ı Hümâyûn'un mutad toplantılarının dışında veziriâzamın başkanlığında kurulan dîvân. İkindi namazından sonra toplandığı için bu tabirle anılır.

Bâbıâlîde, Dîvân-ı Hümâyûn, belli günlerde toplanırdı. Sadrazamlar, burada bitirilemeyen veya padişaha arza lüzum görülmeyen işleri, kendi konaklarında dîvân toplamak suretiyle hallederlerdi. Bu dîvânın toplanması, Salı, Perşembe veya başka günlerde olabilirdi. Sadrazamdan başka hiçbir vezir, ikindi dîvânı toplayamazdı. Dîvân başlamadan önce mehter çalınması âdetti. Sadrazam; dîvâna başkanlık eder, akşama kadar dava dinler, yaptıracağı bir işi derhal yaptırır veya emrini verirdi. Kendi yapamayacak ise veya padişaha bildirilmesi icap ediyorsa, Dîvân-ı Hümâyûna arz ederdi. Eğer mesele, dinî bir hükmün öğrenilmesi ve gereğinin ona göre yapılması ise, Kazaskere ve İstanbul Kadısına havale ederdi. Onlar da, ne yapmak icap ettiğini, yazıyla bildirirlerdi. Sadrazam bunu kabul ederse, tasdik ederdi. İkindi dîvânına herkes müracaatta bulunabilir, burada Türkçe bilmeyenler için, hazır tercümanlar bekletilirdi.

Sadrazam seferde bulunduğu zaman da, özel bir merasim ve duadan sonra, kendi otağında, ikindiden sonra dîvân kurulurdu. 1826da yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra, ikindi dîvânı toplantılarına son verildi.
#59 - Eylül 21 2008, 15:29:41
''Cehennem, başkalarıdır. ''

İrade-i Seniyye

Osmanlı Devleti'nde özel veya resmî bir iş hakkında verilen padişah emri.

Önceleri sadrazamların arzları üzerine, yani telhis ve takrirlerin üst kenarlarına yazılan padişah mütalaalarına hatt-ı hümâyûn denilirdi. 1839dan itibaren ise padişah emirlerine irâde, irâde-i şâhâne veya irâde-i seniyye denilmeye başlandı.

Hatt-ı Hümâyûnda, konu ile ilgili belge, ekleriyle birlikte padişaha sunuluyordu. Padişah da konu hakkında kararını bizzat kendi el yazısıyla belgenin üst tarafına yazıyordu. İradelerde ise, arz tezkiresi adı verilen telhisler, padişaha değil �serkâtib-i şehriyâri� denilen başkâtibe yazılmaya başlandı. Padişahın kendisine okunan arz tezkirelerinde belirtilen konu hakkındaki kararı, serkâtib tarafından aynı tezkirenin sol alt köşesine, yan olarak yazıldıktan sonra yine sadrazama iade edilirdi.

İradeler, sadrazamlardan başka diğer nazırlara da tebliğ olunurdu. Ayrıca 1908e kadar diğer nazırlar da resmî veya hususî meselelerde arzlarda bulunur ve irâde-i seniyye alabilirdi. Fakat 1908den sonra, sadece sadrazamlara münhasır kaldı. Bu dönemde padişahlar, nazırlar heyetinin kararlarını imzalamakla yetindiler.
#60 - Eylül 21 2008, 15:31:00
''Cehennem, başkalarıdır. ''

İzn-i Sefine

İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçecek, yabancı gemilere verilen izinlere karşılık alınan resim (harç, vergi).

Fatih Sultan Mehmed Han, Anadolu Hisarını tamir ettirip, Rumeli Hisarı'nı yaptırdığı sene (1452), ilk defa sefîne harcı alınmaya başlandı. İstisnasız bütün yabancı gemilerin muayenesi ile geçme hakkı alındıktan sonra gitmelerine müsaade ediliyordu. 1650-1669 yıllarında yapılan antlaşmalara göre, izn-i sefînenin miktarı, gemi başına 300 akçe olarak tespit edildi. Ancak sonraki yıllarda, gemilerin buharlı ve yelkenli olmalarına göre farklı ücretler alındı. Geçişlerden o zamanki paraya göre, senelik, ortalama olarak, 2500 altın gelir sağlanıyordu.

İzn-i sefîne fermanları, ekseriya isim yerleri açık olarak, Dîvân-ı Hümâyûn kalemince hazırlanırdı. Alınan paralar, devletin umumî gelirleri kısmına dahil edilmezdi. Bunlar, önceleri Dîvân-ı Hümâyûn kalemine ayrılırken, sonraları liman idaresine bırakıldı.
#61 - Eylül 21 2008, 15:32:14
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Jön Türkler

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti'nde, batı tarzı idare ve fikirlerin gelişip yayılması için çalışanlara verilen isim.

Yeni Osmanlılar veya Genç Türkler de denilen bu grup mensupları, Avrupalıların verdikleri Fransızca Jeunnes Turcs adıyla meşhur olmuşlardır. Bu tabir, umumî olarak, o yıllarda Avrupada politika, fikir ve edebiyatta aşırılık taraftarı gençlere veriliyordu. Yeni Osmanlılar için ise, ilk defa Mustafa Fazıl Paşanın yayınladığı bir mektupta, Yeni Osmanlılar karşılığı olarak kullanılmıştır. Daha sonraları Namık Kemal ve Ali Süâvî tarafından da benimsenerek, Türkçe'ye yerleştirilen bu tabir, uzun süre, Osmanlı topraklarında yetişen, devlet idaresine karşı gelen ve yabancılar tarafından yönlendirilen ihtilâlcilerin tamamının ortak adı olmuştur.

Yeni Osmanlılar Cemiyeti, 1789 Fransız İhtilâlinden sonra Avrupada süren 1830 ve 1848 ihtilâllerine ve bunların neticesinde ortaya çıkan fikir hareketlerine heveslenenler tarafından, 1865te, gizli bir teşkilât olarak, İstanbulda kuruldu. Yine bu tarihte, Mısır Hidivi Kavalalı İsmail Paşa, veraset usulünü değiştirerek, kardeşi Mustafa Fazıl Paşayı bütün haklarından mahrum etti. İkbal küskünü olan bu paşa, Abdülaziz Han'a ve üst kademe devlet adamlarına düşman kesildi. İntikam için, Jön Türklerin arasına katıldı ve başlarına geçerek, onları bilhassa maddî yönden büyük çapta destekledi.

Mustafa Fazıl Paşanın, Abdülaziz Hana hitaben, Pariste yazdığı ve küstahça ifadelerin yer aldığı mektup, 1867de Türkçe'ye tercüme edilerek, Tasvîr-i Efkâr Gazetesinde yayınlandı ve Osmanlı ülkesinde binlerce adet bastırılıp dağıtıldı. Mektup, meşrutiyet fikirleri ve meşrutiyetin ilanı arzusu bahanesiyle, Osmanlı Devletine ve bazı devlet ricaline karşı ağır ifadeler ihtiva ediyordu. Bu mektubun akabinde, Mustafa Fâzıl Paşa tarafından Paris�e çağrılan Jön Türkler, onun maddî desteğiyle, Avrupada geniş bir yayın faaliyetine giriştiler. Bu yayınların biri sönüp diğeri açılıyor ve sayıları çoğalıyordu. Jön Türkler, bu yayınlarından, mükemmel bir fikir sisteminin ifadesi ve izahından ziyade, belli başlı birkaç nokta üzerinde durdular ve hep aynı şeyleri tekrarladılar. Namık Kemal, Ali Süâvî ve Ziya Paşa gibi meşhur isimlerin, kalemleri ile dile getirdikleri fikirleri, �Osmanlı Devletine meşrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupaî tarzda hak, hürriyet verilmesi� şeklinde özetlenebilir. Bunların sağlanması için, aralarında birlik kuramadılar. Çoğu, ihtilâl ve kanlı mücadele istedi, bir kısmı da fikrî mücadele taraftarı gözüktü. Abdülaziz Hanın Fransa ve İngiltere ziyaretleri esnasında, Padişahtan af diledikten sonra kendisine nazırlık verilen Mustafa Fazıl Paşa, maksadına kavuşup aralarından ayrıldı. Padişahın bu ziyaretinden sonra, Osmanlı Devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve İngiliz hükümetleri, Jön Türklere itibar etmez oldular. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler, bir müddet çeşitli Avrupa şehirlerinde dolaştılar. Bir kısmı İstanbul�a dönüp Padişahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev aldılar. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam ettiler. Birinci Meşrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler (Yeni Osmanlılar Cemiyeti), zararlı faaliyetleri görülünce, İkinci Abdülhamid Han tarafından kapatılarak ortadan kayboldu. Böylece, Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi.

Bundan sonra, yurt içinde ve dışında kurdukları birçok dernek ve yayınladıkları, sayıları yüze varan dergi ve gazete ile, İkinci Abdülhamid Hanın şahsında devlete karşı kesif bir propagandaya girişen Jön Türkler, sıkı bir işbirliği içinde oldukları Fransız ve İngiliz hükümet çevrelerinden destek gördüler. Nitekim, 4 Şubat 1902�de Paris�te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi, Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis�in evinde yapıldı. Bu kongreye, Osmanlı Devletinin hakim olduğu hemen her bölgeden çağrılan delegeler katıldı. Bunlar arasında bulunan her din ve milliyetten insanın ortak vasfı, Osmanlı Devletine karşı olmaktan ibaretti. Bunun dışında, aralarında hiçbir bağ ve fikrî birlik bulunmayan bu insanlar, aralarındaki sen-ben çekişmesi sebebiyle, kongreyi başarısız bir şekilde sona erdirdiler. Delegeler, Osmanlı Devletinin yıkılması hariç, başka hiçbir noktada birlik olamadılar.

27-29 Aralık 1907�de yine Paris�te toplanan İkinci Jön Türk Kongresine; İttihat ve Terakki, Prens Sabahattin�in Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetleri yanında, Ermeni Taşnaksutyun Komitesi de katıldı. Kendi aralarında birlik olmamasından yakınılan bu kongrede; Osmanlı Devleti aleyhine en ağır ithamlar yapıldıktan sonra, İran Mebusan Meclisine dostluk telgrafı çekilmesine, Makedonya�daki Rum, Bulgar vs. çetelerinin, devlete karşı olan isyanlarının desteklenmesine, diğer gizli cemiyetlerin birleştirilerek, ihtilâlci yayınlar yapılmasına karar verildi.

Jön Türklerin uzun yıllar devam eden faaliyetlerinde, ön planda meşrutiyet ve hürriyet fikirleri görünüyorsa da, her grup ve şahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Azınlıklar istiklâl, hiç değilse muhtariyet kapmak, şahıslar ise şahsî hırs ve arzularını tatmin etmek peşindeydiler. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak isteyenler tarafından methedilen Jön Türklerin faaliyetleri ise, devletin yıkılışını hızlandıran belli başlı sebeplerden olmuştur. Batı dünyası karşısındaki tavırlarının taklitten öteye geçememesi, devlet kademelerinde yer almak, meşhur olmak, hattâ Mithat Paşa'da olduğu gibi, kendi ailelerini hanedan yapmak için azınlıklarla, eşkıyalarla, Rum-Ermeni çeteleri ve Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaktan çekinmemeleri, bu faaliyetlerin en acı tarafı olmuştur. Netice olarak, Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu, dört bir yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar, hükümet darbeleri ve savaşlarla yok etmişler, çıkarılan idaresizlik, kargaşa ve savaşlar ortamı içinde, milletin felâketini hazırlamışlardır. Birinci Dünya Savaşı, Jön Türk faaliyetinin Türkiye�de sonu olmuş, daha önce yaptıkları gibi, yine yurt dışına kaçmışlardır.
#62 - Eylül 21 2008, 15:33:21
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Kabakçı Mustafa İsyanı

Osmanlı Sultanı Üçüncü Selim Hanın tahttan indirilerek yerine Dördüncü Mustafa Hanın geçirilmesiyle neticelenen isyan. Kastamonulu olan Kabakçı Mustafanın Mayıs 1807de, âsîlerin lideri seçilmesinden önceki hayatı bilinmemektedir.

Kabakçı Mustafa isyanının sebepleri çok çeşitlidir. On sekizinci yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti, içte ve dışta çeşitli düşmanlarla mücadele ediyordu. 1789 Fransız ihtilâlinden sonra Avrupada meydana gelen olaylar, Osmanlı ülkesini etkilemedi. Hattâ Sultan Üçüncü Selim Han, Nizâm-ı Cedîd adı ile askerî, mülkî, idarî, ticarî, içtimaî ve siyasî bir dizi ıslahat teşebbüslerine girişerek, devlete yeni bir hayatiyet ve canlılık getirdi. Bu durum; Rusya, Fransa ve İngilterenin hoşuna gitmedi. 13 Aralık 1806da çıkarılan Sırp isyanı, 1807de Rusyaya harp ilanı ve İngiliz donanmasının İskenderiyeyi işgali, tamamen Osmanlı Devletinin bu gelişme programını önlemeye yönelikti. Nitekim bu faaliyetler, içeride de, Selim Hanın kurduğu modern Nizâm-ı Cedîd ordusunu istemeyen yeniçeriler ile menfaatperestleri ve Osmanlı Devletinin yıkılmasını isteyen hainleri harekete geçirdi. Akkâ yenilgisini bir türlü unutamayan Fransızların İstanbul Sefîri Sebastiani�nin teşviki ve Selânikli Sadaret Kaymakamı Köse Musanın tahrikleriyle âsiler, ayaklanmaya hazır hâle geldiler. Karadeniz Boğazı tabyalarındaki yeniçeriler ve yamaklar, gizlice, modern ve talimli yeni askerlere karşı kışkırtıldılar. Sadaret Kaymakamı Köse Musa�nın telkinleriyle, yamaklar, Haseki Halil Ağayı parçaladılar. Bu hareket ile isyan başlatıldı. Büyükdere Çayırında toplanan âsiler, Kastamonulu Kabakçı Mustafa�yı lider seçtiler. İsyan genişledi. Beş yüz kadar âsi, İstanbul�a yürüdü. Âsileri, Levend Çiftliğindeki bir tabur nizamî asker durdurmaya kâfiyken, Köse Musa, Nizâm-ı Cedîd askerinin harekâtını durdurdu. Sultan Üçüncü Selim Han da, Müslüman kanı dökülmesini istemedi. Sultan Üçüncü Selim Hanın; �Bu işlere sebep, benim hilmimdir (yumuşak huylu olmamdır)!� demesi üzerine, Köse Musa, âsileri teskin edeceğini ifade ederek, Nizâm-ı Cedîd askerlerinin kaldırıldığı hakkındaki fermanı çıkarttı. Kararın hemen ardından Köse Musa harekete geçti. Çardak ve Unkapanı İskelesine gelen âsiler, yeniçeriler ile birleşip, Nizâm-ı Cedîd taraftarı devlet adamlarını katlettiler. Daha sonra Pâdişâhı da istemiyoruz diye bağıran âsiler, 29 Mayıs 1807de, Sultan Üçüncü Selim Hanı tahttan indirip, yerine Sultan Dördüncü Mustafa Han'ı geçirdiler. Bütün ilerlemeler durduruldu. Kabakçı Mustafa, Turnacıbaşılık pâyesiyle Boğaza tayin edildi. Hükümet işlerinde nüfuz sahibi oldu. Fakat bu çok kısa bir zaman sürdü. Temmuz 1808de, Boğazdaki evinde öldürüldü

#63 - Eylül 21 2008, 15:35:24
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Kadınefendi

Osmanlı Devleti saray teşkilâtında, padişah hanımlığına yükselen kadınlara, 17. asırdan sonra verilen unvan.

Kadınefendi unvanı yerine, 16. asırda, haseki tabiri kullanılıyordu. Erken devirlerde ve daha önce Türk-İslâm devletlerinde kullanılan hatun kelimesi ise, Osmanlılarda sadece padişah kızları için kullanılan bir tabirdi.

Saraya kabul edilen kadınlar, Harem-i Hümâyûnda bir okul disiplini içinde eğitim görürlerdi. Sarayda bu kadınlara okuma yazma ve dinî bilgilerin yanında dikiş-nakış, güzel konuşma ve görgü kaideleri öğretilirdi. Acemi, kalfa, haznedar gibi mertebeleri aşanlar, padişah hanımlığına yükselirler, gözde veya ikbal unvanını alırlardı. Eğer padişahtan çocukları dünyaya gelirse, haseki olarak isimlendirilirlerdi. Padişahların eşleri iki kısımdı; kadınefendi ve haseki sultan. Erkek çocuğu olan hasekilere, Haseki Sultan (sonraları Kadınefendi) denir ve başlarına kıymetli taşlarla süslü altın tac giydirilirdi.

Kadınefendi olanlara haslar verilir, bunlara ayrı daireler tahsis edilir ve maiyetlerine hizmetçiler, memurlar tayin edilirdi.
#64 - Eylül 21 2008, 15:36:48
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Kadırga

Buharlı gemilerin yapımından evvel kullanılan harp gemilerinden biri.

Kadırgalar hafif, az su çeken, dar, uzun ve alçak bordalı, kıç tarafları baş tarafından yüksek, kürekle ve müsâit rüzgârlı havalarda üç köşe yelkenle seyir yapan, manevra kabiliyetleri yüksek harp tekneleridir. Özellikle Akdeniz devletleri tarafından kullanılırdı.

Osmanlı kadırgalarının boyları 62 ila 63, genişlikleri 25 veya 8 metre olurdu.

Fırtınalı havalar için elverişli olmayan bu tekneler, kış aylarının rüzgârlı günlerini limanlarda geçirir, yazın sakin ve fırtınasız havalarda denize açılırlardı.

Akdeniz'in en hareketli harp gemisi olan kadırgalar, 7 Ekim 1571 İnebahtı Deniz Savaşı'ndan sonra yerlerini yelkenle hareket eden ve daha çok top taşıyan gemilere terk etmeye başladı. Akdeniz devletleri, 18. yüzyılın sonuna kadar, bahriyelerinde kadırga sınıfından gemi kullanmaya devam ettiler. Osmanlı bahriyesi de yelkene geç geçen ve kadırgayı en son terk eden denizci devletlerden biridir.

Osmanlı kadırgalarında 25, Venedik kadırgalarında 26 çift kürek bulunur ve her kürek dörder kişi tarafından çekilirdi. Osmanlı kadırgalarının baş tarafında biri büyük ve ikisi daha küçük üç top bulunurdu. Küreklerin rahat çekilmesi ve tekne ortasında leventlerin ve gemicilerin dolaşabilmeleri için kadırga bordalarında şahnişin denilen çıkmalar yer alırdı.

Osmanlı kadırgaları, Zakala ve Bey kadırgaları olmak üzere iki sınıftı. Zakala kadırgaları, devlet tersanelerinde yapılırdı. Bey kadırgaları ise, beylerin kendi bölgelerindeki tersanelerde yaptırılır, deniz savaşlarında da doğrudan kendileri komuta ederlerdi. Son zamanlarda top sayıları arttırıldı.

Kadırgaların personel mevcudu; 196 kürekçi, 100 levent ve geri kalan gemici olmak üzere 330 kişiydi.

Kadırgadaki kürekçiler, esirlerden veya kürek cezasına çarptırılmış mahkûmlardan, bazen de kısmen gönüllülerden olurdu. On beşinci ve on sekizinci yüzyıllar boyunca, donanmalarda kullanılan kadırgalar, topçuluğun gelişmesi ve kalyon sınıfı gemilerin deniz savaşlarında önem kazanmasından sonra, önemini kaybetti.
#65 - Eylül 21 2008, 15:37:56
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Kahtı Rical (Kaht-ı Ricâl)

Bir ülkede, büyük devlet ve siyaset adamları ile âlimlerin bulunmaması, yetişmemesi.

Osmanlı Devleti'nde bilhassa Tanzimat'tan sonra kaht-ı rical tabiri çok kullanılmıştır. Devlet adamlarının yetişmemesi, âlimlerin çok azalması, devletin yıkılış sebeplerinden birisidir.

Büyük imparatorluk hâlindeki Osmanlıları yıkmanın tek şartının, onları ilimden, dirayetli devlet adamlarından mahrum bırakmak olduğuna inanan İngilizler (iki asır boyunca bu iş için uğraştılar), fen ve din ilimlerinin okutulduğu medreselerin yozlaşması için var güçleriyle çalışarak, 19. asrın sonu ve 20. asrın başında arzularına tamamen ulaştılar. Artık Osmanlıda, devlet ve ilim adamı sayılabilecek çok az kimse yetişti. Bu bakımdan, o zamanlar, kaht-ı rical tabiri günlük lisanda çok kullanılır oldu.
#66 - Eylül 21 2008, 15:39:41
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Kalyon

Yelkenli ve kürekli en büyük savaş ve yük gemisi.

Osmanlı kalyonlarının, üç ambarlı ve kapak adı verilen iki çeşidi vardı. Üç ambarlı, en üst güvertesinden başka iki alt güvertesinde top bataryası bulunan, ağır ve hantal yapılı, yalnız yelkenle yürütülen bir gemi tipiydi. Kapak, ana güvertesinden başka iki alt güvertesinde top bataryası bulunan, daha hafif bir kalyondu. Buna karaka da denirdi. Osmanlı denizciliğinde kalyon, ilk defa, Sultan İkinci Bayezid Han devrinde kullanıldı. Kanunî Sultan Süleyman Han devrinde de, bin beş yüzden iki bin tonilâtoya kadar yük taşımaya müsait, karaka türünden büyük gemi kullanılırdı. Bu gemiler, her ne kadar kürekle sevk olunur ise de, hareketleri yelken ve direğe, yani rüzgâra bağlı olduğundan, savaş sırasında rüzgâr esmediği zamanlarda pek fazla işe yaramazlardı. Osmanlılar, bu tür gemileri, nakliyat işlerinde kullanırlardı.

Kalyonda çalışanların aylıklarını, yiyecek ve içeceklerini ve levazım hesaplarını tutan, vazifeli kalyon kâtibi bulunurdu. Kalyonlarda, bugünkü doktor albay rütbesinde, kalyon tabibi vardı. Kalyonlarda vazifeli askerler, kalyoncu diye tabir edilirdi.

Kalyoncuların özel bir kıyafeti vardı. Bir metre uzunluğunda yatağan bıçaklar ve özel tabancalar kullanırlar, başlarına, bellerine şal takarlar, omuzlarına mevsime göre yapılmış bornoz atarlardı. Bazen başlarına sarıklar sararlar, sırma ve düz kaytandan işlemeli şalvar giyerlerdi.

Ayakkabıları küt burunlu, üzerinden ayak parmakları görülecek biçimdeydi. Buharlı gemilerin yapımından sonra, diğer yelkenli harp gemileri gibi kalyonlar da ortadan kalktı.
#67 - Eylül 21 2008, 15:40:52
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Kanunname

İdarî, malî, cezaî ve çeşitli sahalarda görülen lüzum üzerine, padişahların emir ve fermanlarıyla vaz' edilen (konulan) kanun ve nizamları ihtiva eden mecmua. Kanunnâmeler, daha önceki padişahlar tarafından konulan kanun ve nizamların aynen veya hülasa edilerek toplanmak suretiyle de meydana getirilirdi.

Bütün İslâm devletlerinde, hükümde, birinci derecede esas kaynak; kitap, sünnet, icmâ ve kıyas ile bunlara bağlı delillerin teşkil ettiği İslâm hukukudur. Hicrî dördüncü asra kadar müctehidler, temel kaynaklarda hükmü açıkça bulunmayan meseleleri, kendi içtihatlarına göre hallediyorlardı. Bu asırdan itibaren, yalnız dört büyük müctehidin içtihat ve usulleri kaydedilmiş, fıkıh ve usûl-i fıkıh kitapları yazılmıştır. Bundan sonra, sorulan sualler bu kitaplara göre cevaplandırılmıştır. Zamanla, âlimlerin, fıkıh kitaplarına göre verdikleri cevaplar derlenerek, fetva kitapları yazılmıştır.

Bunların yanında, sultan tarafından emir, ferman ve kanunnameler de çıkarılmıştır. Bunlar, meydana gelen hâdiseleri halleden hükümler mahiyetindedir. Padişahların bu nevi hüküm verme hususunda mesnetleri, dayanakları yine İslâm hukukudur. İslâm hukuku, lüzum görüldüğünde padişaha hüküm vermek selâhiyeti vermiştir. Kur�ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîfte, ulülemre itaat emredilmiştir. Bu sebeple padişahlar, zaman zaman kamu yararını ve devlet işlerinin düzenli yürütülmesini dikkate alarak, hukakun çeşitli mevzularına ait kanunlar koymuşlardır.

Nitekim pazardaki bac vergisinin miktarı, timarlı sipahilerin hak ve vazifeleri, kıyafet ve sikke meseleleri, padişahın emir ve fermanları ile tanzim edilmiştir. Bu düzenlemelerde, muhitlerin dine muhalif olmayan örf ve âdetleri de önemli rol oynamıştır. Bu husus, emir ve fermanları bir araya toplayan kanunnâme mecmualarının baş tarafındaki; �Yüce İslâm kanununa uygunluğu görülüp, şimdi bile geçerli kanun ve İslâmî meseledir� ibaresinden de açıkça anlaşılmaktadır. Kemalpaşazâde�nin bir fetvasındaki; �Şer�an câiz değildir ve hem men olunmuştur. Cânib-i sultandan� ifadesi, İslâm hukuku ile kanunnâmeler arasındaki uygunluğu gösterir. Osmanlı için böyle bir uygunluk mecburîdir. Çünkü devletin temeli, İslâmı yaşama ve yayma gayesi üzerine kurulmuştur.

Osmanlı padişahlarının, İslâm hukukunun dışında olan örfe dayanarak yaptığı düzenlemeleri, İslâm hukukunun dışında görmek ve Osmanlının İslâm hukukundan ayrı, bir de örfî hukuk tatbik ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü İslâm esaslarına muhalif olmayan her tasarruf dinîdir ve dine uygundur. Bunun içindir ki, Osmanlılarda hâkim mevkiinde olan kadılar, fıkıh ve fetva kitapları yanında padişah tarafından çıkarılan emir, ferman ve kanunnâmelere de hükümde kaynak olarak müracaat etmişlerdir.

İlk Osmanlı kanunnâmeleri, kanun tekniği ve bünye hususiyetleri bakımından, mücerret ve umumî bazı hükümlerin, sistemli bir tarzda, tasnif ve tertipleri suretiyle meydana gelmiş değildi. Bunlar daha ziyade, muayyen zaman ve mekânlarda ortaya çıkan hâdiselerle ilgili emir ve fermanlardan ibaretti. Ayrıca, bütün Osmanlı memleketlerine mahsus umumî kanunlar olmayıp, her yerin örf ve âdetlerine göre düzenlenmiş hususî kanunlardı. Zaten Osmanlı Devleti'nde, idarî, malî mevzuatta bölgelere göre, her biri ayrı bir teşkilât ve nizamla idare edilen ve çeşitli imtiyaz ve muafiyetlere sahip bulunan zümreler vardı. Bunlara ve vakıflar şeklinde, idarî-malî bir takım muhtariyetlere ve her biri kendi hususî statüsüne göre idare edilen teşekküllere hükmeden bir ülkede, umumî bir teşkilât ve idare kanunu tertip etmeye ve bunu herkesin eline vermeye imkân yoktu. Bu sebeple Osmanlıların, İslâmiyet'e uygun olmak şartıyla, meselâ Macaristan�da fethedilen memleketler ile Adalar'da, Mısır�da, Âzerbaycan�da veya doğu vilayetlerinde, hemen fetihten sonra, uyulacak kanunlar kaleme alınırken, o memleketlerde öteden beri geçerli örf ve âdetler ile birlikte bir kısım eski nizam ve kanunların da değiştirilmedikleri dikkati çekmektedir. Bilhassa bir kısım Türk-İslâm devletlerinden fethedilen ülkelerde bazen eski kanunların hiç değiştirilmeden, aynen ve eski isimleri ile muhafaza ve tatbik edildiği, sadece sonradan sokulmuş ve İslâmiyet'e aykırı bid�atlerin ayıklanarak atıldığı görülmektedir.

Denilebilir ki, Osmanlılar fethettikleri memleketlerdeki örf ve âdetler ile halkın alışık olduğu vergi şekillerine uzun müddet riayet etmişler, ancak lüzum duyuldukça, onları yavaş yavaş tadil ve ıslah etmek suretiyle, bütün ülke için umumî ve müşterek bir nizama doğru yükselmek imkânını bulmuşlardır. Yine bu siyaset sayesinde, hakimiyetleri altına aldıkları ülke halkının gönlünü fethetmişler ve onları İslâmiyet'e daha kolay ısındırmışlardır.

İlk zamanlarda emir ve fermanlar çıkarmak suretiyle mahalline gönderilen kanunlar, Fatih Sultan Mehmed zamanında, Kanunnâme-i Âl-i Osman adıyla tedvin edilmiştir (derlenmiştir). Nitekim, Kanunnâme�nin hemen başında yer alan; �Bu kanunnâme, atam ve dedem kânûnudur ve benüm dahî kânunumdur� ifadesi, bunun açık delilidir. Fatih kanunnâmesi, üç kısımdan teşekkül etmekteydi. Birinci kısım, devlet ileri gelenlerinin teşrifattaki yerlerine, padişaha kimlerin arzda bulunabileceklerine, kadıların mertebelerine; ikinci kısım, saltanat işlerinin tertibine, yani dîvân, hasoda teşkilâtına ve saray hizmetkârlarının bayramlaşma merasimlerine; üçüncü kısım ise, suçlar ve karşılıkları ile mansıp sahiplerinin gelirlerine dair bilgileri ihtiva ediyordu. Son kısımda ayrıca gayrimüslim devletlerin verecekleri yıllık vergiler ile devlet görevlileri ve hanedan mensuplarına dair lakap örnekleri bulunmaktadır.

Diğer taraftan, arazi ile ilgili kanunnâmeler, umumî nüfus ve arazi tahrir defterlerinin baş kısmında yer alıyordu. Burada, Osmanlı Devletinde yazıldığı yöre ile ilgili toprak işçiliğinin organizasyon şekilleri, toprakların ve o toprağı işleyen reâyânın hukukî statüleri, vergi sistemleri ve çiftçileri ilgilendiren çeşitli vergilerin önem ve mahiyeti belirtilmekteydi.

Halkın eşya ve yiyecek fiyatlarının tespit ve teftişi hususlarını tayin eden ihtisab kanunnâmeleri ise, padişahın emri üzerine, alâkalı zümre temsilcilerinin katılmasıyla mahallinde yapılan tetkiklere ve esnafın âdet ve nizamlarını tespit için vaktiyle verilmiş fermanlara dayanarak düzenlenmiştir. Kanunnâmede alışverişlerle alâkalı olarak narhın herkesi ilgilendirmesi sebebiyle, ferman çıkmadıkça fiyatların yükselip düşürülemeyeceği üzerinde durulmaktadır. Narh söz konusu edilirken, sadece tayin edilen fiyattan satmak değil, bunun yanında kalitenin de bozulmaması lazım geldiği hususuna dikkat çekilmekte; fiyata riayet etmekle beraber; sanatına hile katan, gramajı düşüren veya özellikle ekmeği çiğ çıkaranların affedilmeyip cezalandırılmaları istenmektedir. Bilhassa halkın huzur içinde yaşayabilmesini temin eden şartlardan birinin, çarşı pazarın intizamına bağlı bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Bu yüzdendir ki, Osmanlılar, çok önem verdikleri narh müessesesinin kontrolünü, sadrazamın vazifeleri arasına almışlardır.

