Alternatifim Cafe

Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)

Discussion started on Tarih

Şehid Peygamber Yahyâ aleyhisselâm

Zekeriyyâ aleyhisselâm yüz yirmi yaşına geldiği hâlde neslini devam ettirecek bir evladı yoktu. Hanımı da doksan sekiz yaşındaydı. İçine evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir evlâd ihsân etmesi için Allahü teâlâya duâ etti. Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsı kabul oldu ve Yahyâ aleyhisselam dünyaya geldi. Rivâyete göre Yahyâ aleyhisselâmın doğumu ile İsâ aleyhisselâmın doğumu aynı seneye rastlamaktadır...

Küçük yaşta Tevrât’ı okudu
Yahyâ aleyhisselâm, babası Zekeriyyâ aleyhisselâmın nezâretinde yetişti. Küçük yaşta Tevrât’ı okumaya ve hükümlerini anlamaya başladı. Rüşd (olgunluk) çağına ulaştığı zaman, kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik emri bildirildi...
İlk önce Mûsâ aleyhisselâmın bildirdiği dinin esaslarına uyması ve Tevrât’ın hükümlerini insanlara tebliğ etmesi emredildi. İsâ aleyhisselâma İncil nâzil olup, Tevrât’ın hükmü kaldırılınca İsrâiloğularını İncil’in emir ve yasaklarına uymaya çağırdı... Birçok peygamberi şehid eden İsrâiloğulları; İsâ aleyhisselâma karşı çıkıp onu da şehid etmek istediler. Allahü teâlâ İsâ aleyhisselâmı diri olarak göğe kaldırdıktan sonra Yahyâ aleyhisselâm İncil’in hükümlerini insanlara anlatmaya devâm etti...

Zâlim hükümdâr Herod!..
Zâlim Yahûdi hükümdârı Herod’un torunu Birinci Herod, hazret-i Yahyâ’ya iyi muâmelede bulunurdu. Kendi kardeşinin kızı veya hanımının önceki kocasından bir kızı vardı. Birinci Herod bu kızla evlenmeyi ve nikâhlarını Yahyâ aleyhisselâmın yapmasını istedi. Yahyâ aleyhisselâm böyle bir nikâhın hazret-i İsâ’nın tebliğ ettiği İncil kitabında yasaklandığını bildirdi. Bu duruma içerleyen kızın annesi, Yahyâ aleyhisselâmın öldürülmesini istedi.
Yahyâ aleyhisselâma karşı iyi niyet sâhibi olan Birinci Herod da kadının ısrârı üzerine Yahyâ aleyhisselâmın yakalanıp getirilmesi veya öldürülüp, başının getirilmesini adamlarına emretti. Herod’un adamları Yahyâ aleyhisselâmı yakalayıp, başını kesmek sûretiyle şehit ettiler. Kesilmiş olmasına rağmen Yahyâ aleyhisselâmın başı mûcize olarak “Bu kızı almak sana helâl değildir” diye defâlarca söyledi...
#26 - Eylül 17 2008, 21:32:53
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Hindistanlı velî Abdülvâhid-i Lâhorî

Abdülvâhid-i Lâhorî, Hindistan’daki evliyânın büyüklerindendir. İsmi Abdülvâhid’dir. Lahor şehrinden olduğu için Lâhorî nisbet edildi. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. Evliyânın göz bebeği İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinin önde gelenlerindendir.

“Namazsız yaşanır mı?”
Abdülvâhid-i Lâhorî önceleri İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hocası Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin talebesi idi. Bâkî-billah hazretleri onun terbiye ve yetişmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havâle ettiler. Abdülvâhid Lâhorî bundan sonra İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbetlerinde yetişip olgunlaştı. Çok ibâdet ederdi. Bir gün, ibâdetten aldığı zevk ve neşe sebebiyle ders arkadaşı Muhammed Hâşim-i Kişmî’ye; “Cennette namaz var mıdır?” diye sordu. “Yoktur. Çünkü orası, dünyâda yapılan amellerin karşılıklarının verildiği yer olup, amel yeri değildir” cevâbını alınca bir “âh” çekti, ağladı ve; “Yazıklar olsun namaz kılmayana. Allahü teâlâya kul olup da namaz kılmadan nasıl yaşanır?..” dedi...
Abdülvâhid-i Lâhorî bir gün hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bir mektup gönderdi. Mektubunda; “Ara sıra secdede öyle hâller oluyor ki, başımı secdeden kaldırmak istemiyorum” diye yazmıştı.
Abdülvâhid-i Lâhorî hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hikmetli söz ve hâllerini öğrenmeye can atar, öğrendiklerini naklederdi. Kendisi anlatır:

“O kimse ebdâllardandı”
Hocam İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, Lahor’a teşrif ettiği günler idi. Huzurlarına sebze satıcılığı yapan yaşlı bir kimse gelip, ziyaret etti. Hocam o ihtiyâra, çok iltifâtta bulunup yakınlık gösterdi. Bunu gören bizler hayretler içinde kaldık. Hocamın sevdiklerinden biri, yalnız oldukları bir gün; “Efendim! Hâli belli olmayan o ihtiyâra bu kadar tevâzu göstermenizin hikmeti neydi?” diye sormuş. Hocam da; “O kimse ebdâl ismi verilen evliyâdandı” buyurmuşlar.
Abdülvâhid-i Lâhorî hazretleri vefat ederken; “Allahım! Üzerine kendinden bir sevgi koyduğun, ondan razı olduğun ve onu senden razı kıldığın kimseyi, (Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım) buyurduğun kimseyi çok seviyorum. Beni bu sevgime bağışla!” dedi ve Kelime-i şehâdeti söyleyerek ruhunu teslim eyledi...
#27 - Eylül 17 2008, 21:37:39
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Fıkıh ve hadîs âlimi Abdülvâris bin Saîd


Ebu Ubeyde Abdülvâris bin Saîd, büyük fıkıh ve hadîs âlimidir. Künyesi, Ebû Ubeyde el-Anbârî et-Tenurî el-Basrî’dir. Hicrî 120 yılında (m. 737) doğdu. 180 (m. 796) yılında Basra’da vefât etti...
Zamanının meşhûr âlimlerinden ilim öğrenen Ebu Ubeyde Abdülvâris bin Saîd’in hadîs-i şerîf aldığı zatlar arasında, Abdülazîz bin Suheyb, Yahyâ bin İshâk el-Hadremi, Eyyûb es-Sahtiyânî, Hâlid el Hızaî gibi meşhûrlar vardır.

“Muhaddislerin en iyisi”
Abdülvâris bin Saîd, aynı zamanda hitâbet, güzel konuşma gibi sanatları iyi öğrendi. Kendisi hakkında “Basra’da muhaddislerin en iyisi, fıkıh ilmini ise Hammâd bin Seleme’den sonra en iyi bilendi” denilmiştir.
Ebu Ubeyde Abdülvâris bin Saîd’in “Kaderiyye”den olduğu söylenmiş ise de bunun aslı yoktur. Kendisinden yüzlerce âlim hadîs-i şerîf alıp nakletmiştir. Bunlar arasında; Süfyân-ı Sevrî, oğlu Abdüssamed, Affan bin Müslim, Abdurrahman İbn-i Mübârek, Hibbân bin Hilâl, Ezher bin Mervan vb. âlimler vardı. Hammâd bin Zeyd’e “Eyyûb’u mu çok seversin, Abdülvâris’i mi?” diye sorulunca “Abdülvâris’i” buyurdu. Abdülvâris hazretlerinin sika (güvenilir) olduğunu İmâm-ı Buhârî, Müslim, İbn-i Hibbân, İbn-i Sa’d bildirmektedir.
Abdülvâris bin Saîd hazretleri, Resûlullah’ın sünnetine son derece uyardı. Resûl-i ekremin (sallallahü aleyhi ve sellem) yaşayışına uymaya çok çalışır, Onun ahlâkı ile ahlâklanmaya gayret ederdi. Dünya malına rağbet etmezdi. Çünkü, Ebû Hureyre’nin, Resûlullah’tan rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte (Allahü teâlâ, paraya kul, köle olanlara la’net etsin) buyuruluyordu...
Yine Enes bin Mâlik’ten rivâyet ettikleri bir hadîs-i şerîfte (Peygamber efendimiz helaya girecekleri zaman “Eûzu-billahi minel hubüsi ve’l-habâis” duâsını okurdu.)

