Alternatifim Cafe

Dünya Dönüyor => Sağlık => Konuyu başlatan: dark - Mayıs 01 2007, 17:49:02

Başlık: Sağlık Haberleri
Gönderen: dark - Mayıs 01 2007, 17:49:02
Bir Kan Grubunu Diğerine Dönüştüren Yöntem Geliştirildi

Bilim adamları, bir kan grubunu başka kan grubuna dönüştüren bir yöntem geliştirdiler. Böylece, kan vermede ortaya çıkan sıkıntının ortadan kalkacağı belirtiliyor.

İngiliz Yayın Kuruluşu BBC ve Daily Mail gazetesinin internet sitelerinde verilen habere göre, uluslararası bir araştırma ekibi, Nature Biotechnology dergisinde yayınladıkları araştırmada, A, B ve AB gruplarındaki kanı nasıl O grubuna dönüştürdüklerini açıkladılar.

Kan, alyuvarlar hücrelerinin yüzeyindeki, antijenler olarak bilinen şeker moleküllerine göre sınıflandırılıyor. A ve B kan gruplarında farklı şeker molekülleri bulunurken, AB kan grubu her iki şeker molekülünü de ihtiva ediyor. O grubunda ise antijen bulunmuyor. A, B ve AB kan grubundakiler sadece kendi gruplarından kan alabilirken, O grubu her kan grubundaki hastalara verilebiliyor.

Bir hastaya, kendisininkinden farklı bir molekül taşıyan kanın verilmesi halinde bağışıklık sistemi tepki gösteriyor ve hastanın hayatı tehlikeye giriyor.

Danimarka'daki Kopenhag Üniversitesinden Prof. Henrik Clausen başkanlığındaki ekip, bakteriyel enzimleri, bu şeker moleküllerini kesmek için bir nevi biyolojik "makas" olarak kullandı. Böylece kan, antijenin olmadığı O grubuna dönüştü. Dönüştürülmüş kan grubunun hastanelerde kullanılmasından önce hastalar üzerinde denemeler yapılacağı bildirildi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: dark - Mayıs 01 2007, 17:49:57
İnek sütü, şeker hastaları için ümit oldu

Arjantinli bilim adamları, sütlerinde insan insülini bulunan klonlanmış ve genetik olarak değiştirilmiş buzağı yetiştirdiler.

Projenin sahibi olan biyoteknoloji şirketi, bilim adamlarının Patagonia 1,2,3 ve 4 adını verdikleri buzağıların yetişkin çağa geldiklerinde bu insan hormonunu üretmeye başlayacaklarını bildirdi.
Şirket yetkilisi Marcelo Criscuolo, genetik olarak değiştirilmiş ineklerdeki insülinin en az yüzde 30 daha ucuza malolacağını, böyle düşük maliyetle çok miktarda insülin elde edilebileceğini söyledi.
Bilim adamları, ineğin sütünden insülin elde etmek için, ilgili insülin genini zerkettikleri yumurtadan elde edilen klonlanmış embriyonları, taşıyıcı ineğin rahmine yerleştirdiler ve buzağılar geçen ay dünyaya geldi. Genetik olarak değiştirilmiş ineğin sütünden insülini çıkarmak için, sütün işlemden geçirilmesi gerektiği belirtildi. İnsülin, 1. Tip ve 2. Tip şeker hastalıklarının tedavisinde kullanılıyor. Dünyada 200 milyon kadar şeker hastasının bulunduğu tahmin ediliyor.
Arjantinli bilim adamları, sadece 25 insülin üreten ineğin, ülkedeki 1,5 milyon diyabetlinin insülin ihtiyacını karşılayacağını söylüyorlar. İnsülinin ilk kaynağı, inek, at ve domuzların pankreaslarında bulunmuştu. Günümüzde insülinin büyük bölümü genetik değişikliğe uğratılmış bakterilerden elde ediliyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: dark - Mayıs 01 2007, 17:51:03
Endonezya'da verem hala öldürüyor

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Endonezya'da verem tedavisinin çok yetersiz olduğunu ve ülkede bu hastalıktan günde yaklaşık 300 kişinin öldüğünü bildirdi.

Örgütün Dünya Tüberküloz Günü öncesinde yaptığı açıklamada, dünyanın en kalabalık 4. ülkesi olan Endonezya'nın, verem hastalığına yakalananların sayısı bakımından Çin ve Hindistan'ın arkasından geldiği, ülkede 600 bin verem hastası bulunduğu belirtildi.

DSÖ verilerine göre, dünyada her yıl yaklaşık 2 milyon kişi veremden hayatını kaybediyor. Her yıl 9 milyon yeni verem vakası tespit ediliyor, bu vakaların yarısına Bangladeş, Çin, Hindistan, Endonezya ve Nijerya'da rastlanıyor.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: dark - Mayıs 01 2007, 17:57:44
Öksürüğün tedavisi şurup değil

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Banu Altoparlak “Çocuklarda bir aydan uzun süren öksürük astım, alerjik, rmit, sinüzit ve solunum yollarının aşırı duyarlılığından kaynaklanıyor olabilir.” dedi.

Baharla birlikte soğukalgınlığı ve öksürükte artış olduğunu kaydeden Altoparlak, öksürüğün tedavisinin şurup olmadığını vurgulayarak konuyla igili şu açıklamaları yaptı ”Erişkinlerde yeni hipertansiyon ve kalp yetmezliği tedavisinde yaygın olarak kullanılan bazı ilaçlar %0,2-33 arasında kronik öksürük nedeni olabilmektedir. Tedavide en önemli adım sigaranın bırakılmasıdır. Bir kaç farklı etken madde içeren öksürük şuruplarının kontrolsüzce kullanılmasının baskılanması, solunum yollarının doğal temizleme mekanizmasını engelleyerek durumu kötüleştirebilir. Virüslerin neden olduğu grip gibi enfeksiyonlarda antibiyotiklerin tedavide yeri yoktur. Kısacası öksürüğün tedavisi şurup değil, doğru teşhis ve uygun tedavidir”.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: dark - Mayıs 01 2007, 17:58:58
Uykusuzluk ahlak bozuyor

Uykusuz gecelerin sabahları kızarmış gözlere yol açmanın yanısıra ahlaki yargıları gölgeleyebileceği bildirildi.

NEW YORK - ABD’de Walter Reed Ordu Araştırma Enstitüsü, gönüllülerden oluşan 2 grubu 2 gece boyunca uykusuz bıraktı ve sabaha dek gözlerini kapamayan bu kişilerin ahlaki ikilemler karşısında karar verme yetilerinin engellendiği gözlendi.

D.S.Killgore ve ekibinin yaptığı, sonuçları Sleep dergisinde yayımlanan araştırma, uykusuzluğun, beynin ahlaki yargıları oluşturmada önemli rol oynayan bölümünde metabolik faaliyeti azalttığını ortaya koydu.

Araştırma çerçevesinde ordu personeli 26 kişiye, ahlaki ikileme neden olan kuramsal senaryoların sunulduğu ve bu durumda neyin “uygun”, neyin “uygunsuz” olduğunun sorulduğu belirtildi.

Senaryoların, gönüllülere 53 saatlik uykusuzluktan önce ve sonra sunulduğu, uykusuz kalan gönüllülerin ahlaki yargı gerektiren sorular üzerinde düşünme sürelerinin uzadığı, bu etkinin küçük ve ahlaki olmayan sorunlarda görülmediği kaydedildi.

Bazı gönüllülerin 53 saatlik uykusuzluktan sonra ahlaki olarak kabul edilebilir olan görüşlerini değiştirdiği de gözlendi.

Araştırmanın, rutin olarak uykusuz kalan ve muharip askerlerle sağlık görevlileri gibi kriz anlarında çabuk karar vermek zorunda olanların karşılaştığı sorunları desteklediği belirtildi.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 02 2007, 16:47:08
öksürük için ben şurup içerdim  demek ki şurup değilmiş
onuda öğrendim sayende saol...
Başlık: Doğa baharda şifa saçıyor
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 07 2007, 13:49:28
Baharın gelmesiyle birlikte, tabiat ana da şifa dağıtmaya başladı... Hindiba, ısırgan, kuzu kulağı, vekenger gibi şifalı otlar tezgahlarda yerini alıyor. Ancak uzmanlar, her yabani otu ''şifalı'' diye tüketmeme konusunda uyarıyor.

Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nden tıbbi ve aromatik bitkiler uzmanı Yrd. Doç. Dr. Yüksel Kan, Türkiye'de yabani bitkilerden gıda olarak yararlanmanın çok yaygın olduğunu belirterek, "Bazı bitki türleri zehirli olmaları nedeniyle ölümcül olabilmektedir" dedi.
 
Kar çiçeği (acı çiğdem), banotu, boru çiçeği, baldıran gibi bazı bitkilerin zehirlenmelere ve hatta ölümlere yol açabileceğini söyleyen Kan, bu yüzden bilmeden doğadan her bitkinin toplanıp yenmesinin sakıncalı olduğunu kaydetti.
 
Kan, "Kimliği belli olan doğal bitkilerimiz insan sağlığının hastalıklara karşı korunmasında, vücut direncini artırılmasında önemli katkıları olan bitkilerdir. Aynı zamanda pek çoğunun antioksidan olma özelliklerine sahip olması da doğal bitkilerin önemini artırmaktadır" diye konuştu.
 
Yabani otlar ve özellikleri...
 
Kan, halk arasında kırlardan ya da dağların eteklerinden toplanan kaparinin (kebere), yüksek iştah açıcı ve kuvvet verici, nisan ve mayısta toplanan domalan (keme) mantarının ise minerallerce zengin olduğunu ve iyi bir diyet gıdası olarak kullanılabileceğini söyledi.
 
Yapraklı dalları ıspanak gibi pişirilerek yenen ebegümecinin kan temizleyici ve idrar artırıcı özelliklerinin bulunduğunu vurgulayan Kan, kenger otunun, suda haşlandıktan sonra salata halinde veya et yemeklerinde sebze olarak kullanıldığını, bu bitkinin karaciğer dostu olarak bilindiğini kaydetti.
 
Hindibanın (acıgüneyk, acı marul da bilinir), taze yapraklarının salata ve yeşillik olarak erken ilkbaharda tüketilen şifalı bitkilerden olduğunu belirten Kan, "Bitki yapraklarının içermiş olduğu alkaloitin tıbbi değerler vardır. Spazm çözücü ve iştah açıcı özelliklerinden dolayı bu grup bitkiler aşırıya kaçmamak kaydıyla bir miktar yenilebilir" dedi.
 
Isırganın evlerde her zaman bulundurulması gereken lezzetli bir salata ve sebze yemeği olarak kullanılacak bitki olduğunu ifade eden Kan, bu bitkinin de vücut direncini artırıcı, vitamin içeren özelliği olduğunu bildirdi.
 
Kan, kuzukulağı, labada ve yemlik adı verilen tıbbi bitkilerin de vitamin ve mineraller bakımından zengin olduğunu söyledi
Başlık: Ynt: Doğa baharda şifa saçıyor
Gönderen: Night - Mayıs 08 2007, 14:56:13
VaLLa doğaL bitkiLeri biLmem ama bahar bana şifa değiL aksine hastaLık getiriyor :4
SürekLi hapşurma,göz nezLesi,Burun kanaması :ohmygod
Neyse güzeL biLgiLendirici bi konu emeğine sağLık :okey
Başlık: İş yaşamı eli ve beli vuruyor
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 10 2007, 16:45:34
Türkiye’de de diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi çalışanların yüzde 50’sinde kas ve iskelet hastalıkları görülüyor


İstanbul Üniversitesi (İÜ) İstanbul Tıp Fakültesi Kas İskelet Hastalıkları ve Ergonomi Birimi Sorumlusu Prof. Dr. Emel Özcan, işe bağlı kas-iskelet hastalıklarının hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerde ciddi bir sağlık sorunu olduğunu vurguladı. İşe bağlı tüm hastalıkların yüzde 50’sini kas, iskelet hastalıklarının oluşturduğuna işaret eden Özcan, “Ayrıca bu, işe bağlı sakatlanmaların, iş günü kayıplarının, hastalık dolayısıyla erken emekliliğin ve sigorta tazminatı ödemelerinin de önde gelen nedenlerindendir” dedi.

Özcan, hastalığın oluşumunda “iş yerinde vücudun kötü pozisyonlarda kullanımı, tekrarlamalı ve zorlamalı hareketler, araç gereç ve ekipman ile çalışma koşullarının çalışana uygun olmamasının” önemli rol oynadığını ifade etti. Türkiye’de de diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi çalışanların yüzde 50’sinde kas-iskelet hastalıkları görüldüğünü bildiren Özcan, “Bu hastalıklar, en sık bel ile el ve el bileğini tutuyor ve buralarda bel fıtığı, bel ağrısı, elde kuvvet kaybı ve bilekte sinir sıkışması gibi rahatsızlıklara neden oluyor” diye konuştu.

Mesleki bel hastalıklarının, en sık elle taşıma işleri olarak da adlandırılan “ağırlık kaldırma, indirme, taşıma, öne eğilme ve dönme” gibi fiziksel aktivitelerle çalışanlarda görüldüğünü belirten Özcan, metal ve otomotiv gibi ağır sanayide, yiyecek içecek üretimi gibi imalat sektörü ile hizmet ve sağlık alanlarında çalışanların da yüksek risk altında bulunduğuna işaret etti.

Özcan, el ve bilek hastalıklarının ise, “bilgisayar kullananlar, kasiyerler, montaj, giyim” gibi işlerde çalışanlarda daha sık görüldüğünü söyledi.

ARAŞTIRMA SONUÇLARI

Emel Özcan, bir üniversite hastanesinde çalışan ve yaş ortalaması 32 olan 107 hemşirenin yüzde 75’inde bel ağrısı saptadıklarını ve ağrı ile hastayı elle kaldırma aktivitesi arasında ilişki bulduklarını dile getirerek, şöyle konuştu:
“Yine yaş ortalaması 30 olan 307 bilgisayar kullanıcısıyla yaptığımız araştırmada da yüzde 80’inde boyun ve bel ağrısı, yüzde 50’sinde de el ve el bileği rahatsızlığı saptadık. Bir devlet kurumunun bilgi işlem merkezinde çalışan 50 bilgisayar kullanıcısının da yüzde 75’inde boyun, omuz ve bel ağrısı, yüzde 84’ünde de baş ağrısı belirledik.”

Çalışanlarda kas-iskelet hastalıklarının “engellenebilir” olma özelliğine dikkati çeken Özcan, “Maliyeti tedaviye oranla çok daha düşük olan korunma eğitimi ve iş yerinde ergonomik düzenlemeler ile kas iskelet hastalıkları ve sakatlıklarından korunmak çok büyük oranda mümkün” dedi.

Prof. Dr. Emel Özcan, son yıllarda endüstrileşmiş ülkelerde bu hastalıkların sıklığı ve maliyetindeki dramatik artışın, çalışanların yanı sıra işveren, sağlık bakım sistemleri ve sigorta şirketlerinin dikkatini bu konuya çektiğini vurgulayarak, parasal ve yasal baskıların da etkisiyle iş yerlerinde ergonomi eğitimi ve ergonomik girişimleri kapsayan korunma programlarının hızla yaygınlaşarak uygulanmaya başlandığını bildirdi.

Özcan, Türkiye’de de çalışanlarda meydana gelen çeşitli kas-iskelet hastalıklarının yasalarda “meslek hastalığı” olarak kabul edildiğini, fakat konunun işveren, çalışan ve hekimler tarafından bu yönüyle yeterince tanınmadığını belirtti. Özcan, “İş Yasası’nda yapılan değişikliklerle işverenin iş yerinde mesleki kas-iskelet hastaları risklerinin belirlenmesi, önlenmesi, çalışanın korunma ve ergonomi eğitimi ile ergonomik girişimleri uygulama konusunda yükümlü kılınmıştır” diye konuştu.

AB İş Sağlığı ve Güvenliği Ajansı’nın 2007 yılını “Çalışanlarda Kas İskelet Hastalıkları” yılı olarak belirlediğini de hatırlatan Emel Özcan, bu kapsamda 14-15 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da kas-iskelet hastalıklarından korunma ve ergonomi konusunda, ilk kez tarafların bir araya geleceği bir sempozyum düzenleyeceklerini bildirdi.

İSTANBUL - Yaş ortalaması 30 olan, 307 bilgisayar kullanıcısıyla yapılan araştırmada, katılımcıların yüzde 80’inde boyun ve bel ağrısı, yüzde 50’sinde de el ve el bileği rahatsızlığı saptandı.
Başlık: Tiryakilere elektronik sigara
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 11 2007, 16:53:19
Nikotin bağımlılığından kurtulmanın alternatif yolu elektronik sigara. Tirkayilere gerçek sigara içiyorlarmış hissi veren elektronik sigara Türkiye’de de satılıyor.

Hong Kong’da bir firma sigarayı bırakmaya çalışan tiryakilere, nikotin bandı ve sakızı dışında farklı bir alternatif sunuyor. Elektronik sigara...

Elektronik sigara, tiryakilere gerçek sigara içiyorlarmış hissi veriyor. Üretici firma, pille çalışan elektronik sigaranın alternatiflerinden çok daha etkili olacağı konusunda iddialı.

208 dolara satılan elektronik sigaranin piyasa sürüldüğü ülkeler arasında Türkiye de bulunuyor. Üretici firmanın yetkilileri, son 12 ayda gelirlerini 2 katına çıkardıklarını söylüyor.

İSTANBUL  - Sigara alışkanlığından vazgeçmeye çalışan ama bunu bir türlü başaramayanlar için alternatif bir çözüm geliştirildi. Hong Kong’taki bir firma elektronik sigara üretti.
Başlık: Aspirin, bağırsak kanserinden koruyor
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 11 2007, 16:55:48
İngiliz bilim adamları, uzun süreli aspirin kullanımının bağırsak kanserini önleyebildiğini tespit etti.

LONDRA  - Oxford üniversitesi bilim adamları, sonuçlarını tıp dergisi The Lancet’de yayımladıkları araştırmalarında, beş yıl süreyle günde 300 miligramlık doz aspirin kullanımının, bu süreyi takip eden 15 yılda bağırsak kanserine yakalanma ihtimalini yüzde 74 oranında azalttığını gördü.
Mide rahatsızlıkları ve hatta mide kanamasına kadar varan yan etkilerinden dolayı uzun süreli aspirin kullanımının ancak bağırsak kanserine yakalanma riski yüksek olan kişilere tavsiye edilebileceğini belirten bilim adamları, araştırmalarını 7500 kişi üzerinde yaptı.

1970’li ve 80’li yıllarda başlayan araştırmaya katılanlara, günlük 300, 500, 1200 miligramlık doz olarak aspirin ve bir gruba placebo verildi. Araştırmaya katılanlara aspirin beş ve yedi yıl süreyle kullandırıldı. Daha sonra katılımcıların sağlık durumu 20 yıl süreyle izlendi.
Başlık: Kuş gribi salgını 7 milyon kişiyi öldürebilir
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 12 2007, 13:31:58
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), olası bir kuş gribi salgınının dünya çapında 1 milyar kadar kişiyi etkileyebileceğini ve 7 milyon kişinin ölümüne yol açabileceğini duyurdu.


Olive, 1997’de bütün kanatlıların itlaf edildiği Hong Kong’ta alınan önlemleri örnek gösterdiği konuşmasında, yeni bir salgının alınacak radikal önlemler sayesinde önlenebileceğine da işaret etti.

Kuş gribi, 2003’te ortaya çıkışından beri dünyada 172 can aldı. Şu anda hastalığın insanlara bulaşması sadece kanatlılarla insanların yakın temasıyla sınırlı olsa da, uzmanlar değişime uğrayan virüsün insana kolayca geçebildiği, bunun da dünya çapında bir salgını beraberinde getirebileceği uyarısında bulunuyor.


MANİLA - WHO’nun Filipinler temsilcisi Jean-Marc Olive, salgın konulu bir konferansta, bu tahminlerin bir önceki kuş gribi salgını sırasında kullanılan matematiksel modellere dayandırıldığını belirttiği açıklamasında, “Bundan sonraki salgın, birkaç haftada çok yüksek hasta sayısı ve ölüm oranını beraberinde getirebilir, bir milyar vaka ve 2 ila 7 milyon kişinin ölümüne yol açabilir” uyarısında bulundu.
Başlık: Türkiye’de 30 bin MS hastası var
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 12 2007, 13:35:33
Merkezi sinir sistemini oluşturan beyin, beyincik ve omurilik gibi yapıları etkileyen ve genç erişkinlerde görülen Multipl Skleroz (MS); aslında, ‘bir hastalık’ değil, ‘hastalıklar grubu.’


Multipl Skleroz ve Ataklar
Bağışıklık sisteminin bir şaşkınlığı sonucu oluşan ve merkezi sinir sistemini etkileyen MS hastalığında; beyin, beyincik ve omurilikte seyreden sinir lifleri ve onların etrafındaki kılıflar etkilenmektedir.

MS’in, gelişim süreci içerisinde çok farklı seyreden ya da hastadan hastaya büyük farkların görülebileceği değişik tipleri bulunmaktadır. MS, hastaların bir bölümünde kısmi de olsa özüre neden olduğu için özellikle gençler arasında kazalar dışında nörolojik özüre en fazla sebep olan sinir sistemi hastalığı olarak kabul edilmektedir. Öldürücü bir hastalık olmayan MS, bulaşıcı da değildir. MS için kalıtsal bir hastalık demek doğru değildir.

MS’in nedeni veya seyrini etkileyen faktörler kesin olarak belli olmayıp; bugüne kadar virüsler, bakteriler ve toksik gibi bazı etkenler öne sürülmüş, ancak bu etkenlerin hiçbiri kanıtlanmamıştır. Nörolojik belirtiler ile gelişen ve daha sonra duraklayıp; düzelme sürecine giren hastalık dönemlerine atak denilmektedir. MS’li hastaların çoğunda yüzde 85, hatta yüzde 90’ında hastalık bu ataklar ile başlamaktadır. Hastaların yüzde 10 ile 15 kadarında ise MS, başlangıçtan itibaren, uzun yıllar boyunca ilerleyerek seyretmektedir. MS’in ataklar ile seyrettiği durumlarda da hastalık aynı şekilde ilerleyici hale dönüşebilmektedir.

Hastalığın görülme sıklığı  
 Sıcak bölgelerde çok daha az rastlanılan MS, ekvator kuşağında neredeyse hiç görülmez. Buna karşılık hem kuzey, hem de güney yarım kürede; kutuplara yaklaştıkça hastalık oranının giderek arttığı görülmektedir. Örneğin Akdeniz Bölgesi’nde İtalya’da ve İspanya’da 100.000 kişi içerisinde 50 ilâ 60 kişide MS görünürken; bu oran Almanya’da 100.000’de 80’e, İngiltere ya da İskandinav ülkelerinde ise 100.000’de 100-120 gibi rakamlara yükselmektedir. ABD’nin kuzey kesimleri ile Kanada’nın bazı yerlerinde MS hastalığının görülme sıklığı 100.000’de 200’e kadar ulaşabilmektedir. Coğrafi yerleşimden bağımsız olarak, bazı ırklarda -özellikle sarı ırktan olanlarda daha az MS’li vaka görülmektedir.

En çok görüldüğü grup
 Kadınlarda
 20-40 yaşları arasındaki genç erişkinlerde
 Beyaz ırktan olanlarda
 Ilıman ve soğuk iklim kuşağında yaşayanlarda (Kuzey ülkelerinde daha sık görülür ve ekvator kuşağına yaklaştıkça azalır.)
 Ailesinde MS olanlarda
 Sosyo-kültürel ve ekonomik düzeyi yüksek olanlarda daha sık görülmektedir.

VÜCUT KENDİ DOKUSUNU YABANCI GİBİ ALGILAR
Vücut kendinden olan dokuyu yabancı gibi algılayıp, ona karşı bir reaksiyon oluşturmakta ve söz konusu dokuda hasar ortaya çıkarmaktadır. Bu dokular sinir lifleri ve kılıfları oluşturduğu için kola, göze, bacağa giden iletilerde aksama meydana gelmektedir. Bu aksama sonucunda ise görme kaybı veya bulanıklık; kol, el ve bazen hem kol hem de bacakta güçsüzlük; yürüyüşte bozulmalar ve dengesizlik ile konuşmada ağırlaşma ve peltekleşme ortaya çıkabilmektedir. Bağışıklık sistemindeki şaşkınlık sonucu vücut kendi dokusuna bir zarar verdiği için MS’e ait belirtiler genellikle geçicidir. Çünkü vücut bir süre sonra bu yanlışlığı fark ederek, kendini düzeltilmeye çalışmakta ve sonuçta iyileşme sürecine girilmektedir.

Belirtiler
Hastalığın ilk belirtileri; gözde görme kaybı veya bulanıklığı, çift görme, konuşmada zorluk, kol ve/veya bacakta güçsüzlük ve uyuşukluk, ellerde titreme, yürüme güçlüğü veya dengesizlik, ince hareketlerde beceri kaybı şeklinde olabilmektedir. Ancak bu belirtilerin, tek başlarına MS hastalığına özgü olmayıp; nörolojik kökenli veya diğer birçok hastalıkta da görülebileceği unutulmamalıdır.

BELİRTİLER MS’E ÖZGÜ DEĞİL
Sözü edilen belirtilerin hiçbiri aslında MS hastalığına özgü değildir. Bu belirtiler sık görülebilen ve farklı nedenlerle ortaya çıkabilen belirtilerdir. Görme bozukluğunun ortaya çıkması göze ait bir neden yüzünden de, başka nörolojik bir neden yüzünden de olabilir. Aynı şekilde kol ve bacakta güçsüzlük, yürümede dengesizlik gibi belirtilerin hepsi çok çeşitli nörolojik hastalıklarda görülebilmektedir. Bu nedenle özellikle kişinin günlük yaşamını etkileyecek boyutta nörolojik belirtiler ile karşılaşıldığı zaman, bu durum bir nörolog tarafından değerlendirilmelidir.

Bir nörolog MS’ten şüphelendiğinde genellikle ilk başvurduğu inceleme yöntemi Magnetik Rezonans Görüntüleme’dir (MRG). MRG incelemesi sonucunda; beyin veya omurilikteki değişikliklerin yüzde 95-100 oranında hastalıkla uyumlu olması durumunda, MS tanısı konulabilmektedir. Tanıyı doğrulamak, güçlendirmek ve hastalık ile ilgili bazı ayrıntılı bilgileri almak söz konusu olduğunda; belden su alma yoluna da gidilebilmektedir. ‘Uyarılmış potansiyeller’ denen elektrofizyolojik yöntemler ise hastalığın, sinir sistemindeki bazı yapıları ne denli etkilediğini göstermektedir.

MS’İN TEDAVİSİ BİR EKİP İŞİ OLARAK ALGILANMALI
Atak Tedavisi

Tedavi yöntemlerinden biri olan atakların tedavisinde; yüksek doz kortizon (günde 1.000 mg methylprednisolone, 100 cc serum içinde) kullanılmaktadır. Ancak uygulama süresi ve doz miktarı sağlık merkezine göre 3-10 gün arasında değişiklik gösterebilmektedir. Serum tedavisinden sonra ağızdan kortizon uygulaması şart değildir. Serum ile verilen yüksek doz kortizon, sanılanın aksine genellikle ciddi bir yan etkiye yol açmaz. Ancak tedavi sırasında hastanın tuzsuz yemesine ve tatlı yememesine dikkat edilmesi gerekmektedir. Bunun yanında bazen ‘ACTH’ içeren ve gene vücudun kortizon salgılamasını düzenleyen bir diğer tedavi seçeneği de uygulanabilmektedir.

Atak tedavisinde tüm MS ataklarının tedavi edilmesine gerek duyulmayabilir. Hafif geçirilen ataklar ya da başka bir deyişle kişinin günlük yaşam aktivitelerini engellemeyen, çok rahatsızlık vermeyen atakların tedavi edilmesi her zaman gerekmeyebilir. Bazı ataklar tedavi edilmeden kendiliğinden düzelme gösterebilir. Bununla birlikte kortizon tedavisi, atakların daha çabuk sürede düzelmesini sağlamaktadır. Çok ağır ve başka hiçbir tedaviye yanıt vermeyen nadir ataklarda ise plazmaferez denilen özel bir tedavi şekli uygulanabilmektedir.

Semptomatik tedavi yöntemleri
Hastalığa bağlı olarak gelişen bazı belirtilere ve sekellere yönelik atak tedavisi dışında ‘semptomatik tedavi’ denilen yöntemler kullanılmaktadır. Örneğin, zaman zaman bacaklarda görülen kasılmalar ve sertlikler, ilaçlar ve özellikle fizyoterapi tedavi yöntemleri ile tedavi edilebilmektedir. ‘Fatigue’ olarak adlandırılan ve kolay yorulabilme veya halsizlik halleri belirtisi veren MS’li hastalarının bir kısmında yine birtakım ilaçlar kullanılabilmektedir. Rehabilitasyon uygulamaları MS ile ilgili bazı hareket kısıtlılıklarında çok yararlı sonuçlar verebilmektedir. Mesane fonksiyon bozuklukları ile diğer belirtilere yönelik başka ilaçlar ve yaklaşımlar da bulunmaktadır.

Koruyucu tedaviler
Koruyucu (immunmodulatör-bağışıklık sistemini düzenleyen) ilaçların kullanımı, MS tedavisindeki en önemli gelişmelerden biridir. Günümüzde MS’in ilerlemesini yavaşlatmak ya da atakların sıklığını ve şiddetini azaltmak için dört ilaç kullanılmaktadır. Bu ilaçların üçü ‘interferon beta’ grubu ilaçlar olup, bunlar ilacın özelliğine göre gün aşırı (cilt-altı) veya haftada bir (kas-içi) uygulama yapılmaktadır. Glatiremar asetat adını verilen diğer bir grup ilaç ise her gün (cilt-altı) uygulanmaktadır. Bu ilaçların her MS’lide aynı etkiyi göstereceği ya da her MS’liye verilmesi gerektiği söylenememekle birlikte; MS’li kişilerin bir kısmında hastalığı bu tedavilerle kontrol altına almak mümkün olmaktadır. Bu ilaçların yanında hastalığın yavaşlatılmasına veya durdurulmasına yönelik yeni ilaçlarla ilgili çalışmalar da sürdürülmektedir. Koruyucu ilaçların son derece pahalı oldukları ve kullanımına başlama kararı verildikten sonra kullanımın yıllarca sürdürülmesi gerekeceği unutulmamalıdır.

Diğer tedaviler
Hastalığın sık ataklı ve ilerleyici şekillerinde ‘immunsupressif’ denilen bağışıklık sistemini baskılayarak etki gösteren ilaçlar kullanılabilmektedir. Bu grup ilaçların bağışıklık sistemini düzenleyici etkileri de olduğu varsayılmaktadırİSTANBUL - Mayıs’ın 3. haftası olarak kabul edilen MS Bilgilendirme Haftası nedeni ile Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi Nöroloji Kliniği, Türkiye’de yaklaşık 30 bin kişide görülen Multipl Skleroz hastalığı ile ilgili merak edilenleri bir dosyada topladı.
Başlık: Ynt: Aspirin, bağırsak kanserinden koruyor
Gönderen: sennetsu - Mayıs 13 2007, 02:04:53
bazı insanlar aspirini içmeyin kanı sulandırıyor dio ama bence aspirinin dolu faydası var sağol bu paylaşım için :))
Başlık: Ynt: Kuş gribi salgını 7 milyon kişiyi öldürebilir
Gönderen: sennetsu - Mayıs 13 2007, 02:19:12
valla çok korkutucu
Başlık: Ynt: Kuş gribi salgını 7 milyon kişiyi öldürebilir
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 13 2007, 11:59:56
valla çok korkutucu
evet kuş gribine yakalanınca ölüm tehlikesi var
Başlık: TBMM'den 'Rapor' devrimi
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 13 2007, 13:54:56
TBMM yeni bir düzenlemeyle vatandaşların sağlık raporu almasını kolaylaştırdı.

TBMM Genel Kurulu'nda önceki gün kabul edilerek Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in onayına sunulan yasa, üniversiteye kayıt, memuriyete giriş, hastalık izni almak gibi pek çok farklı konuda kurumlarca istenen sağlık raporu alımını kolaylaştırmayı amaçlıyor.

1 - Sağlık raporu daha önce nasıl alınıyordu?
- Yasal mevzuatta "sağlık kurulu raporu" ibaresi bulunduğu için vatandaşlar, sağlık durumlarını gösteren bir rapor almak için uzman hekimlerden oluşan bir kurul karşısına çıkmak zorundaydı. Örneğin memuriyete girişte ortopedi, nöroloji, dahiliye, psikiyatri ve göğüs hastalıklarında uzman 5 hekim imzasıyla rapor alınabiliyordu. Vatandaşlar ya belli günde toplanan kurul üyelerine bir seferde ya da kendi muayene odalarındaki uzman hekimlere hastane içinde tek tek başvurarak muayene oluyordu.

2 - Yasa nasıl bir kolaylık sağlayacak?
- Yasa onay sonrası Resmi Gazete'de yayımlandığı günden itibaren, sadece devlet hastaneleriyle üniversitelere bağlı hastanelerden sağlık raporu alınması şartı ortadan kalkacak. Artık vatandaşlar, özel ya da kamu ayrımı olmaksızın tüm sağlık kuruluşlarında tek uzman hekim imzasıyla sağlık raporu alabilecek.

3 - Hangi hekim rapor verebilecek?
- Her yıl Bütçe Uygulama Talimatı (BUT), "Hangi uzman hekim tarafından hangi rahatsızlıklarda hangi ilaçlar reçete edilebilir" sorusuna yanıt veriyor. Bu çerçevede, artık hangi hastalık veya hangi tür ilaç alımı için sağlık raporu gerekiyorsa o alandaki tek bir uzman hekim imzasıyla rapor alınabilecek. Örneğin bir vatandaş, mide rahatsızlığı olduğunu gösterir bir sağlık raporu alacaksa bu durumda sadece gastroenteroloji uzmanı tarafından imzalanmış rapor yeterli olacak.

4 - Yeni yasa herkesi kapsayacak mı?
- İlgili yasalardaki "sağlık kurulu raporu" ifadesini "sağlık raporu" olarak değiştiren yeni düzenleme, hastalığını ispatlaması veya sağlıklı olduğunu kanıtlaması gereken kamu veya özel sektör çalışanlarıyla öğrenciler başta olmak üzere tüm vatandaşları kapsıyor. Genel Sağlık Sigortası sisteminin yürürlük tarihinin 1 Temmuz'dan 1 Ocak 2008'e ertelenmesi ise yasanın kapsamını etkilemeyecek.

5 - Sürücü belgesi ve silah ruhsatı için sağlık raporu nasıl alınacak?
- Vatandaşlar, sürücü belgesi almak için göz, ortopedi ve dahiliye alanlarında uzman üç hekime, silah ruhsatı almak için dahiliye, göğüs hastalıkları, psikiyatri, nöroloji ve kulak-burun-boğaz hastalıkları alanlarında uzman beş hekime muayene olacak. Söz konusu iki resmi belge için gerekli sağlık raporu koşulları değişmiyor
Başlık: Ynt: Aspirin, bağırsak kanserinden koruyor
Gönderen: alp123 - Mayıs 17 2007, 20:57:41
bunu bize duyurduyun için tşk :))
Başlık: Keneler uyandı hastalık yayıldı
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 20 2007, 13:37:05
(http://img214.imageshack.us/img214/6385/keneeo6.png)
Keneler aracılığıyla bulaşan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığının son beş yıldaki bilançosu 1035'e yükseldi. En çok Tokat, Sivas ve Çorum'da rastlanan hastalık 58 can aldı.


Türkiye'de keneler aracılığıyla 2002'den bugüne kadar 1035 kişiye bulaşan Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı, Tokat, Sivas, Yozgat, Çorum, Erzurum ve Gümüşhane'de yaz sıcağıyla yeniden ortaya çıktı.
Türk Veteriner Hekimleri Birliği, özellikle Kelkit Vadisi civarında ve kırsal alanlarda yaşayanları, büyükbaş hayvanlarla çıplak elle temas etmemeleri konusunda uyardı.
Sağlık Bakanlığı, 2002'de "hyalomma" türü kenelerden insanlara geçtiğinde ölümcül olan virüsten kaynaklanan KKKA'nın Türkiye'de görüldüğünü resmen tespit etti.
Adını, dünyada ilk kez görüldüğü Kırım ve Kongo'dan alan hastalık nedeniyle 2002-2003 yılları arasında 150 vakadan 6'sı, 2004'te 249 vakadan 13'ü, 2005'te 167 vakadan 11'i ve 2006'da 438 vakadan 27'si ölümle sonuçlandı.

Bu yılın bilançosu şimdiden 38 vaka Sağlık Bakanlığı'na göre bu yıl 18 Mayıs itibarıyla 31 vaka görüldü ve Çorum'dan 1 kişi KKKA hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdi. Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi'nce kesin teşhis konulan vakalar açısından KKKA hastalığı, 2002'den bugüne kadar Türkiye'de 58 can kaybına neden oldu.
Türkiye'de ilk kez resmi KKKA vakası tespiti yapılan il olan Tokat, 2002'den bugüne kadar 327 insan vakasıyla KKKA hastalığından en çok etkilenen il oldu. Tokat'ı 129 vakayla Sivas, 113 vakayla Yozgat, 107 vakayla Çorum, 65 vakayla Erzurum ve 62 vakayla Gümüşhane izledi. Amasya'da 36, Çankırı'da 31, Kastamonu'nda 22 ve Ankara'da da 23 kişi, KKKA hastalığına yakalandı.
Türk Veteriner Hekimleri Birliği de KKKA hastalığıyla ilgili bilgi notunda, özellikle Kelkit Vadisi'nde fazla sayıda kene bulunduğunu anımsatarak, bu vadi civarındaki Tokat, Gümüşhane, Sivas ve Amasya'nın kırsalında tarım ve hayvancılıkla uğraşanları dikkatli davranmaya çağırdı.

Kuş gribinden daha yaygın
 Ülke genelinde insan vakası açısından 2002'den bugüne kadar 39 ilde KKKA hastalığı tespit edildi. Türkiye'de 2006'da etkili olan kuş gribi salgını insan vakası açısından sadece 7 ilde etkili olmuştu. Kuş gribi nedeniyle 4 kişi hayatını kaybederken, toplam 21 kişiye kesin kuş gribi teşhisi konulmuştu
Başlık: Organ nakillerinin duayenleri Ankara'da buluşuyor
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 27 2007, 13:00:10
(http://img228.imageshack.us/img228/7934/ameliyatkh2.png)
Ankara, dünyanın 10 değişik ülkesinden gelen organ ve doku nakillerinin duayenlerini ağırlıyor.

Dünyanın önde gelen organ ve doku nakli duayenleri, deneyimlerini Türkiye'de organ ve doku nakli yapan kurumların katılımcıları ve uzmanlarıyla paylaşacak.

Türkiye Organ Nakli Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Dünya Organ Nakli Derneği Yönetim Kurulu Orta Doğu ve Afrika Temsilcisi Prof.Dr. Mehmet Haberal'ın ev sahipliği yaptığı iki ayrı bilimsel toplantıda, transplantasyonun değişik konuları tüm boyutlarıyla ele alınacak.

Bilimsel toplantıların ilki Dünya Organ Nakli Derneği ile beraber 1-3 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek. İkinci toplantı ise 4-6 Temmuz tarihleri arasında yapılacak. Türkiye Organ Nakli Derneği'nin dokuzuncu bilimsel kongresi niteliği de taşıyan toplantılara, başta Dr. Thomas Starzl (ABD) ve Dr. Richard Simmons (ABD) olmak üzere, Dr. Benedict A. Cosimi (ABD), Dr. Francis L. Delmonico (ABD), Dr. Barry D. Kahan (ABD), Dr. Abdulla Al-Sayyari (Suudi Arabistan), Dr. Mustafa Al-Mousawi (Kuveyt), Dr. Ahad J. Ghods (İran), Dr. Carl G. Groth (İsveç), Dr. Nadey S. Hakim (İngiltere), Dr. Marwan Masri (Lübnan), Dr. Anwar Naqvi (Pakistan), Dr. S. Adibul Hasan Rizvi (Pakistan), Dr. Faissal A. M. Shaheen (Suudi Arabistan), Dr. Antoine Stephan (Lübnan), Dr. J. Wesley Alexander (ABD), Dr. George Abouna (ABD), Dr. Massimo Malago (Almanya), Dr. Walter Land (Almanya), ve Dr. Jeremy R. Chapman (Avustralya) katılıyor.

Türkiye Organ Nakli Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Dünya Organ Nakli Derneği Yönetim Kurulu Orta Doğu ve Afrika Temsilcisi Prof.Dr. Mehmet Haberal, ANKA'ya yaptığı açıklamada, “Organ ve doku nakillerinin etik, yasal ve bilimsel, başka bir deyişle bu konuların her yönü ile tartışılacağı toplantılar inanıyorum ki ülkemizdeki organ nakillerine yeni ivmeler kazandıracaktır” dedi.

Prof.Dr. Haberal'ın açış konuşmasıyla başlayacak toplantıların ilki 2 Temmuz'da saat 9.00'da Gölbaşı Patalya Otel'de, ikincisi ise 4 Temmuz'da saat 10.00'da Başkent Üniversitesi Bağlıca Kampusu'nda başlayacak, Kızılcahamam Patalya Otel'de devam edecek.
Başlık: Çocukları TV önünden kaldırın
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 29 2007, 14:23:01
(http://img253.imageshack.us/img253/1151/oukjm3.png)
TV önünde çok vakit geçiren şeker hastası çocukların durumları kötüleşiyor

Norveçli bilim adamlarının araştırmalarına göre televizyon önünde çok vakit geçiren diabetli çocukların vücutlarındaki kan şekerinin zaman kontrolünü yapmak daha zor hale geliyor.

Amerikan Pediatri akademisinin çocuklara günlük iki saatten fazla televizyon izletilmemesi tavsiyesi üzrine yapılan araştırmada birinci tip diabetli hastalar gözlem altına alındı.

Bu tip diabet daha nadir ancak daha çok gençlerde görülen bir diabet hastalığı. Obezite nedeniyle ortaya çıkmayan ve vücudun insülün üretememesine yani yiyeceklerdeki şekeri enerjiye dönüştürememesine bağlı bir hastalık. Bu tip hastaların günlük insülün alarak kan seviyelerini düzenlemeleri gerekiyor.

Araştırmayı yapanlar çocukların daha az televizyon izlemesi konusunda cesaretlendirilmesi gerektiğini çünkü böylece kan şekeri ayarlamalarını vücudun daha iyi yapabileceğini belirttiler.

Başlık: Farelerden sonra sıra bize gelir mi?
Gönderen: ersan_05 - Mayıs 29 2007, 14:25:02
(http://img257.imageshack.us/img257/2686/fareyb9.png)
Fareler ”zekileşti”
 
Bilim adamlarından büyük buluş: Alzheimer geni kaldırılan fareler daha zeki hale geldi.

Fareler üzerinde yapılan bir labaratuvar araştırmasına göre Alzheimer’a neden olan genin ortadan kaldırılması sonucu fareler daha zeki hale geldiler.

Araştırmayı yapanlar farelerin diğer kardeşlerine göre çevreye daha duyarlı ve adapte hale geldiler.

Texas Southwestern Üniversitesi Sağlık Merkezi’nden Dr. James Bibb, hayvanları daha zeki görmek insanı şaşırtıyor dedi.

Bibb ve çalışma arkadaşları genetik mühendislik tekniğini kullanarak, damızlık farelerdeki Alzheimer’e neden olan, beyinde nöronların ölümüyle ilişkili enzimlerin üremesine neden olan Cdk5’i kontrol dışı bıraktılar.

Zeki fareler daha iyi yolunu buluyorlar ve şok çalışmalarında anında öğreniyorlar.

Ancak şu anda henüz uzun dönemli sonuçları bilinmiyor.
Başlık: Ynt: Farelerden sonra sıra bize gelir mi?
Gönderen: Tári Elensar - Mayıs 29 2007, 14:49:41
daha olumlu sonuçlar alınarak Alzheimer'ada çözüm bulunur inşallah
Başlık: Ynt: Farelerden sonra sıra bize gelir mi?
Gönderen: delikadir - Mayıs 29 2007, 18:43:59
daha olumlu sonuçlar alınarak Alzheimer'ada çözüm bulunur inşallah

Amiiiin.Allah bu hastalığı kimseye çektirmesin. :öff
Başlık: Ynt: Farelerden sonra sıra bize gelir mi?
Gönderen: sennetsu - Mayıs 30 2007, 01:03:57
valla çok kötü bi hastalık umarım çaresi bulunur ve buda doğru bi çaredir
Başlık: Mantar, yazın nemli ortamlarda artıyor
Gönderen: ersan_05 - Haziran 02 2007, 15:24:00
(http://img364.imageshack.us/img364/8823/ayaakqf9.png)
Adana Çukurova Devlet Hastanesi Cildiye Uzmanı Dr. Ayla Çayhan, banyo ve duş sonrası kurulanmayan vücutta mantar oluştuğunu söyledi.


Daha çok yaz aylarında sıcak ve nemli ortamlarda deri üzerinde mantar hastalığına rastlandığını kaydeden Dr. Çayhan, tedavi edilmediği takdirde hastalığın bütün vücuda yayılacağı uyarısında bulundu.

Hastalığın, denize, havuza ya da duşa girildikten sonra nemli kalan vücutta daha çok oluştuğuna dikkat çeken Çayhan şöyle konuştu; "Bu hastalığın görüldüğü kişiler kullandıkları banyo havlusunu, keseleri ve günlük yaşamda giydikleri kıyafetlerini ya değiştirmeli ya da kaynatıp ütülemeli. Bir buçuk aylık tedavi süreci var. Genelde tedaviye başlayınca 15 gün içerisinde hastalık ortadan kalkıyor. Ancak ilaç ve krem tedavisine devam edilmediği için mantar tekrar ilkbahar ve yaz başında ortaya çıkıyor. Onun için bir buçuk ay tam tedavi yapılması gerekiyor."

Halk arasında 'samyeli' hastalığı olarak bilinen rahatsızlığın cilt enfeksiyonu olduğunu kaydeden Çayhan, "Bu cilt renginde değişmeler olur. Kolda, göğüste ve sırtta, bazen yüzde ve boyunda belirebilir. Güneş yanığında daha belirgin hale gelir. Koyu ciltlerde belirgindir. Bazı insanlarda şiddetli kaşıntı ile birlikte cilt döküntüsü yaşanır." dedi. Çayhan, bulaşıcı hastalık olan samyelinin nemli ortamda çabuk ve hızlı çoğaldığına dikkat çekti.
Başlık: Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar kenelere karşı dikkatli olmalı
Gönderen: ersan_05 - Haziran 02 2007, 15:26:18
(http://img256.imageshack.us/img256/6821/tarmel4.png)
Türkiye'nin 'kene' uzmanlarından Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zati Vatansever, Türkiye'de 5 yılda 62 kişinin ölümüne sebep olan Kırım Kongo kanamalı ateşi hastalığının dünyanın en büyük salgını olduğunu açıkladı.

"Hyalomma" isimli kene türünden bulaşan Kırım Kongo hastalığından 3 kişinin ölmesi üzerine Çorum mercek altına alındı. Sağlık Bakanlığı heyetinin ardından Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan gelen yetkililer, şehir genelinde inceleme ve bilgilendirme çalışması yaptı. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Zoonoz Hastalıklarla Mücadele Şube Müdürü Mustafa Emrem ile Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zati Vatansever, Turgut Özal Konferans Salonu'nda çevre iller, Çorum merkez ile ilçelerinden gelen sağlık, tarım ve eğitim alanında görev yapan yetkilileri kene hakkında bilgilendirdiler.

Toplantıda konuşan Mustafa Emrem, ölümcül kenelere karşı ilgili bakanlıkların çalışmalarının sürdüğünü söyledi. Keneler ve Kırım Kongo hastalığı hakkında teknik bilgiler veren Zati Vatansever ise 890 türü olan kenelerin örümcek sınıfından olduğunu ve Türkiye'de sadece 32 türünün görüldüğünü kaydetti. "Hyalomma" isimli kenelerin ölümcül virüs taşıdığını bildiren Vatansever, tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanların artık tüm kenelere karşı dikkatli olmaları gerektiğini bildirdi. Kenelerin 800 kadar patojeni naklettiğini dile getiren Vatansever, kenelerin en çok yerden beslenen kuşlar, tavşanlar, sığırlar ve yaban domuzlarında görüldüğünü belirtti. Bazı kenelerin insanları ısırmadığını açıklayan Zati Vatansever, "Ölümcül virüs taşıyan keneler diğerlerinin aksine insanlara daha çok bulaşırlar. Çok aç gözlü ve zararlılardır. Vatandaşlarımız 'bu bizim kene' diye sorumsuzca davranmamalıdır. Ölümcül virüs, bilinen kenelerde de olabilir. Bilinçli ve dikkatli davranmak en önemli öncelik." şeklinde konuştu. Vatansever, "Trakya ve Çanakkale'den topladığımız kenelerde de virüse rastladık." derken Türkiye'de ilaçlama komedisi yaşandığını söyledi. Dağ-taş ne varsa ilaçlandığını vurgulayan Vatansever, bir tane vakanın bile görülmediği İstanbul'un kene mücadelesini abarttığına dikkat çekti.
 
Başlık: Ynt: Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar kenelere karşı dikkatli olmalı
Gönderen: sennetsu - Haziran 03 2007, 00:47:57
allahtan tarım işiyle uğraşmıyorum :muhah valla çok korkarım keneden
Başlık: Gençlerde hızla artan şeker alarm veriyor
Gönderen: ersan_05 - Haziran 05 2007, 17:25:11
Bilimadamları uyarıyor: Giderek artan şeker hastalığı saatli bomba gibi... Son 20 yılda sayıları ikiye katlanan obez gençler, tip-2 şeker hastalığından her zamankinden daha fazla etkileniyor.


İSTANBUL - Tüm dünyadan toplanan verileri inceleyen uzmanlar, gençlerde hızla artan tip-2 şeker hastalığının gelecek birkaç yılda karşılaşılacak en ciddi sağlık sorunları arasında yer aldığını vurguluyor.

Tip-2 şeker, obezite yani aşırı şişmanlıkla yakından ilişkili. Uzmanlar, tip-2 şekerin son yıllarda gençler arasında hızla yayılmasını büyük oranda obeziteye bağlıyor. Zira son 20 yılda dünyadaki obez çocukların sayısı ikiye katlandı.

Üstelik, kalp, karaciğer ve böbrek rahatsızlıklarıyla tansiyon ve körlüğe de yol açabilen tip-2 şekerin gençlerde yarattığı tahribat çok daha büyük oluyor.

Gençler, arkadaş gruplarına uyum sağlamaya çalıştıklarından, beslenme ve yaşam standartlarını kontrol etmeleri de zor oluyor.

Bu hastalığı bir saatli bomba gibi gören uzmanlar, gençleri korumak için bir an önce tedbir alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.
Başlık: Sıcaklarda kalbe dikkat !
Gönderen: ersan_05 - Haziran 05 2007, 17:29:40
(http://image.haber3.com/haber/54788.jpg)

Sağlık Bakanlığınca, Türkiye'de tüm ölümlerin ilk sırasında kalp-damar hastalıklarının yer aldığı, vatandaşların özellikle yaz aylarında daha fazla dikkatli olmaları gerektiği bildirildi.

Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamada, Türkiye'de yaklaşık 2 milyon koroner kalp hastası bulunduğu ve bu hastaların yılda 130 bininin hayatını kaybettiği ifade edildi.

Türkiye'de gerçekleşen tüm ölümlerin ilk sırasında kalp-damar hastalıklarının yer aldığına dikkat çekilen açıklamada, vatandaşların özellikle yaz aylarında daha fazla dikkatli olmaları gerektiği belirtildi.

Erken ölümlere yol açan ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kronik hastalıklardan korunmanın alınacak koruyucu önlemlerle mümkün olduğu ifade edilerek, dünyada her yıl yaklaşık 17 milyon kişinin hayatını kaybetmesine yol açan kalp damar hastalıklarının ülke de en önemli halk sağlığı sorunu olarak varlığını sürdürdüğüne dikkat çekildi.
Sıcaklara dikkat


Açıklamada şöyle denildi:

"Özellikle sıcak yaz aylarında hayvansal kaynaklı gıdaların yoğun olarak tüketimi, yemeklerin aşırı yağlı pişirilmesi, meyve ve sebze tüketiminin yeterli düzeyde olmaması ve fiziksel aktivitelerin yetersizliği, yüksek tansiyon, sigara ve alkol kullanımı, şişmanlık ve diyabet, kalp-damar hastalıklarına yakalanma riskini artıran faktörlerin başında yer alıyor."

Kalp-damar hastalıklarının yol açtığı ölümlerin önemli bir bölümünün sigaraya bağlı nedenlerden gerçekleştiğine işaret edilerek, sigara dumanının içerdiği karbon monoksitin kan dolaşımına girerek pıhtılaşmaya yol açtığı ve atardamarların iç duvarlarına zarar vererek kalp krizlerine neden olduğu kaydedildi.

Sigaranın sıcakların etkisiyle bunalan insan vücuduna 2 kat olumsuz etki yaptığı vurgulanan açıklamada, "Kalp-damar hastalıklarının oluşumunu önlemek için özellikle yaz aylarında sigaradan hem aktif hem pasif içici olarak uzak durun" denildi.

Beslenmede ise doymuş yağ oranını azaltarak tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri içeren yağların oranının artırılması, besinler yoluyla alınan kolesterole dikkat edilmesi, posa içeren yiyeceklerle meyve-sebze tüketiminin artırılması, şeker ve tuzun alt düzeyde tüketilmesi gerektiği bildirildi.
Başlık: Ynt: Sıcaklarda kalbe dikkat !
Gönderen: Tári Elensar - Haziran 05 2007, 17:40:30
beslenme çok etkili daha dikkatli olunması lazım yedigimiz şeylere
daha gördügümüz sıcak bukadarla kalıcak degil
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: aysu - Haziran 15 2007, 12:07:30
bildiğiniz gibi kanal Dde yayınlanan yabancı damat dizisi herkese kanser hakkkında bilgi verdi.ve bu bütün dünyanın ilgisini çekti.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Klytie - Haziran 16 2007, 13:59:54
Sağlıkta eşitlik başlıyor.


Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve SSK ayrımı olmaksızın tüm sigortalılar, üniversite hastaneleri dahil sözleşmeli kamu veya özel sağlık tesislerine sevksiz başvurabilecek.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na bağlı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) 25 Mayıs'ta Resmi Gazete'de yayımladığı, "Sağlık Uygulama Tebliği" ile sağlıkta tek çatı dönemini başlatacak esasları ilan etti.
Böylece bugün itibarıyla SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı kapsamında sağlık işlemleri yürütülen kişiler için uygulama birlikteliği sağlandı. Aileleriyle birlikte 47 milyon kişiyi kapsayan tebliğle sağlıkta tek çatı için en önemli ikinci adım atılmış oldu. İlk adım, Sağlık Bakanlığı bünyesinde tüm kamu sağlık kuruluşlarının tek elde toplanmasıyla atıldı.