Fatih Sultan Mehmed, İkinci Bayezid ve Yavuz Sultan Selim Han zamanlarında düzenlenen kanunnâmeler, Kanunî Sultan Süleyman zamanında en mükemmel şeklini almıştır. Bu kanunnâme de, Fatih Kanunnâmesi gibi, üç bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde, ceza kanunları genişletilmiş ve sistematik bir şekilde düzenlenmiştir. İkinci bölüm, sipahilerin yükümlülüklerine ve sipahilerle ilgili kanunlara yer vermiş, sipahilerin reâyâ üzerindeki haklarıyla onlardan alacakları vergiler, has ve timar arazilerinden alınan baçlar, yayalarla müsellemlere ilişkin kanunlar da bu bölümde ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise, reâyânın hak ve görevleriyle, toprakların kullanımına dair hükümler ve askerlik vazifesi yapan reâyânın özel kanunları vardır.

Bu kanunnâmelerin yanında, zamanın padişahının emirleri ve muhtelif kanunların bir araya getirilmesi suretiyle teşkil olunan kanunnâmeler de görülmektedir. Ancak bu kanunnâmeler, tatbikatta müracaat edilen asıl kanun metinleri olmaktan uzaktır. Bunlar, devlet dairelerinde tatbik edilmek üzere, resmen tanzim edilmiş bir kanunlar mecellesinin aslı olmayıp, Osmanlı devlet teşkilâtı hakkında umumî bir fikir vermeye yarayacak derlemelerden ibarettir. Ancak, bazen bunlar, bir kanunnâme sureti de olabilmektedir.

Bu arada bazı kanunnâmeler de asıl metni teşkil eden hükümlerin fetva şeklinde birer misal ile izah edildiği de görülmektedir. Bunlar arasında bilhassa Şeyhülislâm Ebüssuud Efendi'ye ait olup, mîrî arazi rejiminin esaslarını tespit ve izah eden fetvalar çok önemlidir.

Padişahlar, bu kanunları düzenlerken, mutlak olarak dîvân üyeleri ile istişâre etmişlerdir. Ayrıca şeyhülislâmın da tasdikinden geçirilmiştir.

Bu durum, devletin zayıfladığı ve dış baskılarla ilan edilen Tanzimat Fermanı'na kadar düzenli bir şekilde devam etmiştir. Tanzimat'tan sonra, Osmanlı ülkesindeki ecnebî davalarının şer�î mahkemelerde görülmesine karşı çıkılınca, batılı devletlerin baskısı ile, yabancıların davalarının halledilmesinde esas olmak üzere bazı tadiller de yapılmıştır. Hattâ bunun için, Avrupaî kanunların tercüme edilmesini teklif edenler olmuştur. Cevdet Paşa ve taraftarları, bu kanunların, Osmanlı Devletinin bünyesine uymadığını söyleyince, kabul gören bu fikir neticesinde, devrin âlimlerinden müteşekkil bir heyet; Metn-i Metîn ve Arazi Kanunnâmesi'ni (bilâhare Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye�yi) hazırlamıştır. Bunların yanında, 1840 ve 1850-51 tarihli ceza kanunları, İslâm hukukuna uygun olarak hazırlanan kanunlar grubunu teşkil eder. Bununla beraber, 1850 tarihli Ticaret Kanunnâmesi, 1858 tarihli Ceza Kanunnâme-i Hümâyûnu gibi kanunlar ise, batılı kanunların değiştirilmesi ile hazırlanmışlardır.
#68 - Eylül 21 2008, 15:42:14
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Kapan

Kapanlar; balkapanı, unkapanı, yağkapanı gibi, orada satılan mallara göre adlandırılmıştır.

Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan itibaren yağ, bal, un, çeşitli erzak, hububat, kahve, ipek, pamuk gibi maddeler kapanlara getirilir, devlet bunlardan belli bir ardiye ücreti alarak, gerektiğinde narh koyardı. Bilhassa İstanbulda, dışarıdan ithal edilen mal ve eşyanın satışı, bu kapanlarda, devlet resmî memurunun nezaretinde, esnafın yiğitbaşları ve ihtiyarların katılması ile yapılırdı. Böylece, malların hileli ve fazla fiyatla satılması önlenmiş ve herkesin kolayca mal temin edebilmesi sağlanmıştır. İlk Osmanlı Sultanlarının bina ettirdiği cami, mescit, medrese, imaret gibi vakıfların masraflarını karşılamak üzere, kapan hanı yaptırdıklarına tarihî kayıtlarda rastlanmaktadır.

Osmanlılarda zamanla gelişen kapanlar, günümüzde kurulmasına çalışılan ve bazı büyük şehirlerde açılan umumî pazar veya halden başka bir şey değildir.

#69 - Eylül 21 2008, 15:44:22
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Kapitülasyonlar

Osmanlı Devletinde yabancıların statüsünü tespit eden hukukî, malî, idarî ve dinî özellikteki antlaşmalar. Kapitülasyonlara, kısaca imtiyaz veya imtiyâzât-ı ecnebiyye de denir.

Osmanlı Devleti tarihinde ilk olarak, Sultan Birinci Murad Han zamanında, 1365 yılında, Dalmaçya kıyılarında fakir bir ülke olan Ragusa Cumhuriyetine, beş yüz duka haraç karşılığında, ticarî imtiyaz verildi. 1397de Osmanlı ülkesine gelen Bizans elçi ve konsoloslarına bazı imtiyazlar verildi. Bu imtiyazlar karşılığında, Bizans İmparatorluğundan İstanbulda bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin davalarına bakmak üzere kadı ile din işlerine bakacak müfti tayin etme hakkı alındı. Yıldırım Bayezidin oğulları Süleyman Çelebi, Musa Çelebi ve Mehmed Çelebi devirlerinde de (Bkz. Fetret Devri), yabancılara bazı imtiyazlar tanındı. Fatih Sultan Mehmed, İstanbulu fethinde, Bizans�ın Venedik ve Ceneviz�e tanıdığı imtiyazları, küçük bazı değişikliklerle kabul etti. 1479da yine Fatih tarafından Venedike, Kefe ve Trabzon�da ticaret yapma hakkı tanındı. Fatih Sultan Mehmed tarafından Venedik�e verilen bu imtiyazları, Yavuz Sultan Selim 1513te ve Kanunî Sultan Süleyman 1521�de yapılan Osmanlı-Venedik ticaret antlaşmalarıyla genişleterek kabul ettiler. Mısır�ın fethinden sonra Fransız, Venedik ve Katalanlara Memlûklar tarafından verilen imtiyazlar, Yavuz Sultan Selim tarafından da tanındı. Osmanlı sultanları, verdikleri bu imtiyazlarla, fethettikleri ülkelerde ticarî faaliyetlerin canlı kalmasını ve ellerine geçirdikleri önemli transit yolların faal olmasını sağlıyorlardı. Ayrıca, bu asırda Amerika�nın ve Ümit Burnu�nun keşfedilmesi sebebiyle, İpek Yolu ticareti, Osmanlı topraklarından uzaklaşmış, ticaret batıya kaymıştı.

Almanya-İspanya İmparatoru Şarlken�le İran şahının, Osmanlı Devleti aleyhinde birlik kurmak istediklerini tespit eden Kanunî Sultan Süleyman Han, Şarlken�in Avrupa�ya hakim olma isteğine mani olmak için, rakibi Fransa�yı siyasî bakımdan destekledi. Veziriâzam Makbul İbrahim Paşa, Fransız konsolosu ile 1535�te tasarı şeklinde, ticarî bir muahede hazırladı. Ahidnâmeye göre, Fransız tüccarlarının yüzde beş gümrük ile her iki devlete ait gemilerle serbestçe dolaşmaları ve bütün hukukî muamelelerde, Fransız konsoloslarının kaza (hüküm erme) hakları kabul ediliyordu. Bundan başka Fransız tebaa hakkında, davalarda hüküm verecek kadıların yanında bir Fransız tercümanı hazır bulunacaktı. Müslüman tebaadan birisine olan borcunu ödemeden kaçan Fransız'ın yerine başka bir Fransız ve konsolos yakalanmayıp, Fransa kralı aleyhine dava açılacaktı. Her iki taraf için eşitlik ilkesini esas alması sebebiyle, antlaşma, padişah tarafından tasdik edilmedi.

Osmanlı padişahlarının, siyasî ve ticarî menfaatlerine uygun olarak verdikleri imtiyazlar, Avrupa�da Osmanlı idaresi lehinde büyük propaganda yapılmasına, Osmanlı Devletinin büyüklüğünün tanınmasına, dolayısıyla İslâmiyetin yayılmasına yol açtı. Hattâ Avrupa�da reform hareketlerinin önderi olarak kabul edilen Luther�in; �Ey Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce başımıza getir de, senin ilâhî adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalım� demesine sebep oldu.

Kanunî Sultan Süleyman�ın vefatından sonra, 1569�da Sultan İkinci Selim Han, Fransa Kralı Dokuzuncu Charles ile 18 maddelik; 1581�de Sultan Üçüncü Murad Han, Üçüncü Henri ile 19 maddelik; 1579�da Sultan Üçüncü Mehmed Han, Dördüncü Henri ile 32 maddelik; 1604�te Sultan Birinci Ahmed Han, yine Dördüncü Henri ile 53 maddelik; 1743�te Edirne�de Sultan Dördüncü Mehmed Han, Ondördüncü Louis ile 55 maddelik; 1770�de Sultan Birinci Mahmud Han, Onbeşinci Louis ile 84 maddelik kapitülasyon antlaşmaları imzaladılar.

Bunlardan başka, 1578�de Toskana Krallığına; 1565�te Ceneviz Cumhuriyetine; 1580, 1593, 1603, 1606, 1622, 1624, 1641, 1662, 1675 yıllarında İngiltere�ye; 1598, 1612, 1634, 1668, 1712 yıllarında Hollanda Krallığına; 1617�de Avusturya�ya; 1678�de Polonya�ya; 1700�de Rusya�ya ve 1737�de İsveç Krallığına çeşitli imtiyazlar verildi.

Bu kapitülasyonlar, yabancılara; Osmanlı Devletinde yerleşmek, dolaşmak ve ticaret yapmak haklarını tanıyordu. Ancak ticaret hususunda tam bir serbestliğe sahip bulunmuyorlardı.

Bundan başka, kapitülasyonlara göre, yabancıların Osmanlı Devletine getirdikleri, ticaret eşyası üzerinden başlangıçta %5, daha sonra %3 gümrük resmi alınmaktaydı.

On sekizinci yüzyılın ilk yarısına kadar verilen kapitülasyonların bir bölümü, antlaşma niteliği taşımaktaydı. Ancak büyük bölümü (%90�ı), padişah fermanları ile tek taraflı verilmiş imtiyazlardı. Bu tip kapitülasyonlar, padişah hayatta olduğu müddetçe yürürlükte kalır, istenildiği an kaldırılabilirdi. Bu yüzden her padişah değiştiğinde imtiyazların da yenilenmesi gerekiyordu. Ancak bu yenileme işlemlerinin uzun zaman alması ve Avrupa devletlerinin her defasında yeni imtiyazlar istemeleri üzerine, 1740�ta Sultan Birinci Mahmud ile Fransa Kralı Onbeşinci Louis arasında, daimî statü ile yeni bir kapitülasyon antlaşması yapıldı. Yeni antlaşma, Fransa�ya tanınan ticarî ve hukukî imtiyazları genişlettiği gibi, kapitülasyon kavramına da yeni bir nitelik kazandırdı ve karşılıklı bağlayıcılığı olan bir ticaret muahedesi şeklini aldı. Bu devrede verilen imtiyazların hiçbirisi, devletin aleyhine olmamıştı. Zira maksat, batıya kayan ticaret yollarını tekrar Osmanlı ülkesine çekmek ve iç pazarı da devlet eliyle korumaktı. Bu durum, 1838�e kadar Osmanlı lehine devam etti.

1838�de İngiltere�yle başlayan ve diğer Avrupa devletleriyle devam eden bir dizi ticarî antlaşma, Osmanlı Devletinin iktisadî bakımdan batının hakimiyeti altına girmesine sebep oldu. Bilhassa İngilizlerin yetiştirmesi olan Mustafa Reşit Paşa ve arkadaşlarının gayretleriyle imzalanan 1838 Baltalimanı Antlaşması, yabancı ülkelere, Osmanlı Devletini sömürmek için, kapitülasyonlara ek ticaret imtiyazları sağladı.

1838 ticaret antlaşmalarıyla Osmanlı Devleti, bazı ticaret eşyası üzerinde mevcut yed-i vâhid (tekel) usulünü kaldırmayı taahhüt ederek, yabancılara iç ve dış ticaret hususunda tam bir serbestlik tanıdı. Bununla beraber Osmanlı ülkesinden çıkacak mal üzerinden % 9 iskele ve % 3 çıkış resmi olmak üzere % 12 nispetinde resim alınmaktaydı.

Mustafa Reşit Paşanın yetiştirmelerinden; Âlî ve Fuad paşalar da, 1861�de imzaladıkları yeni ticaret antlaşmalarında, 1838 ticaret muahedelerinin iç ve dış ticaret serbestliği prensibini öngörmesi yanında, ihraç edilen mallardan alınmakta olan % 12 iskele ve gümrük resmini yabancı tüccarlar için başlangıçta % 8�e ve sekiz yıl sonra da % 1�e indirdiler. Böylece 1838�de Reşit Paşa ile başlayan ve 1861�de Âlî ve Fuad paşalarla devam eden idareciler, Osmanlıyı Avrupa�nın mahkûmu yaptılar. Artık yabancı tüccarlar, Osmanlı memleketlerine yayılıp Osmanlı tüccarları gibi iç ticarette iş yapıyorlar, hammaddeyi kolaylıkla Avrupa�ya ihraç ediyorlar, mamul getirip satıyorlardı. Kendi memleketlerinde bundan daha kârlı ve imtiyazlı ticaret yapmalarına imkân yoktu. Avrupalı tüccarlara verilen bu imtiyazlara karşılık, Osmanlı tüccarlarının ve esnâfının korunması için en ufak bir tedbir alınmamıştı. Âlî ve Fuad paşaların ıslahat lâyihalarında, ticarete dair ciddî tek bir fikir yoktu.

Osmanlı topraklarından hammadde ihracı başlayınca, yerli sanayi, hammadde bulmakta sıkıntıya düştü. Başka bir ifadeyle Osmanlı sanayiinin çöküşü hızlandı. Böylece Osmanlı ekonomisi, zamanla, mevcut gücünü kaybetti ve gelişmelerin gerisinde kaldı. Nihayet Avrupa�nın gittikçe gelişen ve genişleyen ticarî, iktisadî ve teknolojik rekabeti karşısında tutunamayarak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızlı bir çöküş dönemine girdi. Avrupa devletlerinin desteğine duyulan ihtiyaç, Osmanlı hükümetlerini, onların karşısında meselelerini eşit şartlarda müzakere etme gücünden mahrum bıraktı. Yapılan bu ticarî antlaşmalar, başta İngiltere olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinin mallarına karşı ilgiyi arttırarak, yerli mallara olan talebi azalttı. Bilhassa Osmanlı lirasının değerinin yüksek tutulması, yabancı tüccarı cezbederken, yerli sanayii hareketsiz bıraktı. Ticaret ve sanayi geriledi.

1838 antlaşmasıyla ekonomisi felce uğratılan devlet, Rusya ile harbe sokulup, 1854�te İngiliz ve Fransızlarla ilk borç antlaşmalarını imzalamak mecburiyetinde bırakıldı.

Alınan borçların faizlerinin ödenememesi ve yeni borçların alımı ile 1870�te borç miktarı, 792 milyon frangı buldu. Bunu fırsat bilen Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti üzerinde siyasî ve askerî baskılarını arttırdılar. Bu sırada Abdülaziz Han'ın şehadeti ile tahta geçen Sultan Beşinci Murad�ın kısa süren saltanatından sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han, padişah oldu. Birinci Meşrutiyeti ilan ederek, Kanun-u Esasî�yi kabul etti. Bu sırada Tanzimatçıların uyguladığı yanlış ekonomik politikalar ve yabancılara verilen imtiyazlar sebebiyle, devletin malî durumu iyice kötüye gitti. Avrupa basını, Osmanlı Devletinin malî iflas hâlinde bulunduğunu yazıyordu. Bu sırada Bosna-Hersek isyanı ile Midhat Paşa ve adamlarının tahrik ve teşvikleriyle Osmanlı-Rus Harbi patlak verdi. Devletin içinde bulunduğu malî kriz daha da büyüdü.

Yabancı devletlerin baskılarını önlemek ve Osmanlı Devletinin kaybolan itibarını iade etmek isteyen Sultan İkinci Abdülhamid Han, birçok malî tedbirler aldı. Düyun-u Umumiye idaresi kuruldu. Alacaklı ülkelerin temsilcilerinden ve Osmanlı memurlarından meydana gelen bu idare, tütün, tuz ve ipek vergileriyle damga pulu ve balık gelirlerini toplamaya yetkiliydi.

Yapılan bu düzenlemeyle devlet, borçlarının büyük bir kısmından kurtuldu ve yabancı devletlerin iç işlerimize müdahalesi önlenmiş oldu. Böylece Sultan�ın şahsî kabiliyeti ve akıllı siyaseti sayesinde devlet, malî itibarını elde etti ve siyasî istiklâline kavuştu. Alınan bazı tasarruf tedbirleriyle de, borçların önemli bir kısmı ödendi.

Sultan Abdülhamid Han, yürürlükte olan ekonomik imtiyazları, devleti idare siyasetinde, maharetle kullandı. Yabancı devlet şirketlerine ihaleler yoluyla çeşitli bölgelerde yeni yatırımlar yaptırdı. Bu sırada İngiliz ve Fransız şirketleriyle birlikte Alman firmalarına da imtiyazlar verdi. Bu şekilde, yabancı devlet ve firmalar arasında mücadele başladı. Demiryolu yapımındaki mücadeleyi Almanya kazandı. Almanya�dan alınan malî destekle 1888�de Haydarpaşa-İzmit demiryolu Ankara�ya kadar uzatıldı. 1902�de Ankara-Bağdat demiryolunun yapımı da Almanlara verildi. Alınan yeni tedbirlerle eğitim, bayındırlık ve tarım alanında müspet gelişmeler oldu. Bütün memlekette ticaret, ziraat ve sanayi odaları açıldı.

Yabancılara tanınan imtiyazların yer aldığı kapitülasyonlar, Birinci Dünya Harbi'ne kadar devam etti. Sultan Beşinci Mehmed Reşad Han, 9 Eylül 1914�te, kapitülasyonların 1 Ekim tarihinden itibaren yürürlükten kaldırılacağını, bütün yabancı devlet temsilcilerine bildirdi. İmtiyazlardan faydalanan Fransa, İngiltere ve Çarlık Rusyası, milletlerarası özellikte bir antlaşmanın tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılamayacağı görüşünü ileri sürerek, Sultan Beşinci Mehmed Reşad�ın kararını protesto ettiler. Ancak, bu arada Osmanlı Devleti savaşa girdi. Birinci Dünya Savaşından sonra, 30 Ekim 1918�de imzalanan Mondros Mütarekesi ile, kapitülasyonlar bütün ağırlığı ve şartları ile kendiliğinden geri geldi. 20 Ağustos 1920�de, Sultan Vahideddin Han'ın tasdik etmediği Sevr Antlaşması'yla yabancılara tanınan haklar arttırıldı. Ancak İstiklâl Savaşı'ndan sonra 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile kapitülasyonlar kesin olarak kaldırıldı.
#70 - Eylül 21 2008, 15:45:56
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Kavalalılar (Kavalalı Hanedanı)

Mısırdaki Kavalalı Mehmet Ali Paşa hanedanı.

Ailenin atası İbrahim Ağa, aslen Konyalı olup, Osmanlılar devrinde Edirneye gelmiş ve Makedonyada Kavala şehri kalesine bekçibaşı tayin edilmişti. Kavalaya yerleşen İbrahim Ağanın kardeşi Tosun Ağa, şehrin mütesellimi, onun oğlu Ali Tosun Paşa da, Osmanlı Devleti'nde beylerbeyi vazifesindeydi. Kavalalıların en meşhur şahsiyeti, Mehmet Ali Paşa'dır. Kendisini, Osmanlı Sultanı Üçüncü Selim Han (1789-1807) vezirlik rütbesiyle Mısır valisi tayin etmiş, o da bilâhare Kavalalılar Hanedanını kurmuştur.

Kavalalılar Hanedanının başına geçenler, İsmail Paşa (1868-1879) devrinde hıdiv, Hüseyin Kâmil Paşa (1914-1917) devrinde sultan, Birinci Fuâd (1917-1936) devrinde melik unvanını aldılar. Kavalalı ailesinden, Osmanlı padişahlarının kızlarıyla evlenerek akrabalık kuranlar olduğu gibi, devletin iç ve dış işlerinde vazife alanlar da vardı. Abbas Hilmi Paşa'nın oğlu Damad İbrahim, Sultan Abdülmecid Hanın kızı Münîre Sultanla evlendi. Mehmed Tosun Paşa, müşir rütbesini haizdi. Melik Fuad Paşa da, Sultan İkinci Abdülhamid Han (1876-1909) devrinde binbaşı rütbesiyle Viyana�da askerî ataşelik yapmıştı. Kavalalılar (1805-1953), Arabistan�daki Vehhâbîlere, Osmanlılara karşı ayaklanan Rumlara karşı mücadelelerde başarılı oldular. Mehmed Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın isyanı, Osmanlıları içeride ve dışarıda güç duruma düşürdü. Devletin, 19. yüzyılın sonlarında malî bakımdan İngiltere�nin kontrolü altına girmesine sebep oldular. Birinci Dünya Harbi (1914-1918) ve sonrasında İngiliz himayesi ve 1948 Arap-İsrail Harbindeki mağlubiyetleri, Kavalalılar Hanedanlığına karşı hoşnutsuzluklar meydana getirdi. 1953�te Kavalalılar Hanedanlığına son verilip, cumhuriyet ilan edildi.

Kavalalılar Hanedanlığı

Mehmet Ali Paşa (1805-1848)
İbrahim Paşa (1848- (?)
Birinci Abbas Hilmi Paşa (1848-1854)
Said Paşa (1854-1863)
Hıdiv İsmail Paşa (1863-1879)
Hıdiv Tevfik Paşa (1879-1892)
İkinci Abbas Hilmi Paşa (1892-1914)
Hüseyin Kamil Paşa (1914-1917)
Melik Birinci Fuad Paşa (1917-1936)
Mehmed Fâruk (1936-1952)
İkinci Fuad (1952-1953)
#71 - Eylül 21 2008, 15:48:18
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Misak-ı Millî

İstiklâl Harbi yıllarında toplanan son Osmanlı Mebuslar Meclisinin aldığı kararlar, Ahd-i Millî ve Mîsâk-ı Millî adı altında altı maddeden meydana gelir. Meclis 28 Ocak 1920de toplandı. Osmanlı Sultanı Vahideddîn Han rahatsız olduğundan, Meclisin açış konuşmasını İçişleri Bakanı Dâmâd Şerîf Paşa okudu. Felâh-ı Vatan yâni vatanın kurtuluşu istendi. Mecliste, Erzurum Mebusu Celâleddîn Ârif Beyin başkanlık ettiği Felâh-ı Vatan grubundaki milletvekillerince Mîsâk-ı Millî hazırlandı. Erzurum ve Sivas kongrelerindeki beyannâmeler kabul edildi. Millî Kurtuluş Programı hazırlandı ve millî hudutlarımız tespit edilerek, hukuk ve siyâset anlayışı esaslarına göre ortaya kondu.

Altı madde hâlinde yazılıp, oybirliği ve heyecanla kabul edilen Mîsâk-ı Millînin girişinde şöyle deniliyordu: Osmanlı Mebuslar Meclisi üyeleri, yapılacak fedakârlığın en son mertebesine göre hazırlanan aşağıdaki esaslarla, devletimizin istiklâlini ve milletimizin sulh ve sükûna kavuşabilmesi, bunlar gerçekleşmeden Osmanlı saltanatı ve cemiyetinin varlığı ile devâmının imkânsızlığını, hep birlikte kabul ve tasdik etmişlerdir.

Mîsâk-ı Millînin altı maddesi şunlardır:

1. Arapça konuşan ancak, 30 Ekim 1918 Mondros Mütârekesine göre; düşman işgali altında kalan bölge halkının durumu, bunların hür olarak verecekleri oylara göre belirlenmelidir. Mütâreke çizgisinin içinde ve dışında kalan bu yerlerin İslâm ve soyca bir olan Osmanlı çokluğunun oturduğu bölgelerin hepsi, hüküm ve fiil bakımından, Anayurttan hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür. (Bu maddeye göre; Irak kuzeyindeki Musul-Süleymaniye-Erbil ve Kerkük bölgeleri Türkleriyle Suriye kuzeyindeki Rakka-Halep-Antalya veİskenderun-Hatay kesimlerindeki Türklerin Anayurttan koparılamayacağını belirtiyor, Kıbrıs Adası, Devletler Hukûku bakımından Türkiye�ye âit olduğundan, 1914 sonunda İngiltere�nin tek taraflı ilhakı, hükümsüz sayılıyordu.)

2. Halkın, ilk serbest kaldıkları sırada (Haziran 1918�de) verdikleri oylarıyla Anayurda katılma kararını belirten Elviye-i Selâse (Üç Sancak: Kars; Oltu, Olur ve Şenkaya dâhil Ardahan; Artvin ve Avara ile Çürüksu dâhil Batum) için gerekirse yeniden serbestçe oylama yapılmasını kabul ederiz.

3. Batı Trakya�nın geleceği de oralarda oturanların serbestçe verecekleri oylara göre belirlenmelidir.

4. İslâm Halîfeliğinin Osmanlı Saltanatının ve Hükûmetinin merkezi İstanbul şehriyle, Marmara Denizinin (Boğazlarla birlikte) güvenliği korunmalıdır. Bu şartlara uyularak, Akdeniz-Çanakkale ve Karadeniz-İstanbul Boğazlarının dünyâ ticâretiyle ulaşımına açık tutulması için bizim de, ilgili devletlerle birlikte vereceğimiz karar, geçerli sayılır.

5. Azınlıkların hakları, Îtilâf Devletleriyle hasımları ve bir takım ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esaslarına göre (komşu ülkelerdeki Müslümanların da bu haklardan istifâdeleri güveniyle) tarafımızdan sağlanacaktır.

6. Millî ve iktisâdî gelişmemize imkân vermek ve daha çağdaş, muntazam idâre ile işleri yürütmek için, her devlet gibi, bizim de gelişmemizi sağlamak üzere tam bir serbestliğe ulaşmamız, hayat varlığımızın temelidir. Bu sebeple, siyâsî, adlî, mâlî ve diğerleri gibi gelişmemize engel olan bağların karşısındayız. Ortaya çıkacak devlet borçlarımızın ödeme şartları da, bu esaslara aykırı olmayacaktır.

Türk Millî Mücâdelesinin ana programını, hem de Türkiye�nin millî ve etnik hudutlarını belirten bu Mîsâk-ı Millî; 28 Ocak 1920 Çarşamba günü kabûl edilip, 17 Şubat 1920de gazete ve ajanslar yoluyla bütün dünyâya îlân edildi. Anadoluda başlatılan Millî Mücâdelenin İstanbulda Osmanlı Mebuslar Meclisince kabulü, meselenin Devletler Hukûkunca sağlanmasını ortaya koyması bakımından önemlidir. Osmanlı Devletinin varlığına ve istiklâline tahammül edemeyen işgalci İtilâf Devletleri, Türk Kurtuluş Mücâdelesine karşı harekete geçti. 16 mart 1920de İstanbul, İngilizler tarafından işgâl edildi. Anadolu, Trakya ve Adalardaki işgâl ve hareketler hızlandı. Buna tepki olarak da Türk Milleti, bütün imkânlarını seferber ederek, başlatılan Millî Mücâdeleye katıldı.
#72 - Eylül 21 2008, 15:50:16
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Muâyede

Bayramlaşmak, bayramda birbirini tebrik etmek.

Osmanlılarda Ramazan ve Kurban bayramlarının muâyedeleri parlak bir merasimle yerine getirilirdi. Devlet erkânı topluca padişaha bayram tebrikine gittikleri gibi, kendi aralarında da ziyâretlerde bulunurlardı.

Osmanlı Sarayında bu işe verilen önemden dolayı muâyedenin nasıl yapılacağı kânunnâmelerle tesbit edilmişti. Fâtih Sultan Mehmed Hanın çıkardığı Kânunnâme-i Âl-i Osmanın yirmi beşinci sahifesi bundan bahsetmektedir. Bayramlarda, sarayda divan meydanında taht kurulur ve pâdişah burada oturarak tebrikleri kabul ederdi. Bu iş özel merâsimle yapılırdı. Önce Taht-ı Hümâyûnun etrafında bulunması îcâp eden erkân yerini alır, her şey hazırlandıktan sonra Sultan gelirdi. Bu sırada alkışda vazifeli olanlar tarafından Uğurun açık olsun, Pâdişahım devletinle bin yaşa, Mağrûr olma pâdişahım, senden büyük Allah var cümleleri yüksek sesle söylenir ve mehterhâne marşlar çalardı. Daha sonra Nakîbüleşraf Efendi Pâdişahın huzuruna gelir, duâ eder ve ayrılırdı. Bundan sonra sıraya göre bayramlaşacak olanlar Pâdişahın elini öperek ayrılırlardı. Bu iş büyük bir nezâket ve terbiye kuralları içinde olurdu. Tebrik merâsimi bittikten sonra Pâdişah, yine saray âdet ve törelerine göre uğurlanırdı.

Bayramlaşma bayram günü sabah namazından sonra ve bayram namazından önce yapılır, sonra alayla câmiye gidilip bayram namazı kılınırdı.
#73 - Eylül 21 2008, 15:52:09
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Müderris

Medreselerde ders veren öğretim üyesi, profesör.

Arapçada ders masdarından gelen müderris kelimesi, ders veren öğretmen ve ders vermeye yetkili ilim sâhibi kimse mânâsındadır. Târihte, devrin mektep ve medreselerinde eğitim ve öğrenimini tamamlayıp, icâzet (diploma) aldıktan sonra, medreselerde ve câmilerde din ve fen ilimlerini ders vererek öğretenlere müderris adı verilmiş; makâmlarına da müderrislik denilmiştir. Müderris tâbiri daha ziyâde onuncu asırdan sonra yaygınlaşmıştır.

Devlet adamları yanında, halktan da medrese kuranlar oldu. Onuncu asırdan îtibâren Mâverâünnehr ve Bağdat başta olmak üzere bütün İslâm âlemine yayılan medreselerde muhtaç talebenin geçimi sağlandı ve hocalara ücret verildi. Büyük Selçukluları tâkiben medreselerin kurulması Türkiye Selçukluları, Anadolu Beylikleri ve Osmanlı Devletinde de artarak devâm etti.