(İmân etmiş sayılmaz)
Rivâyet ettiği başka bir hadîs-i şerîfte de Peygamber efendimiz buyurdular ki:
(Hiçbir kimse; ben kendisine, ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (kamil) îmân etmiş sayılmaz.)
Bu mübarek zatın son sözleri şunlar oldu:
“Ey Ebu Ubeyde! İşte ölüm, sen ve günahların... Hamd olsun ki, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ Gafur ve Rahimdir, o yegane hak ma’buddur. Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve Resulüdür.”
#28 - Eylül 17 2008, 21:38:10
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Tefsir âlimlerinden Abdüsselâm bin Abdullah


Abdüsselâm bin Abdullah, tefsir âlimlerinin büyüklerindendir. 1254 (H. 652) senesinde vefat etti. Talebelerine kıymetli nasihatleri vardır. Buyurdu ki:
“İnsan, Allahü teâlâya ibâdet etmediği müddetçe halîm, yumuşak olamaz.”
“Her şey, önce küçük olarak ortaya çıkar, fakat sonra büyür. Musîbet ise, insana önce büyük ve ağır gelir, sonra küçülür, hafifler.”
“Çok gıybet edip, buğz edenlerin nasîhatine güvenilmez.”
“Kendini olduğundan fazla gösteren kimse, kendi durumunu inkâr etmiş olur.”


“Kendi ayıplarını gör!”
“Başkasınınkinden önce kendi ayıbına bakanlara, gerçekten tevâzu gösterenlere ne mutlu! Helâl olan malından fakirlere sadaka ver. İlim, hilm, yumuşaklık ve hikmet ehli ile otur ve sohbet et.”
“İnsanların en cömerdi; Allahü teâlânın hukûkuna riâyet edip, emirlerini ve yasaklarını yerine getirendir. En cimrisi de, bunlara riâyet etmeyendir. Etrafına çok para pul dağıtsa bile.”
“Hasedcinin yâni başkalarını çekememenin alâmeti üçtür. Hased ettiği kimse, yanında yoksa, gıybetini eder. Yanında bulunduğu zaman dalkavukluk yapar. Onun başına bir belâ geldiği zaman sevinir.”


“Nîmetin başı üçtür...”
“Nîmetin başı üçtür: Birincisi, İslâm nîmeti. Bütün nîmetler, bununla tamam olur. Müslüman olmadıktan sonra, hiçbir nîmet insana fayda vermez. İnsan, ebedî saâdetten mahrum kalır. İkincisi, sıhhattir. Bu nîmet olmadan hayâtın kıymeti kalmaz. Dünyâ, insana, zindan gibi olur. Üçüncüsü, zenginliktir. Hayır yolda kullanılırsa, insanın çok ecir ve sevâba kavuşmasına vesîle olur.”
“Müminin, insanların arasına karışması, onlardan öğrenebileceği faydalı şeyleri alabilmek için susması, boş ve faydasız sözden sakınmak için, konuşması da, başkalarına iyi ve güzel şeyleri anlatmak içindir.”
“Mümin, günahlarını düşünür, onlar için üzülür. Amellerini küçük görür, yaptıklarından dolayı gururlanmaz.”
Bir gün geldi, her fâni gibi bu mübarek zat da vefat etti. Cenazesine katılanlar çok kalabalıktı. Son sözü şunlar oldu:
“İşte dünya, vefasız, beni terk ediyor... İşte Rabbim; ve ben O’na kavuşuyorum.”
#29 - Eylül 17 2008, 21:39:07
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


İhbân bin Üveys (radıyallahü anh)

İhbân bin Üveys hazretleri Eshab-ı kiramdandır. Hüza’a kabîlesinin koyunlarını otlatırdı. Onun Resulullaha iman etmesine çok enteresan bir hadise sebep olmuştur. Şöyle anlatılır:
İhbân bin Üveys hazretleri yine bir gün koyunları otlatıyordu. Bir kurt âniden sürüden bir koyunu kaptığı gibi kaçmaya başladı. İhbân;
-Vallahi ben hiç böyle korkunç ve zâlim bir kurt görmedim, diyerek, koyunu kurttan almak için peşinden koştu. Kurt dile gelip;
-Ey İhbân! Allahü teâlânın verdiği nasîbimden beni mahrûm mu etmek istiyorsun? dedi.

“Kurt benimle konuşuyor!”
İhbân hayretler içinde kaldı;
-Acâib bir iş! Kurt benimle konuşuyor! dedi. Kurt, onun şaşkın bakışları arasında konuşmasına devam ediyordu;
-Bundan daha şaşılacak şey, Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîne’de sizi Allahü teâlânın dinine davet ediyor, siz ondan gâfilsiniz! dedi.
İhbân ilk şaşkınlığı üzerinden atmıştı. O da kurda şöyle sordu:
-Ben Muhammed’in “aleyhisselâm” huzûruna gitsem, koyunlarıma kim bakar? Kurt şöyle dedi:
-Bana yetecek kadar koyun ayırır isen, koyunlara bakarım. Ayırdığından fazlasına da dokunmam!
İhbân, kurda inandı ve birkaç koyun ayırıp, sürüyü ona bırakarak, bir grup çobanla Medîne’ye gitti...
Medîne’ye vardıklarında, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâm ile oturuyordu. İhbân’ı görünce buyurdu ki:
-Ey İhbân! Kurt sözünde durdu!
Bu mucizeye şahit olan İhbân, yanındaki çobanlarla birlikte Resulullah efendimizin önünde Kelime-i şehâdeti getirerek Müslümân oldu...

“Bu gömlek onun mu?”
İhbân bin Üveys hazretleri vefât edeceği sırada;
“Beni iki parça elbise ile kefenleyin” diye vasiyet etti.
Vefât edince iki elbise ve bir de gömlek ile kefenleyip defnettiler. Sabâhleyin, o gömleği elbiselerin üzerine bırakıldığı bir ağaç üzerinde gördüler. Bu gömlek onun mu, yoksa başkasının mı diye tereddüt ettiler. O gömleği diken terziyi buldular ve sordular. Terzi yemîn ederek;
-Bu gömlek, İhbân radıyallahü anh defnedildiği zamân üzerinde olan gömlektir, dedi...
#30 - Eylül 17 2008, 21:39:39
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


İhbân bin Üveys (radıyallahü anh)

İhbân bin Üveys hazretleri Eshab-ı kiramdandır. Hüza’a kabîlesinin koyunlarını otlatırdı. Onun Resulullaha iman etmesine çok enteresan bir hadise sebep olmuştur. Şöyle anlatılır:
İhbân bin Üveys hazretleri yine bir gün koyunları otlatıyordu. Bir kurt âniden sürüden bir koyunu kaptığı gibi kaçmaya başladı. İhbân;
-Vallahi ben hiç böyle korkunç ve zâlim bir kurt görmedim, diyerek, koyunu kurttan almak için peşinden koştu. Kurt dile gelip;
-Ey İhbân! Allahü teâlânın verdiği nasîbimden beni mahrûm mu etmek istiyorsun? dedi.

“Kurt benimle konuşuyor!”
İhbân hayretler içinde kaldı;
-Acâib bir iş! Kurt benimle konuşuyor! dedi. Kurt, onun şaşkın bakışları arasında konuşmasına devam ediyordu;
-Bundan daha şaşılacak şey, Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîne’de sizi Allahü teâlânın dinine davet ediyor, siz ondan gâfilsiniz! dedi.
İhbân ilk şaşkınlığı üzerinden atmıştı. O da kurda şöyle sordu:
-Ben Muhammed’in “aleyhisselâm” huzûruna gitsem, koyunlarıma kim bakar? Kurt şöyle dedi:
-Bana yetecek kadar koyun ayırır isen, koyunlara bakarım. Ayırdığından fazlasına da dokunmam!
İhbân, kurda inandı ve birkaç koyun ayırıp, sürüyü ona bırakarak, bir grup çobanla Medîne’ye gitti...
Medîne’ye vardıklarında, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâm ile oturuyordu. İhbân’ı görünce buyurdu ki:
-Ey İhbân! Kurt sözünde durdu!
Bu mucizeye şahit olan İhbân, yanındaki çobanlarla birlikte Resulullah efendimizin önünde Kelime-i şehâdeti getirerek Müslümân oldu...

“Bu gömlek onun mu?”
İhbân bin Üveys hazretleri vefât edeceği sırada;
“Beni iki parça elbise ile kefenleyin” diye vasiyet etti.
Vefât edince iki elbise ve bir de gömlek ile kefenleyip defnettiler. Sabâhleyin, o gömleği elbiselerin üzerine bırakıldığı bir ağaç üzerinde gördüler. Bu gömlek onun mu, yoksa başkasının mı diye tereddüt ettiler. O gömleği diken terziyi buldular ve sordular. Terzi yemîn ederek;
-Bu gömlek, İhbân radıyallahü anh defnedildiği zamân üzerinde olan gömlektir, dedi...
#31 - Eylül 17 2008, 21:40:04
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Bir gönül sultanı Abbas bin Ahmed


Abbas bin Ahmed el-Ezdî, Hicaz’da yaşamış olan evliyanın büyüklerindendir. Kıymetli nasihatleri vardır. Kendisinden kötü âlimler sorulduğunda buyurdu ki:
“Ümmetlerin her biri, Rahmânın yolu üzerine oturmuş kötü âlimler yüzünden helâk olurlar. Onlar habis amelleri ile Allahü teâlânın yolunu kesmiş, insanlara engel olmuş olurlar.”