Eski uygulama neydi?
Sağlıktaki tarihi adım öncesinde, Emekli Sandığı'na bağlı memur ve memur emeklileri, üniversite hastanelerine sevksiz başvuru hakkına sahipti. SSK'lılar ise devlet hastanelerinden sevk alarak yararlanabiliyordu. Ancak SSK'nın sevk konusundaki kısıtlamaları uygulamada da kangrene dönüşen sorunları beraberinde getiriyordu. Bağ-Kurlular da üniversite hastanelerine başvurduklarında, tedavi giderlerini önce ceplerinden ödüyor, sonra fatura bedelini Bağ-Kur'dan talep etmek zorunda kalıyordu.


Tek evrakla başvuru
Aktif görevdeki memurlarla yeşil kartlılar için Maliye Bakanlığı'nca hazırlanan Bütçe Uygulama Talimatı (BUT) yürürlükte olduğundan SGK tebliği 2007'de bu kesimi kapsamayacak. Tebliğle birlikte bugünden itibaren sağlık alanında geçerli olacak yeni esaslar şöyle:

SSK'lılar artık sağlık tesislerine; vizite kâğıdı, sağlık karnesi ve resmi kimlik belgesinden sadece biriyle başvurabilecek.
Şehir içi ve şehirlerarası ambulans bedellerini SGK ödeyecek.


Tek raporla 2 yıl ilaç
Tansiyon, şeker gibi uzun süre ilaç kullanılmasını gerektiren hastalıklarda, rapor ve reçete sadece bir kez düzenlenerek, her seferinde reçete yazdırmadan 2 yıl boyunca hastalar doğrudan eczaneye giderek üçer aylık miktarlarda ilaçlarını alabilecek.
15 Ekim 2007'den itibaren yatarak tedavilerde ilaçlar ve tıbbi malzemeler hastane tarafından temin edilecek. İlke olarak artık hastalara ilaç temin ettirilmeyecek.
Muayene katılım payı, SSK ve Bağ-Kur kapsamındakilerden muayene oldukları ayı takiben aldıkları maaşlarından tahsil edilecek. Diğer kişilerden de ilaç alımı yaptıkları sırada eczanelerden tahsil edilecek.
İlaç katılım payı SSK'lılardan ilacı aldıkları ayı takiben maaşlarından, diğer kişilerden eczanelerden doğrudan alınacak.

Tüp bebekte 3 hak
Sünnet giderleri, sağlık kurulu raporuna gerek olmaksızın ödenecek.
Engelliler, diş tedavileri için sağlık tesislerine doğrudan müracaat edebilecek.
Kadının 40 yaşını aşmamış olması şartıyla, 3 tüp bebek uygulaması ödeme kapsamında olacak.
Motorlu sakat arabası kullanılması gerekli görülen kapsamdaki kişilere bunun bedeli ödenecek. SSK'lı çalışanlar bu olanaktan yararlanabiliyordu. Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nda ödeme yapılmıyordu.




SSK'lılar sürprizle karşılaşabilir
SGK, bugün itibarıyla tüm sigortalılara üniversite hastaneleri dahil sözleşme yapılmış kamu veya özel sağlık tesislerine doğrudan başvurma hakkı tanıdığını açıklamasına rağmen sigortalılar henüz bu haktan bekledikleri gibi yararlanamayacak. Bazı üniversite hastaneleri, SGK ile sözleşme imzalamadıkları için SSK'lı kabulü yapmayacak. Bazıları da onay alma işlemi için gerekli bilgi işlem altyapısını henüz tamamlamadığından SSK'lı hasta başvurularını reddedecek.


'Bekleme süresi ikiye katlanacak'
Prof. Dr. Mithat Erenus (Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı): "Talep ikiye katlanacaktır ve bekleme sırası artacaktır. Şu anda bizim bekleme sıramız var, randevu alana bakıyoruz. Bir beyin ameliyatı için 2 ay sıra bekleniyorsa şimdi 4 ay beklenecek."
Prof. Dr. Mustafa Keçer (İstanbul Tıp Fakültesi Dekanı): Homojen bir sistem getirildiği için herkesin zararı ve kârının aynı oranda olacağını düşünüyorum. İstanbul Tıp Fakültesi'ne sevk olmadan herkes gelirse işlev bakımından biraz sıkıntıya düşülecek gibi."
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: ecish-bucush - Haziran 24 2007, 13:29:00
AĞRI KESİCİLER YARARDAN ÇOK ZARAR MI ?
Hızla oluşsa veya yavaşça gelişse de, ağrı bir trafik sıkışıklığı gibidir: ne kadar erken atlatabilirseniz o kadar iyidir.

Ve günümüzde mevcut olan tezgah üstü (OTC-Over-the-counter) ağrı kesici veya analjezik zenginliğiyle bu sızı ve ağrıları atlatmak  asla daha kolay olmamıştır. Fakat hızlı bir rahatlama için güvenliğinizi mi feda ediyorsunuz? Bu ilaçların suistimalinin (yanlış kullanımının) tehlikeli  -hatta yaşamı tehdit edici- yan etkilere neden olabildiği gerçeğine rağmen, çalışmalar suistimalinin çok yaygın olduğunu göstermektedir. Şaşırtıcıdır ki bazı kişiler hiç bilmeden bu reçetesiz satılan ağrı kesicileri suistimal ediyor  olabilirler. 

Sahte bir güvenlik hissine kapılmayın. Günümüzde mevcut olan reçetesiz satılan analjezikler doğru kullanıldıklarında iyi bir güvenlik kaydına sahiptirler. Bir OTC analjeziğinin ağrınızı hafifletmek için en iyi yol olduğunu hissettiğiniz zamanlarda, sağlığınızı istemeden riske atmaktan kaçınmak için aşağıdaki hususları aklınızda bulundurun.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: bulentefemolla - Temmuz 24 2007, 00:55:42
tamam ben daha hasta olmak tskler arkadaslar bılgıler ıcın
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: _cAnDy_ - Ağustos 09 2007, 10:29:18
2025'den İtibaren Ölümlerin İlk Sebebi Kanser Olacak 

Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof. Dr. Tuncer, kanserin 2025 yılından itibaren dünyada ve Türkiye'de ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alacağını söyledi.


Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof. Dr. MuratTuncer, kanserin Türkiye'de ve dünyada ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer aldığını, dünyada her yıl yaklaşık 7 milyon insanın kansere yakalandığını ve 5 milyon insanın kanser nedeniyle yaşamını yitirdiğini belirtti. Türkiye'de ise her yıl 150 bin kişinin kansere yakalandığını, yaklaşık 400 bin insanın da kanserle yaşadığını bildiren Tuncer, "2025'ten itibaren her yıl 10 milyonun üzerinde insan ölecek. Toplam 75 milyon insan, kanserle yaşıyor olacak" diye konuştu. Kanserin ciddi şekilde artış gösterdiğini ve inanılmaz boyutlara ulaştığını ifade eden Tuncer, "Cumhuriyetimizin 100. yılında Türkiye'de her yıl yarım milyon insan kansere yakalanacak gibi görünüyor" dedi. Tuncer, Türkiye'deki 150 bin vakanın yaklaşık 100 bininin sigaraya bağlı olduğunu da dile getirdi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: halitk - Temmuz 25 2008, 19:33:36
bilgiler için teşekkürler
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 09 2009, 21:12:46
İştahınızla başa nasıl çıkarsınız

Herşeyi denemenize rağmen iştahınıza dur diyemiyorsanız, size 5 önerimiz var..

1. Daha uzun süre çiğneyin

Yiyecekleri uzun süre çiğnedikten sonra yutmak, beyinin vücuda giren besinleri kaydetmesine zaman tanımak anlamına gelir. Üstelik tat alma duyusu da daha fazla tatmin edilir. Böylece doyduğunuzu anlamazla yemeye son vermeniz arasındaki zaman kısalıyor. Fazla yemekten kaynaklanan sindirim sorunlarından kurtulmanız da cabası...

2. Güç harcayarak egzersiz

Egzersizleriniz zorlaştıkça vücut isiniz artıyor ve daha fazla kalori yakmaya başlıyorsunuz. Bu durumda egzersizi takip eden bir kaç saat boyunca iştahınızın bastırılmasına neden oluyor. Böyle bir durumda, normal öğün saatinden bir kaç saat önce egzersiz yapmak başlamak en mantıklısı. Çünkü öğün saati geldiğinde spor yapmanın verdiği etkiyle iştahınız biraz daha kapalı olacaktır. Ama asla öğün atlama hatasına düşmeyin. Hem vücudunuz güçsüz düşer, hem de bir süre sonra aşırı yeme isteği duyarsınız.

3. Tat alma duyunuzu tatmin edin

Yapılan araştırmalara göre değişik tatlarla bu duyuyu tatmin etmek, daha az miktarla yetinebilmemizi sağlıyor. Sürekli ayni yemeği yemek ise, özellikle de tadı hoşunuza gitmiyorsa, bir süre sonra tat alma mekanizmanızın kendini iptal etmesine neden oluyor. Bu yüzden de kendinizi sanki hiç yemek yememiş gibi hissedebiliyorsunuz. Bu durumu engellemek için öğünlerinizi taze otlarla ve baharatlarla tatlandırabilirsiniz.

4. Atıştırma krizlerini engelleyin

Gün içinde sık ve az öğünler yemek, iştahınızın kontrolden çıkmasını önlemenin en kolay yolu. Belki yine arada birseller atıştırmak isteyebilirsiniz ama sizi doyuracak miktarla çok az olacaktır. Böyle bir durumda atıştırmak için sağlıklı karbonhidratlara yönelin. Çünkü bu besin türü sindirim sisteminde daha uzun süre kalıyor ve seker seviyenizi yavaşça yükselterek daha uzun süreli bir tokluk hissi sağlıyor.

5. Daha fazla su için

Su içmek kendinizi tok hissetmenize yardımcı olduğu için önemli Ayrıca vücudunuz susuz kaldığında çoğu zaman açlık hissine benzeyen sinyaller gönderiyor. Bol su içmek bedeninizin su istediği zamanlarda yemeğe yönelmenizi de önler.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 09 2009, 21:13:18
Cipsin sigaradan bir farkı yok

Uzun süreli patates cipsi tüketiminin, kanserojen akrilamid maddesinin kanda birikmesine neden olduğu bildirildi.

Prof. Dr. Necat Yılmaz, doğal beslenmenin, sağlığı korumanın en kolay ve ucuz yolu olduğunu söyledi. Doğal beslenme konusunda kendilerini destekleyen son bir çalışmanın İsveç ve Polonyalı araştırmacılar tarafından yapıldığını belirten Prof. Dr. Yılmaz, bu araştırmanın, patates cipsi gibi çok yaygın olarak tüketilen yiyeceklerin nasıl sağlığa zarar verdiğini gösterdiklerini ifade etti.

ÜRKÜTEN SONUÇ
Araştırmacıların yetişkin 40 sağlıklı insana 4 hafta boyunca 160 gram patates cipsi yedirdiğini, bu miktar cipsin içinde 157 miligram akrilamid maddesi olduğunu kaydeden Prof. Dr. Yılmaz şöyle dedi: ''Akrilamid sık tüketilen birçok yiyecekte bulunan bir molekül olup en fazla kızarmış patates ve mısır gevreğinde bulunur. Dört hafta sonrasında araştırmaya katılanların kanlarında akrilamid birikimi olmuş, ayrıca iltihaplanmaya yol açan hs-CRP, IL- 6 ve oksijen radikallleri artmıştır. Ayrıca kanda iltihabi reaksiyonlara cevap olarak beyaz kan hücrelerinin aktivasyonu da artmıştır.''

HA SİGARA HA CİPS
Prof. Dr. Yılmaz, akrilamidin; yüksek ısıda besinlerde çıkan vücuda zararlı kimyasal bir madde olduğunu, yüksek ısıda protein ile şekerin kimyasal reaksiyona girip 'akrilamid'i doğurduğunu vurgulayarak, ''Bu madde plastik sanayiinde kullanılıyor. Sigarada kansere yol açtığı sanılan maddeler, arasında akrilamidde bulunuyor'' diye konuştu.

ÇOCUKLAR İÇİN RİSKLİ
Prof. Dr. Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Patates cipsi, kalp, obezite ve kanser riskini artırıyor. Çocukların geleceğini karartıyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, bir yetişkinin günde en fazla 6 gram tuz alması, 65 gram yağ tüketmesi gerekiyor. Yani günde 2 paket cips yiyen çocuk, bu oranları fazlasıyla aşıyor.

Çocukların bayıldığı cips, minik vücutlar için zehirden farksız. Dünya Sağlık Örgütü verileri, günde 2 paket cips yiyen çocuğun, yetişkinin bile almaması gereken oranda yağ ve tuz tükettiğini gösteriyor. Sigara kadar tehlikeli olan trans yağların ise hiç tüketilmemesi gerekiyor.''
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 09 2009, 21:13:47
Bırakın hasta olsun

Uzmanlar, çocuklarınızın mikroplara karşı hazırlıklı olması açısından hasta olmaları gerektiğini dile getiriyorlar.

Dr. Burhanettin Alkan, "Dünyaya alerjiye yatkın olarak gelen çocuklar, geçirdikleri enfeksiyonlar sayesinde mikroplarla mücadeleyi öğreniyor. Bağışıklık sistemi bu enfeksiyonlar sayesinde güçleniyor. Buna karşılık, çok temiz ortamlarda büyüyen, çok az enfeksiyon geçiren ve çok sık antibiyotik verilen çocuklar, yeteri kadar mikropla karşılaşmadığından, alerjiye daha yatkın oluyorlar" dedi.

Dr. Alkan sözlerini şöyle sürdürdü "Çok çocuklu ailelerde ve erken yaşta yuvaya gönderilen çocuklarda astım ve alerjik hastalıkların daha az görülmesi, bu çocukların daha çok enfeksiyon geçirmeleriyle açıklanır. Çocukken çok sık antibiyotik kullanılması astım riskini artırır. Çocuğunuzun boğazı ağrıyor, ateşi var, diye hemen antibiyotiklere sarılmayın.”
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 09 2009, 21:14:35
Kışın suyu azaltmayın

Sıcak havalarda daha fazla ihtiyaç duyulur, ama kış aylarında da su tüketiminin önemi büyüktür

Su, insan vücudunda ve yeryüzünde en çok bulunan maddedir ve yaşamak için en az oksijen kadar gereklidir. Ortalama olarak yetişkin bir bireyin vücut ağırlığının yüzde 55 - 75’i (38 - 46 litre) sudur. Bu yüzdeler kişiye, vücut bileşimine, yaşa, cinsiyete ve diğer faktörlere bağlı olarak değişir.

Sıcak ve yaz ayları suyu daha fazla hatırlatsa da kış aylarında da su tüketiminin önemi büyüktür. Vücut suyunun azalması ciddi tehlikedir. Bu sebeple vücudunuzu kesinlikle susuz bırakmayın.

-Kan yüzde 83
- Kas yüzde 73
- Vücut yağı yüzde 25
- Kemikler yüzde 22 oranında su içerir.

Susamayı beklemeyin

Susama hissi geliştiğinde yüzde 1’lik su kaybı olmuştur ve bu durum beyne iletilmiştir. Sakın su içmek için susamayı beklemeyin. Her vücut hücresi, dokusu, organı ve vücudun her türlü fonksiyonunu doğru olarak sağlamada su gereklidir. Su aslında vücudun en çok gereksinim duyduğu besin öğesidir. Vücut suyunun yüzde 10’unu kaybedersek, yaşamımız tehlikeye girer. Su vücuttan sadece idrar yoluyla atılmaz, deri, akciğerler ve bağırsaklardan da su atımı olur.

Günlük sıvı ihtiyacımız

Su ihtiyacı vücudun kullandığı enerji miktarına bağlı olarak değişir. Yetişkinlerde enerji harcamasının her kalorisi başına 1- 1,5 mL su gereklidir. Buna göre yetişkin bireylerin günlük ortalama 1,5 - 2 litre su alması yeterli olur. Bu miktar basitçe şu şekilde de hesaplanabilir: Vücutta her bir kalorinin metabolize olabilmesi için 1 mL suya ihtiyaç vardır. Sizin enerji alımınız eğer 1400 kalori ise ortalama 1, 4 litre su almanız gerekir. Kısaca 1 kalori için 1 mL su gerekir.

Vücuttaki su nasıl atılır?

- Deri yoluyla: Ortalama 500 ml
- Akciğerlerden: Ortalama 300 ml (nefes alıp verirken)
- Böbreklerden (idrar yoluyla): Ortalama 1500 ml
- Bağırsaklardan: Ortalama 200 ml

Suyu nasıl alırız?

Metabolik su: Besin öğelerinin vücutta kullanılması ile oluşur.
1g karbonhidrat = 0.6 g su
1g protein = 0.4 g su
1g yağ = 1.0 g su bırakır, bu yolla vücutta yaklaşık 260 mL su oluşur.
Besinler yoluyla alınan su: Yiyeceklerin bileşiminde bulunan suyun alınmasıdır. Örneğin sebze ve meyvelerin yüzde 80- 90’ı sudur.
İçeceklerle alınan su: İçeceklerle aldığımız sudur.

Su kaybı ne zaman artar?
- Sıcak- soğuk havalar
- Ağır fiziksel aktivite durumunda
- Enfeksiyon hastalıklarında

Vücut ne zaman su tutar?
- Böbrek hastalıklarında
- Tuz alımının artmasında

Su tüketimini artırmak için
- Gün içinde çay/kahve yerine su için.
- Masanızda hep bir şişe su bulundurun.
- Yemeklerde suya önem verin.
- Fiziksel aktivite öncesi, esnasında ve sonrasında su için.
- Çantanızda su bulundurun.

Sıcak su yağları eritir mi?
Soğuk suyla sıcak su arasındaki tek fark, mideyi terk etme hızıdır. Soğuk su mideyi 20 dakika içinde, sıcak su ise 80 dakikada terk eder. Mide hacmini dolu tutmasını sağlamak için düşük kalorili diyetlerde sıcak su verilse de, yağ yaktığı düşünülmemeli.


SUYUN GÖREVLERİ

- Besinlerin sindirimi
- Besinlerin emilimi ve taşınması
- Eklemlerin kayganlığının sağlanması
- Elektrolitlerin taşınması
- Besin öğelerinin metabolizması sonucu oluşan artık maddelerin atılması
- Vücut ısısının denetimi
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 09 2009, 21:15:17
Hayvanınız için sigarayı bırakır mısınız

Bir araştırmaya göre sigara tiryakileri, besledikleri kedi veya köpeğin hatırına sigara içmeyi temelli bırakabilir.

ABD'de yayımlanan ''Tobacco Control: Tütün Denetimi'' dergisinde çıkan araştırmaya katılanların yüzde 28'i, ''kedi-köpek ve diğer beslenen hayvanların duman altı içiciliğinden ciddi zarar görebileceklerini'' düşünerek ''bırakmayı denerim'' dedi.

Araştırmaya katılanların yüzde 21'i de ''sigarayı bırakmayı düşünürüm'' cevabını verdi.

ABD'de 71 milyon kişi evinde hayvan besliyor ve besleyenlerin beşte biri sigara (veya nargile-pipo-puro) içiyor.

Nüfusu 300 milyonu aşkın ABD'de sigara içenlerin oranı yine beşte bir.

Araştırmayı yürüten Detroit Henry Ford Sağlık Sistemi kuruluşundan Sharon Milberger, ''Kişinin beslediği hayvanı çocuğundan veya kendinen fazla sevmesi önemli değil. Sırf hayvanı düşünerek bırakma güdüsü kuvvetli olabilir'' dedi.

Hayvan besleyenlerin yüzde 16'sı sigara içen konuğuna ''bırakmasını tavsiye edeceğini'' belirtirken, yüzde 24, ''misafire evin dışında içer misiniz'' diye ricada bulunacağını belirtti.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 15 2009, 03:38:40
Sokaktaki çiğköftelere dikkat

Sokak aralarında satılan çiğköftelerin paraziter hastalıkların yayılmasına neden olduğu açıklandı.


Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Bilal Dik, sokak aralarında satılan çiğ köftelerin paraziter hastalıkların yayılmasına neden olabildiğini söyledi.

Dik, et, pastırma, sucuk ve kavurma gibi et ürünleri ile sakatatların beslenmedeki öneminin büyük olduğunu belirtti.

Buna karşın et ve sakatatlarla insanlara doğrudan veya dolaylı yollarla bulaşan birçok paraziter hastalık olduğunu ifade eden Dik, ''kaçak ve kontrolsüz kesimler, sağlıksız ortamlarda hazırlanan et ve et ürünlerinin tüketilmesi, birçok paraziter, viral ve bakteriyel hastalığın insanlara bulaşmasına, hatta ölümlere sebep olabiliyor'' dedi.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ NELER?

Prof. Dr. Dik, doğrudan ve dolaylı yollarla bulaşan paraziter hastalıklar arasında en önemlilerinin tenyalar, solucanlar, tek hücreli parazitler ve kistik ekinokokkozlar (kurtçuk hastalığı) olduğunu dile getirerek, bu parazitlerin, türlerine göre iştah bozukluğu, karın ağrısı, bulantı, ishal, kabızlık, görme bozukluğu, ateş, kulak çınlaması, koma hali ve sara benzeri belirtilere yol açabileceğini, hatta bazılarının ölüme dahi neden olabildiğini bildirdi.

SOKAK ARALARINDA SATILAN ÇİĞ KÖFTE SAĞLIKSIZ

Et, et ürünleri ve sakatatlarla doğrudan bulaşan paraziter hastalıklardan korunmak için, bunların çiğ veya az pişmiş olarak tüketilmemesi gerektiğini vurgulan Dik, şunları kaydetti:

''Fakat, çiğ köftenin sokak aralarında rahatlıkla satılması, bazı davetlerde özellikle çiğ köfte ikram edilmesi, paraziter hastalıkların yayılmasına neden oluyor. 2004 yılında İzmir'de bir salgın ortaya çıkmış ve aynı yerden çiğ köfte yiyen yaklaşık 300 kişiden 100 kadarında daha çok domuz etinden bulaşan parazite rastlanmış. Yapılan tetkiklerle, söz konusu salgının aynı parazitten kaynaklandığı doğrulanmıştı. Bu çiğ köftelerin de bir kısmının saf domuz etinden yapıldığı, bazılarına da domuz eti karıştırıldığı ifade edilmişti. İzmir'de çıkan bu salgın, konunun ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir.

Çiğ köfte ne kadar çok acıyla yoğrulursa yoğrulsun hastalık bulaşma riski azalmaz. Çünkü çiğ köfteye atılan acı, çiğ et içindeki hastalığa neden olan paraziti öldürmez. Çiğ köftenin tüketilmemesi en doğru olanı.''

PİŞMEMİŞ ET TENYALARIN BULAŞMASINI KOLAYLAŞTIRIYOR

Prof. Dr. Dik, ayrıca kadınlarda özellikle sarma ve dolma yaparken tadına bakma alışkanlığının tenyaların ve toksoplasmozun bulaşmasını kolaylaştırdığını belirterek, et ve et ürünleriyle ilgili mesleklerle uğraşan kişilerin bilgilendirilmesi, çiğ et yeme ve çiğ etle uğraşmanın risklerinin anlatılması gerektiğini vurguladı.

El ve tırnak temizliğinin hastalıklara karşı korunmada büyük önem taşıdığını anlatan Dik, şöyle devam etti:

''Etlerle uğraşılırken eldiven giyilmeli. Etler küçük parçalar halinde doğranmalı ve kısık ateşte pişirilmelidir. Sucuk ve pastırma gibi et ürünleri olgunlaştıktan sonra yenilmelidir. Sığır etlerindeki sistiserkler (tenya larvası) sucukta 7 gün, pastırmada 14 gün içinde canlılığını kaybettiğinden dolayı, bu ürünler belirtilen süreden önce tüketilmemelidir. Sistiserkler sıfır derecenin altındaki sıcaklıklarda kısa sürede öldüğü için, bu şekilde değerlendirilen etlerde bu parazitin bulaşma riski ortadan kalkmaktadır.''

Prof. Dr. Dik, et ve sakatatlarla bulaşan hastalıkların kontrolünde mezbahalarda mutlaka bir veteriner hekim görevlendirilmesi, hastalıklı organ ve dokuların yakılması için bir yakma fırın yapılması veya derin çukurlara gömülerek üzerleri sönmemiş kireçlerle kapatılması gerektiğini sözlerine ekledi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 15 2009, 03:39:19
Bebeği yürüteçle yürütmeyin

Yürüteçler, bebekleri fiziksel, zihinsel ve psikolojik açıdan olumsuz etkileyebilir.

AtaŞehİr Memorial Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Uz. Dr. Esra Dolar, yürüteçlerin bebekleri fiziksel, zihinsel ve psikolojik açıdan olumsuz etkileyebileceğini belirtti.

Dr. Dolar, 'Yürüteç bebeğin doğal yürüme dönemleri sırasında duraklamaya ve kesintiye neden olur. Omurga eğrilikleri, ayak deformiteleri, kalça problemleri görülebilir. ABD'de yapılan araştırmalarda 1-12 ay arasında geçirilen kafa travmalarının nedenleri arasında, yüzde 90 oranında yürüteç kazaları tespit edilmiştir' dedi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 15 2009, 03:39:54
Türk erkeğini utandıran hastalık

Türk erkeği prostattan değil, utançtan ölüyor

Genç Türk erkekleri arasında prostat kanserine yakalanma oranı yaşlı Avrupalı erkeklerle aynı seviyelere geldi. Tek fark Türkler utandıkları için doktora geç gidiyor.

PROSTAT ve mesane kanserilerine endüstrileşmiş Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da, Asya ve Ortadoğu ülkelerine oranla on kat daha fazla rastlanıyor. Genç nüfusuyla öne çıkan Türkiye ise yaşlılık hastalığı olan bu kanserlere yakalanma oranında Avrupa'ya yaklaşırken doktora gitme konusunda çok ihmalkar davranıyor.

Türk Üroloji Derneği'nin KKTC'de düzenlediği Üroonkoloji Kış Sempozyumu'nda uzmanlar prostat, mesane, penis, böbrek gibi kanser tiplerinde erken teşhisin hayat kurtardığına dikkat çekti. Sempozyum Eşbaşkanı Derya Balbay, hastalıkların tanı ve tedavisinde artık farklı teknik ve tedavi yöntemleri kullanılmaya başlandığını dile getirdi.


Sempozyumda görüştüğümüz İzmir Yeşilyurt Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden Uzman Dr. Mahmud Mustafa, tıbbın prostat ve mesane kanserinin tedavisinde önemli ilerlemeler kaydetmesine rağmen, doktora geç gitme sebebiyle geciken teşhisin hayatlara mal olduğu vurgulandı. Dr. Mustafa, Türk erkeklerinin doktora genelde son aşamada gitmeleri yüzünden kanserin durdurulamaz noktalara geldiğini, oysa erken tedaviye başlandığında kanserden kurtulma mümkün olurken yaşam kalitesinin de büyük oranda iyileştiğini söyledi.

ORTADOĞU'DA ÇOK DÜŞÜK
Dünyanın en önemli üroloji cerrahlarından Lübnan Beyrut'taki Amerikan Üniversitesi Hastanesi'nin Klinik Şefi Prof. Dr. Raja Khauli de, prostat ve mesane kanserinin Ortadoğulu erkeklerde daha az görünmesine rağmen doktora gitmeme sebebiyle hayatlarını kaybettiklerini ifade etti. Ortadoğu'da deniz ürünleri, Akdeniz tipi beslenme olan ülkelerde daha az prostat kanseri vakasına rastladıklarını belirten Prof. Dr. Khauli, kırmızı etin ağırlıkla tüketildiği bölgelerde yoğunluğa dikkat çekti. Khauli, özellikle Suudi Arabistan, Katar gibi diğer ülkelerde rakamların çok düşük olduğunu söyledi. Sempozyumda ayrıca Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Doç. Dr. Eyüp Gümüş'ün 56 yaşındaki Recep Önal'a 'Da Vinci' robotu ile yaptığı prostat kanseri ameliyat da canlı olarak yayımlandı.


Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 15 2009, 03:40:26
Sigara 70 milyon lira

Türkiye'de, sigara almak için günde 70 milyon lira harcanıyor

Sigara kullanımının yüksek olduğu ülkelerin başında gelen Türkiye'de, sigara almak için günde 70 milyon lira harcandığı bildirildi.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazmi Bilir, “Ulusal Tütün Kontrol Programı” çerçevesinde Bursa Sağlık Müdürlüğünde düzenlenen toplantıda, “Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkındaki Kanun”un kapsamının, 19 Temmuzda restoran, bar ve kahvehaneleri kapsayacak şekilde genişleyeceğini belirtti.

Kapsamıyla Türkiye'yi dünyadaki 13 ülkeden biri haline getiren kanunla, sigara içmeyenin sağlığının korunması ve içilmesinin azaltılmasının hedeflendiğine işaret eden Bilir, kanunların uygulandığı ölçüde hayat bulduğunu, bu nedenle ilgili tüm kuruluşlara büyük görev düştüğünü anlattı.

Türkiye'de günde 70 milyon liranın sigara için harcandığını belirten Bilir, şunları kaydetti:

“Yani yılda 25,5 milyar lirayı, sağlığımızı bozmak için harcıyoruz. Sigara kullanımının yol açtığı hastalıkların tanı ve tedavisi için de bir bu kadar daha kaynak harcanıyor. Bu, Türkiye'nin bütçesinde önemli bir miktarı oluşturuyor. Ayrıca yabancı tütün firmalarının ağırlık kazanmasıyla, sigara için harcanan paranın önemli kısmı da yurt dışına gidiyor.”

“ULUSAL TÜTÜN KONTROL PROGRAMI”
Prof. Dr. Bilir, “Ulusal Tütün Kontrol Programı” çerçevesinde Dünya Sağlık Örgütü, Bloomberg Vakfı gibi uluslararası kuruluşlardan 10 temsilci ile Türkiye'den 10 uzmanın, 7 gruba ayrılarak sigara kullanımına ilişkin çalışma yaptığını dile getirdi.

Bilir, grupların bir araya gelerek durum değerlendirmesi yapacağını ve gelecek hafta şu anki eksikliklerin ve “Ulusal Tütün Kontrol Programı”nda geliştirilmesi gereken yanların yer alacağı bir rapor hazırlayacaklarını ifade etti.

Bloomberg Vakfı Sigara ile Mücadele Küresel Girişiminden Dr. Neena Prasad ise orta ve düşük gelir grubuna sahip 15 ülke için sigarayla mücadele programları ürettiklerini belirterek, Türkiye'nin dünya sigara tüketiminin 3'te 2'sini kapsayan bu ülkeler arasında 8. sırada yer aldığını kaydetti.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 17 2009, 16:20:43
Öğrencileri bekleyen tehlikeli hastalıklar

Okul-kreş gibi toplu ortamlarda bu hastalıkların sayısı artıyor.

Kış aylarında soğuğa bağlı direnç düşmesi sonucu hastalık sayısı özellikle okul- kreş gibi toplu ortamlarda artmaktadır. Virüs ve bakteriler damlacık enfeksiyonu şeklinde çocuktan çocuğa bulaşır. Bu damlacıklar saatlerce havada asılı  eşyaların üzerinde aktif olarak kalabilmektedirler ve bu eşyaları ele alan, ağzına götüren çocuk enfeksiyona yakalanır.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Keyhan Fidan, kış aylarında çocuklarda en sık görülen enfeksiyonlar ve tedavi yöntemleri hakkında bilgiler veriyor.

Pnomoni ( Zatürre)

Akciğerde bulunan hava keseciklerinin iltihabı olduğundan oksijen alışverişi etkilenebilir ve O2 düşer, bu yüzden hastanın genel durumu daha kolay bozulur. Kronik hastalığı olanlar, küçük çocuklar ve yaşlılarda bu hastalık daha ağır seyreder. Virüsler ve bakteriler hastalığa sebep olabilir. Ateş 39 seyreder, öksürük ve balgam en önemli bulgularıdır.

Bronşit:
 
Büyük havayollarının iltihabıdır. Akut ve kronik olmak üzere ikiye ayrılır. Akut bronşitte etken sıklıkla virüslerdir. Ayrıca bakteriyel enfeksiyonlar, pasif sigara içiciliği ve mide içeriğinin akciğerlere kaçması denilen reflü de akut bronşite neden olabilir.

Esas yakınma öksürük ve balgamlı kusmadır. Tedavide bol sıvı alınması, istirahat ve sigara dumanından uzak durmak gerekir. Bakteriyel enfeksiyonlarda ise antibiyotik başlanabilir. Kronik bronşit yakınmaları  4 haftadan uzun sürmesi halinde düşünülür. Ancak bu durumda mutlaka altta yatan bir hastalık vardır. Bu genellikle astımdır. Ayrıca  tüberküloz, kistik fibrozis, yabancı cisim ve bağışıklık yetersizliği gibi başka hastalıklar aramak gerekir. Tanıda bu hastalıklara yönelik tanı testleri kullanılır. Tedavide ise saptanan hastalığa uygun ilaçları kullanmak gerekir.   

Bronşiyolit:

Solunum yollarının en küçük dalları olan bronşiyollerin (bronşçuk) enfeksiyon nedeni ile daralması sonucu oluşur. Akut bronşiyolit; erken yaşamda üst solunum yolu bulguları sonrası gelişen hışıltı ile giden hastalık olarak tanımlanabilir. Bronşiyolit ülkemizde kış aylarında epidemilere yol açar. Daha çok bir yaşın altında olmak üzere  kalabalık ortamda yaşayan, sigara dumanına maruz kalan ve anne sütü almayan bebeklerde daha sık görülür. Sıklıkla viral etkenler bazen bakteriyel enfeksiyonlar da  bronşiyolite yol açar. İlk bulgular burun akıntısı, öksürük ve hafif ateş gibi üst solunum yolu infeksiyonu şeklindedir. Bir-iki gün içerisinde bunu solunum sayısında artış, göğüste çekilmeler  ve hışıltılı solunum izler. Huzursuzluk, beslenme güçlüğü ve kusma gözlenebilir. Fizik muayenede solunum sayısı artmıştır, taşikardi vardır. Vücut ısısı normal olabileceği gibi yüksek ateş de görülebilir. Konjünktivit, otit ve farenjit de bazı hastalarda eşlik edebilir. Morarma ve nefes durması  görülebilir. Karaciğer büyüyebilir, bu bulgu akciğerlerdeki aşırı havalanmaya bağlı olabilir. Radyolojik olarak her iki akciğerde havalanma fazlalığı gelişebilir. Klinik ve radyolojik olarak akut bronşiyolit düşünülen hastalarda etkenin gösterilmesi için başka  incelemeler yapılması rutinde önerilmez.

Gastrointestinal Sistem İnfeksiyonları:

-  Gastroenterit: Bulantı, kusma, ishal ve karında rahatsızlık oluşur.

- İshal-diyare: Sulu ishal ve elektrolit kaybı vardır.

-  Dizanteri: Karın ağrısı, kramp,kanlı mukuslu ishal olabilir.

-   Rotavirus: Eylül - Nisan ayları arasında çocuk ve yaşlılarda görülür. Ateş, kusma, bulantı ve sıvı kaybı vardır. Başlama süresi 2 - 4 gün, diyare uzarsa dehidratasyon ile hastaneye yatış olabilir. Rotavirüs çok bulaşıcıdır. Mikrop bulaşmış su veya gıdayla, mikrobu taşıyan eller yoluyla vücuda alınır. Yuva gibi kalabalık ortamlarda, özellikle çocuklar tuvaletten sonra ve yemekten önce ellerini yıkamayı unuttuklarında kolayca yayılır. O kadar bulaşıcıdır ki, genel hijyen koşulları ne kadar iyi de olsa, hemen her çocuk 5 yaşını doldurmadan rotavirüs ishali geçirmiş olmaktadır. Ülkemiz gibi ılıman iklim kuşağındaki ülkelerde, kış aylarında görülür. Özellikle 2 yaş altı küçük çocuklar etkilenir. Erişkinde ise, daha hafif seyreder. 

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 17 2009, 16:21:31
Spor yaparken gözlere dikkat

Soğuk havada yapılan spor göz sağlığınızı bozabilir

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr Nilüfer Alpaslan, kuru ve soğuk hava koşullarında spor yapan kişilerde gözde yanma, batma, kızarıklık ve bulanık görme gibi semptomların kuru göz hastalığını işaret edebileceğini belirtti.

Prof. Dr. Alpaslan, yaptığı yazılı açıklamada, kışın en çok tercih edilen spor dalının kayak olduğunu, ancak kayağın özellikle göz sağlığı açısından önemli tehlikeler içerdiğini kaydetti.

Kuru hava ve rüzgarın ''kuru göz hastalığını'' tetikleyerek göz sağlığını olumsuz yönde etkilediğine işaret eden Alpaslan, açıklamasında ''Kuru ve soğuk hava koşullarında spor yapan kişilerde gözde yanma, batma, kızarıklık ve bulanık görme gibi semptomlar ortaya çıkabilir. Bu belirtiler çok yaygın olduğu halde farkında olmadığımız kuru göz hastalığını işaret edebilir'' ifadesine yer verdi.

Alpaslan, halk dilindeki ''göz kuruluğunun'' tıp dilinde ''keratokonjunktivitis sicca'' denen hastalık olduğunu ve bunun da gözyaşı üretiminin azalmasıyla ortaya çıktığını belirtti. ''Gözyaşı, gözün sağlıklı kalmasını ve göz kırpma hareketini yaparken rahat hissetmemizi sağlar. Bazı insanlarda gözyaşı üretimi azalır veya üretilen gözyaşı kalitesinde bozulma meydana gelir. Bu durumda ortaya çıkan rahatsızlık 'kuru göz' olarak bilinir'' görüşünü dile getiren Alpaslan, gözlerin göz yüzeyini korumak için kesintisiz bir gözyaşı tabakasına gereksinim duyduğunu ve buna da ''gözyaşı filmi'' dendiğini dile getirdi.Alpaslan, şu bilgileri verdi:

''Doğal gözyaşı filmi, kornea üstünde sağlıklı bir göz yüzeyi yaratmasına ve gözün tamamını kayganlaştırmasına ek olarak, enfeksiyonla savaşma işlevi görür, önemli beslenme sağlar ve net görüş için hayati öneme sahiptir. Uzun süreli gözyaşı üretimi azaldığı zaman, gözün ön kısmında kalıcı hasar ve skar (yara izi) oluşumu ihtimali ortaya çıkar. Ciddi bir göz kuruluğu durumunun zaman içinde tedavi edilmediği vakalarda, enfeksiyon riskinde artış ve görmede ciddi bozulma meydana gelir.

Suni gözyaşları, kuru göz hastalığının başlıca tedavi yöntemidir. Dünya çapında birçok suni gözyaşı bulunmaktadır ve aralarındaki farklılıklar, içerdikleri etken maddeye ve ambalajına göre değişir. Suni gözyaşları sadece göz yüzeyini yıkayıp uzaklaşırken, kronik kuru göz hastalarında suni göz yaşı tedavisi tek başına yeterli olmamaktadır. Bu hastalarda gözyaşı üretimi ile gerekli dokularda etkisini göstererek, kişinin doğal gözyaşı yapımını arttıran ilaçlar kullanılır.''

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 20 2009, 13:58:01
Diyet efsanelerine kanmayın

Kulaktan kulağa yayılan bazı yanlış bilgiler, diyet yapanlara yarardan çok zarar veriyor.

Zayıflamak için en doğru yolun “dengeli beslenip günlük yaşam aktivitelerini artırmak” olduğunu her fırsatta dile getirmemize rağmen deyim yerinde ise “Efsane”ler kulaktan kulağa çok daha hızlı yayılıyor. Bugün gerçek olmayan üç efsane ve bilimsel açıklamalarını sizlerle paylaşmak istedim. Sağlıklı olmak için hayatınızı zorlaştırmayın, daha esnek ama belirli bir çerçeve içinde bir beslenme modelini tercih edin.


EFSANE 1
Diyette havuç, mısır ve bezelyeyi unutun
GERÇEK: Bu sebzeler yavaş sindirilen lif içerir ve doygunluk hissinizi artırır. Günlük diyetinizden bu nişastalı sebzeleri uzaklaştırmak yerine diğer sebzelerle birlikte rahatlıkla tüketebilirsiniz.
Havuç: İçerdiği A vitamini ile iyi bir antioksidandır. 100 gramında (yaklaşık bir orta boy) 42 kalori içerir. Orta büyüklükte yarım havuç A vitamininin günlük gereksinimine yüzde 67 oranında katkı sağlar. Havuç, bilinen en iyi karotenoid kaynaklarındandır. A vitamini de yağda eridiği için havucun biyoyaralılığını artırmak için yağ eklenerek tüketilmelidir. Kilo verme diyetlerinde havuç yeşil salata içinde renk olarak yer alıyor ise rahatlıkla tüketebilirsiniz ama sadece havuç salatası tüketmek isterseniz yanında yoğurt ve tam tahıl ekmeği ile bir öğün olarak düşünülebilir.
Mısır (taze): Mısır; B1 (tiamin), B5 (pantotenik asit), folat, lif, C vitamini, fosfor ve maganezin iyi bir kaynağıdır. İçeriğindeki folat ile kalp sağlığını destekleyici etki göstermektedir. Folat, doğum anomalilerini engellemenin yanı sıra homosistein seviyelerini düşürmeye yardımcı olmaktadır. Ayrıca içeriğindeki yüksek tiamin ile hafızayı korumaktadır. Pantotenik asit yardımı ile stres altında dahi enerji üretimini desteklemektedir.  1 dilim ekmek yerine 2 çorba kaşığı haşlanmış mısır veya 1 su bardağı patlamış mısır yiyebilirsiniz.
Bezelye: 100 gramında 84 kalori içerir. Çözülebilir lif içeriği ile kabızlığı önler ve kalp damar sağlığının korunmasında, özellikle kandaki kötü kolesterol düzeyini düşürmesiyle etkilidir. Bezelye, 8 vitamin, 7 mineral, lif ve protein içeriği ile günlük diyette yer alması gereken önemli bir besindir. C vitamini, K vitamini, manganez, lif, folat ve tiamin  çok iyi bir kaynağıdır. Aynı zamanda  A vitamini, fosfor, B6 vitamini, protein, niasin, magnezyum, riboflovin   (B2 vitamini), bakır, demir, çinko ve potasyumun iyi bir kaynağıdır.
Bezelye özellikle kemik sağlığının devamlılığı için önemli besin öğeleri içerir. K vitamini bu konuda görev yapar. Ayrıca içeriğindeki folik asit ve B6 vitamini ile kardiovasküler sağlık için önem taşır. 


EFSANE 2
Öğünler dışında atıştırmayın
GERÇEK: Arada yapılan atıştırmalar iştah kontrolünde en büyük yardımcılardır! Üstelik ana öğünlerde çok yemek yemenizi önler. Kilo kaybetmek istiyorsanız günde 5 - 6 öğün tüketmeniz gerekiyor, bu şekilde kan şekeri dengesi ve metabolizmayı hızlandırma daha kolay olur. Ancak burada önemli olan nokta, atıştırmalık olarak hangi besinleri seçtiğimizdir. Kalorisi yüksek cips, şeker ve kurabiyelerden uzak durmalısınız. 100 - 200 kalori civarında sağlıklı seçimler yapabilirsiniz. Ara öğünlerde protein ve lifin beraber yer alması sizi oldukça tatmin edecektir. Örneğin; elma dilimleri ile 1 - 2 kaşık fıstık ezmesi, tam tahıllı kraker ile ayran veya az yağlı yoğurt ile meyve veya kuru kayısı ile ceviz gibi.


EFSANE 3
Kırmızı etten uzak durun
GERÇEK: Vejetaryen beslenmede olduğu gibi günlük diyette etin yer almaması daha az kalori alınacağı anlamına gelmez. Şöyle düşünün; kremalı bir pasta, patates ve pane edilmiş sebze kızartmaları. Hepsi de etsiz yapılan yiyecekler ancak hepsi de bol kalori ve yağ içermekte.
Bu nedenle vejetaryen olan her yemeğin kilo vermenize yardımcı olacağını düşünmeyin.
Çeşit çeşit yağlı peynir, yağda pişirilmiş yiyecekler ve hazır yiyecekleri tüketmek ile az işlem görmüş sebze ve meyve, tam tahıllı besinler ve kuru baklagilleri tüketmek arasında büyük farklar bulunmaktadır. Eğer etsiz bir beslenme tercih edecekseniz, vejetaryen besinlerin etiket bilgilerine, atıştırmalık ürünlere ve şekerlemelere iki kere dikkat etmelisiniz. Görünür yağı ayrılmış kırmızı etin sağlıklı bir diyetin parçası olduğu da unuymayın.
Kırmızı et günlük beslenme için önemli demir, magnezyum ve çinko için önemli bir kaynaktır. Eksik tüketimi özellikle çocuk ve gençlerde büyüme ve konsantrasyon güçlüğü yaratabilir.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 20 2009, 13:58:44
Bu cihaz olsa Kemal Sunal ölmezdi

Havalimanlarına elektroşok cihazı...

Türk Kardiyoloji Derneği, Atatürk, Esenboğa ve Adnan Menderes havalimanları'na, kalp krizi vakalarında kullanılmak üzere dörder adet otomatik elektroşok cihazı bağışladı. Cihazları havalimanlarının kritik noktalarına monte ettirdiklerini belirten Dernek Başkanı Prof. Dr. Çetin Erol, 2000 yılında bindiği uçakta geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitiren Kemal Sunal'ın, bu cihazın uçakta bulundurulması halinde şu an hayatta olabileceğini söyledi.

İSTANBUL (AJANS HABERTÜRK)

Halkın kalp ve damar sağlığını korumayı amaç edinen Türk Kardiyoloji Derneği (TKD), yolcu yoğunluğunun en çok olduğu dört havalimanına kalp sağlığı desteğinde bulundu. Dernek, son 10 yılda ölümle sonuçlanan 50'den fazla kalp krizi vakasının yaşandığı İstanbul Atatürk, Ankara Esenboğa ve İzmir Adnan Menderes havalimanlarına dörder adet otomatik elektroşok cihazı hibe etti. Fiyatı 3 bin dolar olan elektroşok cihazı, kalp krizi geçiren yolcunun hayata döndürülmesi için son derece önemli.

Kullanımı çok kolay

Cihazları havalimanlarının kritik noktalarına monte ettirdiklerini belirten TKD Başkanı Prof. Dr. Çetin Erol, "Bu cihazlar ani kalp durmalarında hastaya ilk 5 dakikada müdahale etme imkanı sağlıyor. Bugüne kadar dört havalimanında 87 personel ve 8 hekime cihazın kullanımı konusunda eğitim verdik. Ancak bu cihazlar tıp eğitimi olmayan insanların da güvenle kullanabildiği, kalbi yeniden çalıştıran özelliklere sahiptir. Zamanında etkili müdahale, ani kalp durmalarında yüzde 80'e varan oranda hastalara hayata dönme şansı tanımaktadır." diye konuştu. Bir gazetecinin "Kemal Sunal uçakta geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirmişti. Bu cihaz olsa yaşar mıydı?" şeklindeki sorusuna "Bu cihaz o dönemde uçakta olsaydı Kemal Sunal şu an hayatta olabilirdi" dedi.

Ölümlerin yüzde 48'i kalpten

Her yıl yüz ölümden 48'inin kalp ve damar hastalıklarından kaynaklandığına dikkat çeken Erol, "Önlem alınmazsa 20 yıl içinde bu hastalıklardan ölenlerin sayısı 205 bin'den 400 binlere çıkacak. Havalimanlarımızda hızla artan uçuş sayıları ve yolcu yoğunluğu öncelikle buralarda yeni bir atılımı zorunlu kıldı" dedi.

THY'nin uzun menzilli uçaklarında var

THY uçaklarda kalp elektrosok (defibrillatör) cihazı bulundurmaya başladı. Türk Hava Yolları (THY), ABD'nin getirdiği zorunluluk üzerine uçaklarda 2004 yılından itibaren kalp elektroşok cihazı (defibrillatör) bulundurmaya başladı. THY, ABD Federal Havacılık Dairesi'nin (FAA), kendisine gelen ve giden tüm ticari uçaklarda bu cihazlardan bulundurma zorunluluğu getirmesi üzerine, 2002 yılında defibrillatör alımına karar vermişti. THY'den ilk etapta uzun menzilli "A 340'' uçaklarında hazır bulundurmak üzere söz konusu cihazın alımına karar verilmiş ve 12 Mayıs 2004'ten itibaren bu cihazların uçuşlarda bulundurulmaya başlanmıştı. Uzun menzilli A 340'lara yerleştirilen cihazlarıyla gerekli müdahaleleri, eğitim almış kabin personeli yapıyor. İstatistiklere göre elektro şok cihazı kullanıldığı takdirde kalbin durmasından itibaren ilk 8 dakika içinde hastaların ortalama yüzde 40`ı kurtulabiliyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 20 2009, 14:00:14
Rahim ağzı kanserinden korunma yolları

Bu kanser türünden dünyada her 2 dakikada 1 kadının öldüğü bildirildi.

Sivas Devlet Hastanesi Kadın Doğum Uzmanı Operatör Dr. Özgül Kurt, rahim ağzı (serviks) kanserinden, dünyada her 2 dakikada 1 kadının öldüğünü bildirdi.

Kurt, kentteki okullarda görevli rehber öğretmenlerin, rahim ağzı kanseri ve korunma yolları hakkında bilgilendirilmesi amacıyla düzenlenen konferansta yaptığı konuşmada, hastalığa ilişkin bilgiler verdi.

Rahim ağzı kanserinin bulaşma yollarına da değinen Kurt, bu hastalığa yol açan Human Papilloma Virüsü'nün (HPV) genellikle cinsel yolla bulaştığını belirterek, ''HPV enfeksiyonu kolayca bulaşır, genellikle ilk cinsel ilişkiden sonra bulaşır'' dedi.

Rahim ağzı kanserinin çok geç safhalarda teşhis edildiğini ve olguların çoğunun ölümle sonuçlandığını bildiren Kurt, şunları söyledi:

''En iyi uygulanan tarama programlarında bile serviks kanserlerinin bir kısmı saptanamamakta ve dolayısıyla tedavi edilememektedir. Rahim ağzı kanserinden her 2 dakikada 1 kadın ölüyor. Ölümlerin yüzde 80'i gelişmekte olan ülkelerdedir. Taramalar sürmesine rağmen kadınlar, risk altında olmaya devam etmektedir.''

Rahim ağzı kanserinin Türkiye'deki durumuna da değinen Özgül Kurt, Türkiye'de her yıl 1400 civarında olgu beklendiğini, bu olguların 762'sinin de ölümle sonuçlanmasının tahmin edildiğini kaydetti.

Tıpta yeni gelişmelere paralel olarak bazı hastalıklardan korunmak için aşı geliştirildiğini ifade eden Operatör Dr. Kurt, rahim ağzı kanserinden korunmanın yolunun, profilaktik serviks kanseri aşısı olduğunu belirtti.

Bu aşının hedef kitlesi, uygulama şekli, koruyuculuk düzeyi ve koruyuculuk süresi hakkında da katılımcıları bilgilendiren Kurt, bu hastalıkla mücadelenin toplum sağlığı açısından önemli olduğunu vurguladı.

En iyi toplum eğiticilerinin öğretmenler olduğunu belirten Özgül Kurt, öğretmenler vasıtasıyla aileleri hastalık hakkında bilgilendirmeyi amaçladıklarını söyledi.

Konferansa, Sivas Devlet Hastanesi Başhekimi Davut Vejdi Ersöz ile rehber öğretmenler ve sağlık personeli katıldı.

Hastalık hakkında bilgilendirilen rehber öğretmenlerin, okullarda düzenleyecekleri toplantılarla ailelere bilgi verecekleri kaydedildi.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 20 2009, 14:00:50
Haftada iki kez seks yapın

Kalp krizi riskini yüzde 50 indirin...

İngiltere'de yapılan araştırmaya göre, haftada iki kez seks yapmak, kalp krizi riskini yüzde 50 azaltıyor. Erkeklerde, haftada iki kez yapılan seks, erken ölme riskini de yüzde 50 ortadan kaldırıyor. Uzmanlar bunu, cinsel ilişkiyle salgılanan DHEA adı verilen "gençlik hormonu"na bağlıyor. İngiliz doktorlar, düzenli olarak seks yapmanın soğuk algınlığına karşı bağışıklığı kuvvetlendirdiğini, kemikleri güçlendirdiğini, birçok ağrıyı ortadan kaldırdığını, haftada ortalama 4 kez seks yapanların ise 7-12 yıl daha genç gösterdiğini belirtiyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 20 2009, 19:01:50
Bilgisayar başındakiler dikkat

Uzun süre bilgisayar başında kalanlara uzmanlarda uyarı!..

Zonguldak Karaelmas Üniversitesi (ZKÜ) Rektörü ve Beyin Cerrahı Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz, yaptığı açıklamada, boyun fıtığı bulunan kişilerin, hastanelere genellikle boyun tutulması ve kollara vuran ağırlar nedeniyle geldiğini belirtti.

Nemli bölgelerde kıkırdaktaki zorlanma sonucu boyuna darbe gelirse bel, sırt, diz ve kalça ekleminde kireçlenmeler olduğunu anlatan Açıkgöz, şöyle konuştu:

''Su tutma özelliği bulunan kıkırdak yastıklar yardımlarıyla boyun ve bel kısmı her yöne hareket etmektedir. Bu kıkırdak yastıkları, boyunda, zorlamanın yanı sıra ağır kaldırma, merdivenden düşme ve trafik kazası gibi darbelerle fıtıklaşır. Bu bölgede en hassas organ olan omurilik bulunduğundan fıtık, boyun ve bel sinirlerine baskı yapar. Böylece kollarda ağrı, tuvalet ihtiyacının karşılanması ve yürüme sorunlar ortaya çıkabilir. Boyun fıtığı, özellikle sürekli bilgisayar başında ve klima altında çalışan bankacılar için risk faktörüdür. Aynı risk saatlerce mikroskop altında ameliyat yapan beyin cerrahları için de geçerlidir.''


-YÜRÜYÜŞ VE YÜZME ÖNERİSİ-


Açıkgöz, boyun fıtığı olanların yatarken yüksek yastık kullanmalı ve yan yatmaları gerektiğine işaret ederek, şöyle dedi:

''Boyun fıtığında en iyi tedavi yöntemi bilinçli yürüyüş ve yüzmedir. Haftada 2 gün 30 dakika sıcak suda yüzülmesi adaleleri gevşetir, insanı rahatlatır. Fıtıklarda genellikle tıbbi tedavi uyguluyor, boyunluk takılmasını öneriyoruz. Bu hastaların önemli kısmı 10 günde iyileşebiliyor. Daha sonra kişilerden boyun jimnastikleri yapmalarını istiyor, bazılarına da fizik tedavi uyguluyoruz. Ameliyatı son çare olarak düşünüyoruz.''
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 24 2009, 17:55:10
Kanseri yenip şarkı söylediler

Meme kanseri tedavisi gören ve bu hastalığı yenen kadınlar bir araya gelerek ilk konserlerini verdiler.