Osmanlı Devletinde medreseyi bitiren talebe için ilmiye sınıfı dâhilinde iki meslek vardı. Bir kimse ya kâdılık mesleğini seçer veya müderrislik için mülâzemete başlardı. Kâdılık mesleğini seçen, en küçük kazâ merkezlerinden birinde görev alırken, müderrislik yoluna giren de en düşük gündelikli medreseye tâyin olunurdu. Tabiî ki, kâdılığın �nâiblik� devresi olduğu gibi, müderrisliğin de �mülâzemet� dönemi vardı. Her iki dalda da ilmiye mensupları gayret ve başarılarına göre yükselerek daha üst pâyeler elde ederlerdi.

Medreseler, okutulan kitaplara ve bahsedilen ilim dallarına göre kendi aralarında sıralanırken, kazâ merkezleri de nüfuslarına göre, sınıflandırılırdı. En yüksek pâyeli medreseler, sahn-ı semân medreseleriydi. Bu medrese müderrislerinin dereceleri de en yüksek dereceydi. �Mevleviyet kâdılıkları� denilen İstanbul, Bursa, Kahire gibi kâdılıklara da en üst pâyeye sâhip kâdılar tâyin edilirdi. Müderrisler ve kâdılar bu seviyede eşit pâyelere sâhip olurlardı. Bunların ikisinden en bilgili ve kâbiliyetlisi Anadolu kazaskeri olurdu.

Müderrisler, okuttukları derslerden herhangi bir konu üzerinde öğrencilerine münâzara yaptırırlar, sonunda iki taraf arasında hakem olup, görüşlerini söylerlerdi. Dânişmendler arasından ve en liyâkatli olanlardan seçilen yardımcılarına �Muîd� denirdi. Muîdler hem müderrisin derslerini tekrarlar, hem de danişmendlerin disipliniyle meşgul olurlardı. Sahn-ı Semân muîdleri ayrıca Tetimme medreselerinde ders verirlerdi.

Müderris tâyininde, vücud, zihin ve karakter özelliklerine bakılır; sîmâsının sempatik, akıllı, kültürlü, anlayışlı, adâletli, iffetli, cömert ve gözü gönlü tok olmasına dikkat edilirdi. Bunun yanında, hâl hareket ve huy güzelliğiyle talebelerine örnek olması arzu edilirdi.

Zamânın en ehil kimseleri arasından seçilen müderrisler, dersi talebelerinin anlayacakları seviyede tutarlardı. Bilmediği şeyler hakkında soru sorulduğu zaman, tereddütsüz �Bilmiyorum� demekten çekinmezlerdi. Talebesinin kendi kendine iş yapabilecek bir şahsiyet olarak yetişmesine çalışırlardı. Aç ve susuzken, tasalı, öfkeli, üzüntülü veya sıkıntılı zamanlarda ders vermezlerdi. Talebelerine eşit muâmele ederler iltimas ve ayırım yapmazlardı.

Müderrislerin, idâreciler ve halk arasında yüksek îtibârları vardı. Başlarına tülbentle sarılmış büyük sarıklar giyerler, ucunu iki omuzları arasından aşağı sarkıtırlardı. Daha çok beyaz cübbe giyerler, elbiselerinin temiz ve düzgün olmasına çok dikkat ederlerdi.

Müderrislerin derecelerinin ilerlemesi Fâtih devrinde beşer akçe ile sağlanırken, On altıncı asırda otuzlu pâyesine kadar beşer akçe, ondan sonra onar akçe ile olurdu. Bir müderris bâzan sâhip olduğu akçe ile yine o seviyedeki diğer bir medreseye tâyin edilirdi. Bir müderrisin bulunduğu seviyeden üst pâyedeki bir medreseye terakki etmesinde (ilerlemesinde) birden fazla istekli bulunursa aralarında imtihan açılırdı. İmtihanlar, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri huzûrunda ve çoğunlukla İstanbul�da Zeyrek, Ayasofya ve Vefâ câmilerinde yazılı ve sözlü olarak yapılırdı. Yazılı imtihan için bir risâle (tez) hazırlanır, mülâkatta umûmiyetle mûteber bir fıkıh kitabı olan Hidâye�nin bölümlerinden okutulup sorular sorulur ve üstün görülen seçilirdi. Fâtih�in Sahn-ı Semânına tâlip olanlar ise �Üç fenden� yâni fıkıhtan Sâdeddîn Teftâzânî�nin Telvîh adlı eserinden ve kelâmdan Kâdı Adûdüddîn-i Îcî�nin (Mekâvıf), belâgatta Sekkâkî�nin Miftâh�ul-Ulûm adlı eserinden imtihan olurlardı.

Hiçbir müderris, şart-ı vâkıf hilâfına, (işin ehli olmadan) medreseye tâyin edilmezdi ve vakfiyede müderrise yevmiye kaç akçe tesbit edilmişse ondan aşağısı verilmezdi. Ancak medresenin pâyesi yükseltilerek müderrise daha yüksek bir yevmiye verilebilirdi. Bu durumda yükselen yevmiye, vakfın geliri müsâitse ondan, değilse başka vakıfların zevâidinden veya devlet hazînesinden sağlanırdı.

Osmanlı medreselerindeki görevli müderrisler, aldıkları son akçe üzerinden tekâüde (emekliye) ayrılırlardı.

Osmanlı Devletinde başta pâdişâh ve devlet adamları, ilim sâhiplerine (âlimlere, sâlihlere velîlere) karşı büyük bir saygı ve hürmet duyuyordu. Çünkü âlimler Kur�ân-ı kerîmde ve Hadîs-i şerîflerde medh ü senâ edilmişlerdi. Bu saygı ve anlayış devâm ettiği müddetçe, devlet ve millet gelişip güçlendi, yükselmeye devâm etti. İlim adamları da âlimliğin şeref ve haysiyetini ayağa düşürecek hareketlerden sakındılar ve devlet adamlarına gereğinden fazla ve yersiz iltifâtlarda bulunmadılar. Ancak vazîfeleri îcâbı ihtiyaç kadar onlarla birlikte oldular. Diğer zamanlarda onlardan uzak durmayı ve ilimle meşgûl olmayı tercih ettiler.

Medrese ve müderrisler, insanı dünyânın esiri yapmadan onun fâtihi ve sâhibi yapma vazîfesini gördüler. Osmanlı da bu temeller üzerinde din ve devlet adamlarını en mükemmel bir şekilde yetiştirdi. Ferdî kâbiliyete göre ferdî öğretim yapmayı hedef alan plân ve programlardan daha mükemmel bir metod geliştirerek tatbik etti. Bugünkü modern pedegojinin de tavsiye ettiği bir tarzda, sınıf geçme yerine ders geçme yolunun seçilerek, mezuniyeti yıllara değil, kâbiliyet ve çalışkanlığa bağladı. Dolayısıyla medreselerde okuma süresi hoca(müderris) ve talebelerinin gayretine bağlı olarak uzayıp kısaldı. Zekî ve çalışkan bir talebe, tahsilini çabuk tamamlayıp kısa zamanda mezun olmuş, ancak devlet memuru olabilmesi için, belli bir yaş aranmıştır. Medreselerde umûmî derslerin yapıldığı sınıflarda talebe sayısı yirmiyi geçmemiştir. Bu durum, derslerin tekrarlarla karşılıklı soru ve cevaplarla daha iyi anlaşılma imkânını hazırlamış ve talebeye ufuklar açmıştır.

üniversite reformu ile de müderris ünvânı kaldırıldı.
#74 - Eylül 21 2008, 15:52:47
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Mühr-ü Hümâyun

Osmanlı pâdişahlarının kullandıkları mühüre verilen ad.

Pâdişahların mühürlerine Tuğra denir. Mutlak vekil olduklarını belirtmek için sadrazamlara da verilen bu mühürlere Mühr-i şerif, Hâtem-i vekâlet de denilirdi. Vezirlere mühür vermek Abbasî halifelerinde ve Türk hükümdarlarında da âdetti. Osmanlı pâdişahlarından mühürleri görülenlerin en eskileri, Sultan İkinci Bayezid Han ile Yavuz Sultan Selim Handır.

Tahta geçen Osmanlı sultanı dört mühür hazırlattırırdı. Biri zümrüt, üçü altından olan bu mühürlerde sultanın kendi isimleriyle babalarının isimleri ve bunların üzerinde de El-muzaffer dâimâ yazılıydı. Hükümdâr değişince tuğra gibi mühürler de değişir, eskileri alınıp saray hazînesine konurdu. Dört köşeli ve diğerlerine göre daha küçük olup, zümrütten yapılanı, pâdişah tarafından yüzük şeklinde kullanılırdı. Diğer üçü beyzi şekilde altından olup, biri sadrâzamda, ikincisi hasodabaşında, üçüncüsü de harem-i hümâyûn hazinedârı olan kadın efendide bulunurdu.

Mühr-i Hümâyûn ilk önceleri yüzük şeklindeydi. Daha sonraları sadrâzamların zincire bağlı bir kese içinde boyunda taşımaları âdet hâline geldi. Mühr-i Hümâyûn vazifeden alınan sadrâzamdan alınır, saraya çağırılan yeni sadrâzama verilirdi. Vazifeden alınan sadrâzam seferde ise veya herhangi bir sebeple Mühr-i Hümâyûn zâyi olmuş ise, bu durumda has odabaşındaki mühür geçici olarak alınır, yeni sadrâzama verilirdi. Sadrâzam mühürü almadıkça pâdişaha vekil sayılmazdı. Sadrâzamların kendi isimleri yazılı mühür ilk defâ Keçecizâde Fuâd Paşa tarafından 1861-1862 senesinde kullanılmıştır. Bundan sonra sadrâzamların daha önce imzâ yerine kullandıkları Sah işareti yerine mühür kullanmaları âdet oldu.

Pâdişahlar, parmaklarında yüzük şeklindeki Mühr-i Hümâyûnu mâliye tarafından kendilerine takdim edilen şahsî para ve bâzı muayyen haraç ve sâirenin tesliminde, teslim aldığına dâir imzâladığı makbuzlarda kullanırdı. Mühr-i Hümâyûn Osmanlı saltanatının sonuna kadar kullanıldı.
#75 - Eylül 21 2008, 15:54:05
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Mukâtaa

Hazînenin gelir kaynaklarından biri. Devlete âit bir arâzi veya vâridâtın (gelirin) bir bedel mukâbilinde kirâya verilmesi veya geçici olarak temlikidir.

İslâm devletlerinde mukâtaa usûlü eskiden beri kullanılmakta idi. Osmanlılarda mukâtaalar, devlete âit gelirlerin tahsili veya bir tekel hâline getirilen herhangi bir kuruluşun işletme hakkı veya yeraltı servetlerinden devlet payına düşen kısmı toplamak veya gerektiğinde bu kaynakları işletenlerden çıkardıkları mâdeni satın alma tekeli kurmak şekillerinde işletilen üretim birimleridir. Devlet, uygun gördüğü her türlü zirâî, ticârî ve sınâî kuruluşu, mukâtaa konusu edebilirdi. Kara ve deniz gümrükleri, darphâneler, mâdenler ve şaphâneler buna örnek verilebilir. Gelirleri çoğunlukla devlete âit olmakla birlikte, vakıflara tahsis edilen, ulûfe karşılığı veya ocaklık olarak verilebilen veya has olarak tahsis edilebilen mukâtaalar da vardı. Mukâtaa gelirlerinde ve bunların toplam bütçe gelirlerine oranlarında bâzı dalgalanmalar görülmüştür. Bunların bütçe içerisindeki payı yüzde 24 ile yüzde 37 arasında değişmiştir.

Devlete gelir getiren kaynakları kirâlayanlara ise mültezim ismi veriliyordu. Mukâtaanın önemine göre, mültezim, bir şahıs olabileceği gibi, bir ortaklık da olabilmekte veya birkaç mukâtaa topluca bir mültezime verilebilmekteydi.

Mukâtaalar genel olarak üç yıllık süreler içindi. Mukâtaa gelirlerinde fevkalâde bir artış olması durumunda, istendiği taktirde, mukâtaa daha yüksek bedel teklif eden bir başka mültezime verilebilirdi. Böylece devlet, mukâtaaları için daha kârlı bir teklif geldiği zaman, üç yıllık iltizâm süresini istediği yerde keserdi. Mültezim parasını peşin ödemişse, kalan dönem için olan miktârı kendisine iâde edilirdi. Mukâtaanın mültezime taksitle verildiği durumlarda hazîneye ipotekli sayılırdı. Bu durumda mültezimler tahvîl süreleri içinde hiçbir şeylerini satamazlar, başkasına devredemezlerdi. İltizâm bedelini zamânında ödemeyen mültezimlerin, gerekirse kefillerinin mallarına el konurdu.

Osmanlılar mukâtaaları işletmede üç usul kullanırlardı. Bunlar; iltizâm, emânet ve 17. yüzyılın sonlarından îtibâren mâlikânedir.

İltizâm usûlü mukâtaalar: Osmanlı Devletinde iltizâm usûlü kuruluş yıllarından îtibâren görülmüş ve timar sistemiyle bir bütünü tamamlayan unsur olarak varolmuştur. On altıncı yüzyılın ortalarına doğru iltizâm usûlü para ekonomisinin gittikçe değer kazanması sonucunda timar sistemini de içine alarak daha yaygın bir duruma geldi. Önceleri ticâret maddelerine konan resimler ve pâdişâh haslarının gelirleri, hâsılâtı nakit olarak temin etmek amacı ile iltizâma verilirken, sonraları bütün dirlik sâhipleri tasarrufları altındaki gelir kaynaklarını iltizâma vermeye başlamışlardı.

İltizâm usûlünde; mâden ocağı, tuzla, darphâne, gümrük, ispençe, dalyan vb. mukâtaaların yıllık gelirinin asgarî değeri, mâliye tarafından tesbit edilip, hazîne defterlerine kaydedilirdi. Sonra bu mukâtaaların muayyen bir yıl için temin edebileceği âzamî kıymeti de düşünülerek, arttırma usûlü ile peşin veya kısmen peşin, kısmen taksitle belli bir meblağ karşılığında satılacağı (iltizâma verileceği) umûmî efkâra îlân edilirdi. Bu gelirleri satın almak isteyen kişiler (mültezimler) artırma konusu olan mukâtaayı; getireceği gelir, sebeb olacağı masraf ve bırakacağı kâr hakkındaki yaptığı araştırmaların sonucuna göre, kıymetlendirdikten sonra, devlete yıllık olarak ödemeyi kabul edebilecekleri miktârı ihtivâ eden tekliflerini yaparlardı. Hazîne ise; öncelikle âdil, iyi tanınmış ve iyi bir terbiye ile yetişmiş olanları seçer, bunlar arasından da en yüksek teklifi yapan mültezime, genellikle üç senelik bir devre için o mukâtaayı vergilendirme hakkını devrederdi. Verilen bu süre içerisinde mültezim, devletin sağladığı mâlî, idârî ve adlî kolaylıklardan faydalanarak, kânunların çizdiği sınırlar içinde tam bir müteşebbis gibi hareket eder, arttırmada belirlenen miktârı hazîneye ödedikten sonra kalan kısmını kendi şahsî ve meşrû kârı olarak kazanırdı.

Emânet usûlü mukâtaalar: Devletin iktisâdî hayâtının istikrârsız olduğu yıllarda zarar ihtimâli bulunduğundan, mukâtaalar için mültezim bulma zorlaştı. Bu durumda Devlet, mukâtaaları kapatmaktansa emânet yoluyla işletmeyi tercih etti. Çoğu defâ böyle durumlarda işletme başına gelen kimseler, emin kalmak şartıyla belli bir meblağın ödenmesini üzerine alırlardı. Böylelikle iltizâm yoluyla emânet (emânet ber-vech-i iltizâm) adını alan karma bir düzen meydana getirilip, işletme başında bulunan kişi de kendinde memûriyetle özel teşebbüsü birleştirmiş olurdu. Emîn sıfatıyla maaşlı bir memûr, belli bir meblağı ödemeyi üzerine aldığından, işletmenin kâr veya zarârından sorumlu bir kişi olarak görünürdü.

Mâlikâne usûlü mukâtaalar: Muhtelif gelir kaynaklarının bir kimseye vâridâtından hayâtı boyunca istifâde etmek, lâkin satamamak şartıyla verilmesine denilmektedir. On yedinci yüzyılın başlarından îtibâren; mültezimlerin, vergi kaynaklarının korunması ile ilgilenmemeleri sonucunda, mukâtaalar iktisadî bünyeyi tahrib edici bir şekil almıştı. Bu sebeple gelecek yılların mâlî kaynaklarını yıpranmaktan korumak ve reâyânın güvenliğini sağlamak için bâzı mukâtaalar kayd-ı hayat şartıyla iltizâma verilmeye başlandı. Bu sistemde mukâtaa gelirleri bir miktar peşin (muaccele) ve her yıl ödenecek taksitler (müeccele) karşılığında özel kesime satılmaktaydı. Nitekim bu sistemin uygulanması ile reâyânın ve toprağın korunması, zirâî verimin artması sağlandığı gibi, savaş harcamaları için ek bir finansman imkânı da ortaya çıktı.

1695�ten başlayarak yüz-yüz elli yıllık Osmanlı mâlî ve iktisâdî târihinin gelir getiren önemli bir kaynağı olarak hayâtiyetini sürdüren mâlikâne sistemi, ilk olarak, ömür boyu zirâî iltizâmların öteden beri geçerli olduğu Mısır�a yakın Sûriye, Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde uygulamaya kondu, zamanla yaygınlaştı ve eyâletlere mâlikâne verilmesine kadar genişledi. Nitekim 1746 yılında sırasıyla Adana, Trablusşam eyâletleri, Aydın muhâssıllığı (vergi tahsildârlığı), Rakka eyâleti, Kıbrıs ve Mora muhassıllıkları mâlikâne olarak özel şahıslara verilmişti.

Mâlikâne sistemi mâdenlerden esnaf kethüdâlığına, tuzlalardan damga resmine kadar; cizye ve avârız hâriç, devletin vergi aldığı bütün faâliyetlere yayılmıştı. Fakat kısa süreli iltizâm dönemlerinde, taahhüd ettiği iltizâm bedelini kârıyla çıkarmaktan başka şey düşünmeyen mültezimin, işletmesiyle ilgilenmesini, üretimi arttırmak ve çeşitli yatırımlar yapmasını sağlamak için uygulamaya konulan mukâtaa sistemi de istenilen şekilde uygulanamadı. Ömür boyu tasarruf etmek için mukâtaayı alan mâlikâneciler, işletmeleri başına gitmeyerek mâlikânelerini ikinci şahıslara iltizâma verme yoluna gittiler. Böylece mâlikâne sisteminde de bir iltizâm kademelenmesi ortaya çıktı ve mukâtaa sistemiyle düzeltilmesi düşünülen aksaklıklar giderilemedi.

Mukâtaadan hâsıl olan gelirler günü gününe tutulur, mukâtaa kâtipleri bunları mukâtaa defterine işlerler, sonra da rüznâmçe kalemine teslim ederlerdi. Mukâtaa defterleri kubbe altında bitişik binâda saklanırdı. Bunların muhâfazasından sır kâtibi sorumlu idi. İltizâma verilen mukâtaa beratları üzerine ise, kubbe vezirleri tuğra çekerlerdi.

Mukâtaa gelirleri 1826 yılında yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine, yerine kurulan Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ocağının giderlerine ayrıldı. Tanzimâttan sonra 1858 yılında çıkarılan arâzî kânûnu ile mîrî arâzinin halka tapu karşılığı satılmasıyla, tımar ve zeâmet sâhipleri, mültezim ve muhâssıllar yerine resmî devlet memurları ikâme edilerek mukâtaa sistemi kaldırıldı.
#76 - Eylül 21 2008, 15:55:15
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Naiplik (Nâiblik)

İdârî, dînî ve hukûkî konularda yetki sahibi olan kişilerin yetki ve vazifelerini vekil olarak yürüten kimselere verilen unvan.

Birinin yerini alan, birinin yerini tutan, vekil mânâlarına gelen nâiplik, çeşitli devletlerde bir idârî unvan ve makam olarak yetkileri bazen çok genişleyen, bazen da daralan bir rütbe oldu.

Memlûklerde, Dehli Sultanlıklarında Sultanın vekili veya temsilcileri ve eyâlet vâlileri bu ünvânı taşıdılar. Sultandan sonra en yüksek mevkilerde işleri sultan nâmına idâre ettiler. Murâbıtlar ve Muvahhidlerde en mühim eyâlet olan Endülüs genel vâlileri nâip unvânını taşıdılar. Aynı zamanda veliahd olan Endülüs nâipleri Gırnata, İşbiliyye ve Kurtuba�da hüküm sürdüler. Eyyûbîlerde ise nâip ünvânı, eyâlet vâlilerine verildi. Bunların sayısı devletin kuruluşu sırasında altı iken, daha sonra yeni teşkil edilen eyâletlerle arttı. Şam nâibi rütbe bakımından hepsinden üstün sayıldı.

Osmanlı Devleti teşkilâtında şer�î mahkemelerin hâkimlerine nâiplik ünvânı verildi. Kâdı vekili mânâsında kullanıldı. Mevâli denilen büyük kâdılar bâzan hizmetlerinin tamâmını, bâzan da bir kısmını fiilen yapmayarak, yerlerine kâdı vasıflarına hâiz ve ehliyet sâhibi birini vekil tâyin ettiler. Anadolu ve Rumeli kazaskerleri vekilliğini yapan kâdılara nâiplik ünvânı verildi. Esâsen İstanbul�da oturan Kazaskerler taşraya kendilerine vekâlet edecek kadılar gönderdiler, bu kâdılara nâip denildi.Mahkemeler tarafından bir işin araştırılması için vazifelendirilen bilirkişilerin araştırmalarını denetlemek üzere seçilen kimselere de nâip adı verildi. Bâzan, bir kazâ, örfî müddetlerini tamamlayan ilmiye sınıfına mensup ilim sâhiplerine veya vazifede bulunan bir müderrise arpalık nâmı altında verildi. Bu gibi hallerde uhdelerindeki kazalara gitmeyerek yerlerine birer nâip gönderdiler.

Nâipler yaptıkları vazifelere göre şu kısımlara ayrılırlar.

Arpalık nâibi; Şeyhülislamların ve eyâlet kâdılarının (mevâliler) vazifeden alınmalarından sonra, kendilerine verilen arpalıkların gelirini onlar adına idâre eden kimseler olup, tâyinleri Anadolu veya Rumeli kazaskerleri tarafından tasdik edilirdi.

Ayak nâibi: Eyâlet kâdılarının yanında, kâdı adına esnafı denetleyen vazifeliye denirdi.

Bâb nâibi: Eyâlet kâdısının yanında kâdıya yardımcı olan ve onun adına dâvâ dinleyen ve hüküm veren kimseye denirdi.

Kazâ nâibi: Kazâlara bağlı nâhiyelerin şer�î (dînî) işlerine, kaza kâdısı adına bakan kimseye denirdi.

Mevâlî nâibi: Eyâlet kâdılarının tâyin edildikleri eyâlete gitmedikleri durumlarda gönderdikleri vekile denirdi. Nâip kâdıdan vekil olduğuna dâir bir vesika alır, bunu da o kâdılığın kazaskerine tasdik ettirirdi.

Şer�iyye mahkemelerinin kaldırılmasıyla birlikte nâiplik ve nâipler de lağvolunmuştur.

Osmanlılar zamânında sadrâzamlar hakkında saltanat vekîli mânâsında Nâib-i Saltanat tâbiri kullanılırdı. Pâdişâhın vekili demek olan bu tâbir eski Türk ve İslâm devletlerinde de kullanılmıştır.
#77 - Eylül 21 2008, 15:57:23
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Nevbet

Osmanlı Devleti zamânında sarayda ve bâzı özel yerlerde sabah, ikindi, yatsı zamanlarında çalınan askerî mızıka.

Buna nevbet-i sultânî de denirdi. Osmanlı Devletinin kuruluşundan îtibâren âdet olan nevbet sonraları geniş bir kadroya sâhip olan mehterhâne tarafından icrâ edilirdi. Osman Gâziden Fâtih Sultan Mehmed Hana gelinceye kadar, nevbet çalmağa başlayınca pâdişâhlar ayağa kalkar ve öylece dinlerlerdi. Fâtih Sultan Mehmed Hanın çıkardığı kânunla, ayakta dinleme kaldırıldı. Nevbet vurma esasları kânuna bağlandı.

Mehter takımı hergün pâdişâhın bulunduğu yerde ikindi zamânı çalınır, sonra duâ edilerek nevbet merâsimi biterdi. Seferde ise pâdişâh mehterhânesi, saltanat sancağı altında ikindi ezânı okunduktan sonra, otağ-ı hümâyûn önünde nevbet vurur, sonunda duâ edilirdi. Mehterler, gerek nevbet esnâsında, gerekse diğer zamanlarda şarkı çalmazlar; Kerim Allah, Rahim Allah... diyerek ağır adımlarla yürürlerdi.

#78 - Eylül 21 2008, 15:59:27
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Nizâm-ı Cedid

Osmanlı Devletinde 18. asır sonunda, askerî ve idârî sâhalardaki düzensizliklere çâre bulmak için yapılan teşebbüslerin tamâmı. Ayrıca, Avrupa usûlleriyle meydana getirilen tâlimli orduya verilen isim.

Bu terim, ilk defâ Fâzıl Mustafa Paşanın sadrâzamlığı esnâsında, mâliyede yapılan bâzı yenilikler için kullanılmıştır. Daha sonra Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807) devrinde de, şimdi anlaşılan manâda kullanılmağa başlanmıştır. Ancak, Nizâm-ı Cedid, geniş ve dar mânâda olmak üzere iki şekilde târif edilmiştir. Dar mânâda; Sultan Üçüncü Selim Han devrinde, Avrupaî tarzda yetiştirilmek istenen askerî kuvvetlerde, geniş mânâda ise; yine aynı pâdişah devrinde devlet teşkilâtının bütününde yapılmak istenilen yenilikler olarak bilinmektedir. Bu tariflerden ikincisi daha doğru olarak kabul edilir.

On sekizinci asır boyunca devam eden askerî başarısızlıklar, bunları tâkip eden günlerde ıslahat lâyihalarının verilmeleriyle neticelenirdi. Bunların içinde, Halil Hamid Paşanın askerlik sahasındaki nizamnâmesi en önemlisidir. Sultan Üçüncü Selim�in tahta çıkışına kadar aşağı yukarı yüz sene devam eden ıslahat hareketlerinin bir merhalesini teşkil eden Nizâm-ı Cedid fikri, tamâmen bu pâdişâhın şahsına bağlanır. Gerçekten de bu pâdişâh şehzâdeliği ve veliahtlığı esnâsında devletin içinde bulunduğu durum için yapılan ıslâhât teşebbüslerini yakından tâkip etmiştir.

Nizâm-ı Cedid hareketi, Sultan Üçüncü Selim�in tahta çıkışıyla berâber belli bir tertip içinde uygulanmaya başlandı. Böyle yeni bir sistemin konulması için, öncelikle bâzı yönlerden örnek alınacak Avrupalıların ilerlemesinin sebeblerinin incelenmesi ve devlet adamlarıyla âlimlerden teşekkül edilecek bir danışma meclisinin kurulması îcab ediyordu. Pâdişâh, meşveret (danışma) meclisi teşkiliyle, yeni fikrin, bir şahsın değil, devletin malı olması gâyesini güdüyordu. Islahat için yirmi iki devlet adamından bu konudaki düşüncelerini açıklayan birer rapor hzırlamalarını istedi. Yirmi iki kişinin ikisi Avrupalı idi. Bunlardan Bertrauf Osmanlı ordusunda çalışan bir subay, diğeri ise İsveç konsolosluğunda çalışan D�Ohosson idi. Türk devlet adamlarının belli başlıları ise, Sadrâzam Koca Yûsuf Paşa, Veli Efendizâde Emin, Defterdar Şerif Efendi, Tatarcık Abdullah Efendi, Çavuşbaşı Efendi ve târihçi Enver Efendiydi.

Diğer taraftan Ebû Bekr Râtib Efendi, o devir için Avrupa�nın güçlü devletlerinden olan Avusturya�nın başşehri Viyana�ya sefâret vazifesiyle gönderildi. Gönderilen bu elçiden, Avusturya�nın bütün müesseselerini incelemesi ve rapor etmesi istendi. Sekiz aylık bir seyahat neticesinde yazılan bu Sefâretnâme�de, alınması gerektiği bildirilen başlıca tedbirler şu maddeler içinde özetlenebilir:

1. Hazinenin dolu ve düzenli olması,

2. Askerin itâatli olması,

3. Devlet adamlarının doğru ve sâdık kimseler olması,

4. Halkın refah ve himâyesinin temini,

5. Bâzı devletlerle ittifak anlaşmalarının yapılması.

Ebû Bekr Râtib Efendiye göre, örnek seçilecek bir devletin askerî kânunları ve nizamları iktibas edilerek, kendi bünyemize uydurup, ihtiyacımıza cevap verecek bir Nizâm-ı Cedid ordusunun kurulması gerekiyordu. Pâdişâhın düşüncelerine tesir eden bu Sefaretnâme, Nizâm-ı Cedid programının hazırlanmasının bir safhasını teşkil ediyordu.

Kendisinden önceki pâdişâhların, ıslahat hareketlerindeki düşüncelerinden faydalanmasını bilen Sultan Üçüncü Selim Han, Sultan Üçüncü Ahmed Han devrinde yapılmak istenilen ıslahatın devlet adamlarından gizli olmasının zararlarını gördüğünden, devlet adamları ile âlimleri yanına çağırarak, onların düşüncelerinden faydalanma ve memleketlerin durumunu daha iyi tahlil etme imkânını ele geçirmek istedi. Ancak layihaları kaleme alan kimselerin askerlik sâhasında tecrübeli olmaması, köklü tekliflerin gelmesine mâni oldu.

Verilen layihalar, başlıca üç görüş üzerinde toplanıyordu:

1. Ordunun, Kânûnî Sultan Süleyman Kânunları�na göre ıslah edilmesi.

2. Sultan Süleyman Kânunları�na, Avrupa nizamlarını tatbik ederek yeniden ordu teşkili,

3. Yeniçeri Ocağı tamâmen kaldırılarak, Avrupa usûllerine göre yeni bir ordunun kurulması.

Üçüncü düşüncede olanlara göre, devletin eski kânunları ihtiyaca cevap veremez hâle gelmiş, Yeniçeri Ocağına fesad karışmış bu da ordunun bozulmasına sebep olmuştu. Bu sebeplerden dolayıYeniçeri Ocağını bir tarafa bırakarak, tamamen Avrupa usûlleriyle yeni bir ordu kurulmalıydı.

Sultan Üçüncü Selim Han, bu fikirlerden üçüncüyü seçti. Programın uygulanması için tertip edilen heyetin başına, İbrâhim İsmet Bey gibi dirayetli bir şahsı getirdi. Bu zat, işin başlangıcında olabilecek tehlikeleri dile getirmişti. Islahat heyetinin hazırladığı program, yetmiş iki maddeden meydana geliyordu. Öncelikle askerlikle ilgili maddelerin tatbikatına geçildi.