ŞEYTANIN ÜÇ TUZAĞI!
Bir gün kendisine “Şeytan insanı ne ile tuzağa düşürür?” diye soruldu. Buyurdu ki: “İblis, üç şeyden biri ile âdemoğlunu tuzağına düşürür: Birincisi, kendini beğenmesi, ikincisi, amelini gözünde büyütmesi, üçüncüsü günahlarını unutmasıdır.”
Abbas bin Ahmed hazretleri, ilim öğrenmeye teşvik eder, niyetin hâlis olmasının önemini belirtir ve “İlim tahsîli doğru bir niyet ve temiz bir gâye ile olursa, bundan daha yüksek amel olmaz. Fakat çokları ilmi, gereğini yapmak için tahsîl etmiyor. Bilakis ilmi dünyâlık elde etmek için bir ağ gibi kullanıyor” buyururdu.
Abbas bin Ahmed el-Ezdî hazretleri her zaman, ibâdetlerin, farzlarına, vâciplerine ve sünnetlerine uygun olarak yerine getirilmesini söylerdi. Bu hususta; “Kulun amelini güzelce edâ etmesi kadar şeytanın belini kıran bir şey yoktur. Zîrâ Allahü teâlâ meâlen; (Hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, mutlak güçlüdür; çok bağışlayıcıdır) (Mülk sûresi: 2) buyurdu. Kul, kırk yaşına bastığı zaman bütün isyân ve günahlardan tövbe etmezse, şeytan onun alnını sığar durur ve; “Felah ve kurtuluştan uzak kalan bir yüze feda olayım” der” buyurdu.

“O NASIL İSTERSE...”
Şeyh Ebû Said Malini, Abbas bin Ahmed el-Ezdî hazretlerinin vefat hadisesini şöyle anlatır:
Son nefesini vermeden önce baş ucundaydım. Halini sordum. Cevap olarak dedi ki:
-Tereddüd içindeyim. Gitmeyi istesem küstahlık olur diye korkarım. Bu halde kalmak istesem, yanlış bir arzu beslemiş olmaktan çekinirim. Çünkü böylece onu görmekten kaçmış olurum. Bunun için her şeyi ona bıraktım. O ne ister, ne yapar, onu bekliyorum...
#32 - Eylül 17 2008, 21:41:04
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Tabiinin büyüklerinden Herem bin Hayyân


Herem bin Hayyân, Tabiinin büyüklerindendir. Veysel Karânî hazretlerini gördü. Ondan çok nasîhat aldı. Zühd ve takvada, zamanının önde gelenlerindendi. “Hayret ederim, Cennete talip olanlarla, Cehennemden korku duyanlara! Bunlar hem Cennete talip, hem de Cehennemden korkarlar; ama yine de uyumaya devam eder, bu kat’i gerçeğin heyecanıyla bir miktar olsun uykularını terk etme fedakârlığında bulunmazlar” derdi...

“TEK GAYEM RIZA-İ İLAHİDİR”
Bir gün de şöyle buyurdu: “Bütün mâneviyat büyükleri, benim Cehennemlik olduğumu söyleseler, ben yine ibadetimden, hayır ve hasenatımdan gerilemem. Dini vazifelerimi bütünüyle yerine getirme gayretimi devam ettiririm. Zira ben Cennet ve Cehennem için yapmıyorum bu vazifeleri. Belki Cennet ve Cehennem emri altında olan Zâtı Ulûhiyyet’in emri olduğu için yapıyor, O’nun rızasını kazanmak için ifa ediyorum. O dilerse Cennetine, dilerse Cehennemine koyar. Benim vazifem, O’nun emirlerini yerine getirmek, rızasını kazanmaktır. Kaldı ki O, razı olduğu kulunu da Cehennemine atmaz.”
Bir zaman mücâhidler savaşa gitmek istediklerinde Herem bin Hayyân hazretlerine uğrayıp duâ istediler. O da şöyle dua etti:
“Ey Allah yolunda cihâda çıkanlar! Günahlarınızdan tövbe ediniz. Çünkü bu elinizdeki kılıçlardan daha çok size siper olur.”

“BORCUMU ÖDEYİN”
Bu mübarek zat da bütün Allah adamları gibi dünyâdan ve dünyâ malından nefret ederdi. Bu sebeple; “Dünyâ bütün her şeyiyle bana arz olunsa, hiç düşünmeden rahat ve kolay bir şekilde dünyânın murdarlığına hükmederim” buyururdu.
Bir gün de “Kim, din kardeşi için diliyle sevgi ve hulûs gösterir de içinden ona düşmanlık ve kin beslerse, Allah ona lânet eder, dilsiz yapar ve kalp gözünü köreltir” buyurdu.
Herem bin Hayyân hazretleri vefatı anında çevresindekilere;
“Zırhımı satın, borcumu ödeyin. O da yetmezse kölemi satın. Size Nahl suresinin son (128’inci) ayet-i kerimesini (Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir) okumanızı vasiyet ederim” buyurdu ve son nefesini verdi...
#33 - Eylül 17 2008, 21:42:09
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Şem’un bin Yuhennâ nasıl iman etti?..


Habbe-i Urnî “radıyallahü anh” Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alînin “radıyallahü anh” eshâbından idi. O şöyle anlatmıştır:
Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî, ordusuyla bir kilisenin yanında konakladı. Bir kişi gelip;
-Esselâmü aleyke yâ Emîr-el mü’minîn, dedi. Hazret-i Alî;
-Ve aleykesselâm dedi. O kimse;
-Ben Şem’un bin Yuhennâ’yım. Bu kilisenin sâhibiyim. Bizim yanımızda bir kitâb vardır. Îsâ aleyhisselâmdan beri, mîrâs olarak bize intikâl etmiştir. İsterseniz okuyayım, dedi.
Hazret-i Alî;
-Oku, buyurdu. O kişi okumağa başladı...

“O PEYGAMBERE ÎMÂN ETTİM”
Kitâbda Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ve ümmetinin vasıfları belirtiliyordu. Sonunda da şunlar yazılıydı:
“Bu kilisenin yanında Peygambere en yakın olan maşrık ahâlisini dîne, îmâna getiren ve garb ahâlisiyle harb eden birisi konaklar. Ona göre dünyâ, şiddetli fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kumdan dahâ hafîftir. Ona göre, Allah yolunda ve Onun muhabbetiyle ölmek, susamış kimsenin su içmesinden dahâ kolaydır. Ona yardım eden, Allahü teâlânın rızâsına kavuşur ve onun yanında savaşırken ölen şehîd olur...”
Sonra o kimse dedi ki:
-O Peygamber gönderildi. Ben o Peygambere îmân ettim. Sen gelip buraya konaklayınca huzûruna geldim ki, artık diri veyâ ölü hep seninle berâber olacağım.

“EHL-İ BEYTİ SEVEN BİR KİŞİDİR”
Onun bu sözleri üzerine hazret-i Alî ve yanında bulunanlar ağlaştılar. Sonra hazret-i Alî:
-Allahü teâlâya hamd olsun ki, beni unutulanlardan eylemedi. Kitâbında zikr etti, dedi.
Habbe-i Urnî sözlerine devâmla şöyle anlatmıştır:
Hazret-i Alî bana, “Bu kimse seninle birlikte kalsın” dedi. Kuşluk ve akşam yemeklerinde onu yanına çağırırdı. Leyle-tül-Harîr’de, harbin şiddetli bir zamânında o kimse şehîd oldu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” namâzını kıldırdı, kabre kendisi indirdi ve “Bu kimse Ehl-i Beyti seven bir kişidir” buyurdu.
#34 - Eylül 17 2008, 21:42:52
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


“Ben muradıma nail oldum...”

Eshab-ı kiramın büyüklerinden Abdullah bin Zeyd radıyallahü anh anlatıyor: Basra şehrinde bir zengin aile vardı. Allahü teala bunlara öyle güzel bir erkek evlat verdi ki, sanki gökten ay inmiş hanelerine girmişti. Delikanlı olduğunda Basralılar, kızlarını bu gence vermek için yarış ediyorlardı. Fakat gencin annesi, bunların hiçbirini oğluna layık görmüyordu.
Bir gün, bu genci benim vaaz ettiğim camiye getirdiler. O günkü sohbette şunları anlattım:
“... Allahü teala Cennet’te köşkler yarattı. Her bir köşkte bir taht kurulmuş, her bir tahtın üzerinde bir huri oturur ki, bir tanesi dünyaya yüzlerini gösterselerdi, iki yanaklarının nuru ayı karartır, güneşi mat ederdi... Bu makamlar ve bu güzel hurileri Rabbimiz günah işlemeyen, Allah yolunda canını feda edenlere ihsan edecektir?..”