Yaşları 40-60 arasında değişen kanser hastası kadınların oluşturduğu koro, sahne aldıkları sürede Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği, çeşitli marşlar ve İngilizce parçalar seslendirdi.

Rotary Kulubü'yle birlikte 2007'de ''Erken Tanı Hayat Kurtarır'' projesini başlatan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Selma Tükel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, erken tanı ile meme kanserine bağlı ölümlerin engellenebileceğini ve tedavinin de memenin korunarak yapılabileceğini söyledi.

Meme kanserinin kadınlar arasında en sık görülen kanser türü olduğunu anımsatan Tükel, düzenli kişisel ve hekim kontrolünde yapılacak muayene ve bunların yanı sıra tetkiklerle erken dönemde tümörün tespit edilebileceğini dile getirdi.

Tükel, her sağlıklı kadının ayda bir kez kendi kendine meme ve koltuk altından elle muayene yapması gerektiğini belirterek, şunları kaydetti:

''Yılda bir kez de hekim muayenesi yapılmalı. 40 yaşın altındakiler yılda bir kez mamografi, bu yaşın altındakiler ise klinik ve ultrasonografi ile takip edilmeli. unutulmamalı ki mamografi ile 3 yıl öncesinden erken tanı mümkün olabiliyor. Herkes sorumluluklarını yerine getirebilirse, erken tanı ile memeyi kaybetmeden kanseri yenebiliriz. Erken evrede kanseri tanısı konduğunda tedavi şansı yüzde 92'dir.''

''TÜRKİYE'DEKİ İLK KORO''
Prof. Dr. Tükel, 2007'de başlatılan proje kapsamında yapılan etkinliklerle 15 bin kadına ulaşabilmeyi hedeflediklerini belirterek, ''Düzenlenen eğitim faaliyetleriyle hedefimizin de üstüne çıkarak 25 bin kadına ulaştık. Bu sadece sayı demek değil, hayat demektir'' dedi.

Projenin 2. ayağı olarak da bu yıl ''meme kanserinden korkulmaması, uzmana ulaşılması durumunda hayatın devam edeceği ve hayat kalitesinin geliştirilebileceği'' yönünde mesajlar verebilmek ve farkındalığı artırabilmek için eğitim faaliyetlerinin yanı sıra sosyal etkinlikler düzenlediklerini dile getiren Tükel, meme kanseri tedavisi görenlerle iyileşen 26 kadının bir araya geldiği ''Farkındalık Korosu''nu oluşturduklarını kaydetti.

Tükel, bu gece ilk konserini veren koronun Sosyal Komite adına müzisyen Pınar Ayhan tarafından kurulduğunu ve Cihan Can tarafından çalıştırıldığını ifade ederek, yaklaşık 3 aydır devam eden çalışmalarda kendisiyle birlikte tanı ve tedavide görev yapan Gazi üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Deniz Yamaç ile Doç. Dr. Sühan Ayhan'ın da yer aldığını söyledi.

''Bu, Türkiye'deki kanserli kadınların oluşturduğu ilk korodur'' diyen Tükel, ''Koro ile meme kanseri kadınların da hala hayatın içinde olabildiklerinin mesajı verilmektedir. Kanser hastalarımıza, yaşamdan kopmamaları gerektiğini göstermektedir'' ifadesini kullandı.

Tükel, bu tür bir sosyal etkinliğin hastalara moral verdiğini, yaşamdan zevk almalarını sağladığını ifade ederek, bunun aracığıyla çok sayıda kadına ulaşabilmeyi arzu ettiklerini söyledi.

Farkındalık korosu, yurt genelinde çeşitli etkinliklerde yer alacak.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 24 2009, 17:55:46
Erkekliğimi kaybettim

Grip şikayetiyle gittiği hastaneden testislerini kaybedip çıktı.

Denizli'de 47 yaşındaki 3 çocuk babası soğuk demirci Tahip Çavdar, grip şikayetiyle gittiği hastanede muayene sırasında "Sağ tarafımda ağrı var" deyince kasık fıtığı olduğu belirlenip ameliyat edildi.

Ancak ameliyat sonrasında taburcu edilmesine rağmen ağrısı dinmeyen Çavdar, Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvurunca kangren olduğu tespit edilip yeniden ameliyata alındı ve kangren yayıldığı için sağ testisi alındı. Çavdar, ilk ameliyat sırasında damarının kesilip yanlış dikiş atıldığı için kangrenin oluştuğunu öne sürerek, doktor hakkında İl Sağlık Müdürlüğü'ne şikayette bulundu. Ameliyat hatası yüzünden erkekliğini kaybettiğini öne süren Çavdar, eşinin de cinsel tatminsizlik nedeniyle dava açacağını söyledi. Suçlanan doktor ise, her ameliyat sonrasında komplikasyon oluşabileceğini belirterek, "Bu, ameliyatta yanlış veya eksik olması anlamına çıkmaz" derken Çavdar için ise, "Bir şeyler koparabilir miyim diye uğraşıyor. İşin aslı bu" diye konuştu.

Evli ve 3 çocuk babası soğuk demirci Tahip Çavdar (46), aralık ayında grip şikayetiyle Denizli Devlet Hastanesi'ne gitti. Acil Servis'te kayıtlarını yaptıran Çavdar, muayene sırasında doktora sağ tarafında bir ağrı olduğunu söyledi. Bunun üzerine doktor kasık fıtığı olduğunu belirterek, ameliyat edilmesi gerektiğini söyledi. 29 Aralık'ta Çavdar aynı hastanede Uzman Dr. Osman Uysal tarafından ameliyat edildi. Ameliyattan iki gün sonra taburcu edilen Çavdar, ağrısı olduğu gerekçesiyle Pamukkale Üniversitesi Hastanesi'ne (PAÜ) başvurarak Üroloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tahir Turan'a muayene oldu. Turan, durumunun tehlikeli olduğunu belirttiği Çavdar'ı acil ameliyata aldı. Çavdar'ın kangren olduğu ve yayıldığı için sağ testisi de alındı.

Ameliyatın ardından doktorların kendisine "Eğer bir gün bekleseydin ölebilirdin. Fıtık ameliyatı olduğun yerde yanlış damarın kesilmiş ve yanlış dikiş atılmış" dediklerini öne süren Çavdar, "Grip şikayetiyle başvurdum, cinselliğimi yitirdim, sağ bacağım da aksıyor, sakat kaldım. 20 gün iş göremez raporu aldım. İlk ameliyatı gerçekleştiren doktor Osman Uysal hakkında Denizli İl Sağlık Müdürlüğü'ne şikayette bulundum" dedi. Eşiyle ilişkiye giremediğini söyleyen Çavdar, "Eşim cinsel tatminsizlikten dava açacak. Ben de tazminat davası açacağım. Doktor beni taburcu etmek istediğinde sağ tarafımda şişlik olduğunu ve acı çektiğimi söyledim. Ama bana böyle şeyler olabileceğini söyleyip taburcu etti. Ancak testisimde kangren olduğu için doktorun ilgisizliği ve yanlış ameliyatı yüzünden sağ yumurtalığımdan oldum. Cinselliğimden oldum, sakat kaldım, işimden oldum. Hayatım karardı.
Sağlığımı düzeltmek için gittiğim hastanede her şeyimi kaybettim" dedi.

SUÇLANAN DOKTOR: "BİR ŞEYLER KOPARMAK İÇİN UĞRAŞIYOR"
Suçlanan doktor Osman Uysal ise, Çavdar'a fıtık ameliyatı yaptığını, hastasının daha sonra başka bir hastanede ameliyat olduğunu belirterek, "Bu, birinci ameliyata bağlı olabilir ya da olmayabilir. Bu, ilk ameliyatın yanlış veya eksik olması anlamına çıkmaz. Şimdiye kadar binlerce fıtık ameliyatı yaptım. Testisini almışlar, alınabilir. Ameliyattan sonra torsiyon olmuş olabilir. Fıtık olduktan sonra başka bir organında bir şey meydana gelirse, bu ameliyatta bağlıdır diye bir anlam çıkmaz. Komplikasyon olabilir" dedi. Ameliyatın ardından hastanın kendisine, hastalığına, dış şartlara bağlı komplikasyon doğabileceğini söyleyen Uysal, "Hastamız, şantaj yapmaya kalkar gibi hareket ediyor. Tek testisli insanlar da var, çocuk sahibi olabilirler. Ama bu cinselliğini olumsuz yönde etkilemez. Onun zihniyeti başka. Biz iş yapmak için buradayız. Birilerine zarar vermek için görev yapmıyoruz. Çavdar'ın fıtığı patlamamış ki, testisi alınmış. Bir şeyler koparabilir miyim diye uğraşıyor. İşin aslı bu" dedi.

PAÜ Tıp Fakültesi Üroloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tahir Turan ise, her ameliyatın komplikasyonu olacağını belirterek, "Ameliyatlarda illa hekim hatası aramak yanlış. Sanırım bu olay da bir komplikasyona bağlı. Eminim ki arkadaşımız da tedavi etmek için ameliyat yaptı. Biz de komplikasyonu tedavi ettik. Görevimizi yaptık" dedi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 25 2009, 13:31:27
Bu yosun mantarın düşmanı

Ocean Pharma firmasının 2005 yılında ürettiği CuraMar cilt ve tırnak bakım ürünleri şimdi Türkiye'de...

Yıllarca üzerinde çalışılarak formüle edilen, başta Almanya olmak üzere Avusturya, Macaristan, Hollanda, İsviçre, İngiltere gibi birçok ülkede güvenilirliğini kanıtlamış CuraMar ürünleri, mantar ve sivilcelerden yıpranmış ciltler ve mantardan yıpranmış tırnakların sağlıklı yenilenmesi için yardımcı oluyor. Almanya'da 5000'den fazla satış noktasında ulaşılabilen CuraMar ürünleri, podoloji (tıbbi ayak bakımı) merkezlerinde doğal yosun özü içermesi sebebiyle özellikle tercih ediliyor.

Yosunun, yüzyıllardır tüm vücut ve cilt sağlığı üzerinde yarattığı olumlu etkileri bilinmektedir. Yosunlar arasında nem oranı yoğun olan Spirulina Yosunu, içeriğinde bulunan protein,vitamin ve minaraller sayesinde cildi yenileyen, toksinlerden arındıran, yaşlanmaya karşı savaşan doğal bir yosundur. Spirulina Yosununun, gıda takviyesi olarak alındığında da bir çok hastalıkla savaşmada vücuda olumlu etkileri bulunmaktadır. Bu yosun aynı zamanda önemli bir başarı öyküsüne daha sahiptir ki; bu da bazı bakteri ve mantar saldırılarına karşı çok etkili bir savunma mekanizmasına sahip olmasıdır.

Doğanın bizlere armağını olan bu yosunun faydaları keşfedilerek üretilen CuraMar ürünleri, doğal yapısında kusursuz bir tasarıma sahip olan cilt ve tırnakların bakımı, koruma ve yenilenmesi için idealdir.

Özellikle mantardan hasar görmüş cilt ve tırnaklar ile akneye eğilimli ciltler için üretilen CuraMar ürünleri, Spirulina'nın alt türlerinden elde edilen biyoteknoloji ürünü (patentli) bir ekstrakt içerir ve oksijenle reaksiyona girerek ürettiği enzimlerle cildi ve tırnakları, bakteri ve mantarlara karşı koruyarak, yenilenmesini sağlar.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 25 2009, 13:32:04
Kadın kadın doktor tarafından tedavi edilmeli

Kalp sorunları olan kadınların, kadın doktorlar tarafından tedavi edilmesinin daha faydalı olabileceği bildirildi.

Avrupa Kalp Yetmezliği Dergisi'nde yayımlanan ve Uluslararası Tıp Dergisi'nde de konu edilen araştırma, genellikle kalp hastası kadın ve erkeklere aynı tetkiklerin yapılmadığını ve hastaların aynı tedaviyi görmediklerini, bu farklılıkların az çok doktorun cinsiyetiyle ilgili olduğunu ortaya koydu.

Araştırmacılar, kalp yetmezliği olan 1857 kişinin verilerini ve hastalara önerilen klasik tedavileri inceledi. İncelemede, hastaların cinsiyeti, kalp sorunlarının ciddiyeti, kalp hastalıklarına bağlı ortaya çıkan depresyon seviyesi ve doktorun cinsiyeti göz önünde bulunduruldu.

Araştırma sonunda, genel çerçevede, kadınlara, beta-bloker grubu ilaçların ve anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörünün daha nadir verildiği, verilen dozların erkeklerde daha yüksek olduğu ortaya çıktı.

Doktorların cinsiyeti ve verilen ilaçlar değerlendirildiğinde ise kadın doktorların izlediği hastaların (araştırmada kadınların yüzde 36,7'si kadın doktorlar tarafından izlendi) çoğu zaman uygun dozla tedavi edildiği belirlendi.

Kadın doktorların hem kadın hem de erkek hastalarına "eşit davrandığı", erkek doktorların ise kadın hastalarına düşük dozda ilaç verme eğiliminde oldukları da görüldü.

Konuya ilişkin makale, Fransa'da yayımlanan "Le Point" dergisinde de yer alıyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 25 2009, 13:33:06
Kansere karşı kalsiyum

Vücutta hayati önem taşıyan kalsiyum, kanser riskini aza indiriyor.


Amerikalı bilim adamlarının bir araştırması, vücuttaki kemikler için hayati önem taşıyan kalsiyumun (Ca) colorectal (kolonda veya rektumda oluşan bir kanser türü) kanser riskini de azaltabildiğini gösterdi.

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü araştırmacılarının 293 bin 907 erkek ve 198 bin 903 kadın denek üzerindeki çalışmaları sonucu süt ürünleri ve diğer yiyeceklerden yüksek miktarda kalsiyum alan kişilerin kolorectal kansere yakalanma oranlarının en düşük düzeyde olduğu belirlendi.

Çalışma kapsamında araştırmacılar 50 ile 71 yaş arasındaki denekleri 7 yıl boyunca yakından izledi ve deneklerin tüm gıda alımlarının kaydını tuttu.

Ulusal Sağlık Enstitüsü içinde yer alan Kanser Enstitüsünün söz konusu çalışmasına katılan kadınlarda en fazla kalsiyum alan ilk yüzde 5'lik grubun en az kalsiyum alan ilk yüzde 5'lik gruba göre kolorectal kansere yakalanma riskinin yüzde 28 daha az olduğu tespit edildi. Erkek deneklerde isebu oran ise yüzde 21 olarak gözlendi.

ABD'de dün yayınlanan ''Journal Archives of Internal Medicine'' dergisinde yer alan makalede, gıda veya destek olarak alınan kalsiyumun colorectal kanser riskini azalttığı vurgulanırken, süt ve yoğurt gibi süt ürünleri ile yeşil yapraklı sebzelerin yüksek oranda kalsiyum içerdiği kaydedildi.

Kalsiyumun, osteoporozun engellenmesinde önem taşıdığı ifade edilen makalede, sindirim sistemindeki hücrelerin aşırı büyümesinin önlenmesi ve kalın bağırsağın mukoza zarındaki hasarın azaltılmasında da önemli rol oynadığı vurgulandı.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 25 2009, 13:33:56
AIDS'i engelleyen JEL

Bilim adamları, HIV'in bulaşmasını engelleyecek bir jel üzerinde çalışıyor.

İngiltere'de bilim adamlarının, AIDS'e neden olan HIV'in bulaşmasını engelleyecek bir jel üzerinde çalıştığı bildirildi.

İngiliz hükümetinin, belli bir aşamaya getirilen bu çalışma için 90 milyon sterlinlik fon ayırdığı kaydedildi.

HIV'in bulaşmasını engellemeyi amaçlayan araştırmayı, Londra'daki dünyaca ünlü Imperial College ve St George's üniversitelerine ve Tıp Araştırmaları Konseyine mensup bilim adamlarının ortaklaşa yürüttüğü belirtildi.

Araştırmaya, hükümetin yanı sıra Bill&Melinda Gates Vakfı'nın maddi destek sağladığı ifade edildi. Destek kararlarının, jelin ilk denemelerinde olumlu sonuç alınmasından sonra verildiği açıklandı.

Geliştirilmekte olan jelin kadınlar tarafından kullanılacağı ifade ediliyor. Jelin, HIV'in bulaşma riskini en az üçte bir oranında azaltması öngörülüyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 25 2009, 13:35:18
Kadınların duyarlı bölgeleri

Mutlu bir cinsel yaşam için bu yazıya bir göz atmanızı öneririz.

Uyaran, beynimizin bilinçli bölgesinde bize bir duygu yaşatan ve bizi belli bir davranışa yönlendiren bir mesajdır. Refleks uyaranlar bizi otomatik davranışlara yönlendirirken karmaşık uyaranlar öncelikle bir "his" yaşamamızı sağlar ve daha sonra bizi harekete geçirir.

Beynimiz çok çeşitli uyaranları algılama yeteneğine sahiptir. Tüm uyaranların ortak özelliği duyu organlarımız vasıtasıyla alınması ve bir kimyasal mesaja dönüştürülerek beynimize aktarılmasıdır.

Gözler, kulaklar, burun, tad alma organlarımız ve cildimizle algıladıklarımız yukarıda anlatılan bir şekilde beynimize ulaştırılır ve bir tepkinin doğmasına neden olur. Sevdiğimiz birinin görüntüsü veya sesi bize daha farklı bir duygu yaşatırken, sevmediğimiz birini görmek veya sesini duymak bize yaşattığı olumsuz duyguyla bizi o kişiden ruhsal veya fiziksel olarak uzaklaşma davranışında bulunmaya yönlendirir.

NLP adı verilen ve son zamanlarda giderek yaygınlaşma eğiliminde olan öğretiye göre insanlar duyularında seçici davranmaktadırlar. Bazı insanlar dokunsal, bazıları işitsel, bazıları ise görsel uyaranlardan daha fazla etkilenmekte ve daha çok etkilendikleri uyaran onlarda daha bariz davranış değişikliği oluşturmaktadır.

Bu görüş cinsel uyaranlara aktarıldığında çıkan sonuç şudur:

Bazı insanlar dokunulmaktan, bazıları cinsel içerikli konuşmalardan ve seslerden, bazıları ise cinsel içerikli görüntülerden diğer uyaranlara göre daha fazla etkilenmekte ve kişinin tercih ettiği uyaran onu cinsel açıdan daha fazla uyarmaktadır.

Bir örnek vererek bu teori daha iyi anlaşılabilir hale getirilebilir: Bir erkek, daha önceden beraber olduğu bir kadını yalnızca sözleriyle etkileyebilmeyi başarmış, bir başka kadın ise ona "dokunulmaktan çok hoşlandığını, ancak sözlerin onu fazla etkilemediğini" söylemiştir.

Bu iki kadından ilki duysal yönelimli, ikinci kadın ise dokunsal yönelimli bir kadındır.
Genel olarak söylemek gerekirse erkekler daha çok görsel ve işitsel eğilimli, kadınlar ise daha çok dokunsal ve işitsel eğilimlidir. Kadınlar erkeklerden farklı olarak pornografik yayınları seyretmekten fazla zevk almaz, duygusal olarak "bir şeyler hissettikleri" erkeğin ona temas etmesinden hoşlanırlar.

Kadınların Dokunulmaya Duyarlı Bölgeleri
Sinir uçlarının diğer bölgelere göre belirgin bir şekilde yoğun olması nedeniyle kadınların çoğunda genital bölgenin en duyarlı bölgesi klitoristir ve en güçlü orgazmlar bu bölgenin uyarılmasıyla ortaya çıkar.

Her kadının yapısı diğerine göre farklıdır ve kendini iyi tanıyan bir kadın dokunulduğunda kendisini en çok uyaran bölgeyi iyi tanır.
Kadınların çoğunda memeler, meme uçları, dudaklar ve vajina dokunulmaya duyarlı diğer bölgelerdir. Yine boyun bölgesinde bazı noktalar, kulak memeleri, bacakların iç yüzeyleri ve karın cildi çoğu kadın için cinsel açıdan oldukça uyarıcıdır.

Kadınların sıklıkla işitsel yönelimli olmaları nedeniyle eşleri tarafından kulaklarına fısıldanan güzel sözler de kadınları etkiler.
Kadınların dokunulmaya duyarlı bölgelerini belirlemeleri, cinsel ilişkiye hazırlık aşamasının en güzel şekilde yaşanabilmesi ve kadının cinsel ilişkiye mükemmel bir şekilde hazırlanabilmesinin sağlanabilmesi açısından önemlidir. Her duyarlı erkeğin eşinin dokunulmaktan hoşlandığı bölgeleri iyi bilmesi gerekir.

Bazı kadınların dokunulmaya duyarlı bölgeleri o kadar "hassastır" ki, kadın bu bölgeye uygulanan bir uyaranla orgazm olabilir.

G Noktası ( G Spot)

G noktası, Graefenberg adlı bilim adamı tarafından 1944 yılında tarif edilen ve vajina ön duvarının ortalarında yer alan bir bölgedir.
G noktasının varlığı veya orgazmdaki önemi bazı doktorlar tarafından reddedilmekte, bazıları ise G noktasını vajinal orgazm oluşumunun merkezi olarak kabul etmektedir.

Kadının Ejakulasyonu (Boşalması)

Kadında orgazmı sonrasında bazen aynen erkekteki ejakulasyona (boşalmaya) benzer bir sıvı geldiği saptanmış olmakla beraber bu sıvının aslında idrar olduğu ve kadındaki "ejakulasyon" yani "boşalma" olarak tarif edilen olayın muhtemelen orgazm esnasında idrar kaçağı olduğu sonradan anlaşılmıştır.

Gerçekten de hiçbir idrar kaçırma şikayeti olmayan bir kadında güçlü bir orgazm sonrasında istemsiz idrar kaçağı olabilmektedir.

Cinsellik ve Ruhsal Süreçler

Kadın cinselliği oldukça karmaşıktır ve bu özelliğiyle erkeklerden belirgin şekilde ayrılır. Kadınlar cinsel ilişkide erkeklere göre çok daha fazla seçicidirler ve bir erkeği yeterince tanımadan onunla cinsel bir beraberliğe "sıcak bakmazlar". Kadınların çoğunun erkeklerden farklı olarak duygusal anlamda "bir şeyler hissetmeksizin" bir erkekle beraber olmaya istekli olmayacakları rahatlıkla söylenebilir.

Ünlü psikanalist Karen Horney eserlerinde insanın doğasının temelde sevgi veya güç arayışı içerisinde olduğunu ve bir insanın davranışlarını yönlendiren en önemli etkenlerden birinin bu arayışını tatmin etmek olduğunu ima etmiştir. Bu görüşe göre insanların bazıları diğerlerinin kendilerini sevmesine önem verirken, diğerleri sevilmekten çok güçlü olmak peşindedirler. Bu görüşün devamında Horney, kadınların yapısal olarak daha çok sevgi odaklı, erkeklerin ise güç odaklı olduğu görüşünü taşıdığını ifade etmiştir. Yani Horney'e göre kadın için bir erkeğin sevgisini kazanmış olmak ön plandayken, bir erkek için ön planda olan kadının onu güçlü görmesidir.

Karen Horney sevgi ve güç arayışının cinselliğe de yönlendiğini, kadının cinselliği daha çok "seviliyor olmanın" bir ifadesi olarak gördüğünü, erkeğin ise cinselliği "güçlü olmanın, kadına sahip olmanın" bir ifadesi olarak görme eğiliminde olduğunu belirtmiştir.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:34:22
Yeni annelere uyku tüyoları

Birçok bebek üç aylık olana kadar geceleri yaklaşık beş saat uyur.

Onu uyutmak için çabalarken siz de kendiniz için daha rahat uyuma yöntemleri geliştirebilirsiniz. Eğer bu konuda zorlanıyorsanız, ortamı daha rahat uyuyabileceğiniz bir hale getirin. Yatağınızı ve yastığınızı uyku için rahat bir hale getirin, televizyonu kapatın, odanın serin ve karanlık olmasını sağlayın. Yatma saatinize doğru nikotin, kafein ve alkol almayın. Eğer yattıktan sonra, 30 dakika içinde uyuyamazsanız, kalkıp kendinize bir meşgale bulun ve daha sonra tekrar uyumayı deneyin.
Bebeğinizle gereğinden fazla ilgilenmeyin: Yatağınızda yatarken bebeğinizin her nefes alışını takip etmeniz sizi yoracaktır. Bebeğinizin ağlamasının olağan dışı olup olmadığıyla ilgilenin.
Gece sorumluklarınızı paylaşın: Eşinizle birlikte görev paylaşımı yapmanız, hem dinlenebilmenizi hem de bebeğinizle ilgilenebilmenizi sağlar. Örneğin, eğer bebeğinizi emziriyorsanız, eşiniz bebeğinizi yanınıza getirebilir ve bezini değiştirebilir. Bebeğinizi biberonla besliyorsanız, mamasın ona dönüşümlü olarak verebilirsiniz.
Aceleci olmayın: Bazen bebeğinizin ağlaması ya da gürültü yapması, sakinleşmeye başladığının belirtileri olarak değerlendirilir. Eğer bebeğiniz aç ya da rahatsız değilse sakinleşmesi için bir süre beklemeyi deneyin.
Dostlarınızın yardım tekliflerini kabul edin: Çevrenizdeki sevdiğiniz ve güvendiğiniz kişilerin bakıcılık yapma tekliflerini geri çevirmeyin. Dinlenebilmek için sadece odanıza gidip uyumanız gerekmez. Kendinize ayıracağınız bir saat bile enerjinizi tekrar kazanabilmenizi sağlayacaktır.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:35:08
Salmonella yayılıyor

Salmonella salgınından bugüne kadar 9 kişi hayata veda etti.

ABD'de bir süredir etkili olan salmonella salgınında 9 kişi öldü, zehirlenen kişi sayısı da 666'ya çıktı. ABD Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi, salgında bugüne kadar 9 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

TİFO RİSKİ
Salgına içinde fıstık ezmesi bulunan ürünlerin sebep olduğunun anlaşılmasından sonra, 200 firmanın toplam 2 bin 100 ürünü gönüllü olarak piyasadan çektiği belirtildi.

Salmonella, en çok kümes hayvanlarının eti ile peynir ve yumurtadan bulaşıyor. Salmonella tifo, paratifo ve gıda zehirlenmesine yol açıyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:35:46
Uzun geceler şişmanlatıyor

Şişmanlık, en fazla uzun gecelere sahip olan kış aylarında meydana geliyor.

Ülkemizin en önemli sağlık sorunlarından biri haline gelen aşırı kilo, diğer adıyla şişmanlık, en fazla uzun gecelere sahip olan kış aylarında meydana geliyor.

BSK Aydın Anka Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Özlem Özden, kış aylarında; gecelerin uzun olması nedeniyle artan öğün sayısı ve evde geçen vaktin artması nedeniyle de hareketsiz yaşamın kilo artışına neden olduğunu belirtti.

Yaşam tarzında yapılabilecek birkaç değişiklikle kilo artışının önüne geçmenin mümkün olduğunu kaydeden BSK Aydın Anka Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Özlem Özden "Vücudumuz mevsimsel değişikliği fark ettiği anda aldığı enerjinin bir kısmını stoklamaya ve daha az yakmaya başlar. Özellikle ortam ısının düşmesi ile vücut arasında bir denge kurulması gerekir. Vücut, daima kendi ısısını dengede tutabilmek için harcadığı enerjiyi de dengede ve kontrol altında tutmak zorunda hisseder kendini. Bu nedenle kortizol dediğimiz hormonumuz mevsimsel olarak sentez miktarları değişir. Bu hormon vücudumuzda yağ dokusunu arttırıp soğuğa karşı vücut sıcaklığımızı dengede tutar. Doğada özellikle kutup hayvanlarının daha yağlı olmasında bu durumu gözlemleyebiliriz. Yani kış aylarında yağ kütlemizi artıracak hormonlar salınmış olur" dedi.

Kış aylarında kilo almanın en önemli nedenlerinden birini de hareketsizliğin oluşturduğunu belirten Özden "Kış aylarında hava soğuk ve yağışlı olduğu için, yürüyerek gidilecek yerlere giderken bile araca binilir. Yine hava koşulları nedeniyle yüksek enerji harcanmasını sağlayan bazı sporlar kışın yapılmaz. Sosyal aktiviteler de daha azdır. Geceler daha uzun olduğu için televizyon karşısında hareketsiz geçen saatler de uzundur. Bütün bunlar alınan enerjinin tamamının yakılmasını engeller. Ayrıca uzun kış gecelerinde akşam yemeğinden sonra yapılan atıştırmalar da kilo artışına neden olur" sözlerine yer verdi.

Yasemin Özden kışın kilo almamak için, spora devam edilmesini önererek vatandaşların, kızartma, salam, sosis, sucuk, tatlı, kuruyemiş, çikolata, sakatat, şekerli içeceklerden uzak durmasını istedi. Kanserin birinci sebebinin sigara, ikincisinin ise yanlış beslenmeden kaynaklandığını ifade eden BSK Aydın Anka Hastanesi Beslenme Diyet Uzmanı Özlem Özden "Doğru bir beslenme programında güne mutlaka kahvaltı ile başlanması gerekir. Kahvaltı ile öğlen yemeği arasında meyve ya da yoğurt yenilmeli.

Öğlen yemeği ile akşam yemeği arasında da mutlaka meyve ya da diğer lifli besinler tüketilmeli. Akşam yemeği mutlaka saat 19.00'dan önce yenmeli. Şehir yaşamında akşam öğünü ne yazık ki daha geç saatlere kayabiliyor. Burada yapılan en önemli hata, modern şehir insanının yoğunluk nedeniyle, kahvaltıdan sonra gün içinde yemek yemeyi unutup, akşam yemeğine yüklenmesidir. Akşam yemeği mümkün olduğunca hafif olmalıdır. En önemlisi de, akşam yemeğinden sonra atıştırmaların yapılmamasıdır" sözlerine yer verdi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:37:01
Gıdalardaki katkı maddesi tehlikeli

Ambalajlı gıda alırken içindekiler bölümünde E kodunun olup olmadığına dikkat edin.

Gıda üretiminde teknolojinin gelişmesi, ürünün dayanma süresinin ve kalitesinin arttırılma çabaları, verimliliğin arttırılıp kayıpların azalması, tüketicilerin değişen talepleri ve mevsimlik değil, sürekli ürün talepleri, üretimde gıda katkı maddelerinin kullanımını zorunlu hale getirdi. Gıda katkı maddelerinin kullanımı teknoloji, muhafaza ve kalite zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Gıdalara istenilen özelliklerin verilebilmesi, gıdada sağlık açısından oluşabilecek bazı risklerin ortadan kaldırılması için de gıda katkı maddelerinin kullanımı gerekli kılmıştır.

E KODU NEDİR VE NEDEN VERİLİR
Gıda katkı maddelerini tanımlamak ve herhangi bir karışıklığa yol açmamak için kullanılan Avrupa Birliği'nin (EC) simgesi olarak E harfi, Avrupa sözcüğünün İngilizce telaffuzunun 'Europe' baş harfini alarak yaptıkları bir endeksleme sistemi olup üç rakamlı sayıdan ibaret kodlardır. Avrupa Birliği tarafından her katkı maddesi için belirlenir. E kodu verilmiş gıda katkı maddeleri güvenlik testlerinden geçmiş ve Avrupa Birliği'nde kullanımı onaylanmış demektir. Avrupa Birliği, gıdalarda kullanılan her katkı maddesinin ya adı ya da E kodu ile etiketteki katkı maddeleri listesinde açık ve net bir şekilde bulunmasını istemektedir.

Yapılan bilimsel çalışmalar tüm kanser nedenlerinin yüzde 1'inden daha azının gıda katkı maddelerinden kaynaklı olabileceğini göstermektedir. Hatta bazı katkı maddeleri sanılanın aksine kanserojen maddelerin oluşumunu ya da etkisini engelleyici niteliktedir. Genelde koruyucu amaçlı kullanılan gıda katkı maddeleri besinin raf ömrünü arttırıcı, lezzet verici niteliktedir. Unutulmamalıdır ki hiçbir gıda katkı maddesi toksik değildir. Toksik olan dozudur.
Yapılan bilimsel çalışmalar tüm kanser nedenlerinin yüzde 1'inden daha azının gıda katkı maddelerinden kaynaklı olabileceğini göstermektedir. Hatta bazı katkı maddeleri sanılanın aksine kanserojen maddelerin oluşumunu ya da etkisini engelleyici niteliktedir. Genelde koruyucu amaçlı kullanılan gıda katkı maddeleri besinin raf ömrünü arttırıcı, lezzet verici niteliktedir. Unutulmamalıdır ki hiçbir gıda katkı maddesi toksik değildir. Toksik olan dozudur.
Ürünlerin üzerinde yazan içindekiler kısmında E maddesi varsa, bu katkı maddesidir ve sağlığa zararlıdır düşüncesi çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü E maddeleri, yapılan kapsamlı çalışmalar sonunda sağlığa zarar vermediği kanıtlanan katkı maddeleri olup AB'ce izin verildiği anlamındadır. Bu madde var diye paketli bir ürünü almayıp açıkta satılan ürünlerden almak en büyük hatadır. Çünkü açıkta satılan ürünün içinde sağlığa zararlı katkı maddeleri olabilir ve sizin bundan haberdar olmanız imkansız.


Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği'nde yapılan sınıflamaya göre, birden çok fonksiyonu olan gıda katkı maddeleri, koruyucular, tatlandırıcılar, antioksidanlar, renklendiriciler, tatlandırıcılar ve taşıyıcı solventler olmak üzere toplamda 400'e yaklaşan sayıdadır.

NİÇİN KULLANILIR?
Gıda katkı maddelerinin kullanım nedenleri çok fazladır. Bunlardan başlıcaları şöyle:
* Gıdanın besleyici değerini korumak için,
* Özgün diyet ihtiyaçları olan insanlar için özel bir gıda üretimi için,
* Gıdanın dayanıklılığını artırıp daha uzun bir raf ömrüne sahip olmaları için,
* Gıdanın dokusal özelliklerini geliştirmek için,
* Gıdanın lezzetini ve rengini çekici hale getirebilmek veya koruyabilmek için,
* Yağın acılaşması gibi istenmeyen reaksiyonları engelleyip lezzet kayıplarını önlemek ve besin öğelerini korumak için,
* Gıdanın işlenmesi sırasında çoğu zaman teknolojik gereklilik olarak,
* Gıdada hastalık yapıcı mikroorganizmaların gelişmelerini önlemek için,
* Gıda çeşitliliği sağlamak için kullanılırlar.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:37:37
Egzersiz baş ağrısına iyi geliyor

Baş ağrısı çeken kişiler fiziksel aktiviteyi arttırmalılar

İsveç'de 68 bin yetişkin üzerinde yürütülen bir araştırmada hiç egzersiz yapmayanlarda migren dışı baş ağrısının, aktif egzersiz yapanlara göre yüzde 14 daha fazla görüldüğü sonucuna ulaşıldı

Çalışma, Cephalalgia Dergisi'nde yayınlandı. Çalışma kapsamında İsveç'de 20 yaş üzeri yetişkinlerin 1984-1986 yıllarındaki fiziksel aktivite durumları ile 1995-1997 yıllarındaki izlemleri sırasındaki baş ağrısı yakınması bulguları analiz edildi.

İsveç'te Gothenburg Başağrısı Enstitüsü'nden araştırma ekibi başkanı Emma Varkey, sedanter yaşam şeklinin baş ağrısına yol açma şeklinin açık olmadığını, ancak baş ağrısı çeken kişilere fiziksel aktiviteyi arttırmalarının önerilmesi gerektiğini belirtti.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:38:07
Kazazedeler şoku yıllarca taşıyor

Uçak kazalarından yaralı kurtulanların, ömür boyu kazanın izlerini taşımaya devam ettiği belirtiliyor.

Uçak kazalarından yaralı kurtulanların, ömür boyu kazanın izlerini taşımaya devam ettiği belirtiliyor. Kazazedelere ve yakınlarına verilecek desteğin önemine dikkat çeken uzmanlar, kaza sonrası travma yaşayan kişilerin mümkün olduğunca erken psikoloğa başvurmaları ve yaşadıkları durumla ilgili sağlıklı bilgi almaları gerektiğini vurguluyor.

Diyarbakır'da 6 yıl önce düşen THY uçağından sağ kurtulan Aliye İl de, aradan geçen yıllara rağmen kazanın izlerini taşımaya devam eden kazazedelerden biri olarak biliniyor. Kaza anının rüyalarına girdiğini anlatan Aliye İl, kazadan yaralı kurtulanlar ile yaşamını yitirenlerin yakınlarıyla hala görüşmelerini sürdürdürüyor.


İstanbul Amsterdam seferini yaparken Schiphol Havalimanı'na saniyeler kala gövde üzerine toprak zemine çarparak 3 parçaya ayrılan Türk Hava Yolları'nın Boeing 737-800 tipi uçağından yaralı kurtulanlar, ömür boyu yaşadıkları şoku üzerinden atamayacak. Uçak kazalarından sağ kurtulan birçok yolcu yaşadıkları şokun etkisiyle bir daha uçağa binemiyor. Kimi de yıllar sonra uçakla seyahat edebilirken düşen uçak tiplerini tercih etmiyor.

TRAVMANIN AŞILABİLMESİ İÇİN PSİKOLOG DESTEĞİNE İHTİYAÇ VAR

Uçak kazaları yolcular ve yolcu yakınlarının yanı sıra kazaya ilişkin gelişmeleri takip eden haberciler ve izleyiciler üzerinde de "travma" etkisi yaratabiliyor. Uzmanlar, travmanın kısa sürede aşılabilmesi için uzman desteğinin önemine dikkat çekiyor ve uyarıyor: "Kaza sonrası travma yaşayan kişilerin mümkün olduğunca erken psikoloğa başvurmaları ve yaşadıkları durumla ilgili sağlıklı bilgi almaları gerekiyor."

KAZAZEDELER KAZA ANINI TEKRAR TEKRAR HATIRLIYOR

Uzmanlara göre kazayı yaşayan, tanıklık eden ya da yakınlarını kaybetme korkusu yaşayanlar için en belirgin duygu, çaresizlik ve dehşet oluyor. Kaza geçiren kişiler genellikle kaza anını tekrar tekrar hatırlar, kazayı sık sık rüyalarında yeniden yaşarlar. Kaza mağdurları sık sık kaza anına geri döner ve olayı yeniden yaşıyormuş gibi olurlar. Bunların yanı sıra mağdurlar, kazayı hatırlatacak etkinlik, mekan ve insanlardan uzak durmaya çalışabilir, insanlardan uzaklaşabilir, yabancılaşma hissedebilir.

Kazazedelerin, bir gelecekleri kalmadıkları düşüncesine kapılmalarının sık sık gözlemlendiğini belirten uzmanlar, mağdurlarının yaşadıkları travmayı aşabilmesi için yakınlarının desteğinin yanı sıra profesyonel desteğe de ihtiyaç duyabileceğine dikkat çekiyor. Mağdurların mümkün olduğunca kısa sürede işine ve gündelik hayatına dönmesi de travmanın atlatılabilmesinde faydalı olduğunu savunan uzmanlara göre, travma sonrası stres bozukluğu belirtileri yaşayan kişilerin psikoloğa başvurmaları gerekiyor.

BAZILARI "NEDEN BEN HAYATTA KALDIM?" DİYE KENDİNİ SUÇLAYACAK

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kerem Doksat: Yaralıların üçte ikisinde akut stres bozukluğu dediğimiz tablo gelişecek. Çok kötü olma, o anı tam hatırlayamama, bazısında da o anı defalarca tekrar tekrar yaşama olabilir. Ve o anı hatırladıkça, her türlü uyarana karşı aşırı tepki verme hali olabilir. Yani ani bir fren sesinde, kuvvetli motor sesi duyunca veya bir kaza sahnesi izlediğinde fena olma, kendini kötü hissetme, panikleme nöbeti geçirme hali yaşayabilirler. Yaralı kurtulanların çok ciddi bir şekilde tedavi edilmeleri gerekiyor. Bazıları ?Allah'a şükür kurtuldum' deyip geçebilirken, bazıları ?Neden o insanlar öldü de ben hayatta kaldım? Niye ben de hepsiyle birlikte ölmedim?' diye kendini suçlayıcı düşünceler gelişebiliyor. Şu aşamada acil profesyonel psikiyatrik yardım almalar, ardından da ilk fırsatta uçağa binip uçurulmaları gerekiyor.

GÖRÜNTÜLERDEN ETKİLENEN KİŞİLERDE DE UÇAK KORKUSU GELİŞEBİLİR

Bengi Semerci Enstitüsü'nün sahibi Prof. Dr. Bengi Semerci:
Kazayı bire bir yaşamayan ancak haber ve görüntülerden etkilenen kişilerde dahi "uçak korkusu" ve "travma sonrası stres bozukluğu" gelişebilir. Uçak fobisi sadece kaza sonrası oluşmaz. Bu olayda olduğu gibi bazen travma sonrası uçuş fobisi de oluşabilir. Yakınları uçakta olan ya da haberleri, görüntüleri izleyenlerde de fobi gelişebilir. Kendisi kaza geçiren kişilerde fobiden önce travma sonrası stres bozukluğu gelişir. Önce onun tedavisi gerekir. Travma sonrası stres bozukluğu tedavi edilirse fobi gelişme riski azalır.

6 YIL ÖNCEKİ KAZADA HAYATTA KALMIŞTI

Diyarbakır'da altı yıl önce düşen Türk Hava Yolları'na ait uçaktan sağ kurtulan Aliye İl, aradan geçen yıllara rağmen yaşadığı şoku atlatamadı. Diyarbakır'da 8 Ocak 2003 tarihinde düşen TK 634 sefer sayılı THY'ye ait RJ-100 tipi "Konya" uçağında 75 yolcu yaşamını yitirdiği kazada, Aliye İl, Celal Tokmak, Murat Karamutlu, Gencer Güneş ve Burak Altındağ adlı yolcular mucize eseri kurtuldu. Koltuğuyla birlikte uçaktan uzağa fırlayan Aliye İl, kazadan üç gün sonra İstanbul'a gelişinde de RJ tipi uçağa bindi. Ancak İl, aradan geçen yıllara rağmen kaza anının rüyalarına girdiğini anlatıyor, kazadan kurtulanlar ile ölenlerin yakınlarıyla, kurdukları bir platform kapsamında görüşmeyi sürdürdüklerini belirtiyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:38:38
Sigaraya bugünlerde ELVEDA deyin

Psikiyatrist Dr. Nihat Kaya, sigarayı bırakmanın en iyi günleri eş veya çocukların doğum günleri olduğunu açıkladı.

Sigarayı bırakmaya karar verenlerin önce en uygun günü belirlemesi gerektiğini belirten Psikiyatrist Nihat Kaya, Online Sağlık'a (www.onlinesaglik.com) yaptığı açıklamada, "Eş veya çocukların doğum günü, sigarayı bırakmak için belirlenecek en ideal gündür" dedi.

Kaya, sigaranın yavaş yavaş öldürdüğü için son derece tehlikeli olan yan etkilerinin görmezden gelindiğini kaydetti. Tiryakilerin zararlarını bilmelerine rağmen sigarayı bırakmak için ya hiç girişimde bulunmadığını veya girişimlerin tekrar sigaraya başlamayla son bulduğunu anlatan Psikiyatrist Nihat Kaya, şöyle konuştu:

"Bilinçli ve kararlı olarak sigarayı bırakma yöntemlerini benimseyenlerin tekrar sigaraya başlama oranları, ani kararla sigarayı bırakanlara göre daha azdır. Sigarayı bırakma kararı verildiğinde, önce en uygun bırakma günü belirlenmelidir. Eş veya çocukların doğum günü, sigarayı bırakmada en ideal gündür. Sigarayı bırakma tarihi ideal günden çok uzak veya çok yakın bir tarihte olmamalıdır. 1-2 haftalık süre yeterli olacaktır."

DEPAM uzmanlarından Dr. Kaya, bırakma tarihinden yaklaşık bir hafta önce, sigarayla ilgili davranış tarzını etkileyebilecek bazı rutin işlerde değişiklik yapılabileceğini ifade ederek, "Örneğin, ev ve otomobili sinmiş kokudan kurtarabilmek için temizlik yapılıp, güzel kokular sıkılabilir" dedi.

Tiryakinin sigarayı ne zaman içme ihtiyacı duyduğunu belirlemesinin, sigarayı bırakma yönünde atılacak adımların en önemlisi olduğuna değinen Nihat Kaya şöyle devam etti:

"Nikotinle yaşamaya alışmış bir insanın vücudu ancak birkaç hafta içinde düzene girmeye başlar. Sigarayı bırakmakla birlikte zaman içinde risk faktörleri de azalacaktır. Son kez içilen sigaradan 20 dakika sonra kan basıncı düzelir, 24 saat sonra kalp krizi riski azalmaya başlar, 48 saat sonra koku ve tat duyularında artış kaydedilir, 72 saat sonra da nefes almak kolaylaşır. 3-9 ay arasında da öksürük ve göğüsteki hırıltılar azalır. Zamanla kansere yakalanma riski düşer".
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:46:10
Fazla TV izleyenler fazla kilolu!

Yüzde 28'i de obez!

Ege Üniversitesi (EÜ) Rektörü Prof. Dr. Candeğer Yılmaz, devamlı sağlıklı ve iyi olma durumunun bir yaşam biçimi haline gelmesi gerektiğini söyledi.
EÜ Atatürk Kültür Merkezi'nde başlayan 7. Sağlık Halk Kongresi'nde konuşan Prof. Dr. Candeğer Yılmaz, teknolojik gelişmelerin insanları hareketsizliğe ittiğini, bunun da hastalıklara zemin hazırladığını vurgulayarak, "Televizyon, adeta bir aptal makinesi olarak bizi esir almış durumda. Araştırmalar, günde iki saatten fazla televizyon seyredenlerin yüzde 52'sinin aşırı kilolu, yüzde 28'ininse obez olduğunu gösteriyor. Halbuki kas yorgunluğu, sanıldığının aksine kısa bir dinlenmeyle geçmekte. Hareketsiz yaşam tarzının yanında yatarken yemek yeme alışkanlığı, hamur işleri ve nefis Türk yemekleri, damak zevkimizi tatmin ederken şişmanlık ve buna bağlı birçok hastalığa da davetiye çıkarıyor." ifadesini kullandı.

Yılmaz, kongreyle amaçlarının sağlıklı olmak ve sağlıklı kalmak bilincini yerleştirmek, devamlı kılmak, deneyimleri paylaşarak doğru bilinen yanlışları düzeltmek, yaşam kalitesini ve verimliliğini arttırmak olduğunu dile getirdi.
Candeğer Yılmaz, "Üç gün devam edecek kongre süresince, konusunda deneyimli 40 kişi bizimle bilgilerini paylaşacak. Oturumlarda osteoporoz, obezite ve diyabet gibi hastalıkların yanında güncel konulara da değinilecek." şeklinde konuştu.

Dernek olarak yapılan bir araştırmanın sonuçlarını da aktaran Prof. Dr. Yılmaz, şunları söyledi: "İzmir'in merkez ilçelerinde yaşayan bin 284 hasta üzerinde bir çalışma yaptık. Araştırmaya katılanların yüzde 73,2'si kadın, yüzde 26,8'ini erkekler oluşturdu. Sonuçta bu kişilerin yüzde 72'sinin hiç egzersiz yapmadığını, her 10 kişiden üçünde tansiyon yüksekliği, ikisinde diyabet olduğunu saptadık."

Sağlıklı bir yaşam için beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Yılmaz, "Ev gezmesine giderken ya da özel günlerde dostlarımıza pasta, börek götürmek yerine sağlıkla ilgili kitaplar hediye edin." çağrısında bulundu.

Kongrenin Türkiye'de ilk ve tek olma özelliği taşıdığını açıklayan Ege Diyabetle Yaşamı Kolaylaştırma Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Tüzün ise "Diyabet, şeker, obezite gibi hastalıklar, günümüzde önlenebilir ve tedavi edilebilir durumda. Buna rağmen son yıllarda diyabet çığ gibi artıyor. Obezite ve osteoporoz da devamlı artış gösteriyor." dedi.
Ortalama ömrün uzamasında en büyük faktörün teknolojik, sosyal ve ekonomik gelişmeler olduğunu belirten Prof. Dr. Tüzün, bu konuda halkın eğitilmesi yanında ekonomik ve sosyal statünün yükseltilerek kültürel durumun iyileştirilmesi gerektiğini söyledi.

Sağlıklı yaşam biçiminin kazandırılmasında yaşam kalitesinin arttırılmasının önemine değinen Vali Cahit Kıraç da Türkiye'de yetersiz ve dengesiz beslenmeye bağlı hastalıkların giderek arttığını vurguladı. Kıraç, şunları söyledi: "Kalp damar hastalıkları, diyabet, hipertansiyon, şişmanlık gibi rahatsızlıklar beslenmeyle yakından ilişkili. Ayaküstü beslenme alışkanlığı, hazır yiyecekler ve hareketsizlik, obeziteye davetiye çıkarıyor. Bu sebeple özellikle çocukluk çağından itibaren beslenme eğitimi verilmesi büyük önem taşıyor."

Teknolojik gelişmelerin beraberinde birtakım hastalıkları da getirdiğini hatırlatan Kıraç, toplumun beslenme alışkanlıkları konusunda bilinçlendirilmesinin çok önemli olduğunu, kongrenin bu açıdan büyük önem taşıdığını kaydetti.

Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı ile Ege Obez Hasta, Osteoporozlu Hasta ve Diyabetle Yaşamı Kolaylaştırma Derneği işbirliği ve İl Sağlık Müdürlüğü ile İzmir Tabip Odası'nın katkısıyla düzenlenen kongrenin açılışına İl Sağlık Müdürü Mehmet Özkan, eski rektörlerden Prof. Dr. Refet Saygılı, rektör yardımcıları da katıldı.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:46:54
Her yıl 78 bin kişi kansere yakalanıyor

İngiltere'de ürküten araştırma..

İngiltere'de her yıl 78 bin kişinin, sağlıksız yaşam tarzı yüzünden kansere yakalandığı belirtildi.

Dünya Kanser Araştırmaları Vakfı tarafından yapılan araştırmanın sonuçları, daha sağlıklı beslenme alışkanlıkları, daha az alkol kullanımı ve daha çok spor yaparak bu kanser vakalarından korunmanın mümkün olduğunu bildirdi.

Araştırmacılar, 12 kanser türünde ortaya çıkan kanser vakalarının yüzde 39'unun, daha sağlıklı bir yaşam tarzıyla önlenebileceğini ifade etti. Bu oranın ABD'de yüzde 34, Brezilya'da yüzde 30 ve Çin'de yüzde 27 olduğunu kaydeden uzmanlar, daha az kırmızı et tüketerek bağırsak kanserlerinin yüzde 43, daha az içki kullanarak göğüs kanserlerinin yüzde 42, daha çok meyve-sebze, daha az alkol tüketerek ağız kanserlerinin yüzde 67 oranında önlenebileceğini belirtti.

Araştırmacılar, 2005 yılında İngiltere'de ortaya çıkan 12 kanser türündeki 200 bin yeni vakadan 78 bininin, sağlıklı yaşam tarzıyla önlenebilir hale gelebileceğini vurguladı.

Bu arada bütün kanser vakalarının üçte birine yol açtığı bilinen sigara kullanımı, araştırmaya dahil edilmedi.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:47:39
Çocuk odalarında teknoloji tehlikesi

Odasında bu ürünlerden bulunan çocuk, uyumak yerine onlarla vakit geçirdiği için kalp hastalığı riski artıyor.
Amerikan Kalp Derneği, odalarında teknolojik ürün bulunan çocukların, bunlara çok vakit ayırmaları ve iyi uyuyamamaları nedeniyle kalp hastalıkları riskinin arttığı uyarısında bulundu.

Ailelerinden ve okuldaki arkadaşlarından gördükleri ya da sahip olduğunu anlattıkları dijital cihazları isteyen çocuklar, kısa sürede odalarını teknoloji mezarlığına çeviriyorlar ve söz konusu cihazlar dolayısıyla çocuklar sağlıklı uyuyamıyorlar.

Amerikan Kalp Derneği'nin hazırladığı raporda, 13-16 yaş arası çocukların günde 6.5 saatten az uyuması halinde, onları gelecekte yüksek tansiyon gibi sorunlar beklediğine dikkat çekildi.

Raporda, çocukların bu sorundan kurtarılması için yatak odalarındaki teknolojik istilanın durdurulması isteniyor. Bunun için ailelerin, çocuklarının yatak odalarından; bilgisayar, bilgisayar oyun konsolları, cep telefonları ve mp3 çalarlar gibi cihazları uzaklaştırmaları gerekiyor.

Araştırmaya göre, çocukların büyük bölümü, 8-9 saatlik uyku yerine geç saatlere kadar ya da gecenin bir yarısı kalkarak televizyon izliyor, müzik dinliyor veya arkadaşları ile mesajlaşıyor ve vücudun ihtiyacı olan uykuyu alamıyor.

Minnesota Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü'ndeki bazı araştırmacıların raporuna göre de odalarında televizyon bulunan çocuklar, bulunmayanlara göre daha çok abur cubur tüketiyor ve daha az fizik kültür aktivitesinde bulunuyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:48:17
Çocuklar dişlerini neden gıcırdatır?

Türkiye'de 10 çocuktan 3'ü dişlerini gıcırdatıyor

Çocukların her zaman rahat nefes alıp vererek, tatlı mırıltılar içinde uyumadıklarını belirten uzmanlar, uyurken dişlerini sıkan ve gıcırdatan çocukların stresli olduğunu söylüyor. Türkiye'de 10 çocuktan 3'ünün dişlerini gıcırdattığına dikkat çeken uzmanlar, "Çocuklar arasında oldukça sık görülen bu duruma 'bruksizm' adı verilir. Bu durum özellikle 5 yaşından küçük çocuklarda daha yaygındır. Bunun belli başlı sebebi de çocukların çeşitli konulardaki stresleridir" uyarısında bulunuyor.