Yeniçeri Ocağının birdenbire kaldırılmasının devlete vereceği zarar ortada olduğundan, bu ocağın ıslah edilmesi sırasında yeni ordunun kurulması çalışmalarına başlandı. Yeniçeri Ocağına haftada birkaç gün mecbûrî tâlim konuldu. Humbaracı, Topçu, Lağımcı ve Toparabacı ocaklarının yeni kanunnâmeleri hazırlandı. Bunlar ordunun teknik sınıflarını teşkil edeceklerdi.

Yeni ordunun teşkili ise, Sadrâzam Koca Yusuf Paşanın Ziştovi ve Yaş anlaşmalarından sonra cepheden İstanbul�a dönmesiyle başladı. Sadrâzamın Avrupa�dan subay da getirmesi, tâlimli piyâde askerinin teşkilini hızlandırdı. Pâdişâh bu ordunun yeniçerilerden bağımsız olmasını ve genç yeniçerilerin buraya alınmasını istiyordu. Ancak bunun mahzurları düşünüldüğünden, yeni ordunun Bostancı Ocağına bağlı, on iki bin mevcutlu ve örnek bir ordu gibi teşkili yoluna gidildi. Levend Çiftliği Kânunnâmesi ile yeni ordunun kadroları ve diğer meseleleri açıklanmış oluyordu.

Nizâm-ı Cedid ordusunun kuruluşunda ortaya çıkan diğer bir problemse yeniçeri taraftarlarının çıkaracağı taşkınlıktı. Bunun için halk arasında mûteber olan devlet adamlarından faydalanma yoluna gidildi. Yapılan propagandada, yeni ordunun İstanbul�da Rus tehlikesine karşı muhâfaza için kurulduğunu, İstanbul�a karşı bir tehlike esnâsında Anadolu ve Rumeli�ne dağılmış olan, çiftçilikle uğraşan askerin geç gelmesinin doğuracağı tehlikeler anlatıldı. Pek tesirli olmamakla berâber yapılan propaganda neticesi, ilk andaki tepkiler önlenmiş oldu. Sessizlikten istifâde etmek isteyen devlet, Anadolu�da asker yetiştirme hareketine girişti. Bu harekette, Karaman Vâlisi Kâdı Abdurrahman Paşa ile Amasya Sancakbeyi Cabbarzâde Süleyman Beyin gayretleri semeresini verdi. Ancak Yeniçeri Ocağına tâlim mecburiyeti konması, hâriçten esamî satın alarak ulûfeye kaydolanların işine gelmedi. Ocak içinde usûlsüz âidât toplayanların, kânunnâme ile engellenmesi, çıkarcıları zor duruma soktu. Yapılan karşı propaganda neticesi önce Yeniçeriler tâlime çıkmamaya başladı, sonra da Nizâm-ı Cedide kaydolanların dağılmaları, devlet adamlarına Nizâm-ı Cedidin asker kaynağının sâdece ordu olduğunu anlatmış oldu. Bu esnâda Levend�den başka Üsküdar�da Kâdı Abdurrahman Paşanın askerlerinden teşekkül eden yeni bir ordu tesis edildi.

Nizâm-ı Cedid ordusunun kurulmasının yanı sıra tophâne, tersâne ve mühendishânenin de yeniden organizasyonuna başlandı. Tophâne mensupları elenerek yenilendi, Avrupa�dan top döküm ustaları getirilerek yeni ve kuvvetli top îmâlâtına başlanıldı. Çok ihmâl edilmiş olan donanma ile tersânenin ıslahatına girişildi ve bu konu, Küçük Hüseyin Paşaya verildi. Alınan tedbirler neticesinde donanma her yönden güçlendi. Fennî eğitimde tahsil ve terbiyenin ilerlemesi için, 1773�te açılan Mühendishâne-i Bahri-i Hümâyûn genişletildi. Bu okullarda, geniş ölçüde yabancı öğretmenlerden faydalanıldı. Okulların kitap ihtiyacını karşılamak için de Üsküdar Matbaası yeniden tesis edildi.

Yapılan değişiklikler, devlet bütçesine ağır yük getiriyordu. Yükün kaldırılması için, sâdece Nizâm-ı Cedidin giderlerini karşılayacak İrad-ı Cedid denilen yeni bir hazine kuruldu. Ayrıca İrad-ı Cedid, ileride meydana gelebilecek harplerin giderlerini de karşılayacaktı. İki yüz bin kese değerinde olacak bu hazinenin gelir kaynaklarını, rüsûm-ı zecriye denilen tütün, içki ve kahveden alınan vergilerle, mahlûl mukataalardan alınan vergi ve her sene yenilenen beratlardan alınan vergiler teşkil ediyordu. Hazinenin hesaplarını görmek için de tâlimli asker nâzırı, İrâd-ı Cedid defterdarı tâyin edildi.

Nizâm-ı Cedid hareketi, askerî sâhadaki yeniliklerin yanısıra idârî, siyâsî ve ticârî sâhalarda aynı istikâmette bir takım teşebbüsleri beraberinde getirdi. İdârî sâhada, Anadolu ve Rumeli, yirmi sekiz vilâyete bölündü ve vezir sayısı buna uygun hâle getirildi. İdâreciliği menfî olan ehliyetsiz kişilere vezirlik verilmemesine dâir kânunnâme çıkarıldı ve tâyinlerin yapılması hakkı, pâdişâh ve sadrâzama verildi. Vezirlerin memuriyet süresi, en az üç, en çok beş yıl arasında sınırlandırıldı. Kadıların durumu, timar nizamnâmesi düzenlenerek, yapılacak muâmelelerin kânunnâmeye uygun olmasına dikkat edildi.

Osmanlı Devletinin iktisâdî, idârî, siyâsî sâhalarında yapılan yenilik ve ıslahatlar, yapılan menfî propaganda, içteki ve dıştaki başarısızlıklar sebebiyle istenilen neticeyi veremedi. Islahatları tatbik edenler arasında, pâdişâha tam olarak itaat edenlerin sayısının az olması da bu başarısızlıklarda rol oynadı. Hâricî düşmanlarla yapılan savaşlar, Arabistan�da Vehhabî, Mora�da Rum, Balkanlar�da Sırp isyanları ile diğer küçük çaptaki isyânları bastırmakta güçlükle karşılanılmasının suçu, devamlı Nizâm-ı Cedid askerine yüklendi. Yeniçeri Ocağı mensuplarının da Nizâm-ı Cedid askerinin çoğalmasıyla kendi maaşlarının ellerinden gideceği korkusu, yeniliklere cephe almalarına yol açtı. Fransa�nın Osmanlı Devleti aleyhine cephe alıp, İstanbul�daki Fransız sefirinin el altından Yeniçerileri, �Maaşlarınız alınıp, devlet ileri gelenlerine dağıtılacaktır� şeklindeki tahrikleri de etkili oldu. Bu hareketin başarısızlığında korkak ve müsrif devlet adamlarının mühim tesiri oldu. Devlet bütçesinden yapılan masrafların artması, hileli sikke kesilmesi veya yeni yeni vergilerin konulmasına bağlı olarak, eşyâ fiyatları arttı. Taşrada vergi tahsildarlarının yolsuzlukları halka büyük sıkıntı getirdi. Bu sebeplerden, yeniliğe karşı olan unsurlar, Nizham-ı Cedid�in yıkılması için fırsat aramaya başladılar.

Napolyon�un Mısır Seferi sırasında Akka Kalesinin önündeki savaşta başarı kazanan Nizâm-ı Cedid ordusundan, Sırp isyanlarına ve Rusya ile savaş tehlikesine karşı faydalanılmak istendi ve ordu Rumeline geçirildi. Ancak bu durumdan şüphelenen Rumeli âyânına, ordunun Sırp İsyânını bastırmakla vazifeli olduğu îlân edildi. Fakat, Sadrâzam İsmail Paşanın ve yeniliğe muhâlif olanların Rumeli âyânı ve Yeniçerileri tahriki, olayların başlangıcı oldu. İlk hâdise Tekirdağ�da meydana geldi. Burada, kurulacak Nizâm-ı Cedid ordusuna dâir fermanı okuyan kişiyi Yeniçeriler öldürdüler. Askeri Edirne�ye götüren Kâdı Abdurrahman Paşaya mukâvemet edilmesi, iç harp tehlikesi derecesine ulaştı. İngiliz donanmasının İstanbul�u yakmakla tehdit ettiği ve düşmanın sınırlara asker yığdığı sırada böyle bir isyânın başlaması, devletin selâmeti açısından kötü neticeler verecekti. Bu sebeple Üçüncü Sultan Selim Han, Abdurrahman Paşayı geri çağırdı. Ancak bu tedbir arzu edilen neticenin aksine, muhâliflerin taşkınlıklarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Zîra yenilik düşmanlarının şımarmalarına sebebiyet verildi. İstanbul�da Boğaz yamakları isyan etti.

Edirne�deki hâdiseden sonra merkezde yapılan değişiklikler, fayda yerine zarar getirdi. Yeni tâyinlerle, görünüşte Nizâm-ı Cedid taraftarı olanlar, makam sahibi oldular. Ordunun da İstanbul�da bulunmayışını fırsat bilen Yeniçeri ve yenilik muhalifleri, Nizâm-ı Cedidi ortadan kaldırmaya karar verdiler. Bu karardan habersiz olan Pâdişâh, Boğaz yamaklarını Nizâm-ı Cedid�e dâhil etmeye çalışıyordu. Köse Mûsâ Paşa ise el altından haber göndererek, bu askerleri; �Eğer, Nizâm-ı Cedid elbisesi giyerseniz dinden çıkarsınız, giymezseniz ocaktan atılırsınız. Belki de Nizâm-ı Cedid sizi öldürecek� diye tahrik ediyordu. Tahrikler sonucu 26 Mayıs 1807 târihinde Büyükdere Çayırında toplanan yeniçeriler isyânı başlattılar. Başlarına reis olarak seçtikleri, Kabakçı Mustafa denilen serkeş de İstanbul halkına, yaptıkları işin mukaddes bir hareket olduğu yolunda propaganda yaptı.

Bu esnâda Kaymakam Köse Murâd Paşa, bir taraftan Pâdişâha isyânı önemsiz gibi gösterirken, diğer taraftan, isyancıları bastırmaya hazırlanan Topçu Ocağına, karşı gelmemelerini emreden haberi gönderiyordu. Böylelikle isyan programı düzenli olarak tatbik edilmeğe başlandı. İsyancılar Et Meydanında (Aksaray�da) toplandıktan sonra, devlet adamlarının içinde bulunan Nizâm-ı Cedid muhâlifleriyle anlaştılar. Pâdişâh durumdan haberdâr olduğunda iş işten geçmişti. İsyânın bastırılması için Nizâm-ı Cedidin kaldırıldığına dâir bir ferman yayınladıysa da, âsiler bu defâ da, Pâdişâhtan on bir kişinin kendilerine teslimini istediler.

Kendisine on bir kişinin isimlerinin listesi verildiğinde çok üzülen Pâdişâh, bütün bunlara sebep, kendi yumuşak huyluluğu olduğunu söyledi. Kan dökülmemesi için âsilerin istekleri kabul edildi. Âsiler verdikleri listede olan kişileri birer yolunu bulup katlettikten sonra bizzat Nizâm-ı Cedidin mîmârı olan Sultan Üçüncü Selim�e karşı hareketlere başladılar. Nihâyet Üçüncü Selim Han da iyi huyluluğu, şefkati ve temiz ahlâkı yüzünden şehit edildi. İsyânın neticesinde de memleket, Avrupa�ya yetişmek yolunda uzun bir süre geri bırakılmış oldu.
#79 - Eylül 21 2008, 16:00:57
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Oğuz Kağan Destanı

Türk destanlarından. Hun-Oğuz destanları grubundandır.

Oğuz Kağan Destanının beş ayrı yazması vardır. Çağatayca, Farsça ve Uygurca yazmalardaki Oğuz Kağan Destanı; Oğuz boyları, Türk dili, edebiyatı, folkloru, târihi ve kültürü hakkında bilgi verir. Bu yazmaların özeti şöyledir:

Nuh aleyhisselâmın oğlu Yâfesin büyük oğlu Türk, doğuda yerleşmişti. Bunun ülkesine Türkistan denildi. Türklerin ilk atası olan Türkün oğullarından büyüğü Kara-Han, Karı-Sayram şehrini başşehir edinmişti. Yaylakları, İpanç şehri yakınlarındaki Or-Tag ile Kür-Tag, kışlakları da Porsuk şehri yanındaki Kara-Kum idi. Kara-Hanın kardeşleri; Or-Han, Kür-Han ve Küz-Han adlarını taşıyorlardı. Kara-Han, hârika olarak doğan oğluna bir yaşında iken ad koyacağı sırada, bu çocuk; Ben sarayda doğduğumdan, adım Oğuz olsun. deyince, herkes şaşırmıştı. Allahın varlığına ve birliğine inanan Oğuz, putperest annesinin sütünü sâdece bir defâ emdi. Babası, Oğuzu, kardeşinin kızı ile evlendirmek isteyince o, Hak dîne girmeyi reddeden amcasının kızları ile evlenmedi.

Oğuz, gençliğinde; yılkıları (at sürüsü) ve insanları yiyen, çok korkulan, azgın bir canavarı öldürerek büyük şöhret kazandı. Oğuzun, teklif edilen kızlar ile evlenmeyiş sebebini öğrenen babası Kara-Han ile amcaları, onun gizli ve kendi dinlerine uymayan bir din taşıdığını anlayarak, bir av sırasında öldürmeyi plânladılar. Suikastı anlayınca, baba ve amcasını öldürdü. Avlanırken Gök-Işık içinde beliren Gök-Kızı ile evlendi. Gök-Kızından üçüz oğlu olup; Gün-Han, Ay-Han, Yıldız-Han, bir rivayete göre de Gün-Alp, Ay-Alp, Yıldız-Alp adlarını verdi. Başka bir gün yine avlanırken, göl içindeki küçük bir adada, dünyâ güzeli Göl-Kızını gördü. Bununla da evlenen Oğuz, Göl-Kızından doğan üçüz oğullarına Gök-Han, Dağ-Han, Deniz-Han, başka bir rivâyete göre de Gök-Alp, Dağ-Alp, Deniz-Alp adlarını verdi. Sonra, Oğuz Han bütün halkını toplayarak, ulu bir toy (ziyâfet) verdi. Kırk yerde ağır sofralar kurdurdu. Toydan sonra Oğuz Han, beğler ile halka yarlıg (ferman) çıkararak, şöyle buyurdu:

�Ben sizlere oldum Kağan
Alalım yay hem de kalkan
Tamga olsun bize boyan
Gökbörü olsun oranı
Demir çıdalar olsun orman
Avlakta yürüsün kulan
İşte deniz, işte muran
Gün olsun tuğ, gök korıkan.�

Bundan sonra Oğuz Han, dünyânın dört yönüne yarlıg yazdı. Elçilere verip gönderdi. Bu fermanlarda şöyle deniyordu:

�Ben Türklerin kağanıyım; dünyânın dört bucağının da hâkimi olsam gerekir. Sizlerden itâatinizi istiyorum. Kim benim buyruğuma baş eğerse, el olursa, hediyelerini kabul eder, kendisini dost sayarım. Her kim de baş eğmezse, ona gazab eder, üzerine ordu çekip, baskın yapar, hemen astırıp, yok ederim!�.

Bu sırada sağdaki Çin Kağanı, kıymetli hediyelerle elçisini gönderip, itâatini saygı ile arz etti; onunla dost oldu. Soldaki Urum Kağan, itâatlerini bildirmediğinden ordusunu çekip, onların üzerine yürüyen Oğuz Han, kırk gün sonra Muzdağ (Buzdağı) eteğine gelince otağına güneyden bir ışık girdi ve içinden, gök tüylü, gök yeleli iri bir erkek böri (kurt) çıktı. Bu Gök-Böri konuşarak, Oğuz Han�a; �Ben senin orduna kılavuz olarak önde yürüyeceğim.� dedi ve böyle yaptı.

Muzdağdan sonra Gök-Börinin kılavuzluğunda batıya yürüyen ordusunun başındaki Oğuz Han, İtil-Müren (Volga Nehri) boyundaki Karadağ önünde yapılan savaşta, kalabalık ordulu Urum-Kağanı yendi, kaçırttı. Urum-Kağanın kardeşi olup, Oğuz�a itâat eden ve saklandığı kaleleri teslim eyleyen Urum-Beğin oğluna, itâatle teslim olması üzerine, Türkçe saklayan, koruyan manâsında �Saklar� (Eslar/Slav) adı verildi. Zaferden sonra, Uluğ-Ordu Beğ adlı birisi, ulu ağaçlardan yaptığı kayıklarla, orduyu İtil�den öteye-batıya, geçirdiğinden, Oğuz Han onu mükâfâtlandırarak, İtil�in batısındaki ülkeleri ona bağışladı ve kendisine oğyuk-ağaç mânâsında Kıpçak-Beğ adını verdi.

İtil Nehri kuzeyinden karanlıklar ülkesinde yaşayan Kıl-Barak veya İt-Barak kavmini de itâat altına alan Oğuz Han, anayurdu korumak için, Uygun uruğunu vazifelendirmiştir. Anayurttan, Afgan ve Hind üzerine sefere çıkan Oğuz Han, yolda her zaman bindiği ala aygırı kaçıp, tepeleri dâimî karlı Muzdağın karları içine gitti. Buna çok üzülen Oğuz, ordusundaki cesur, soğuğa dayanıklı bir beğin, dokuz gün içinde gidip bu atı karlar içinde tutup, getirmesine çok sevindi. Onu mükafâtlandırarak Tanrıdağlar bölgesinin karlı yaylaklarını ona bağışlayıp; �Sen, buradaki beğlere baş ol ve senin adın hep Karluk olsun.� dedi.

Afgan ve Hind ellerini fethetti. Sonra, İran üzerine Horasan�a yürüdü. Yolda, duvarları altından, pencereleri gümüşten, çatısı ve kapısı demirden ulu bir konak gördüler. Bunun kilitli kapısını açmak, çok zor olduğundan, Oğuz Kağan pek becerikli, hünerli bir kişi olan askerlerinden Tömürdü-Kağul adlı birisine, Kal-Aç diyerek, buranın kapısını açmasını buyurdu.Seferde yağmalar ve savaşlarda alınan ganimetlerini taşımak için ağaç araba yapan usta askeri çok beğenen Oğuz Han, ona yüklü arabanın yürürken çıkardığı�Kang-Kang� sesine göre Kanglı adını verdi.

Oğuz Han, Dağıstan�daki Tarku ve Derbend bölgelerini fethederek oradan Şirvan, Aran, Mugan ve Gürcistan ülkeleri üzerine gelip buraları da feth eyledi. Yaz sıcağında, ordusuyla Sabalan ve Arar dağlarındaki Alatağ (Ağrı Dağı) yaylaklarında ordusu ile yayladı. Her iki dağa da Türkçe adlar verildi. Oğuz Hanın, bu çevrede fethettiği ülkeye Türkçe Azar-Baygan adı verildi.

Oğuz Han, Alatağ yaylasında iken Gürcistan, Irak, Anadolu ve Suriye ülkelerine elçiler gönderip, itâat etmelerini bildirdi. Kış gelince Mugan Çölünü geçerek, ordusu ile orada ve Kür ile Aras nehirleri arasındaki Aran (Karabağ) kışlağında kışladı. Baharda Gürcüler itâat ettilerse de sonradan caydılar. Oğuz Han, kendi oğullarını, iki yüzer kişi ile bu küçük kavmin üzerine gönderdi ve buradan ordusuna erzak tedârik ettirdi.

Alatağ�dan ordusu ile sefere çıkan Oğuz Han, Anadolu ve Irak üzerine yürüdü. Buraların uluları gelerek, savaşmadan itâat ettiler. Kış bastırınca, Oğuz Han, ordusu ile Dicle Nehri boyunda kışladı. İlkbaharda Şam üzerine yürüdü. Bütün Raka ve Şam ülkesi itâat ettiyse de üç yüz altmış kale kapılı Antakya şehri direnince, bir yıl süren kuşatmadan sonra, burası da zaptedildi. Oğuz Han, Antakya�da tahta geçti. Yanındaki doksan bin askerini bu şehre yerleştirip, kışladı. Askerlerin çoluk çocuğunu da bu ulu şehirde barındırdı. Bu şehirden Altı oğlunu (Filistin ve Mısır ülkeleri) Tekfur�un üzerine öncü olarak gönderdi. Eğer itâat etmezse ordusu ile kendisinin de geleceğini bildirdi. İki gün ve iki gece süren savaşta yenilen Tekfur, yakalanarak Antakya�da Oğuz Hana gönderildi. Oğuz Han itâatini arz eden Tekfur�u haraca bağlayıp yeniden kendi ülkesine hâkim tâyin etti. Yunan ve Frenk ülkesinin durumunu Tekfur�dan öğrenen Oğuz Han, üç oğlunu Yunan, üç oğlunu da Frenk ülkelerini itâat ettirmeğe gönderdi. Tekfur da kendi elçisi ile bu iki ülkeye tez elden şu haberi yolladı: �Bu Oğuzlar, çok büyük kudret ve kuvvet sâhibidirler. Güneşin doğduğu yerden buralara kadar bütün ülkeleri ellerine geçirmişlerdir. Onlara hiç kimse dayanamaz. Siz de kendi isteğinizle, yıllık vergi vererek, onlara itâat ediniz. Karşı çıkıp da halkınız kırılmasın.� Sonunda, Frenk ve Yunan ülkeleri itâat edip, haraca bağlandılar. Üç yıl Antakya�da kışlayan Oğuz Han, Bağdat İsfahan yolu ile İran�a gelip, Demevan Dağından, Horasan-Herat (Afgan) yolu ile ülkesine dönmeğe karar verdi.

Oğuz Han Amuderya�yı (Ceyhun) geçerek, Ilak ülkesindeki Semerkand bölgesine vardı. Buhara sınırındaki Yalbulağaz mevkiine geldi. Anayurduna erişti. Elli yılda dünyâyı feth eden ulu cihangiri, Kanglı ve Uygurlar, dokuz günlük yoldan gelerek karşıladılar. Kürtak Yaylağına gelen Oğuz Han burada, bin evi doyuracak koyun ile dokuz yüz kısrak kestirerek, ulu bir toy verdi. Oğuz Hanın yanında soylu, yaşlı, uzun tecrübeli ve ak saçlı bir Düşüme(vezir) vardı, adı Uluğ-Türk idi. Bu vezir, bir gün rüyâda gördü ki, bir Altın Yay doğudan batıya doğru gidiyor. Uyanıp, rüyâyı, Oğuz Hanın ve neslinin cihan hâkimiyetine tâbir etti. Bunun üzerine Oğuz, oğullarını çağırıp, avlanmalarını istedi. Büyükler doğuya, küçükler batıya doğru ava çıktılar. Gün, Ay, Yıldız yolda bir Altın-Yay; Gök, Dağ, Deniz de yolları üzerinde üç Gümüş-Ok bularak dönüp babalarına getirdiler. Buna çok sevinen Oğuz Han, okların herbirini küçük oğullarının birisine verdi: �Ok, yaya tabidir, onu atarken de öyle olunuz� dedi. Sonra dönüp, Altın-Yay�ı üçe bölerek, her parçasını büyük oğullarından birisine verdi: Bunlara, Boz-Oklar dedi. Sonra, büyük kurultay toplayarak, yanına kırk kulaç boyunda bir direk diktirip, üzerine bir altın tavuk koydu ve dibine bir Akkoyun bağladı; soluna da kırk kulaçlık direk diktirip, üzerine bir Gümüş-Tavuk koydurdu ve dibine bir Karakoyun bağladı. Oğullarından Bozokları, sağ (doğu) yanına, üç-okları da sol (batı) yanına oturtarak, kırk gün, kırk gece yiyip içtiler. Ulu toy yaptılar. Sonra Oğuz Han ülkesini altı oğlu arasında bölüştürdü ve rûhunu teslim etti.
#80 - Eylül 21 2008, 16:03:09
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Türklerde Okçuluk

Ok, eski Türklerde millî silah olarak kabul edilmekte, çeşitli destan ve halk hikâyelerinde ondan bahsedilmektedir. Oğuz kelimesinin oklar mânâsına (ok+z) geldiğini, znin çoğul eki olduğunu iddia eden linguistler (dilbilimciler) de mevcuttur. Gerçekte -z eki birden çok şeyler için kullanılmıştır. di-z, gö-z, sö-z, yü-z gibi. Okun aynı zamanda sembol olarak kullanıldığı da olmuştur. Oğuzlar, Bozoklar ve Üçoklar diye iki, Göktürkler de on oklar diye on büyük kola ayrılmışlardı. Orta Asyada yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen oklar, Türklerin ok yapımında çok mahâretli olduklarını göstermektedir. Dede Korkut Hikâyelerinde bir Türkün alp, yâni kahraman olabilmesi için, uçan kuşları ok ile düşürmesinin de şart olduğu belirtilmektedir. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, husûsî mektuplarında, ok ve yayı tuğra olarak kullanıyordu. Divan edebiyatında ise ok sevgilinin kirpiklerine yay da kaşlarına benzetilmektedir. Bu bir noktada mürşidin nazarıdır.

Osmanlılar zamânında okçuluk büyük bir ehemmiyet taşımış, okçuların yetişmesi ve eğitimi meselesi devlet seviyesinde ele alınmıştır. Anadolu beyliklerinde ve Osmanlılarda okçu birlikleri savaşlarda çok mühim rol oynamışlardır. Özellikle Birinci Kosova, Varna, Gazze, Mısır Seferi ve 1521 Belgrad Muhâsarasının zaferle neticelenmesinde bu birliklerin payı çok büyük olmuştur. Böyle güçlü birlikler teşekkül ettirebilmek için ok tâlimleri ve müsâbakalarının yapıldığı ok meydanları düzenlenmiştir. İlk olarak Orhan Bey Bursa�da, sonra Yıldırım Bâyezîd Gelibolu�da, Fâtih İstanbul�da gemileri karadan Haliç�e indirdiği yerde ve Yavuz Sultan Selim de Yenibahçe�de ok meydanları inşâ ettirmişlerdir. İstanbul�daki ok meydanlarının sayısı otuz civârında idi. Belgrad, Üsküp, Edirne, Bağdat, Kahire, Amasya, Şam, Diyarbakır ve Cidde gibi daha birçok yerde de ok meydanları bulunuyordu. Bu meydanlarda ok tâlimlerinden başka koşular, pehlivan güreşleri ve diğer atletizm müsâbakaları da yapılırdı. Divan şâirleri usta sayılan kemankeşler (okçular) için methiyeler, şiirler yazarlar, rekor sayılan atışlarda nişantaşları dikilirdi. Üçüncü Sultan Selim�in attığı okun düştüğü yere dikilen menzil taşı bugün hâlâ yerindedir. Yavuz Sultan Selim Hanın önünde ok atan kemankeş için zamânından çok sonra Yahya Kemal�in yazdığı şiir bunların en güzellerinden biridir. İkinci Bâyezîd Han, Genç Osman, Dördüncü Murâd, Dördüncü Mehmed Han, Üçüncü Selim Han, İkinci Mahmûd Han ve Sultan Abdülazîz Han gibi pâdişâhlar, kabri Ok Meydanı�nda olan Dâmâd İbrahim Paşa, Kemankeş Ali Paşa, Kemankeş Ahmed Paşa, Kemankeş Kara Mustafa Paşa ve Deli Hüseyin Paşa gibi vezirler, okçulukta zamanlarının şampiyonu idiler.

Ok talimleri rüzgârın cihetine göre yapıldığından böyle her rüzgâra mâruz yerler meydan olarak seçilmezdi. Ok meydanlarının bakımı ile uğraşanlara �ihtiyar� denilirdi. Her meydanın üç ihtiyarı olup, baş sorumlu �şeyhü�l-meydan� diye adlandırılırdı. Bunlar aynı zamanda okçuluk tekkesi şeyhliğini de yaparlardı. Şeyhü�l-meydan, kemankeş pehlivanların en kabiliyetli, zeki ve dürüst olanları arasından seçilirdi. Kemankeşliğe yeni başlayanlar ondan müsâde alırlardı. Şeyhü�l-meydan ile menzil ihtiyârı ve mütevelli, meydanın ve okçuluğun bütün meselelerini, ihtilaflarını çözerlerdi. Burada tâlim yapanların imtihanlarını yaparlar ve gençleri okçuluğa teşvik ederlerdi. Üç yüz metreye ok atabilen okçu, �kemankeş� ünvânını alırdı. Okçuluk tekkesi, her sene altı mayısta ok talimlerine başlamak için açılır, pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere tâlimler altı ay devâm ederdi. Okçular, müsâbakalarına �koşu� derlerdi. Okçu meydanına öğleden evvel gelip yemekler yenildikten ve namaz kılındıktan sonra müsabaka başlardı.

Atışlar mesâfe atışı ve �hedefe atış� olmak üzere iki çeşitti. Bir de zarp vurma denilen sert cisimleri delme yarışı vardı. Hedefe atışlarda, hedef tabla veya �puta� denilen kalın meşinden yapılmış ve içi saman dolu cisimlerdi. Tabla iki ayak üzerine tespit edilir. İsâbeti haber vermek için etrafına çıngıraklar konulurdu. Menzil atışına katılanlar meydan sorumlularından olan ihtiyarlar ki �azmâyiş� denilen okları kullanırlar, dokuz yüzcüler, binciler ve bin yüzcüler diye dörde ayrılırlardı. Seksen gez aralıkta dikilmiş iki bayrak arasına düşmeyen oklar müsâbaka hâricinde tutulur, oku en uzağa atan kemankeş müsâbakayı kazanırdı. Târihte meşhur kemankeşlerin menzil dereceleri şöyledir: Tozkoparan İskender 1281 gez (845,4 m), Arap kemankeş 1124 gez (741,8 m), Sübaşı Sinan 1109 gez (731,9 m), Havandelen 1235 gez (815,1 m,), Kazzaz Ahmed 1037 gez (684,4 m), Benli Karagöz 1161 gez (766,2 m), Deve Kemal 1205 gez (795,3 m), Çullu Ferruh 1223 gez (807,1 m) Kaptan Sinan 1232 gez (813,1 m), Bursalı Şela 1271 gez (838,8 m) Solak Bali 1239 gez (817,7 m) (Bir gez 66 cm�dir)

Okçular ok atarken, sol dizlerini yere koyup sağ dizlerini kaldırırlar �Ya Hak� diye salâ verip oku fırlatırlardı. Abdestsiz ok atmazlardı. Kazanan kemankeşin boynuna çaprazvârî şal takılır. Okçular tekkesine götürülürdü. Şeyhü�l-meyâdin de kazanana iltifât ederdi. Müsâbakalarda mükâfât koymak, sadece pâdişâhlara, vezirlere ve şeyhü�l-meydanlara mahsustu. Her yıl binlerce kemankeş yarışırdı. Topkapı Müzesindeki bir belgede; 1671�de sâdece Ok Meydanı�nda 3375 kemankeşin ok attığı belirtilmektedir.