“HARP ÖYLE YAPILMAZ!”
Genç, bu dinlediklerini annesine anlatınca; “İşte sana bu hurilerden başkası eş olamaz” demiş. Bir gün bana kırk bin altın göndermiş ve “Bu altınlar oğluma alacağım hurilerin mehridir. Bunları fukaraya dağıtsın” demiş.
O günlerde, cihad ilan olunmuştu. Mücahidler harbe hazırlanıyordu. O zengin kadın oğlunu bana getirdi ve;
-Oğlumu sana getirdim senin ile gazaya gitsin, diye ricada bulundu...
Nihayet kafirler ile Müslümanlar karşılıklı saf bağladı. Bizim genç, güzel gazimiz gözlerini semaya dikiyor, bakıyor. Tekrar saldırıyor, şehit olmak istiyordu. Koşarak yanına vardım ve dedim ki:
-Yiğidim, harp öyle yapılmaz! Cihad, düşmanı saf dışı bırakmaktır. Sen kendini feda etmeye uğraşıyorsun.
-Efendim, benim gördüğümü gören, bin canı olsa fedaya hazırdır.
-Ne görüyorsun?


“HURİLER BENİ ÇAĞIRIYOR...”
-O gün camide vaaz ettiğin zaman, bize müjdelediğin şeyleri işitmiş fakat görmemiştim. Şimdi o söylediğin makamları görüyorum. Resul aleyhisselam bana kucak açtı. Yetmiş kadar huri beni çağırıyor...
Bunları söyledikten sonra tekrar düşmana hamle etti ve arzu ettiği şehadete kavuştu...
Düşman bozulmuş, kaçıyordu. Cesetler ve yaralılar arasında o yiğidi buldum. Bir mübarek koku dimağımı doldurdu. İki gül yanağı henüz solmamıştı. Dudakları oynuyordu. Dinledim “La ilahe illallah” diyordu. Tebessüm ederek eliyle semayı gösterdi. Sanki bana “Ben muradıma nail oldum” diyordu ve öylece kaldı...
#35 - Eylül 17 2008, 21:44:05
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Resulullah efendimize hediye edilen elbise


Eshab-ı Kiramın büyüklerinden olan Sehl bin Sa’d (radıyallahü anh), Peygamberimizin bir emir ve isteği olduğu zaman hemen yerine getirir, hiçbir zaman geciktirmezdi. O’nun bu durumunu oğlu Abbâs şöyle anlatmaktadır:
“Peygamberimiz hutbe okuyacağı zaman hurma ağacından bir direğe yaslanır öyle okurlarmış. Bir gün Resûl-i ekrem efendimiz buyurur ki: (Artık cemâat çoğaldı, bir şey yapılsa da üzerine otursam...) Bunu duyan babam hemen, okun yaydan fırladığı gibi kalkıp gitmiş ve kısa bir zaman sonra minberin direklerini getirmiş. Yalnız babamın getirdiği bu direklerin kendisinin veya bir başkasının hazırladığı hakkında bilgim yoktur.”

“NE OLUR KABUL EDİNİZ”
Daha sonra Sehl bin Sa’d hazretlerine, Peygamberimizin minberi hakkında suâl sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:
“Ben minberin hangi ağaçtan, hangi tarihte, hangi gün yapıldığını bilirim...”
Sehl bin Sa’d, Peygamber efendimizin cömertliğini, kendi ihtiyacı olan bir malı isteyen herkese verdiğini şöyle anlatmaktadır:
Kadıncağızın birisi Peygamber efendimize gelir ve kendi eli ile dokumuş olduğu güzel bir elbiseyi uzatarak der ki:
-Ey Allahü teâlânın Resûlü! Bunu sizin için bizzat kendim dokudum, ne olur kabûl ediniz!
Resulullah efendimizin de gerçekten böyle bir elbiseye ihtiyacı vardı. Bu hediyeyi kabûl ederek içeri girdi ve hemen giydi. Daha sonra dışarı çıktı. Bu sırada ziyârete gelenlerden birisi, bu elbiseyi görerek;
-Ey Allahü teâlânın Resûlü! Bu ne kadar güzel bir elbise, bunu bana verseniz! dedi.

“DOĞRU BİR HAREKET DEĞİL!”
Peygamber efendimiz hemen içeri girerek elbiseyi çıkardı ve isteyen sahâbeye verdi. Diğer ziyâretçiler, elbiseyi isteyen zata sitem ederek;
-Peygamberimizin bu elbiseye çok ihtiyâcı vardı. Sen onu istemekle doğru bir hareket yapmadın, dediler. Elbiseyi isteyen kişi ise şöyle cevap verdi:
-Ben bu elbiseyi giymek için istemedim. Aksine, o benim öldüğüm zaman kefenim olacaktır!..
Aradan zaman geçti, bu zat ölüm hastalığında yanındakilere, bu hadiseyi anlattı ve;
-Peygamber Efendimizin elbisesini bunun için saklıyordum. Beni onunla kefenleyiniz! dedi ve sonra da vefat etti. Kendisini bu elbiseyle kefenleyip defnettiler...
#36 - Eylül 17 2008, 21:44:43
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Nesibe Hâtûn ve Habib bin Zeyd


Habib bin Zeyd hazretleri,
Eshab-ı kiramın büyüklerindendir. Babası Zeyd bin Asım el-Ensari, Resulullaha Akabe’de biat eden ilk yetişkinler arasında idi. Annesi Nesibe binti Ka’b (Ümmü Ümâre) müşriklere karşı silah kullanan ilk hanımdı. İşte, Habib bin Zeyd böyle bir evde, böyle bir annenin terbiyesi ile yetişti. Çok küçük olması sebebiyle katılamadığı Bedir ve Uhud savaşları dışındaki savaşlara iştirak etti. Onun dinindeki, davasındaki metanet ve sebatı dillere destandı...
Annesi Ümmü Ümâre (radıyallahü anhâ) Uhud, Hudeybiye, Hayber Umret-ül-kaza, Huneyn ve Yemâme gazâlarına katıldı. Biatü’r-rıdvân’da hazır bulunmakla şereflendiler. Oğulları Habîb ve Abdullah da Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün gazâlarına iştirak ettiler...

Uhud Savaşı sırasında İbni Kamia isminde bir müşrik Peygamberimize saldırdı ve mübârek başından yaraladı. Ümmü Ümâre de İbni Kâmia’ya saldırdı ve o müşriki ağır yaraladı. Kendisi de on üç yerinden yaralanmıştı. Bunlardan en ağırı, İbn-i Kâmia’nın boynunda açtığı yaraydı. Resûlullah efendimiz, oğlu Abdullah’a bu yarayı sarmasını emredip “Ev halkınızı Allah mübârek kılsın; senin annenin makamı filan ve filanların makamından hayırlıdır. Allah sizin ev halkınıza rahmet etsin!” buyurdular. Bu mübarek kadının yaraları, bir sene tedavi gördükten sonra iyileşti...
Nesibe Hâtûn, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) “Yâ Resûlallah Allahü teâlâya duâ edin de Cennette size komşu olayım!” dedi. Peygamber efendimiz “Allahım! Bunları, Cennette bana komşu ve arkadaş et” diye duâ ettiler. Bunun üzerine Ümmü Ümâre: “Bu bana kâfidir. Artık dünyâda ne musîbet gelirse gelsin! dedi...


MÜSEYLEME’YE ESİR DÜŞTÜ!..
Müseylemet-ül Kezzab, yalancı peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkınca, Ümm-i Ümare’nin oğlu Habib, Amman’dan Medine’ye gelirken esir düştü. Müseyleme;
“Benim peygamberliğimi kabul et, seni serbest bırakayım” dedi. Habib onunla alay etmek için; “Ben sağırım, ne söylediğini işitmiyorum” dedi halbuki biraz önce aralarında konuşma geçmişti. Müseyleme onun bu hareketine çok kızarak, tek tek uzuvlarını kestirerek şehit etti...
#37 - Eylül 17 2008, 21:45:38
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Buhara Kadısı Ebu Abdullah Halimi


Ebu Abdullah Halimi, Maveraünnehir’de yaşamış olan hadis ve Şafii fıkıh âlimlerindendir. 949 (H.338) senesinde Buhara’da dünyaya geldi. Orada birçok âlimden ders alarak hadis ve fıkıh tahsilini tamamladı. Buhara’da uzun seneler kadılık yaptı. Kendisinden ise birçok âlim istifade etti. Bilhassa rivayet ettiği hadis-i şerifler güvenilir kabul ediliyordu.


PİŞMAN OLMAMAK İÇİN!..
Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“İnsanın şerefi ve mertliği kimseyi hoşlanmadığı bir şeyle karşılamaması; ahlâkının güzelliği başkasına eziyet veren şeyi terk etmesi; cömertliği, üzerinde hakkı olan kimselere iyilik etmesi, insaflı olması; hak ortaya çıktığı zaman hakkı kabul etmesidir.”