Bazı çocuklar kulak ağrısı ya da diş çıkartma gibi nedenlerden kaynaklanan ağrıya tepki olarak dişlerini sıkıyor veya gıcırdatıyor. Çocukların ağrıyı hafifletmek amacıyla dişlerini gıcırdatabildiğine dikkat çeken Dörtçelik çocuk Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. İsmail Özcan, diş gıcırdatmanın bu en yaygın nedenlerinin çoğu çocukta zaman içinde kendiliğinden kaybolduğunu söyledi. Stresin de diş gıcırdatmaya bir sebep olduğunu anlatan Dr.Özcan, "Çocuğun bir sınav ya da yapacağı bir gösteri nedeniyle veya rutin yaşamındaki örneğin kardeş gelmesi, taşınma, öğretmen değişikliği gibi bir değişimden dolayı stres yaşıyor olabilir. Hiperaktif çocukların bazılarında da diş gıcırdatma görülmektedir. Genel olarak diş gıcırdatma çocuğun dişlerine zarar vermez. Çoğunlukla herhangi bir etki bırakmadan kaybolsa da, sabahları hafif baş ağrısı veya kulak ağrısına neden olabilir. Ancak diş gıcırdatma asıl olarak çocuğun etrafındaki kişileri üzer ve rahatsız eder. Bazı aşırı hallerde uykudaki diş gıcırdatmaları diş minesinin zedelenmesine, dişte küçük oyukların oluşmasına, ısıya karşı hassasiyetin artmasına ve yüz ağrıları ile çene sorunlarına neden olabilmektedir. Dişlerini gıcırdatan çocukların çoğu bunu yaptığının farkında bile olmaz ve çoğunlukla sorunu anne-babalar tespit eder" dedi.

Çocukta bruksizm olup olmadığını anlamak için dikkat edilmesi gereken hususları da açıklayan Özcan'a göre, uyku sırasında diş gıcırdatma, sabahları çene veya yüzünde hassasiyetten şikayet etme, parmak emme, tırnak yeme, kalem veya oyuncakları kemirme, yanak içini kemirme bir rahatsızlığın belirtisi. Bruksizim'in çoğunlukla hiçbir tedaviye gerek kalmaksızın kendiliğinden kaybolduğunu kaydeden İsmail Özcan, "Ancak dişler ve çenede herhangi bir rahatsızlık oluşmasını önlemek amacıyla anne-babanın dikkatli olması ve diş hekimi muayenelerinin aksatılmaması gereklidir. Diş gıcırdatmanın çocuğun yüz ve çenesinde ağrılara neden olması veya dişlerin zarar görmesi durumunda diş hekimi gece takması için özel bir diş koruyucu verebilir. İster fizyolojik, ister psikolojik nedenlerden kaynaklansın, uyku öncesinde çocuğun gevşemesi ve rahatlaması diş gıcırdatmayı kontrol etmesine yardımcı olabilir. Ilık bir banyo almak, kısa bir süre rahatlatıcı bir müzik dinlemek veya kitap okumak çocuğunuzun gevşemesine katkıda bulunabilir. Diş gıcırdatmaya stresin neden olması durumunda çocuğun neden gerginlik yaşadığını anlamaya ve bunun üstesinden gelmesi için yardımcı olmaya çalışmanız gereklidir. Çocuğunuzun duygusal durumundan endişe ediyor ve sizin yardımınızla aşılamayacak duygusal gerilimler yaşadığını düşünüyorsanız bir uzmandan yardım alabilirsiniz" diye konuştu.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Şubat 27 2009, 14:48:54
Onlara bağırmayın!

Çocuklarınızla hala iletişim kuramıyor musunuz

Çocuklara en küçük hatalarında bağırıp çağırmak onları hırçın, ürkek ve nefret eksenli bir davranış sergilemesine sebep oluyor. Uzmanlar, sürekli bağırıp çağrılan çocuğun okul ve arkadaş çevresiyle de sağlıklı iletişim kuramayacağını belirtiyor.

Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Uzmanı Selma Yaman, çocukların çok hassas, kırılgan bir yapıya sahip olduğunu belirterek, onlara bağırıp çağırmanın ruh dünyalarında büyük yaralar açtığını kaydetti. Sürekli bağırılan, azarlanan çocuğun kendine güveninin yok olacağını, hareketlerinde bocalayacağını ve çevresiyle iletişim kurmakta zorlanacağını ifade ede eden Yaman, "Ailesinden sürekli azar işiten, bağırılan çocuklar arkadaş çevresiyle de araları iyi olmuyor. Ayrıca okulda başarısız oluyor. Bağırılmaktan korktuğu için kendini ifade edemiyor, derslere katılmıyor. Bu da başarısını olumsuz yönde etkiliyor." dedi.
Çocukların bitmez bir enerjiye sahip olduğunu, bu sebeple evde, dışarıda her yerde koşuşturduğunu dile getiren Yaman şu uyarılarda bulundu: "Çocuk oynayarak, hareket ederek kasları gelişir. Oyun ve hareket çocuğu ruhen rahatlatır. Sağa sola koşan çocuk anne ve babası tarafından 'Dur yapma düşeceksin, kafanı bir yere çarpacaksın, sana koşma dedim, oyuncaklarını çabuk topla' gibi yüksek sesle azarlanır ya da evde herhangi bir obje veya eşyaya zarar vermesi sebebiyle bağırılmaya maruz kalırsa bu kesinlikle doğru bir davranış değildir. Çocuğa bağırmak yerine evdeki gereksiz objelerin kaldırılması ve ona oyun yeri açılması daha doğru olur. Hiçbir eşya çocuğumuzdan daha önemli ve kıymetli değildir."

Yaman, sürekli azarlanan, bağırılan çocuğun nefret duygusunun artacağını ve bir süre sonra anne, baba ve çevresinden nefret eder hale gelebileceğinin altını çizdi. Böyle çocukların bir süre sonra kendilerinin de hırçın bir davranış sergilemeye başlayacağını vurgulayan Yaman, "Nefret duyguları sürekli gelişir. Bunu karşın sevgi duygusu azalır. Bu şekilde psikolojisi bozulan çocuk artık normal davranışlar sergileyemez. Hep bağırıldığı için neyin doğru, neyin yanlış olduğunu kavramakta güçlük çeker. İstenmeyen hareketleri istemese de tekrarlamasına sebep olur. Ürkek bir yapıya bürünür." diye konuştu.

İKİ TARAF İÇİN DE ÇOK KOLAY BİR ÇÖZÜM: KONUŞMAK

Çocuğa yanlış bir şey yaptığında en kolay ve en etkili yolun çocuğun anlayacağı bir dille izah etmek olduğunu belirten Yaman, şu tavsiyelerde bulundu:

"Bu hem anne baba hem de çocuk için kolay ve etkili bir yoldur. Çocuk yetişkin bir insan gibi muhatap alınarak ve göz teması sağlanarak yaptığı hareketin neden yanlış olduğunun anlatılması gerçekten işe yarar. Çocuk bu şekilde kendine değer verildiğini sezer ve aynı hareketi yapmaktan kaçınır. Anne baba ise sinirlenmeden çocukla iletişim kurmuş olur. Bu durum hem ebeveyn hem de çocuğun ruh sağlığı için önemlidir. Bağırış çağırış olmayan, huzurlu, her şeyin konuşarak halledildiği bir aile ortamı çocukta güven duygusunu geliştirir."

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Şubat 27 2009, 20:05:37
TEKRARLAYAN DÜŞÜKLER BOŞANMA NEDENİ



Düşük, hamileliğin 20. haftadan önce kendiliğinden sonlanmasıdır. Anne karnında gelişmekte olan bebek toplum tarafından henüz bir birey olarak algılanmasa da bu olay, anne ve baba olmaya hazırlanan çiftler için büyük bir travma haline gelebilir. Bu dönemi sorunsuz atlatabilmek içinse uzman yardımı almak gerekir. Memorial Hastanesi’nden Uz. Klinig Psikolog Ayşe Elif Orhon, “Düşüklerin kadın psikolojisine olumsuz etkisi hakkında bilgi verdi ve çocuk sahibi olmak isteyen çiftlere tavsiyelerde bulundu.

DÜŞÜKLER KADINDA SUÇLULUK DUYGUSUNA NEDEN OLUYOR

Düşükler, kayıp duygusunu ve buna bağlı hayal kırıklığı ve yas sürecini ortaya çıkarır. Söz konusu tekrarlayan düşükler olunca hayal kırıklığı, başarısızlık duygusu, istenilen ve arzulanılan hedefe ulaşamama duygusu ve bunu asla gerçekleşmeyeceği düşüncesi artış gösterir. Bu durum kadının anneliğe olan yaklaşımını, kendi kadınlık hissini, eş ve aile bağlılığını önemli ölçüde olumsuz yönde etkilemektedir. Çevrenin bu durumdan ötürü kadını sorumlu tutması gibi bir durum ortaya çıkabilir. Bu da bireyde yoğun suçluluk duygusunun ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Kadının çevresinin değişen tepkileri sonucu eşlerin evliliği tehlikeye girebilmektedir. Çünkü hem kadın hem eşi hem de çevreleri karşılıklı birbirlerini suçlamaya gidebilirler.

ÇİFTLERİN SÜREKLİ BU KONUYU KONUŞMALARI AİLE İÇİ PROBLEMLERİ ARTIRIYOR

Tam bir aile olamama düşüncesi evlilikte problemlere yol açabilir. Tekrarlayan düşüklerle beraber eşlerin tek konuşma alanları bebek olmakta ve bu eşlerin birbirleriyle olan iletişimini, diğer konuşma alanlarını daraltmakta ve bu da aile içi problemlere sebep olabilmektedir. Aynı zamanda tekrarlayan düşükler sonucu kadın hiçbir zaman anne olamayacağı düşüncesine inanmaya başlar ve bir sonraki gebeliklerinde süreki düşük yapacağına dair kaygı yaşamaya başlamaktadır. Bu da gebeliğinin çok tedirgin geçmesine sebep olmaktadır. Düşüklerin kendilerinden kaynaklandığı kanaatine vardıkları için (yapmadıkları ya da eksik yaptıkları şeylerden dolayı) sonraki gebeliklerinde kendilerini iyice kısıtlama yoluna gitmektedirler. Bu durumda tekrar düşükle karşılaşıldığı zaman bireyde yoğun suçluluk duygusu, “nerede yanlış yaptım? Daha fazla ne yapabilirdim?” gibi yoğun stresörleri ortaya çıkarır.

“NEDEN BEN” SORUSUNU SORMAYIN

Ağırlıklı olarak tekrarlayan düşükler çocuk sahibi olma isteğini azaltmaktan çok artırmaktadır. Bunun en önemli nedeni de anne olma motivasyonundan çok başarılı olma motivasyonudur. Düşükler kadınlarda yetersizlik duygusunu ortaya çıkarır. Özellikle tekrarlayan düşüklere neden olan belirli bir fizyolojik faktör yoksa bu yetersizlik duygusu daha fazla ön plana çıkmaktadır. Bu duyguyu kapamak için başarılı olma dürtüsü ortaya çıkar. Aynı zamanda ağırlıklı olarak bizim toplumumuzda aile olmanın ana öğesi çocuktur ve çocuk olmadan aile olunamayacağı düşüncesi yaygındır. Bu nedenden ötürü de kendilerini tam bir aile gibi hissetmemektedirler. Bunlarla beraber çevresel faktörlerin etkisi ve kadının kendisini sorgulama süreci içerisine girmesi, “neden ben?” diye bir sorgulamaya girme de onları tekrar tekrar çocuk sahibi olmayı denemeye yöneltir. Tekrarlayan düşükler dolayısıyla çocuk sahibi olma fikrinden vazgeçme nerdeyse hiç denilecek kadar az görülmektedir.

MUTLAKA UZMAN AYRDIMI ALIN

Düşük yapma, özellikle de tekrarlayan düşükler kadınlar için çok travmatik bir süreçtir. Bu süreçte eş ve aile desteği büyük önem taşımaktadır. Bu durumla tek başına mücadele edeceğini düşünmesi, yas tutmasının engellenmesi (üzülme, ağlama, abartıyorsun gibi söylemler) bireyin bu travmayı daha zorlu yaşamasına neden olabilmektedir. Aynı zamanda bu dönemde bireylerin mutlaka alanında uzmanlaşmış terapistlerden çift olarak yardım alması gerekmektedir. Çünkü bu sorun bireyin değil çiftin sorunudur. Her ne kadar gebelik kadınla özdeşleşmiş olsa da erkeğin de bu duruma eşlik etmesi önem taşımaktadır.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Şubat 27 2009, 20:06:22
KADINLARDA İNSÜLİN DİRENCİ ZAYIFLAMAYI SABOTE EDİYOR!



İnsülin pankreastan salgılanan ve tüm metabolik dengeyi sağlayan bir hormon. Her insanın kanında ister aç, ister tok olsun belli miktarda insülin bulunmak zorunda. İnsülin şekerin kullanılmasını dengeliyor, insülin olmayınca şeker vücutta enerji kaynağı olarak tüketilemiyor. İnsülin şekerin kas, yağ dokusu ve karaciğere girmesini sağlıyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Zeynep Oşar Siva, vücuda bir birim şeker girdiğinde, insülinin bir birim salgılandığını belirtiyor. Bu üretilen insulin sayesinde şeker karaciğer, kas ve yağ dokusuna girip kullanılıyor. İnsülin direnci varsa, bir birim şekere salgılanan bir birim insülin yeterli gelmiyor. Aynı şeker miktarının vücudumuzda kullanılabilmesi için pankreas 2-3 misli insülin salgılamak zorunda kalıyor.

İnsülin direncine yol açan en önemli faktör ise şişmanlık, özellikle de elma tipi şişmanlık. Karındaki yağların artması ve göbek çevresinin genişlemesi sonucunda insülin kas, karaciğer ve yağ dokuda etkisini yeterince gösteremiyor. İnsüline karşı bir direnç oluşuyor. İnsülin direnci bulunan şişman kişiler sık acıkıyorlar ve tüm zayıflama diyetlerine ve spora rağmen kilo vermekte zorlanıyorlar.

Prof. Dr. Zeynep Oşar Siva, insülin direncinin neden tedavi edilmesi gerektiğinin önemini anlatıyor:

Şişman kişilerde yapılan tüm bilimsel araştırma sonuçlarında insülin direnci saptanmış.
Zayıf kişilerde de insülin direnci olabiliyor, ama düşük oranda. İnsülin direnci bulunanların yüzde 80'i şişman.
Aynı zamanda genetik özellikler de insülin direncine yol açabiliyor.
Karın şişmanlığı yani bel çevresinin genişlemesiyle “elma tipi” şişmanlık ve dolayısıyla da insülin direnci ortaya çıkıyor.
Bu kişilerin ürettikleri insülinin etkileri zayıf oluyor.
İnsülin direnci başta şeker hastalığı olmak üzere pek çok sağlık problemine davetiye çıkarıyor.
Her şişmanda diyabet tabii ki olmuyor. Ama, şişman kişilerde diyabet riski 2-3 kat artıyor.
Hipertansiyon, kandaki kolesterol ve trigliseridin yükselmesi hep şişmanlık ve insülin direnci ile ilişkili olan diğer hastalıklardan bazıları.
İnsülin direncine ilave olarak bu sayılan durumlardan en az ikisinin bir arada bulunması “metabolik sendrom” tanısı koyduruyor.
Metabolik sendromu olanlarda, kalp krizi, beyin felçleri gibi ağır sorunların görülme sıklığı çok artıyor.
Bel çevresi ölçüsüne bakılınca, kadınlarda 88 santimetre erkekler ise 102 santimetrenin üzerinde olması insülin direnci riskini gösteriyor.
Hatta dünyada bu ölçüleri belirleyen uzmanlar yukarıdaki sınırların daha da aşağı çekilmesi gerektiğini söylüyorlar. Kadınlarda 80 santimetre, erkeklerde ise 94 santimetre olmasını öneriyorlar. Her iki ölçü de günümüzde geçerli.

8-12 Saatlik Açlığa Bakılıp Ölçülüyor

Bel çevresi ve insülin direnci arasında doğru bir ilişki var. En doğru değeri ise açlık insülin değeri veriyor. Damardan alınan kanda 8-12 saatlik açlığı takiben şeker, insülin değerleri ölçülüyor. Açlıkta 15 mikro ünitenin üstüne çıkması, insülin direnci varlığını gösteriyor. Birinci derece akraba anne baba kardeşlerde şeker olması, kendisinin gebelikte şeker geçirmiş olması, polikistik over sendromu, hipertansiyon, kan yağlarının yüksekliği, şişmanlık, 40 yaş üstünde olmak, hareketsiz yaşam diyabet hastalığının en önemli risk faktörleri arasında yer alıyor. Bu durumlardan ikisi bile varsa kişinin diyabet olmasını engelleyecek tedbirler almamız gerekiyor.

Zayıflamak İnsülin Direncini Yüzde 60 Önlüyor

İnsülin direncinin kırılması için en etkin yöntemler zayıflamak ve düzenli egzersiz. Kişi zayıfladığında insülin direnci de azalıyor. Zayıflamak şekeri önlemek açısından en etkin yöntemdir. Yüzde 60'a yakın oranda zayıflamayla önlenebiliyor. Bu kilo kaybının korunması lazım, yüzde 10 kilo kaybı uzun dönemde yararlı etkiler gösteriyor. Bunun yanı sıra, dirence etkili ilaç grupları da kullanılıyor. “Metformin” adlı ajanının olumlu etkileri kanıtlanmış. Bunun yanı sıra tiyazolidindiyon grubu ilaçlar da var. Bütün bu ilaçlar insülin hormonunun etki yollarını harekete geçiriyor, adeta kayalarla kapanmış bir yoldaki kayaları temizliyor.

Haftada Üç Gün Spor, Direnci Kırmaya Yardımcı

İnsülin direncini kırmak için yapılan her türlü sporun yararı var. Merdiven inip çıkmak bile yararlı, masa başında çalışırken saat başı kalkıp tur atmak bile önemli. Ancak, tıbbi etkileri olan egzersiz ise, haftada 3 saat yapılan ve kalp hızının 120'ye ulaştığı egzersiz oluyor. İnsülin direncini azaltan en etkin yol diyet ve egzersizin birlikte uygulanması. Yüzme, yürüyüş, bisiklet çevirme çok etkili, yararlı. Ancak önemle vurgulanmalı ki, egzersiz programına başlamadan önce mutlaka iyi bir kalp muayenesi yapılmalı.

Tip 2 Diyabet Çocuklarda Da Görülüyor

Çocuklarda da giderek artan düzeyde insülin direnci ve metabolik sendrom görülüyor. Çocukluk diyabetinin yaklaşık yarısı erişkinlerdekine dönüştüğünden, tip 2 diyabet çocuklarda da görülüyor. Çocukların gelecek yaşamını tehdit altına alıyor, bu nedenle ailelere büyük görev düşüyor. Çocukluk çağında bu adımlar atılmalı, düzenli spor alışkanlığı mutlaka verilmeli. İlerde şişman olmalarının önüne geçilmesi gerekiyor. Çocuklukta insülin direncini kıracak ilaçlar kullanmak gerekiyor.

Direncin De Ötesi, Metabolik Sendrom

Metabolik sendrom, insülin direnci sendromu denilen şekerin nokmal sınırı aşması, şişmanlık, kan yağları yüksekliği ve hipertansiyon ile ortaya çıkıyor. Bunlardan ikisiyle birlikte insülin direncinin görülmesi, metabolik sendrom tanısı konulmasını sağlıyor. Metabolik sendrom olan kişilerde kalp damar hastalığı riski, metabolik sendrom riski olmayanlara göre en az 2-3 kat daha artıyor. Metabolik sendrom ciddi ölüm riski taşıyor. Teşhis ve tedavisi bu nedenle çok önemlidir.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Şubat 27 2009, 20:07:03
VÜCUT SAĞLIĞININ BAROMETRESİ SAÇLAR



Bakımlı saçlar, yüzyıllardır özellikle kadınlar için güzelliğin en önemli unsurlarından birisi. Öyle ki saçlarda meydana gelen her patolojik durum, kişide derin psikolojik sorunlara neden olabiliyor. Dolayısıyla saç problemleri kişiler için önemli bir stres kaynağı oluşturuyor. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Deri Hastalıkları Uzmanı

Dr. Figen Akın, kadınlarda saç dökülmelerinin nedenleriyle ilgili bilgi verdi.

Kadınlarda; “yaygın” ve “erkek tipi” olmak üzere iki tip saç dökülmesi görülüyor. Erkek tipi saç dökülmesinde, özellikle saç üst kısımlarında seyrelme ve bu bölge saçlarında incelme gerçekleşiyor. Erkek tipi saç dökülmesi genellikle yumurtalık kistleri, hormonal bozukluklar ve böbrek üstü bezi büyümeleri sonucu oluşuyor.

Hızlı kilo kaybı saçların dökülmesine neden oluyor

Anadolu Sağlık Merkezi’nden Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Figen Akın, kullanılan ilaçlardan beslenme alışkanlıklarına kadar pek çok faktörün saç dökülmesi üzerinde etkili olabileceğini belirterek şu bilgileri verdi:

“Saç, vücut sağlığının spesifik bir barometresidir. Saç dökülmesinin yaygın nedenleri arasında tansiyon düşürücü, kan sulandırıcı, lipid düşürücü ve guatr ilaçlarının da araların da bulunduğu ilaçların yanı sıra radyasyon ve kemoterapi gibi kimyasal maddelere maruz kalınması yer alıyor. Hormonal nedenler ile sıkı diyetler ve hızlı kilo kaybı gibi beslenme faktörleri, anemi, gebelik, ateşli hastalıklar da saç dökülmelerinde etkili oluyor. Vitamin ve özellikle çinko ve selenyum gibi mineral eksiklikleri, yaşlılık, tiroid ve bağışıklık sistemi hastalıkları, yaygın veya bölgesel deri hastalıkları, psikolojik veya fiziksel stres gibi nedenler de saç dökülmelerine yol açıyor.

Saçın her gün yıkanması doğru değil

Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Figen Akın Saç dökülmesini önlemek için önce buna neden olan hastalıkların tedavi edilmesi gerektiğini söyledi ve saçın her gün yıkanmasının doğru olmadığına dikkat çekti:

“Saç dökülmesini önlemek için öncelikle altta yatan hastalıkların tedavi edilmesi gerekiyor. Bunun dışında beslenme alışkanlıklarına, özellikle proteinden zengin, karbonhidrattan fakir beslenmeye, yeşil sebze, süt, yumurta, baklagiller tüketimine dikkat edilmeli. Saça mümkün olduğu kadar boya, jöle, fön gibi fiziksel ve kimyasal uygulamalar yapılmamalı. Kışın soğuğa, yazın güneş ve deniz suyunun oluşturduğu kuruluğa karşı gerekli önlemler alınmalı. Saçı her gün yıkamak doğru değil. İki üç günde bir PH değeri 5,5 olan şampuanlar ile yıkamak yeterli. Saçı sık yıkamak saçın yağ dengesini bozar. Eğer bu hususlara dikkat edilirse zaten saç dökülmesi de en aza indirilir.”

Sonbaharda saçlar daha çok dökülüyor!

Sonbaharda saç dökülmesi diğer mevsimlere göre daha fazla oluyor. Bunun nedeni bu mevsimde sebze ve meyvenin az olması nedeniyle vitamin alımının azalmasıdır. Ayrıca havaların soğumaya başlamasıyla saçı besleyen kısım olan ve saç soğanı olarak adlandırılan bölgedeki kanlanmanın azalması, soğan kısmının boyutlarında küçülmeye neden oluyor. Bu da saçta dökülmeye yol açıyor. Fakat bir süre sonra bu dökülme kendiliğinden geçiyor. Devam etmesi durumunda bir doktora başvurmakta yarar var.

Gebelik döneminde saçların tümü büyüme evresine girerken, doğumdan üç dört ay sonra saçların hepsi dökülme evresine giriyor ve dökülüyor. Fakat bu, mevsimsel saç dökülmesi gibi geçici bir durum. Doğumdan sonra başlayan bu saç dökülmesi 6 ay ila 1 yıla kadar uzayabiliyor. Gebelik döneminde ek çinko kullanımıyla doğum sonrası meydana gelen saç dökülmesinin şiddeti azaltılabiliyor. Ayrıca gebelik döneminde demir eksikliğinin giderilmesi de bu dökülmenin azaltılması açısından önem taşıyor.

Sağlıklı saçlar için deniz mahsulleri tüketin

Saç dökülmesinin en önemli nedenlerinden birisi dengesiz beslenmedir. Sağlıklı saçlar için öncelikle;

Yeterli protein ve çinko (özellikle yumurta, deniz ürünleri, fasulye, ceviz ve süt),
B12 vitamini (karaciğer, börek gibi sakatatlar, deniz ürünleri ve süt),
Folik asit (yeşil yapraklı sebzeler, mısır ve mercimek),
Bakır (lahana, karnabahar ve diğer yeşil yapraklı sezeler)
Selenyum (deniz ürünleri, soğan, sarımsak) gibi vitamin ve minerallerin yeterli düzeyde alınmasına dikkat edilmesi gerekiyor.

Ayrıca sigaradan uzak durmak saç sağlığı için önem taşıyor.

Bilinenin aksine saçları kısa kestirmekle saçların gürleşmesi arasında doğrudan bir bağlantı bulunmuyor. Sadece saçların uzaması ile saç telleri daha kırılgan bir hale geliyor. Saç bu kırılmaların temizlenmesi ile daha kolay uzuyor ve daha canlı hale gelebiliyor.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Şubat 27 2009, 20:07:32
BESİN ZEHİRLENMELERİNE KARŞI YEDİKLERİNİZE DİKKAT EDİN



Besinlerin uygun ortamlarda saklanmaması, yeterli derecede pişirilmemesi ve hazırlanmaları sırasında hijyen kurallarına uyulmaması, besin zehirlenmelerine yol açıyor. Amerikan Hastanesi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Emin Yekta Kişioğlu, çok şiddetli enfeksiyonlarda bağırsak delinmesine kadar gidebilecek komplikasyonların gelişebileceğini söylüyor.

Besin zehirlenmesi nasıl olur?

Besin zehirlenmesi bakteri, virus veya kimyasal toksinlerle kontamine olmuş veya temas etmiş besinlerin alınması ile gerçekleşen, kusma, ishal karın ağrısı ateş gibi belirtilerle seyreden hastalığa denir.

Besin zehirlenmesine neden olan nedir?

Besinler, temiz koşullarda ve uygun ortamlarda saklanmamaları, hazırlanmaları sırasında kişilerin ellerindeki mikropların bulaşması, yeterli derecede ısı ile pişirilmemeleri veya servis sırasındaki koşulların temiz olmamasından dolayı, mikroorganizmalar tarafından kontamine olurlar (kirlenirler). Bu durumda tüketilen besinlerin içindeki mikroorganizmalar veya bazı besinlerdeki kimyasal toksinler, sindirim sisteminde çeşitli yollarla hasara yol açarak zehirlenmeyi oluştururlar.

Hangi besinler zehirlenmeye daha çok neden olur?

Hemen hemen temiz koşullarda bulunmayan her besin zehirlenmeye neden olabilir. Ancak en sık zehirlenme salata, et, yumurta, kümes hayvanları, süt ürünleri ve kontamine su ile olur.

Besin zehirlenmesi nasıl belirtiler gösterir?

Bulantı, kusma, ateş, karın ağrısı ve ishal görülen belirtilerdir. Nadiren de olsa, sindirim sistemi belirtileri olmaksızın felç, hafıza kaybı, baş ağrısı, hepatit, menenjit ve düşük görülebilir.

Besin zehirlenmesinde ilk olarak yapılacaklar nelerdir?

Yukarıda saydığımız sindirim sistemi belirtileri olan hastalar öncelikle etraflarındaki kişilere de hastalığı bulaştırmamak için tuvalet ve el temizliklerine çok dikkat etmelidirler çünkü bu mikroorganizmaların çoğu dışkı yoluyla yayılabilir. Belirtiler görüldüğünde, bol sıvı ve su içilmelidir. Besin zehirlenmesi genellikle 2-3 gün içinde kendiliğinden düzelebilen bir durumdur. 2-3 gün içinde düzelme belirtisi yok ise mutlaka doktora başvurulmalı, doktora başvurmadan herhangi bir ilaç alınmamalıdır.

Besin zehirlenmesinin doğurabileceği sonuçlar nelerdir?

Kusma ve ishal gibi sindirim sistemi belirtileri dışında, sinir sistemini de etkileyen besin zehirlenmesi türleri az da olsa vardır. Ayrıca Hepatit ve Üre’ye neden olabilen mikroorganizmalar bulunmaktadır. Bazen ishal, dizanteri şeklinde yani kanlı ve mukuslu olabilir. Çok şiddetli enfeksiyonlarda bağırsak delinmesine kadar gidebilecek komplikasyonlar gelişebilir.

Besin zehirlenmesinden korunmak için nelere dikkat etmek gerekir?

Yiyecek alırken;

Donmuş bile olsa pişmemiş besin ile yan yana olan pişmiş besinleri tüketmeyin.
Hasarlı hiç bir konserve besini almayın.
Buzdolabında olmayan hiçbir kırmızı ve beyaz eti almayın.
Saklama;

Et ve balıkların diğer besinlerle temasını plastik kap veya ambalaj kullanarak önleyin.
Bozulabilecek besinlerin alındıktan sonra 1 saat içinde tekrar buzdolabına konması gerekir.
Buzdolabı içi 0-4 derece, buzluk ise -18 derecede tutulmalıdır.
Beyaz ve kırmızı etler, 48 saat içinde pişirilmeyecek ise dondurulmalıdır.
Balıklar 48 saat buzdolabında saklanabilir.
Yumurtaları buzdolabının kapağında (yeterli soğukluk olmayabilir) saklamayın.
Pişirilmiş yiyecekleri 2 saat içinde buzdolabına koyun.
Yemekleri ikinci kez yerken 74 derecede az ısıtın.

Yemek Hazırlama;

Yemek hazırlamadan önce ve çiğ et, balık ve yumurta elledikten sonra mutlaka ellerinizi sabunla yıkayın.
Donmuş et veya balıkları oda sıcaklığı yerine buzdolabında veya mikrodalgada çözün. Marine işlemini de oda sıcaklığı yerine buzdolabında yapın.
Çiğ et, balık ve yumurta ile temas eden mutfak gereçleri mutlaka çok iyi yıkanmalıdır.
Pişmiş ve pişmemiş yiyeceklerin birbirine temasını önleyin.
Taze sebze ve meyveyi çok iyi yıkayın.
Pişmemiş yumurta ile yiyecek hazırlamayın.

Pişirme;

Mümkünse et termometresi kullanın, dana ve kuzu etini 63 derece, beyaz eti ise 77-82 derece iç sıcaklıkta pişirin.
Yumurtaları sarısı katılaşana kadar pişirin.

Servis;

Gıdaları oda sıcaklığında 2 saatten fazla, oda sıcaklığı 32 dereceden yüksek ise 1 saatten fazla bırakmayın.
Dışarıda yemek yerken yapılabilecek tek şey güvendiğiniz ve bildiğiniz restoranlara gitmektir.

Besin zehirlenmesinde nasıl bir tedavi uygulanır?

Besin zehirlenmesi belirtileri çoğunlukla 2-3 gün içinde kendiliğinden geriler ve herhangi bir tedavi gerektirmez. Bu süre içinde bol miktarda su ve yağsız sıvı alınması, ishal ve kusma ile kaybedilen sıvının yerine konması için gereklidir. Kusma var ise bulantı önleyici ilaçlar kullanılabilir. Ancak çok şiddetli kusma ve çok fazla sıvı kaybı yapacak ishal varsa veya belirtilerde 2-3 gün içinde gerileme olmuyor ise doktora başvurmalıdır. O zaman destekleyici damardan sıvı tedavisi, zehirlenmenin nedeninin araştırılması ve gerekirse antibiyotik tedavisi gündeme gelebilir.

Halk arasında bilinen yanlış tedavi yöntemleri var mı, neler, yapılmaması gerekenler neler?

Bu konuda yapılan en sık hatalardan birisi ishali kesici ilaçların kullanılmasıdır. Bu durumda mikroorganizma veya toksinin bağırsaktan atılması gecikeceği için hastalığın hem seyri uzayabilir hem de şiddeti artabilir.

İkinci sık görülen yanlış davranış ise hemen antibiyotik kullanılmasıdır. Bu yanlışlık ise çok ciddi böbrek yetmezliğine kadar gidebilecek komplikasyonların gelişmesinden, antibiyotiğe bağlı olabilecek bağırsak problemlerine kadar birçok ilave soruna yol açabilir.

Amerikan Hastanesi
Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Emin Yekta Kişioğlu

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Şubat 27 2009, 20:08:17
DOĞUM SONRASI BESLEMENİN 11 PÜF NOKTASI



Doğum sonrasında annelerin aklına gelen soruların ilki, fazla kilolardan nasıl kurtulacaklarıdır. Ama lohusalık döneminde kilolarınızı dert edinmeyin. Emziren annelerin hem kendilerini hem de bebeklerinin sağlıklarını ön planda tutması gerektiğini söyleyen Amerikan Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Ayşe Korkmaz kadınlara doğum sonrası beslenme ile ilgili ipuçları veriyor.

Aslında hamilelik döneminde uyguladığınız beslenme programıyla doğum sonrası beslenme planınız arasında pek fark yok. Süt kalitesinin iyi olması emzirme dönemindeki yeterli ve dengeli beslenme ile bağlantılıdır. Bu dönemde dikkat etmeniz gereken bazı hususlar var:

Öncelikle emzirmenin yoğun olduğu ilk 6 ayda kilo vermek için hiçbir zayıflama diyeti uygulamayın.
Özellikle yağlı yemekler yapmaktan kaçının. Daha çok ızgara veya buharda pişirme yöntemlerini kullanın.
Emzirme döneminde zayıflama diyeti uygulamayınız. Ancak aşırı yağlı, unlu ve şekerli gıdaları çok fazla tüketmemeye çalışınız.
“Sütüm olacak” diye kilolarca tatlı yemenize gerek yok. Çünkü şeker ve şekerli besinler sütünüzü artırmaz.
Aspirin bile olsa, doktorunuza başvurmadan ilaç almamalısınız. Bunlar sütünüze geçebilir veya sütünüzün azalmasına neden olabilir.
Doğumdan sonra emzirme döneminiz içerisinde günlük 2,5-3 litre sıvı almaya özen gösteriniz. Hazır meyve suları ve asitli içecekler yerine, az şekerli komposto suyu ve taze sıkılmış meye sularını tercih ediniz.
Hamilelikle birlikte aldığınız fazla kilolardan kurtulmak için ayda 1-2 kilodan fazla vermemelisiniz.
Canınız tatlı yemek istediği zaman sütlü tatlıları tercih ediniz. Böylece hem kilo kontrolü açısından hem de kalsiyum alımı açısından iyi bir tercih yapmış olursunuz.
Şekerli gıdalarda şeker yerine pekmezi tercih ederek kansızlığa karşı önlem almış olacaksınız.
Bazı besinlerdeki gaz yapıcı öğeler sütünüze geçebilir bu da bebeğinizin rahatsız olmasına neden olabilir. Bu besinleri tüketirken dikkati olunuz. Bu besinler arasında; süt, yoğurt, karnıbahar, brokoli, lahana yer almaktadır. Yalnız unutulmamalıdır ki gaz yapacak besinler kişiden kişiye değişklik gösterebilmektedir.
Kansızlığa neden olabileceği için yemekler ile birlikte çay tüketmemeye dikkat ediniz. Yemek yedikten 1-2 saat sonra açık ve limonlu olarak tüketebilirisiniz.
Kaynaklarda tatlandırıcı kullanmanın bir sakıncası olmadığı söylense bile anne sütü verdiğiniz süre içerisinde tatlandırıcı ve tatlandırıcı ile yapılmış ürünlerden uzak durmaya özen gösteriniz.
Anne sütüne geçtiği için bebeği etkileyeceğinden emzirme döneminde alkol kullanımı sakıncalıdır.

Hamileliğiniz sırasında “biz artık iki kişiyiz” mantığıyla aldığınız kilolar doğum sonrasında sizi iyice rahatsız etmeye başlar. Çünkü amacınıza ulaşmış; bebeğinizi dünyaya getirmişsinizdir. Geriye kalan fazla kilolarınızdan nasıl kurtulacağınızdır. Ancak doğum sonrasında (eğer emzirmenize bir mani yoksa) en az altı ay bebeğinizi emzireceğinizden beslenmenizdeki ayarlamaları bu koşula göre yapmalısınız.

Ayrıca şunu da ilk madde olarak belirtmekte fayda var ki bebeğinizi emzirmek kilo vermenizi kolaylaştıran en etkili yöntemdir. Çünkü emzirme sırasında bazal metabolizma hızı denilen vücudun harcadığı enerji, normal dönemden daha fazladır. Bu nedenle, bu dönemde uygulanan sağlıklı bir beslenme programı ile hem kilo vermek kolaylaşıyor hem de bebeğinizi daha kaliteli sütle beslemiş oluyorsunuz. İlk maddesi emzirmek olan bu 11 maddelik listemiz ise beslenmenizdeki yeni düzenlemeler için size yol gösterici olabilir:

1-Kalorilere dikkat!

Şu anda her lokmanız bir zamanlar içinizde gelişmekte olan bebeğinizle paylaştığınız kadar önemli olmasa da, besin seçiminiz süt kaliteniz açısından önem taşımaktadır. Özellikle yeni bir anne olarak çok daha fazla enerjiye ihtiyacınız olacak. Bu nedenle eğer emziriyorsanız hamilelik öncesi ağırlığınızı korumak için almanız gereken kalori miktarına günde 400 ile 500 ekstra kalori eklemeniz gerekiyor.

2-Proteinler; beslenmenin yapı taşları

Hamileliğiniz boyunca aldığınız proteinler, yavrunuz henüz bir embriyo iken onu sağlıklı bir bebeğe dönüştürmek için gerekli olan hücrelerin meydana gelmesini sağlayacak oluşumda en büyük görevi üstlendi. Şimdi ise, yeterli ve dengeli bir beslenme uygulamak için proteinlere ihtiyacınız bulunmaktadır. Enerjinin %15’i proteinlerden gelmelidir. Et, tavuk, balık, yumurta ve kurubaklagiller proteinler zengin olan besinlerdir. Ayrıca bu besinler B grubu vitaminleri, demir ve çinko açısından da zengindir.

3-Kalsiyum; gelecek için önemli

Bu dönemde kalsiyum ihtiyacınızı tam anlamıyla karşılamak en çok dikkat etmeniz gereken konulardan biridir. Günlük beslenme içerisinde 3 porsiyon süt ve süt ürünleri tüketmek yeterli olacaktır. Kilo kontrolü açısından az yağlı olanları tercih edebilirsiniz.

4-Doğal vitamin kaynakları sebze ve meyveler

Meyve ve sebzelerde hayati önem taşıyan vitaminler ve mineraller bulunur. Her öğünde mutlaka sebzeve meyve tüketmeye çalışınız. Pişirme şekli vitamin ve mineral içerikleri üzerinde etkilidir. Bu nedenle sebzeler önce yıkanıp sonra mümkün olduğu kadar büyük parçalar şeklinde çiğden olacak şekilde pişirilmelidir.

5-Demir açığınızı mutlaka telafi edin

Vücuttaki demir eksikliği hamilelik döneminde birçok kadının karşısına çözülmesi gereken bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Bunun için hamilelikte demir ihtiyacına yönelik beslenmenin yanı sıra doktorun önerdiği şekilde dışarıdan demir takviyesi yapılıyor. Çünkü hamileliğin ikinci yarısında bebeğiniz, demir depolarını oluştururken sizin demir depolarınızdan yararlanır. Bu nedenle, doğum sonrasında da devam eden demir eksikliğinizi gidermek için öğünlerinizi demir yönünden zenginleştirmek için kırmızı et, pekmez, yumurta sarısı günlük beslenmeye eklenmelidir.Yiyeceklerle beraber alınan demirin vücutta kullanılmasını önemli ölçüde engelleyen çay tüketimini ise mümkün olduğunca azaltmalısınız. Ayrıca demir emilimini arttırmak için C vitamini içeren besinler ile tüketilmesi daha iyi olacaktır. Salata, taze sıkılmış meyve suları gibi.

6-Folik asiti ihmal etmeyin

Emzirme döneminde de tıpkı hamileliğinizde olduğu gibi folik asit yönünden zengin besinler tüketmelisiniz. Folik asit en fazla yapraklı yeşil sebzeler, karaciğer, böbrek, yumurta, kabuklu tahıllar, ceviz, badem, fındık, fıstık, mercimek, baklagiller ve taze sıkılmış portakal suyunda bulunuyor. Hamilelikte ve emzirme süresinde 400-800 mikrogram alınması gerekiyor. Bu miktarı besinlerle karşılamak zor olduğu için vitamin haplarıyla açığı kapatabilirsiniz. Ayrıca folik asit vücutta depolanamadığı için her gün almak gerekiyor.

7-Yağlarlardan uzak durun

Enerjinin %30’u bu gruptan sağlanmalıdır. Özellikle n-3, n-6 ve n-9 yağ asitleri örüntülerine dikkat edilmelidir. n-3 yağ asitleri deniz ürünleri özellikle yağlı balıklarda (somon, uskumru), soyayağı, kanola yağı, yumurta sarısı ve anne sütünde bulunmaktadır. n-6 yağ asiti; soyayağı, ayçiçek ve mısırözü yağında bulunmakta, n-9 yağ asiti ise fındık ve zeytinyağında bulunmaktadır.

8-İyotlu tuz dostunuz

Hamilelik dönemi vücudun iyot gereksiniminin arttığı bir dönem. Çünkü hamilelikte görülen iyot eksikliği düşük, ölü doğum ve bebek ölümlerinde artmaya neden olurken, bebeklerde zeka geriliğine, sağırlık ve cüceliğe neden oluyor. Emzirme döneminde iyotlu tuz kullanmak iyot ihtiyacını karşılamak için yeterli olacaktır. Tuzu kapalı ve ışık almayan yer saklayınız.

9-Bol bol sıvı tüketin

Doğumdan sonra emzirme döneminiz içerisinde günlük 2,5-3 litre sıvı almaya özen gösteriniz.Bu miktar sıvının tamamını su ile tamamlayabilirsiniz veya hazır meyve suları ve asitli içecekler yerine, az şekerli komposto suyu ve taze sıkılmış meyve sularını tercih ediniz.

10-Vitamin takviyesi gerekebilir

Emzirme dönemi içerisinde doktor tavsiyesi ile ek vitamin takviyesi alınabilir. Bu noktada sebze-meyvede bulunan doğal vitaminlerden daha fazla yararlanabilmek için ;meyve suları sıkıldıktan sonra yarım saat içinde tüketlimeli, salata yaparken mümkün olduğu kadar az bıçak ile işlem uygulanmasına dikkat edilebilir. Ayrıca salatanın limonu yemeden hemen önce sıkılmasına dikkat edilmelidir.

11- Enerji için karbonhidrat tüketiniz

Emzirme döneminde hamilelikte olduğu gibi günlük enerjinin %55-60’ını karbonhidratlardan sağlamanız gerekmektedir Burada dikkat edilecek nokta şeker gibi basit karbonhidrat yerine pilav, makarna, patates, ekmek gibi kompleks karbonhidratlar tercih edilmelidir. Kilo kontrolü sağlamak açısından iyi olacaktır.

Amerikan Hastanesi
Beslenme ve Diyet Bölümü
Dyt. Ayşe Korkmaz

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Şubat 27 2009, 20:08:46
KÖTÜ AYAKKABI SEÇİMİ TIRNAK BATMALARINA NEDEN OLUYOR



Küçük bir sorun olarak başlayan ancak tedavi edilmediğinde cerrahi müdahaleye kadar gidebilen tırnak batmalarına günlük hayatta yaptığımız bazı hatalar neden oluyor. Tırnak kesiminde dikkat edilecek birkaç önemli nokta, tırnak batması sorununun önüne geçebilir. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Deri Hastalıkları Uzmanı

Dr. Mehmet Coşkun Acay, tırnak batmaları ile ilgili sorularımızı yanıtladı

Genetik eğilim, aşırı terleme, sentetik, solumayan, dar ve darbe oluşturan ayakkabılar nedeniyle oluşan tırnak batmaları tedavi edilmezse cerrahi müdahaleye gerek duyulabiliyor. Tırnak kesiminde dikkat edilecek birkaç önemli nokta, küçük bir sorun olarak başlayan tırnak batmalarının önüne geçebilir. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Coşkun Acay, tırnak batmaları ile ilgili sorularımızı yanıtladı.

Tırnak batması neden kaynaklanıyor?

Ayak tırnakları pek çok nedenle batabiliyor. Her yaşta olabilen ağrı, şişlik ve ikincil enfeksiyon gibi tablolara yol açabilen bu durum, en sık ayak birinci parmak tırnaklarında görülüyor. Genetik eğilim, aşırı terleme, terlemeyi artıran faktörler, sentetik, solumayan ayakkabılar, dar ve darbe oluşturan ayakkabılar tırnak batmasının en sık rastlanan nedenleri arasında yer alıyor.

Uygunsuz, kadınlarda topuklu ve sivri burunlu, erkeklerde sert ve sivri burunlu ayakkabılar ile yapılan uzun yürüyüşler ve spor, tırnakların yanlış kesilmesi ve pedikür de sık rastlanan nedenler. Tırnakların düz yerine U şeklinde, içe doğru kesilmesi, yan kenarlarının testere şeklinde düzensiz kesilmesi, kısa kesilmesi, tırnak kenarlarının koparılması tırnak batmasına yol açabiliyor

Nasıl bir tedavi süreci yaşanıyor? Tedavi yöntemleri neler?

Kısa süreli vakalarda, öncelikle bölgesel kurutucular, antibiyotikli kremler, gerektiğinde ağızdan antibiyotik gibi ilaçla tedavi yöntemleri deneniyor. Bazı tırnak mantarı olgularında da tırnakta batma olabiliyor. Bu durum farklı ilaç kullanımı gerektirebiliyor. Bu tedavilerle yanıt alınamadığında, oluşan rahatsızlığın boyutuna göre, kimyasal koterizasyon, elektrokoterizasyon, krioterapi, tırnak yatağı cerrahisi (tırnak yatağı revizyonu, kısmi tırnak cerrahisi) uygulanabiliyor. Uzun süreli vakalarda cerrahi yöntemler öncelikle tercih ediliyor.

Tırnak batması rahatsızlığı olanlar neye dikkat etmeli? Ne yapmalı?

Ayak tırnaklarında batmayı engellemek için, oluşturucu etkenlerden sakınmak, tedavinin temel prensibini oluşturuyor. Tırnak batmasını engellemek için yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:

Uygun ayakkabı seçimi : Ayağı sıkmayan, darbe oluşturmayan, alçak topuklu, olabildiğince yumuşak, hava döngüsüne izin veren ayakkabılar seçilmeli.

Tırnakların doğru kesilmesi: Tırnak uçları düz, yan kenarlara aşırı girmeden, hafifçe ovalleştirerek kesilmeli. Bu yolla yan kenarların düzensizleşmesine izin verilmemeli. Tırnak kenarları kesinlikle koparılmamalı.

Aşırı terlemeye yol açacak faktörlerden kaçınma: Sentetik olmayan, hava döngüsüne izin veren ayakkabılar seçilmeli. Pamuklu çorap giyilmeli, ayak yıkandıktan ve uzun su içi aktivitelerden sonra iyi kurulanmalı.

Temiz , steril şartlarda pedikür uygulanmalı.

Tırnak çevresinde hafif bir kızarma, hassasiyet olduğunda, basit bir nemlendirici kullanılmalı. Yakınmalar artınca bir deri hastalıkları uzmanı ile görüşülmeli.

Tırnak batması sorunu olanlar hastanelerde hangi bölüme gitmeli? Hangi bölümler bu alanla ilgili?

Öncelikle bir deri hastalıkları uzmanına başvurulması gerekiyor. İlk olarak kesin tanının konmasının ardından, gerekli tedavi yöntemi (İlaç ve cerrahi tedaviler) uygulanmalı.

Türkiye'de yaygın bir rahatsızlık mı?

Oldukça sık rastlanılan bir hastalık. Artırıcı etkenlerden uzak durmak ve erken evrede planlanan tedaviler hastayı cerrahi tedavilerden koruyabilir.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Şubat 27 2009, 20:09:19
Kırmızı Halı Gülüşü



Oscar törenlerinin en etkileyici geleneklerinden ‘Kırmızı Halı’ geçişi bu sene de nefesleri kesti. Geçişten en çok aklımızda kalan ise starların göz kamaştırıcı gülüşleri oldu…

Kırmızı halı üzerinde yürüyen birbirinden güzel ve yakışıklı Hollywood yıldızlarının ortak özelliği mükemmel gülüşleriydi. Kırmızı halı üzerinde doğal ve kusursuz gülüşleriyle objektiflere poz veren Hollywood starları gibi gülmek için doktorların kullandığı tedavi yöntemlerini Plusdent Diş Kliniği’nden Diş Hekimi Mehmet Zahid Kazandı’dan öğrendik;

İste Starların Gülüşüne Sahip Olmak için Uygulanabilecek Tedaviler;

Porselen Vener; Hemen hemen hepimizin aklına bu kadar kusursuz gülüşlere nasıl sahip oldukları, doğal dişlerinin nasıl bu kadar güzel olabildiği gelir. Oysaki onların bu kadar çarpıcı gülüşlerinin arkasında estetik diş hekimliği vardır. Starların birçoğunun sıralı olmayan, çarpık, ayrık, renkleşmiş dişleri için tercih ettiği yöntemin venerler olduğunu belirten Plusdent Diş Kliniği’nden Diş Hekimi Mehmet Zahid Kazandı porselen venerlerin dişinizin yüzeyinin çok az bir miktarda aşındırılmasıyla diş yüzeyine yapıştırılan tırnak kalınlığında ince porselenler olduğunu, bu uygulamayla bireylerin 4-7 gün gibi kısa bir süre de Hollywood starları gibi mükemmel gülüşlere sahip olunabileceğini söylüyor.

Venerlerin en önemli özelliğinin ise gerçek dişler kadar doğal görünmeleri olduğunu belirten Kazandı bu tedavi yönteminde bireylerin gülüşlerini seçmelerinin de mümkün olduğunu belirtiyor ve açıklıyor; “Estetik diş hekimliğine başvurmadan önce heralde hemen hemen herkes sonucun nasıl olacağını merak eder? Acaba doğal olacak mı, çevremdekiler ne tepki verecekler diye herkes merak eder. İşte tüm bu sorulardan artık bilgisayar destekli gülüş tasarımı programları sayesinde kurtulmak kolay. Geliştirilen bu teknoloji sayesinde dişlerinize hiçbir işlem yapılmadan işlemin sonucunda yeni gülüşünüzün yüzünüzde nasıl duracağının tahmini sonuçlarını verilebiliyor. Bununla da kalmıyor; yeni dişleriniz ve yeni gülüşünüzün olduğu portre fotoğrafınızın bir adet çıktısını alıp yanınızda götürebiliyor ve sevdiklerinizin de fikrini alarak tedaviye karar verebiliyorsunuz. “

Diş beyazlatma; Holywood starlarının gülüşlerinin en önemli özelliği hiç kuşkusuz bembeyaz dişlerdir. Hepimiz onların sahip oldukları gibi bembeyaz dişlere sahip olmak isteriz. Hatta bunun için kulaktan dolma bir sürü yöntemi kullanırız. Oysa bembeyaz dişlere sahip olmak, sigara ve kahvenin ağzımızda bıraktığı lekelerden kurtulmak çok da zor değil. Ofis tipi veya ev tipi diş beyazlatma yöntemlerini kullanarak Hollywood starlarının sahip olduğu gibi bembeyaz dişlere sahip olabilirsiniz. İşte diş hekimlerinin kullandığı yöntemler;

Öğle arasında bembeyaz dişler; Klinikte Diş Beyazlatma yöntemiyle bir saate bembeyaz dişlere sahip olabilirsiniz. Son günlerdeki trend kişilerin öğle aralarında diş hekimlerini ziyaret edip dişlerini beyazlatmak oldu. Bir saat gibi kısa bir sürede yapılan işlem bir çok ünlü ismin tercihi oldu. Diş hekiminin ilk önce gerekliyse dişleri plaktan arındırmak için yapacağı diş taşı temizliği ve parlatmadan sonra dişler hazır hale getirilir. Beyazlatma jelinin dişe uygulandıktan sonra bu jelin halojen/led ışık kaynakları ya da lazerle aktive edilmesi sonucu dişin içindeki renkli sıvının dişten uzaklaştırılmasıyla elde edilir. Lazer veya diğer ışık kaynakları dişi beyazlatmaz, sadece beyazlatma jelinin aktive olmasını sağlayarak gerekli kimyasal reaksiyonu başlatır.

Evde Diş Beyazlatma: Ev tipi beyazlamada ise hastanın ağzının ölçülerine göre yapılan diş kılıflarına jeller konulup, bu şekilde ağızda 2-3 saat tutulmasıyla uygulanır. Ancak ofis tipi diş beyazlatma işleminde kullanılan solüsyonların içeriği ofis tipinde uygulanana göre daha düşüktür. Bu işlemle elde edilen beyazlık da ofis tipine göre daha uzun sürede elde edilir.

Peki hangisi daha iyi? Bu tamamen sizin seçiminize kalmış. Kısacası her iki yöntemde etkin olmasına rağmen tercih, renkleşmenin derecesine, tedavinin ne kadar çabuk sonlandırılmak istendiğine ve hekimin görüşüne bağlıdır. Dişlerin beyazlamaları öncelikle başlangıç renkleri ile de ilgilidir. Sarı ton dişler kolaylıkla 3-4 ton beyazlayabilirken, yeşil-gri tonundaki dişlerin beyazlaması daha zor olmaktadır. Kısacası beyazlama miktarı kişiden kişiye değişmektedir. Ancak diş renginiz çok koyu ise en uygun yöntem ofis tipi ve ev tipi beyazlatma işlemi beraber kombine uygulanmasıdır. Bu şekilde hiç beyazlamayacağını düşündüğünüz dişleriniz bile inci beyazlığına kavuşur.

İmplant; Yıldızlarında çeşitli nedenlerden dolayı diş kaybı yaşadıklarında en çok tercih ettikleri yöntemin implant tedavi yöntemini olduğunu belirten Diş Hekimi Mehmet Zahid Kazandı bu şekilde kusursuz gülüşlerini koruduklarını belirtiyor. İmplant geleneksel köprü ve protezlere göre daha iyi konuşma ve çiğneme fonksiyonu sağlarken, yüzünüzde doğal bir görünümü de beraberinde getirir. Bu yöntemle eksik dişlerinizin yerlerini dolduklarını ve doğal dişler kadar sağlam ve doğal bir görüntü elde ettiklerini de ekliyor. “İmplant tedavisinde her hangi bir yaş sınırlaması bulunmamaktadır. Her yaştaki hastalar için uygundur. Sadece gençler için kemik gelişiminin tamamlanmasını beklemek gerekmektedir. Kemik gelişimide 18 yaşına kadar gerçekleşmektedir. Erişkinlerde ise herhangi bir üst yaş sınırı yoktur. Sadece yaş sebebiyle oluşabilecek riskler mevcut ise yapılmayabilir.”