Okçular, kullandıkları âletlere hürmet ederler, tâlim veya müsâbakalardan sonra yay ve oklarını tekkedeki dolaplarına koyarlardı. Okçuluk tekkeleri iki odadan müteşekkil olup birinde sohbet edilir diğerinde ise yemekler yenirdi. Okçuluk sporunun ve tekkelerinin kendilerine âit kuralları olup, bunlara riâyet etmeyenler, kemankeşlikten menedilmeye kadar varan birçok müeyyidelere tâbi tutulurlardı. İstanbul, Edirne, Bursa gibi pekçok şehirde ok îmâlâtçıları büyük çarşılar hâlinde toplanmışlardı. Osmanlı ordusunun ok ihtiyâcını cebeci ocağı karşılamakta, bu ocak tarafından îmal edilen oklar sandıklarla savaş meydanına götürülüp burada kemankeşlere dağıtılmaktaydı. Pâdişâhı ise, dört yüz okçu muhâfaza ederdi.

Osmanlının son zamanlarına doğru özellikle İkinci Mahmûd Han zamânında ateşli silahların iyice yerleşmesiyle, okçuluk eski önemini kaybetmeye başladı.
#81 - Eylül 21 2008, 16:04:27
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Orhun Âbideleri

Göktürk Devletinden kalma, 7 ve 8. asra âit en eski taş kitâbeler. Üzerinde, Türk Edebiyâtının ilk örnekleri bulunan bengü taşlarıdır.

Moğalistanın kuzey-doğusunda, eski Orhun Nehri yatağına dikilmiş oldukları için bu kitâbelere Orhun Âbideleri, Göktürk Devletine âit oldukları için de Göktürk Kitâbeleri denmiştir. Âbidelerde adı geçen Ötüken Ormanı, Türklerin Birinci İstiklâl Savaşını kazanan Kutluk Kağan tarafından, yeni Türk devletine idâre merkezi olarak seçilen yerdir. Orhun civârında Orhun yazısı ile yazılı daha başka kitâbeler de bulunmuştur. Belli başlıları altı tânedir. Fakat bunların en büyükleri ve mühimleri üç tânesidir. Birincisi olan Kül Tigin Âbidesini, ağabeyi Bilge Kağan, 732de diktirmiş, ikincisi olan Bilge Kağan Âbidesini de ölümünden bir yıl sonra 735te kendi oğlu diktirmiştir. Üçüncü olarak vezir Tonyukuk Âbidesi ise 720-725 senelerinde kendisi tarafından dikilmiştir.

Kül Tigin Âbidesi: Kağan olmasında ve devletin kuvvetlenmesinde birinci derecede rolü olmuş kahraman kardeşine karşı, Bilge Kağanın duyduğu minnet duygularını ifâde eden, bizzât hükümdâr ağzından yazılmış hitap eder. Yere devrilmiş vaziyette bulunmuştur. Rüzgâra mâruz kalan kısımlarında tahribât ve silintiler vardır.Yüksekliği 3,75 metredir. Saf olmayan mermerdendir. İtina ile yontulmuş, yukarı doğru daralmaktadır. Dört cephelidir. Âbidenin doğu cephesinin üstünde kağanın işâreti vardır. Batı cephesi Çince kitâbe ile kaplıdır. Diğer üç cephesi Türkçe kitâbelerle doludur.

Âbidedeki kitâbeleri, Bilge Kağan ve Kül Tigin�in yeğeni Yollug Tigin yazmıştır. Satırlar yukarıdan aşağıya doğru yazılmış ve sağdan sola doğru istif edilmiştir. Satırların uzunluğu 235 cm kadardır. Cetvelden çıkmış gibidir. Âbidenin Çince kitabesinde Türk-Çin dostluğu, Türk İmparatorluğu ve Kül Tigin methedilmekte, tanıtılmakta ve târihler düşürülmektedir.

Bilge Kağan Âbidesi: Aynı yerde Kül Tigin Âbidesinin bir kilometre uzağındadır. Şekli, tertibi ve yapısı, tamâmiyle birincisine benzemektedir. Yalnız biraz yüksektir. Bu âbidede Bilge Kağan hitabeder. Ayrıca Kül Tigin�in ölümünden sonraki vak�aların ilâve edildiği görülür. Bu eser hem devrilmiş hem parçalanmıştır. Tahribat ve silinti bunda çok fazladır. Bu âbideyi de yeğeni Yollug Tigin yazmıştır. Her iki âbidede de Bilge Kağan�ın sözlerinin dışında Yollug Tigin�in kitâbe kayıtları ve ilâveleri yer almaktadır.

Vezir Tonyukuk Âbidesi: Diğer iki âbidenin biraz daha doğusunda bulunmaktadır. Devrilmemiş, dikili, dört cepheli iki taş hâlindedir. Birinci ve daha büyük olan taşta 35, ikinci taşta 27 satır vardır. Bu âbirde, İltiriş Kağan�ın isyânına iştirâk eden ve o günden Bilge Kağan devrine kadar devlet idâresinin baş yardımcısı olarak kalan, VezirTonyukuk tarafından diktirilmiştir. Âbidede bu kudretli ve tecrübeli müşâvir vezirin kendisi konuşmaktadır.

Orhun âbideleri, Göktürk Devletinin kuruluşundan yarım asır sonra, Türk Beylerinin anayurttan uzaklaşarak, kendilerini Çin�in yumuşak ipeklerine ve hileci siyasetine kaptırıp bozulduklarını anlatır. Eskisi gibi iyi ve bilgili olmayan bu beylerin elinde Türk Devletinin nasıl sarsılıp yıkıldığını aydınlatır. Bu yüzden tam elli yıl, Çin ilinde esir yaşayan doğu Türklerinin, esirlik hayâtına alışamıyarak, durmaksızın isyan ettiklerini ve sonunda muvaffak olduklarını, yeniden istiklâl kazandıklarını anlatır. Sekizinci yüzyılda, Çinlilere karşı yapılan İstiklâl Savaşı kazanıldıktan ve Türk bütünlüğü sağlandıktan sonra, bunların unutulmaması için diktirilmiştir.

Orhun Âbideleri çok yönlü vesikalardır. Şöyle ki: �Türk milletinin adının geçtiği ilk Türkçe metin olup; taşlar üzerine yazılmış ilk Türk târihi; Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi; milletle hesaplaşması, devletin ve milletin karşılıklı vazîfeleri; Türk nizâmının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesîkası; Türk askerî dehâsının, Türk askerlik sanatının esasları; Türk feragat ve fazîletinin büyük örneğidir.

Türk içtimaî hayâtının yüksek tablosu; Türk hitâbet sanatının şâheseri, hükümdarâne edâ ve ihtişamlı hitap tarzı; Türk milliyetçiliğinin temel kitabı; Bir kavmi bir millet yapabilecek eser; Türk yazı dilinin ilk örneği ve başlangıcını mîlâdın ilk asırlarına çıkartan delil, Türk ordusunun kuruluşunu ilk asırlara götüren vesîka; insanlık âleminin sosyal muhtevası bakımından en mânâlı mezar taşlarıdır.

Orhun Kitâbelerinden, 12. asırda târihçi Cuveynî, Târîh-i Cihângüşâ�sında bahsetmiştir. Ayrıca Çin kaynaklarında da bu âbidelerden bahsedilmektedir. 1709�da Poltava Savaşında Ruslara esir düşen İsviçreli subay Strahlanberg, 13 sene Sibirya�daki sürgün hayâtında serbestçe gezip dolaştığı yerlerde incelemelerde bulunmuş, 1730�da kendi vatanına döndüğünde araştırmalarını yayınlamıştır. Bunun üzerine 1890�da Heikel�in başkanlığında bir Fin, 1891�de de W. Radloff�un başkanlığında bir Rus ilmî heyeti kitâbelerin mahalline gönderilmiştir. Her iki heyet âbideleri tetkik edip, fotoğraflarını Avrupa ilim merkezlerine dağıtmışlardır. Danimarkalı Bilgin V. Thomsen 1893�te Orhun yazısını çözmeyi başarmıştır. Son olarak Türk bilgini Talat Tekin, Amerika�da Orhun Türkçesinin bir gramerini ve kitâbelerinin yeni bir neşrini yapmıştır. Orhun Kitâbelerinin metninden bir kısmı şöyledir:

�Kişi oğlında üze eçüm apan Bumin Kağan İstemi Kağan olurmuş, Olırıpan Türk Buduning ilin törüsin tutan birmiş, iti birmiş.

Tört bulung kop yagı ermiş. Sü sülepen tört bulungdaki budung kop almış, Kop baz kılmış. Başlığıg yükündürmüş tizliğig sökürmiş.

İlgerü Kadırgan yışka tegi, kirü Temir Kapıg-ka tegi kondurmuş. İkin ara idi oksız Kök Türk ança olurur ermiş, Bilge Kağan ermiş, Alp Kağan ermiş, Buyrukı yime bilgi ermiş erinç, alp ermiş erinç, Beğleri yime, budunı yime tüz ermiş, Anı üçün ilig ança tutmış erinç.
#82 - Eylül 21 2008, 16:05:59
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Osmanlılarda Top ve Topçuluk

Küçük bir uç beyliğinden üç kıtaya hâkim büyük bir cihan devleti kuran Osmanlılar fütühâtlarında topu büyük bir ustalıkla yaptılar ve kullandılar. İlk olarak Sultan Birinci Murâd Han (1359-1389) zamânındaki Kosova Meydan Savaşında top kullanıldı. Sultan Bâyezîd Han (1389-1402), Niğbolu�yu kuşattığı zaman ordusunda top bulunuyordu. Sultan İkinci Murâd Han (1421-1451) zamânında Semendire ve Mora yarımadasındaki Germehisarı kuşatmalarında toptan faydalanılmıştı. 1423�te Osmanlılar elinde bulunan Antalya Kalesini kuşatan Karamanlılara karşı top ilk defâ kale müdâfaasında kullanılmış ve Karamanoğlu İkinci Mehmed Bey, bir gülle isâbetiyle ölmüştür. Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481), devrin en modern toplarının balistik hesaplarını yapmış; istediği vasıfta toplar döktürerek topçuluğa büyük hizmetler getirmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Hanın Novoberda Kuşatmasında, havan topunu kullandığını târihî kaynaklar kaydederler.

İstanbul�un fethinden önce toplar, harp meydanı yakınında veya başka bir yerde dökülüp harp alanına getirilirdi. Fetihten hemen sonra Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481), bir top dökümyeri tesis etti. Galata surlarının dışında bugün de Tophâne olarak isimlendirilen mevkide inşâ edilen bu îmâlâthâne, Sultan İkinci Bâyezîd Han (1481-1512) zamânında büyük bir yangın geçirdi. Kânûnî Sultan Süleymân Han (1520-1566) devrinde, genişletme çabaları sonucunda top döküm binâlarının yanısıra topçular kışlası ve tâlim yerleri yapıldı. Tophâne bu görünümünü Sultan Birinci Mahmûd Han (1730-1754) devrine kadar muhâfaza etmiş ve 18. yüzyıl ortasında, Topçubaşı Mustafa Ağanın yaptığı plân üzerine yeniden inşâ edilen top döküm binâsı çok beğenilmiştir. Fakat külliyenin gerçek genişletilme çabaları, Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807) devrinde olmuş, yeni ek top döküm ocakları inşâ edilmiştir. Sultan İkinci Mahmûd Hanın (1808-1839) tahtta olduğu dönemde yeniden yanan ve tâmir gören Tophâne, dünyâda hâlen mevcut olan en eski top döküm yerlerinden biri olma özelliğine sâhiptir.

Osmanlı ordularında muhtelif zamanlarda çeşitli isim ve cinslerde toplar dökülmüştür. İstanbul�un fethi sırasında Şayka, Prankı, Havan adı verilen havanlar; 16. yüzyılda yapılan toplardan Bacalaşka, Zarbazen, Havan, Şayka, Prankı en dikkat çekenlerdir. On yedinci yüzyıl ortalarına kadar da Zarbazen, Miyane Zarbazen, Şahi Zarbazen, Çakaloz, Prankı, Bedolçka, Morten, Ejderhan, Kolonborna, Miyane, Balyemez ve Havan topları kullanılmıştı. Bu topların herbirinin gülleleri başka başka olduğu gibi, değişik türleri de vardı.

Ordu sefere giderken toplar üçe bölünürdü. Bir bölümü biribirine zincirle bağlı olarak yeniçerilerin önünde, diğer iki bölümse bir hilâl şeklinde ilerleyen ordunun iki kanadında bulunurdu. Kale kuşatmalarında kullanılanlarsa lüzumunda getirilmek için geride bekletilirdi. Top arabalarının ulaşmasına imkân olmayan yerlerdeyse develerle döküm malzemesi götürülerek ihtiyaç duyulan yerde top dökülürdü. Ayrıca kuşatmalarda elde mevcut olan toplar yetmezse yerinde daha büyük çaplı toplar dökülürdü. İstanbul ve Belgrad kuşatmalarında böyle hareket edilerek daha büyük çaplı toplar dökülmüştür.

Osmanlılarda top, döküm ocakları adı verilen yerlerde yapılırdı. Bu işlemin yapıldığı binâlar yüksek duvarlı, kubbeli ve fazla miktarda bacaya sâhip mekânlardı. Ayrıca top dökümü için zemine açılmış büyük çukurlar, erimiş mâdenin taşınması için kullanılan künkler ve döküm esnâsında çıkabilecek yangın tehlikesine karşı su sarnıçlarıyla teşkilâtlandırılırdı.

Bir topun dökümünde esas olan unsur kalıptır. Özel bileşimli çamurun içine keten ve kenevir lifleri gibi dayanıklı malzemeler katılarak yapılan ana maddeye top biçimi verilirdi.

Büyük kalıbın içine yerleştirilen aynı maddeden yapılan ikinci bir kalıp daha bulunurdu. Böylece iki kalıp arasında kalan boşluk, eritilmiş maddenin (demir veya bronz) doldurulduğu esas top gövdesinin meydana gelmesine yarardı. Sıkıca sarılmış olan kalıplar belirli bir müddet sonra açılır ve kalıp içinden çıkan mâdeni top üzerindeki pürüzler giderildikten sonra kullanılmak üzere hazırlanırdı. Osmanlılarda top dökümü ehemmiyet verilen ve kendine has merâsim ile gerçekleştirilen önemli bir olaydır. Başta sadrâzam olmak üzere, şeyhülislâm ve önemli devlet adamları top dökümünün yapılacağı top kârhanesine gelirlerdi. Okunan duâları ve kurban merâsimini tâkiben, top dökümü için kullanılacak eritilmiş alaşım içine altın liralar atılırdı. Böylece tunç alaşımına altın karıştırmakla namlu yapısını kuvvetlendirirlerdi.
#83 - Eylül 21 2008, 16:08:58
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Osmanlı Toprak Hukuku

Osmanlı zamânında beş türlü toprak vardı:

1. Milletin mülkü olan topraklar olup, pek azı haraçlı, pekçoğu öşürlüydü. Mülk olan toprak dört kısımdı. Birincisi; köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup, yarım dönümü geçmeyen ve öşürlü veya haraçlı olan yerlerdi. İkincisi, halifenin izniyle millete satılan ve mahsûlünden öşür verilen mîrî tarla ve çayırlardı. Üçüncüsü öşürlü, dördüncüsü haraçlı topraklar olup, bunlar yarım dönümden büyük tarlalardı.

Bu dört çeşit toprağı, sâhibi satabilirdi. Vasiyet edebilirdi ve vârislerine, ferâiz bilgisine göre taksim olunurdu. Halbuki mîrî toprakları peşin para verip tapuyla kullanan kimseler ölürse, bu toprakların parasından borcu ödenmez. Vasiyet edemez. Vârislerin malı olamaz. Bu topraklar kurban nisabına katılmaz. Satılmaz. Yalnız, izinle, para karşılığı, başkasına devir olunabilir. Mîrî toprağı kirâlayan kimse, her şey ekebilir veya kirâyla başkasına ektirir. Üç sene boş bırakılan toprak başkasına verilir. Kirâcı, mîrî toprağa ağaç, asma gibi şeyleri izinsiz dikemez. İzinsiz, binâ da yapamaz. Meyyit gömülmez. Mîrî toprak, tapuyla kirâlamış olanın mülkü olamaz. Bu kimseler kirâcıdırlar. Bu kimse vefât edince, toprağın vârisine kirâya verilmesi âdet olmuştur. Bu, vârisin şer�i hakkı olmayıp, devletçe yapılan bir ihsandır.

2. Vakıf topraklar olup, öşürlüydü.

3. Umûma terk edilen meydanlar, çayır ve benzerleriydi.

4. Beytülmâlın ve hiç kimsenin olmayan dağlar, ormanlar gibi yerler olup, buraları işletip mahsûl alan Müslüman öşür verirdi.

5. Mîrî topraklar. Memleketin çoğu böyle olup, kirâya verilirdi. Sonraları çoğu millete satıldı. Öşürlü toprak oldu.

Dirlik sistemi: Mîrî topraklar, Osmanlı Devleti döneminde oldukça ilgi çekici bir sistemle işletilmiştir. Dirlik sistemi denilen bu usûl şöyle doğmuştur:

İslâmiyetin doğuşundan beri fethedilen arâzinin rekâbesi (mülkiyeti) Devlet Hazinesine �Beytülmâle� kalıyordu. Hükümet bu arâzinin sâdece kullanılmasını fertlere bırakabiliyordu. Osmanlı Hükûmeti, toprakların fertler aracılığıyla işletilmesini �dirlik sistemi� ile hâlletmiştir. Bu şekilde teşekkül eden dirlikler beş kısımdı:

1. Hâs: Senelik hâsılatı 100.000 akçeden fazla olan dirlik. Pâdişâha mensup büyük zevâtla vezirlere ve beylerbeylerine âit olurdu. Her hâs sâhibi, her 5000 akçe için bir cebeli, yâni savaşa hazır mücehhez (teçhizâtlı) asker çıkarmakla mükellefti.

2. Zeâmet: Hâsılatı 20.000�den 100.000 akçeye kadar olan dirlik. Her 5000 akçe için bir cebeli çıkarmakla mükellefti.

3. Timar: Hâsılatı 3000 akçeden 20.000 akçeye kadar olan dirlik. İlk 3000 akçeye müstesna her 3000 akçe için bir cebeli yetiştirmekle mükellefti.

4. Yurtluk: Tersâne mensuplarını, yâhut bir kalenin muhâfızlarını veya bir kasaba veya şehir memurlarının açıklarını karşılamak için verilen dirliklerdi. Sâhibinin iki veya daha çok bölgenin öşürünü tahsil yetkisi vardı.

5. Ocaklık: Asıl îtibâriyle yurtluktan farklı olmayıp, ocaklık sâhibi öşür vergisi yanında gümrük gibi bâzı resim ve vergilerin de toplanmasına yetkiliydi.

Gerek yurtluk ve gerekse ocaklık verilmesi, hudutları muhâfaza ve bilhassa âni savaşta, ordu gelinceye kadar mücâdele veya asıl ordu yetişince ona iltihâk ederek onunla berâber nihâî zafere kadar harbe iştirakten ibâretti.

Dirlik sâhiplerinin yetkileri: Dirlik teşkilâtında hak sâhiplerine �sâhib-i ard� yâni toprak sâhibi denirdi. Bunlar, o dirliğe dâhil olanlardan biri arâzisini satacak olursa, bu satışta tapu memuru vazifesini görürdü. Sâhib-i ard, öşrü kendisine tahsis edilen toprakları, reâyânın (bu toprakları ekip biçen halkın) vazifesini yapmadığı zaman hükümdara vekâleten onun elinden alıp, başka birisine verebilirdi.

Dirliklerin çöküşü ve ilgâsı: Devlete büyük faydaları olan Dirlik Teşkilâtı, Üçüncü Sultan Mehmed Han devrinden îtibâren zayıflamaya başladı. Bunun sebebi, dirlik sâhiplerine normal (asker) yetiştirme külfeti dışında başka mükellefiyetler yüklenmesi olmuştur. Bu çok önemli müessesenin islâhı yoluna gidilmişse de bir türlü düzeltilemedi. Nihâyet 1839 târihli Tanzimat Fermânı ile bütün dirlikler kaldırıldı. Bu fermanla, memur maaşlarının hazîneden verileceği îlân olundu ve mevcut dirliklerin sâhib-i arzlarını mağdur etmemek için dirliklerin hâsılatı, kayd-ı hayat şartıyla onlar lehine gelir olarak maaş şeklinde bağlandı.

Daha sonra 1858 (H. 1274) târihli �Arâzî Kânunu� çıkarılmıştır. Bu kânundan önce Hicrî 892 senesinde hazırlanmış olan �Hüdâvendigar Livâsı Kânunnâmesi�, Hicrî 922 târihli �Biga LivâsıKânunu�, Hicrî 935�te hazırlanmış olan �Kânun Livâ-i Aydın� ve Hicrî 935 senesinde yürürlüğe konulan �Kütahya Livâsı Kânunu� vardı.

1858 târihli Arâzi Kânunnâmesi hazırlanırken, 1849 târihli Ahkâm-ı Mer�iyeden oldukça istifâde edilmiştir. 1858 târihli Arâzi Kânunnâmesi Osmanlı Devleti dönemindeki beş sınıf toprak rejimini aynen almıştır. Bunlar; mülk topraklar, mîrî topraklar, vakıf topraklar, metrûk (terkedilmiş) topraklar ve ölü topraklardır.

1858 Arâzi Kânunnâmesi�nin yanında daha sonra birçok kânun çıkarılmıştır. Bu kânunlar doğrudan doğruya toprak kânunu sayılmakla berâber, toprak konusuna ilişkin bâzı hükümler ihtivâ ediyorlardı.
#84 - Eylül 21 2008, 16:11:49
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Otağ

Pâdişâhlara ve beylere mahsus büyük süslü çadır.

Otağ, Orta Asya Türk devletlerinde bir azamet, Müslüman-Türk devletlerinde ise bayrak ve tuğla berâber hâkimiyet alâmeti olarak telakki edilmiştir. Çin kaynaklarına göre eski Türklerde bayraksız otağ, otağsız bayrak olmazdı. Uygurlarda, hakan çadırlarına �Bayraklı otağ� denilirdi. Bundan, hakanın çadırının aynı zamanda savaş karargâhı olduğu düşünülebilir.

Otağlar renkleriyle de sâhibinin devlet içindeki mertebesini belirtirdi. Göktürk veUygur hakanlarının çadırları, �Altın otağ� olarak adlandırılırdı. Otağlar ayrıca üzerlerini örten keçenin rengine göre ak, boz, kızıl, kara gibi isimler de alırlardı. Hakanın hareminin bulunduğu çadır dâimâ beyaz renkli olurdu. Oğuz Hanın çadırı, kaynaklara göre, her direği altın varakla kaplı ve üzeri yâkut, safir, zümrüt ve fîrûze ile süslenmiştir. Otağlar bir ev büyüklüğünde olup, içerisi perdelerle odalara ayrılmıştı ve bir evde bulunması gereken bölümler mevcuttu. Altınordu Devletinde hakana âit çadır, beyaz renkte ve uzaktan bir tepeyi andırırdı. Divan hânesinin zemini ipek halı döşeli ve ortada hâkanın oturacağı kıymetli taşlarla süslü taht bulunurdu.

Türk hâkanlarının çadırları kubbeli olur ve gök kubbenin yeryüzündeki bir modeli olarak telakki edilirdi. Eski Türk devlet teşkilâtına göre, gökkubbe altında devlet, çadır kubbesi altında ise âilenin mahremiyeti bulunurdu. Eskilerden beri halk arasında kullanılan �çadırını başına yıkmak� deyimiyle, devletin veya âilenin yıkılmasının kasdedilmesi, çadırın Türk kültüründeki mânâsını açıklamaktadır.

Hâkan otağı, maiyet otağları ve diğer kişilerin çadırlarının savaş ve sulh zamânında belirli bir kurulma düzeni vardı. Bu düzen asırlarca bozulmadan devam etti. Kırgızlarda, ortaya hâkan çadırı kurulur, etrâfı çitle çevrilir ve diğer çadırlar bu çitin dışına kurulurdu. Göktürk ve Uygurlarda ise ortada hâkan çadırı bulunur, diğer çadırlar rütbeye göre çadırın etrâfında halka şeklinde dizilirdi.

Otağ-ı hümâyûn ise, Osmanlı Devletinde pâdişâha mahsus çadırlardır. Çetr-i hümâyûn veya renginden dolayı kızıl çadır olarak da kaynaklarda geçmektedir. Türk sanatının en parlak nümûnelerinden olan otağ-ı hümâyûnlar, Orta Asya�dan beri gelen çadır an�anesinin en mükemmel hâlini almış şekilleridir.

Otağ-ı hümâyûn, birbirine geçilebilen birkaç çadırdan meydana gelirdi. Asıl otağ-ı hümâyûn yedi direkli olup, birbirleriyle bağlantılı bu çadırlar grubunun, cepheden üç kubbeli bir görünüşü vardı. Bu üç kubbenin biri pâdişâhın dinlenme ve arz odası olan dîvanhâne, diğeri hamam odası, üçüncü kubbenin altı ise hazîne-i hümâyûnun muhâfaza edildiği kısımdı. Otağ-ı hümâyûn, savaş meydanında veya konak yerindeki yerleşmede merkez noktasını teşkil ederdi. Sefer süresinde otağın muhâfazası, sipâhî ve silahtâr bölüklerinin vazifesiydi. Otağ-ı hümâyûnun çevresindeki birinci sırada altı bölük askerlerinin çadırları, ikinci sırada yeniçerilerin çadırları bulunurdu.

Seferde veya pâdişâh başka bir yere gideceği zaman otağ-ı hümâyûn iki takım olarak tertip edilirdi. Pâdişâh bir konak yerindeyken ikinci otağ, bir sonraki konakta hazır edilirdi. Bir sonraki konak yerine hareket eden otağ-ı hümâyûnun bakımı ve muhâfazası sipâhî bölüklerinden bir subayın emri altında yapılırdı.

Otağ-ı hümâyûnun sefere hazırlanması, yeniçeri ağasının kontrolünde, �otakçıbaşı� tarafından yapılırdı. Sefer tuğlarının dikilmesinden sonra rikab ağaları, İstanbul�da bulunan dergahların şeyhleriyle birlikte Sultanahmed meydanındaki çadır mehterleri ocağında bulunan otağ-ı hümâyûnu, duâ ve ilâhîlerle kaldırıp bâbüssaâde önüne getirirler, burada önceden dikilmiş tuğlarla birlikte yine duâ ve tekbirlerle alıp, sayıları 400-700 arasındaki çadır mehterleri alayıyla, sefer Anadolu yönünde ise Üsküdar, Doğancılar meydanına; Avrupa yönünde ise Davutpaşa sahrâsına kurarlardı. Böylelikle bütün İstanbul halkı seferin nereye olduğunu anlardı. Otağın, konak mahallinin en güzel manzaralı yerine kurulmasına îtinâ edilirdi. Yerin seçilmesi, konakçıbaşının vazifesiydi. Konakçıbaşının rütbesi, beylerbeyi, sancak beyi veya kapıcıbaşı pâyesinde idi. Muhârebe meydanına gelindiğinde, otağ-ı hümâyûnun kurulması esnâsında, orduda bulunan toplar ve yeniçerilerin tüfekleriyle üç defa ateş ederek selamlamaları âdetti. Sefer müddetince, mehterhâne tarafından ikindi nevbeti vurulurken, otağın giriş kapısının perdesi açık tutulur. Burada konakçı ve otakçı nöbet tutarlardı ve nevbet vurulması bittikten sonra mehterhânenin yaptığı duâya katılırlardı.

Pâdişâh otağları pamuk ipliğinden dokunmuş kumaşlarla yapılır ve kırmızı renkte olurdu. Şehzade, vezir ve beylerbeyleri de kırmızı çadır kurabilirlerdi. Ancak, esas kırmızı çadır pâdişâhlara mahsustu.

Nemçe (Avusturya) Seferi esnâsında Kânûnî Sultan Süleyman�ın çadırı kaynaklarda şöyle tasvir edilir: �Çeşit çeşit boyalarla sanatkârâne bir tarzda nakışlarla süslenmiş, yüksek divanhâneli çadırlardan meydana gelmiş otağın zemini, o zamâna kadar görülmemiş tarzda dokunmuş ipek halılar ve kilimlerle döşenmişti.�

Pâdişâhlar sefere bizzât gitmezlerse otağlarını, sefere memur olan serdâr-ı ekreme verirlerdi. Zigetvar Seferi esnâsında Kânûnî SultanSüleyman�ın otağı olan çadır, Sultan Üçüncü Murâd tarafından sefere giden sadrazam ve serdâr-ı ekrem Sinan Paşaya verilmiş, daha sonra da aynı otağ Satırcı Mehmed Paşa tarafından Macaristan Seferi esnâsında kullanılmıştı.

Otağ-ı hümâyûnların dikilmesi ise otağ-geren-ı hassa denilen sanatkârların vazîfesiydi. Bunlar, dört bölük olan çadır mehterlerinden ayrı yedi kişiydiler. Ayrıca hayme-dûzân (çadır dikiciler), nakış-dûzân (nakışçılar) gibi sanatkârlar da otağ imâlinde çalışırlardı.
#85 - Eylül 21 2008, 16:13:28
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Otuzbir Mart Vakası

Meşrutiyetin muhâfazası için Selanikten İstanbula getirilen Avcı taburlarının 13 Nisan 1909da çıkardığı isyan. Rûmî takvimle 31 Mart 1325�te çıktığı için Otuzbir Mart Hadisesi denilmektedir. İsyânın sonucunda Sultan Abdülhamîd Han tahttan indirilmiş ve meşrutiyet örfîleşmiştir.
Bu vak�anın tertip edilişi, teşvik edicileri bu güne kadar kesin olarak ortaya konamamıştır. Ancak Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın hiçbir ilgisi olmadığı kesindir. Bununla berâber Otuzbir Mart Vak�asının umûmî sebepleri târihçiler tarafından şöyle sıralanmaktadır:

1. Meşrutiyetin îlânından o güne kadar geçen zamanda İttihat ve Terakki Cemiyetinin baskısı ile güvensiz, karışık bir durumun ortaya çıkması.

2. Rum, Ermeni vb. gibi toplulukların istiklâl kazanıp, millî devletlerini kurmak için büyük engel olarak gördükleri Sultan Abdülhamîd Handan kurtulmak istemeleri.

3. 5 ekimde Ferdinand�ın Bulgaristan�da istiklâlini îlân etmesi. Bir gün sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Bosna ve Hersek eyâletlerini ilhak etmesi. Girit halkının Yunanistan�a bağlandıklarını bildirmesi. Adakale�nin Avusturya askerleri tarafından işgal edilmesi, Hükûmetin ve onu tesir altında tutan İttihat ve Terakkînin bu hâdiseler karşısında âciz kalıp, bir şey yapamaması.

4. İkinci ordu subaylarının askerlerin ibâdet yapmalarına, tâlim ve eğitimi ileri sürerek mâni olmaları.

5. İttihat ve Terakkî Cemiyetinin İstanbul�da tertip ettiği siyâsî cinâyetler sonucunda hükümetin kâtilleri yakalamada âciz kalması.

6. Hükümetlerin istifâsı ile siyâsî buhrânın devam etmesi. İttihat ve Terakkinin hükümete müdâhale etmesi.

7. Basından sansür kalkınca herkesin istediğini yazmaya başlayıp karşılıklı ithamların ileri boyutlara varması. Sultan Abdülhamîd Han zamânında bulunmayan Derviş Vahdetî�nin çıkardığı Volkan gazetesi gibi basın organlarının halkı tahrik etmesi. Azınlık gazetelerinin millî maksatlarını ortaya dökmesi.