ÜÇ ŞEY VARDIR Kİ...
“Üç şey vardır ki, kimde bulunursa Allahü teâlâ ondan râzı olur. Çok istigfâr etmek, yumuşaklık ve sadâkat çokluğu.”
“Üç şey kimde bulunursa, pişman olmaz. Bunlar acele etmemek, meşveret ve tevekküldür.”
“Eğer câhiller susup, konuşmasalardı, insanlar arasında ihtilâf olmazdı.”
“Kim Allahü teâlâya güvenir ve sığınırsa, insanlar kendisine muhtac olur. Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınan kimseyi Allahü teâlâ insanlara sevdirir.”
“Dilde güzellik, tatlılık ve akılda olgunluk olmalıdır.”
“İffetli olmak fakirliğin, şükür belânın, tevâzû üstünlüğün, fesâhat sözün, hıfz rivâyetin, tevâzu ilmin, edep ve mâlâyânîyi terk etmek verânın, güler yüzlülük de kanâatin zîneti, süsüdür.”


NE MUTLU ONLARA Kİ...
Ebu Abdullah Halimi hazretleri, 1012 (H.403) senesi Rebiülevvel ayında Buhara’da vefat etti. Son söz olarak şunları söyledi:
“Rabbimin rahmeti Cehennemden daha büyük. Resulullah’a tabi olana ne mutlu. Gönül bahçesinden Muhammed aleyhisselam aşkıyla kâm (lezzet) alanlara ne mutlu. Onlar için çok ümidliyiz. Muhakkak ki Allah’tan başka ilah yoktur. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam O’nun kulu ve Resulüdür.”
#38 - Eylül 17 2008, 21:46:17
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Resûlullahın havarisi Zübeyr bin Avvam


Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh, Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hazreti Ömer’in vefatından sonra, halife seçimini gerçekleştirmeleri için tayin ettiği altı kişilik “Eshabü’ş-şûrâ” (danışma kurulu) üyelerindendir...


İLK KILIÇ ÇEKEN!..
Zübeyr hazretleri, Hazreti Ebu Bekir’in İslâm’a girmesinden kısa bir müddet sonra Müslüman olmuştur. 615 yılında Mekkeli Müslümanlarla birlikte Habeşistan’a hicret etmiştir...
Zübeyr radıyallahü anh, cesur ve gözüpek bir Müslümandı. Mekke’de, Allah için ilk defa kılıç çeken odur. Medine’ye hicret ettikten sonra da yapılan tüm savaşlara katılmış, bütün sıkıntılı zamanlarda daima Resul-i Ekrem’in yanında bulunmuştur. Savaşta gösterdiği üstün başarıdan ve çok iyi ok attığından Resûlullah efendimiz onun, “Hadi at! Anam babam sana feda olsun” diyerek memnuniyetini ifade etmiştir. Yine onun hakkında; “Her peygamberin bir havarisi vardır, benimki de Zübeyr’dir” buyurmuşlardır.
Bedir günü Müslümanların sayılı birkaç atı vardı. Bunlardan biri de hazreti Zübeyr’in Ya’sub adlı atı idi. O gün birçok müşriki öldürmüştür ki, bunlardan biri “Kureyş Aslanı, Muttaliboğulları Aslanı” diye bilinen amcası Nevfel idi.
Zübeyr radıyallahü anh, Mısır fethinde de önemli bir rol oynamıştır. Nitekim halife Hazreti Ömer, 642’de Mısır’ın Babilin kalesini kuşatan Amr İbni Âs’a yardım için onu on bin kişilik bir kuvvetle göndermiştir...


ONU TAKİP ETTİLER VE...
Hazreti Ali Sıffin Savaşında Zübeyr hazretlerini karşısında görünce onu ikna etmenin yollarını aradı. Bir ara onunla karşılaşınca; “Ey Zübeyr! Resûlullah’ın sana; (Sen haksız olduğun halde Ali ile savaşacaksın) dediğini hatırlıyor musun?” dedi. Bunu duyan Zübeyr hazretleri; “Allah şahidimdir ki bu doğrudur” dedi. Hazreti Ali; “Öyleyse benimle ne diye savaşıyorsun?” diye sorunca Zübeyr hazretleri “Vallahi bunu unutmuştum, şayet hatırlasaydım sana karşı çıkmazdım” dedi. Bu konuşmadan sonra Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh, savaştan çekilerek geri döndü. Medine yolunda Temîm kabilesine ait bir su başına vardığında orada bulunan Amr bin Cürmüz, onu takibe başladı. Vâdi’s-Sibâ’ denilen mevkide bir fırsatını bularak Zübeyr radıyallahü anhı şehid etti...
#39 - Eylül 17 2008, 21:47:22
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Benî Kureyzalı Zebir bin Bata


Hicretin 5. senesi... Benî Kureyza Yahudilerinin; Peygamber Efendimizle olan anlaşmalarına göre, Hendek Muharebesinde düşman tarafından sarılan Medine’yi Müslümanlarla el ele vererek müdafaa etmeleri gerekiyordu. Fakat, bunu yapmadılar. Üstelik anlaşma hükümlerini hiçe sayarak, harbin en nâzik safhasında müşriklerle iş birliğine giriştiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onlar üzerine sefere çıktı ve Benî Kureyza Yahudileri ile harb ederek onları mağlub etti.
Bütün Yahudiler esir alınarak bir yere toplandılar. Allahü teâlâ, Peygamber Efendimize, kadın ve çocukların esir edilip, erkeklerin öldürülmesini emretti.
Esirler arasında, Zebir bin Bata adında biri vardı. Ensardan Sabit bin Kays’a (radıyallahü anh) bir iyiliği dokunmuştu. Şöyle ki; cahiliye devrinde, “Buas günü”, Sabit bin Kays, esir düştüğünde, Zebir bin Bata onu serbest bıraktırmıştı...
Sabit bin Kays, onu hemen tanıdı ve yanına vararak;
“Beni tanıdın mı?” diye sordu. Zebir bin Bata:
“Tanımaz olur muyum? Sen Sabit’sin!” dedi. Sabit bin Kays:
“Vaktiyle bana uzatmış olduğun yardım eline şimdi mukabele etmek istiyorum” dedi. Bunun üzerine, Sabit bin Kays Peygamber efendimizin yanına geldi ve;
“Yâ Rasûlallah! Zebir bin Bata’nın bana iyiliği dokunmuştur. Buas günü esir olunca, beni kurtarmıştı. Ben onun iyiliğine mukabele etmek istiyorum. Onun kanını bana bağışlayıver?” dedi. Peygamber efendimiz;

“O, SANA BAĞIŞLANMIŞTIR!”
“O, sana bağışlanmıştır!” buyurdu. Sabit bin Kays, Zebir bin Bata’nın yanına geldi ve;
“Resûl aleyhisselam, senin kanını bana bağışladı!” dedi.
Zebir bin Bata:
“Ey Sabit! diğerlerine ne yapıldı?” diye sordu. Sabit bin Kays:
“Onlar öldürüldüler!” dedi.
Zebir bin Bata:
“Ey Sabit! Bunlardan sonra, yaşamakta hayır yoktur! Senin üzerinde bulunan iyiliğim hakkı için, beni o kavme hemen kavuşturmanı dilerim!” dedi.
Bu sözler üzerine, Sabit bin Kays Zebir bin Bata’yı Zübeyr bin Avvam’ın yanına götürdü. Zübeyr hazretleri de, onun boynunu vurdurdu.
#40 - Eylül 17 2008, 21:48:52
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Liman Von Sanders Çanakkale’yi anlatıyor


Çanakkale yine en zorlu günlerinden birini geçiriyordu o gün..
Düşman ordusunun askerleri ilk defa karaya ayak basar ve ellerindeki üstün silah ve teçhizatla saldırıya geçerler. O zamanlar Osmanlı’nın müttefiki olan Alman ordusuna mensup bazı subaylar da cephede bulunmaktadır.
Şimdi bu subaylardan birine, yani Çanakkale’yi savunan komutana kulak verelim. Türk Kuvvetleri Komutanı Mareşal Liman Von Sanders hatıratında şöyle anlatıyor:

MERMİ SAĞANAĞI ALTINDA...
“Çok dehşetli bir saldırı karşısında kalmıştık. Karaya çıkan İngiliz askerlerini gemiden top atışları ve makineli tüfekler destekliyordu. Bulunduğumuz siperlerden değil hareket etmek, en küçük bir hareket belirtisi bile onlarca mermiyi hemen o hareket noktasına çekiyordu.
Mevzilerden elini kaldıranın eli, miğferini kaldıranın miğferi parçalanıyordu. Böyle bir sağanak altında çaresizlik içinde beklemekten başka bir şey yapamıyorduk...

KORKUNÇ BİR NARA YÜKSELDİ!
Bu şekilde ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birden bulunduğum yerden yaklaşık on beş metre uzağımızdan korkunç bir nara yükseldi. Sesle birlikte bir Türk askeri siperden kalktı, düşmana doğru koşmaya başladı. Hem koşuyor hem kollarını sağa sola sallıyor, hem de sesi çıktığı kadar bağırıyordu. Yanımda bulunan tercümanıma dedim ki:
-Şu koşan asker ne diyor?
-Komutanım! “İmdat ya Resulallah! Kitab (din) elden gidiyor!” diye bağırıyor.