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Şubat 27 2009, 20:09:52
ÇOCUKLARDA DEMİR EKSİKLİĞİ ZEKA DÜZEYİNDE KALICI DÜŞÜKLÜĞE NEDEN OLABİLİR



Suadiye Memorial Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Uz. Dr. Selase Koç Sansar, "Çocuklarda demir eksikliği ve tedavisi" hakkında bilgi verdi.

Ekonomik Sorunlar da Kansızlık Nedeni

Demir eksikliğine bağlı kansızlık çocukluk ve süt çocukluğu döneminde en sık görülen kan hastalığıdır. Her sosyoekonomik koşulda görülmesine rağmen düzey düştükçe kansızlık artmaktadır. Pek çok çalışma Türkiye'de demir eksikliğinin çok yaygın olduğunu göstermiştir. Ekonomik sorunlar kadar yanlış beslenme alışkanlığının da katkısı bulunmaktadır.

Bebeğinize 6. Aydan İtibaren Demir İçerikli Ek Gıdalar Verin

Demir eksikliğinin büyüme gelişme ve beslenmeyle yakın ilişkisi vardır. Diyetteki demirin % 10 nu emildiği için çocukluk döneminde diyetle günlük 8-15 mg demir alınması gerekir. Sağlam ve zamanında doğan bir bebekte depolardaki demir ilk 5-6 aydaki kan yapımı için yeterlidir. Düşük doğum ağırlıklı ve erken doğan bebeklerde demir depoları daha önce tükenir ve diyetteki demir önem kazanır. Yenidoğan ve süt çocuğunun temel besini süttür. Ne yazık ki anne sütü ve inek sütündeki demir miktarı yetersizdir. Anne sütünün en önemli üstünlüğü içerdiği demirin % 49 unun emilmesidir. İnek sütündeki demirin sadece %10'u emilir. Yine de anne sütü alsa bile 6. aydan itibaren demir içeren ek gıdalar başlanmalıdır.

Çocuğunuz Buz ya da Toprak Yiyorsa Demir Eksikliği ile Karşı Karşıyasınız

Çocukların büyük kısmı ilk 2 yaşta çok süt tükettiği için 6-24 ayda demir eksikliğine sık rastlanmaktadır. Demir emilimini engelleyen gıdaların fazla alımı da eksikliği tetikler. Daha büyük çocuklarda kansızlık görüldüğü zaman demirin yetersiz alımı dışında kan kaybı da düşünülmelidir. Demir eksikliğinde büyüme, motor gelişim, davranış ve bilişsel fonksiyonlar, bağışıklık sistemi, deri ve mukozalarda değişiklikler oluşmaktadır. Solukluk, halsizlik, iştahsızlık, huzursuzluk, sık enfeksiyon çok rastlanan bulgulardır. Demir eksikliği olan hastalar buz ya da toprak gibi değişik

maddeler yiyebilirler. Hızlı beyin büyümesinin ve psikomotor becerilerin kazanıldığı süt çocukluğu döneminde demir eksikliği zeka düzeyinde kalıcı düşüklüğe neden olabilir.

Uygun Tedavi ile Demir Eksikliği Sorunu Ortadan Kaldırılabilir

Demir eksikliğinde önce depo demiri, sonra kan demiri azalır ve arkasından kansızlık eklenir. Türkiye'de demir eksikliğinin mutlaka talasemi (Akdeniz anemisi) taşıyıcılığından ayrılması gerekir. Genelde %2-3 oranında olan bu kansızlık güney bölgelerde %10-15'e ulaşır.Genetik geçişli bir hastalık olduğu için aile taraması önemlidir. Demir eksikliğinde yeterli miktarda demire yanıt hem tanı koydurucudur, hem de tedavide önem taşır. Demir tedavisi sırasında kabızlık ve karın ağrsısı en sık rastlanan yan etkilerdir. Günlük tedavi dozu 6 mg/kg ağız yolu ile alınan demirdir. Demir tedavisi

günde 2-3 doza bölünerek öğün aralarında yapılmalıdır. Bu şekilde verildiğinde emilim daha iyi olur ayrıca mide bağırsak sistemi yan etkileri de en aza iner. Nadiren ciddi demir emilimi bozukluğunda enjeksiyon şeklinde de demir tedavisi yapılabilir.

Gıdaların Demir Emilimi Üzerindeki Etkisi Büyük

Sağlam çocuk takibinde her 6 aylık bebeğe 1 mg/kg gün şeklinde demir takviyesi yapılmasında fayda vardır. Beraberinde demirden zengin et, yumurta, meyvalar, karaciğer, yeşil yapraklı sebzeler, kuru yemiş ve kaşık mamaları takviyesi bebeğin ayına göre diyete eklenmelidir. Demir emilimini

kolaylaştıran limon, mandalina, portakal bol miktarda verilirken; demir emilimini azaltan çay verilmemelidir. Beslenme düzeni iyi bile olsa ilk 1 yaşta her bebeğe tam kan sayımı yapılıp kansızlık düzeyi araştırılmalıdır. Bebek cilt rengi her zaman kansızlık konusunda tam bilgi vermeyebilir. Çok

soluk görünmesine karşın kansızlığı olmayan pek çok çocuk vardır. Kansızlık ve demir eksikliği saptanan bebeğe demir depolarını doldurmak için 6 ay tedavi verilmelidir. 3 ve 6 yaşta da birer kez kan sayımı yapılmasında fayda vardır.

İnek Sütüne 1 Yaşından Önce Geçilmemelidir

İlk 6 ayda tercihen anne sütü, anne sütü yoksa demir katkılı formül mamalar alınmalıdır. İnek sütüne bir yaşından önce geçmek sakıncalıdır. Bir yaştan sonra ise günlük süt alınımı 500 cc yi geçmemelidir. Prematüre ve yetersiz demir alan bebeklere günlük 2-4 mg/kg demir takviyesi yapılması uygundur.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Şubat 27 2009, 20:10:31
Ebeveynler dikkat! Bademcik ve geniz eti çocuğun psikolojisini etkiliyor…



Çocuğunuzdaki bademcik ve geniz eti sorununu hafife almayın! Her çocukta olur diyip geçilen bademcik ve geniz eti rahatsızlıkları çocukların psikolojisini, sosyal hayatını, okuldaki başarısını bile olumsuz etkileyebiliyor. KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, çok sık karşılaşılan bu sağlık sorunu ile ilgili neler yapılması gerektiğini bakın nasıl anlatıyor…

Çocukluk çağının önemli ve sık tekrarlayan rahatsızlıklarından geniz eti ve bademcik rahatsızlıkları, kimi zaman yatakta geçirilen sıkıntılı günlere neden oluyor. Kulak Burun Boğaz (KBB) Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, geniz eti ve bademcik sorunlarının hastanın günlük yaşantısını etkilediği gibi okul çağındaki çocukların başarısının da ciddi oranda etkilediğini, karşımıza ciddi bir sosyal ve eğitim sorunu olarak çıktığını belirtiyor.

Yaşanan bu sağlık sorunu ile ilgili yapılması gerekenler konusunda bilgi veren Dr. Şeneldir, miniklerin korkulu rüyası haline gelen geniz eti ve bademcik rahatsızlıkları nedeniyle çocuklarda burun tıkanıklığından, gündüz yorgunluk hissi ve baş ağrısına, horlamadan uykuda nefes kesilmesine, davranış bozukluklarından hiperaktiviteye kadar birçok sorun yaşanabildiğini ifade etti. Dr. Şeneldir, bu rahatsızlığın, yalnızca sağlık açısından değil psikolojik açıdan da sıkıntı yaratabildiğini vurguladı.

Kalp romatizmasına bile yol açabiliyor!

“Geniz eti ergenlik sonrası gerileyen, bademcik ise daha çok 3-10 yaş arasında görülen bir rahatsızlık olma özelliğine sahiptirler ve vücudun bağışıklık sisteminde görev alırlar” diyen KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, buna rağmen bademcik ve geniz eti operasyonlarının neden yapıldığı ve bademciklerin neden ameliyatla alındığının en büyük merak konusu olduğuna değindi. Dr. Şeneldir, bu konuya şöyle açıklık getirdi: “Sağlıklı olmayıp işlevini yerine getiremeyen bademcikler, vücudu dışardan giren mikroplara karşı savunmak yerine sürekli iltihaplanarak bırakın vücudu savunmayı, aksine vücut için mikrop kaynağı oluşturmaktadırlar. Daha da önemlisi, çok sık geçirilen bademcik iltihapları sadece o bölgeyi etkilemekle kalmayıp; kalp, eklem ve böbrek romatizması için de önemli bir risk oluşturmaktadır.”

Bu konuda başarılı çalışmalara imza atan Dr. Süreyya Şeneldir, geniz eti ve bademcik hastalıklarının tedavisinde öncelikli olarak ilaç tedavisi uygulanması gerektiğini, uygulanan ilaç tedavisine rağmen sonuç alınmayan durumlarda ise cerrahi yola başvurulması gerektiğinin altını çizdi.

Geniz eti ameliyatlarına hangi durumlarda karar vermeliyiz?

KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, geniz eti ameliyatına hangi durumlarda karar verilmesi gerekenler konusunda ebeveynleri şöyle bilgilendirdi:

1- Ortaya çıkan geniz eti iltihapları çocuğun sık tekrarlayan orta kulak iltihabı geçirmesine sebep oluyorsa,
2- Geçirilen geniz eti iltihapları kronik orta kulak enfeksiyonlarına yol açmışsa,
3- Senede 5 veya daha fazla sayıda geniz eti iltihabı geçiriliyorsa,
4- Ağzı açık uyuma, gündüz ağzı açık dolaşma, burun tıkanıklığı ve horlamaya yol açan geniz eti büyüklüğü varsa,
5- Uykuda nefes kesilmelerine sebep olan geniz eti büyümesi varlığında geniz eti ameliyatı yapılmalıdır.

Bademcik ameliyatı şu durumların herhangi birisinin olması durumunda gereklidir:

1- Sık bademcik iltihabı geçiriyorsa (senede 5 veya daha fazla sayıda),
2- Uykuda horlama ve nefes kesilmesine sebep olacak kadar sorun çıkaran büyük bademciklerin varlığında,
3- Çocuğun havale geçirmesine sebep olan sık bademcik iltihapları oluşuyorsa,
4- Beslenme bozukluğu ve kilo kaybına yol açıp büyüme gelişmeyi bozacak kadar büyük bademciklerin varlığında,
5- Erişkinlerde tüm tedavilere rağmen geçmeyen bademcik taşı ve ağız kokusu varlığında,
6- Geçirilen bademcik iltihapları kalp, eklem ve böbrek romatizmasına yol açmışsa.

KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir’in belirttiğine göre, bahsedilen bu sıkıntılar yaşandığı takdirde bademcik ve geni ameliyatına gerek olduğuna kadar veriliyor. Bademcik ameliyatlarında teknolojik gelişmelerin sayesinde artık yeni yöntemler kullanılıyor. Thermal welding sistem denilen ve ameliyat sırasında dokulara verilen termal hasarı minimuma indirmeyi hedefleyen bu yeni yöntem sayesinde bademcik ameliyatları klasik yöntemlere oranla çok daha kansız geçiyor, kısa sürüyor ve termal hasarın minimuma inmesi, ameliyat süresinin kısalması gibi avantajları sayesinde ameliyat sonrası dönemde ağrı da büyük ölçüde azalıyor. Çocuk sadece birkaç gün içerisinde iyileşiyor ve kısa sürede okul yaşantısına geri dönebiliyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 01 2009, 01:10:53
Kanserden korunmak için

Bazı kanser vakalarının yüzde 39'unun daha sağlıklı bir yaşam tarzıyla önlenebileceği belirtildi

İNGİLTERE'DE Dünya Kanser Araştırmaları Vakfı tarafından yapılan araştırmanın sonuçları, daha sağlıklı beslenme alışkanlıkları, daha az alkol kullanımı ve daha çok spor yaparak kanserden korunmanın mümkün olduğunu gösterdi. Araştırmacılar, 12 kanser türünde ortaya çıkan kanser vakalarının yüzde 39'unun, daha sağlıklı bir yaşam tarzıyla önlenebileceğini ifade etti. Bu oranın ABD'de yüzde 34, Brezilya'da yüzde 30 ve Çin'de yüzde 27 olduğunu kaydeden uzmanlar, daha az kırmızı et tüketerek bağırsak kanserlerinin yüzde 43, daha az içki kullanarak göğüs kanserlerinin yüzde 42, daha çok meyve-sebze, daha az alkol tüketerek ağız kanserlerinin yüzde 67 oranında önlenebileceğini belirtti. Araştırmacılar, 2005 yılında İngiltere'de ortaya çıkan 12 kanser türündeki 200 bin yeni vakadan 78 bininin, sağlıklı yaşam tarzıyla önlenebilir hale gelebileceğini vurguladı. Sigara kullanımı, araştırmaya dahil edilmedi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 01 2009, 16:01:14
İyi hafıza için uyku şart

Yeterli uyku alınmaması kişinin bellek, dil becerisi ile bilişsel fonksiyonların işlevlerini bozuyor.

Yeterli uyku alınmaması durumunda kişinin bellek, dil becerisi ile bilişsel fonksiyonların işlevlerinde bozulma meydana geldiği bildirildi...

İstanbul'daki özel bir hastanede görev yapan Nöroloji Uzmanı Dr. Ferda Korkmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tıp adamlarının uykuyla ilgili henüz bilmediği çok şey bulunmasına rağmen bedenin onarımı, çeşitli madde ve hormonların sentezi, hafızanın yapılandırılması ve psikolojik dinlenmenin, uykunun belirli dönemlerinde gerçekleştiğinin bilindiğini söyledi.

Uykunun tekdüze bir süreç olmadığına, ''uykuya dalış'', ''yüzeysel uyku'', ''derin uyku'' ve ''rüya ile ilişkili REM (rapid eye movement- hızlı göz hareketleri)'' olmak üzere 4 dönemi bulunduğunu kaydeden Korkmaz, uyku süresinin yaşla birlikte değişmekle birlikte herkesin uyku süresinin kendine has olduğunu, bunu değiştirebilmenin pek mümkün olmadığını belirtti.

Korkmaz, bazı kişilerin günde 12 saat, bazı kişilerin ise 4 saat uykuya ihtiyaç duyduklarını bildirerek, şöyle konuştu:

''Ancak toplumda birçok erişkinin ortalama uyku süresi 6-8 saattir. Yaşla birlikte hem uyku süresinde hem de uyku mimarisinde değişiklikler olur. İnsanlar yaşlandıkça, toplam uyku süresinde ve rüyayla alakalı uyku evresinde geçen sürede bir düşüş başlar. Yeni doğmuş bir bebek günde 16 saat uyur, rüya ile ilişkili REM dönemi oldukça yoğundur. Buna karşın bebeğin 30 yaşındaki annesi, eğer şanslıysa günde 6 saat uyur ve bu sürenin sadece dörtte birlik bölümünü REM'de geçirir.''

''Uykusuz kalındığında bozulan ilk işlevlerden biri de bellek, dil becerileri, soyut düşünme ve değerlendirme gibi bilişsel fonksiyonlardır'' diyen Korkmaz, sözlerini ''Geç saatlere dek uykusuz kalmak bir süre sonra kişide bellek sorunlarının oluşmasına yol açar. Verimli bir iş yaşamı için kişinin ortalama 8 saat uyuması gerekir'' diye sürdürdü.

Orta yaşlardan itibaren uyku süresinin azalmaya başlamasının yanı sıra uykunun karakterinin de değiştiğine dikkati çeken Korkmaz, bu yaşlardaki insanların rüyayla ilişkili evrede daha az uyurken, yüzeysel uyku dönemlerinin daha uzun sürdüğünü söyledi.

Korkmaz, insanların yaşlandıkça daha erken uyuyup daha erken kalktıklarını, gençlerde ise tam tersi bir durumun söz konusu olduğunu belirterek, şöyle devam etti:

''80'li yaşlarda bu değişiklik daha belirgindir. Gün içindeki uyuklamalarla birlikte günlük toplam uyku süreleri 6-7 saat olabilir. Bu kişiler gün içinde birçok kez uyuklasalar da bunların toplamı nadiren bir saati geçer. Yaşlıların günde 8-10 saat uyumaları gerektiği söylemi doğru değildir.''

UYKUSUZLUK
Uykudan yoksun kalan kişilerin bazı olumsuzluklar yaşadığını ifade eden Ferda Korkmaz, şu bilgileri verdi:

''Uykusuz kalan kişide, gün içinde uykulu olma halinin yanı sıra düşünmeyle ilgili sorunlar da ortaya çıkıyor. Yeni şeyleri öğrenme daha yavaş gerçekleşiyor, bellek ile ilgili ve karar verme süreçlerinde sorunlar yaşanabiliyor. Uyku yoksunluğu dışında birtakım uyku rahatsızlıklarında da özellikle uykuda solunum bozukluklarında, uyku mimarisindeki ve kan oksijen düzeyindeki değişikliklerin tetiklediği olaylar, ciddi bilişsel ve bedensel bozulmalara neden oluyor. Bunlar arasında kalp, akciğer ve hormonal hastalıklar yer alıyor.''

Korkmaz, yaşlı kişilerin, uykusuzluk kalmaları halinde kendilerini gençler kadar çabuk toparlayamadıklarına işaret etti. Kişilerin 24 saat boyunca uyanık bırakıldığı bir araştırmada, 70'li yaşlardaki kişilerin kendilerine gelmelerinin, gençlere göre en az bir gün daha uzun sürdüğünün ortaya çıktığını bildiren Korkmaz, cinsiyetin de uykusuzluğun etkisi açısından önemli olduğunu, kadınların erkeklere göre uykusuzluktan daha az etkilendiğini belirtti.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 03 2009, 14:22:31
''Peeling'' yapmadan önce uzmana danışın

Basit bir işlem gibi görünse de kalıcı izlere neden olabiliyor.

Güneş ışınları ve yaşlanma gibi faktörlerin deride oluşturduğu kırışıkların, lekelerin, akne izlerinin giderilmesinde kullanılan ''Peeling'' yönteminin, mutlaka uzman hekim tarafından yapılması gerektiği bildirildi.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilgün Atakan, ''Peeling (cilt soyma)''in derinin yapısını düzelten, değiştiren, canlandıran, gençleştiren tıbbi bir işlem olduğunu söyledi.

Peeling işlemleriyle güneş ışınları ve yaşlanma gibi faktörlerin deride oluşturduğu kırışıkların, lekelerin, akne lekelerinin giderilebildiğini ifade eden Prof. Dr. Atakan, ''Bu işlemlerde kullanılan kimyasal solüsyonlar, cilde sürülerek bir tahriş oluşturulur. Daha sonra bu tahrişin iyileşmesi bekleniyor. İyileşme sırasında da cilt kendini yeniler. Peelingin mekanizması budur'' dedi.

Prof. Dr. Atakan, peelingin çok basit bir işlemmiş gibi algılanmasının yanlış olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:

''Peeling, basit bir işlem değil. Mutlaka uzmanları tarafından yapılmalı. Deride oluşturulan soyulmanın ardından yeni deri gelir. Yeni gelen cildin dokusu ve rengi daha düzgün ve daha homojendir. Peeling sırasında ciltte tahriş oluşturulur. Bunun için de cildin nasıl yenileneceğini, yenilenirken neler ortaya çıkabileceğini bilmek gerekiyor. Bu nedenle peeling, bu işi çok iyi bilen deri uzmanları tarafından yapılmalı. Uzman olmayan kişilerce yapılan bu tür işlemler sonrasında, kalıcı izler, ciltte renklenmeler gibi bazı komplikasyonlar ortaya çıkabilir.''

Prof. Dr. Nilgün Atakan, hekimin gerekli gördüğü her yaşta uygulanabilen bu yöntemin, orta yaş ve üzerindeki kişilerce daha çok tercih edildiğini bildirdi.

Peeling işlemlerinin yaz aylarında yapılmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Atakan, şöyle devam etti:

''Peeling yaptırmak için güneş ışınlarının etkisinin daha az olduğu kış ayları tercih edilmeli. Kış ayları, güneşten korunmak daha kolay olacağı için peeling için en uygun mevsimdir. İşlem sonrasında da cilt güneşten korunmalı ve nemlendirilmelidir.''

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 03 2009, 14:24:42
Doğum kontrol hapı içen çocuk zehirlendi

3 yaşındaki çocuk tedavi altına alındı.

Eskişehir'de annesinin kullandığı doğum kontrol haplarından 20 adet içerek zehirlenen 3 yaşındaki erkek çocuğu tedavi altına alındı.

Alınan bilgiye göre, 75. Yıl Mahallesi'nde yaşayan M.A.Y, evlerinde oyun oynadığı sırada masa üzerinde duran annesine ait doğum kontrol haplarından 20 adet içti.

Bir süre sonra rahatsızlanan M.A.Y, haber verilmesi üzerine 112 Acil Servis sağlık ekipleri tarafından Eskişehir Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesine kaldırıldı.

Tedavi altına alınan ve midesi yıkanan M.A.Y'nin hayati tehlikeyi atlattığı bildirildi.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 03 2009, 14:25:13
Uzun süre araç kullanmak zararlı

Sırt ve boyun ağrıları, siyatik ve bel fıtığına neden olabilir

Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi Fizik Tedavi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ömer Faruk Şendur, uzun süre otomobil kullanmanın, sırt ve boyun ağrılarına, siyatik ve bel fıtığı gibi rahatsızlıklara neden olabildiğini bildirdi.

Prof. Dr. Şendur, AA muhabirine yaptığı açıklamada, şehirlerdeki yoğun trafiğin, uzun iş seyahatlerinin bazı zamanlarda sürücülerin saatlerce direksiyon başında kalmasına neden olabildiğini söyledi.

Uzun süre otomobil kullanmaya bağlı olarak boyun ve sırt ağrılarının oluşabildiğini ifade eden Prof. Dr. Şendur, sadece otomobil kullanmakla kalmayıp, bilgisayar ekranı karşısında geçirilen uzun saatlerin de kişilerin omurgasında bozukluklara yol açabileceğine dikkati çekti. Prof. Dr. Şendur, şöyle konuştu:

''Uzun süre otomobil kullanmak, sırt ve boyun ağrılarına siyatik ve bel fıtığı gibi rahatsızlıklarına neden olabilir. Bu tür durumlarda hareketsizlik, kaslarımızın zayıflamasına ve eklemlerimizin daha çabuk zarar görmesine yol açıyor. Uzun süre otomobil kullanmak zorunda kalanların düzenli yürüyüş ve egzersiz yapmaya, otururken doğru pozisyonu seçmeye dikkat etmesi gerekir. Bu nedenle özellikle şehirlerde yaşayan ve vaktinin büyük kısmını otomobilde ve masa başında geçiren bireylerin, hareketsizliğin olumsuz sonuçlarına karşı dikkatli davranmaları gerekir. Bu bireylerin her gün en azından yaklaşık 5-6 kilometre yürümesi şart. Bu aktivite kronik hastalıkların ortaya çıkmasını engelleyecektir. Bu aktiviteye eklenecek bel, boyun, sırt egzersizleri ise kişilerin sadece omurga sağlığına yardımcı olur.''

-OTURMA ŞEKLİ ÖNEMLİ-

Prof. Dr. Şendur, otomobilde oturma şekli düzeltilerek olası bel kemiği, sırt ve boyun problemlerinin önlenebileceğini bildirdi.

Prof. Dr. Şendur, otomobilde koltuğun yerden 100 derece açı yapacak şekilde, dik hale getirilmesi, dizlerin kalçadan hafifçe yüksek tutulması, sırtın dikey pozisyonda tutulup, başın, koltuk başlığının ortasını desteklediğinden emin olunması gerektiğini belirtti.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 03 2009, 14:26:06
İktidarsızlık ÖLÜMCÜL olabilir

İktidarsızlığın, önemli hastalıkların belirtisi olabileceği ortaya çıktı.

İşte Prof. Dr. Selahattin Çayan, erkeklerde cinsel iktidarsızlığın ölümle sonuçlanabilen kalp, damar, tansiyon, diyabet hastalıklarının belirtisi olabileceğini söyledi.

Toplumda erkek egemen izleniminin önyargı oluşturduğunu, bu nedenle erkeklerin cinsel fonksiyon bozukluklarında doktora gitmediğini belirten Prof. Çayan, toplumda ön yargıyı yıkmak için Bayer Türk'ün desteğiyle derneğin uygulamaya koyduğu 'Erkek erkeğe sağlık konuşuyoruz' projesini başlattıklarını söyledi. Prof.Dr. Çayan, şöyle konuştu:

ERKEK DOKTORA GİTMİYOR
“Toplumda yer edinmiş belirli kurallar var. Erkekler ailenin temel direğidir. Eve para götürür, eşine çocuklarına bakar, yani evinde iktidardır. Ama cinsel sorunlar iktidarsızlık anlamına gelir. Erkek için çekilmez sorundur. Erkekler cinsel sorunlarını anlatmaktan, doktorla paylaşmaktan çekiniyor. Kadınlar böyle sorunlarında yüzde 90 oranında doktora giderken, erkeklerde bu oran yüzde 10'a düşüyor. Şunun toplumda iyi bilinmesi gerekiyor; cinsel ilişkilerde kişisel ya da partnerle yaşanan sorunların arkasında büyük rahatsızlıklar çıkabilir. Erkekteki cinsel fonksiyon bozukluğunun büyük bölümü kan dolaşım sistemindeki rahatsızlıktan oluşur. Stresten uzak durmak, yağlı yiyeceklerden kaçınmak cinsel yaşam süresini uzatır.”
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 03 2009, 14:26:51
Düz bir karın için..

Düz bir karın için spor kadar ne yediğinizde önemli. Peki sıkı bir karın için ne yemeli?

İşte düz bir karına sahip olmanıza yardımcı olacak besinler;

Badem: Badem protein ve lif içeriyor. Ayrıca iyi de bir magnezyum kaynağı. Günlük 23 adet badem tüketin!

Yumurta: En güçlü protein kaynağı. Yumurta vücuttaki hücrelerin yenilenmesini sağlıyor. Her gün bir yumurta tüketebilirsiniz.

Soya: Protein, lif ve anti-oksudan bakımından mükemmel bir kaynak olan soya fasulyesi, her gün bir öğün yenmesi gereken besinler arasında...

Elma: Düşük kalorisi ve lezzetiyle diyet yapanların en yakın dostu haline gelen elma kolay kilo verdiriyor.

Çilek: Yüksek lif oranlarıyla dikkat çeken bu meyve, aynı zamanda yüksek bir antioksidan. Gün içinde bir öğün tüketmenizde fayda var.

Yeşil yapraklı sebzeler: Yeşil yapraklı sebzeler düşük kalorili olmaları nedeniyle mide ve karın bölgenizde farklılık yaratıyor. Günde üç öğün yemeklerinizle ya da tek başına yeşil yapraklı sebze tüketebilirsiniz.

Yoğurt: Yoğurtta bulunan probiyotik bakteri, sindirim sisteminin sağlıklı bir şekilde çalışmasına yardımcı oluyor. Yemeklerinizin yanında bir ila üç kâse yârım yağlı ya da yağsız yoğurt tüketin!

Sebze çorbası: Günde iki kez sebze çorbası yerseniz, kilo vermede daha başarılı olursunuz.

Somon: Omega 3 yağ asidi kaynağı olması nedeniyle somon, düz bir karın için büyük önem taşıyor. Yemeklerinizde haftada en az iki-üç kez somona yer verin!

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 04 2009, 00:27:09
Şizofreninin anahtarı okulda

Milyonlarca insanın korkulu rüyası meğer erken yaşta ortaya çıkıyormuş.

Avusturya'daki Inssbruck Üniversitesi Psikiyatri Bölüm Başkan Yardımcısı ve Biyolojik Psikiyatri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Walter Fleischhacker, dünyada her 100 kişiden birinin yakalanma ihtimali olan şizofreni hastalığının ilk fark edildiği yerin okul olduğunu söyledi.

Belek beldesinde düzenlenen Şizofreni Akademisi toplantısına katılan Prof. Dr. Walter Fleischhacker,  dünyada her 100 kişiden bir kişinin yakalanma ihtimali olan şizofreninin, erkeklerde 15 - 25, kadınlarda 25 - 35 yaş arasında ortaya çıktığını kaydetti. Şizofreni hastalığına yakalanmada genetik yatkınlığın yanı sıra kişinin maruz kaldığı stres faktörünün de etkili olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Fleischhacker, şizofreninin, hastalığa yakalanana olduğu kadar, ona bakan ailesi ile topluma da maddi ve manevi büyük bir yük getirdiğini belirtti.

Hastanın, durumunun verdiği sıkıntı ve iş gücü kaybı yaşadığına işaret eden Fleischhacker, aile bireylerinin de hasta bireye çok zaman ayırdıkları için iş yaşamlarında verimsiz olma riski yaşadığını, bu hastaların tedavisi için kullanılan ilaçların ve yataklı tedavi kurumlarında yatmalarının masrafının da toplumun üzerine yük olduğunu ifade etti. Diğer pek çok hastalıkta olduğu gibi şizofreni hastalığında da erken teşhisin önemli olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Walter Fleischhacker şunları söyledi:

''Bir kişinin şizofreniye yakalandığını genelde ilk fark eden sınıf arkadaşları oluyor. Örneğin, 'En iyi arkadaşımdı ama artık onu anlayamıyorum' diyorlar. Öğretmenler de aynı şekilde, mükemmel bir öğrenci olan çocuğun derslerinde başarısız olmaya, takip edildiği, birinin onu öldüreceği gibi tuhaf inançlara kapıldığını gözlüyor. Genel ilgi alanlarını, hobilerini ve insan ilişkilerini yitirdiğini fark ediyor. Kişisel bakımına eskisi kadar özen göstermediğini görebiliyor. Şizofreninin erken teşhisinde eğitim kurumlarına çok iş düşüyor. Bu nedenle dünyada birçok ülkede şizofreniyi önleme programları çerçevesinde okullara uzman gönderilerek okul psikologları ve öğretmenler eğitiliyor. Çağımızda maalesef anne ve babalar, çocuklarının eğitiminin sorumluluğunu öğretmenlerin üzerine yüklemeye başladı. Oysa aileler, çocuklarının öğretmenleri ve arkadaşlarıyla iyi ilişkiler kurarsa, onun hastalığa yakalandığını çok çabuk anlayabilir.''

Prof. Dr. Fleischhacker, gençlik çağında hemen hemen her insanın davranışlarında değişiklikler olduğuna da dikkati çekerek, ''Davranışları değişen her gencin şizofreniye yakalandığını düşünmek yanlış olur. Gençteki değişikliğin iyi ve uzun süreli gözlemlenmesi bu açıdan çök önemli'' dedi.

Fleischhacker, şizofrenide erken dönemde yeni nesil ilaçlarla tedaviye başlandığında hastalık belirtilerinin tamamen ortadan kalkmasında yüzde 40 oranında başarı elde edildiğini, hastaların yüzde 80'inde ise belirtilerin gerilediğini sözlerine ekledi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 04 2009, 00:28:01
Siyah çayı yabana atmayın

Almanya'da bir sağlık enstitüsü tarafından hazırlanan raporda siyah çayın, yeşil çay kadar faydalı olduğu belirlendi.

Almanya'da bir sağlık enstitüsü tarafından hazırlanan raporda siyah çayın, yeşil çay kadar faydalı olduğu belirlendi.

Rapora göre, siyah çayın içindeki 'teaflavins' maddesi kana zararlı kolestrol karışımını bloke ediyor. Bu da siyah çayın fazla içildiği taktirde kalp hastalıklarına yol açtığı iddialarını çürütüyor.

Uzmanlar günde ortalama 3 bardak çayın kolestrol düzenleyici etki yaptığını söylüyor.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 04 2009, 13:41:04
Cinsel performans nasıl ölçülmeli

Çiftler arasında sağlıklı bir cinsel hayat için uzmanlardan hayati uyarılar...

Pek çok kişinin cinselliğin uzun sürmesini iyi performans olarak düşündüğünü vurgulayan Prof. Dr. Halim Hattat, “Oysa performans sadece süreyle belirlenmez. Önemli olan partnerinizle birlikte sizin de mutluluk ve tatmin yaratan bir cinsellik yaşamanızdır”dedi.

İşte Hattat'ın önerileri...

Tek seferlik başarısızlıkta hemen panik olmayın
Cinsel performansınız fiziksel sorunlar kadar uyku seviyeniz, stres düzeyiniz, duygusal durumunuz, ortam, partneriniz gibi pek çok faktörden etkilenir. Tek sefer başarısızlığı nihai sonuç zannetmeyin. Sorununuz devam ediyor ve cinsel yaşam kalitenizi azaltıyorsa doktorunuza danışın.

Sağlık sorunlarınızı geciktirmeyin
Şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları, yüksek kolesterol, kanser, hormonsal dengesizlikler ve depresyon gibi sağlık sorunları erkeklerde sertleşme problemi, kadınlarda orgazm ve uyarılma sorunları başta olmak üzere çeşitli cinsel sorunlara yol açabiliyor. Bu açıdan, genç yaşlardan itibaren, düzenli sağlık kontrolleri yaptırmanız sağlıklı bir cinselliğin anahtarı olacaktır.

Cinsel sorunlar kader değildir
Bazı tansiyon ilaçları, depresyon ve endişe ilaçları, uyku hali yaratan sedatifler ve bazı hormon ilaçları cinselliğinizi etkileyebilir. Yeni başladığınız bir ilaç sonrası cinsel performans ve istek sorunları yaşıyorsanız vakit kaybetmeden doktorunuzla görüşüp, ilacınızın böyle bir etkisi olup olmadığını öğrenin. Doktorunuz gerektiğinde ilaç değişikliğine gidecektir. Özellikle antidepresan ilaçlar alıyorsanız cinsel sorunlarınızı etkilediğini düşünerek ilaçlarınızı bırakmayın. Bu ilaçları kullanırken de cinsel performansınız artıracak yöntemler vardır.

Bel çevrenizi ölçün
Karın içi yağlar ve kilo fazlalığı hem hormonal dengesizlik yaratır, hem de tansiyon, şeker hastalığı, kalp-damar problemleri gibi sağlık sorunlarını sıklaştırarak cinsel performansı azaltır. Son yıllarda yapılan çalışmalar özellikle bel çevresi kalınlığının seks hormonlarının seviyelerini önemli ölçüde azaltarak, cinsel istek ve performansı olumsuz etkilediğini ortaya koydu. Bu nedenle bu yıl bel çevrenizi kadınsanız 80 cm, erkekseniz 94 cm altında tutmaya gayret edin.

Dış görünüşe sadece gereği kadar önem verin
Yılların vücudunuza getirdiği değişimler ve ideal imaj takıntısı özgüveninizi zedeleyip sizi cinsellikten uzaklaştırabilir. Ancak zihinsel ve ruhsal çekimin en az fiziksel çekim kadar önemli olduğunu unutmayın. Dış görünüşünüze özen gösterin ancak aşırılıktan kaçının.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklara dikkat
Cinsel yolla bulaşan hastalıkları aklınızdan hiç çıkarmayın. Cinsel ilişkilerde korunmaya özen gösterin. Buna rağmen sorununuz olduğunda vakit kaybetmeden tedavi olun.

Sağlıklı yaşam hormonlarınızı düzenler
Her gün 30-35 dakikalık hafif-orta tempolu yürüyüşler yapın. Bu yürüyüşleri eşinizle beraber yapıp ilişkinize keyif de katabilirsiniz. Tükettiğiniz besinlerdeki kolesterol, trans ve doymuş yağ miktarını azaltın. Omega-3, meyve, sebze tüketiminizi arttırın. Akdeniz mutfağına ağırlık verin. Daha az kalori tüketmeye gayret edin.

Önce ilişkinize odaklanın
Kaliteli bir cinsel yaşam için öncelikle sevgi, saygı ve anlayışa dayalı, kaliteli bir beraberlik gerekir. Cinsellik esnasında sevdiğiniz ve tercih ettiğiniz davranışları partnerinize doğru bir şekilde aktarın. Eşinizin de ihtiyaç ve tercihlerini öğrenin. Ona sürprizler hazırlayın.

Yatak odanıza stresi sokmayın
Yüksek stres düzeyi, gerginlik, endişe hali, öfke sertleşme sorunu, erken boşalma, cinsel isteksizlik gibi pek çok cinsel soruna zemin hazırlıyor. Cinsellikte hayatınızın streslerini bir kenara bırakmayı deneyin.

Ondan kaçmayın, konuşun
Cinsel bir sorununuz olduğunda bunu partnerinizle paylaşmaktan kaçınmayın. Cinsel problemler bazen ilişki sorunlarının ana nedeni bazen de sonucu oluyor. Sebep ne olursa olsun onunla konuşun, paylaşın, anlatın. Gerektiğinde profesyonel yardım alın.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 04 2009, 13:45:09
Safra kesesinden 200 taş çıktı!

İlk kez uyguladıkları operasyonda başardılar...

Konya'da ameliyat edilen bir kadının safra kesesinden 200'e yakın irili ufaklı taş çıktı.

Şenay Başkaya (40), bir süre önce karın, sırt bölgesinde ağrı, bulantı ve kusma şikayetleri nedeniyle Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesine başvurdu.

Yapılan tahlillerinde safra kesesinde çok miktarda irili, ufaklı taş olduğu tespit edilen Başkaya'nın hayati tehlike arz eden taşlarının tek delikten kapalı ameliyat yöntemi alınması yönünde görüş birliğine varıldı.

Doktorlar, Başkaya'ya durumu anlatarak Konya'da ilk kez uygulayacakları yöntem hakkında bilgi verdi.

Geçen hafta ameliyata alınan ve yaklaşık 2 saat süren operasyonda Başkaya'nın göbek deliğinden 1 santimetrelik kesi yapılarak safra kesesinde bulunan irili ufaklı 200 kadar taş çıkarıldı.

Ameliyatı yapan Başhekim Yardımcısı ve Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Celalettin Vatansev, ''Normalde 4 delikten yapılan kapalı safra kesesi ameliyatı bu kez tek delikten ve göbekten yapıldı. Bu nedenle hastanın iyileşme süresi kısalıp ameliyat sonrası ağrısı azaldı ve kozmetik açıdan karın yüzeyinde hiçbir kesi izi kalmadı'' dedi.

Kapalı ameliyatların tüm dünyada yaygınlaştığını belirten Vatansev, tek delikten ameliyat yöntemini dalak, kalın bağırsak ve diğer organ cerrahilerinde de kullanmayı hedeflediklerini ifade etti.

Ameliyat sonrası kısa sürede sağlığına kavuşan Başkaya ise doktorların ilk kez farklı bir yöntem deneyeceklerini söylediğinde tedirgin olduğunu dile getirerek, ''Şimdi sağılığıma kavuştum. Tedavimde emeği geçen başta Doç. Dr. Vatansev ve ekibi olmak üzere tüm hastane personeline teşekkür ediyorum'' diye konuştu.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 04 2009, 13:45:37
Hasta olmamak için ne yapılmalı?

Mevsim geçişlerinde hasta olmamak için yapılması gerekenler     
Mart ayı ile birlikte bahar resmen yüzünü gösterdi. Ancak baharın tipik özelliği olan havaların bir ısınıp bir soğuması hasta olma riskini artırıyor. Sakarya Vatan Hastanesi Dahiliye uzmanı Dr. Hüsnü Yeşilot, mevsim geçişlerinde yaşanan ısı değişikliğinin vücudun savunma mekanizmasını zayıflattığını, bunun da soğuk algınlığı, grip ve nezle vakalarına sebep olduğunu belirtti.

Mevsim geçişlerinde hasta olmamak için dengeli beslenmenin çok önemli olduğunu ifade eden Yeşilot, şu uyarılarda bulundu: "Özellikle vücudun direncini artıran C vitamini içeren gıdaların tüketilmesini öneriyoruz. Portakal başta olmak üzere taze meyve ve sebzelerin bolca tüketilmesini tavsiye ediyoruz. Hareketlilikte bedenin savunma gücünü artırır. Ağır olmayan kültür fizik hareketleri ve yürümekte faydalı olur. Ayrıca kalabalık ve havasız ortamlardan mümkün olduğunca kaçınmak gerekir."

BAHAR DA NASIL GİYİNMELİ

Baharda ısının aynı gün içinde değişiklik gösterdiğini, en çok üşütme sebebiyle soğuk algınlığı, grip, nezle gibi vakaların arttığını vurgulayan Yeşilot, "Bahar geldi diye hemen ince giysiler giymemeliyiz. Çok soğuk günlerde olduğu gibi tabii ki kat kat giyinmekte doğru olmaz. Kişi üşümeyecek ve terlemeyecek şekilde giyinmeli, havanın aniden soğumasına karşı tedbirli olmalı. Bahar genelde yağışlı geçen günlerdir. Hasta olmamak için ıslanmaktan mümkün olduğunca korunmak gerekir. Eğer ıslanıldıysa ıslak giysilerin en kısa sürede kuru giysilerle değiştirilmelidir. Çünkü ıslak giysiler vücut ısısını hızla düşürür ve hasta eder." bilgisini verdi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 04 2009, 13:46:24
Tamiflu gripe karşı etkisini yitirdi

ABD hükümetine bağlı Hastalıktan Korunma ve Kontrol Merkezi 'Tamiflu'yu virüsler üzerinde denedi.

Araştırmanın sonucunda virüs örneklerinin yüzde 98'inin, Tamiflu'ya karşı dirençli olduğu belirlendi.

Tamiflu'ya karşı direnç H1N1'in tek bir mevsimsel türüyle sınırlıdır. ABD'de yer alan Hastalıktan Korunma ve Kontrol Merkezi, bu grip mevsiminde ABD'de H1N1 grip virüsüne yakalanan kişilerin alternatif bir nöraminidaz inhibitörü ya da rimantadin ve Tamiflu kombinasyonu ile tedavi edilmelerini önermiştir. Tamiflu, H1N1 dışındaki diğer mevsimsel grip virüslerine karşı etkili olup ilgili tedavilerde kullanılabilmektedir.

Avrupa Hastalıktan Korunma ve Kontrol Merkezi tarafından yapılan açıklamada, 2008-2009 sezonunda Avrupa'da baskın grip virüsü İnfluenza A'dır (H3N2) ve bu virüs Tamiflu gibi nöraminidaz inhibitörü antiviral ilaçlara karşı duyarlıdır.

Tamiflu, halen, İnfluenza A (H5N1) enfeksiyonlarının (kuş gribi) tedavisinde Dünya Sağlık Örgütü'nün öncelikle önerdiği antiviral seçeneği konumunu korumaktadır.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 05 2009, 13:30:26
İyotu yeteri kadar alıyor musunuz

Araştırmalar, Türkiye'de kişilerin günlük almaları gereken iyotun ortalama 4'te birini aldıklarını gösteriyor

Guatr oluşumunda, iyot eksikliği, çevre faktörleri, ırsi faktörler ve bünyesel faktörlerin etkili olduğunu söyleyen Prof. Dr. Mete Düren, şöyle devam etti:
“Araştırmalar, Türkiye'de kişilerin günlük almaları gereken iyotun ortalama olarak 4'te birini aldıklarını gösteriyor. İyot eksikliği olan Orta Avrupa ülkelerinde fırınlarda pişen ekmeğe ve sofrada kullanılan tuza eklenen iyotla eksiklik ve buna bağlı gelişen guatr sorunu büyük ölçüde çözülmüştür. Türkiye'de iyotun guatrı olmayan kişilerce korunmak amacı ile alınması gerekir. Aksi takdirde guatrı olan hasta bundan kurtulmak amacı ile iyot aldığı taktirde bunun faydadan çok zararı olmaktadır.”

TRAFİK KAZASINDA ÖLME RİSKİ DAHA YÜKSEK
Troid kanserlerinin büyük çoğunluğunun çok selim tabiatlı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Düren, “Tiroid kanserinden bir hastanın ölmesi, ABD'de by-pass ameliyatlı bir hastanın yaşam şansı ile aynı tutuluyor. Bizde ise hastanın trafik kazalarından yaşamını yitirme olasılığı daha yüksek görülüyor” ifadesine yer verdi.

GENETİK FAKTÖR ORTADAN KALDIRILIYOR
Tiroid kanserinde son yıllarda kaydedilen çok önemli gelişmelerden birinin de medüller tipte tiroid kanseri olan anne veya babanın kanında yapılan genetik bir araştırma ile çocuğuna bu hastalığın geçip geçmeyeceğinin anlaşılması olduğunu belirten Düren, şöyle devam etti:
“Çocuklarında da bu test pozitif çıkarsa o çocuğun 25-30 yaşına kadar tiroid kanserine yakalanacağı yüzde 100 olduğundan bu çocuklarda koruyucu olarak tiroid bezi tamamen alınıyor ve yüzde 100 şifa sağlanıyor. Bu genetiğin tıbba uygulama alanında yapmış olduğu en önemli katkılardan biri olarak kabul ediliyor. Bizim de böyle hastalarımız ve ailelerimiz var. Ancak çocuklarında hiçbir hastalık yokken annelerini çocuklarını ameliyat ettirmeye ikna etmek oldukça zor görünüyor.”
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 05 2009, 13:30:56
Ağız kokusuna elveda

Sosyal hayatı ve ilişkileri olumsuz etkileyen ağız kokusundan bazı önlemler ile kurtulmanız mümkün. İşte etkili 10 adım...

Dişlerinizi ve diş etlerinizi koruyun
Diş çürükleri, diş eti iltihapları ağız kokusunun önemli nedenlerindendir. Ağız içi herhangi bir enfeksiyon bakteri üremesini artıracağı için daima ağız kokusuna neden olur. Bu yüzden diş hekimlerinin önerilerine kulak asmalısınız.

Ağzınızda var olan protez ve köprüleri kontrol ettirin
Ağız içinde var olan eskimiş köprü ve protezler zamanla gıda birikmesine yol açacağından kötü kokulara yol açabilir. Bu durumda yenilenmesi gerekenleri değiştirmeli, eksik olan dişlerin yerleri için gerekli tedavileri yaptırmalısınız.


Sakız çiğneyin
Tükürük, ağız kokusu ile savaşın en güçlü yoludur. İçinde yemek parçacıklarını yerinden söküp mideye gönderecek güçlü enzimler, güçlü bakteri öldürücü antibiyotikler vardır. Bu nedenle şeker gibi bazı hastalıklarda, pek çok ilacın yan etkisi olarak ortaya çıkan kuru ağızlar daima kötü kokuludur. Gece boyunca tükürük salgısının azalması ve yemek parçacıklarının diş aralarında kalması sabahları ağız kokusunun oluşmasına neden olur. Şekersiz sakızlar tükürük salgısını arttırarak, ağız temizliğine yardımcı olur. Nane şekerleri ve şekerli sakızlar ise çoğu zaman sanılanın aksine durumu kurtarmak yerine kötüleştirmeyi başarırlar. Ancak içinde xylitol içeren sakızlar ağız kokusunu önleyebilir.


Tarçın kullanın
İçeceklerinizde ve uygun yiyeceklerinizde tarçın kullanabilirsiniz. Tarçın ağız içi bakterilerle mücadelede önemli bir silahtır. Tarçınlı şekersiz sakızlar durum için kurtarıcı bir öneri olabilir.

Daha fazla su için
Özellikle yaşla artan vücut kuruması pek çok yönden dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Çok su içmek bir çok yararının yanı sıra dilin kurumasını da önler ve ağız kokusu ile mücadelede önemli bir silah haline gelir. Su ağız içindeki bakterinin minimumda tutulması için direkt yardımcıdır.


Asla burnunuz tıkalı uyumayın
Sinizüt gibi havayolu rahatsızlıkları ve burun tıkanmasına neden olan diğer durumlar, geceleri ağız yolu ile nefes alınmasına neden olur. Bu durum ağız ve boğazı kurutarak bakteri oluşumu için uygun bir ortam sağlar. Azalan tükürük salgısı durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirir. Bu nedenle kesinlikle burnunuz tıkalı uyumamalısınız.


Basit şeker tüketimini azaltın
Beyaz un, beyaz şeker, glikoz, fruktoz şurubu ile tatlandırılmış tüm hazır gıdalar, ağız içi bakterileri için inanılmaz bir hazinedir. Bu tür şekerleri çok kolay kullanarak hızla çoğalırlar. Basit şekerler diş çürümelerine neden olur ve ağız sağlığını hızla bozarlar.


Lokmaları iyice çiğneyin
Bu sayede yiyeceklerle tükürük salgısı iyice karışır ve ağızda yemek parçası kalma olasılığı düşer. Daha çok çiğneme hareketi bakterilerin bulundukları yerlerden koparak mideye gitmelerini sağlar.

Diş ipi kullanın
Diş ipi sayesinde fırçanın çıkaramadığı yerlerdeki bakteri ve yemek artıklarını sökebilirsiniz. Özellikle diş gövdeleri arasındaki dar bölgelerde biriken yemek artıkları hızlı bir bakteri çoğalmasına neden olur.

Sigara içmeyin
Sigarara içmek ağız kuruluğuna neden olduğundan kötü kokulara yol açar. Ayrıca bir diğer ağız kokusu nedeni olan diş eti hastalıklarına da zemin hazırlar.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 05 2009, 13:31:33
Sigarayı bırakırken kilo almayın

Araştırmalara göre, sigarayı bırakanların yüzde 80'i kısa zaman içinde kilo alıyor.

Sigarayı bıraktıktan sonra kilo alınmasının birkaç sebebi var. Öncelikle sigarayı bıraktıktan sonra kişilerin beslenme alışkanlıklarında değişiklikler meydana geliyor. Tatlı ve karbonhidratlı gıdaların tüketimindeki artış, kilo alımında önemli bir etken. Nikotinin iştah baskılayıcı etkisinin yanı sıra bir alışkanlık haline gelen sigara içme davranışının yerine kişilerin atıştırmayı koymaya çalışması bunun sebeplerinden biri. Sigara içen kişilerde, sigarayı bırakmadan önceki dönemde atıştırma ve tatlı tüketiminin, sigarayı bıraktıktan sonraki dönemlerle karşılaştırıldığında çok düşük olduğu ortaya çıkıyor. Kişilerin beslenme alışkanlıklarındaki bu değişim kilo artışını da beraberinde getirebiliyor (1).

Ayrıca araştırmalara göre, sigara içen kişinin sigarayı bırakmadan önceki ve sonraki enerji harcama düzeyleri arasında da büyük farklılıklar bulunuyor. Çalışmalar, sigara içen kişilerin bazal metabolizmasının, yani kişinin dinlenme halindeki metabolizmasının, sigara içmeyenlere oranla yüzde 10 oranında daha hızlı olduğunu gösteriyor. Üstelik bu metabolizma düzeyindeki düşüş, kişinin aktivite düzeyiyle de ilintili değil. Hem beslenme alışkanlıklarındaki değişim hem de enerji tüketimindeki azalma, kilo artışının temel nedenlerini oluşturuyor (1).

Sigaranın bırakılmasını takip eden 1 yıl içinde, kadınlar genellikle ortalama 4, erkekler ortalama 3 kilo alıyor. Bu rakamlar, aktivite düzeyleri ve beslenme alışkanlıklarına göre artabiliyor (2).

Kiloda yaşanan bu artış, özellikle kadınlar için sigarayı bırakma girişiminde bulunmama kararına neden olabiliyor. Yapılan çalışmalar, sigara içen kadınların yüzde 67'sinin sigarayı bırakma sonrasında kilo alma konusunda endişelendiğini gösteriyor (3). Ortaya çıkan bu endişe neticesinde ise, sigarayı bırakma düşüncesi veya girişimde bulunma oranları düşük seviyede kalıyor. Sigaranın olumsuz etkileri ve neden olduğu hastalıklar göz önüne alındığında, önemsiz olarak sayılabilecek kilo artışı, sonuç olarak pek çok kişinin sigarayı bırakamama nedeni olabiliyor.

Sigarayı bıraktıktan sonraki kilo artışını önlemede yardımcı tedaviler

Sigara bırakıldığında kilo alınmasının temel nedeni olarak gösterilen nikotin alımının bırakılması nedeniyle metabolizma hızının yavaşlaması ve alışkanlık haline gelen sigara içme davranışının yerine başka şeylerin konması, sigarayı bırakmada destek tedavilerinin önemini daha da artırıyor. Sigaradan alınan nikotinin yerine geçerek sigarayı bırakmaya yardımcı olan nikotin replasmanı, yani nikotin sakızı, dilaltı tableti gibi yerine koyma tedavileri sigarayı bırakmaya yardımcı olurken, özellikle sigarayı bırakmaktan kaynaklanan kilo artışı, gerginlik, huzursuzluk gibi durumların yaşanmasını da engelliyor.

Çeşitli nikotin replasman tedavilerinden olan nikotin sakızı, dilaltı tablet ya da bantlar ülkemizde de bulunabiliyor. Nikotin replasmanı, irade gücü ile sigarayı bırakmaya göre bırakma şansını iki kata kadar artırabiliyor.

Sigarayı bırakmada temel problem, genellikle sigaranın bırakılması ile beraber nikotinin de bir anda bırakılmasına bağlı olarak yaşanan ve “yoksunluk belirtileriı” adı verilen olumsuz hisler ortaya çıkıyor. Bu hisler gerginlik, yerinde duramama, huzursuzluk, aşırı sinirlilik, konsantrasyon kaybı ile iştah ve kilo artışı olarak tanımlanabilir. Sigaraya yeniden başlamada önemli etkisi bulunan bu hislerin önlenmesinde, ülkemizde 2 ve 4 miligramlık dozlar halinde bulunan nikotin sakızı ve dilaltı tableti nikotin replasman tedavileri kullanılabiliyor.

Sigarayı bırakma sürecinde bırakmadan önceki günlük sigara tüketimine göre dozu 2 ila 4 miligram arasında değişen nikotin sakızlarının nikotin replsman tedavisi olarak kullanımı kilo kontrolünü kolaylaştırıyor. Araştırmalar nikotin sakızı kullanan kişilerde kilo alımının herhangibir nikotin replasman tedavisi almayan gruptakine göre daha az olduğunu ortaya koyuyor (4). Ayrıca nikotin sakızının kilo kontrolüne destek olduğunu gösteren bir başka çalışma, bu etkinin kullanılan nikotin sakızının dozu ve kullanılan nikotin sakızı adedine bağlı olduğunu gösteriyor (5). Bu da, nikotin sakızlarının nikotin bağımlılığı yüksek olan kişilerde, yani basit anlamıyla günde bir paketin üzerinde sigara kullanan kişilerde 4, daha az sigara tüketen kişilerde 2 miligramlık sakızların önerilen süre ve adetlerde kullanılmasının önemini gösteriyor.

Nikotin replasman tedavileri, içerdikleri nikotin sayesinde sigaranın bırakılmasıyla yavaşlayan metabolizmayı hızlandırmaya yardımcı olurken, özellikle sakız ya da dilaltı tablet gibi ağızdan alınan formları ile davranış alışkanlıklarının da yerine geçebiliyor. Yani kişiler sigara içme isteği duyduklarında sigara içmek ya da zararlı atıştırmalıklardan yemek yerine nikotin sakızı ya da dilin altında eriyen tabletlerden aldıklarında davranışsal olarak ihtiyaçlarını da karşılamış oluyorlar.