8. İttihat ve Terakkînin baskısıyla ordu ve devlet idâresinde keyfî olarak yapılan tasfiye.

9. Vak�adan üç gün önce İttihatçı zâbitlerin askerlerine; �Hocalarla kat�iyyen görüşmeyeceksiniz! Askerlikte diyânet meselesi aranmaz!.. Pâdişâh ve efrâd-ı ahâli İttihat Terakki Cemiyetinin elindedir!� telkinlerinde bulunmaları.

10. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin mason olduklarının halk arasında yayılması. <>Tertip edilişi hâlen karanlık olan Otuzbir Mart Vak�asının öncesindeki olaylarla vak�anın ortaya çıkışı ve neticeleri de şöyledir:

İttihat ve Terakki Partisi önderleri meşrutiyetin îlânından sonra kurulan Said Paşa hükümetine iştirâk etmediler. Partili olan küçük rütbeli subaylar, genç ve tecrübesiz oldukları için hükümette vazife almaktan çekindiler. Tanin gazetesinde Hüseyin Cahid (Yalçın) sorumluluk altına girilmemesi gerektiğini yazdı. Kabîneye girilmeyip iktidar Said Paşa hükümetine bırakıldı. Daha sonraki yıllarda bu eksiklerini tamamlamak için İttihatçıların nâzır yardımcılıklarına getirilme çalışmaları ortaya çıktı. Böylece hem iktidârı almıyorlar, hem de diledikleri gibi müdâhale ediyorlardı. Selanik merkezî kısmı İstanbul�a nakledildi. Hükümet ve devleti kontrol için Talat, Enver, Midhat, Şükrü, Hayri, Habib, Dr. Nâzım, Bahaeddin Şâkir ve İsmail Hakkı beyler İstanbul�a gönderildiler.

Meşrutiyeti îlân ettiren İttihatçıların meşrûtiyetten sonra idâreyi bizzat ele almamaları ancak, hükümet işlerine de sık sık müdâhale etmeleri sebebiyle ülkede tedricen bir iktidar boşluğu doğmaya başladı. Pâdişâhın da devlet işlerinden uzak tutulması, meşrûtiyetten sonra devletin otorite buhranına düşmesine yolaçtı. Müesseselerde ortaya çıkan başıboşluk ve otoriter bir gücün mevcut olmayışı isyanlara müsâit bir zemin doğurmaya başladı.

4 Ağustosta nâzır tâyini meselesinde çıkan bir ihtilâf neticesinde Said Paşa kabînesi istifâ etti. Yerine Sultan Abdülhamîd Hanın; �O diktatör olmak ister.� diye bahsettiği Kâmil Paşa sadrâzam oldu. Kâmil Paşa, Nâzım Paşayı Harbiye nâzırlığına getirdi. 24 eylülde İttihat Terakkiye muhâlif olarak kurulan Ahrar Fırkası, Türk siyâsî târihinin ikinci partisi oldu. Fırkanın ileri gelenlerinden çoğu Türk asıllı olmayıp kurucuları arasında Celâleddin Ârif, Nihat Reşad (Belger), İsmail Kemal, Ahmed Samim ve Prens Sabahaddin gibi şahsiyetler vardı. Bünyesinde meşrutiyet aleyhtarı kimseleri ve daha sonra ikinci meşrûtiyet meclisinde yer alan Hıristiyan mebusları topladı.

Meşrûtiyetin îlânından sonra toplanacak meclis için yapılacak seçimler, çeşitli kesimlerin birbirlerini karşılıklı suçlamalarına yolaçtı. Seçim kampanyasının Bosna-Hersek�te de yürütülmesini protesto eden Avusturya, 5 ekimde Bosna-Hersek�i işgâl etti. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını, Girit de Yunanistan�a katıldığını îlân etti. Ülkede seçimlerle berâber gelen karışıklıklar ve dışarıda karşılaşılan bu gibi felâketler, meşrûtiyete bağlanan ümitleri söndürdü. İttihat ve Terakkinin îtibârı zayıflamaya başlayınca da güçlenen muhalefeti ezmek için düzenlenmiş fâili meçhul sûikastler ortaya çıktı. 19 Ekimde Selanik�te Üçüncü Orduya bağlı avcı taburları meşrûtiyetin muhâfazasını ve şehrin güvenliğini sağlamak için İstanbul�a getirildi.

Meşrûtiyetten sonra İttihatçıların baskısıyla orduda alaylı subaylar ve memurlar arasında yapılan tasfiyeler gayr-i memnunların sayısını arttırarak huzursuzlukları şiddetlendirdi. Matbuattan sansür kaldırıldığı için Serbestî, Mîzân, Tanin ve Volkan gibi gazetelerde alaylı-mektepli subay ayrımına dâir başlayan sert ve tahrikçi üsluptaki yazılar, subayların birbirleriyle ve erlerle arasının giderek açılmasına sebep oldu. Volkan gazetesinde Derviş Vahdetî, İttihatçı subayların erler arasında dîne karşı takındıkları menfî tutumları istismâr ederek orduyu ve halkı isyana teşvik ediyordu. 2 aralıkta daha önce Manastır Postanesinden çıkarken vurulan Şemsi Paşanın akrabâsı İsmail Mâhir Paşa, Sultanahmed Meydanında öldürüldü. Kâtil, kaçmayı başardı. Önceden beri devam etmekte olan bu gibi suikastler halkta Balkan komitacılığı usûlündeki cinâyetlerin devam edeceğine dair bir inanç uyandırıyordu. 17 Aralıkta toplanan mecliste İttihatçılar ekseriyeti sağladılar.

Hükümet Avcı taburları ile hiç meşgul olmadığı gibi İstanbul�un inzibatı avcı taburu çavuşlarının emrine tâbi kılındı. Bunların İstanbul�da eğlence hayâtına dalmaları yüzünden askerlikle alâkaları kesilmeye başladı. Subaylarının önemli bir kısmının da izne ayrılması ile iyice başsız ve disiplinsiz kalan bu taburlar, içeriden ve dışarıdan tahrik edilmeye başladılar. Bu sırada Enver Bey Berlin�e, Ali Fuad Bey Viyana�ya, Fethi Bey Paris�e ve Hâfız Hakkı Bey de Roma�ya ataşemiliter olarak tâyin edildiler. Harbiye Nâzırı NâzımPaşa da ordu içinde İttihat ve Terakkiye karşı bir grup kurmaya çalışıyordu. Prens Sabahattin, Hukuk-ı Beşer gazetesinde yazdığı yazılarla pâdişâh Abdülhamîd Hanın tahtta kalışına karşı çıkıp, İttihatçıların meşrûtiyetten sonra da gizliliklerini sürdürmelerine muhâlefet ediyordu.

Sadrâzam KâmilPaşa da İttihatçıların baskısından kurtulmak istiyordu. Avcı taburlarını Yanya civârında isyan eden Yunan çetelerine karşı göndermek istedi. Buna muhâlefet eden İttihat ve Terakki, meclisteki çoğunluğuna dayanarak gıyabında yapılan bir gensoru ile Kâmil Paşayı düşürdü. Abdülhamîd Han meclisin kararına uyarak Kâmil Paşanın istifâsını kabul etti ve yerine Hüseyin Hilmi Paşayı 14 Ocakta sadrazamlığa getirdi. Kâmil Paşa bundan sonra muhalefetle işbirliği yapmaya başladı.

23 Ocak 1909�da Harbiye Mektebinde çıkan bir karışıklık sonucunda altmış talebe atıldı. 6 Şubatta da Derviş Vahdetî tarafından İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti kuruldu. Derviş Vahdetî, Volkan gazetesindeki tahrik edici yazılarından birinde, pâdişâha seslenerek; �Meşrutiyeti ilgâ ve meclisi kapatmak elinizdedir� diye yazıyor ve askerlerin ve ordunun büyük bir kısmının, kurduğu cemiyetin üyesi olduğunu iddiâ ediyordu. Bu sırada Harbiye nezâreti yayınladığı bir genelgeyle ordunun siyâsetle uğraşmasını yasakladı. Medrese talebelerinin imtihan edilmesiyle alakalı bir kânun teklifiyse bunların nümâyişine sebep oldu. İstanbul�da durum iyice bozulmuştu. 7 Nisanda Serbestî gazetesi başyazarı Hasan Fehmi, fâili meçhul kişilerce öldürüldü. 13 Nisanda ise dördüncü avcı taburuna bağlı askerler gece yarısı saat 04.00�da isyân ederek subaylarını hapsettiler. Ayasofya�daki Meclis-i Mebusan önüne gelerek burada toplanmaya başladılar. Derviş Vahdetî ve arkadaşları da aralarındaydı. Tanin ve Şûrâ-i Ümmet gazetelerinin idârehâneleri tahrip edildi. Adliye Nâzırı Nâzım Paşa, AhmedRızâ zannedilerek, Lazıkiye Mebusu Emir Arslan da Hüseyin Câhit zannedilerek öldürüldüler.

İsyan meşrû gerekçelerden, kuvvetli önderlerle idârecilerden, güçlü destekten mahrum ve baştan tecrid edilmiş bir şekilde başladı.Hareketin başında az veya çok tanınmış birisi yoktu. İsyanın en önde gelen siması Hamdi Çavuştu. Halk tamâmen ayaklanmanın dışında kaldı. Yüksek seviyede din adamları ayaklanmada yer almadıkları gibi, başında çavuşların bulunduğu bu isyanı tenkit ettiler. İlim adamlarından müteşekkil olan Cemiyet-iİlmiye ve siyâsî teşekküllerin aralarında birleşerek meydana getirdikleri Hey�et-i müttefika-i Osmaniye teşkilâtları meşrûtiyete sadâkatlerini beyan ederek isyâna karşı çıktılar.

Abdülhamîd Han isyânı Hüseyin Hilmi Paşanın gönderdiği bir telgraf sonucunda öğrendi. O zaman telefon olmadığı için meclisteki telgraf merkeziyle isyânın mâhiyetini ve âsilerin taleplerini öğrenmeye çalıştı. İsyancılar Mebusan Meclisine gönderdikleri tezkirede Sadrâzam Hüseyin Hilmi Paşanın görevden azlini ve Nâzım Paşanın Harbiye nâzırı olmasını, alaylı subaylardan daha önce tasfiye edilenlerin orduya geri alınmasını istiyordu.

Pâdişâh bunun üzerine Hüseyin Hilmi Paşayı sadrâzamlıktan aldı. Ancak yerine Tevfik Paşayı sadrâzam, Müşir Ethem Paşayı Harbiye nâzırı yaptı. Mâbeyn başkâtibi Cevad Beyi isyancılara göndererek isteklerinin kabûl edildiğini, vazgeçerlerse affedileceklerini bir hatt-ı hümâyûnla bildirdi. Bunun üzerine isyancılar yatışarak dağıldılar. Ertesi gün tahrikler sonucu tekrar toplandılar. Ancak bu sefer de Gâzi Osman Paşa gönderildi. Paşanın nasîhat etmesinden sonra dağıldılar.

İsyan esnâsında dâireler kapandı ve İttihat ve Terakki Merkez-i Umûmî mensupları Selânik�e kaçtılar. Hüseyin Câhid, Suriyeli meşhur bir Hıristiyan âile olan Mutranların evine, oradan da Rus elçiliğine sığındı. Dr. Nâzım, Vefâ da Münir Beyin nezdinde mahfuz kalıp, oradan Selanik�e kaçtı, Ahmed Rıza, topçu subayı Süleyman Remzi Beyin delâletiyle Şehzadebaşı�nda Ali Beyin evinde gizlendi. Bahaeddin Şâkir ise Fransız sefâret memuru Mösyö Roe�nin evinde saklanıp, sonra Hareket ordusuna katıldı.

Ancak, isyânın Rumeli�deki yankısı çok büyük oldu. İsmâil Canbolat; �Meşrutiyet mahvoldu� diye telgrafla Selanik�e isyânı haber verdi. Hâdiseyi kimin hazırladığı belli olmadığı içinAbdülhamîd Han, boy hedefi oldu. İttihat ve Terakki merkez ve şûbelerinden saraya tehdit telgrafları yağmaya başladı. Bir günde 67 telgraf geldi. Üçüncü Ordu mensubu askerlerle gönüllü Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavut ve Karadağ çetecilerinden müteşekkil bir ordu kuruldu. Edirne�deki İkinci Ordu ile de temasa geçilip, bunların katılması sağlandı. Trenlerle İstanbul�a sevkedilen bu orduya �Hareket Ordusu� denildi. Ordunun başına önceHüseyin Hüsnü Paşa geçmişse de, komutanlığa daha sonra Mahmûd Şevket Paşa getirildi. Orduya, Hadımköy�e geldiğinde Şevket Turgut Paşa komutasındaki Trakya gönüllüleri de iştirâk etti. Askerlerin büyük bir kısmı gerçek durumdan haberdâr olmayıp, pâdişâhı kurtarmaya geldiklerini zannediyorlardı.

Pâdişâha sâdık bâzı paşalar saraya gelerek Yıldız ve civârındaki birliklerin Hareket ordusu çapulcularına karşı kullanılması için izin istediler. Abdülhamîd Han, yalnız pâdişâh değil, aynı zamanda halîfe olduğunu, otuz üç senedir aslâ kan dökmediğini belirttikten sonra; �Tüfekçilerin silahları toplansın. Kimse silah atmasın, Müslümanı Müslümana kırdırmam.� diyerek bunu reddetti. Kuvveti olmasına rağmen büyük fitne çıkmaması için bunun kullanılmasına izin vermedi. İttihatçıların önde gelen simalarından Tahsin Bey (Uzer) hatıralarında; �Sultan basiretli davranıp askerler arasında kan dökülmesine meydan vermedi.� demektedir. Emre rağmen bâzı direnmeler oldu ise de, şehir Hareket ordusunca bir günde ele geçirildi ve sıkıyönetim îlân edildi (25 Nisan 1909).

Hareket Ordusu İstanbul�a gelince önce Yıldız Sarayı muhâsara edildi. Muhâsaradan önce İngiliz, Rus ve Fransız elçilerinin yaptığı yardım teklifi Abdülhamîd Han tarafından reddedildi. Saray muhafızlarının silahları toplanıp Hareket ordusuna teslim edildi. Saray ve civârını besleyen büyük mutfakların ateşleri söndürüldüğü için Sultan ve maiyeti aç bırakıldı. Kendilerine bir miktar tayın ekmeği gönderildi.

27 Nisanda Said Paşa başkanlığında toplanan mecliste Hareket ordusu lehine bir beyannâme okunduktan sonra Abdülhamîd Hanın hal�ine, Mehmed Reşad�ın pâdişâhlığına karar verildi. Elmalılı Hamdi (Yazır) tarafından hal� için hazırlanan müsveddeye îtiraz eden fetvâ emini Hacı Nûreddin Efendi; �Hâl�de şeâmet vardır, Sultan Azîz hal� edildi, başımıza 93 Harbi faciası geldi.� diyerek imzâlamak istemedi. Ancak İstanbul mebusu Âsım Efendinin �Hal� edilmekten başka çâre yoktur. Hal�edemezlerse öldürürler.� deyince mecbûren imzâladı. Yeni şeyhülislâm Ziyâeddin Efendi tarafından müsveddeye son şekli verilip, hal� veya ferâgati meclise bırakıldı. Meclis hal�i kabul etti. Bundan sonra hazırlanan iki heyetten birisi Dolmabahçe Sarayına diğeri de Yıldız�a gönderildi.

Dolmabahçe�ye giden hey�ette Bolulu Habib, Toygarlı Hâlid ve Kadıköylü Fehmi isminde Hareket ordusu veİttihat ve Terakki mensubu küçük rütbeli üç subay vardı. Reşad Hana pâdişâhlığını tebliğ ettiler ve daha sonra tahta geçiş merâsimi icrâ edildi.

Yıldız�a Sultan Abdülhamîd Hana hal�ini tebliğ için gönderilen hey�etin teşekkül tarzı ise Türk târihinin en yüz kızartıcı hâdiselerinden birisi oldu. Bütün Osmanlı tebeasını temsil etmesi gerektiği iddiası ile teşekkül olunan heyette tek bir Türk yoktu. Bunlar Emanuel Karasso, Esat Toptanî, Aram Efendi ve pâdişâhın uzun seneler yâverliğini yapmış olan katışık soydan Ârif Hikmet Paşa idiler. Padişah hal� kararını tebliğe gelenlerin kimler olduğunu mâbeyn başkâtibi Cevad Beye sorup öğrenince; �Bir Türk pâdişâhına, İslâm halîfesine hal� kararını bildirmek için bir Yahûdî, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı!� demekten kendini alamamıştır. Kararın tebliğinden sonra artık Çırağan Sarayında oturmak istediğini söylemiş ancak kabul edilmeyerek kırk sekiz saat içinde mâiyyetiyle berâber Selanik�e gönderilmiş, burada Alatini Köşküne hapsedilmiştir.

Abdülhamîd Hanın Yıldız�dan uzaklaştırılmasından sonra saraydaki mevcut elmas, inci gibi mücevherler, değeri milyarları bulan târihî kıymetler, sandıklar içinde Harbiye nezâreti dış kapısı yanındaki iki binânın alt katlarına yerleştirildi. Ancak daha sonra mühürlü kapılar İttihatçılar tarafından açılarak bunlar yağma edildi ve bu tecâvüz sebebiyle de hiç kimseye mesuliyet yüklenemediği gibi suçlular da tespit edilemedi.

Hadiseden sonra kurulan Dîvân-ı Harp, isyancılardan 56 kişiyi îdâma mahkûm etti. Derviş Vahdetî de bunlar arasındaydı. Cezâlar 3 Mayıs-25 Haziran arasında infâz olundu. Prens Sabahaddin önce tevkif edilip, sonra serbest bırakıldı. O da hemen Avrupa�ya kaçtı. Diğerleri de sürgün ve hapisle cezâlandırıldılar. İsyânın mâhiyetini ve tertipçilerini araştırmak için kurulan komisyon kısa bir müddet sonra dağıtıldı. Hareket Ordusu İstanbul önlerindeyken Abdülhamîd Han; �Mâdem beni istemiyorlar saltanatı birâderime ferağ ederim, devleti o idâre etsin. Fakat bir meclis mi, yoksa Dîvân-ı Âli mi ne kurulursa kurulup, benim hâdiseyle alâkamın olup olmadığı tespit edilmelidir.� demişti. Ancak Said Paşa; �Suçsuz çıkarsa hâlimiz nice olur?� diye resmî tahkîkatın açılmasına mâni oldu.

Hiçbir ciddî târih kitabında hâdisenin pâdişâh tarafından çıkarıldığına dâir bir bilgi, belge yoktur. Sultan Abdülhamîd Hanın muârızlarından olan Ahmed Refik Bey (Altınay), 31 Martın muhâliflerce tertip edildiğini, pâdişâhın bir ilgisi olmadığını belirtmektedir. Talat Paşa ve Meclis-i Mebusan Başkanı Ahmed Rızâ da pâdişâhın suçsuz olduğunu beyan etmektedirler. Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi Hatırat-ı Siyâsiye�sinde isyânın İttihat ve Terakki tarafından pâdişâhı tahttan indirmek, aleyhlerinde hâsıl olan menfî düşünceleri temizlemek maksadıyla tertip edildiğini yazmaktadır. Bâzı târihçiler de, �İsyânı pâdişâh tertip etseydi askerleri başsız bırakmazdı.� demektedirler.

31 Mart Hâdisesinden sonra İttihat ve Terakki diktatörlüğüne giden yol açılmış olup, meşrutiyet örfîleşmiştir. Bundan sonra yüksek rütbeli subaylar da İttihat ve Terakkiye katılmışlardır. Osmanlı Devletinde her yönüyle bir anarşi ve yıkım devri başlamış, dağlardan inerek meşrûtiyeti selamlayan Balkan komitacıları tekrar dağlara çıkmışlar ve bir daha da inişleri olmamıştır. Otuzbir Mart Vak�asını tertip edenler ve Sultan İkinci Abdülhamîd�i tahttan indirenler sonunda, devleti Birinci Dünyâ Harbine sokup memleketi düşman çizmelerinin altında bırakarak kaçtılar. İş bununla da kalmadı, bunlar işbirliği yaptıkları kimseler tarafından öldürüldüler. Bu olayların hepsi, Otuzbir Mart Vak�ası ile başlamış ve on sene içinde devlet ve millet yok olma noktasına gelmiştir.

Otuzbir Mart Vak�asının gizli tertipçilerinden olan Selim Sırrı Tarcan ile Rızâ Tevfik Beyin aşağıdaki îtirafları bu olay hakkında Türk târihine ışık tutmaktadır:

�1908 İhtilâlinden evvel, bizleri başta İngiliz sefiri olmak üzere Fransız, İtalyan sefirleri de çok teşvik ettiler. Onlardan büyük mikyasta fikir muâveneti (yardım) ve teşvik gördük... Hey - Rızâ! Meğer kimlere hizmet etmiş?

Nihâyet hürriyeti de -kimlere- îlân ettik! Selim Sırrı ile berâber ben de İstanbul sokaklarında üzerine çıkıp �Yaşasın hürriyet� nutukları atacak nice basamak taşları aradık.

Bir gün Talât�a (Talât Paşa) dedim ki: �Biz bu ihtilâl için ecnebi sefirlerden hayli teşvik gördük. İşte hürriyeti îlân ettik. Gidelim bu süferâyı (elçileri) ziyâret edelim, teşekkür edelim.�

Evvelâ İngiliz sefâretine gittik. Galatasaray�daki o muhteşem binâyı tam bir ölü sessizliği içinde bulduk. Ben emindim ki sefir de dâhil olmak üzere bütün sefâret erkânı içerdeydi. Fakat bizi karşılayan sefâret kavası, kimi sorduksa �Yok!� dedi. Çok soğuk bir adem-i kabul (kabul etmemek) idi bu. Bir mânâ veremeden dönmüştük.

Cünye�de idim. Emir Abdullah�tan bir dâvet mektubu aldım. O yıl farîze-i hacı îfâ için (hac farîzesi) gidecekleri Hicaz�a beni de dâvet ediyordu. Kabul ettim. Emir hazretleri, atlas kese içinde altın olarak maddî cihetten de beni çok taltif etti. (Rızâ Tevfik sürgündedir.)

Oğlum Said, İngiltere�de oturuyordu. Onu ziyârete Londra�ya gitmiştim. Said�e İskoç asilzâdelerinden Lord Nikılsın (1909�da, İngiltere�nin Türkiye büyükelçisi) cenapları hayli yardım etmişti. Hem bu alâkalarına teşekkür etmek, hem de eski dostluğu bir daha ihyâ eylemek üzere ziyârete gittim.Sohbet sırasında İstanbul sefâretinin (İstanbul�daki İngiliz elçiliğinin 1909�daki) bize gösterdiği o soğuk adem-i kabul hatırıma geldi. Lord cenaplarından sebebini sordum:

-Dostum Rızâ Tevfik Bey... Biz Jön Türkleri teşvik ettik. Onlardan büyük bir netice bekliyorduk. İhtilâl olacak; istibdatla berâber sultan da bu bâhusus temsil ettiği hilâfet müessesesi de alaşağı edilecek. Fakat aldanmış olduk. Beklediğimiz netiyceyi alamadık. Zîrâ ihtilâl yaptınız, gerçi Kânûn-ı Esâsî geldi, fakat Sultan da hele hilâfet müessesesi de yerinde bâki...

Lord cenaplarına tekrar sordum:

-İngiltere devlet-i fahîmesini hilâfet müessesesi bu derece şiddetle neden alâkadar ediyor?

-Ha... Dostum Rızâ Tevfik Bey... Biz Mısır�da bilhassa Hindistan�da İslâm kitlelerini idâremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık, muvaffak olamadık. Halbuki Sultan? Yılda bir defâ bir �selâm-ı şâhâne�, bir de �Hafız Osman Kur�ân-ı kerîmi� gönderiyor, bütün İslâm ümmetini, hudutsuz bir hürmet duygusu içinde, emrinde tutuyor.

İşte biz ihtilâlden ve siz Jön Türklerden ihtilâl sonunda, sultanların da, hilâfetin de, yâni bir selâm-ı şâhâne ve bir Hâfız Osman Kur�ânıyla kitleleri avucunda tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik, aldandık. İşte bu sebeple bir soğuk adem-i kabul gördünüz...� (Ahmed Kabaklı-Temellerin Duruşması-1989)
#86 - Eylül 21 2008, 16:15:14
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Tuğra

Pâdişâhın ismi ve lakabı bulunan alâmet, imzâ. Tuğranın Farsçası nişan; Arapçası tevkîdir. Tuğra, bütün İslâm hükümdârları tarafından kullanıldı ve ferman, berât vesâire ile paralarda, pâdişâhların nişan ve alâmetleri olarak tuğraları çekildi.

Türk İslâm devletlerinde en gelişmiş tuğra nümûnelerine Osmanlılarda rastlanmaktadır. Osmanlılar tuğrayı, Anadolu Selçukluları ve devâmı olan Anadolu beyliklerinden aldılar ve geliştirdiler.

Osmanlı pâdişâhlarında ilk tuğra, Orhan Gâzi tarafından kullanıldı. Orhan Gâzinin kullandığı yazılı tuğralardan ilki 1324 (H.724 Rebîulevvel) diğeri 1348 (H.749 Rebîulâhir) târihli olup, Orhan bin Osman ifâdesinden ibârettir. Sultan Birinci Murâd�ın tuğrası da aynı şekilde olup, Çelebi Sultan Mehmed�den îtibâren �Han� sıfatı ilâve edilmiştir. Tuğranın üç keşideli ve çifte kavisli şekli Birinci Murâd Handan îtibâren görülmektedir.

Tuğralara duâ cümlesi olarak el-muzaffer dâimâ ibâresi konulmasına ilk defâ İkinci Murâd Han zamânında başlandı. Yavuz Slutan Selim�in tuğrasında ilk defâ �Şâh� ünvânı ortaya çıktı. Yavuz�un tuğrası �Selim Şâh bin Bâyezîd Han el-muzaffer dâimâ� şeklindeydi. Kânûnî�nin tuğrasında bu ünvan baba ismine de eklenerek �Süleymân Şâh bin Selim Şâh Han el-muzaffer dâimâ� şeklini aldı. Sultan İkinci Mahmûd Handan îtibâren ise tuğralarda �Şâh� yazıları kaldırıldı.

Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde standart seviyeye eriştiği kabul edilen tuğranın yazılması şu şekilde olurdu.

Hükümdârın ismi tuğranın en altına yazılır ve bu ismin son harfinin az yukarısından başlayarak sola doğru gidip bir kavis teşkil eden �ibin=oğul� kelimesi ve hükümdâr isminin üzerine de, babasının adı konur ve �han� kelimesinin nûn�u da ikinci bir kavis teşkil ederdi. En üste gelen İslâm harfleriyle yazılı�el-muzaffer� kelimesinin a harfi sağdan sola ve kavisin ortasına doğru bir kol teşkil ederek uzanır ve bunun üzerine de yine İslâm harfleriyle �dâima� ibâresi konurdu. Alttaki birinci kavisin genişliği daha büyük ve ikinci kavis onun içerisinden dönmekte olup her iki kavisin uçları sağda ve en sonda darala darala nihâyet birbirleriyle bitişirlerdi.

Pâdişâhların tuğraları ahitnâme, nâme-i hümâyun, ferman, berat üstüne ve ortaya konulurdu. Tuğra, kâğıtların ve yazıların büyük, orta ve küçük oluşuna tâbi olup, yazı ve kâğıtlarla mütenâsip büyüklükte çekilirdi. Tuğraların sağ tarafına çiçek koymak veya mahlas yazmak âdeti sonradan ihdas edildi.

Son devirlerde berat, menşur, ferman, ahitnâme ve sâire üzerine çekilen tuğra, paralarda ve defterhâne defterlerinin (arâzi, timar vs) başlarına da çekilmiş olup, daha sonraki târihlerde ise, bir arma olarak senetlerde, pullarda, bayraklarda, nüfus kâğıtları üzerlerinde, binâlarda, yapılan çeşme, câmi, imâret kitâbeleri üzerinde de görülmek sûretiyle umûmileşti.

Tuğra yapı olarak dört bölümden meydana gelir:

1. Halk arasında �sele� de denilen, sözlük anlamı �Açık duran baş parmağın ucundan işâret parmağının ucuna kadar olan uzaklık� demek olan sere veya kürsü; tuğranın metin kısmıdır. Bunda pâdişâhın ve babasının adları ile Şah, Han, el-Muzaffer kelimeleri yazılıdır.

2. Beyze: �Bin� ile �Han� kelimelerinin �n� harflerinin kıvrılmasıyla meydana gelen ve iç içe yazılan iki kavise denir. İç beyze ve dış beyze adı verilen bu iki kavis tuğranın sol tarafındadır. �Dâimâ� kelimesi bunun ortasındadır.

3. Tuğ veya elif: Tuğranın yukarıya uzanmış olan mızrak şeklindeki ||| çekmeye (üç elife) verilen addır. Bunların üzerine flama gibi çekilen kıvrıklara zülüf veya zülfe denmektedir.

4. Hançere veya kol: Beyzelerin devâmı olan ve �el-Muzaffer� kelimesinin üzerinden geçerek tuğranın sağına doğru paralel iki çizgi hâlinde uzanan kısma denir.

Pâdişâh vesikalarında �tevki-i hümâyun, nişan-ı hümâyun, nişan-ı şerif-i âlişan, misâl-i meymun, alâmet-i şerif, tugra-ı garra� gibi isimlerle zikredilen tuğra, Osmanlılarda tuğrakeş ve hattatlar eliyle yüzyıllarca işlenerek güzelleşti. İçlerinde özellikle Sultan Üçüncü Ahmed Han gibi bâzı pâdişâhlar da tuğralarını bizzat kendileri sanatlı bir şekilde yazmışlardır. Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566) devrinden kalan birçok tezhipli tuğraların gösterdiği gibi 16. yüzyıldan îtibâren daha güzel bir şekil alan tuğra, 18. yüzyıl başlarından îtibâren daha da gelişti. Tuğraların son şekli, Sultan İkinci Mustafa Han (1695-1703) zamânında başlamıştır. Osmanlılarda yazının gelişmesini tâkip ederek hat ve istif olarak Sultan İkinci Mahmûd Hanın son yıllarında en mükemmel şeklini aldı.

Osmanlılarda tuğra çekmek yalnız pâdişâhlara mahsus bir hak değildi. 1594 (H.1003) târihine kadar Çelebi Sultan adıyla eyâlet ve sancaklarda vâlilik eden Osmanlı şehzâdeleri, kendi eyâletlerine âit işler için pâdişâh tuğrası gibi tuğra çekerler ve hüküm yazarlardı. Çelebi sultanların tuğraları da aynen hükümdâr tuğraları gibi üç flamalı ve iki kavisli olurdu.

Ayrıca lüzumu hâlinde, hudutlardaki eyâletlerde bulunan vezirlerin, aradaki mesâfenin uzaklığına ve siyâsî duruma göre mühim meselelerde tuğra çekmelerine müsâade olunmuştur. Tuğrakeş vezir denilen bu eyâlet vâlilerinin tuğra çekmek selâhiyetleri, kemankeş Kara Mustafa Paşanın sadâretine kadar devâm etmiş ve ondan sonra kaldırılmıştır.