SANKİ ÜZÜM TOPLAR GİBİ!
Böyle bir manzarayı tarih görmemiştir. Asker sanki üzüm toplar gibi düşman mermilerini elleriyle topluyordu. Onu gören diğer askerler de siperlerinden hareketlendi ve o anda çok çetin bir savaş başladı. Fakat bu kahraman asker alnına isabet eden bir kurşunla vuruldu...
Kısa zaman sonra karaya çıkan İngiliz birliğinden geriye yerde yatan asker cesetlerinden başka bir şey görünmüyordu...”
#41 - Eylül 17 2008, 21:50:01
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


17. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey


Yine Çanakkale’deyiz... 17. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey, askerleriyle Kilitbahir’e doğru ilerliyorlardı. Meydandaki çeşmenin önündeki bir şey, Hasan Beyin dikkatini çekmişti. Üzeri yara bere içerisinde bir köpek çeşmeye yanaşmaya çalışıyor, bu perişan hâlini görenler taş atarak onu çeşmeden uzaklaştırmak istiyorlardı...


KÖPEĞİ KUCAĞINA ALDI!..


Hasan Bey bu duruma çok üzüldü, atından indi köpeğin üzerindeki yaralara aldırmadan onu kucağına aldı ve çeşmenin yanına götürdü... Hayvana su içirdi, yaralarını temizledi. Ardından karnını doyurdu ve köpeği alarak yoluna devam etti. İşte Hasan Bey böylesine şefkatli biriydi... O günden sonra köpeği yanından ayırmadı Hasan Bey! Bu zavallı köpek, kısa zamanda Mehmetçiklerin dostu olmuştu. Türk askerleriyle siperden sipere atlıyordu!..
Bölgedeki savaş olanca şiddetiyle sürüyordu. Yine siper savaşlarının birinde tarih 11 Temmuz’u gösteriyordu ve Mehmetçikler, Fransızları püskürtmüşlerdi! Savaş alanı Fransız askerlerinin cesetleriyle doluydu... Ama biz de zayiat vermiştik...
Hasan Yarbay da olayın tam ortasında askerlerine direktifler veriyordu. O sırada bir Fransız askerinin yerde kıpırdadığını gördü! Askerin yaralı olduğunu düşündü. Yardım etmek için Fransız askerin üzerine eğildi ki, ölü taklidi yapan asker, sakladığı hançeri Hasan Bey’in göğsüne saplayıverdi. Hasan Bey bir anda sarsıldı ve yere yığıldı. Yarasından oluk gibi kan akıyordu. Her şey aniden olup bitmişti...


ZAHMET BUYURDUNUZ EFENDİM!


O an acı bir havlama sesi duyuldu. Hasan Beyin köpeği olanca hızıyla koşup geldi ve velinimetinin yanına çöktü. Sahibinin ellerini yalıyor, âdeta kalkması için yalvarıyordu...
Derken, “Alay İmamı” da geldi Hasan Bey’in yanına! İmam dua okurken Yarbay Hasan Bey’in gözleri buğulanmış, çehresi solmaya başlamıştı.. Birden, silkinir gibi oldu ve yanındakilere; “beni ayağa kaldırınız” dedi. Askerleri onu yavaşça ayağa kaldırdılar. Üstü başı kan içinde olan ve son anlarını yaşayan Yarbay Hasan Bey; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulullah” dedi. Yüzünde derin bir tebessüm oluşmuştu... Ve ardından edepli bir hâlde şu son sözünü söyledi:
“Zahmet buyurdunuz ya Resulallah!..
#42 - Eylül 17 2008, 21:51:36
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Büyük cihangir Timur Han

Büyük Türk hükümdarı Timur Han, 1336’da Türkistan’daki Keş’te doğdu. 1370 yılında hükümdar olan Timur Han, askerî ve idarî düzenlemeler yaptı. Daha sonra seferlere çıkarak kısa zamanda bütün Orta Asya ve İran’ı ele geçirdi...


YILDIRIM BAYEZİD’E SIĞINDILAR...

1395 yılında Derbendi ele geçirerek kuzeye yönelen Timur Han, Ukrayna ve Kiev üzerine yürüdü. Özi Irmağı kıyısında bulunan Kırım ve Azak çevresindeki Ceneviz kolonilerini ele geçirdi ve Moskova’ya dayandı. 1398’de de Hindistan’a girdi...
Delhi’yi ele geçiren Timur Han, 1400’de toplanan kurultaydan sonra Gürcistan Seferine çıkma kararı aldı. Ardahan ve Kars üzerinden Bingöl’e geldi. Ahmed Celayir ve Kara Yusuf, Timur Han’dan kurtulmak için Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid Han’a sığındılar. Bayezid Han da, Timur Han’a bağlı olan Erzincan’ı ele geçirdi. Timur Han ise 1400 yılında Erzincan’a tekrar hakim oldu ve Sivas, Malatya ve Behisni şehirlerini ele geçirdi. Suriye üzerine yürüyen Timur Han, Halep’i ve Şam’ı aldı. 1402 yılında Erzurum, Erzincan, Kemah ve Kayseri üzerinden Ankara’ya doğru hareket etti...


Ankara’da Çubuk ovasında yapılan savaşta Osmanlı kuvvetlerini büyük bir bozguna uğratan Timur Han, Yıldırım Bayezid’i esir aldı...


Bir yıl Anadolu’da kalan büyük cihangir, bütün Anadolu illerini ele geçirdi. 1403’te Gürcistan, 1405’te Çin seferine çıktı. Pir Muhammed’i yerine veliaht bırakan Timur Han, Otrar’da vefat etti. Ancak, sağlığında çok sevdiği torunu Muhammed Sultan için yaptırdığı Semerkant’taki türbeye götürülerek defnedildi.


“VASİYETİMİ ASLA UNUTMAYIN!”

Timur Han, ölüm döşeğinde şunları söyledi:
“Oğullarım! Milletin refahını, saadetini sağlamak için sizlere bıraktığım vasiyeti ve tüzükleri iyi okuyun, asla unutmayın ve tatbik edin. Milletin dertlerine derman bulmak vazifenizdir... Zayıfları koruyun, yoksulları zenginlerin zulmüne bırakmayın... Adalet ve iyilik etmek, düsturunuz, rehberiniz olsun...”
Sonra oğlu Pir Muhammed Mirza’yı yanına çağırdı ve onu kendi yerine bıraktığını söyledi. Gözlerini yumdu ve; “Tek üzüldüğüm şey, oğlum Şahruh’u göremeden ölmemdir. Fakat ne yapayım, Allahü teâlâ böyle murad etmiş” dedi. Sonra da Kelime-i şehadeti söyleyerek ruhunu teslim etti.
#43 - Eylül 17 2008, 21:54:35
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Tahsin Kaptan ve Mülazım Yusuf...



Bugün de, Çanakkale Savaşında gemi kaptanlığı yapmış olan “Tahsin Kaptan”ın hatıraları arasında geziniyoruz:
Çanakkale ve İstanbul arasında erzak ve icabında asker, dönüşte hasta ve yaralı taşıyordum. Bir gün, Akbaş’tan İstanbul’a dönüyoruz. Gemiye yaralı ve hasta yükledik. Bir aralık geminin makinisti Hamza yanıma geldi “Kaptan baba! Alt katta bir mülazım seni istedi” dedi...



“BİRAZ SONRA ÖLECEĞİM!..”

Derhal yanına gittim. Genç bir zabit, ağır yaralı. İsmi Yusuf Efendi idi. Kendisiyle kısa bir konuşma yaptım. Bana “Biraz sonra ruhumu teslim edeceğim, cenazemi almaya hocam gelecek, ona teslim edin” dedi. Sadece dudakları tesbih ediyordu...
Yusuf Efendi sessizlik içinde uçup gitmişti... Canı teninden ayrılmış, nefes yok, nabız yoktu. Sadece uyuyor gibiydi. Onu kamarama taşıtıp kapıyı kapattım...
İstanbul’a geldik... Sirkeci Rıhtımı’na yanaşacağım. Hadi dedim. Yusuf Efendi’yi son bir kez daha göreyim. Kapıyı açtım, kamara gül kokusu içinde. Bir de ne göreyim, her yanı nurla kaplı, sanki tebessüm ediyor gibiydi. Sağında ve solunda güzellikleri dille ifade edilemeyecek iki zat oturmuş, Kur’ân-ı kerim okuyorlardı. Beni görünce kayboldular. Bu gördüklerim akıl ölçülerine uymuyordu. İhsan deryası içinde yüzüyoruz da bu yüzden suyun başını hiç düşünmüyorduk...



ÇEVRE YOLU YAPILIRKEN...