Nikotin replasman ürünleri sayesinde sigarayı bırakmada başarı oranı, hekim ya da eczacıların yoğun tavsiye ve desteği ile 6 kata kadar artabiliyor.

Nikotin replasman tedavileri 2 ve 4 miligramlık doz seçenekleri halinde Johnson & Johnson firması tarafından eczanelerde satılıyor. Eczacı ya da hekime danışarak kullanabileceğiniz bu ürünlerin yanı sıra, sakız çiğnemeyi tercih etmeyenler için dilaltı tabletler de yine eczanelerden satın alınabiliyor.

Yaşam tarzında bazı değişiklikler yapmak, günlük alınan kalori miktarına daha fazla dikkat ederek daha hafif beslenme biçimine geçmek ve egzersizi ihmal etmemek gibi etkenlerin de sigarayı bırakma sonrası kilo kontrolünde etkili olacağını unutmayın.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 05 2009, 13:32:38
Artık erkekler de kaş ektiriyor

Bu yöntemle elde edilen sonuç doğal mıdır?

Kişinin nasıl bir kaş istediği çok önemlidir nasıl ki herkesin saçı, kaşı birbirinden farklılık arz ediyor. Buna bağlı olarak ekilecek kaşın kalınlığı, inceliği kişinin daha önceki kaşına ve saç yapısına uygun olmalı.Çok sık ve gür bir saça sahip olan bir kişiye seyrek ya da çok ince bir kaş modeli uygun olmayacağı gibi saçları seyrek olan birine de sık ve kalın bir kaş uygun olmaz. Bu nedenden dolayıdır ki kişi kaş ekiminden önce doktoruna nasıl bir kaş istediğini ve doktorunun da kendisine nasıl bir kaş  modelinin, kaş kalınlığı, kaş çizgisi, yüz hatları uygun olabileceğini  ayrıntılı bir şekilde tesbit edilmelidir ki kaşlar çıktıktan sonra hayal kırıklığı yaşanmasın ve kişinin istediği gibi doğal
estetik bir görüntü ortaya çıksın. 

SÜRECİN TAMAMLANMASI 5-6 AYI BULUYOR

Kaş naklinin sonuçları ne zaman görülmeye başlanır?

Kaş ekimden 3 hafta sonra kaşa nakledilen saç telleri dökülür  sanki hiç kaş ekimi yapılmamış gibi bir görüntü oluşturabilir. Bu dökülme kaş köklerinin tamamen kaybı gibi anlaşılmasın, sadece saç kökleri nakledildiği ortama adapte olabilmesi için saç tellerini taşıyamazlar. Ekilen kaşlar 2 ay sonra cilt altından yavaş yavaş çıkmaya başlar ve bu sürecin tamamlanması 5-6 ay'ı bulmaktadır.

 Ekilen kaşlar kalıcı mıdır?

Kesinlikle aynı saç ekiminde olduğu gibi kaş ekimi de ekilen greftler ömür boyu dökülmezler. Daha önceki kaşlarımıza nasıl bakım yapıyorsak ekilen kaşlarımıza da aynı şekilde istediğimiz gibi inceltme, boya ve diğer işlemleri uygulayabiliriz.

AĞRISIZ YÖNTEM

Operasyon anında ve sonrasında sorun yaşanıyor mu? (Ağrı-sancı gibi)

Kesinlikle hayır. İşlemden önce lokal anestezi yapılacak olan alana soğuk spreylerle yada pomatlarla acı hissiyatı ortadan kaldırılır. Kaşlara yaptırılan dövmeler bile daha fazla acıya neden olmaktadır. Sadece kaşlar çıktıktan sonra normal saç gibi uzamasından dolayı hafta bir kısalmak gerekecektir.

Maliyeti ortalama ne kadar?

Maliyeti kaş ekimi yaptıracak kişiyi görmeden veremiyoruz. Saç ekimi maliyetinin yarısı kadar diyebiliriz.

Erkekler de rağbet gösteriyor mu? Siz kaç erkeğe böyle bir operasyon yaptınız?

Bayanlara göre çok az.%90 bayanlar,%10 erkekler kaş ekimi yaptırıyorlar. Saç ekimide de tam tersi %90 erkekler,%10 bayanlar saç ekimini yaptırıyorlar. Saç ekimi operasyonlarımız yılda ortalama 1000 kişi ve %90 yurdışından gelen misafirlerimizden oluşmaktadır.

SANAT VE SOSYETE DÜNYASININ İLGİSİ BÜYÜK

Op. Dr. Aytuğlu açıklamalarına son olarak şunları da ekledi: "Kaş ekimi de  2008 yılının son 6 ayından sonra ciddi bir yoğunluk yaşanmaya başlandı. Nedeni son zamanlarda dünyaca ünlü yıldızların kaş ekimi yaptırması ve Türkiye'de de sanat ve sosyete camiasında kalın kaş modasına yoğun bir ilginin olmasından kaynaklanmaktadır."

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 05 2009, 13:33:17
"Bebekler anne karnında şiddete maruz kalıyor"

Aile içi şiddet çocukları vuruyor.

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Didem Öztop, Türkiye'nin aile içi şiddet sıralamasında Pakistan, İran ve Hindistan'dan sonra dördüncü sırada geldiğini söyledi.

Öztop, çocuğu korkutmak, aşağılamak, reddetmek, tehdit etmek ve özgüvenini sarsmak amacıyla yapılan her türlü sözlü ve fiili davranış biçiminin duygusal istismar olarak kabul edildiğini belirtti.

Aşırı otoriter davranmak ve çocuğun davranışlarıyla uyumsuz ağır cezalar vermenin de duygusal istismara yol açtığını vurgulayan Öztop, şöyle devam etti:

''Duygusal istismarda fiziksel istismar yok ama fiziksel ya da cinsel istismarın yanında her zaman çocuğun duygusal istismarı söz konusu olmaktadır. Çocuğun temel bakım ihtiyaçları olan beslenme, giyim ve tıbbi gereksinimlerini, duygusal ihtiyaçlarını, optimal yaşam koşullarını sağlayamama durumu da yine duygusal istismar içinde yer almaktadır. Öte yandan çocuğu terketme, gereksinimleri ile ilgilenmememe, yok sayma, çocuğun iletişimine tepkisiz kalma gibi eylemsizlikler de duygusal istismar olarak karşımıza çıkmaktadır.''

Kişilerin bedensel olarak zarar görmesine yola açan davranışlar olan fiziksel istismarın insanlık tarihinin başlangıcından bugüne dek varolduğunu, ancak ilk kez 1962 yılında tanımlandığın anlatan Öztop, üniversitelerinde 2007 yılında 47, 2008 yılında ise 80 fiziksel istismar vakasıyla karşılaştıklarını söyledi.

Öztop, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Bu fiziksel istismarın artığı anlamına gelmiyor, ancak sadece olaya yönelik duyarlılık arttı. Buna rağmen hala fiziksel istismarla ilgili bildirimler daha az. Çalışmalarda fiziksel istismarın sıklığının daha yüksek olduğunu görüyoruz. Çünkü Avrupa ülkelerinde çocuğa tokat atmak bile bir istismar biçimiyken, bizde ağzına biber sürmek, kulağını çekmek, tokat atmak bir disiplin yöntemi olarak kabul edilmekte ve çocuk tarafından da travmatik olarak algılanmamaktadır. Bu nedenle ülkeden ülkeye, kültürden kültüre fiziksel istismarın tanımı değişmektedir.''

-''BEBEKLER ANNE KARNINDA ŞİDDETE MARUZ KALIYORLAR''-

Çocukların her yerde şiddete maruz kaldıklarına dikkati çeken Öztop, bu sürecin gebelik döneminde annenin şiddete maruz kalmasıyla birlikte başladığını vurguladı.

Aile içindeki şiddet sürecinde çocuğun da örselendiğine işaret eden Öztop, ''Çocuk şiddeti bir davranış biçimi olarak algılamakta, kurban rolündeyken erişkinlik döneminde şiddet uygulayan kişi olarak karşımıza çıkmaktadır'' dedi.

Türkiye'nin aile içi şiddet sıralamasında Pakistan, İran ve Hindistan'dan sonra 4. sırada yer aldığını belirten Öztop, şu bilgileri verdi:

''Ülkemizde yapılan bir çalışmada fiziksel istismar sıklığının yüzde 30-35, cinsel istismar sıklığının ise yüzde 13 olduğu ortaya çıktı. Ancak, bu rakamlar gerçeği tam olarak yansıtmıyor. Çünkü ülkemizde epidemiyolojik çalışma yapmak çok güç. Aileler arasında yapılan anketlerde her 100 aileden 34'ünde şiddete başvurulduğu görülmektedir.''

Ailelerin kaygı ve sıkıntılarının fazla olduğu durumlarda, çocuğun yaptığı ya da söylediği birşeyden dolayı gelişen öfkeyi kontrol edememelerine neden olduğunu dile getiren Öztop, bunun bazen şiddet olarak ortaya çıktığını, bazen de görmezden gelindiğini söyledi.

Anne babanın içsel durumunun, duygularının, içinde bulunduğu ruh halinin, çocuğa yönelik tutum ve davranışlarını etkileyebildiğini kaydeden Öztop, ''Fiziksel ceza, bizim kültürümüzün bir parçası olarak, bir disiplin yöntemi olarak kullanılıyor. Çocuğun iyi terbiye edilebilmesi için cezalandırılması amacıyla fiziksel şiddet uygulanabiliyor. Bunu da toplum olarak normal kabul ediyoruz ve kanıksıyoruz. Çeşitli araştırmalarda çocukların yüzde 60'ının fiziksel ceza aldıkları ortaya çıkmıştır'' diye konuştu.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 05 2009, 13:33:48
Kolon kanserinde erken teşhis önemli

Türkiye'de öldüren 3-4 kanser çeşidinden biri olduğu açıklandı.

Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, kolon kanserinin, Türkiye'de öldüren 3-4 kanser çeşidinden biri olduğunu söyledi.

Kolon kanserinde erken teşhisin önemine dikkat çekmek amacıyla Radisson Sas Otel'de düzenlenen basın toplantısında konuşan Tuncer, kanserlerin önlenmesi için çalışmalar yürüttükleri anlattı.

Tuncer, ''Bu tip sindirim sistemi kanserlerinin ilk taşı, daha doğarken konuluyor. Maalesef özellikle özel hastanelerde doğan çocukların yüzde 100'ü, o ilk kanseri önleyici sindirim sistemindeki bağışıklığı hemen kuran annenin ilk sütünü alamıyor. Çünkü annenin sütü gelmiyor diye hemen çocuğa mama veriliyor'' dedi.

Prof. Dr. Tuncer, çocuklarda ''Kolik'' denilen yaygın görülen karın ağrısına karşı piyasada tamamı Sağlık Bakanlığı'ndan ruhsatsız, sadece Tarım ve Köyişleri Bakanlığı onaylı çok sayıda ilaç bulunduğuna dikkat çekerek, ailelerin bu tür ilaçları kullanmaması gerektiğini belirtti.

Ağrının nedeni ve rahatsızlığın gerçekten ''Kolik'' olup olmadığının araştırılması gerektiğini kaydeden Tuncer, şöyle devam etti:

''Bu ilaçların kullanımı ile sindirim sistemi kanserlerinin ilk riski verilmiş oluyor. Çünkü bu ilaçların çoğu barsak gerilmelerini durdurmak ve yavaşlatmak üzere kurgulanmış. Bu ilaçlar bir süre sonra kronik kabızlık nedeni oluyor. Türkiye'de sadece kabızlık nedeniyle kakasını kaçıran bu derece ağır kabızlık çeken 50 bin çocuğumuz var. Sadece kabız olan hastaların ömür boyunca hem kalın barsak, hem sindirim sistemi kanserine yakalanma riski çok yüksek. Yani çocuğu kanser riskinden korumak için anne sütünden azami yararlanmasını sağlamak ve olur olmaz ilaçları kullanmamak gerekir.''

Tuncer, yeterli kalsiyum alınmasının da hastalığın önlenmesinde etkili olduğunu, süt ve süt ürünleri tüketimine ağırlık verilmesi gerektiğini, lifli besinlerin tercih edilmesi ve her gün en az yarım saat yürüyüş yapmanın kanseri önleyici tedbirler arasında olduğunu ifade etti.

Prof. Dr. Tuncer, obezite, alkol ve sigaranın kansere yol açan riskler arasında bulunduğunu söyledi.

-MEME, RAHİM AĞZI VE SİNDİRİM SİSTEMİ TARAMASI-

Prof. Dr. Tuncer, Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanlığı olarak, ülke genelinde 85 adet bulunan Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezi (KETEM) aracılığıyla meme, rahim ağzı ve sindirim sistemi kanserlerine karşı tarama yapıldığını ve hedeflerinin 2010 yılının sonuna kadar bu 3 kanser türü açısından taranmamış tek bir kimsenin bile kalmaması olduğunu vurguladı.

Tuncer, 35 yaşına gelmiş her kadının, yılda en az bir kez smear testi yaptırması, 49 yaşındaki her kadının mutlaka mamografi çektirmesi, 50 yaşında girmiş kadın ve erkek herkesin yılda bir defa dışkısında gizli kan olup olmadığına baktırması gerektiğini bildirdi.

Kolon kanserinin erkeklerde daha sık görüldüğünü, genel olarak görülme sıklığının 100 binde 12 civarında olduğunu dile getiren Tuncer, her mesai saatinde 2 kişiye kolon kanseri tanısı konulduğunu ve bu 2 kişiden birinin hayatını kaybettiğini anlattı.

Hastalığın ortaya çıkmadan önlenmesinin hastalığın tedavisinde çok daha kolay ve maliyet açısından düşük olduğunu ifade eden Tuncer, şunları kaydetti:

''Kolon kanseri, Türkiye'de öldüren 3-4 kanser çeşidinden biri. Türkiye'de toplam kanser türlerinde 2 puanlık artış var. Kanser tedavisi için yılda 2,6 milyar avro harcama yapıldı. Hastalık konusunda toplumu bilinçlendirmek, korunma yolları, erken teşhis ve tarama konularında halkımızı mutlaka bilinçlendirmeliyiz. Biz bu farkındalığı yaratmak için bu yıl çok büyük bir bütçe ayırdık.''

-YILDA BİR KEZ KOLONOSKOPİ YAPTIRILMASI ÖNERİSİ-

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Hastaneleri Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Demirkazık da dışkıda kan görülmesi ve uzun süreli kabızlık çekilmesi halinde mutlaka bir uzmana başvurulması gerektiğini söyledi.

Kolon kanserinin genelde belirti vermediğini, gizli kanama yaptığını bunun da anemiye (kansızlık) yol açtığını anlatan Demirkazık, ''Bir kişide anemi varsa bunun mutlaka nedeni araştırılmalı. Bu konuda hekimler de bilinçlendirilmeli. Anemisi olan hastalara demir ilacı verip gönderilmemeli'' dedi.

Kolon kanserinin teşhisinde erken teşhiste iyileşme şansının çok yüksek olduğu vurgulayan Demirkazık, erken teşhiste hastalığın ömür boyu yüzde 80-90 oranında bir daha tekrar etmediğini dile getirdi.

Demirkazık, 50 yaşın üzerinde olan, ailesinde kalın barsak kanseri hastalığı bulunan herkesin yılda en az bir kere kolonokoskopi yaptırması gerektiğini vurguladı.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 05 2009, 13:34:19
Televizyon çocukları nasıl etkiliyor?

Çocuk gelişimi açısından çok büyük riskler taşıdığı bildirildi.

Televizyon karşısında uzun süre kalan çocukların konsantrasyon güçlüğü çektiğine dikkat çeken uzmanlar, ayrıca çocukları hareketsiz ve pasif bir yaşam tarzına ittiğini belirtiyor.

Bursa Zübeydehanım Doğumevi Çocuk Gelişimci Uzmanı Aysun Demirok, okul öncesi dönemde çocuğun sosyal, duygusal ve zihinsel gelişiminin hızlı bir şekilde devam ettiğini söyledi. Bu anlamda çocukların televizyon karşısında uzun süre vakit geçirmemeleri gerektiğini kaydeden Demirok, "Bu dönemlerde soyut düşünce gelişmediği için her şeyi somut olarak yorumlarlar. Televizyon uygun olarak izletilmediğinde çocuklar konsantrasyon güçlüğü çekebilmekte ve dikkatini toplamakta sıkıntılar yaşanmaktadır. Ayrıca çocukları hareketsiz ve pasif bir yaşam tarzına iterek ve yanlış özdeşim modelleri kurmasına neden olabilmektedir." dedi

Demirok, çocuğa olumle televizyon alışkanlığı kazandırabilmek için yapılması gerekenleri ise şöyle sıraladı: "Anne baba çocuğun kaç gün ve kaç saat televizyon izlemesi konusunda bir plan yapmalıdır ve bu plana uygun hareket edilmelidir. Anne baba televizyonu çocukla birlikte ortak bir alana koyarak seyretmelidir. Televizyon izleme konusunda tutarlı davranmalıdırlar. Seyretmemesi gereken programları neden izlememesi gerektiği anlatılmalıdır. Anne babalar çocuğu televizyon izlemenin dışında resim yapması, kitap okuması, müzik, spor gibi aktivitelerle ilgilenmesi konusunda yönlendirmeliler. Anne baba televizyon izleme konusunda çocuklarına doğru model olmalıdır. Çocuğun izledikleri bazı kahramanların sadece film, hikaye olduğu gerçekte olmadığı anlatılmalıdır."

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 05 2009, 13:35:10
Hamilelikte güzelliğin sırrı

Hamilesiniz ve kendinizi şişman, çirkin bir kadın olarak görüyorsunuz. Bakım için kullanacağınız ürünlerle ilgili; 'bebeğime zararı olabilir mi' endişeleri taşıyorsunuz.Ne yapmalı, ne kullanmalı sorularının yanıtını uzmanlar veriyor.

Parents Dergisi'nden Müge Serçek, hamilelikte güzellik sırlarını Dermalogica Eğitim Müdürü Melike Yumlu'ya sordu.

Hamilelikte vücut bakımı yaptırmak zararlı mıdır, değilse nasıl yapılmalı?
Hiçbir sakıncası yoktur ama doğru bakımın yapılması gerekir. Doğru bakımdan kastım dikkat edilmesi gereken konulardan es geçilmemesi gerektiği. Örneğin kullanılan ürünlerin içinde esansiyel yağlar, asitler ve A vitamini olmamasına dikkat edilmeli. A vitamini ürün içinde retinol olarak geçer. İçinde retinol olan ürünler hamileler tarafından kullanılmamalı.

Neden, retinol zararlı bir madde mi?
Retinol A vitamini ve cildi normalleştiren bir vitamin olarak bilinir. Soyucu ve emilimi güçlü bir madde olduğundan anne adaylarına önerilmez.

Başka dikkat edilmesi gereken unsurlar var mı?
Hamilelik sırasında vücudun su topladığı ve buna bağlı olarak hassasiyetin arttığını unutmamak gerekir. Aşırı ısı, aşırı baskı ve çok hareketten kaçınılmalı. Bakım daha çok rahatlatmaya yönelik olmalı, örneğin selülit bakımı gibi bakımlar ve elektrikli bakım aletlerinin kullanımından kaçınılmalı. Yine termal sargılar veya çamur sargıları gibi vücut sargıları uygulanmamalı.

Termal ve vücut sargılarını niye önermiyorsunuz?
Sargılar vücutta baskı yaptığı için aşırı derecede rahatsızlık verir. Bu yüzden bebek bekleyen anne adayının vücuduna, herhangi bir baskı uygulamamak gerekir.

Hamilelik sırasında ciltte ne gibi değişiklikler meydana gelir?
Genel olarak cilt daha fazla hassaslaşır. Hassasiyete bağlı olarak ciltte kızarma meydana gelir, bu kızarma özellikle yüzde yanak bölgesinde daha fazla dikkat çeker. Ödem arttığı için şişlikler ve yine şişliklere bağlı olarak tüm vücutta duyarlılık artar. Şişme ile birlikte vücutta gerginlik hissedilir. Cildi yoğun nemlendiriciler ile nemlendirmek çatlakların oluşmasını engellemek açısından çok önemlidir. Bu dönemde cilt güneşe karşı çok duyarlı olduğundan hormonlara bağlı olarak hamilelik maskesi de denilen pigmentasyon lekeleri oluşabilir.

Yüzde, gebelik maskesi denilen lekeler nasıl önlenebilir ya da azaltılabilir?
Bu dönemde oluşan lekeler tamamen hormonlara bağlıdır. Bu dönemde yapılması gereken en önemli şey havanın sıcak veya soğuk olduğuna bakmadan her gün sabah güneş koruyucusu veya güneş koruyuculu nemlendirici kullanılmalı. Lekelerin tamamen oluşmasına engel olunamasa da daha az olmaları sağlanır. Yine günlük cilt tonunu aydınlatıcı bir eksfoliasyon kullanılmasını tavsiye ederiz. Eğer lekeler oluşursa, özellikle leke açıcı bir ürünü hamilelik ve emzirme dönemi bitimine kadar kullanımı önerilmez.

Bu dönemde vücudun nem dengesi nasıl korunmalı?
Sabah akşam tüm vücut ve yüz nemlendirilirken içten de bol su veya meyve suyu içerek nem dengesi sağlanmalı.

Hamilelik sırasında vücutta oluşan çatlaklar nasıl önlenebilir ya da azaltılabilir?
Çatlakları engellemek için düzenli olarak cildi nemlendirmek gerekir. Aynı zamanda haftalık peelinglerin çatlakları engellemede faydası olur. Yine düzenli profesyonel vücut bakımı, dokuları ve cildi rahatlatarak çatlakların oluşmasını engellemeye yardımcı olur.

Banyo yaparken ya da duş alırken nelere dikkat edilmeli?
Cildi kurutmayan, sabun içermeyen ürünler kullanılmalı. Sabun gibi alkali ürünler, cildi kurutur, nemsizleştirir ve cildin çatlamasına sebep olabilir. Bu yüzden bu tüp ürünlerin kullanımında ölçülü davranmak gerekir.

Hamilelik süresince cilt ve vücut bakımına dikkat eden bir annenin bebeği, anne karnındayken bunu hisseder mi, etkilenir mi?
Cilt ve vücut bakımı aynı zamanda ruha da hitap eder. İnsan kendini daha iyi hisseder, özellikle profesyonel bakımlar stresi azaltmayı hedefler. Annenin kendini iyi hissetmesi bebeği de olumlu etkileyecektir.

Hamilelikte göğüs bakımı
Bu dönemde göğüsler, şişkinlikten dolayı çok duyarlı olur ve yine gerilmeden dolayı çatlaklar meydana gelir. Göğüs ucu hariç, göğüslere bakım yapmak, özellikle de nemlendirmek için uygun bir ürün tercih edilmeli.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 05 2009, 19:24:40
Bu vitamin olmazsa bebek yaşamaz


B12 vitamini eksiliği olan kadınların, beyin ya da omurilik defekti gibi kusuru bulunan bebek dünyaya getirme riski yüksek çıktı.

İrlanda ve Amerikalı araştırmacılar İrlandalı kadınlardan topladıkları ve depoladıkları kan örneklerini analiz etti. Kandaki B12 vitamini ve folik asit seviyesini ölçtüler. Bunu kontrol grubu kadınlardan alınan kan örneklerindeki seviye ile karşılaştırdılar. Araştırmacılar, B12 vitamini eksikliği olan kadınların en az yüzde 2,5 kat daha fazla nöral tüp defektine sahip bebek doğurduklarını tespit etti.

B12 vitamini ette ve hayvansal gıdalarda daha yaygın olduğu için vejetaryenlerde vitamin eksikliği daha çok görülüyor. Dr. Duane Alexander, "B12 vitamini sinir sistemi faaliyetleri ve kırmızı kan hücrelerinin üretimi için zorunlu. B12 vitamini eksikliği olan kadınların sadece kendilerinde sağlık problemleri görülmüyor. Bu eksiklik çocuklarının ciddi doğumsal kusurla doğması riskini artırabiliyor " dedi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 05 2009, 19:25:36
Sizi yakalamadan siz onu yok edin

'Kolon Kanseri Bilinçlendirme' kampanyası, 4 Mart Çarşamba günü basına tanıtıldı.

''Kolon Kanseri Bilinçlendirme" kampanyası, 'Kanser sizi yakalamadan siz onu yok edin' sloganıyla 4 Mart Çarşamba günü Radisson SAS Otel'de düzenlenen basın toplantısıyla başladı. Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet Demirkazık'ın konuşmacı olarak katıldığı basın toplantısının moderatörlüğünü ise Show TV Spor Spikeri ve TSYD Yönetim Kurulu Üyesi Melih Gümüşbıçak yaptı.

Toplantıda konuşan Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer,
"Rahim, meme ve kolon kanseri taramalarla erken teşhis edilebilir. Sağlık Bakanlığı bu yıl özellikle kolon kanserinden korunmak ve erken teşhis için taramaya büyük önem verecek. Kolon kanseri önlenebilir bir hastalıktır. Risk faktörlerinden uzak durarak kolon kanserini de hayatımızdan uzak tutabiliriz" dedi.

Prof. Dr. Tuncer, "Kolon kanserine karşı bu ay içinde hemen her mecrada ekmek paketlerinin üzerinde, metro ve tramvay duraklarında, TV ve radyo programlarında, alışveriş merkezi ve marketlerde, hatta en olmadık yerlerde karşılarına çıkarak, halkımızın kolon kanserinden korunmak için ne yapmaları gerektiğini hatırlatmaya çalışacağız. Kolon kanserinden korunmak için lifli gıdalarla beslenmek, daha çok meyve ve sebze yemek, bol su içmek, hareketli yaşamak, sigara ve alkolden uzak durmak, fazla kilolu olmamak, süt ve süt ürünlerini bol bol tüketmek ve 50 yaşından sonra mutlaka senede bir kez dışkıda gizli kan baktırmak gerekiyor" ifadelerini kullandı.

Gelişmiş ülkelerde kanser görülme oranlarının son yıllarda düştüğünü, Türkiye'de de 2040 yılı için yüzde 10'luk bir azalma hedeflediklerini ifade eden Tuncer, ileride görülebilecek kanser vakalarını azaltmak için bebeklerin ilk 6 ay mutlaka anne sütü ile beslenmesi gerektiğini, gaz sancılarında Sağlık Bakanlığı onayı olmayan ilaçların kullanılmaması gerektiğini ve doğal yaşamanın en doğru yol olduğunu söyledi.

"Aslında vücudumuz kendisini kanserden koruyan mekanizmalara sahip" diyen Prof. Dr. Tuncer, "Ancak stres bu mekanizmaları kilitliyor. Bu yüzden stresten uzak ve doğal bir hayatı tavsiye ediyoruz. Sigara bilenen en önemli kanserojen" diye konuştu. Tuncer, "Türkiye'de her yıl 500 bin yeni kanser tanısı konuyor. Doktorlarımız mesaileri sırasında her saat başı 2 kanser teşhisi koyarken, bunlardan birisi ne yazık ki hayatını kaybediyor. Kanser hastalarının tedavisinin Türkiye'ye yıllık maliyeti 2.5 milyar euro. Eğer kanserin artış hızını durduramazsak, yakında bu tedavi masraflarının altından kalmayacak duruma geliriz" dedi.

Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet Demirkazık ise kolon kanserinde belirtilerin kaçırılmaması gerektiğine dikkat çekerek, doktorların altında yatan sebebi bilmeden kansızlık tedavisinde demir ilaçları vermekten kaçınması gerektiğini vurguladı. Demirkazık, "Dışkılamada değişiklik, kabızlık, bağırsakların tam boşaltılamamış hissi, aşırı zayıflık, dışkıda kan, dışkının zorlanarak ve kalem gibi ince çıkması kolon kanseri belirtisi olabilir. Bu durumda mutlaka bir doktora başvurmak gerekir" şeklinde konuştu.

50 yaş sonrası dışkıda gizli kan aranmasının son derece önemli olduğunun altını çizen Demirkazık, teşhis noktasında kolonoskopiden çekinilmemesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Demirkazık, "Halkımızın rahatsız olduğu bir teşhis yöntemi olan kolonoskopiden önce dışkıda gizli kan aranması gerekir. Dışkısında kan bulunmayanlar için kolonoskopi istenmez, ancak dışkıda gizli kan bulunması durumunda istenebilecek ileri bir tetkiktir. Sanal konoloskopi de yapılabilir ancak her vakaya uygun değildir" şeklinde konuştu.

Show TV Spor Spikeri ve TSYD Yönetim Kurulu Üyesi Melih Gümüşbıçak da, "Sporu çok seviyoruz. Ama lütfen sadece spor programlarını seyretmekle yetinmeyelim, aynı zamanda spor da yapalım" dedi.

Sağlık Bakanlığı'nın geri ödeme programında bulunan senede bir kez dışkıda gizli kan tahlili ile kolon kanseri erken teşhis edilebiliyor. Kanser türleri arasında görülme sıklığına göre üçüncü sırada yer alan kolon kanserine karşı bilinçlendirme kampanyası, Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanlığı ,Tıbbi Onkoloji Derneği ve Alman Merck Serono'nun katkılarıyla Mart ayı boyunca devam edecek.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 05 2009, 23:01:06
Menopoz dönemindeki kadınlar %29 - % 69 oranında göz kuruluğu riski altında!



Amerikan Tıp Bilimleri Enstitüsü kadınla erkeğin göz yapısı arasındaki farklılıkların gözyaşı bezlerinde, göz yüzeyinde, lenste ve retinada (gözün sinir tabakası) izlendiğini açıkladı. Östrojen, progesteron, androjen gibi cinsiyet hormonlarına bağlı olarak yaş, adet dönemi, hamilelik, menopoz ve andropoz gibi faktörler görme fonksiyonlarımızı etkilemektedir.

Menopozdan sonra göz kuruluğu artıyor!

Göz kuruluğu riski toplumun özelliğine ve yaşa bağlı olarak % 5.2 ile % 63 oranında görülmektedir. Sadece Amerika’da yılda 10 milyon kişide kuru göz bulguları olduğu belirtilmektedir. Göz kuruluğu görülme sıklığı ile ilgili yapılan çalışmalarda bazı hususlar dikkati çekmektedir. Örneğin yıllara göre dağılıma bakıldığında günümüzde artış gösterdiği, yine ileri yaş ve kadınlarda daha sık olduğu gözlenmektedir. Kadınlarda yaklaşık erkeklerden iki kat fazladır. Yapılan bir çalışmada 50 yaşın üzerindeki yaklaşık 3,2 milyon kadında kuru göz yakınmaları olduğu bildirilmektedir. Kadın Sağlığı Araştırmaları Birliği tarafından yapılan bir araştırmada menopoza girmiş olan kadınların % 62’sinde kuru göz bulgularının gözlendiği, ancak bunların sadece % 16’sının yakınmalarının menopoz ile bağlantısı olduğunu bildiği saptanmıştır.

Fatih Sultan Mehmet Egitim ve Araştırma Hastanesi’nden Doç Dr Tomris Şengör menapoz döneminde kadın sağlığında gözyaşının önemini şöyle açıklamaktadır,

” Gözyaşı yapımından sorumlu olan ana gözyaşı bezleri ile gözyaşına koruyucu destek sağlayan ve göz kapağı kenarında yer alan yağ bezleri büyük oranda cinsiyet hormonlarının etkisi altındadırlar. Menapoz döneminde östrojen hormonunun yapımının düşük seviyelere inmesi fakat daha da önemli olarak androjen hormonunun desteğinin azalması sonucu hem gözyaşı yapımı azalmakta hem de gözyaşı buharlaşması artmaktadır. Ayrıca menapoz döneminde verilen hormon destek tedavisi de sanıldığının aksine göz kuruluğuna neden olabilmektedir. Bunun nedeninin azalan androjen seviyelerine rağmen östrojenin artış göstermesi yani göreceli olarak dengenin androjen aleyhine bozulması olduğu düşünülmektedir.

Menopozdan sonra gözlerde yanma, batma, kızarma gibi şikayetlerle ortaya çıkan bu göz kuruluğunun tedavisinde yapay gözyaşı damlaları ve gözyaşı salgısını artırıcı ve kuru göze özgü bağışıklık yanıtını baskılayıcı damlalar yanında destekleyici tedaviler de uygulanmaktadır. Diğer taraftan gözyaşı yapımını azaltan ve menapoz döneminde kullanımında artış görülen antidepresan ve antialerjik ilaçların kullanımının azaltılması,da önem taşımaktadır.”

Gözlerde batma, yanma, bulanık görme , görme azlığı ile ortaya çıkan hastalık hakkında her türlü bilgi www.gozkurulugu.com’ da detaylı olarak anlatılmaktadır.

Katarakt; menopoz sonrası kadınlarda daha sık görülmektedir.

Menopozdan sonra kadınlarda katarakt gelişim riski aynı yaştaki erkeklere göre daha fazla. Menopoz sonrası östrojen kullanımı, katarakt riskini azaltıyor. Dünya Sağlık Örgütünün açıklamasına göre kişi hormon destek tedavisi alsa bile risk seviyesini yine de % 69 ile %29 arasında etkilemektedir. Menopoz öncesi dönemde ise östrojen, lensin iyonik yapısını ve su dengesini korumasını sağlamaktadır.

Adet döngüsüne göre kadınlarda kornea (gözün saydam tabakası) kalınlığı değişmektedir.

Adet döneminin 15. ve 16. günlerinde kornea kalınlığı %5.6 oranında artmaktadır. Hamilelikte de her 3 aylık dönemde korneada %3’lük bir kalınlık artışı oluşmaktadır.Kornea adet döngüsü boyunca şekil olarak da değişmekte ve adet döngüsünün başında daha dik olan kornea, yumurtlamadan sonra daha düz bir şekil almaktadır.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 05 2009, 23:02:21
KADINI SOSYAL HAYATTAN KOPARAN PROBLEM: İDRAR KAÇIRMA



Özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkan ‘idrar kaçırma’ sorunu kadını sosyal hayattan koparıp yalnızlaştırıyor. Öksürürken, hapşırırken, hatta gülerken idrar kaçıran kadınlar, aile ortamında dışlanıyor.

Giysilerini, yatağını ya da oturduğu koltuğu ıslattığı için birlikte yaşadığı geliniyle, hatta kızıyla bile arası açılabiliyor. Komşusuna bile gidemez duruma geliyor, çevresiyle bağlarını koparıyor.

İdrar kaçırma problemi kariyer kadınını da etkiliyor. Mesai saatleri içinde sık sık üstünü değiştirmek ve iş toplantılarını petle yönetmek zorunda kalan kariyer kadınının işyerindeki verimi ve motivasyonu sekteye uğruyor.

Oysa kadına sosyal hayatı kabusa çeviren idrar kaçırma probleminden on dakikalık bir cerrahi müdahaleyle kurtulmak mümkün. Ancak kadınlar, ‘utanıp’ anlatamadığı ve idrar kaçırmayı ‘kader’ olarak kabul ettiği için yıllarca bu sorunla yaşamaya devam ediyor…

Medical Park Bahçelievler Hastanesi Tüp Bebek Merkezi ve Kadın Doğum Bölümü Direktörü Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Kadir Savan; kadında sosyal, psikolojik ve fiziksel travmalara neden olan ‘idrar kaçırma’ sorunuyla ilgili şu bilgileri verdi:

İdrar kaçırma; istem dışı idrarını tutamama ve farkında olmadan idrarını boşaltma durumudur. Normalde herkeste (kadın ve erkek), idrar torbası normal kapasitesine kadar dolduğunda, beyinde uyarılmayla idrar yapma isteği oluşur. Ancak bazı durumlarda; gerek kadınlarda, gerek erkeklerde (ama çoğunlukla kadınlarda) idrar torbası tam dolmadan ya da tuvalete gitme isteği oluşmadan idrar kaçırılır. Hasta, idrarını tutamaz. Hatta bazen idrarını kaçırdığını bile fark etmez. Sadece üzerini ıslattığı zaman idrar kaçırmış olduğunu anlar.

Eğer hasta; öksürünce, hapşırınca, gülünce, ağır bir şey kaldırınca, perde çekerken hatta otururken idrar yapıyorsa ‘idrar kaçırma’ sorunu var demektir. Bazı hastalar ise suyun sesini duyunca veya oturmuş misafiriyle sohbet ederken ve her şey normalken bir anda idrarının geldiğini hisseder. Çoğu zaman da tuvalete yetişemeden altını ıslatır. İşte bu durumlar idrar kaçırmanın başka bir şeklidir. Bu durum daha çok sinir sistemi hastalıklarına bağlı olarak gelişir.

AİLEDE DIŞLANIYOR KOMŞUYA BİLE GİDEMİYOR

Kadınlar genellikle idrar kaçırmayı kaderleri olarak kabul ediyor ve gizliyorlar. Önce utanıyorlar sonra da kendilerini toplumdan soyutluyorlar ve içlerine kapanıyorlar. Ardından ailede, sorunlar başlıyor. Evinde oturduğu koltuğu, yatağı, giysilerini ıslattığı için ailesiyle kendisi arasında sorunlar yaşıyor. Geliniyle hatta kızıyla bile arası açılıyor. Hasta bir süre sonra dışarı çıkamaz duruma geliyor. Dışarı çıktığında idrar kaçıracağı korkusuyla eve kapanıp kalıyor. Komşusuna bile gitmiyor, dostlarından uzaklaşıyor. Sosyal hayatı kalmıyor. Tüm bunlar hastada depresyon, panik atak ve psikolojik sorunlara yol açıyor.

CİNSELLİKTEN SOĞUYOR

İdrar kaçırma, eşlerin cinsel hayatını da bozuyor. Çünkü ilişki esnasında hasta idrar kaçırabiliyor ve bu da hastada eşine karşı bir mahcubiyet duygusunun oluşmasına yol açıyor. Bunun sonucunda erkek de kadın da birbirleriyle birlikte olmaktan kaçınıyor. İlişkide bu tür problemler ortaya çıkınca, erkekte kadına karşı bir soğukluk duygusu baş gösteriyor.

KARİYER KADININI DA VURUYOR

Her kesimden kadını etkileyen idrar kaçırma sorunu kariyer kadınını da olumsuz etkiliyor. 30-35 yaşında, kariyer sahibi, iş hayatının içinde aktif olarak bulunan bir kadında idrar kaçırma başladığında, ciddi sorunlar yaratabiliyor. İş toplantılarına gitmekten kaçınmaya başlıyor ya da toplantı sırasında sık sık ara verip tuvalete gidiyor. Sürekli pet kullanmak zorunda kalıyorlar. Ama pet kullansalar bile, idrar kaçırınca toplantı arasında, iş günü içinde sık sık tuvalete gidip pet değiştirmek zorunda kalıyorlar. Bu da kadının iş verimini, performansını ve iş arkadaşlarıyla ilişkilerini zayıflatıyor.

KADER DEĞİL ÇÖZÜMÜ OLAN BİR HASTALIK

İdrar kaçırma; dünyanın her tarafında, normal doğum yapmış kadınların yaklaşık yüzde 25 ila 30’unda görülür. Yaklaşık üç doğum yapmış kadından birisinde az veya çok idrar kaçırma görülür. Bir başka deyişle, 3-4 kadından birinde rastlanıyor. Bu da çok yüksek bir rakam. Ancak bu sıklığa rağmen hastaların çok az bir kısmı doktora müracaat ediyor; çünkü utanıyorlar. Bunu kader olarak kabul ediyor, normal doğumun, menopozun ve yaşlılığın doğal bir sonucu olduğuna, bu sorunla birlikte yaşaması gerektiğine kendilerini inandırıyorlar. Oysa idrar kaçırma kader değil, çözümü olan bir hastalıktır. Bugün tedavide son derece yüz güldürücü sonuçlar almaktayız. Özellikle hasta erken gelirse, tedavi şansı ve başarı oranı çok yüksektir. O nedenle diyoruz ki; ne olur idrar kaçırma şikayetleriniz başladıysa bir an önce hekime gidip, zamanında tedavi olun. Çünkü erken dönemde gelirlerse, bazı ilaçlar ve bazı egzersizlerle, ameliyata bile gerek kalmadan tedavi edebiliriz. Ama gecikirlerse hem idrar torbasında bozukluk ve sarkmalar, hem de sinir sistemindeki sorunlar daha da artar. O yüzden erken tedavi çok önemli.

Hastalığın tedavisinde önemli olan idrar kaçırmanın hangi tip olduğunu belirlemektir. Tipini belirledikten sonra, tedavi yöntemine karar veriyoruz. Sinir sistemine bağlı olanların tedavisi tıbbi, doğumdan kaynaklı sarkmalara bağlı olanların tedavisi ise ameliyattır. Eğer hastalık erken teşhis edilmişse; ilaç tedavisiyle birlikte, ‘idrar torbası günlüğü’ dediğimiz işeme programı ve bir de perine bölgesi egzersizleri veriyoruz. Bunların üçünü yaptığımızda yüzde 60-70 oranında hastalar toparlanır, adaleler güçlendiği için idrar torbasını kasarak yukarı kaldırır ve idrar kaçışını önler. Ameliyata gerek kalmaz.

10 DAKİKADA YEPYENİ BİR HAYAT

Eğer geç kalındığıysa; en önemli şey, öncelikle sinir sisteminde bir sorun olup olmadığını tespit etmek. Acaba hastada, mesanenin sinirsel uyarısına bağlı oluşan bir idrar kaçırma mı var ona bakarız. Sinirsel idrar kaçırma olan hasta; oturmuştur, misafiri vardır ve birden idrar yapma isteği gelir. Bu türler genellikle sinirsel bozukluğa bağlıdır. İşte o zaman acaba beyinde, omurilikte bir bozukluk, Parkinson, MS, Alzheimer var mıdır veya şeker hastalığının yan etkisi midir, sinirlerde hasar var mıdır bunları değerlendiririz. Bunlara bağlıysa, tedavisini özellikle, ilaç, egzersiz ve fizik tedaviyle yaparız.

İdrar kaçırma bunların hiçbirinden kaynaklanmıyorsa; hasta öksürünce, hapşırınca, ağır bir şey kaldırınca, gülünce idrar kaçırıyorsa, idrar torbasında da sarkma varsa, tedavisi ameliyattır. Ameliyatı ya karından yapıyoruz ya da küçük bir kesi ile vajinal bölgeden idrar torbasının boynunu kalça kemiğinin iç yüzüne asıyoruz. Küçük, on dakikalık bir ameliyattır. Bu ameliyatla hastaların yüzde 95’e yakınında olumlu sonuç alabiliyoruz.

İLK NEDEN NORMAL DOĞUM

İdrar kaçırma özellikle normal doğum yapmış kadınlarda daha sık görülür. Normal doğum, doğum yollarını zedelediği için en önemli idrar kaçırma nedenidir. Çünkü bebeğin doğum kanalından çıkması sonucu, idrar torbasında zedelenmeler ve travmalar oluşur. İdrar torbasının boynunu yukarı asan adaleler; zor, müdahaleli ve iri bebek doğumlarından dolayı zedelenir ve boyun kısmını kapatamaz. Kapatamayınca da hasta idrar kaçırır. Yani normal doğum sırasında idrar torbasının yapısı bozulur. Normal yollarla doğuran kadınlarda, sezaryendekinden en az 10-15 kat daha fazla idrar kaçırma olur.

İkincisi sinir sistemine bağlı idrar kaçırmalardır. Hastada sinir sistemini bozan (Parkinson, Alzheimer ve kadınlarda daha sık görülen MS hastalığı, beyindeki herhangi bir rahatsızlık, beyin kanaması veya travması geçirmiş olmak, omurilikte zedelenme) sorunlar ve hastalıklar varsa, idrar kaçırmaya neden olabilir. Hatta bazı durumlarda idrar kaçırma MS hastalığının ilk belirtisi olabilir. Hasta bu belirtiyle geldiği zaman bu tür hastalıkları da erken teşhis etme şansı doğar. Hastaların bir kısmında MS hastalığının teşhisini koyup, hastalığı ortaya çıkarabiliyoruz. İdrar kaçırmanın altında yatan nedenlerden biri de şeker hastalığıdır. Buna da dikkat etmekte fayda var.

MS’İ YAKALATAN BELİRTİ

Eğer idrar torbasında bir sarkma yoksa, idrar kaçırma; özellikle sinir sistemi hastalıklarında bir erken belirti olduğu için, erken teşhis konulmasını ve hastaları doğru yönlendirmeyi sağlayan çok önemli bir erken belirtidir aslında. O yüzden kadınlar idrar kaçırıyorsa, ihmal etmemeli ve MS ile şeker hastalığı yönünden dikkatle araştırılmalı.

Bazen de hastanın kullandığı kalp ve tansiyon ilaçları idrar torbasının çalışma mekanizmasını bozabiliyor ve idrar kaçırmaya neden olabiliyor. Bazı hastalar, özellikle kabızlık ya da karın içi basıncın artmış olduğu durumlarda, idrar kaçırabilirler. Menopoz dönemi de önemli bir etken. Menopoz döneminde, özellikle ellili yaşlardan sonra kadınlarda idrar kaçırma gittikçe artıyor.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 05 2009, 23:04:18
İKİZ BEBEK DOĞUMLARINDA 30 YILDA YÜZDE 65 ARTIŞ



İkiz bebekleri nerede görsek ilgimizi çeker. Sokakta bir annenin ya da babanın ikiz bebeklerinin arabasını sürmesini sevimli buluruz. Ancak ikiz bebekleri büyütmek göründüğü kadar kolay değildir. Üstelik bu konuda dünyada yapılmış çok az bilimsel yayın bulunmaktadır.

Acıbadem Maslak Hastanesi Bebek Yoğun Bakım Uzmanı Dr. Gülnihal Şarman, son 30 yılda ikiz bebek oranlarında yüzde 65 oranında artış olduğunu, yılda 1,5 milyon bebeğin doğduğu Türkiye'de ise 45 bin ikiz doğum meydana geldiğini belirtiyor.

İkiz doğumların artmasında başlıca üç neden var:

40 Yaşında Her Bin Doğumun 50’si Çoğul Gebelik

1. İleri Anne Yaşı:

İleri anne yaşı, hiçbir yardımla gebelik olmasa da çoğul bebek riskini artırıyor. Bunun nedeni ileri yaş annelerinde yumurtlama sayılarının yüksek gitmesidir. 20 yaşındaki gebelere bakıldığında bin doğumun 22’si ancak ikizken, 40 yaşında bin doğumun 50’si çoğul gebelik oluyor.

İkiz Doğum Normal Gebelikte Yüzde 1, Tüp Bebekte Yüzde 13

2. Tüp Bebek Yöntemleri:

Tüp bebek yöntemlerinin son yıllarda artan sayılarda uygulanması başta ikiz bebekler olmak üzere çoğul gebelik oranlarını artırıyor.

Tüm dünyada 80’lerin ortasından 90’ların sonuna doğru ikiz ve üzeri çoğul gebelikler adeta moda gibiydi. Bu bebekler o kadar erken doğdular ve öyle problemlerle yaşadılar ki, bazı duraklar ve frenler getirildi.

1990’ların son döneminde “fetal redüksiyon” denilen işlemle, ikiz üzeri olan tüm çoğul gebeliklerde ikize indirmek söz konusu oldu. Bu bile çoğul gebeliklerin beklenenin üzerinde olmasına yol açtı.

Pek çok aile, çok çeşitli nedenlerle, maksatlı olarak kaybedilmesine izin vermedikleri için 2000’lerin başında kadın doğumcular ve tüp bebek merkezleri daha az bebeği transfer ederek, fazla sayıdaki bebeğin anne karnına yerleşmemesi için çalışmalarda bulundular.

Özellikle üçüz ve üzeri çoğul gebelikler 90’ların sonlarına göre daha az doğuyorlar. Bu da risklerin azalması açısından çok daha faydalıdır. Gerçekten de tüp bebek tedavisi sonucunda ikiz gebelik riski, normal gebeliklere göre 10 kat daha fazladır. Bütün normal gebeliklerde ikizlik yüzde 1 iken, tüp bebeklerde yüzde 13 oranında görülür.

Çoğul Gebelik Savaştan Sonra Artıyor

3. Başka Faktörler:

Nijeryalı kadınlarda ikiz doğurma binde 45 oranındayken, İskandinav ülkelerinde çok daha düşüktür. Tarihsel olarak bakıldığında toplumların çok stresli dönemlerinin hemen sonrasında ikizlikler artar, 3-4 sene sonra bu oran rayına girer. Bu artış, toplumun savaş sonrasına hızlı nüfus üretmek içgüdüsünden kaynaklanıyor olabilir. Belki bu ekonomik krizin hemen sonrasında biz de doğal çoğul gebeliklerin arttığı bir süreç yaşayabiliriz.

Tek Ve Çift Yumurta İkizinin Farkı Nedir?

Tek yumurta ikizleri:

Tek yumurta ikizleri bir yumurta hücresinin sperm hücresiyle döllendikten sonra aynı yumurtanın ikiye ayrılması ile oluşur. Tek yumurta ikizlerinin, kan grupları, cinsiyetleri, saç göz rengi aynı olur. Bunların kesin tanısı genetik DNA testleriyle konulur. Bu ikizlerin çoğunun plasentası da aynıdır. Ayrı plasenta yüzde 30 oranındadır. Plasenta zarlarına mikroskop altında bakıldığı gibi, son yıllarda genetik tanıya da başvurulmaktadır.

Çift yumurta ikizleri:

Çift yumurta ikizlerinde iki yumurta iki spermle birleşir ve iki ayrı bebek oluşur. Bu ikizleri aynı odayı paylaşan kardeşlere benzetebiliriz. Ayrı yumurta ikizleri birbirlerine çok benzeyebilecekleri gibi bazen de hiç benzemeyebilirler. Bu ikizlerin DNA’ları yüzde 50 oranında aynıdır. Kardeşlik açısından birbirlerine benzeyebilirler, farklı cinsiyette olabildikleri gibi aynı cinsiyette de olabilirler. Ayrı yumurta ikizlerinin kendilerinin de ikiz bebek doğurma şansı 2,5 kat artar.

Yarı aynı yumurta ikizleri:

Birbirine çok benzeyen biri kız, biri erkek ikizler yarı aynı yumurta ikizlerini düşündürür. Bir yumurta döllenmeden kendi başına ikiye bölünür. İki ayrı sperm tarafından döllenir. Ayrı cinsiyette olabilen bu ikizlerin DNA yapısı yüzde 75 aynıdır.

Yapışık ikizler:

Yapışık ikizler de aynı yumurta ikizleridir. Çok nadir görülen bu ikiz türü, 200 bin gebelikte bir görülür. Bunların yüzde 65’i ilk günde ölür, yüzde 90’ı da ilk sene içinde ölebilir. Bu bebekleri ayırarak yaşamlarını sürdürmek çok zordur. Bu noktada hangi organlarını paylaştıkları çok önemli olur.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 05 2009, 23:05:05
Sağlıklı dişler için çay içmeli



Yapılan son araştırmalara göre çay içmek dişleri sağlıklı tutmak için iyi bir yöntem.

Plusdent Diş Kliniği Diş Hekimi Onur Öztürk yapılan son araştırmalara göre çayın ağız hijyenini bozan zararlı bakterilerle savaşarak dişeti hastalıkları ve çürüğün oluşumunu azalttığını belirtti.

“Siyah çayın içinde bulunan bileşenler diş üzerindeki gıda artıklarında asit üretimini ve bakterilerin çoğalmasını yavaşlatırlar. Aynı zamanda gıda artıklarının dişin üzerine yapışmasına sebep olan bakteriyel enzim glukosiltransferaz’ın etkisini yavaşlatıp, ağız hijyeninin korunması kolaylaştırırlar. Ancak daha sağlıklı olduğu düşünüldüğü için tercih edilen bitki çayları fazla asit içermesinden dolayı diş minesine zarar verebilir. Bunun için bitki çayı alırken pH seviyesine dikkat edilmesi gerekir. Bitki çayı alırken pH değeri yüksek olan çaylar tercih edilmeli.”

Şeker ve asit içeren içeceklerin diş minesinde tahribata ve çürüklere neden olduğunu belirten Diş Hekimi Onur Öztürk bu tür içeceklerden mümkün oldukça uzak durmanın ağız ve diş sağlığı açısından yararlı olduğunu belirtiyor ve dişler için en mükemmel içeceğin ise su olduğunun altını çiziyor. Bütün bunların yanı sıra ağız hijyenini sağlamak ve plak oluşumunu önlemenin asıl yolunun düzenli diş fırçalamak ve diş ipi kullanımı olduğunu belirten Öztürk bunların sadece yan etkenler olduğunun da altını çiziyor.

Ayrıca şekersiz olarak içilen sütün de dişler için oldukça yararlı olduğunu belirten Öztürk sütte bulunan kalsiyum maddesinin ayrıca kemikleri ve dişleri güçlendirdiğini ve özellikle çocukların içmesi gerektiğini vurguluyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 05 2009, 23:06:11
Türkiye’de etkili olan grip virüsü H3N2



İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Badur, 2008-2009 sezonunda Türkiye’de dolaşımda olan grip virüsünün Avrupa’da da baskın olan Influenza A (H3N2) olduğunu açıkladı.

Prof.Dr. Selim Badur, geçtiğimiz günlerde bazı basın yayın organlarında yer alan haberlerin aksine, Avrupa ve ülkemizde dolaşımda olan H3N2 alt-tipinden Influenza A suşlarında herhangi bir anti-viral direnci saptamadıklarını; bu tarz bir direnç sorununun ABD’de dolaşımda olan H1N1 suşları ile ilintili olduğunu belirtti.

Avrupa Hastalıktan Korunma ve Kontrol Merkezi (ECDC), 2008-2009 sezonunda Avrupa’da baskın grip virüsünün İnfluenza A (H3N2) olduğunu açıklamıştır. Yapılan çalışmalar, Tamiflu’nun (oseltamivir) bu virüse bağlı gribin tedavisinde tamamen etkili olduğunu göstermiştir. Bunun yanı sıra, Tamiflu, halen, İnfluenza A (H5N1) enfeksiyonlarının (kuş gribi) tedavisinde Dünya Sağlık Örgütü’nün öncelikle önerdiği antiviral seçeneği konumunu korumaktadır.

Mevsimsel grip, ikincil komplikasyonlarla birlikte çok sayıda hastalığa ve bağışıklık sisteminde sorunu olan hastalar gibi yüksek risk grubu içinde yer alan kişilerdeyse ölüme neden olabilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tahminlerine göre her yıl 500.000 kadar insan grip ile bağlantılı komplikasyonlar nedeniyle hayatlarını kaybetmektedir

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 05 2009, 23:06:56
EV HANIMLARI DİKKAT! OBEZİTE SİZE MİSAFİR GELEBİLİR!