Hükümdâr ve şehzâde tuğralarından başka, veziriâzamın ve eyâletlerdeki vezir ve beylerbeyi ile sancakbeylerinin, mütesellimlerin hükûmet ve eyâlet işlerine âit yazışmalarda imzâ yerine geçmek üzere kullandıkları, pençe ismi verilen ve tuğraya benzeyen alâmetleri vardı.

Osmanlılarda tuğrayı; ilk devirlerde dîvân-ı hümâyun dâiresinin âmiri olan tuğrâî, daha sonraları ise, nişancı ve tevkıî denilen kimseler çekerdi. 16. asrın ilk yarısından sonra tuğrâî kullanılmamış ve 18. asırdan îtibâren tevkıî ıstılâhı yaygınlaşmıştır. Bu târihlerde muvakkı-i sultânî, tuğrakeş-i ahkâm, hizmet-i tevkıî tâbirleri kullanılmıştır
#87 - Eylül 21 2008, 16:16:30
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Tuğra

Pâdişâhın ismi ve lakabı bulunan alâmet, imzâ. Tuğranın Farsçası nişan; Arapçası tevkî�dir. Tuğra, bütün İslâm hükümdârları tarafından kullanıldı ve ferman, berât vesâire ile paralarda, pâdişâhların nişan ve alâmetleri olarak tuğraları çekildi.

Türk İslâm devletlerinde en gelişmiş tuğra nümûnelerine Osmanlılarda rastlanmaktadır. Osmanlılar tuğrayı, Anadolu Selçukluları ve devâmı olan Anadolu beyliklerinden aldılar ve geliştirdiler.

Osmanlı pâdişâhlarında ilk tuğra, Orhan Gâzi tarafından kullanıldı. Orhan Gâzinin kullandığı yazılı tuğralardan ilki 1324 (H.724 Rebîulevvel) diğeri 1348 (H.749 Rebîulâhir) târihli olup, Orhan bin Osman ifâdesinden ibârettir. Sultan Birinci Murâd�ın tuğrası da aynı şekilde olup, Çelebi Sultan Mehmed�den îtibâren �Han� sıfatı ilâve edilmiştir. Tuğranın üç keşideli ve çifte kavisli şekli Birinci Murâd Handan îtibâren görülmektedir.

Tuğralara duâ cümlesi olarak el-muzaffer dâimâ ibâresi konulmasına ilk defâ İkinci Murâd Han zamânında başlandı. Yavuz Slutan Selim�in tuğrasında ilk defâ �Şâh� ünvânı ortaya çıktı. Yavuz�un tuğrası �Selim Şâh bin Bâyezîd Han el-muzaffer dâimâ� şeklindeydi. Kânûnî�nin tuğrasında bu ünvan baba ismine de eklenerek �Süleymân Şâh bin Selim Şâh Han el-muzaffer dâimâ� şeklini aldı. Sultan İkinci Mahmûd Handan îtibâren ise tuğralarda �Şâh� yazıları kaldırıldı.

Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde standart seviyeye eriştiği kabul edilen tuğranın yazılması şu şekilde olurdu.

Hükümdârın ismi tuğranın en altına yazılır ve bu ismin son harfinin az yukarısından başlayarak sola doğru gidip bir kavis teşkil eden �ibin=oğul� kelimesi ve hükümdâr isminin üzerine de, babasının adı konur ve �han� kelimesinin nûn�u da ikinci bir kavis teşkil ederdi. En üste gelen İslâm harfleriyle yazılı�el-muzaffer� kelimesinin a harfi sağdan sola ve kavisin ortasına doğru bir kol teşkil ederek uzanır ve bunun üzerine de yine İslâm harfleriyle �dâima� ibâresi konurdu. Alttaki birinci kavisin genişliği daha büyük ve ikinci kavis onun içerisinden dönmekte olup her iki kavisin uçları sağda ve en sonda darala darala nihâyet birbirleriyle bitişirlerdi.

Pâdişâhların tuğraları ahitnâme, nâme-i hümâyun, ferman, berat üstüne ve ortaya konulurdu. Tuğra, kâğıtların ve yazıların büyük, orta ve küçük oluşuna tâbi olup, yazı ve kâğıtlarla mütenâsip büyüklükte çekilirdi. Tuğraların sağ tarafına çiçek koymak veya mahlas yazmak âdeti sonradan ihdas edildi.

Son devirlerde berat, menşur, ferman, ahitnâme ve sâire üzerine çekilen tuğra, paralarda ve defterhâne defterlerinin (arâzi, timar vs) başlarına da çekilmiş olup, daha sonraki târihlerde ise, bir arma olarak senetlerde, pullarda, bayraklarda, nüfus kâğıtları üzerlerinde, binâlarda, yapılan çeşme, câmi, imâret kitâbeleri üzerinde de görülmek sûretiyle umûmileşti.

Tuğra yapı olarak dört bölümden meydana gelir:

1. Halk arasında �sele� de denilen, sözlük anlamı �Açık duran baş parmağın ucundan işâret parmağının ucuna kadar olan uzaklık� demek olan sere veya kürsü; tuğranın metin kısmıdır. Bunda pâdişâhın ve babasının adları ile Şah, Han, el-Muzaffer kelimeleri yazılıdır.

2. Beyze: �Bin� ile �Han� kelimelerinin �n� harflerinin kıvrılmasıyla meydana gelen ve iç içe yazılan iki kavise denir. İç beyze ve dış beyze adı verilen bu iki kavis tuğranın sol tarafındadır. �Dâimâ� kelimesi bunun ortasındadır.

3. Tuğ veya elif: Tuğranın yukarıya uzanmış olan mızrak şeklindeki ||| çekmeye (üç elife) verilen addır. Bunların üzerine flama gibi çekilen kıvrıklara zülüf veya zülfe denmektedir.

4. Hançere veya kol: Beyzelerin devâmı olan ve �el-Muzaffer� kelimesinin üzerinden geçerek tuğranın sağına doğru paralel iki çizgi hâlinde uzanan kısma denir.

Pâdişâh vesikalarında �tevki-i hümâyun, nişan-ı hümâyun, nişan-ı şerif-i âlişan, misâl-i meymun, alâmet-i şerif, tugra-ı garra� gibi isimlerle zikredilen tuğra, Osmanlılarda tuğrakeş ve hattatlar eliyle yüzyıllarca işlenerek güzelleşti. İçlerinde özellikle Sultan Üçüncü Ahmed Han gibi bâzı pâdişâhlar da tuğralarını bizzat kendileri sanatlı bir şekilde yazmışlardır. Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566) devrinden kalan birçok tezhipli tuğraların gösterdiği gibi 16. yüzyıldan îtibâren daha güzel bir şekil alan tuğra, 18. yüzyıl başlarından îtibâren daha da gelişti. Tuğraların son şekli, Sultan İkinci Mustafa Han (1695-1703) zamânında başlamıştır. Osmanlılarda yazının gelişmesini tâkip ederek hat ve istif olarak Sultan İkinci Mahmûd Hanın son yıllarında en mükemmel şeklini aldı.

Osmanlılarda tuğra çekmek yalnız pâdişâhlara mahsus bir hak değildi. 1594 (H.1003) târihine kadar Çelebi Sultan adıyla eyâlet ve sancaklarda vâlilik eden Osmanlı şehzâdeleri, kendi eyâletlerine âit işler için pâdişâh tuğrası gibi tuğra çekerler ve hüküm yazarlardı. Çelebi sultanların tuğraları da aynen hükümdâr tuğraları gibi üç flamalı ve iki kavisli olurdu.

Ayrıca lüzumu hâlinde, hudutlardaki eyâletlerde bulunan vezirlerin, aradaki mesâfenin uzaklığına ve siyâsî duruma göre mühim meselelerde tuğra çekmelerine müsâade olunmuştur. Tuğrakeş vezir denilen bu eyâlet vâlilerinin tuğra çekmek selâhiyetleri, kemankeş Kara Mustafa Paşanın sadâretine kadar devâm etmiş ve ondan sonra kaldırılmıştır.

Hükümdâr ve şehzâde tuğralarından başka, veziriâzamın ve eyâletlerdeki vezir ve beylerbeyi ile sancakbeylerinin, mütesellimlerin hükûmet ve eyâlet işlerine âit yazışmalarda imzâ yerine geçmek üzere kullandıkları, pençe ismi verilen ve tuğraya benzeyen alâmetleri vardı.

Osmanlılarda tuğrayı; ilk devirlerde dîvân-ı hümâyun dâiresinin âmiri olan tuğrâî, daha sonraları ise, nişancı ve tevkıî denilen kimseler çekerdi. 16. asrın ilk yarısından sonra tuğrâî kullanılmamış ve 18. asırdan îtibâren tevkıî ıstılâhı yaygınlaşmıştır. Bu târihlerde muvakkı-i sultânî, tuğrakeş-i ahkâm, hizmet-i tevkıî tâbirleri kullanılmıştır
#88 - Eylül 21 2008, 16:17:37
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Türkistan

Asya kıtasında, Türklerin yurdu mânâsına gelen büyük bir ülke.

Tabiî coğrafyası, etnoğrafik ve târihî mânâsıyla Türkistanın hudutları şöyledir: Güneyden Gürgan Nehri, Horasan Dağları, Kopet Dağı, Kuhî Baba, Mezdûran, Tapcak ve Ak Dağları, Hindukuş Sırtları, Mustag-Kuenker Sıradağları; doğudan, Doğu Türkistan�ın doğu hudutları, Sucav civârında 98°50� kuzey paraleli, 40°50� doğu meridyeni noktası; kuzeyden Cungarya ve Kazakistan�ın kuzey hudutlarını meydana getiren İrtiş Havzası ve Aral-İrtiş su ayırımı hattının kuzey yamaçları; batıdan Kuzey Ural Dağı, Yayık Nehri, İdil�in denize döküldüğü yer olan Bökey Orda ve Hazar Deniziyle çevrilidir. Yüzölçümü altı milyon kilometrekare civârındadır.

Türkistan; Batı Türkistan, Doğu Türkistan, Afgan yâhut Güney Türkistan ve İran Türkistan�ı olmak üzere dört bölüm hâlinde incelenir. Batı Türkistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tâcikistan, Kırgızistan, Kazakistan; Doğu Türkistan Çin Halk Cumhûriyeti; Güney Türkistan, Afganistan; İran Türkistan�ı da İran hudutları içindedir. Güneydeki Afgan Türkistan�ı; Afganistan�ın kuzeyinde bend-i Türkistan ve Hindukuş dağ sırası önünde Seyhun Vâdisine ve Batı Türkistan Çukureli�ne doğru uzanan alçak sahadır. Afgan Türkistan�ının en büyük şehri Mezar-ı şeriftir. İran Türkistan�ı; İran�ın Estarâbâd ve Deregiz vilâyetlerini içine alır.

Türkistan, Türklerin yurdu mânâsınadır. Târihî geçmişi çok uzundur. Binlerce yıldan beri Türklerin yurdu olup, topraklarında pekçok devlet kuruldu. Üzerinde çok büyük hâdiseler olup, tesiri hâlâ mevcuttur. Türkistan�ın târihi eskiden Türk devletleri, Çinliler, Moğollar, 19. yüzyıldan îtibâren de Ruslar, Çinliler, Afganlılar, İranlılarla alâkalıdır. Türkistan�a hâkim Türk devletleri kuran Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Harezmşahlar olup, 13. yüzyılın başında da Moğolların işgâline geçti. Moğollardan sonra da çeşitli hanlıkların idâresinde kaldı. Batı Türkistan 1867 yılında Rusya�nın işgalindeyken 1991 yılında Özbekistan ve Türkmenistan�ın öz toprakları oldu. Doğu Türkistan Çin�in işgâlinde, Güney Türkistan ise Afganistan�ın hâkimiyetinde bulunmaktadır. İran Türkistan�ı İran�dadır.
#89 - Eylül 21 2008, 16:18:45
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Türklerde Denizcilik

Türklerde denizcilik Selçukîler devrinde başladı. İstanbulu ve Marmara adalarını kuşatmak için o zamanlar güçlü donanmalar kurmak ihtiyacı duyuldu. Gemlik�i fetheden Selçukîler buralarda tersâneler yapmaya başlayınca, Bizanslılar bu durumu kendileri için tehlike kabul ederek, denizden saldırıya girişerek kızakları yakıp yok ettiler. Marmarada üstünlük sağlayamayan Selçukîler, İzmir�i zaptederek güçlü deniz donanmaları kurdular. Selçuklu Sultanı Alâeddîn Keykubad, Antalya ve civârını fethederek, Alâiye (Alanya)da tersaneler kurdu. Çaka Beyin idâresindeki Türk donanması Midilli ve Sakız adalarını fethetti.

Selçukîlerden sonra Türklerin denize çıkışı Aydınoğullarından Umur Bey zamânında gerçekleşmiştir. Denizcilik alanında en büyük ilerleme Osmanlılar zamânında olmuştur. On altıncı yüzyılda dünyânın en güçlü denizci ülkesi Osmanlılardı. Hattâ Avrupa�nın birleşik donanmasını tekbaşına yok edebilecek üstün bir güçteydi. Yıldırım Bâyezîd zamânında denizcilik alanında büyük gelişmeler sağlanarak Ege kıyılarına hâkim olundu. Antalya�yı da ele geçiren Osmanlılar, Akdeniz�e açılma imkânı buldular.

Fatih Sultan Mehmed Han zamânında kara kuvvetleri gibi denizciliğe de önem verilerek güçlü donanmalar kuruldu. 1453�te Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul�u fethetmesiyle, İslâm târihinde bir devir açılmıştır. Fetih devrinde hutbeler �Hâkimülbahreyn ve Sultânülberreyn� (Denizlerin Hâkimi, Karaların Sultânı) diye okunmaya başlandı.

Kânûnî Sultan Süleymân zamânında Eğriboz, İnebahtı, Midilli, Sıgacık, Kocaeli, Mora, Karlı ili, Rodos, Biga, Mezistre sancakları birleştirilerek merkezi Gelibolu olmak üzere Kaptan Paşa Eyâleti kuruldu. Donanma komutanına da �kaptan-ı deryâ� ismi verildi. Ancak bu ünvan, Barbaros Hayreddin Paşadan sonra �beylerbeyi� olarak değiştirildi. Cezâyir-i Bahr-i Sefid eyâleti beyliğine de �derya beyleri� dendi. Birinci Abdülhamîd Han zamânında kaptan-ı deryâ ismi yerine, donanma kumandanına �bahriye nâzırı� ismi verildi.

On altıncı yüzyılda dünyâya hükmeden Osmanlılar, kapasitesi çok büyük gemiler yaptılar. Savaş gemilerine �Baştarda� adını verdiler. 1710 senesinde İstanbul�da yapılan ve �kalyon� ismi verilen savaş gemisi 3300 kişilik bir donanmaydı. O zamanları dünyânın en güçlü donanmasına sâhib olan Osmanlılar Avrupa devletlerinin ısmarladıkları savaş gemileri ile ticâret gemilerini de yaparlardı.

Dünyânın en büyük tersâneleri İstanbul Haliç ve Gelibolu�daki tersânelerdi. Hattâ Venediklilerin vermiş olduğu gemi siparişi, Türk mühendislerinin gerçekleştirdiği planlarla bu tersânelerde yapılmıştır.

Osmanlılar denizcilik ilmi konusunda da dünyânın en ileri ülkesiydi. 1515 senesinde Pîrî Reis tarafından, ceylan derisi üzerine çizilerek yapılan harita, Amerika kıyıları hakkında gerçeğe çok yakın ayrıntılı bilgi verir. 1528�de Glole Dore tarafından çizilen Amerika kıtasıyla ilgili haritası, Pîrî Reis�in çizmiş olduğu haritanın yanında çok basit kalır.Topkapı Müzesindeki Pîrî Reisin haritasını görenler hayretler içinde kalmaktadırlar. Hâlen mevcûd olan ve 1461 senesinde İbrâhim Reis tarafından çizilen harita da, Osmanlıların o devirde kesinlikle ilim alanında Batıdan üstün olduğunu gösterir.

Donanmada çok güçlü olan Osmanlılar deniz nakliyatında ve ticâretinde de çok ileri idiler. 800 yolcu taşıyan gemiler de yapılmıştır. Bahriye nezâreti teşkilâtı içinde Şirket-i Hayriye ve Haliç şirketleri vardı.

1843 senesinde kurulan Fevâid-i Osmaniye Şirketinin 108 senelik faâliyetine ve 1851 senesinde kurulan Şirket-i Hayriye�nin 94 senelik faaliyetine, 1913 senesinde kurulan Haliç hattındaki İtalyan Şirketinin 22 senelik faaliyetlerine son verilerek, 1944 senesinde Devlet Deniz Yolları ve Limanları İşletme Umum Müdürlüğüne devredilmişlerdir. Çeşitli isim değişiklikleriyle bugüne kadar faaliyetlerini sürdüren kuruluşlar Türk denizciliğinin gelişiminde önemli rol oynamışlardır.
#90 - Eylül 21 2008, 16:20:43
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Uç Beyliği

Anadoluda kurulan Türk devletlerinin sınırlarını muhâfaza ve yapacakları akınlarla diğer devletleri yıpratma vazifesi gören yarı bağımsız beylikler. Bu aşiretlerin reisine de Uç Beyi denir.

Anadolu�da ilk Uç Beyliği, Büyük Selçuklular tarafından 1071 Malazgirt Zaferinin kazanılmasından sonra kuruldu. Karadeniz�le Akdeniz arasında bulunan uç bölgelere Uç Beyleri yerleştirildi. İlk Uç Beyi Melik Ahmed Danişmend Gâzidir.

Uç beylerinin ve emrindeki aşiretlerin, fedâkâr, azimli ve yüksek îmânlı gayretleriyle Bizanslılar Ege Denizi kıyılarına kadar atıldı. Hattâ bu fetihler neticesinde Ege Denizine erişildi. On üçüncü yüzyılda Moğol istilâsı dolayısıyla, birçok Türkmen boyları uç bölgelere yerleştiler. Bu Türkmenlerin yanında dervişler, şeyhler de gelmişlerdi. Uç bölgelerinde büyük gayretler gösterip, birlik ve berâberliği sağlayan bu dervişler, kuvvetleri yeni fetihlere hazırladılar. Bu derviş gâziler fethedilmemiş bölgelere de gidip, tekke, zâviye gibi dînî tesisler kuruyorlar, buralarda Türk-İslâm mefkûresini yayarak, fetih hareketlerine yardımcı oluyorlardı. Beylikler döneminde de bu fetih hareketleri devam etti.

Yarı bağımsız olan Uç Beylerini ilk defâ Birinci Alâeddîn Keykubad (1220-1237) merkezî idâreye bağladı. Keykubad�ın ölümü üzerine İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (1237-1246) sultan oldu. Keyhüsrev, 26 Haziran 1243 yılında Moğollara Kösedağ Savaşında mağlup oldu. Bu mağlubiyet üzerine Uç Beyleri tekrar yarı bağımsız hâle geldiler. Moğol ordusu Komutanı Abaka Hanın Doğu ve Orta Anadolu�da yaptığı katliâm ve tahribattan sonra Uç Beyleri bağımsızlıklarını îlân ettiler. Türk Sultanlarını nüfuzu altında tutan İlhanlılar 1335�te yıkıldı. Bu vak�a neticesinde de Uç Beylerinin bağımsızlık hareketleri iyice hızlandı. Bağımsız hâle gelen Uç Beyleri cihâda devam etmekle birlikte aralarında da harp yapıyorlardı. Büyük kitleler hâlinde gelen Türkmenler de, Uç Beyliklerinin kuvvetlenip büyümesine yardımcı oluyordu. Beylikler arasındaki mücâdelelerin yegâne sebeplerinden birisi Bizans oyunlarıydı. Beylikler, Moğollar ve Bizanslılar başta olmak üzere düşmanlarına karşı amansız bir mücâdele verdiler. Halkı mücâdeleye, Tapduk Emre, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî dahil daha pekçok şeyh ve dervişler teşvik ediyorlar, bir yandan da birlik ve berâberlik bayrağını açıyorlardı. Söğüt, Domaniç ve Bilecik bölgelerinde kurulan Osmanoğulları Beyliği, Bizanslılarla yaptıkları mücâdele sonunda çok büyük fetihlerde bulundular. Devlet güçlenince onlar da Uç teşkilâtını kurdu. Osmanlılarda Uç Beyi �Akıncı Beyi� olarak da anılır.
#91 - Eylül 21 2008, 16:22:27
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Ulüfe

Osmanlı Devletinde Kapıkulu Askerlerine, Acemi Ocağı mensuplarına, kimi saray ve devlet görevlilerine üç ayda bir verilen maaş.

Mevâcib adı da verilen ulûfe Dîvân-ı Hümâyunda, Veziriâzamın huzûrunda verilirdi. Muntazam olarak verildiği zamanlarda ilk iki maaş, Muharrem ve Cemâzilevvelde son iki maaş ise Şâban ayı içinde veya bu ayın sonlarında dağıtılırdı. Bu sûretle üç ayda bir dört defâda verilmesi icap eden ulûfe, üç defâda veriliyordu. Ulûfe dağıtımı mutlak sûrette Salı günü olurdu. Yeniçerilerin maaş defterlerine çok dikkât edilirdi. Her ulûfe dağıtımında üçer nüsha hazırlanırdı. Asıl, mükerrer, hazine ismi verilen bu defterler yeniçeri kâtib dâiresinde yazılır, suistimâle meydan vermemek için ilk zamanlarda pâdişâh tarafından kontrol edilirdi. Bu işe, Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566) ile Dördüncü Murâd Han (1648-1687) çok fazla hassâsiyet göstermişlerdir.

Maaş, kurulan dîvânda dâvâlar dinlendikten sonra dağıtılırdı. Hazine önünde tevzi edilen maaş bölük ve ortanın mevcutlarına göre ayrı keselere konurdu. Gülbangı çekildikten sonra ağa bölüklerinden başlamak üzere masa üzerinde ayrılan keseler bölüğün efrâdı tarafından alınırdı. Merâsim bitince bunlar omuzlarına bu keseleri koyarak alayla kışlalarına giderlerdi. Kışlalarda ertesi gün her bir orta toplanarak maaşlarını alırlardı.

Hazineden alınan para ortalara gelince mutlaka sayılırdı. Fazlası hazineye iâde edilir, noksan ise mâliyeden tamamlanırdı. Yeniçeriler arasında hazineden haksız yere bir akçe dahi almak büyük suç sayıldığından böyle bir işe hiçbir zaman tenezzül etmezlerdi.

Ulûfe dağıtıldığı dîvânın ertesi günü Sadrıâzam, Paşa Kapısında, Kapıkulu süvârileriyle cebeci, topçu ve top arabacı ocaklarının maaşlarını bizzat kendisi başında bulunarak verdirirdi. Böylece bütün ocakların ulûfe dağıtım işi tamam olurdu.

Sefer sırasında ordunun maaş dağıtımı ise divandakinin aynı olurdu. Sadrıâzamın veyaSerdâr-ı ekremin dîvân çadırında toplanarak maaş verilirdi. Bu sırada bulunmayanların ocakla ilgileri kesilirdi.

Ulûfe dağıtımından önce yeniçerilere saray mutfağında hazırlanan çorba, pilav ve zerde verilirdi. Yeniçeriler bir şeye küskün oldukları zaman çorba içmezlerdi. Ramazanda ulûfe dağıtılırken askerin hepsi oruçlu olduğundan çorba, pilav, zerde verilmezdi. Yalnız Ramazanın on beşinde Pâdişâhların Hırka-i şerîf ziyâretinde Yeniçerilerle diğer Kapıkulu Ocaklarına Hırka-i şerîf ziyâretini müteakip saray matbahından tepsilerle baklava verilirdi. Her ortanın gümüş meşin önlüklü aşcı ustaları tepsileri peştemala bağlar, renkli sırıklara takar, her birini ikişer kişi alıp alayla kışlalarına götürürlerdi ki buna Baklava Alayı denirdi.
#92 - Eylül 21 2008, 16:24:18
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Vaka-i Hayriye

Yeniçeri Ocağının kaldırılması hâdisesi için kullanılan tâbir.

Yeniçeri Ocağının, kuruluş yılları sonrasında, Osmanlı Devletinin Yükselme Devrinde seferde ve hazarda pekçok hizmetleri görüldü. Büyük zaferlerin kazanılmasında hizmeti geçti (Bkz. Yeniçeriler). Fakat, hizmeti devamlılık arz etmedi. On beşinci yüzyılda Fâtih�e itaatsizlikleriyle başlayan disiplin bozukluğu 16. yüzyılda daha açık görüldü. Sultan Üçüncü Murâd Han (1574-1595) zamânında genel olarak bozulmaya başladı. Devşirme Kânunu bütünüyle tatbik edilmeyince, Yeniçerilerle hiç alâkası olmayanlar Ocağa kaydedilmeye başlandı. Disiplin bozuldu. Hâdise çıkarma âdet hâline geldi. Seferden kaçma, muhârebeye katılmama, kumandanları, devlet adamları ve hattâ sultanı dahi azl, katl etmek fiillerinde bulundular. İslâh teşebbüsleri kâr etmediği gibi kabul de etmiyorlardı. Tâlime yanaşmadıklarından devrin silahlarını kullanmıyor, muhârebe taktiklerini kabul etmiyorlardı. Zamanla aslî vazifelerinden tamamen uzaklaştılar. Esnaflık ve ticâretle meşgul olmaya başladılar. Osmanlının yüzyıllarca üç kıtada hâkim kılmaya çalıştığıİslâm ahlâkını terk ettiler. Kadın ve erkeklere sarkıntılık, birbirleriyle kavga, odaları arasında mücâdele, tüccar, esnaf ve diğer çalışanları haraca bağlama veyâhut kazançlarına ortak olma, tüccar gemilerine balta asma gibi gayr-i İslâmi (kânunsuz) hareketler önü alınmaz hâle geldi. Harpten kaçma, ağalarını öldürme, reâyaya her türlü zulm ve işkence gibi zorbalıkları da ahâlinin Yeniçeriler aleyhine dönmesine sebep oldu.

Yeniçerilerin katl ettiği büyük ıslâhatçı Sultan Üçüncü Selim Hanın şehâdeti günü 28 Temmuz 1808 târihinde pâdişâh olan Sultan İkinci Mahmûd Han Yeniçeri Ocağı kalkmadıkça zamânın ihtiyaçlarına uygun askerî teşkilâtın ve diğer ıslâhatların yapılamayacağını açıkça görmüştü. Yeniçeri Ocağı mensuplarını şüphelendirmeden uzun vâdeli plânlar yaptı. Îtimâda şâyan adamlarını devlet ve askerî teşkilât kadrolarına tâyin etti. Benderli Mehmed Selim Sırrı Paşayı Sadrâzamlığa, Kadızâde Tâhir Efendiyi Meşihat makâmına getirdi. Sultan Mahmûd Hanın âlimlere hürmet ve iltifatları bunların da halîfenin safında yer almasına sebep oldu. Topçu Ocağı mensuplarına rütbe verip, kıymetlendirdi; onlarla gizli müzâkerelerde bulunup, bâzı tedbirler aldı. Sultanın emri üzerine, yüksek devlet memurları uzun süren müzâkereler sonunda muntazam ordu teşkiline karar verdiler. Eski Yeniçeri ağalarından Boğazlar Muhâfızı Ağa Hüseyin Paşanın teklifiyle, isteyen Yeniçerilerin de girebileceği �Eşkinci� adıyla bir teşkilât kuruldu. Yeniçeri Ağası Celâleddîn Ağa vâsıtasıyla, Kul Kethüdâsı Hasan ve Ocağın ileri gelenlerine rütbe ve diğer makamlar verilmesi vaadiyle tasvipleri alındı. Şeyhülislâm Kadızâde Mehmed Tâhir Efendinin konağında 25 Mayıs 1826 târihinde; Sadrâzam Mehmed Selim Paşa, Rumeli Kadıaskeri, İstanbul Müftüsü, Sadâret Kethüdâsı, Defterdar, Darphâne Nâzırı, Tophâne Nâzırı, Yeniçeri Ağası ve Ocağın ileri gelenleri toplandı. Yüksek devlet ricâli ve âlimlerin katıldığı bu toplantıda devletin iç ve dış durumu müzâkere edildi. Burada tâlimli asker yetiştirilmesi husûsunda ittifakla fikir birliğine varıldı. Âlimler, harp tâlimi yapılmasının gerekli olduğuna dâir fetvâ verdiler. Toplantıdan sonra, vezirler, âlimler ve ocağın ileri gelenleri, Ağa Kapısında toplanarak verilen kararlar gereğince çalışacağını belirten sened imzâladılar. Eşkinci Lâyihası denilen bu senede göre; İstanbul�da bulunan elli bir Yeniçeri Ortasından herbiri asker olmaya müsâit yüz elli kişi çıkaracak. Eşkinci Sınıfının her odasında, Yeniçeri Odasındaki kadar subay bulunacak. Yâni, birer tâne Çorbacı, Odabaşı, Vekilharç, Bayraktar, Usta Başkarakullukçu, Saka bulunacaktı. Subaylar tâyinlerinde Yeniçeri Ağasına câize vermeyeceklerdir. Yeniçeri Ağası vazifesine başlarken Sadrâzama hiçbir para vermiyecekti. Eşkincilerin eğitimlerine îtinâ edilecekti. Tâlim, subayların nezâretinde Etmeydanı�nda, atış Kâğıthâne yâhut Davutpaşa�da yapılacaktı. Eşkinci nezâretine Matbah ve Gümrük Emini Hacı Sâib Efendi tâyin edildi.

Eşkinci Lâyihasının yayınlanmasıyla, Yeniçerilerin taahhüdü altında projenin tatbikatına başlandı. Eşkinci Ocağına birkaç gün içinde beş yüz kişi mürâcaat etti. Eşkincilere üniforma ve silâhları dağıtılıp, 11 Haziran 1826 târihinde Etmeydanı�nda tâlim başladı. Fakat, pâdişâh ve devlet ricâli Yeniçerilerden emin olmadıklarından ihtiyâtî tedbir aldılar. Topçu, Humbaracı, Lâğımcı ve Tersâne Ocaklarının ileri gelenleri hükûmet safına alındı. Boğaziçi�nin Rumeli Sâhil Muhâfızı Ağa Hüseyin Paşa ve Anadolu Sâhil Muhâfızı İzzet Mehmed Paşanın maiyyetlerindeki üç bin kadar sekban askeri, lüzumunda derhal müdâhale için hazır kuvvet olarak ayrıldı. Devlet ricâli her ihtimâle karşı Boğaziçi�ndeki yalılara çekildi.

Yeniçeriler, Eşkinci Ocağının tâlime başladığı gün aleyhte propagandaya başladılar. Yeniçeri Ocağının kaldırılacağı etrafa yayıldı. Yeniçeriler, Eşkinci Ocağını istikbâlleri için zararlı görerek, isyan bayrağını açtılar. 15 Haziran 1826 târihinde kazanları alıp, Etmeydanı�nda toplandılar. Âsiler, etrafa tellâllarını gönderip, �Sadrâzamın, Yeniçeri Ağasının, Ağa Hüseyin Paşanın öldürüldüğünü� îlân ederek, halka �Etmeydanı�nda toplanma� dâveti yaptılar. Serseriler, Yeniçeri menfaatkârları dâvete katıldılar. Yağma, soygun, halka tecâvüz, anarşi başladı. Harp tâlimine fetvâ veren âlimler hakârete uğrayıp, tehdit edildi.