Ve yıl 1971... Karayolları İstanbul’da Çevre yolları inşasına başlamış. Planlanan güzergâha göre Edirnekapı Şehitliği’nin bir kısmından da yol geçecektir. Fakat burada Çanakkale Savaşlarının aziz ve ulvi bazı şehitleri de yatmaktadır.
O tarihte Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü 1. Grup Şefliği’nde inşaat sürveyanı olarak görev yapan Ahmet Yenel’i dinleyelim:
“Çevreyolu ve tünelinin geçiş yapacağı istikamette, Edirnekapı Mezarlığı bulunmakta. Ne aksi tesadüf ki Çanakkale Şehitleri’nin gömülü kısmı da tam yolumuzun üzerinde, mecburen mezarları açıp şimdiki şehitliğe nakledeceğiz.
Bir kabirden; elbise ve vücudu nokta kadar bozulmamış bir subay çıktı karşımıza. Tam uykuya dalmış bir kişi, pantolonunun iki yanında kırmızı dikişi vardı. Gözleri yumuk sanki bize gülümsüyordu... Mezar taşında ismi yazılmamıştı ancak, inceleme sırasında isminin Mülazım Yusuf olduğu tespit edilmişti.”
#44 - Eylül 17 2008, 21:56:33
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


“Baban gelirse, beni çağır oğul!”


Köyün yağız delikanlısı Ali, hâfız olmuştu... Ağzı dualı anası; “Bir de oğlumun mürüvvetini görsem!” diye geçirdi içinden... Ve köyün, güzel olduğu kadar terbiyeli kızı Adeviye’yi istedi Ali’sine... Çok geçmeden de sâde bir düğünle evlendirdi...
Ancak vatan toprakları tehlikedeydi o günlerde. Adeviye, Ali’yi kendi elleriyle hazırladı cepheye. “Git Ali’m!.. Vatan için, doğacak evlâdımız için git” dedi...


“ALİ’MDEN HABER VAR MI?”

Ali gitmişti bir kış soğuğunda. Cepheden şehitlerin haberi tez ulaşıyordu köye. “Ali’mden bir haber var mı?” diyordu Adeviye kalbi yerinden fırlarcasına. Bir haber yoktu Ali’den. Sağ mıydı, yaralı mıydı, adı sanı bilinmez bir yerde şehitlerin arasına mı karışmıştı, bilen yoktu... Adeviye günlerce, mevsimlerce bekledi, bekledi...
Günler yokluk, kıtlık ve sıkıntıyla geçiyordu. Asker Ali’den iyi veya kötü, bir haber gelmiyordu. Adeviye’nin tesellisi minik yavrusu Cevdet’i olmuştu. Çalan her kapı, duyulan her ayak sesi, Adeviye’nin yüreğini hoplatıyordu. Ya gelen Ali ise! Rüyalarına sık sık giren Ali, evine gelmiyordu bir türlü...

...Ve, babasının bir fotoğrafını göremeden büyüyen Cevdet, yürümeye başlamıştı... Cevdet, Çanakkale’yi anlatan ninnilerle büyümüş; masal yerine, destanlar dinlemişti anasından.
Ülke düşmandan temizleneli yıllar olmuştu. Ali’nin âkıbetinden haber yoktu. Köylü; “Kocan şehit olmuştur, bekleme artık Ali’yi” diyemedi...
Yaslı anacığına acısını unutturmaya çalışan Cevdet büyümüş, iş güç sahibi olmuştu. Adeviye ne vakit bir yere gidecek olsa, “Baban gelirse, çağır beni oğul!” derdi...


CEVDET’İNE DİYECEKLERİ VARDI!..


Günler yerinde durmadı. Zaman çark misali döndü. Alınlarda çizgiler derinleşti, saçlara beyazlıklar aktı. Adeviye, Ali’nin geleceği ümidiyle yaşadı durdu...
Savaş yıllarının taze gelini, şimdilerin nurlu ninesi Adeviye, güçten takatten kesilmişti artık. Geri dönülmez hastalığın pençesine düşmüştü. İyice ağırlaşmıştı... Cevdet’ini yanına çağırdı, yavaşça “Oğlum!” dedi. “Bana iyi baktınız. Hakkınızı helâl edin. Baban bir gün gelirse ona; annem seni hep bekledi, de...”
Cevdet’in ve oradakilerin gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülürken, Adeviye aniden irkilerek doğruldu, kapıya doğru gülümseyerek “Hoş geldin Ali, hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti..
#45 - Eylül 17 2008, 21:57:58
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


“Ayaklı Kütüphane” İsmail Sâib Sencer


İsmail Sâib Sencer, Beyazıt Kütüphanesi’nin ilk müdürlerindendir. İsmail Hoca bir deryadır ama kitap yazmaz. Ona ait eserlerin var olduğu söylense de, o hiçbir esere imza koymaz.


ÖYLE BİR HAFIZASI VARDIR Kİ!..

O devirde mühendislik fakültesi dört, tıp fakültesi altı yıl diye bir kural yoktur. Eğer derslerini alır ve imtihanları verebilirseniz bir yılda bile mezun olabilirsiniz. İşte Hocaefendi de bir ara tıbba merak salar, bütün imtihanları verir ama “gel diplomanı al” dediklerinde omzunu silker, “ben fakülteyi merakımdan bitirdim” der, “hekimlik yapacak değilim ya!..”

İsmail Sâib Sencer, Darulfünun’da (İstanbul Üniversitesi) Arap Edebiyatı okutur daha sonra da kürsüyü terk edip Beyazıt Kütüphanesi’nde görev alır, ilim adamlarına yol göstermeye başlar. “Ayaklı Kütüphane”lerimiz; on binlerce cilt eserin konusunu, müellifini, tarihini (ve şaşacaksınız ama içindekileri de) ezbere bilir ilim adamlarına yol gösterirler. Ki İsmail Sâib Sencer Hocaefendi de onlardan biridir işte...

Mübareğin hafızası, müdürlüğünü yaptığı Beyazıt Kütüphanesi’ne bile fark atar, yerli ve yabancı araştırmacılar etrafında pervane olurlar. Hocaefendi, diğer İstanbul kütüphanelerindeki eserlerden de haberdardır. Konularını, baskı tarihlerini, hatta sayfa sayılarını bilir, kaynak arayanlara tabela olmaya bakar.
İsmail Saib Sencer’in 80 civarında kedisi vardır! Niçin derseniz; kitapları farelerden korumak için!.. Çok cüzi maaşının bir kısmıyla kedilere yiyecek alır, bir kısmını da fakirlere verir...


KARDEŞİNİN EVİNE SIĞINMIŞTI!

İbnülemin Mahmut Kemal İnal anlatıyor:
“Hastalandığını ve kardeşinin evine sığındığını işittim. Derhal koştum, zor nefes alıyordu, hafif bir sesle selam verdim. Gözlerini araladı, beni tanıdı. İnşallah sağlığınıza kavuşursunuz, dedim.
“Allahü tealadan afiyet, Resulullah efendimizden şefâat dileyiniz. Bak, Resûl-i Ekrem Efendimiz burada” diyerek karşı duvarı gösterdi. Öyle yürekten bir ‘Allah’ dedi ki bana ağlama hissi geldi. Gözyaşlarımı saklamak için odadan çıktım. O arada ruhunu teslim etmiş.”
1940 senesinin 22 Martında 75 yaşında vefat eden İsmail Sâib Sencer’in cenazesi büyük bir cemaat tarafından Merkez Efendi’nin yanı başına defnedilir...
#46 - Eylül 17 2008, 21:59:55
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Bir hikmet ehli Cimmeni


Cimmeni hazretleri, Maliki mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Nesebi eshab-ı kiramdan Mikdad bin Esved’e kadar uzanır. 1628 (H.1037) senesinde Tunus’ta Cimmane kasabasında dünyaya geldi. İlim tahsil etmek için Cezayir’e gitti. Orada birçok âlimden Maliki fıkhını öğrendikten sonra ilmini artırmak için Mısır’a gitti...


KİTAPLARINI KURTARAMADI!..

Kahire’de dokuz sene kalan Cimmeni hazretleri, burada el-Ezher’de büyük âlimlerin derslerine devam etti. Her birinden icazet alarak memleketine dönmek üzere İskenderiye’den gemiye bindi. Ancak gemi yolda battı. Kendisi kurtuldu, fakat kitapları denizde kayboldu. Bunun üzerine tekrar Kahire’ye döndü ve kitapları yeniden temin etti. Tekrar memleketine gitmek üzere yola çıktı ve Tunus’a salimen ulaştı. Buradan Cerbe adasına giderek insanlara ilim öğretmeye başladı...
Bu mübarek zatın, kıymetli nasihatleri vardır. Sevdiklerine buyurdu ki:

“İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalblerinden gitti mi, yollarını kaybederler.”

“Bir kula bak; vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.”

“Açlık nûrdur. Tokluk ateştir. Şehvet odundur. Şehvet ve tokluk bir araya gelince, ateş yanmaya başlar. Sâhibini yakıp bitirir.”

“Herkesin kalbinde, cömertlere karşı muhabbet, cimrilere karşı nefret vardır.”