Bugün obezite, genel olarak dünyadaki gelişmiş toplumlarda erkeklerde, gelişmekte olan toplumlarda ise kadınlarda daha sık görülmektedir. Türk kadınlarında obezite sıklığı yüzde 33 iken, erkeklerde yüzde 13 civarındadır. Bu farklılığa, eğitim, gelir düzeyi, sosyal durum, doğum sayısı, diyabet gibi faktörler etki etmektedir, ancak özellikle ev hanımlarının çalışan hemcinslerine oranla kilo alma risklerinin daha fazla olduğu görülmektedir. Kadıköy Şifa Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Rabia Yurdagül, ev hanımlarının obeziteden nasıl korunabileceklerini anlatıyor ve sağlıklı beslenme önerileri sunuyor.

Ev hanımlarının kilo alma nedenleri nelerdir?

Mutfakta geçirilen sürenin uzun olması ve bu esnada yapılan sık atıştırmalar,

Her gün yapılan beş çaylarında tüketilen yüksek yağ ve şeker içeren kek, pasta, börek ve diğer hamur işleri,

Kabul günlerinde hanımların sanki birbirleriyle yarışırcasına hazırladıkları çok çeşitli ve bol kalorili besinler,

Gelişen teknoloji ile birlikte ev işlerinin büyük çoğunluğunun makineler aracılığı ile gerçekleştirilmesi,

Fiziksel aktivitenin yetersizliği

Yapılan bir araştırmada beslenme ve egzersiz bilinç düzeyinin yetersiz olması, fiziksel aktivite olanaklarının kısıtlı olması ve eğitim, sosyoekonomik durum gibi faktörlere bağlı olarak obezitenin ev hanımlarında %31 oranında görüldüğü saptanmıştır. Obezitenin daha çok görülmesi hipertansiyon, kan yağlarında artış, şeker hastalığında artış ve kalp hastalıklarında artış gibi problemleri de beraberinde getirdiği için toplum sağlığının korunmasında oldukça önemli bir yere sahip olan yeterli ve dengeli beslenme konusunda ev hanımlarının muhakkak bilinçlendirilmesi gerekmektedir.

Beslenme önerileri:

Kabul günleri kilo almak için büyük etkendir. Böyle günlerde sanki kadınlar arasında bir rekabet oluşur ve bir yemek hazırlama yarışına girilir. Oysaki daha az kalorili ve daha lezzetli menüler hazırlamak mümkündür. Ağır hamur tatlıları yerine dondurma, az şekerli sütlü tatlılar ve meyve tatlılarını, pasta ve kızartmalar yerine az yağ ile hazırlanmış börek ve poğaçaları, taze meyve ve mayonezli ve bol yağlı salatalar yerine bol yeşillikli vitamin deposu salataları, taze meyveleri, şekerli ve asitli içecekler yerine ayran, taze sıkılmış meyve sularını ve bitki çaylarını tercih etmek hem alınan fazladan kalorileri azaltır hem de sağlığa olumlu katkı sağlar.

Yemek yeme hızı çok önemlidir. Yemekleri yavaş yemek, iyi çiğnemek, küçük lokmalar halinde yemek hem sindirime yardımcı olup gaz ve hazımsızlığı önler hem de tokluğun daha kısa sürede oluşmasına yardım eder.

Yemek hazırlama ve pişirme esnasında doğru yöntemlerin kullanılması alınacak gereksiz kalorileri önleyecektir. Örneğin etli yemeklere ekstra yağ ilavesine gerek yoktur, sebze ve zeytinyağlılara eklenen yağ miktarı azaltılıp, baharatlarla yemekler lezzetlendirilebilir. Et ve ürünlerinde yağsız olanlar, süt ve ürünlerinde ise yağsız veya yarım yağlı olanlar tercih edilebilir.

Yemek servisinin uygun porsiyonlarla yapılması hem yiyecek israfını önler, hem de kalan yemekleri bitirme gayretiyle gereğinden fazla besin tüketimi ile fazladan alınan enerjiyi azaltır.

Yapılan fiziksel aktivite miktarı artırılmalıdır. Haftanın en az 3 günü düzenli olarak 30- 45 süre ile dakika yürüyüş, yüzme gibi egzersizler yapılarak hem kilo verilmesi sağlanır hem de kilo alımları engellenir. Egzersiz fazladan enerji alımını kısıtlayacağı gibi, sağlığı geliştirmeye de yardımcıdır.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 05 2009, 23:07:45
Her 100 kadından birinde Vajinismus görülüyor!



Kadınlar hastalıklar dışında cinsel sorunlarını jinekologları ile paylaşmaktan çekiniyor. Bundan dolayı çoğu yaşamları boyunca kendilerini rahatsız eden sorunları ile yaşamaya devam ediyor. Vajinismus, yani ağrılı cinsel ilişki bu sorunların başında yer alıyor. VKV Amerikan Hastanesi Kadın Sağlığı Ünitesi uzmanlarından ve www.tupbebek.com sitesi medikal direktörü Dr. Senai AKSOY vajinismus ile ilgili en önemli soruları yanıtladı.

Vajinismus nedir?

Cinsel ilişki sırasında ağrı veya acı duyma ile basitçe özetlenebilen vajinismus, mağdur olan çoğu kadın tarafından çözümsüz bir sorun olarak görülüyor. Yaklaşık olarak kadınların %1'inde görülen vajinismus, vajinanın dış kısmında yer alan kaslarda, penis, parmak, tampon ya da muayene spekulumu yerleştirme esnasında meydana gelen istemsiz kasılmalara verilen addır. Bazı vakalarda vajinismus cinsel ilişkiyi mümkün kılamayacak kadar ağırdır. Muayene esnasında dahi kasılmalar meydana geldiğinden normal doğum yapmak bile mağdur kadınlar için mümkün olmayabiliyor.

Vajinismus tanısı konulan kadınların çoğu normal kadınlar gibi cinsel istek duyuyor ve uyarılıyorlar. Hatta rahatça orgazm da olabiliyorlar. Bazı durumlarda vajinismus ilk cinsel deneyim ile birlikte ortaya çıkarken bazı kadınlarda tamamen sağlıklı bir cinsel yaşam sonrasında ortaya çıkabiliyor.

Vajinismus nedenleri nelerdir?

Vajinismus nedenlerinin başında geçmişte yaşanan psikolojik travmaya neden olan cinsel taciz, ağrılı jinekolojik muayene, çok ağrılı ilk cinsel deneyim yer alıyor. Bunların dışında katı dini inançlar ve cinsel eğilimde bozukluklar da vajinismusa yol açabiliyor. Genelde vajinismus mağduru olan kadınlar genital bölgeleri ve vajinalarının boyutları hakkında yanlış bilgilere sahipler. Bu yüzden de vajinalarının içine herhangi bir şey giremeyecek kadar küçük ya da dar olduğuna inanabiliyorlar.

Ayrıca endometriozis, kronik enfeksiyonlar, kızlık zarının gergin olması gibi nedenler de vajinismusa yola açabiliyor. Kesin tanı ise ancak kapsamlı bir jinekolojik muayeneden sonra konulabiliyor.

Vajinismus tedavisi nasıl yapılır?

Tedavinin en önemli amacı istemsiz gerçekleşen kasılmaların engellenmesi. Kadının genital anatomiyle ilgili temel bilgileri edinmesi için eğitim veriliyor. Vajinal penetrasyon öncesi gevşemesi için teknikler gösteriliyor. Kegel egzersizleri ile ilgili bilgi veriliyor ve nasıl uygulayacağı gösteriliyor. Vajinismus tedavisinde diğer bir yöntem de vajinanın parmaklarla ya da özel aletler (vajinal dilatatör) kullanılarak genişletilmeye çalışılmasıdır. Bu yöntem ancak bir doktor tavsiyesiyle uygulanabilir ve başarı oranı en yüksek olanıdır.

Kegel egzersizleri nasıl yapılır?

Kegel egzersizleri vajinanın girişinde yer alan kasların çalıştırılarak geliştirilmesi için uygulanan egzersizlerdir. İki parmağınızı vajinaya yerleştirerek parmağınızın dışarıya çıkmasını engelleyecek şekilde vajina kaslarınızı sıkın. Bu alıştırmayı yapamayanlar idrarlarını yaparken işlemi yarıda kesmeye çalışabilirler. Her iki alıştırmada vajina girişindeki kaslar çalıştırılır. Bu kasların istemsiz olarak kasılması vajinismusun temel nedenidir. Egzersizi günde en az 5 - 6 kez tekrarlayın. 4 - 6 hafta arasında sonuç alamadığınız takdirde doktora başvurmanız gerekir.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 05 2009, 23:08:05
ERKEKLERDE İKTİDARSIZLIK KORKUSUNA YOL AÇAN HASTALIK: KRONİK PROSTATİT



Erkeklerde, cinsel hayatın başlamasıyla görülen ve halk arasında “prostat nezlesi” olarak bilinen kronik prostatit, iktidarsızlık korkusuna neden oluyor. Uzmanlar, genital bölgede ağrılara neden olan kronik prostatitin önlenmesi için sık sık boşalmayı öneriyorlar. Anadolu Sağlık Merkezi Ataşehir Tıp Merkezi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Cüneyt İşeri, kronik prostatit hastalığı ile ilgili çarpıcı bilgiler verdi.

Kronik prostatit sendromu, erkeklerde, cinsel hayatın aktif hale gelmesiyle birlikte görülmeye başlıyor. Bu rahatsızlık 20’li yaşlardan 40 - 50’li yaşlara kadar erkeklerin yaklaşık yüzde 5’inde görülüyor. 50 yaşın üstündeki erkeklerde de en sık rastlanan üçüncü hastalık olarak biliniyor. Kronik prostatit, idrar yaparken yanma ve sık idrar ihtiyacı gibi yakınmaların yanı sıra genital bölge ağrılarına da neden oluyor.

Anadolu Sağlık Merkezi Ataşehir Tıp Merkezi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Cüneyt İşeri, prostatit hastalığının tedavisinin zor ve uzun süreli olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi:

“Kronik prostatit bulaşıcı değil ancak kesin tedavisi çok zor olan ve yıllarca devam edebilen bir hastalık. Bu nedenlere hekimler kronik prostatiti olan hastalardan kesin olarak tedavi edilemeyenlere bu hastalıkla birlikte yaşamayı öğretiyor.”

Kronik prostatit hastalarının;

Prostatını sıcak tutmaları,
Düzenli bir cinsel hayatlarının olması,
Kabızlıktan korunmaları gerekiyor.

Düzenli egzersiz ağrıları azaltıyor!

Kronik prostatit, hastalarda sıklıkla psikolojik sorunlara yol açıyor. Bu nedenle cinsel hayatı da olumsuz yönde etkiliyor. Kronik prostatiti olan erkeklerin genital bölgelerinde ağrı duyuyor olmaları bu kişilerde iktidarsızlık endişesine de yol açıyor.

Johns Hopkins Medicine (JHM) hekimlerinin yaptığı bir araştırma; düzenli yapılan sporun, kronik prostatit hastalığı olan erkekleri ağrılardan koruduğunu gösteriyor. Anadolu Sağlık Merkezi Ataşehir Tıp Merkezi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Cüneyt İşeri düzenli egzersizin prostatit hastalığına etkileri hakkında şu bilgileri verdi:

“Fiziki egzersizlerin, nedeni bilinmeyen bazı ağrılara iyi geldiği bilinen bir gerçek. Buradan yola çıkan araştırmacılar, egzersizin kronik prostatit ağrılarına da iyi gelip gelmeyeceğini merak ediyorlar. Johns Hopkins Medicine (JHM) hekimlerinin yaptığı araştırma, egzersiz yapan erkeklerde ağrıların egzersiz yapmayanlara göre daha az olduğunu ortaya koyuyor. “

Fiziksel aktivite kronik prostatitin yarattığı ağrılara iki yönden etki ediyor: Birincisi, genel olarak insanların işlevselliğine katkı sağlarken, bir yandan da stres ve depresyonun azalmasını sağlıyor. İkinci olarak da fizik tedavi, hareket ettirilen bölgeyi ısıtarak yapılan bir tedavi yöntemidir. Ağrılı bölge harekete geçirilir ve orada kanlanmayı sağlayarak bölgenin ağrı eşiği yükseltilir. Genelde tüm fizik tedavi uygulamaları, aynı etkiyi uyandırıyor.

Hekimler, kronik prostatitin yarattığı ağrılar için aerobik ve stretching gibi spor salonunda yapılabilecek egzersizleri öneriyorlar.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 05 2009, 23:08:44
EKONOMİK KRİZ PSİKOLOJİMİZİ NASIL ETKİLİYOR?



Günümüz şartlarında bireyler ve aileler ekonomik krizden farklı olarak etkileniyorlar. Amerikan Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uzman Psikolog Aslı Akkan bu normalin dışındaki kriz durumlarında sistemin eninde sonunda düzene gireceğini ve bu sürecin geçici bir durum olduğunu unutmamak gerektiğini söylüyor.

Aile sahibi olmak, ebeveyn olmak başlı başına bir sorumluktur. Aile kuranlar, anne baba olmaya karar veren bireyler farkında olarak ya da olmayarak hayatları boyunca bir çok zorluğa göğüs germeleri gereken bir yolculuğa başlarlar. Günümüz ekonomik şartları ne yazık ki zaten zorlayıcı olabilen/olan bu yolculuğu daha da zorlaştırmaktadır.

İçinde bulunduğumuz ekonomik krizin aile kurumu üzerindeki etkisini üç ana başlık altında inceleyebiliriz:

Bireye (ebeveyne) etkisi: Kriz dönemlerinde bireyler, geçinebilme kaygısı hatta iş kaybı endişesi içine girebilirler. İş ve ekonomik konumu ile ilgili belirsizlik yaşayan birey büyük bir güvensizlik duygusu yaşayarak gelecek kaygısı içine girecektir. Oysaki insan doğası, geleceğine güvenmek ve bu geleceği sağlamak adına temel gereksinimlerini karşılamak ihtiyacı içindedir. Bunların karşılanamayacağını ve engellendiğini hisseden kişi hem kendisini hem de çevresini yıpratabilecek duygu durumları yaşayabilir. Bunların en sık rastlanan iki tanesi: 1) öfke ve öfkenin tepkisi olan saldırganlık davranışları ile 2) umutsuzluk ve motivasyon eksikliği duygusuna bağlı gelişebilecek depresif süreçtir. Birey aynı zamanda ailesi olan birisi ve ebeveyn ise sorumluluk duygusu ve kaygısı altında daha da çok ezilebilecektir.

Çocuğa etkisi: Anne babalar ekonomik kriz sürecine bağlı olarak yaşanabilecek sıkıntıları çoğu zaman hatalı olarak çocuklarına hiç yansıtmamayı, yaşadıkları sıkıntıları çocuklarına “yokmuş” gibi aksettirmeyi tercih etmektedirler. Oysaki çocuklar anlamıyor göründüklerinde bile aile içinde yaşanmakta olan gerginliği hissedeceklerdir. Ayrıca eşler arası ilişkilerin krizin tetiklediği olumsuz yansımaları da çocuk üzerinde unutulmaz izler ve ömür boyu taşıyacağı bir güvensizlik, kaygı yaratabilir.

Eşler arası/aile içi etkisi: Kriz dönemlerinde eşlerin ilişkileri de tehdit altındadır. Geçim sıkıntısı, iş kaybı ya da yetersiz gelirden kaynaklanan güvensizliğin yarattığı tepkiler eşler arasındaki iletişimi zedeleyebilir. Bazı aileler bu durumdan diğerlerine göre daha çok etkilenirler. Bunlar, halihazırda sorunları, çatışmaları, sıkıntıları olan ve iletişimi çok iyi olmayan, birbirine güven duygusu yerleşmemiş ailelerdir. Bu tür ailelerde yıkımlar, ayrılıklar daha da fazla görülür. Yukarıda da ifade edildiği üzere krizin çocuklar üzerinde doğrudan etkisinden de fazla olarak, eşler arasındaki ilişkilerin olumsuz etkilenmesinin çocuklara yansıması olacaktır.

Ne Yapılmalı?

Kriz durumları adından da anlaşılacağı gibi beklenmeyen, istenmeyen ve “normalin” dışındaki durumlardır. Sistemin eninde sonunda düzene gireceğini bilmek ve bu sürecin geçici bir durum olduğunu unutmamak gerekir. Önemli olan minumum zararla bu süreci geçirebilmektir. Kişinin bu stresli durum sırasında kendini iyi tanıyor olması, bu durumun suçlusunun kendisi olmadığını bilmesi çok önemlidir.

Kişi işini de kaybetse, ekonomik özgürlüklerinin boyutları da değişse de bu mümkün olduğunca onun kendine güvenini ve motivasyonunu engellememelidir. Aile bireyleri olarak bunların açık açık konuşulması ve

etkin/açık/doğru iletişim içerisinde olunması çok önem taşır. Anne babanın bu süreç için çocuklarının yaşına göre uygun lisanda bu gergin dönemi açıklamaları, tutumlu ve anlayışlı olma kavramlarını öğretmeleri durumu kolaylaştıracaktır.

Etkin/açık/doğru iletişim ve kişinin kendini doğru analiz etmesine rağmen kişi de ve ya çocuğunda ‘normalin dışında’ davranışlar sergilemesi

daha içine kapanık oluşu,
iştah azalması/artması,
uyku düzeni bozuklukları,
somatik rahatsızlıklar (fiziksel sebebi olmadık baş/boyun ağrıları, mide/bağırsak rahatsızlıkları vs.) yaşaması vb. halinde ise bir uzmandan yardım alınması tavsiye edilebilir.

Amerikan Hastanesi
Psikoloji Bölümü
Uzman Psikolog Aslı Akkan

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 05 2009, 23:10:27
KADIN OLMANIN GÜZELLİĞİNE YAŞAM BOYU SPORLA SAĞLIK KATIN!



Spor yapmak her yaştaki insanın sağlığını koruması için büyük önem taşıyor. Ancak kadınlar doğum, menopoz ve anneliğin yanı sıra çalışma hayatının getirdiği stres gibi zorluklar sebebiyle erkeklere oranla daha erken yaşta yıpranıyorlar. Oysa spor yapmayı hayatlarının vazgeçilmez bir parçası haline getiren kadınlar, genç yaşlarının verdiği yaşam kalitesini koruyabiliyorlar.

Sporun Kadınlara Sağladığı 13 Yararı Biliyor musunuz?

Acıbadem Maslak Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Reyhan Çeliker, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle kadınlara özel spor önerileri hazırladı. Prof. Dr. Çeliker, spor yapmanın kadınlara sağladığı 13 faydayı şöyle sıraladı:

Adale kuvvetini artırır
Esneklik ve dayanıklılığı artırır
Kemik yoğunluğunu artırarak kemikleri güçlendirir
Enerji düzeyini artırır, daha zinde olursunuz
Kilo kontrolü sağlar, eklemlere binen yükü azaltır
Stres, depresyon ve kaygı belirtilerini azaltır
Daha iyi uyumamızı sağlar
Kalp hastalığı riskini azaltır
Kan basıncını düzenler
Yüksek kolesterol riskini azaltır
Aerobik kapasiteyi ve kondisyonu artırır
Bazı kanser türlerinden korur
Yaşam kalitesini arttırır

Hiç spor yapmamış kişilere neler önerirsiniz?

Uzun süredir aktif olmayan, hiç spor yapmayan kişilerde yürüme ile başlanmalıdır. İlk gün 5 dakika gibi kısa bir süre ile başlanır, her gün 1-2 dakika artırılır. Daha aktif, sağlıklı bir kişi ise 20 dakika ile başlayabilir. Her iki durumda da süre yavaş yavaş 60 dakikaya kadar uzatılır. Bu hedefe ulaştıktan sonra hafta 3-4 kez 45 dakika-bir saat yürüyüş yapılır. Eğer bu süre kişiye fazla geliyor ise kısaltılır, ancak kesinlikle tümden bırakılmamalıdır. Dayanıklılık arttığında yeniden süre bir saate kadar çıkarılır. Yürüyüş açık havada, parkta olabileceği gibi, kapalı mekanda veya yürüme bandında da yapılabilir.

Yürürken veya egzersiz yaparken nabzımız ne kadar atmalıdır?

Orta düzeyde bir egzersiz için kalp hızımız maksimum kalp hızının yüzde 60-80’ine ulaşmalıdır. Daha düşük kalp hızı ile çalışmanın kalp-damar sistemine yararı sınırlıdır. Daha yüksek kalp hızı ise kalbi yorar. Maksimum kalp hızı yaşın 220’den çıkarılması ile hesaplanır (220-yaş). Bulunan sayı 0,6 ile çarpılarak egzersiz sırasında ulaşılması gereken en düşük kalp hızı, 0,8 ile çarpılarak en yüksek kalp hızı bulunur. Örneğin 50 yaşında bir kişinin maksimum kalp hızı 170, egzersiz sırasında olması gereken ise 102-136 arasıdır. Egzersiz sırasında kalp hızı sayılarak kontrol edilmelidir.

Alışveriş sırasında yürümek de hareket sayılmaz mı?

Alışveriş veya günlük aktiviteler sırasındaki yürüyüş tempolu olmadığı, genellikle kısa mesafelerde sık olarak durmayı gerektirdiği için kalp hızı yeterince artmaz. Hiç yürümemekten iyi olmakla birlikte yararı sınırlıdır. Ayrıca sakatlıklara yol açmaması açısından spor uygun giysi ve ayakkabı ile yapılmalıdır. Alışveriş sırasında bu genellikle sağlanmamaktadır.

Gün içinde işyerinde merdiven inip çıkmak yararlı mı? (Kaç basamak çıkmalı, kaç defa?)

Gün içinde işyerinde uzun süre aynı pozisyonda çalışmak kas iskelet sisteminde birçok sorunlara yol açmaktadır. Bu nedenle her saat başı kısa bir ara verip hareket etmek hastalık riskini azaltacaktır. Özellikle diz ekleminde bir sorun yok ise bu merdiven inip çıkarak sağlanabilir. 10 dakika süre ile tempolu olarak merdiven inip çıkmak 30 dakika yürümek kadar yarar sağlar. Ancak bu egzersizin iş kıyafetleri ve özellikle de kadınlarda topuklu ayakkabı ile yapılması eklemleri zorlayabilir. Ancak 2-3 kat inmek veya çıkmak gerektiğinde kesinlikle asansör yerine merdiven tercih edilmelidir.

Evde jimnastik, aerobik yapmak yetmez mi? Kaç dakika yaparsak faydasını görürüz?

Egzersizin mutlaka bir spor kulübünde yapılması gerekmez, evde de yapılabilir. Böylece fazla zaman kaybı olmaz, kısa süre boş vakti bile olsa kişi egzersiz yapabilir. Burada en önemli nokta hareketlerin doğru yapıldığından emin olmaktır. Bu nedenle başlangıçta hareketlerin doğru öğrenilmesi için bir eğitmenden yardım alınması sakatlanma riskini azaltır. Süre diğer egzersizlerde olduğu gibi haftada 3 gün 30-60 dakika olmalıdır. Ancak zaman kısıtlı olduğunda 10 dakika gibi kısa bir sürede daha yoğun egzersiz yaparak da yarar sağlayabilir.

Yüzme haftada kaç kez, ne kadar süreyle yapılmalı, hangi stilde yüzelim? Günde 8-10 saat oturup ofis işi yapan biri, haftada 3 gün birer saat yüzse, bunca hareketsizliğe rağmen fayda görür mü?

Yüzme ideal aerobik egzersizlerden biridir. Her yaşta yapılabilir, dayanıklılığı artırır. Kalp ve akciğer kapasitesi açısından çok yararlı olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer yararı ise suyun kaldırma kuvveti nedeniyle eklemlere yük binmemesidir. Özellikle bel, kalça, diz, ayak bileği gibi eklemlerde sorunu olanlar için en güvenli egzersizdir. Tüm stillerin yararı vardır, ancak bel ağrısı olanlarda serbest stil ve sırt üstü yüzme önerilir. Kurbağalama stili özellikle baş su dışında olduğunda bel ve boyun ağrısını artırabilir. Devamlı oturarak çalışanlarda yüzme yanı sıra kuvvetlendirme egzersizleri de yapılmalıdır. Adalelerin ve kemiklerin kuvvetlenmesi için yüzme tek başına yeterli değildir. Ağırlık ile yapılan kuvvetlendirme egzersizleri daha etkilidir. Yüzme diğer aerobik egzersizlerde olduğu gibi haftada 3 gün yapılmalıdır. Toplam yarım saat su içi hareket veya yüzme genellikle yeterlidir.

Pilates çok yaygınlaşıyor. Ancak bu başka ortopedik sorunlara neden olmuyor mu? Herkes yapmalı mı? Süresi ne kadar olmalı, pilates gerçekten nasıl yapılırsa yararlıdır?

Son yıllarda popüler olan pilates germe ve kuvvetlendirme egzersizlerini kombine ederek tüm vücudu çalıştırır. Sert hareketler içermez. Özellikle omurga çevresi adaleler ve denge üzerinde durur. Nefes egzersiz teknikleri de yer alır. Hem kuvveti, hem esnekliği artırır. Bedenin farkındalığını ve zihinsel konsantrasyonu artırır. Ancak çok farklı komponentleri vardır, uzun süredir egzersiz yapmayanlarda başlangıç için uygun olmayabilir. Hamilelerde daha önce pilates yapmamışlar ise önermiyoruz. Bel ve boyun ağrısı olanlar doktor kontrolünden geçtikten sonra, iyi bir eğitmen eşliğinde yapmalıdır. Konsantrasyon güçlüğü çekenler pilateste zorlanabilir. Osteoporozu olanlarda ise kişiye özel program yapılması gerekmektedir.

Hangi yaşlarda hangi sporları yapmamız uygun?

Özellikle çocuklarda ve yaşlılarda egzersiz tipi dikkatle seçilmelidir. Çocuklarda obesite-şişmanlık giderek yaygınlaşan bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bilgisayar başında uzun süre geçiren çocuklarda aktivite düzeyi düşüyor. Oysa bu yaşlarda aktif olmak ileri yaşlarda da aktif olmayı ve birçok hastalıktan korunmamızı sağlıyor. Bu yaşlarda yoğun aerobik egzersiz yapılabilir. Tenis, yüzme, koşma, futbol gibi aktiviteler ile bu gerçekleştirilebilir. Çocuklarda ağırlık çalışması yapılmamalı, kendi vücut ağırlığı ile yapılan egzersizler tercih edilmelidir. Birinci amaç sakatlanmaları önlemek olmalıdır. 7-10 yaş arasında jimnastik, yüzme, tenis, bisiklet ve futbola başlanabilir. 10 yaş üzeri ise organize takım sporları için uygundur. Erişkinlerde egzersiz seçiminde en önemli nokta eşlik eden hastalıkların varlığıdır. Eklem sorunları, böbrek, kalp, akciğer hastalıkları, şeker hastalığı ve osteoporoz varsa egzersiz tipi ve süresi dikkatle seçilmelidir. 65 yaş üzeri kişilerde kuvvetlendirme, esnekliği, dayanıklılığı ve dengeyi arttırma öncelikli amaçlar olmalıdır. Osteoporozu olanlarda öne eğilerek yapılan egzersizlerden kaçınmak gerekir. İleri yaşlarda genellikle 20 dakika yürüme, yüzme veya su içi egzersiz yeterlidir.

Doğumdan sonra formu korumak, vücudu sakatlamadan sağlıklı olmak için neler yapılmalı?

Gebelik sırasında egzersiz yapan ve normal yolla doğum yapan kadınlar birkaç gün içinde, kendilerini iyi hissettiklerinde hafif yürüyüşlere ve germe egzersizlerine başlayabilir. Doğumdan bir hafta sonra haftada 3 kez 30 dakikalık yürüyüş yapılabilir. Kuvvetlendikçe süre artırılabilir. Sezaryen ile doğum yapanlarda ise 6-8 hafta beklemek uygundur. Bu süre içinde hafif yürüyüşler yapmak oluşabilecek tıbbi sorunları önlemek açısından gereklidir. Gebelik sırasında eklemlerde ve bağlarda oluşan gevşemelerin 3-5 ay sürdüğü unutulmamalı, egzersiz programı yapılırken bu konu dikkate alınmalıdır. Daha çok kas tonusunu artıracak egzersizler ve germe egzersizleri yapılmalıdır.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 06 2009, 13:24:04
Moralinizi yüksek tutun

Kanser tedavisinde motivasyonun çok önemli olduğu açıklandı.

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Ümran Çalışkan, moral ve motivasyonu iyi olan kanser hastasının bağışıklık sistemi güçlü olacağı için uygulanan tedaviyle iyileşmenin çabucak sağlanabileceğini söyledi.

Prof. Dr. Çalışkan, kanserin bir hücrenin durmadan kontrolsüz çoğalması olduğunu, hücreye göre tedavisinin yapıldığını hatırlattı.

Çocukluk dönemindeki kanserde çeşitlemenin erişkinlere göre daha farklı olduğunu belirten Çalışkan, ''Bu hastaların tedavi süreci çok farklıdır. Bazen bu durum uzun zaman alabilir. Bu nedenle özellikle kanser hastası çocuklar rahatsızlıklarından çabucak etkilenebiliyorlar. Çocuklara teşhis konduğunda ailesine durum anlatılır. Ailesi de ona göre bir tutum içine girer'' dedi.

Tüm hastalıklarda olduğu gibi kanser hastalarında da moral ve motivasyonun oldukça önemli olduğunu ifade eden Çalışkan, şu bilgileri verdi:

''Bilimsel tedavi yapılmadan kimse iyileşemez. Ancak bu bilimsel tedavinin yanı sıra bazı etmenler vardır. Bunlardan birisi de moral ve motivasyondur. Moral kişinin kendisini sürekli pozitif hissetmesini sağlar. Bu konuda yapılmış bilimsel çalışmalar da var. Kanser hastalarında bağışıklık sistemi çok önemli. Morali yüksek olan hastanın bağışıklık sistemi orkestrası gayet uyumlu çalışır.''

Bağışıklık sisteminin iyi çalışması sonucu vücutta hastalık yapmak isteyen mikropların önüne geçildiğini anlatan Çalışkan, şunları kaydetti:

''Moral ve motivasyonu iyi olan kanser hastasının bağışıklık sistemi güçlü olacağı için uygulanan tedaviyle iyileşme çabucak sağlanabilir. Vücutta tümör öldüren hücreler var. Bağışıklık sisteminin tedavi ve moral ile artırılmasıyla bu hücrelerde kuvvetleniyor. Ancak moralsizlik nedeniyle özellikle kanser hastası çocuklar çok büyük problemler yaşıyor. Çevreden uzaklaşmak, aileyle iletişimin zayıflaması ve insanlarla diyaloğun azalması kişiyi çok etkiliyor. Bu da moralsizliğe neden oluyor. Böyle olunca da bağışıklık sisteminin çökmesine neden olabiliyor.''

Çalışkan, bir şekilde hastaların moralinin yüksek tutulması gerektiğini, morali yüksek tutulan hastanın tedavilere de olumlu yanıt verdiğini sözlerine ekledi.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 06 2009, 13:24:55
Spor yapmak için geç kalmadınız

50 yaşında bile başlansa spor, ömrü, sigarayı bırakmak kadar uzatıyor

İsveçli bilim adamlarının yaptığı araştırma, 50 yaşında bile olunsa fiziksel faaliyetlerin artırılmasının ömrün uzamasında sigarayı bırakmak kadar etkili olduğunu ortaya koydu.

Uppsala Üniversitesi bilim adamları, 2200 erkeği 50 yaşından itibaren izledikleri araştırmada, 50 ila 60 yaşında fiziksel faaliyetlerini artıranların, orta yaştan itibaren düzenli spor yapanlar kadar uzun yaşadığını saptadı.

Araştırmalarına 1970'lerin başında, 50 yaşındaki erkeklerle başlayan bilim adamları, her erkeğin fiziksel faaliyet seviyelerini belirledi. Erkekler, yüksek faaliyette bulunanlar, orta seviyedekiler ve hiç spor yapmayanlar olarak kategorilendirildi. Yüksek seviyedekilerde haftada en az 3 saat spor yapan ya da bahçe işiyle uğraşanlar, orta seviyedekinde de birkaç saat yürüyüş yapanlar ya da bisiklete binenler yer aldı.

Erkekler 60 yaşına geldiğinde, 50 yaşında yüksek seviyede spora başlayanların hiç spor yapmayanlara oranla 2,3 yıl, orta seviyede faaliyette bulunanlara göre de 1,1 yıl uzun yaşadığı tespit edildi. Sonuçlarda, kişinin kilosu, alkol kullanımı ve sigara içmesi unsurları da göz önünde bulunduruldu.

Araştırma, İngiliz Medical Journal'da yayımlandı.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 06 2009, 13:25:47
Erken doğum yapanlarda meme kanseri daha az

Meme kanserinin görülme sıklığı, yaşla orantılı değişkenlik göstermektedir.

Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeki Hoşcoşkun, her 100 kadının 10'unda meme kanserinin görüldüğünü, erken doğum yapanlarda meme kanserine daha az rastlandığını bildirdi.

Prof. Dr. Hoşçoşkun, hastanenin başhekimlik toplantı salonunda düzenlediği basın toplantısında, meme kanserinin, özellikle kadınların hastalığı olduğunu söyledi.

Meme kanserinin az da olsa erkeklerde de görüldüğünü ifade eden Prof. Dr. Hoşcoşkun, erkeklerde görülen hastalığın seyrinin kadınlara göre daha kötü olduğunu belirterek, şöyle devam etti:

''Meme kanseri her iki memede de görülebiliyor. Kanserin en sık yerleştiği yer, koltuk altına yakın olan bölgedir. Hastalık birden çok nedene bağlı olarak çıkabiliyor. Değişmez bir kural olarak meme kanserinin asıl nedeninin kadınlık hormonu olduğunu söylemek mümkündür.''

Meme kanserinde kadınlık hormonunun yanı sıra başka faktörlerin de etkisi olduğunu kaydeden Prof. Dr. Hoşcoşkun, bunların içinde ailesel yatkınlığın önemli olduğunu vurgulayarak, şöyle konuştu:

''Kendisinde meme kanseri olan bir kadının annesinde, kız kardeşinde ve kızında yani birinci derecede kan akrabalığı olan ailenin diğer kadın üyelerinde meme kanseri görülme olasılığı, böyle bir durumu olmayanlara göre 2-3 kez daha fazladır.

20 yaşından önce meme kanseri hemen hemen yoktur. 20 yaşından itibaren görülme sıklığı yavaş bir eğimle artmaya başlar. Bu artış 45 yaşına kadar sürer. 45 yaşından 55 yaşına kadar görülme sıklığı sabit kalır. 55 yaşından sonra ise tekrar sıklıkta artış başlar.''

-HER 100 KADININ 10'UNDA

Memede elle hissedilen şişlik, derisinde içe doğru çökme, çekilme, akıntı gelmesi, kaşıntı ve kabuklanma görülmesinin meme kanserine işaret olduğunu belirten Prof. Dr. Hoşçoşkun, ''Meme kanserine bağlı ağrı son derece az görülmektedir. Ağrıyan memelerin çoğunda fibrokistik meme değişiklikleri bulunmaktadır. Zamanında hekime başvurmadığı durumda daha farklı şikayetler olabilir'' dedi.

Prof. Dr. Hoşcoşkun, bir memede tümör saptandığında sadece kanserli kısım değil o memenin tamamının hasta kabul edildiğini bildirerek, şunları kaydetti:

''Genel olarak 100 kadının 10'unda meme kanseri görülmektedir. Günümüzde meme kanserinin tedavisi eskiye oranla çok değişmiştir. Bugün, erken tanı konulmuş meme kanserinde memenin tamamını almadan, memenin bir kısmını alarak tedavi mümkün olmaktadır. Buna meme koruyucu tedavi denilmektedir. Erken evredeki meme kanserinde meme koruyucu tedavi ile şifa oranı yüzde 90'dır.

Bir başka ifade ile mememin tamamını almak ile memeyi koruyarak bir kısmını almak arasında iyileşme arasında bir fark yoktur. Meme koruyucu tedavine en önemli nokta, memedeki kanserli bölgenin tamamen çıkarılmış olmasıdır. Tamamen çıkarılıncaya kadar bazen 2-3 defa ameliyat edilmesi gerekebilir. Ancak bunlar kolay, basit ve kısa süreli ameliyatlardır. Meme koruyucu tedavi uygulanan hastalar ameliyattan sonra mutlaka radyoterapi uygulanmalıdır.''

Prof. Dr. Hoşcoşkun, ilk gebeliği 18-20 yaş civarında olanlarda, birden fazla doğum yapanlarda, çocuklarını uzun süre emzirenlerde meme kanserine rastlama oranının son derece az olduğunu söyledi.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 06 2009, 13:26:26
Sporun kadınlara sağladığı 13 yarar

Hangi yaşlarda hangi sporları yapmanız gerekiyor

Spor yapmak her yaştaki insanın sağlığını koruması için büyük önem taşıyor. Ancak kadınlar doğum, menopoz ve anneliğin yanı sıra çalışma hayatının getirdiği stres gibi zorluklar sebebiyle erkeklere oranla daha erken yaşta yıpranıyorlar. Oysa spor yapmayı hayatlarının vazgeçilmez bir parçası haline getiren kadınlar, genç yaşlarının verdiği yaşam kalitesini koruyabiliyorlar. 
 

Sporun Kadınlara Sağladığı 13 Yararı Biliyor musunuz?

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Reyhan Çeliker, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle kadınlara özel spor önerileri hazırladı.

Prof. Dr. Çeliker, spor yapmanın kadınlara sağladığı 13 faydayı şöyle sıraladı:

- Adale kuvvetini artırır
- Esneklik ve dayanıklılığı artırır
- Kemik yoğunluğunu artırarak kemikleri güçlendirir
- Enerji düzeyini artırır, daha zinde olursunuz
- Kilo kontrolü sağlar, eklemlere binen yükü azaltır
- Stres, depresyon ve kaygı belirtilerini azaltır
- Daha iyi uyumamızı sağlar
- Kalp hastalığı riskini azaltır
- Kan basıncını düzenler
- Yüksek kolesterol riskini azaltır
- Aerobik kapasiteyi ve kondisyonu artırır
- Bazı kanser türlerinden korur
- Yaşam kalitesini arttırır

Hiç spor yapmamış kişilere neler önerirsiniz?

Uzun süredir aktif olmayan, hiç spor yapmayan kişilerde yürüme ile başlanmalıdır. İlk gün 5 dakika gibi kısa bir süre ile başlanır, her gün 1-2 dakika artırılır. Daha aktif, sağlıklı bir kişi ise 20 dakika ile başlayabilir. Her iki durumda da süre yavaş yavaş 60 dakikaya kadar uzatılır. Bu hedefe ulaştıktan sonra hafta 3-4 kez 45 dakika-bir saat yürüyüş yapılır. Eğer bu süre kişiye fazla geliyor ise kısaltılır, ancak kesinlikle tümden bırakılmamalıdır. Dayanıklılık arttığında yeniden süre bir saate kadar çıkarılır. Yürüyüş açık havada, parkta olabileceği gibi, kapalı mekanda veya yürüme bandında da yapılabilir.


Yürürken veya egzersiz yaparken nabzımız ne kadar atmalıdır?

Orta düzeyde bir egzersiz için kalp hızımız maksimum kalp hızının yüzde 60-80’ine ulaşmalıdır. Daha düşük kalp hızı ile çalışmanın kalp-damar sistemine yararı sınırlıdır. Daha yüksek kalp hızı ise kalbi yorar. Maksimum kalp hızı yaşın 220’den çıkarılması ile hesaplanır (220-yaş). Bulunan sayı 0,6 ile çarpılarak egzersiz sırasında ulaşılması gereken en düşük kalp hızı, 0,8 ile çarpılarak en yüksek kalp hızı bulunur. Örneğin 50 yaşında bir kişinin maksimum kalp hızı 170, egzersiz sırasında olması gereken ise 102-136 arasıdır. Egzersiz sırasında kalp hızı sayılarak kontrol edilmelidir.

Alışveriş sırasında yürümek de hareket sayılmaz mı?

Alışveriş veya günlük aktiviteler sırasındaki yürüyüş tempolu olmadığı, genellikle kısa mesafelerde sık olarak durmayı gerektirdiği için kalp hızı yeterince artmaz. Hiç yürümemekten iyi olmakla birlikte yararı sınırlıdır. Ayrıca sakatlıklara yol açmaması açısından spor uygun giysi ve ayakkabı ile yapılmalıdır. Alışveriş sırasında bu genellikle sağlanmamaktadır.

Gün içinde işyerinde merdiven inip çıkmak yararlı mı? (Kaç basamak çıkmalı, kaç defa?)

Gün içinde işyerinde uzun süre aynı pozisyonda çalışmak kas iskelet sisteminde birçok sorunlara yol açmaktadır. Bu nedenle her saat başı kısa bir ara verip hareket etmek hastalık riskini azaltacaktır. Özellikle diz ekleminde bir sorun yok ise bu merdiven inip çıkarak sağlanabilir. 10 dakika süre ile tempolu olarak merdiven inip çıkmak 30 dakika yürümek kadar yarar sağlar. Ancak bu egzersizin iş kıyafetleri ve özellikle de kadınlarda topuklu ayakkabı ile yapılması eklemleri zorlayabilir. Ancak 2-3 kat inmek veya çıkmak gerektiğinde kesinlikle asansör yerine merdiven tercih edilmelidir.

Evde jimnastik, aerobik yapmak yetmez mi? Kaç dakika yaparsak faydasını görürüz?

Egzersizin mutlaka bir spor kulübünde yapılması gerekmez, evde de yapılabilir. Böylece fazla zaman kaybı olmaz, kısa süre boş vakti bile olsa kişi egzersiz yapabilir. Burada en önemli nokta hareketlerin doğru yapıldığından emin olmaktır. Bu nedenle başlangıçta hareketlerin doğru öğrenilmesi için bir eğitmenden yardım alınması sakatlanma riskini azaltır. Süre diğer egzersizlerde olduğu gibi haftada 3 gün 30-60 dakika olmalıdır. Ancak zaman kısıtlı olduğunda 10 dakika gibi kısa bir sürede daha yoğun egzersiz yaparak da yarar sağlayabilir.

Yüzme haftada kaç kez, ne kadar süreyle yapılmalı, hangi stilde yüzelim? Günde 8-10 saat oturup ofis işi yapan biri, haftada 3 gün birer saat yüzse, bunca hareketsizliğe rağmen fayda görür mü?

Yüzme ideal aerobik egzersizlerden biridir. Her yaşta yapılabilir, dayanıklılığı artırır. Kalp ve akciğer kapasitesi açısından çok yararlı olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer yararı ise suyun kaldırma kuvveti nedeniyle eklemlere yük binmemesidir. Özellikle bel, kalça, diz, ayak bileği gibi eklemlerde sorunu olanlar için en güvenli egzersizdir. Tüm stillerin yararı vardır, ancak bel ağrısı olanlarda serbest stil ve sırt üstü yüzme önerilir. Kurbağalama stili özellikle baş su dışında olduğunda bel ve boyun ağrısını artırabilir. Devamlı oturarak çalışanlarda yüzme yanı sıra kuvvetlendirme egzersizleri de yapılmalıdır. Adalelerin ve kemiklerin kuvvetlenmesi için yüzme tek başına yeterli değildir. Ağırlık ile yapılan kuvvetlendirme egzersizleri daha etkilidir. Yüzme diğer aerobik egzersizlerde olduğu gibi haftada 3 gün yapılmalıdır. Toplam yarım saat su içi hareket veya yüzme genellikle yeterlidir.

Pilates çok yaygınlaşıyor. Ancak bu başka ortopedik sorunlara neden olmuyor mu? Herkes yapmalı mı? Süresi ne kadar olmalı, pilates gerçekten nasıl yapılırsa yararlıdır?

Son yıllarda popüler olan pilates germe ve kuvvetlendirme egzersizlerini kombine ederek tüm vücudu çalıştırır. Sert hareketler içermez. Özellikle omurga çevresi adaleler ve denge üzerinde durur. Nefes egzersiz teknikleri de yer alır. Hem kuvveti, hem esnekliği artırır. Bedenin farkındalığını ve zihinsel konsantrasyonu artırır. Ancak çok farklı komponentleri vardır, uzun süredir egzersiz yapmayanlarda başlangıç için uygun olmayabilir. Hamilelerde daha önce pilates yapmamışlar ise önermiyoruz. Bel ve boyun ağrısı olanlar doktor kontrolünden geçtikten sonra, iyi bir eğitmen eşliğinde yapmalıdır. Konsantrasyon güçlüğü çekenler pilateste zorlanabilir. Osteoporozu olanlarda ise kişiye özel program yapılması gerekmektedir.

Hangi yaşlarda hangi sporları yapmamız uygun?

Özellikle çocuklarda ve yaşlılarda egzersiz tipi dikkatle seçilmelidir. Çocuklarda obesite-şişmanlık giderek yaygınlaşan bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bilgisayar başında uzun süre geçiren çocuklarda aktivite düzeyi düşüyor. Oysa bu yaşlarda aktif olmak ileri yaşlarda da aktif olmayı ve birçok hastalıktan korunmamızı sağlıyor. Bu yaşlarda yoğun aerobik egzersiz yapılabilir. Tenis, yüzme, koşma, futbol gibi aktiviteler ile bu gerçekleştirilebilir. Çocuklarda ağırlık çalışması yapılmamalı, kendi vücut ağırlığı ile yapılan egzersizler tercih edilmelidir. Birinci amaç sakatlanmaları önlemek olmalıdır. 7-10 yaş arasında jimnastik, yüzme, tenis, bisiklet ve futbola başlanabilir. 10 yaş üzeri ise organize takım sporları için uygundur. Erişkinlerde egzersiz seçiminde en önemli nokta eşlik eden hastalıkların varlığıdır. Eklem sorunları, böbrek, kalp, akciğer hastalıkları, şeker hastalığı ve osteoporoz varsa egzersiz tipi ve süresi dikkatle seçilmelidir. 65 yaş üzeri kişilerde kuvvetlendirme, esnekliği, dayanıklılığı ve dengeyi arttırma öncelikli amaçlar olmalıdır. Osteoporozu olanlarda öne eğilerek yapılan egzersizlerden kaçınmak gerekir. İleri yaşlarda genellikle 20 dakika yürüme, yüzme veya su içi egzersiz yeterlidir.

Doğumdan sonra formu korumak, vücudu sakatlamadan sağlıklı olmak için neler yapılmalı?

Gebelik sırasında egzersiz yapan ve normal yolla doğum yapan kadınlar birkaç gün içinde, kendilerini iyi hissettiklerinde hafif yürüyüşlere ve germe egzersizlerine başlayabilir. Doğumdan bir hafta sonra haftada 3 kez 30 dakikalık yürüyüş yapılabilir. Kuvvetlendikçe süre artırılabilir. Sezaryen ile doğum yapanlarda ise 6-8 hafta beklemek uygundur. Bu süre içinde hafif yürüyüşler yapmak oluşabilecek tıbbi sorunları önlemek açısından gereklidir. Gebelik sırasında eklemlerde ve bağlarda oluşan gevşemelerin 3-5 ay sürdüğü unutulmamalı, egzersiz programı yapılırken bu konu dikkate alınmalıdır. Daha çok kas tonusunu artıracak egzersizler ve germe egzersizleri yapılmalıdır.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 06 2009, 13:27:11
Kadınlar kalbinize dikkat!

Menopozdan sonra kadınlar kalp hastalığı risk faktörlerine özel dikkat göstermelidirler.

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Sertaç Çiçek, kadınların, menopozdan sonra kalp hastalığı risk faktörlerine özel dikkat göstermesi gerektiğini bildirdi.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle kalp hastalıklarının kadınlarda görülme riskine ilişkin yazılı açıklama yapan Çiçek, kadın ve erkeklerin ölüm nedenlerinin başında kalp hastalıklarının geldiğini kaydetti.

Çiçek, yapılan araştırmaların, kalp hastalıklarının diğer ölüm nedenlerine nazaran kadın yaşamını daha fazla tehdit ettiğini gösterdiğini dile getirdi.

Yurt dışında yapılan bir başka araştırmaya göre, kalp krizlerinin ve kalple ilişkili ölümlerin büyük bölümünün 65 yaş üzeri kadınlarda meydana geldiğini vurgulayan Çiçek, ancak her yıl 45 yaşın altındaki 9 binden fazla kadının kalp kriziyle karşı karşıya geldiğine dikkati çekti.

Çiçek, ilk kalp krizinden sonra yaşamını sürdüren kadınların oranının erkeklere nazaran fark edilir derecede düşük olduğuna işaret ederek, kalp krizinden sonraki yıl içerisinde erkeklerin yüzde 25'inin, kadınların ise yüzde 38'inin yaşamını yitirdiğini kaydetti.

6 yıl içinde ikinci kalp krizini yaşama oranının kadınlarda yüzde 35, erkeklerde ise yüzde 18 olduğunu belirten Çiçek, şöyle devam etti:

''Bu şaşırtıcı istatistikler de gösteriyor ki kalp hastalıkları diğer 7 ölüm nedeninin toplamına nazaran kadın yaşamını daha fazla tehdit etmektedir. Erkeklerde olduğu gibi kalp krizi ve inme riski yaşla birlikte artar. Çünkü östrojen seviyelerindeki azalma, koroner kalp hastalığı geliştirme olasılığını artırır.''

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 06 2009, 13:27:50
Beyin ameliyatları artık çok basit

Siirt Devlet Hastanesi Beyin Sinir Cerrahisi Kliniği'nde ayda ortalama 40 hastanın ameliyatının yapıldığı belirtildi

Devlet Hastanesi Beyin Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr Aşkın Esen Hastürk, beyin ve sinir alanında büyük gelişmeler olduğunu belirterek, "Bu alanda çok büyük gelişmeler oluyor. Artık bu tür ameliyatlar korkulan ameliyatlar olmaktan çıktı.

Bizim hastanemizde de bu konuda çok büyük ilerlemeler kaydediliyor. Daha önce ancak büyük merkezlerde yapılabilen ameliyatlar artık bizim hastanemizde rahatlıkla ve büyük bir başarı ile yapılabiliyor" dedi.

Yapılan ameliyatlara örnek veren Op. Dr. Hastürk, "Artık, bu ameliyatlar olağan ameliyatlar haline gelmeye başladı. Ayda ortalama 40 hastayı ameliyat ediyoruz. Bunların arasında çok önemli operasyonlar da bulunuyor. Örneğin son 2 ayda omurga tümörü olan 3 hastamız başarı ile ameliyat edildi. Özellikle kaza sonrası bel ve sırt omurgaya bağlı kırıklarında 'Balon kifoplasti' dediğimiz kapalı yöntemi uyguluyoruz.

Hatta aynı yöntemi geçenlerde omurga kırığı olan 95 yaşındaki bir bayana başarıyla uyguladık ve hastamız ameliyattan bir gün sonra taburcu edildi. Gene bel omurgası kırılan ve yürüyemeyen hasta da aynı yöntem kullanılarak sağlığına kavuşturuldu" şeklinde konuştu.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 06 2009, 13:28:24
9 dakikada selülit derdine son

Yeni piyasaya sunulan ve sadece internetten satışa sunulan bu krem cilt uzmanlarını birbirine düşürdü.

Yeni piyasaya sunulan ve sadece internetten satışa sunulan bu krem cilt uzmanlarını birbirine düşürdü.

Kremin üreticisi İngiliz firma, kremi her türlü klinik deneyden geçirdiklerini ve yeni çıkan bu ürünün piyasadaki sıradan selülit kremlerine göre çok daha etkili olduğunu ispat ettiklerini söyledi.

Firma yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre bu krem selülitlerin %47 gibi çok önemli bir kısmını ilk 9 dakika içinde yok ederken; 6 haftalık kullanım sonucunda selülitlerin %70'ini yok ediyor ve selülitli bölgeyi 20 yaşındaki durumuna geri döndürüyor.

Firma yetkilileri,yalnızca internet üzerinden satış yapmalarına rağmen ellerindeki stokların hepsini tükettiklerini ve 100 bin adet ek sipariş aldıklarını belirttiler.

Kremin üretim sürecinde aktif rol oynayan firma doktoru Mark Binette: “Spor yapmak, bol su içmek ve düzenli beslenmek elbette ki selülitleri azaltır;ancak kadınların %85'inin müzdarip olduğu bu selülit belasından kurtulmak çoğu zaman ek destek gerekir. Bizim kremimiz tam da bu desteği sağlıyor.” dedi.

Ancak bu kreme çok da ümit bağlamamak gerektiğini de vurgulayan pek çok cilt uzmanı tek kutusu 68 sterlin'e satılan bu kremin ucuz selülit kremlerinden hiçbir farkı olmadığı konusunda ısrar ediyor. Neredeyse tüm selülit kreminlerinin geçici bir süre için cildin görünümünde iyileşmeye yol açabilceğini belirten karşıt uzmanlar, 9 dakikada adete bir mucize öngören kremin baştan sona saçmalık olduğunu iddia ediyor.

Amerikalı kök hücre uzmanı Prof.Liam Dolan'a göre, bu firma böyle bir krem üretmiş olsaydı bu, firmanın kendi internet sitesinden duyrulan bir haber değil; büyük bilim dergilerinin birinci sayfalarından duyurulan büyük bir haber olurdu. Hatta bu kremin üreticileri Nobel Ödülü'ne layık bulunurdu.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 07 2009, 14:26:35
Kariyerin mi var cinsel sorunun var

'Cinsel Danışmanlık Hattı'nın yaptığı bir araştırmaya göre, kadınların cinsel sorunları, yüksek oranda.

Derneğin ''0212 282 01 01'' numaralı cinsel danışmanlık hattını 5 yıl içinde arayan kadınlara, isim ve adres istenmeden ''Sosyo Kültürel Faktörlerin Kadınının Cinselliğine Olan Etkisi'' konulu bir araştırmaya ilişkin sorular yöneltildi.
Hattı arayan 26 bin kadından sadece 3 bin 513'ü bu araştırmada yer almayı kabul etti. Sonuçlara ilişkin bilgi veren Avrupa Cinsel Sağlık Birliği Başkanı İrem Hattat, katılımcı kadınların, ''cinsel istek kaybı'', ''orgazm problemi'', ''ağrı sorunu'', ''seksten keyif alamamak'', ''performans endişesi''ve ''lübrikasyon'' sorunu yaşadığını dile getirdiğini bildirdi.

Hattat, araştırmaya katılan ve ''orgazm problemi'', ''istek kaybı'' ve ''lübrikasyon sorunu'' yaşadığını belirten kadınların ağırlıklı olarak üniversite ve yüksekokul mezunu olduğuna dikkati çekti.

Araştırmaya göre, ''Cinsel ilişkiden keyif alamama sorununun'' eğitimi ilkokul düzeyindeki kadınlarda yüzde 31 oranında olduğuna işaret eden Hattat, bu sorunun en az yüksek lisans seviyesindeki kadınlarda görüldüğünü belirtti. Hattat, bu eğitim düzeyindeki kadınların yüzde 20'sinin yüksek lisans eğitimi aldıklarını kaydetti.