Yeniçerilerin isyanı üzerine Sadrâzam, Şeyhülislâm ve diğer devlet adamlarıTopkapı Sarayına gittiler. Sadrâzam, Topçu, Humbaracı, Arabacı, Tersâne Ocaklarına, Şeyhülislâm ise müderrislere, şeyhlere ve talebelere saraya gelmeleri için haber gönderdi. Sultan Mahmûd Han da, Beşiktaş Sarayından Topkapı Sarayına geldi. Pâdişâh, önce Sadrâzam ile Şeyhülislâmı, sonra da devlet ricâli ve âlimleri kabul etti. Onlara, Yeniçerilerin dayanılmaz hâle gelen isyan hareketlerinden bahsetti. İsyânın dînî hükmünü sorunca âlimler isyancıların katlinin meşrûluğuna cevaz (izin) verdiler. SultanahmedCâmii harekât üssü kabul edildi. Sancak-ı şerîf çıkarıldı. Müslümanlar Sancak-ı şerîf altında Sultanahmed Câmiinde toplandılar. Sancak-ı şerîf tekbirlerle minbere dikildi. Silâhsızlara içcebehâne açılarak, silâh dağıtıldı. Âsiler, Sancak-ı şerîf altında toplanılmasını engellemek için, Sultanahmed ve Bâyezîd meydanlarında cana tecâvüz ederek, terör havası estirdilerse de muvaffak olamadılar. Âsiler, Divanyolu ile Bâyezîd etrâfını, Uzunçarşı ile o tarafın yollarını tutmuşlardı. Devlete sâdık kuvvetlerin kumandanlarındanAğa Hüseyin Paşa, Topçu askeriyle Divanyolu�ndan, İzzet Mehmed Paşa, Humbaracı, Lâğımcı, Tersâne askerleriyle Saraçhâne tarafından, Etmeydanı istikâmetine hareket ettiler. Silâhlandırılmış ahâliyse askerin gerisinden geliyordu. Âsiler, tahminlerinin üstünde mukâvemetle karşılaşınca geri çekildiler. Ağa Hüseyin Paşa kuvvetleri, Horhor Çeşmesi yakınlarında âsi müdâfîlerin mukâvemetiyle karşılaştılar. Topçu Yüzbaşı İbrâhim Ağanın gayretiyle mukâvemet kırıldı. Âsiler devamlı gerileyip, Etmeydanı�nda Yeni Odalar denilen Yeniçeri kışlalarına çekildiler. Âsilerin kışlası çembere alındı. İbrâhim Ağa, topçu ateşiyle, kışla kapısını tahrip etti. Topçu İmamı Hacı Hâfız Ahmed Efendi önde olmak üzere askerlerle kışlaya girdi.

Kışla yakıldı. Şiddetli bir taarruzla âsilerin çoğu kılıçtan geçirildi. Kaçıp da, yakalananlar îdâm edildi. Yeni Odalardan sonra Eski Odalar denilen kışlaya kaçanlar da yakalandı. Kaçaklardan yakalananlar îdâm edildi. Serseriler ve zararlı fiillerde bulunan şahıslar İstanbul�dan uzaklaştırıldı. İsyânın bastırılmasıyla Sadrâzam ve Şeyhülislâm, Sancak-ı şerîfi Sultanahmed Câmiinden alarak tekbir ve tehlîl ile Topkapı Sarayına getirdiler. Sultan Mahmûd Han, Sancak-ı şerîfi karşıladı. Sancak-ı şerîfi Bâbüssaâde çatısı altında kurulan taht yerine dikti. Muhteşem merâsim yapıldı. Sancak-ı şerîf yerine konduktan sonra, SultanMahmûd Han harekâtı muvaffakiyete götürenlere, merâsime katılanların huzûrunda teşekkür etti. Devlet ricâli, meseleleri görüşmek üzere sarayda kalıp, diğerleri dağıldı.

Yeniçeri Ocağının imhâ edildiği 15 Haziran 1826 târihine Osmanlılar ve târihçiler �Vak�a-ı Hayriyye� dediler. Yeniçerilerin imhâ edilişi her tarafta sevinçle karşılandı. Yeniçeri Ocağı resmen 17 Haziran 1826 târihinde kaldırıldı. Sultan Mahmûd Han, bir Hatt-ı Hümâyun yayınlayarak Yeniçerilerin devlet ve millete yaptıkları kötülükleri saydı ve ocağın kaldırıldığını belirtti. Sadrâzam vâlilere özel tâlimat göndererek vilâyetlerdeki Yeniçeri Ocaklarının söndürülmesini istedi. Yeniçeri Ocağı kurulurken duâ eden Hacı Bektaş-ı Velî hazretlerinin yolundan ayrılan sapık Hurûfîlerin tekkeleri kapatıldı; Hurûfî babaları sürüldü.

Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla �Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye� adıyla devrin usûlüne göre yeni bir ordu teşkilâtı kuruldu. Seraskerliğine Ağa Hüseyin Paşa tâyin edildi. Osmanlı şâirleri an�aneye uyarak Vak�a-i Hayriyye için târih düşürdüler. En meşhuru Keçecizâde İzzet Molla�nın şu mısralarıdır:

Tecemmü eyledi meydan-ı lahme
İdüb küfrân-ı nimet nice bâği
Koyup kaldırmada ikide birde
Kazan devrildi söndürdü ocağı.
#93 - Eylül 21 2008, 16:25:41
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Vakanüvis (Vak'anüvis)

Zamânın olaylarını kayıtla vazifelendirilmiş resmî devlet târihçisi.

Târihin lüzumu anlaşılıp, kendilerinden sonra gelen nesillere bir eser bırakmak arzusu doğunca târihî vak�alar bir memura tutturulmaya başlandı. Bunlar ibret ve bilgi alınacak vesikalar olarak yeni nesillere bırakılmıştı. Osmanlılarda önceleri şehnâmenüvis nâmıyla bilinen görevli memurlar sonradan vak�anüvis adını aldı.

İlk vak�anüvis târihi 18. asırda tutulan Nâimâ Târihi�dir. Son vak�anüvis târihiyse Lütfi Târihi�dir. Osmanlıların son vak�anüvisi Abdurrahman Şeref Efendinin yazdığı târih basılmadığı için hangi târihten hangi târihe kadar hazırlandığı bilinmemektedir. Resmî olarak ilk vak�anüvis Halebli Mustafa Nâimâ Efendidir. Meşhur Nâimâ Târihi�ni Sadrâzam Amcazâde Hüseyin Paşanın emriyle yazmıştır. Kendisinden önce yazılmış olan husûsî târihlerden de istifâde eden Nâimâ 1591-1659 yılları arasındaki olayları anlatarak mükemmel bir mîras bırakmıştır. Bundan sonra Raşid, Küçük Çelebizâde Âsım, Sami, Şakir, Refet Hıfzı, Suphi, İzzî, Şefik, Rahmi, Hakim, Mehmed Said, Mûsâzâde Ubeydullah, Behçetî, Süleyman Molla, Enverî, Edib, Halil Nuri,Vâsıf, Pertev, Amir, Mütercim Âsım, ŞanizâdeAtaullah, Esad, Mehmed Recai Efendiler, Cevdet Paşa, Lütfi Efendi ve en son olarak Abdurrahman Şeref Bey sırasıyla vak�anüvis olmuşlardır. Bunların içinde Nâimâ ile Cevdet Paşa bu görevi tam hakkıyle yerine getirmişlerdir. İsimleri sayılan vak�anüvislerin kaydettikleri hâdiselere âit meydana gelen târihler: (1591-1659) Nâimâ, (1660-1727) Raşid, (1730-1743) Suphi, (1744-1751) İzzî, (1752-1773) Vasıf, (1774-1811) Cevdet, (1787-1807) Âsım, (1808-1817) Şanizâde, (1825-1876) Lütfi.

#94 - Eylül 21 2008, 16:27:33
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Valide (Vâlide) Sultan

Osmanlı Devletinde pâdişâh anneleri için kullanılan tâbir. Vâlide sultanların resmî ünvânı Mehd-i ulyâ idi. Vâlide sultan tâbiri ilk defâ Sultan Üçüncü Murâd Han tarafından vâlidesine verilmiş ve sonra devamlı olarak kullanılmıştır.

Harem-i hümâyûnun en yüksek makâmı vâlide sultanlıktı. Vâlide sultan, protokolde pâdişâhtan sonra gelirdi. Devlet içindeki büyük nüfûzlarına rağmen, siyâsetle uğraşanları yok denecek kadar azdır. Bunun yanında, hemen hepsi hayır işleriyle meşgul olmuşlardır.

Pâdişâh tahta geçince, annesi hayatta ise, Eski Saraydan Yeni Saraya naklolunurdu. Tahta geçen pâdişâhın annesi vefât etmişse, vâlide sultanlık boş kalırdı.

Vâlide sultânın haremde geniş bir câriye kadrosu vardı. Haremi, haznedar usta vâsıtasıyla idâre ederdi. Bütün kadınlar, sultanlar, ustalar ve câriyeler kendisinden çekinirler, onu sayarlardı. Haremdeki bütün işler onun emriyle yapılırdı. Hiç kimse emirlerine karşı gelemezdi. Harem halkının gezintilere çıkması onun muvâfakatıyla olurdu.

Vâlide sultanlara darphâneden belli bir ödenek ve has derecesinde dirlik verilirdi. Vâlide sultanlara tahsis edilen gelirlere başmaklık da denilirdi. Has veya tahsîsâtlarından başka yiyecek, içecek ve yakacak tâyinleri de bulunan vâlide sultanlar, zaman zaman pâdişâhın ihsânlarına da mazhâr olurlardı.

Vâlide sultanların mâlî işlerini idâre için bir kethüdâ (kahyâ) tâyin olunurdu. Bu zât, devlet ricâlinden olup, îtimâda lâyık görüldüğü için bu hizmete seçilirdi.

Otuz altı Osmanlı pâdişâhından yirmi birinin annesi oğullarının pâdişâh olmasına yetişerek, vâlide sultan olmuştur. Bunlardan sâdece Mâhpeyker Vâlide Sultan şehit edilmiş, diğerleri vefât etmişlerdir.

Gelirlerini hayır işlerine sarfeden vâlide sultanlardan bâzıları şunlardır:

Üçüncü Murâd Hanın annesi Nûr Bânû Vâlide Sultanın İstanbul�un Anadolu ve Rumeli yakasında birçok eseri vardır. Üsküdar Toptaşı�nda Atik Vâlide Câmii, imâreti, medresesi, dârüşşifâsı ve çifte hamamını yaptırdı.

Dördüncü Murâd ile İbrâhim Hanın anneleri Mâhpeyker Kösem Vâlide Sultan: Hüsn-ü cemâli, aklı ve zekâsı ve hayrât ve hasenâtıyla meşhur sâlihâ ve afîfe bir vâlide sultandı. YeniCâminin temelini attı. Üsküdâr Çinili Câmii ve yanına mektep, çeşme, dârülhadîs, çifte hamam ve sebille Anadolu Kavağı�ndaki câmiyi yaptırdı. Çarşamba�daki Vâlide Medresesi Mescidinin de bânîsidir. Çakmakçılar Yokuşu�nda büyük Vâlide Hanı ile içindeki mescit de onun eseriydi. Rumeli�de çok değerli vakıfları ve hayrâtı vardır.

Dördüncü Mehmed Hanın annesi Hadîce Turhan Sultan: Sâlihâ ve hayırsever bir hanımdı. Eminönü�nde Yeni Câminin temelini Mâhpeyker Kösem Sultan atmıştı. Turhan Sultan tamamlatıp 1664 (H.1074) yılında ibâdete açtı. Mektep, medrese, imârethâne, kütüphâneler ve çeşmeler yaptırdı.

Üçüncü Selim Hanın annesi Mihrişâh Vâlide Sultan: Halıcıoğlu�nda Abdüsselâm Câmii Mezarlığı önünde çeşmesi vardır.

Birinci Mahmûd Hanın annesi Sâlihâ Sebkatî Vâlide Sultan: Tophâne civârındaKâdirî Dergâhının avlu kapısı bitişiğinde kesme taştan bir çeşmesi vardır. Galata Azapkapı�sında kıymetli bir sebille sağda ve solda birer çeşmesi bulunmaktadır.

Birinci Abdülmecîd Hanın annesi Bezm-i Âlem Vâlide Sultan: Târihe mâlolan ve senelerce hizmet veren pekçok hayır müessesesi yaptırdı. Yaptırdığı câmilerin en büyüğü sâhil boyunda, Dolmabahçe Sarayı karşısındaki Vâlide Câmi-i şerîfidir.

Bugün Kız Lisesinin bulunduğu yerde, sultan Mahmûd Han Türbesinin arkasında mektep yaptırmıştır. Ayrıca râmi ve Maltepe yolunun tam ortasında bulunan çeşme de onun eseridir. Hayır eli çok uzaklara kadar ulaşan Vâlide Sultan, büyük velî Abdullah-ı Dehlevî�nin talebelerinden Muhammed Cân Mekkî için Mekke-i mükerremede bir dergâh yaptırmıştır.

Vâlide Sultan, şahsî servetini vakfederek, Gurebâ Hastahânesini yaptırdı. 1843 yılında câmi ve çeşmesiyle birlikte hizmete açıldı.

İkinci Mahmûd Hanın annesi Nakş-i Dil Vâlide Sultan: Üsküdar Alemdağı Sarıkadı köyünde ve Ayasofya arasındaki eski tevkîfhâne binâsının deniz tarafı köşesinde çeşmeleri vardır.

Sultan Abdülazîz Hanın annesi Pertevniyâl Vâlide Sultan: İstanbul Aksaray�da bir câmi (Vâlide Câmii), kütüphâne, çeşme, mektep yaptırdı. Eyüp Defterdâr İskelesi yakınında Yâ Vedûd Câmii sırasında ve Karagümrük pazarı arkasındaki çeşmelerin bânisidir.
#95 - Eylül 21 2008, 16:28:21
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Vilâyât-ı Sitte


Osmanlı Devleti'nde Erzurum, Van, Harput (Mamuretül-Aziz, Elazığ), Sivas, Bitlis ve Diyarbakır'ı içine alan altı vilayete verilen genel ad.

Vilâyât-ı Sitte, özellikle 1878 Berlin Antlaşması'ndaki bazı hükümler dolayısıyla önem kazandı. Bu antlaşmanın 61. maddesi gereğince, Rusların ve Batılı devletlerin baskısı sonucu, bu altı vilayette Ermeniler lehine ıslahat yapılacaktı. İkinci Abdülhamid Han, yapılacak ıslahatın, Doğu Anadolu'nun Osmanlı Devletinden ayrılmasıyla sonuçlanacağını düşündüğü için, bütün baskılara rağmen, Vilâyât-ı Sitte'de istenilen ıslahatı yapmadı. Ayrıca, bu altı vilayeti meydana getiren 20 sancağın hiçbirinde Ermeniler çoğunlukta değildi.

#96 - Eylül 21 2008, 16:29:18
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Yeniçeri

Osmanlı Devletinde pâdişâhın şahsına bağlı kapıkulu ocaklarının piyâde sınıfı.

Eyâletlerdeki topraklı veya timarlı sipâhilerle diğer eyâlet kuvvetlerinden tamâmen ayrı olarak Osmanlı devlet merkezinde pâdişâhların şahıslarına bağlı kapıkulu denilen yaya ve atlı maaşlı askerler vardı (Bkz. Kapıkulu Ocakları). Kapıkullarının en meşhur sınıfı �Yeniçeri Ocağı� idi.

Osmanlı Devleti Rumeli tarafında genişlemeye başlayınca, dâimî bir orduya ihtiyaç duyuldu. Savaşta esir alınan askerî şartlara uygun Hıristiyan çocukları, İslâm terbiyesiyle yetiştirilerek yeni bir askerî sınıf meydana getirildi. Bu uygulamayı ilk olarak Orhan Gâzinin oğlu Şehzâde Süleymân Paşanın başlattığı rivâyet edilmektedir. Yine rivâyete göre, kuruluşu sırasında Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin duâsını alan bu ordu, yeniçeri ocağının kurulmasına kadar Osmanlı Devletinin tek ve muntazam ordusu olarak kaldı.

Orhan Beyin vefâtından sonra yerine geçen Sultan Birinci Murâd Han, Çandarlı Kara Halil�i yeniçeri ve acemi ocaklarını kurmakla vazifelendirdi. Molla Rüstem Karamânî ile birlikte bu işi başarıyla yürüten Çandarlı Kara Halil, devlet hazînesi ve devletin mâlî teşkilatını da kurup çeşitli düzenlemeler yaptı. Yeniçeri ocağına asker yetiştirecek ilk acemi ocağı Gelibolu�da kuruldu. İslâm hukûkunda, harpte elde edilen esir ve ganîmetlerin beşte birinin beytülmâle âit olması hükmüne dayanılarak Pençik Kânunu çıkarıldı. Bu kânunla, savaşlarda elde edilen her beş esirden biri devlet hesâbına ve asker ihtiyacına göre acemi oğlanı olarak alındı. Daha sonra Devşirme Kânûnu çıkarılarak, pençik oğlanından başka, devşirme ismiyle, Rumeli tarafındaki Osmanlı tebaası olan Hıristiyanların çocuklarından da acemi oğlanı alınması kararlaştırıldı. Sonraki yıllarda bu kânun Anadolu�daki Hıristiyan tebaaya da uygulandı (Bkz. Devşirme). Tespit edilen esaslara göre acemi oğlanları yetiştirildi. Muhtelif hizmetlerde bulunan acemilerin yeniçeri ocağına kayıt ve kabullerine çıkma veya kapıya çıkma adı verilirdi. Bunların kapıya çıkmaları umûmiyetle sekiz yılda bir yapılırdı. Bu müddeti dolan acemi oğlanlarının isimleri İstanbul ağası tarafından düzenlenen defterlere kaydedilir ve yeniçeri ağasına sunulurdu.(Bkz. Acemi Ocağı)

Yeniçeriliğin ilk teşkilinde orduya bin nefer alındı. Bunların her yüz kişisinin başına Yayabaşı adıyla bir kumandan tâyin olundu. Ocak, 15. yüzyıl ortalarına kadar yaya bölükleri veya daha sonra cemâat adı verilen bir sınıftan ibâretken Fâtih Sultan Mehmed zamânından îtibâren �sekban bölüğü�nün de kurulmasıyla iki sınıf hâline getirildi. 16. asır başlarında ise �ağa bölükleri� denilen üçüncü bir sınıf daha teşkil edildi. Bu üç sınıf toplam 196 ortadan meydana geliyordu. Bunun 101�i cemâatli, 61�i bölüklü, 34�ü sekban ortasıydı. Cemâat ortalarından 60, 61, 62 ve 63. ortalar İstanbul�da otururlar, pâdişâhın merâsim günlerinde maiyet askerini teşkil ederlerdi. Bunlara �solaklar� denirdi. Diğerleri hudut kalelerine taksim edilmiş olup, bu kalelerin muhâfazasıyla vazifeliydiler. Bölük ortalarından 31�i İstanbul�da sancak-ı şerîfin muhâfazasıyla vazifeliydiler. Sekban ortaları ise, pâdişâhın av mâiyetiydi.

Osmanlı pâdişâhlarının eğitimi geliştirmek için tertipledikleri muhteşem ve büyük sürek avları sekbanlar tarafından hazırlanırdı. İstanbul civârındaki mîrî çiftliklerin muhâfazası onlara bırakılmıştı. İstanbul�da bulunan cemâat ve bölük ortaları aynı zamanda büyük şehrin inzibat ve âsâyişiyle vazifeliydiler. Her semt bir ortanın emrine verilmişti. Her semtte kolluk denilen bir yeniçeri karakolhânesi vardı.

Her yeniçeri ortasının nişân denen bir bayrağı ve alâmeti vardı. Nişanlar, bayrak üzerine işlenirlerdi. Yeniçeri ocağının bayrağına, ocağın sünnî mezhebe mensup olduğunun işâreti olarak İmâm-ı A�zam bayrağı denilirdi. Bu; beyaz ipekten, üstüne altın sırma ile bir tarafına, �İnnâ Fetahnâ leke fethan mübînâ�, diğer tarafına da, �Ve yensurekellahü nasran azîzâ� âyet-i kerîmesinin işlendiği bir sancaktı. Ordugâhta yeniçeri ağasının çadırı önüne dikilirdi. Merâsimlerde yeniçeri ağasının atının önü sıra götürülürdü. Bu bayrağı taşıyan yeniçeriye Başbayrakdar denilirdi. Ocağın bir de alay bayrağı vardı ki, bu da yarısı sarı, yarısı kırmızı ipek bir bayraktı. Her yeniçeri ortasının, üzerlerinde orta nişanlarının işlenmiş olduğu uçları çatal bayrağı vardı.

Her ortanın çorbacı denilen bir kumandanı, odabaşı denilen bir kumandan muâvini, Vekilharç ünvânlı bir idâre memuru ve bayraktâr�ı, vardı. Ortanın en kıdemlisine başeski, aşçıbaşısına usta, aşçı muâvinine başkarakollukçu denilirdi.

Yeniçeriler başlarına börk denilen beyaz keçeden bir külah giyerlerdi. Bunun arkasında ise yatırtma denilen ve omuza kadar inen bir parça yer almaktaydı. Yeniçeriler börklerini eğri, subayları da düz giyerlerdi.

Ayakkabıları şehirde ökçesiz yemeni, seferde yandan kopcalı bir çeşit çizmeydi. Zâbitler (subaylar) sarı, neferler kırmızı sahtiyandan ayakkabı giyerlerdi. Ocak zâbitleri her türlü tören ve ordu alaylarında özel üniforma kullanırlardı.

Her yeniçeri ortasının, içinde yemeklerini pişirdikleri büyük kazanları vardı. Harpte kazânın düşman eline geçmesi, o orta için büyük felâket sayılırdı. Ortaları ile ilgili bir işi görüşecekleri zaman kazânın etrâfında otururlardı. İsyân ânında kışlalardan kaldırılan kazanlar, büyük törenle ihtilâlin idâre edileceği meydana götürülürdü. Kazan kaldırmak; hükûmete karşı ayaklanmak, isyân etmek demekti.

İstanbul�da eski odalar ve yeni odalar adıyla iki büyük yeniçeri kışlası vardı. Eski odalar Şehzâde Câmiinin karşısında, yeni odalar da Aksaray�da Etmeydanı�ndaydı. Her iki kışla da geniş bir avlunun etrâfını çeviren, önü revaklı odalardan meydana gelmişti. Avlunun ortasında, OrtaCâmii denilen bir mescit vardı. Yeniçeri ayaklanmaları arefesinde ilk toplantılar hep bu câmilerde yapılırdı. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra bu kışlalar halk tarafından tahrip edildi.

Yeniçeri ocağı neferlerine ulûfe denilen maaş verilirdi. Acemi bir yeniçeri neferine ilk devirlerde ocağa kaydı ile berâber, iki akçe yevmiye bağlanırdı. Sonraları bu beş-altı akçeye çıkarılmıştı. Gösterilen yararlıklar ve hizmetler karşılığı da ulûfeleri arttırılırdı. Yapılan bu artışlara terakkî denirdi. Bu sûretle yevmiyeleri on-on beş akçe olan yeniçeriler bulunurdu. Harplerde �serdengeçti�, yâni �fedâi� yazılanlar, sağ döndükleri zaman yevmiye beş-on akçe terakkî alırlardı. Ulûfeler üç aydan üç aya, yılda dört taksitte ve dîvân-ı hümâyunda düzenlenen törenle dağıtılırdı. Taksitlere mevacib denirdi. Neferlerin ulûfesinden başka her yeniçeri ortasına ekmek, et, yağ, bulgur ve mum verilirdi. Her nefere de senede, bir kat elbise veya bedeli verilirdi.

Yeniçeri ocağının en büyük kumandanı yeniçeri ağasıydı. Yeniçeri ağaları, 16. yüzyıl başlarına kadar ocaktan yetişirlerdi. Fakat bir süre sonra bunların yolsuzlukları ve itâatsizlikleri görülünce, saraydan yetişmiş, pâdişâhın tam güvenini kazanmış kimseler yeniçeri ağası tâyin edilmeye başlandı. On sekizinci asırdan îtibâren yine ocaktan tâyin edildiler. Yeniçeri ağaları Süleymâniye�de devlet malı bir konakta otururlardı. Yeniçeri ağası, ağa dîvânının reîsiydi. Dîvân-ı hümâyûn âzâsı olmamakla berâber, vezîr rütbesine hâiz olursa, dîvân toplantılarına katılırdı. Pâdişâhın cumâ namazına çıkışında maiyetindeki yeniçerilerle berâber selâmlıkta bulunurdu. Sefer sırasında da pâdişâhın koruyucusu ve has askeriydiler. Aynı zamanda İstanbul�un en büyük zâbıta âmiriydi. Ağalık alâmeti iki tuğ olup bayrağı beyazdı. Yeniçeri ağası sefere çıktığında yerine sekbanbaşı bakardı. Yeniçeri ağaları terfi ettirilecekleri zaman, beylerbeyi ve kaptan paşa olurlardı.

Yeniçeri ağasının muâvinine kul kethüdâsı, kethüdâ bey veya kahyâ bey adları verilirdi. Nefer sayısı 400-500 olan, pâdişâhın av köpeklerine bakmakla vazîfeli bulunan yeniçeri cemâat ortalarından 64. ortanın kumandanına zağarcıbaşı denirdi. Sekson denilen ve bâzan ayı avında da kullanılan cenk köpeklerine bakan 71. ortanın kumandanına seksoncu veya samsuncubaşı adı verilirdi. Tazılara bakan, turna kuşları besleyen 68. ortanın kumandanına turnacıbaşı, 14, 49, 66 ve 67. ortaların kumandanlarına haseki ağaları denirdi. Pâdişâhın cumâ namazı alaylarında kıdemlerine göre, ikisi sağında, ikisi solunda pâdişâhın atının yanısıra yürürlerdi. En kıdemlisine başhaseki denirdi. Beşinci bölük ortasının kumandanı ve bütün yeniçeri ocağının çavuşuna başçavuş, bölük ortalarında muayyen olmayan bir ortanın kumandanına muhzir ağa denirdi. Dîvânda yeniçeri ağasına hitâben yazılan fermanlar muhzir ağaya verilirdi. Muhzir ağadan bir rütbe aşağı olup, muayyen olmayan bir ortanın kumandanına, kethüdâ ağa denirdi. Kethüdâ bey sefere gittiğinde ona vekâlet ederdi. Yeniçeri ocağına bağlı sanatkârlarla îmâlâthânelerin de en büyük âmiriydi. 101 cemâat ortasının bütün kumandanlarının en kıdemlisine, yayabaşı ağa denirdi. Diğerlerine de yayabaşı denirdi. Vazîfeleri, ocak beytülmâlciliği, seferde hazîne bekçliği, zahîre tedâriki, kâdılara ve sancak beylerine sefer emirleri götürmek, yaralı nakletmek, kale muhâfızlığıy yapmaktı. Bölük ortaları kumandanlarının en kıdemlisine bölükbaşı ağa; 60, 61, 62 ve 63. cemâat ortaları kumandanlarına da solakbaşı ağaları denirdi. Cemâat ortalarından muayyen olmayan bir ortanın imâmlık yapmaya ehliyetli olan kumandanına ocak imâmı, bu ortaya da imâm ortası denirdi. Beş vakit namazda ağa kapısındaki câmide yeniçeri ağasına imâmlık ederdi. Yeniçeri ocağının künye defterini tutan vazîfeliye ocak kâtibi veya yeniçeri efendisi denirdi. Bu ağaların hepsine birden katar ağaları denilirdi. İçlerinden biri azledilince veya ölünce, alt derecede bulunanlar derece terfî ederek boşluğu doldururdu.

Ocak disiplini sağlam olduğu devirlerde yeniçeriler, geceleri kışlalarındaki koğuşlarından başka yerde yatmazlardı. Askerlik tâliminden başka bir şeyle uğraşamaz ve emekliye ayrılıncaya kadar da evlenemezlerdi. Emekliye ayrılan yeniçeriye oturak denilir ve kendisine ölünceye kadar emekli gündeliği verilirdi. Emekli olduktan sonra evlenenler öldüğü zaman, geride bıraktığı dul ve yetimlere fodla denilen maaş bağlanırdı.

Suç işleyen yeniçeri ancak kendi ortası neferleri huzûrunda ve kendi koğuşunda cezâlandırılırdı. Ocaktan kovulmaya keçe külah etmek denilirdi. Bir yeniçeri, ortasını değiştiremezdi. Ocak disiplininin bozulduğu devirlerde bir ortadan öbürüne geçmeye semer devirmek denilirdi. Suçlu yeniçeri merâsimle ihtar edilir, hapsedilir, kale hizmetiyle sürgün edilir veya keçe külah edilip, ocaktan tard edilirdi. Îdâma mahkûm edilen bir yeniçeri evvelâ ocaktan tard edilir, sonra boynu vurulmak sûretiyle îdâm edilirdi.

Bir yeniçeriye îdâm hükmü, ancak ağa dîvânında verilirdi. Bir odabaşı da, emrindeki yeniçerilere ancak otuz dokuz sopaya kadar dayak cezâsı verebilirdi. Yeniçerilerin 15. yüzyıl ortalarına kadar mevcutları 10.000, Kânûnî Sultan Süleymân�ın vefâtı sırasında da 12.000 dolaylarındaydı. Bu sayı Sultan Üçüncü Mehmed Han zamânında 45.000�e kadar yükseldi. Dördüncü Murâd Han zamânında ocak mevcudu tekrar düşürüldüyse de 17. yüzyılın sonunda 80.000�i bulan ocak mevcudu 19. yüzyılın başından îtibâren 100.000�i geçmiştir.

Yeniçeri ocağı 16. asrın sonlarına kadar Osmanlı ordusunun tâlimli, mükemmel bir yaya kuvveti olup, savaşlarda vurucu güç durumundaydı. Osmanlı Devletinin asıl askerî gücünü meydana getiren timarlı sipâhilerin ehemmiyetini kaybettiği 16. yüzyıl sonlarında yeniçeri ocağına, Devşirme Kânunu�na aykırı olarak, yabancı efrad alınması ve ocak mevcudunun arttırılması yoluna gidildi. Böylece tâlimsiz, başıboş kimselerin ocağa girmesiyle bu askerî teşkilât doğrudan siyâsete katılan, devlet adamlarını tâyin veya azlettiren, pâdişâhları tahttan indiren veya tahta çıkaran bir kuvvet hâline geldi. Birinci Ahmed Handan îtibâren Osmanlı pâdişâhlarının ilerleme hamleleri veya disiplinli modern ordular kurma teşebbüsleri dâhilî ve hâricî düşmanlar tarafından hep yeniçeri ocağı kullanılmak sûretiyle baltalandı. Düzeltilmesi için, her türlü fedâkarlıkta bulunulan ancak yola gelmeyen ocak, Sultan İkinci Mahmûd devrinde 15 Haziran 1826�da kaldırıldı. Hâdise tarihe �Vak�a-i Hayriyye� olarak geçti.
"
#97 - Eylül 21 2008, 16:33:13
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Üye:

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.