SABIR NEDİR?..“

Sabır; Allahü teâlânın emirlerine muhâlif olan davranışlardan uzaklaşmak, O’ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengin görünmektir.”

“İlim tahsil ettiği hâlde, bununla amel etmeyene âlim denilemez.”

“Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, bütün ahlâkta ve bütün işlerde, O’nun sevgili peygamberi olan Muhammed aleyhisselâma uymaktır.”


Cimmeni hazretleri 1722 (H.1134) senesi Rebiul-evvel ayının onbeşinde cuma gecesi Cerbe’de vefat etti. Ders verdiği medresenin bahçesine defnedildi. Talebelerine son nasihat olarak şunları söyledi:


“Sizden yüz çevirenin peşine düşmeyin!”
#47 - Eylül 17 2008, 22:01:30
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Çanakkale kahramanı Binbaşı Bedri Bey


Çanakkale muharebelerinde destan yazan vatan evlatlarının kahramanlık menkıbeleri, yeni nesillere ışık tutmaktadır. Bu kahramanlardan biri de Binbaşı Bedri Bey’dir...


“HER ŞEYİMİ SANA BORÇLUYUM”

Allah yolunda vatan ve millet için canını seve seve fedâ eden Binbaşı Bedri Bey’in rûhî derinliğini ifâde eden, annesine, hanımına ve bir arkadaşına yazmış olduğu mektuplar, bir Müslümanın mânevî ufkunu teşhîs etmeye ve onun mânevî mertebesini ve ölümündeki asâleti ifâdeye kâfîdir.
Binbaşı Bedri Bey, şehâdetinden kısa bir müddet evvel annesine yazdığı mektubunda diyor ki:


“Vâsıyyetimdir.

Canım anneciğim,

Her şeyimi, ama her şeyimi sana borçluyum. Hep sana hizmet etmeyi, yanında kalmayı, sana hürmet etmeyi, güzel kokunu koklamayı arzuladım. Çok az kısmet oldu. Bu dünyâda sana doyamadım.
Anneciğim, dünyâyı sevemedim, tat da alamadım. Allah’ın emir ve rızâsına aykırı her şey beni rahatsız etti. Velhâsıl dünyâ bana küstü, ben de ona. Eğer sen veya ben önce gidersek, önce giden kucağını açıp beklesin! Elbette kavuşacağız. Saçından bende bir tutam var. Onu yanımda taşıyorum. Ölürsem, Allah’ın izniyle bu, kahramanca bir ölüm olacaktır. Saçının telleri, yanımda kalsın. Sakın ağlama! Bil ki, göğsümde Kur’ân var! Kalbimde îmân ve dudaklarımda da son olarak Allah’ın zikri olacak. Gönlün müsterih olsun!
İbâdetlerimin, zikirlerimin hepsini bağışladım. Elimde bir şey kalmadı. Rabbimin huzûruna bomboş gidiyorum. Fakat O’nun gufrânının beni sımsıkı kuşatacağını umuyorum. Sana başka ne yazayım, evvel gidene selâm olsun!..
Oğlun Bedri”


HERKESİ İMRENDİRECEK TEVAZU...
Binbaşı Bedri Bey, bu mektubunda yalnız zâhirî hayâtından, benliğinden değil, Allah yolunda kazandıklarından bile, onları başkalarına bağışlayarak vazgeçtiğini ve Rabbine “hiç”leşmiş bir hâlde teveccüh ettiğini, herkesi imrendirecek bir tevâzû ve asâletle ne güzel ifâde ediyor!..
#48 - Eylül 17 2008, 22:03:01
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Gülen şehid Ebu Akil


Yemame Harbi, Hazret-i Ebubekir (radıyallahü anh) devrinde, 633’te, yalancı peygamber Müseyleme’tül-Kezzab ordusuna karşı yapılmıştır...


MÜSEYLEME ÖLDÜRÜLDÜ...

Müseyleme’tül-Kezzâb, peygamber olduğunu ileri sürerek büyük fitne çıkarmıştı. Hâlid bin Velîd komutasındaki İslâm ordusu bu alçak fitnecinin üzerine sevk edilmişti. Harbin başında İslâm ordusu daha önce gönderilen İkrime ve Şurahbil ordusu gibi geriledi. Hatta Benî Hanîfe kabilesinin mürtedleri, Hâlid bin Velîd’in çadırına girip yağma yapmaya başlamışlardı.
Bu sırada İslâm askeri geri dönüp şiddetli bir hücum ile Müseyleme’tül-Kezzâb’ın ordusunu bozdu. Yine bu sırada Hazreti Vahşi; Hazreti Hamza’yı şehîd ettiği mızrak ile Müseyleme’tül-Kezzâb’ı öldürdü.
Bu cengde Müseyleme’tül-Kezzâb’ın kırk bin kişilik ordusundan yirmi bini öldürülmüş, fakat Müslümanlardan da iki binden ziyade şehîd verilmişti. Bunun üç yüz altmışı muhacirden, kırk kadarı da ensârdan ve kalanı da tâbiînden idi. Şehîd olanların içerisinde yetmişten ziyade hafız vardı.
Yemame Savaşı bütün şiddeti ile devam ediyordu... Yalancı peygamber olan Müseyleme için Müslüman sahabiler şanlı hücumlarını başlatmışlardı. Onların içinde ensardan bir genç vardı, daha taze idi, çiçeği burnunda olan bir gençti. Adı Ebu Akil idi.


“ZAFER HANGİ TARAFIN?”

Abdullah ibn-i Ömer (radıyallahü anh) anlatıyor:
Ebu Akil’i devamlı kontrol ediyordum, bir ara kâfir darbesi ile yere yıkıldı. Kan kaybediyordu. Çadırıma götürdüm, kanını sildim. Sanki ölmüş gibiydi. Bu ara tekrar hücuma geçildi. “Ey ensar gösterin yiğitliğinizi” nidası Ebu Akil’in kulağına gelince hemen yerinden fırladı ve gözden kayboldu. Onu araya araya buldum gördüm ki kollarını bile kaybetmiş ve yere yuvarlanmıştı. Ölmek üzere idi. Fakat dudakları ile bir şeyler söylemek istiyordu. Kulağımı ağzına iyice dayadım ve:
- “Ey Ebu Akil ne diyorsun?” dedim. Ebu Akil kendisini topladı ve şöyle dedi:
- “Zafer hangi tarafın?” Ben; “Müjde, Müslümanlar kazandı” dedim. Baktım ki Ebu Akil gülüyor. Güldü ve bu tebessüm ile ruhunu teslim ederek şahadet şerbetini içti...
#49 - Eylül 17 2008, 22:04:08
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


“Anamın elini benim için öp!”


Çanakkale muharebelerinin kahraman gazilerinden Mehmet Çavuş (Aşkın) hatıralarında diyor ki: “İngiliz donanması Saroz’dan top atışları ile bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu. Her taraf toz duman içindeydi. Top mermilerinin düştüğü yerler alev alev yanıyordu. Düşman gemilerinin her ateşinden sonra ortalıkta kopmuş kol ve bacaklar, feryad edip inleyen yaralılar, dehşet verici bir manzara arz ediyordu. Buna rağmen askerimizin gayret ve cesaretinden hiçbir şey eksilmiyordu.
Böyle bir atıştan sonra, aynı birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemi, iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm, henüz sağ idi. Yanına kadar gidebildim. Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen eniştem:


“O SAADET BANA YETER”
“Kardeşim niçin böyle ah edip ağlarsın, benim ciğerimi dağlarsın! Allah’ın verdiğine merhaba! Takdir-i ilâhi böyle imiş! Onun kazası geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir. Arzuladığım şehadet, cihad yolunda oldu. O saadet bana yeter! Sen sağ kalırsan, anamın elini benim için de öp! Hakkını helal etsin!” dedikten sonra “Başımı kıbleye doğru çevir!” diyebildi... Ruhu çoktan uçmuştu...


“ÜZERİMDE HARB EDİNİZ!”
Daha sonra birliklerimiz, İngilizlerin yeni getirdikleri takviye birliklerinin sahilden içerilere ilerlemesini engellemekle görevlendirildi. Alayımız yürüyüşe geçti. Karayürek Deresi’ne doğru iniyorduk... Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında geziniyordum. Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu, mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi. Avucuma mataradan su aldığımda, matarama su yerine kan doldurduğumu anladım.
Hemen sonra alayımız geldi ve birden kendimizi düşman ateşi içinde bulduk. Pusuya düşmüştük. Birçok arkadaşımız gafil avlandı. Bunlardan, köylümüz olan Halil, bölükle birlikte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı. Bir müddet sessiz kaldı ve sonra: “Ahretlik, ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harb ediniz! Ta ki gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! nidalarını rahatlıkla duyayım!” dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti.
#50 - Eylül 17 2008, 22:05:48
‎ Unutma! Kendine yarattığın dünyada, içine aldığın tüm vatandaşlar arasında en 'solcu' benim!
Mercey.


Üye:

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.