İrem Hattat, evliliklerde yaşanan cinsel sıkıntıların yüksekliğinin, özellikle eşler arasındaki iletişim problemine işaret ettiğini, evlilik kararının kişiye danışılmadan aile tarafından verildiği durumda bu sorunların daha da öne çıktığını belirtti.

Araştırmaya katılan evli kadınlardan yüzde 43'ünün kendi kararıyla, diğerlerinin aile kararıyla evlendiğinin belirlendiğini kaydeden Hattat, ''Aile kararıyla evlenen kadınların cinsel problemleri, kendi kararıyla evlenenlere göre çok daha yüksek. Özellikle ailenin kişiye danışmadan evlilik kararı verdiği durumlarda, tüm cinsel sıkıntıların en üst seviyeye çıktığını gözlemledik'' dedi.


-DUYGUSAL SORUNLAR-


Aile Sağlığı Araştırma Derneği Başkanı Prof. Dr. Halim Hattat da, kadınlarda cinsel fonksiyon problemi olarak, ''cinsel isteksizlik, orgazm sorunları, ağrı hastalıkları ve uyarılma rahatsızlıklarının'' görülebileceğini bildirdi.

Bu sorunlardan bir veya birkaç tanesinin bir arada bulunabildiğine dikkati çeken Hattat, sağlık sorunları, psikolojik ve sosyal etkileşimler ile hayat tarzının cinselliği etkilediğini belirtti.

Hattat, cinselliğin sadece fiziksel hareketler değil, sevgi, paylaşma ve güven olduğunu vurgulayarak, ''Kadın cinselliğinde duygusal sorunlar, ekonomik değişimlerden daha önemli'' görüşünü dile getirdi.

Araştırma kapsamında, ''istek azlığı, uyarılma problemleri ve cinsel ağrı sıkıntısı çeken'' kadınların, ''psikolojik, sağlık ve ekonomik durumları'' göz önüne alındığında, özellikle ''duygusal sorunların'' cinsellik üzerinde gelir düzeyindeki azalmadan daha etkili olduğunun görüldüğünü anlatan Hattat, sağlık sorunlarının daha sık ağrı problemi yarattığını, duygusal sorunların diğer konularda hep ön planda olduğunu kaydetti.

Halim Hattat, araştırmanın, kadınlarda cinsel sorunların genellikle birden fazla olduğunu ve bir arada görülebildiğini ortaya koyduğunu da belirtti.

Çalışmaya katılan kadınların yalnızca yüzde 35'inin bir cinsel sorun yaşarken, yüzde 31'inin iki sorun, yüzde 18'inin üç sorun, yüzde 8'inin dört sorun, yüzde 6'sının beş sorun ve yüzde 2'sinin altı sorunu birden yaşadığının ortaya çıktığını ifade eden Hattat, ''Bu da cinsel fonksiyon bozukluğu yaşayan kadınlarda, tanı ve tedavi süreçlerinin daha zor olacağı ve birden fazla tedavinin gerekebileceği anlamına geliyor'' dedi.


-ÇALIŞMA HAYATININ ETKİSİ


Prof. Dr. Halim Hattat, kadınlarda cinsel sorunların duygusal, psikolojik ve organik pek çok farklı sebebi bulunduğunu söyledi. Yapılan çalışmayla, özellikle ''stres, ekonomik düzeyde düşüşler, çalışma hayatı, eğitim düzeyi ve evlilik kararlarının kadınları nasıl etkilediğini'' araştırdıklarını kaydeden Hattat, şu bilgileri verdi:

''Psikolojik faktörler ve stresi daha sık yaşamaları nedeniyle, cinsel isteksizlik özellikle yüksek okul mezunu ve kariyer sahibi kadınlarda daha sık görülüyor. Aynı şekilde büyük şehirlerin kıyaslanmasında da cinsel isteksizlik özellikle 3 büyük şehirden (Ankara, İstanbul, İzmir) arayan kadınlarda daha yüksek oranlarda. İsteksizlik yaşayan kadınlar, kendilerini mutsuz, yetersiz, eşini yarı yolda bırakmış, kadınlığı azalmış ve cinsel yönden başarısız hissediyor. Bu nedenle bu sorunlarını gizlemeyip uzmanlara başvurmaları çok önemli.''

Genelde düşük eğitim seviyesine sahip olan kadın ve erkeklerde tatminkar bir cinsel deneyim yaşama şansının azaldığını ve cinsel endişe seviyelerinin arttığını dile getiren Hattat, yaptıkları araştırmanın sonuçlarına şaşırmadıklarını, eğitim düzeyi düşük kadınların jinekolojik problemleri için dahi doktora başvurmaktan çekindiklerini kaydetti.

Halim Hattat, kadın cinselliğinde risk faktörleri arasında yaşla beraber organik faktörlerin de göz önüne alınması gerektiğine işaret ederek, araştırmaya katılan kadınların yüzde 21'inin jinekolojik problemler, yüzde 24'ünün idrar yolu enfeksiyonu, yüzde 7'sinin kalp-damar hastalıkları, yüzde 2'sinin sinir sistemi sorunları yüzde 4'ünün şeker hastalığı, yüzde 19'unun psikolojik problemler, yüzde 12'sinin hormonsal sorunlar, yüzde 3'ünün diğer problemlerle karşı karşıya olduğunu bildirdi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 07 2009, 14:27:15
25 TL'ye sağlık sigortası

Cebinizden hiç para çıkmadan tedavinin yolları

Bilinçli hasta olmanız için SGK size yeni taktikler veriyor: Cebinizden hiç para çıkmadan tedavinin yolları..

Emekli Sandığı, Bağ-Kur bir süre önce yeni oluşturulan SGK çatısı altında toplandı. SGK yani Sosyal Güvenlik Kurumu sağlık alanında pek çok yeni düzenleme getirdi. Şimdi hastalandığınızda sorunlarla karşılaşmamak için bu düzenlemeleri nasıl kullanacağımızı bilmemiz gerekiyor. Yani 'akıllı hasta' olmalıyız...

Hastalıkla karşılaşmadan haklarınızı bilmek sizin hem tedavinizi kolaylaştıracak hem de sağlığınız için harcayacadığınız paradan tasarrufunu sağlayacak. Yıllarca ya da aylarca ödediğimiz sigorta primleri ile nelere hakkımız var, bir gün acilen ameliyat gerektiğinde hangi hastaneleri seçebiliriz, özel hastanelerden nasıl yararlanabiliriz, doktor seçme hakkımızı nasıl kullanabiliriz, istediğimiz şehirde tedavi olabilir miyiz? Bu soruların yanıtlarını sizler için araştırdık. Hastalar yeni sisteme yönelik sorularını sordular, sorunlarını anlattılar Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı Fatih Acar ekibiyle birlikte sizlerden gelen soruları yanıtladı.

Kalp ameliyatları, ilaçları için katkı payı ödenecek mi, hiç para ödemeden organ nakli yapılabilir mi, SGK'nızla tüp bebek yaptırabilir misiniz, beyin pilini, işitme cihazlarını sigortanız ödeyecek mi? Bunlar yüzbinlerce kişiden gelen sorular. Yanıtlarını SGK veriyor. SGK'nın reform olarak sunduğu sistemde yenilikler var mı, diş hekiminizin faturasını SGK ödeyebilir mi, şikâyetlerinizi kime söyleyeceksiniz? Hastalar sordu, sistemi kuranlar anlattı. Bu hafta SABAH, 'akıllı hasta' olma yollarını sizler için yazıyor...

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 07 2009, 14:27:51
Muayeneden önce merak ettikleriniz

Muayene olmadan önce aklınıza takılan tüm soruların cevapları bu haberde..

Bilinçli hasta olmanız için SGK size yeni taktikler veriyor: Cebinizden hiç para çıkmadan tedavinin yolları..

Emekli Sandığı, Bağ-Kur bir süre önce yeni oluşturulan SGK çatısı altında toplandı. SGK yani Sosyal Güvenlik Kurumu sağlık alanında pek çok yeni düzenleme getirdi. Şimdi hastalandığınızda sorunlarla karşılaşmamak için bu düzenlemeleri nasıl kullanacağımızı bilmemiz gerekiyor. Yani 'akıllı hasta' olmalıyız... Hastalıkla karşılaşmadan haklarınızı bilmek sizin hem tedavinizi kolaylaştıracak hem de sağlığınız için harcayacadığınız paradan tasarrufunu sağlayacak. Yıllarca ya da aylarca ödediğimiz sigorta primleri ile nelere hakkımız var, bir gün acilen ameliyat gerektiğinde hangi hastaneleri seçebiliriz, özel hastanelerden nasıl yararlanabiliriz, doktor seçme hakkımızı nasıl kullanabiliriz, istediğimiz şehirde tedavi olabilir miyiz? Bu soruların yanıtlarını sizler için araştırdık. Hastalar yeni sisteme yönelik sorularını sordular, sorunlarını anlattılar Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı Fatih Acar ekibiyle birlikte sizlerden gelen soruları yanıtladı. Kalp ameliyatları, ilaçları için katkı payı ödenecek mi, hiç para ödemeden organ nakli yapılabilir mi, SGK'nızla tüp bebek yaptırabilir misiniz, beyin pilini, işitme cihazlarını sigortanız ödeyecek mi? Bunlar yüzbinlerce kişiden gelen sorular. Yanıtlarını SGK veriyor. SGK'nın reform olarak sunduğu sistemde yenilikler var mı, diş hekiminizin faturasını SGK ödeyebilir mi, şikâyetlerinizi kime söyleyeceksiniz? Hastalar sordu, sistemi kuranlar anlattı.

10 TL ödeyerek profesöre muayene olunur mu?



* İşsizim gelirim yok ben ve ailem sağlık kuruluşlarından yararlanabilir miyim?
Diyelim ki sigortalı değilsiniz, hatta işsizsiniz ancak yeşilkart da alamıyorsunuz mesela bir eviniz var. Bu sıra geliriniz 250 TL'nin altındaysa ilinizdeki SGK'ya gidip aylık 25 TL yatırarak SGK'nın sağlık sigortasından yararlanabiliyorsunuz. Yalnızca siz değil bakmakla yükümlü olduğunuz eşiniz, anneniz babanız her ay ödediğiniz bu 25 TL ile sizin sağlık sigortasından yararlanıyor. Bu SGK kapsamında getirilen en önemli yeniliklerden biri.

* Sağlık hizmetlerinden yararlanmam için şartlar neler?
SSK sigortalılarının kendisine 90 gün, bakmakla yükümlü oldukları kişilere 120 gün, Bağ-Kur sigortalıları için 240 gün olan hastalık sigortasından pirim ödeme şartı yeni düzenleme ile 30 güne indirildi. 30 gün prim ödeyen sağlık hizmetlerinden yararlanıyor.

60 GÜN BORÇLANABİLİRSİNİZ
* Bağ-Kur'luyum ama borcum var sağlık hizmetlerinden yararlanabilir miyim?
Prim borcu olanlar ve onların bakmakla yükümlü olduğu kişiler sağlık hizmetlerinden yararlanamaz. Ama yapılan yeni düzenleme ile 60 günlük borç sağlık hizmetinden yararlanmayı engellemiyor.

* Katılım payı ödenmesi şart mı, eskiden muayene için hiç ücret ödemiyorduk?
Sağlığın finansmanı konusunda vatandaşların cüzi de olsa bir katkıda bulunması gerekiyor. Bu devlet hastanelerinde 3 TL, özel hastanelerde 10 TL ve üniversitelerde 6 TL. Ayrı ayrı branşlara giderlerse hepsi için ayrı ayrı bu ücreti ödemeleri gerekiyor. Bu uygulama gereksiz yere doktora gitme alışkanlığının önünü kesti. Polikliniğe gelen müracaatta yüzde 40 düşme oldu. Dünyanın her yerinde hastalar katılım payı ödüyorlar. Yoksa komşusuna katılıp doktor doktor gezenler oluyordu. Acil ve ciddi sağlık tehdidinin bulunduğu durumlarda katkı payı ödenmiyor.

MUAYENENİN UNVANI OLMAZ!
* Özel hastanede 10 liraya profesöre muayene olunur mu? Özel hastanelerde pratisyenler bizi muayene ediyor, ben istediğim doktoru seçsem SGK belirli parasını ödese ben üzerini tamamlasam daha iyi değil mi?
Yurtdışında akademik kariyeri sadece üniversitede kullanabilirsiniz. Üniversite dışında görevlerinizde akademik kariyer kullanılmaz. Yurtdışında tabelasında sadece doktor yazar. Önünde profesör ya da doçent yoktur. Kişinin muayenesi aslında uzman doçent ya da pratisyene göre değişmez. Doktor ücretleri sabittir. Hastanın muayene sisteminde fiyat değişikliği olmaz. Ameliyat söz konusu olduğunda operasyona özel olarak bir profesörün girmesini istiyorsanız o zaman öğretim üyesi farkı ödemeniz gerekiyor. Bu farkı ise üniversitelerin kendi senatoları belirliyor.

İstediğiniz şehirde tedavi olabilirsiniz sevk gerekmiyor



* Şehir dışında tedavi olmak için sevk gerekli mi?
Şehir dışında hastane seçmenizde hiçbir sıkıntı yok istediğiniz şehirde tedavi olabilirsiniz. TC kimlik numaranız ile 81 ildeki hastanelere gitme hakkınız var. Ancak gidip dönüş yol parası istediğinizde sevke ihtiyacınız olur.

İKİNCİ GÖRÜŞ NASIL ALIRIM?
* On gün içinde aynı branştan ikinci bir hekime gitme sınırlaması gelmiş ama ben ikinci kez görüş almak istiyorum ne yapabilirim?
Hastanın hastaneye "Ben doktordan emin olmadım, tekrar sizin hastanenizde başka bir doktora görünmek istiyorum" deme hakkı var. Lütfen bu hakkınızı kullanın. SGK'nın anlaşmalı olduğu hastaneler bu imkânı vermezse 170 numaralı telefonu arayarak şikâyetinizi anlatın.

* MR çektirmem gerekiyor ama geçen hafta çektirdiğim için SGK ödeme yapmıyormuş, neden?
Tomografi, MR gibi toplam 222 işlemin tekrarı için 30 ile 180 gün arasında değişen bekleme süreleri getirildi. Aynı bölgede çekim yapılacaksa bu kısıtlama var, çünkü bunların zaten arka arkaya çekilmesi insan sağlığı için tehlikeli. Acil durumlar ve yatan hastalar için bu sınırlama zaten yok. Üniversite hocaları ile bir ekip kurup uluslararası standartları belirledik. MR çekiminden memnun olmadığınız için tekrar gerekiyorsa tekrarını ücretsiz isteyebilirsiniz.

170'i ARAYIN!
* Eczaneye muayene parası ödenir mi?
Muayene ücreti eczanelere ödeniyor. Ama bu konuda şikâyetiniz varsa örneğin "yalnızca kardiyolojiye muayene oldum, göz ve KBB'ye muayene olmadım" diyorsanız hemen 170 numaralı telefonu arayın. Ancak daha önce muayene olup ilaç almadıysanız onun katılım payı ücretini de bu kez ödemek zorunda kalmış olabilirsiniz. O yüzden ne zaman doktora gittiğinizi bir kere daha kontrol edin.

HASTANE SEÇEBİLİR Mİ?
* Hastalar hastane de seçebiliyorlar mı? SGK anlaşması olup olmadığını nasıl anlayabilirim?
Gittiğiniz hastaneye sorabilirsiniz, sgk.gov.tr adresinden anlaşmalı hastaneleri öğrenebilirsiniz.

GRİP ACİL SAYILIR MI?
* Grip nedeniyle ateşlendim, en yakındaki hastaneye gittim ama SGK ile anlaşması yokmuş tedavi ücretini ödedim SGK'dan alamaz mıyım?
Sağlık Bakanlığı'yla birlikte yaptığımız sağlık uygulama tebliğinde de acil halin tanımını yaptık. 24 saat içinde müdahale edilmediği durumda hayatın kaybına kadar gidecek ya da sakatlığa kadar gidecek durumlar acil hal olarak kabul edilir. Basit bir soğuk algınlığı nedeniyle sözleşmesiz bir yere gidilirse acil hal kapsamında sayılmaz.

* Kalp krizi geçiriyorum zannettim, bunun ücretimi alamaz mıyım?
Onu değerlendirmek çok basittir. Kişinin geliş tablosuyla çıkış tablosuna bakılır, buna göre karar verilir. Doktor acilen geldiğini raporlarsa bunun ücretini alırsınız, hiç sorun yaşamazsınız.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 07 2009, 14:28:25
Tansiyon varsa böbreklere dikkat

Yüksek tansiyon, böbrek hastalığının habercisi olabilir.

Türk Böbrek Vakfı Başkanı ve Uluslararası Böbrek Vakıfları Federasyonu (IFKF) Yürütme Kurulu Üyesi Timur Erk, Türkiye'de her 6 kişiden birinin böbrek hastası olma riski taşıdığını bildirdi.

Erk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 12 Mart'ın ''Dünya Böbrek Günü'' olduğunu hatırlattı.

Dünyada yaklaşık 1 milyar kişinin yüksek tansiyon sorunu, 500 milyondan fazla kişinin ise kronik böbrek hastalığı bulunduğunu ifade eden Erk, ''Kontrol altında tutulmayan yüksek tansiyonun böbreklerde yarattığı hasarın kronik böbrek hastalığının ana sebebi'' olduğunu bildirdi.

Erk, Dünya Böbrek Günü'nün, ''böbrek hastalıklarının bu acımasız yönü ile yüzleşilmesini sağlamayı, bireyleri motive ederek risk altında olup olmadıklarını kontrol etmelerini, risk altındalar ise önlem alma konusunda adım atmalarını yüreklendirmeyi'' amaçladığını vurgulayarak, kontrol edilmeyen yüksek tansiyonda kronik böbrek hastalığının ilerleyerek böbrek fonksiyonlarının kaybına ve sonuç olarak diyaliz tedavisine veya böbrek nakli gereğine yok açtığını kaydetti.


-YÜKSEK TANSİYON -
Timur Erk, kronik böbrek hastalarının yalnızca yüzde 30'unun durumlarının bilincinde olduğunu dile getirerek, şöyle devam etti:

''Güncel bir örnek olarak uzun süredir yüksek tansiyon şikayeti olan kişiler ele alınabilir. Bu hastalar hastaneye başvurduklarında böbrek fonksiyonlarının ciddi derecede hasar gördüğünden ve neredeyse ölmek üzere olduklarından tamamen habersizdirler. Dünya Böbrek Günü kampanyası, yüksek tansiyon gibi böbrek hastalıklarının risk faktörleri konusunda toplumun daha da bilinçlendirilmesini amaçlamaktadır. Risk faktörleri mevcut ise erken önlem alınarak böbrek fonksiyonlarının korunması benzer durumları önleyecektir. Böbrekler ve yüksek tansiyon, kaçınılmaz bir ilişki ile bağlıdır. Burada böbrekler hem suçlu hem de kurbandır. Bir yandan böbrek fonksiyonlarındaki azalma, yüksek tansiyonun ana sebebidir, öte yandan yüksek tansiyon, böbreklerdeki fonksiyon kaybını başlatan ve ilerleten ana sebeptir.''

''Türkiye'de her 6 kişiden biri böbrek hastası olma riski taşıyor ve Türkiye'de 4 milyon insan kritik düzeyde böbrek hastası'' bilgisini veren Erk, ülkenin ciddi bir böbrek hastalığı problemi ile karşı karşıya bulunduğunu savundu.

Erk, başta şeker ve yüksek tansiyondan kaynaklanan böbrek yetmezliğinin her yıl yüzde 13 oranında arttığını bildirdi.

Timur Erk, her geçen gün artan hasta sayısına rağmen yeterince organ bağışlanmadığını, bu konuya halkın ilgisini çekmek için projeler ürettiklerini belirterek, ''Sadece yaşayabilmek için diyaliz cihazlarına bağlanan hastaların tek kurtuluşu olan 'Böbrek nakli için organ bağışını destekliyorum' kampanyasını yeniden başlatmış bulunuyoruz'' dedi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 07 2009, 14:28:54
Bitkisel Kürler rehberi

Çınar yaprağının faydalarını öğrenince üzerine basamayacaksınız.

Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, Bitkisel Kürler Rehberi kitabını tamamladı. Çınar yaprağının faydalarını öğrenince üzerine basamayacaksınız.

Kireçlenmenin ilacı çınar yaprağı
Yıllardır bitkilerin insan vücuduna etkisini araştıran Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu, merakla beklenen 'Bitkisel Kürler Rehberi' kitabını nihayet tamamladı. Kitabıyla ilgili bugüne kadar ser verip sır vermeyen, ancak 'çınar yaprağının faydalarını öğrenince üzerine basamayacaksınız' şeklinde tiyolar veren Saraçoğlu'nun kitabı çıktı.

En çok kireçlenme sorunu çekenler sevinecek
Saraçoğlu'nun açıklamaları en çok kireçlenme sorunu çekenleri sevindirecek. Malumunuz ülkemizde orta yaşın üzerindeki pek çok kişi kireçlenmeye bağlı ağrılar çekiyor, dizlerini bükemiyor, merdiven çıkamıyor ve yürümekte zorlanıyor. 'Doğadaki hangi bitkide bunun şifasını bulurum?' diye yola çıkan Saraçoğlu, sürdürdüğü araştırma sonrası çınar yaprağının kireçlenmeyi tedavi edici etkisini ortaya çıkardı.

Çınar yaprağının en ideal kullanım şekli suda kaynatıp içmek. Olgun ve tazesi tercih edilen yaprağın miktarı, suyunun ölçüsü ve ne kadar kaynatılacağı çok önemli. Önümüzdeki haftalarda çıkacak olan kitapta bütün bu bilgileri öğrenebileceğiz.

Allah'ın soğanı kadınlar için yarattığını düşünüyor.
Bu senenin hemen başında gerçekleşen bu keşif sebebiyle 2009 yılı çınar yaprağı yılı olacak. Hatırlarsanız geçtiğimiz yılı da Saraçoğlu 'sarı soğan yılı' ilan etmişti. Çünkü geçen yıl içerisinde gelen birçok kadın hasta yumurtalık kistlerinden, yumurtalık kanserinden, miyomdan ve erken menopozdan şikâyetçi olmuş. Ünlü doktor, bu yüzden Allah'ın soğanı kadınlar için yarattığını düşünüyor. Ama soğanı öyle yemeklerin içine katarak ya da yanında tüketerek yemeyeceksiniz. Soğandan şifa bulmanın en etkili yolu tüm bitkilerde olduğu gibi suda kaynatma. Ancak burada da unutulmaması gereken önemli bir nokta bulunuyor. O da bitkileri kaynatma süresi. Mesela bir brokoliye 6 dakika kaynatma süresi verildiyse bu 7 dakikaya çıkmamalı. Aksi halde bitkiler yüzde 90 özelliklerini kaybedebilir.

Karnabahar ülsere, havuç unutkanlığa, papatya sinüzite, kekik mide bulantısına karşı etkili. Ama mesela karnabaharı tuz, baharat, salça, kıyma ile pişirirseniz kimyası bozuluyor ve tedavi edici özelliği kayboluyor. Bütün bitkilerin amaca uygun kullanılması kür şeklinde kullanmakla mümkün. Ancak burada unutulmaması gereken çok önemli noktalar var. Başta da dediğimiz gibi bitkilerin miktarı, ne kadar su kullanılacağı ve kaç dakika kaynatılacağı çok önemli. Saraçoğlu'na göre bir de belirli zaman aralıklarıyla bunu yapmalı. Çünkü ancak o zaman önleyici ve tedavi edici gücünden faydalanılabilinir.

Kronik yorgunluk, romatizma ve mantar hastalıklarına yönelik kürler
Bu yeni kitapta ilk kez kronik yorgunluk, romatizma ve mantar hastalıklarına yönelik kürler bulunuyor. Özellikle eklem romatizmaları için önerilen kiraz sapı ve ısırgan muhteşem bir ikili oluşturuyor. Mantar için aynısafa bitkisi etkili. Bu bitkileri aktarlardan alırken raf ömürlerinin bir yılı geçmemiş olması gerekiyor. Aksi halde hiçbir faydası olmayabilir. Bitkilerin taze olduğunu anlamanın da püf noktaları var.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 09 2009, 14:24:17
İktidarsızlık korkusuna neden oluyor

Erkeklerde, cinsel hayatın başlamasıyla görülen prostat nezlesi iktidarsızlık korkusuna neden oluyor.

Prof. Dr. Cüneyt İşeri, hastalıkla ilgili şu bilgileri verdi:

50 yaş üstü sık görülüyor “Kronik prostatit sendromu, 20'li yaşlardan 40-50'li yaşlara kadar erkeklerin yaklaşık yüzde 5'inde görülüyor. 50 yaşın üstündeki erkeklerde de en sık rastlanan üçüncü hastalık olarak biliniyor.
Kronik prostatit, idrar yaparken yanma ve sık idrar ihtiyacı gibi yakınmaların yanı sıra genital bölge ağrılarına da neden oluyor. Tedavisi zor ve uzun süreli..

Kronik prostatit bulaşıcı değil ancak kesin tedavisi çok zor olan ve yıllarca devam edebilen bir hastalık. Bu nedenlere hekimler kronik prostatiti olan hastalardan kesin olarak tedavi edilemeyenlere bu hastalıkla birlikte yaşamayı öğretiyor...

Kronik prostatit hastalarının;

Prostatını sıcak tutmaları,

Düzenli bir cinsel hayatlarının olması,

Kabızlıktan korunmaları gerekiyor.

Düzenli egzersiz de ağrıları azaltıyor. Kronik prostatit, hastalarda sıklıkla psikolojik sorunlara yol açıyor. Bu nedenle cinsel hayatı da olumsuz yönde etkiliyor. Kronik prostatiti olan erkeklerin genital bölgelerinde ağrı duyuyor olmaları bu kişilerde iktidarsızlık endişesine de yol açıyor.

Johns Hopkins Medicine hekimlerinin yaptığı bir araştırma; düzenli yapılan sporun, kronik prostatit hastalığı olan erkekleri ağrılardan koruduğunu gösteriyor.”
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 09 2009, 14:24:50
Biyonik kulak SGK'dan

SGK artık 40 bin TL'yi bulan biyonik kulak masraflarını da karşılıyor..

SGK Başkanı Fatih Acar: İşitme cihazlarında doktor yazarsa iki kulağın da fiyatını ödüyoruz. 40 bin TL'yi bulan biyonik kulak masrafları da karşılanıyor..

Sosyal Güvenlik Kurumu SGK, işitme cihazı kullananlara da büyük kolaylıklar ve avantajlar sağlıyor. Üstelik verilen cihazlar Avrupa Birliği belgeli.

* İşitme cihazlarına ne kadar ödeniyor?

SGK işitme cihazlarına 350 TL fiyat ödüyor. "Bu fiyata işitme cihazı bulamıyoruz, işitme cihazları çok pahalı" diyenler Sosyal Güvenlik Kurumu'nun 177 hattından kaliteli işitme cihazları konusunda bilgi alabilirler. Bizler bu fiyatları belirlerken CE yani Avrupa Belgesi almış cihazları seçtik. Seçtiğimiz cihazların ucuz ve kalitesiz olduğunu kesinlikle düşünmeyin, en iyilerini belirledik.

6 AY İŞİTME CİHAZI ŞARTI

Doktor yazarsa iki kulaklığın da fiyatını da ödüyoruz. Tek şart, önce insanlar bu cihazları ödüyor, sonra faturasını bize getiriyor, biz de ödemesini hemen yapıyoruz. Ancak hiçbir gecikme olmuyor en fazla bir hafta içinde ödeme gerçekleşiyor. Doktor iki kulak diyorsa iki kulak birden ödenecektir. Ancak bu cihazlar için çalışanlar yüzde 20 emekliler yüzde 10 katılım payı ödemek zorunda kalıyorlar.

* Kızım Ayşenur'a biyonik kulak taktırmıştık, işitme cihazı da kullanıyor, ama kardeşi Emin'in de ihtiyacı oldu. İşitme cihazları çok pahalı, kızımın işitme cihazını kardeşine verdik. Çocukların her türlü sağlık güvencesi karşılanıyorsa bu neden karşılanmıyor?
Çocuklara biyonik kulak masrafları SGK tarafından karşılanıyor bunun masrafı her bir çocuk için 40 bin TL'yi buluyor. Ve ailelerin katılım payı ödemesine gerek kalmıyor. Ancak biyonik kulak takılmadan çocukların altı ay süreyle işitme cihazı kullanma şartı var. Kızınıza işitme cihazı bu nedenle alınmıştır, biyonik kulak takıldıktan sonra işitme cihazına zaten gereksinimi kalmaz.

OKUL DÖNEMİ AVANTAJI

Çocuklarınız okul döneminde olduğu için şöyle bir avantajınız daha var, 350 TL'lik işitme cihazlarının yerine bir buçuk kat hatta iki kat pahalı özellikli dijital cihazlardan da alabilirsiniz. Devlet çocuklar için bunun ödemesini yapıyor, ancak bu cihazlar için çalışanların yüzde 20 emeklilerin yüzde 10 katılım payı ödemesi gerekiyor, yani 700 TL'lik bir cihaz için 140 TL ödeme yeterli.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 09 2009, 14:25:23
Havalar cinselliği etkiliyor

Hava kirliliği, sadece akciğerleri değil, tüm vücudu etkiliyor.

ZONGULDAK'taki Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç.Dr. Levent Kart, hava kirliliğinin sadece akciğerleri değil, tüm vücudu etkilediğini belirterek, "Kirli hava, vücutta bir takım süreçlerin başlamasını tetikliyor. Bu süreçler kalp krizi tetiklemesi, hamilelerde erken düşükler, üreme sistemiyle ilgili sorunlar ve cinsellik gibi problemlere yol açabiliyor" dedi.

Zonguldak'ta yaygın olarak kömürün yakıt olarak kullanıldığını, bu nedenle hava kirliliğinin zaman zaman insan sağlığını tehdit eden boyutlara ulaştığını belirten Doç.Dr. Levent Kart, hava kirliliğinin özellikle bronşit ve astım hastalarında solunum yetmezliğine yol açabildiğini söyledi. Doç.Dr. Kart, şöyle konuştu:

"Zonguldak'ta yıkanmamış kömür sıklıkla kullanıldığı için, yanmış kömürden çıkan zehirli gaz var. Bu gaz kısa vadede hem üst solunum yollarında, hem de alt solunum yollarında tahrişe neden oluyor. Bronşitli ve astımlı hastalarda, hastalıkların ilerlemesine ve solunum yetmezliğine neden oluyor. Özellikle kış aylarında Zonguldak'ta biz bunu çok sıklıkla görüyoruz."

Zehirli gazların, uzun vadede hastalarda solunum yollarında tahribata ve akciğer kanserine yol açabileceğini vurgulayan Doç.Dr. Kart, şöyle devam etti:

"Hava kirliliğinin çok ileri boyutlarda olduğu yerlerde ani kalp krizleri, ani solunum yetmezliklerine bağlı ölümler görülebilir. Zonguldak'ta şu ana kadar öyle toplu problemlerle karşılaşmadık. Daha çok bireysel problemlerle karşılaşıyoruz. Solunum yetmezliğine neden olan enfeksiyonlar, üst solunum yolu enfeksiyonları, gribal enfeksiyonlar hava kirliliğiyle birleştiği zaman daha da ölümcül olabiliyor. O nedenle biz bronşitli hastalarımızın özellikle kış aylarında, havası daha temiz yerlerde yaşamasını öneriyoruz."

Birçok rahatsızlığı tetikleyen hava kirliliğinin cinsel yaşamı da olumsuz etkilediğini açıklayan Doç.Dr. Kart, şöyle dedi:

"Havada bulunan partiküller, gazlar sadece akciğerleri etkilemiyor. Tüm vücudu etkiliyor. Tüm vücuda akciğerler yoluyla giren kirli hava, vücutta bir takım süreçlerin başlamasını tetikliyor. Bu sürçler; kalp krizi tetiklemesi, hamilelerde erken düşükler, üreme sistemiyle ilgili problemler, cinsellik gibi problemlere yol açabiliyor. `Hava kirliliği direk cinsel bozukluğa yol açar' diyemeyiz. Ama başlayan bir süreci tetiklemesine neden olur."

Yıllarca hava kirliliğine maruz kalmış kişilerin vücut bağışıklık sisteminin zayıfladığını, bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla da enfeksiyonlara yatkınlığın arttığına dikkat çeken Doç.Dr. Kart, "Bunun sonucunda yaşamda kısalmalara neden oluyor. Yani temiz havada aynı genetik özelliklerde daha uzun yaşayabilecek bir kişi, kirli havada bu faktörler nedeniyle daha az yaşayabiliyor. Hastalarımızı hava kirliliğinin arttığı dönemlerde uyarıyoruz. Özellikle bronşit, akciğer hastalığı olan hastalarımızı uyarıyoruz ki, hava kirliliğinden etkilenmemeleri gerekiyor. Başka yerlere, havası temiz olan bölgelere gitme imkanları varsa bu havaya maruz kalmasınlar."
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 09 2009, 14:26:01
Kalp hastalarını rahatlatan mevsim

Damarlar genişliyor, tansiyon düşüyor böylece kalbin yükü azalıyor...

Bahar mevsiminin gelmesiyle bazı hastalıklar yükselişe geçerken, kalp hastaları ise inanılmaz ölçüde rahatlıyor.

Bursa Özel Bahar Hastanesi'nden Dr. Yavuz Okur, kışın damarların büzüştüğünü, vücudun bu nedenle ısısını koruyabildiğini belirterek, havaların ısınmasıyla damarların genişlediğini, vücuttaki kan miktarının organlardan azalarak damarlara gittiğini vurguladı.

Dr. Okur, "Damarlar genişlediği için tansiyon düşüyor, kalbin taşıdığı yük bu dönemde azalıyor. Kan damarlara gittiğinden kalp rahatlıyor. Kalp hastalarının aksine bahar mevsiminde mide hastalıkları artıyor. Yeni yetişen meyve ve sebzelerin pişirilmeden tüketilmesinin ülser ve gastridi artırdığını unutmamamız lazım. Mide kanamalarının da bu dönemde sık görüldüğünü, polenler ve tozların alerjisi olanları zor durumda bıraktığını rahatlıkla söyleyebiliriz." dedi. Sinüzitin de bahar aylarında görülme sıklığının arttığını dile getiren Okur, üşütmeye bağlı olarak üst solunum yolu enfeksiyonları, farenjit, bademcik iltihaplanmaları zatürre ve bronşite varan sonuçlar doğurabildiğine işaret etti.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 09 2009, 14:26:57
Neden hata yaptığımız anlaşıldı

Tekrar ve monoton işler yapılırken, beynin hata yapmadan yaklaşık 30 saniye önce dinlenmeye geçtiği ortaya çıktı.
Norveç'teki Bergen Üniversitesinden Tom Eichele, "Beynin biraz molaya ihtiyacı olduğunu söylediği ve sizin o anda hiçbir şey yapamadığınız böyle bir durum söz konusu" dedi.

Araştırmanın başındaki Eichele, beynin bilgiyi alamadığı ya da verimli çalışamadığı o anda kanın beynin dinlenme modunda daha aktif olan kısmına hücum ettiğini söyledi.

Eichele, bu durumun bir hata yapılmadan 30 saniye kadar önce başladığını, dolayısıyla, örneğin hava trafik kontrol kulesi görevlilerinin konsantrasyonunu ve dikkatini artırmak için bir uyarı sistemi geliştirmenin mümkün olabileceğini söyledi.

BEYİN KARARLARI İÇİN ALET GELİŞTİRİLİYOR

Bu tür kararlar alması gerekenlerin başına koyulmak üzere bir alet geliştirilebileceğini söyleyen Eichele, "Sinyali ölçebilir ve kullanıcıyı, beyninin o anda aldığı kararların iyi olmayacağı bir durumda olduğu yolunda bilgilendirebiliriz" diye konuştu.

Aletin prototipinin geliştirilmekte olduğu ve 10-15 yıla kadar piyasaya sürülebileceği kaydedildi. Araştırma, Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin (PNAS) dergisinde yayımlanıyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 10 2009, 14:54:14
AIDS yayılıyor

DSÖ, çağın hastalığı AIDS'e karşı uyardı.

DSÖ, HIV/AIDS bulaşmasını önlemeye yönelik çalışmaların eşcinsel erkeklerin küçük bir bölümünü kapsadığını belirterek, bu durumda Asya'da AIDS hastalığının yaygınlaşabileceği uyarısında bulundu.

“AIDS ÇALIŞMALARI EŞCİNSEL ERKEKLERİN SADECE YÜZDE 1'İNİ KAPSIYOR"
Sağlık Araştırmaları Sitesi'nde yer alan Dünya Sağlık Örgütü'nün uyarısında, Asya'da HIV/AIDS bulaşmasını önlemeye yönelik çalışmaların eşcinsel erkeklerin sadece yüzde 1'ini kapsadığı; Asya-Pasifik ülkelerinde ise HIV/AIDS'i önlemeye yönelik stratejik planların eşcinselleri kapsamadığı belirtildi. Ayrıca, yapılan çalışmalar sonrasında erkekler arası eşcinsel ilişki ile HIV bulaşının önceden düşünüldüğünden daha önemli olduğuna da işaret edildi.

Öte yandan, Çin'de yürütülen bir araştırmada; eşcinsel ilişki yaşayan erkeklerin HIV enfeksiyonu taşıma riskinin diğer erkeklere oranla 45 kat daha fazla olduğu tespit edildi. Ayrıca; HIV/AIDS hizmetlerine ulaşımla ilgili sorunların ise; eşcinsel ilişkinin bazı toplumlarda hoş karşılanmamasına bağlı olarak damgalanma kaygısından kaynaklanabileceği ifade ediliyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 10 2009, 14:54:49
Egzersiz yapmadan kilo verilmiyor

Egzersiz yapmadan fazla kilolardan kurtulmak yeterli değil..

Çağın sorunu olarak nitelendirilen şişmanlıktan kurtulmak için zayıflama haplarının tek başına yeterli olmadığı, egzersizin yer almadığı bir zayıflama programının başarılı olma ihtimalinin bulunmadığı bildirildi.

Sağlıklı Beslenme ve Yaşam Uzmanı Dr. Ender Saraç, ortalama yaşam süresinin kısalmasında obezitenin çok etkili bir faktör olduğunu, bunun günümüzde "korkunç bir sorun" haline geldiğini ifade etti.

Obezitenin, özellikle genç çağda çığ gibi artığına dikkati çeken Saraç, bunda yanlış beslenme, hareketsizlik, fast-food tarzı yiyecekler ve stres gibi pek çok faktörün etkili olduğunu kaydetti.

Saraç, Türk kadınlarının en büyük sorununun da göbek ve bel çevresindeki yağlanma olduğuna işaret ederek, "Düzensiz beslenme ve doğumlar, hareketsizlik, bolca tüketilen hamur işleri kadınlarımızı göbekli hale getiriyor. Ama biraz gayret ve egzersiz ile bu sorundan kurtulmak mümkün" dedi.

Bel çevresinin, kadınlarda 95, erkeklerde ise 100 santimetrenin üzerinin risk oluşturduğunu belirten Saraç, şu bilgileri verdi:

"İnsanımız, 'bir ilaç olsun yutayım, bütün iştahımı kessin, beni inceltsin' istiyor. Oysa bu mümkün değil. Zayıflama hapları, kilo vermede tek başına yeterli değil. Haplar, tek başına hiçbir fayda sağlamaz. Bu tür ürünlerin mutlaka diyet ve egzersizle birlikte kullanılması gerekir. Egzersizin yer almadığı bir zayıflama programı düşünülemez ve zaten başarılı olma ihtimali de yoktur. Egzersizin, tek başına bile orta derecede kilo verdirdiği görülmüştür. Ancak fazla kilo vermek isteyen bir kişide, egzersiz tek başına arzu edilen kiloya ulaşılmasında yeterli değildir."
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 10 2009, 14:55:20
İlköğretim okulunda Hepatit A paniği

Kuyu suyundan bulaştığı anlaşıldı.

TEKİRDAĞ'ın Şarköy İlçesi'ne bağlı Mürefte Beledisi'nde 585 öğrencinin eğitim gördüğü ilköğretim okulunun şebeke suyuna kanalizasyon karıştığı ve bu sudan içen 19 öğrencide Hepatit A hastalığı saptandığı belirtildi. Olayın gerçekleştiği hafta, okulda 2 gün süreyle eğitime ara verildi, dezenfekte çalışması yapıldı ve öğrencelere aşı vuruldu.


585 öğrencinin eğitim gördüğü Mürefte İlköğretim Okulu'nda geçen hafta, öğrenci velileri ve okul yönetimi, okulun şebeke suyu yetersiz kalınca kuyu suyunu şebeke suyuna bağladı. Ancak kuyu suyuna karışan kanalizasyon şebeke suyuna da geçince çeşmelerden akan suyu içen öğrencilerde halsizlik belirtileri baş göstermeye başladı. Bunun üzerine aileleri tarafından hastanelere götürülen bazı öğrencilerde Hepatit A tespit edildi.


Kuyu suyundan bulaştığı anlaşılan Hepatit A için İl Sağlık Müdürlüğü okulda dezenfekte çalışması başlattı. İl Hıfzısıhha kararı ile geçen hafta 2 gün süreyle okulda eğitime ara verildi. Sağlık Müdürlüğü yaptığı çalışma sonunda kuyu suyunu kapatarak okulun su şebekesini değiştirdi. Sarılık şüphesi ile İl Sağlık Müdürlüğü görevlileri 585 öğrenci ve veliler üzerinde tarama yaptı. Şüpheli görülen 125 öğrenciden kan örnekleri alan yetkililer bunların 19'unda sarılık tespit etti. 14 öğrencinin tedavisi tamamlanırken, 5 öğrencinin ise tedavilerinin devam ettiği bildirildi. Tarama yapılan velilerde ise sarılığa rastlanmadığı açıklandı.


VALİ: HER ŞEY KONTROL ALTINDA


Tekirdağ Valisi Aydın Nezih Doğan, Okul Aile Birliği'nin okul bahçesindeki bir su kuyusunu okul şebekesine bağladığını belirterek şu açıklamayı yaptı:
“Tabi bu su çeşitli etkiler ile kirlenince, öğrencilerde Hepatit A tanısı ile sağlık ocağına ve Şarköy Devlet Hastanesi'ne gönderildiği bilgisi geldi. Gerekli dezenfeksiyon çalışmaları yapıldı. Okulu Hıfzısıhha kararı ile eğitim ve öğretime kapatıldı. Salgının geçmesinin ardından eğitime yeniden başlandı. Okuldaki 585 öğrencinin tamamı birden fazla uzman hekim kontrolünden geçirildi. Bunlar içerisinde Hepatit A şüphesi bulunan öğrencilerden kanlar alındı ve tahlil edildi. Öğrenciler ve aileleri tıbbi tedavi altına alındı. Okulun su şebekesi yenilendi. Zaten okulda genel bir tadilat vardı, tuvaletler ve lavaboları değiştiriyorduk. Konuyu Milli Eğitim teşkilatımızdan görevlendirdiğimiz arkadaşlarımız inceliyorlar. Sağlık teşkilatı da inceliyor. Bu çalışma yaklaşık 10- 15 gün daha sürecek.”
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 10 2009, 14:57:53
Yaşlı babaların çocukları daha başarısız

Zihinsel performanslarının daha düşük olduğu ortaya çıktı

Yaşlı babaların çocuklarının, bebeklik ve çocuklukta yapılan ve zihinsel performanslarını ölçen testlerde genç babaların çocuklarından başarısız oldukları ortaya çıktı.

Queensland Üniversitesi'nin yaptığı, sonuçları PLoS Medicine dergisinde yayımlanan araştırma çerçevesinde, 1959 ile 1965 yılları arasında ABD'de doğan 33 bin 437 çocukla ilgili veriler incelendi.

Bu çocuklardan her birinin, 8 aylıkken ve 4 ile 7 yaşlarında zihinsel performansları ölçen testlere tabi tutulduğu, araştırma çerçevesinde ailenin geliri ve eğitim durumu gibi sosyo-ekonomik faktörlerin de dikkate alındığı belirtildi.

Araştırma, babanın yaşı büyüdükçe çocuğun çeşitli testlerde düşük puan alma olasılığının arttığını, ancak aksine yaşlı annelerin çocuklarının, hafıza, öğrenme ve konsantrasyon gibi yetileri ölçen bu testlerden diğerlerinden daha yüksek puan aldıklarını gösterdi.

Araştırmacılar, yaşlı babaların çocuklarındaki bu başarısızlığa, erkeğin yaşlandıkça spermlerinde meydana gelen mutasyonun neden olabileceği, sosyal faktörlerin etkisinin de göz ardı edilmediği kaydedildi.

Yaşlı babaların çocuklarında, doğumda sakatlık ile şizofreni, otizm ve akıl hastalığı gibi nöropsikiyatrik bozukluk olasılığının arttığı biliniyor.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 10 2009, 14:59:13
Kişiye özel diyet için ipuçları

Yaz geldi, sıkı bir diyete ihtiyacınız var. Peki sizin için en uygun diyet hangisi?

Uzmanların beslenme konusundaki yaklaşım ve görüşleri geniş çapta farklılıklar göstermesine rağmen hepsinin üstünde birleştiği nokta: En iyi kilo verme programı, sizin sonuna kadar takip edebileceğiniz programdır.

Şüphesiz herkes en çabuk ve sıkıntısız şekilde kilo vereceği sihirli bir diyet reçetesi arıyor. Ama işin gerçeğiyle yüzleşmemiz lazım:

Böyle sihirli bir reçete yok. Hızlı kilo vermenize yardımcı olacak her türlü diyet, kısa sürede bu kiloları tekrar ve fazlasıyla almanıza sebep olur.

Sağlıklı bir diyet programının özellikleri


Bir egzersiz planı
Bütün besin gruplarından derlenmiş menü
Profesyonel uzmanlar tarafından tasarlanmış olması
Yavaş ama istikrarlı bir kilo kaybı vaat etmesi
Yemek porsiyonlarının kontrolüne dair ipuçları
Yemek aralarında ufak atıştırmalara izin vermesi
Fazlaca ilaç desteği gerektirmemesi
Sevdiğiniz yemek ve içeceklerden küçük porsiyonlarda bulşundurması
Bilimsel olması
Bir destek planına sahip olması
Çokça su içmenizi tavsiye etmesi


Size önerilen diyet reçetesinin size uygunluğunu anlamak için şu ipuçlarını kullanabilirsiniz

1- Benim yeme stilime uyuyor mu?
Sıklıkla seyahat eden veya dışarıda yemek yiyen biriyseniz, ev yapımı yemeklere ağırlık veren bir diyet de sizin için uygun olmayacaktır.

2.Benim egzersiz düzeyime uyuyor mu?
Düzenli bir şekilde devam ettiremeyeceğiniz bir egzersiz programı öneren diyet reçetesi –ne kadar hızlı kilo kaybı önerirse önersin- size uygun değildir.

3. Bu diyeti ömrümün sonuna kadar sürdürebilir miyim?
Bir diyete başlamayı düşünürken, o programa ömrünüzün sonuna kadar sadık kalabilecek misiniz? Değilse, hiç zahmet etmeyin. Çünkü diyerti bıraktığınızda kilolarınız geri gelecek.

4. Sevdiğim, hazırlayabileceğim ve bütçeme uygun yemekler var mı?
Yemeklerin yanında içmeniz tavsiye edilen bazı içecekleri tüketmek uzun vadede bütçenizi sarsacak mı? Bu sorulara olumlu cevap bulümıyorsanız, incelediğiniz diyet reçetesi size uygun olmayabilir.

5. Ne kadar hızlı kilo vereceğim?
Yarım kilo yağ 3.500 kaloridir. Yani zayıflamak için çok fazla yağ yakmanız gerekiyor. Hızlı kilo verdiren diyetlerde genellikle yağ değil su kaybedersiniz. Özellikle diyete başlangıcın ilk evrelerinde hızlı kilo kaybı yaşanırsa, bunun vücudun su kaybından kaynaklandığını bilmelisiniz.

6. Diyet programı kötü alışkanlıklarımla uyuşuyor mu?
En ideal diyet, size diyet yaptığınızı hissettirmeyen diyettir. “Diyete girmek” fikri insanı psikolojik olarak rahatsız eder ve yemek konusunda takıntı yaratabilir.

7. Sevdiğim yiyecekleri yemeye devam edebilecek miyim?
Bazı diyet reçetelerinde kesinlikle yasaklanmış yiyecekler listesi bulunur. Oysa insanlara “bu yemekleri yemeniz yasak” gibi kural empoze ettiğinizde, genellikle bu yiyecekleri yeme arzusunu tetiklemiş olursunuz.

8. Küçük ama sürekli değişiklik söz konusu mu?
İnsanın yaşam ve beslenme alışkanlıklarını değiştirmesi kolay değildir. Yaşam ve beslenme tarzınızda ‘küçük’ ama istikrarlı değişiklikler öneren bir reçete sizin için daha uygun olacaktır.

9. Diyet reçetesi bir takım destek hapları veya detoks formülleri içeriyor mu?
Sağlıklı bir diyet programı, günlük multi-vitamin tabletleri dışında bir beslenme veya destek ilaç takviyesi içermez.

10. Diyet yaparken detaylı bir plan mı yoksa esnek bir plan mı istiyorsunuz?
Diyet planınızın sizi ihtiyacınız olan kalorilerden mahrum etmeyeceğini ve günlük yaşantınızda sizi halsiz bırakmayacağından emin olun.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 10 2009, 15:00:00
  İlaç fiyatları zamlandı! 

İşte zam oranları ve yeni fiyatlar

İlaç fiyatlarına ortalama yüzde 8 oranında zam yapıldı. 1 Kutu Aspirin 1.26 TL oldu.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürülüğü Fiyat Değerlendirme Kurulunun ilaç firmalarının talebi doğrultusunda aldığı karar gereği, ilaç fiyatları yüzde 8 oranında artırıldı.

Ağrı kesici olarak kullanılan Aspirin 500 mg. 20 tablet 1.26 TL olurken, tansiyon ilacı olarak kullanılan Norvac 5 mg. 13.59 TL. antibiyotiklerden Zinnat 500 mg. 68.98 TL kalp hastalarının kullandığı Dıgoxın tablet ise 1.54 TL oldu.

Bazı ilaçların eski ve yeni eczane satış fiyatları, TL olarak şöyle:


İLAÇESKİ FİYATYENİ FİYAT
Aspirin 500 mg 1.17 1.26
Minoset plus 20 tb. 3.22 3.47
Norvac 5.mg. 12.59 13.59
Vıagra 50 mg. 62.09 67.45
Dıgoxın tb. 1.44 1.54
Alfoxıl 1 gr. 9.07 9.80
Zinnat tb. 63.49 68.98
Azosilin tb. 15.55 16.78
Salbutol tb. 2.38 2.56
Termalgine tb. 1.85 2.00
Gripin kaşe 0.24 0.25
Bactrım 30 tb. 9.94 10.74
Norvasc 30 tb. 12.59 13.59

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 11 2009, 14:00:01
Kelliğin sebebi!

En çok da beylerin kabusu olan kellik en çok neden mi kaynaklanıyor?

Belli bir yaşam periyodu olan saç, kafamızdaki büyüme dönemini tamamladıktan sonra kafa derisinden ayrılarak dökülür. Saçın günlük 80-100 adet arası dökülmesi normal olarak değerlendirilir. Ancak bundan daha fazla olan dökülmeler, başta erkeklerde olmak üzere kelliğe yol açar.

Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Hekimi Dr. Nuri Soysal saç ekim yöntemleri ve saç dökülmeleri ve kelliğin sebepleri ile ilgili olarak detaylı bilgi verdi.

Kelliğin Birçok Sebebi Bulunuyor

•    Stres
•    Yanlış kozmetik kullanımı
•    İlaç ( kanser ilaçları, fazla A vitamini,vs.)
•    Hormonal bozukluklar
•    Ateşli hastalıklar
•    Anemi
•    Troid hastalığı
•    Demir, çinko, protein eksikliği
•    Genetik kaynaklı

Erkeklerde en sık görülen ve kelliğe yol açan saç dökülmesi ise ‘dihidrotestesteron’ da denilen erkeklik hormonunun genetik olarak kafa derisindeki saç foliküllerini etkilemesinden kaynaklanan  ‘Androgenetik alopesi’dir.

Babada Kellik Varsa Oğlunun da Saçları Dökülür mü?

Halk arasında babada kellik varsa oğlunda da mutlaka görüleceğine dair yaygın inanışın aksine, babada kellik görülmesi, çocukta da saç dökülmesi olacağı anlamına gelmez. Saç dökülmesi, anne ve babanın her ikisinden gelen genlerin birleşmesiyle farklı bir yol izler. Bu farklı yol, erkek çocukta babasından tamamen farklı bir saç geleceği hazırlayabilir.

Erkeklerde saç oranı testesteron hormonuna bağlıdır. Bu oranın yüksekliğini ise %90 oranında anneden gelen genler belirler. Bu nedenle annenin ailesindeki erkeklerin saç durumu, babanın saçlarından daha fazla önem taşır. Fakat hala anneden gelen kromozomların neden daha büyük öneme sahip olduğu tam olarak anlaşılamamıştır.

Hangi Yaşta Ne Kadar Saç Dökülmesi?

Nadir olarak kadınlarda da görülen saç dökülmesi ve kellik, ağırlıklı olarak erkeklerde daha fazla görülen bir durumdur. 25 yaş üzerindeki erkeklerin yaklaşık % 25’inde saç seyrelmesi görülür. 50 yaşındaki erkeklerde ise bu oran %50’lere kadar ilerleyebilir. Ancak yaş ve saç dökülmesi arasında doğru orantı olduğunu söylemek yanlış olur. Kişide genetik yatkınlık söz konusu ise, saç dökülmesi 20’li yaşlarda bile başlayabilir. Dökülme en yoğun olarak 25-35 yaşlar arasında görülür. 45’li yaşlardan sonra ise saç dökülmesinin azaldığı durumlar görülmekle beraber, 40’lı yaşlardan başlayıp hızlı bir şekilde devam eden saç dökülmeleriyle de karşılaşılabilir. 

Kadınlar da Kel Olabilir!

Kadınlarda kellik çok nadir görülür. Kadınlardaki saç dökülmesinin başlıca nedeni, kalıtsal faktörler, hormonal değişiklikler, gebelik, aşırı stres, troit rahatsızlıkları, anemi, hamilelik,  kötü beslenme ve çok erken yaşlarda menopoza girilmesidir.  Bunun yanı sıra saç kıran, mantar ve sürekli bir bölgeden saç koparma (Trikotilomani) da bölgesel saç dökülmelerine neden olarak sayılabilir. 

Kellik Artık Kader Değil…
Normalin üzerinde bir saç dökülmesi görüldüğünde öncelikle sebebi araştırılmalı ve buna göre bir tedavi planı uygulanmalıdır. Ancak tedaviye rağmen dökülmenin devam ettiği durumlarda ise tek ve kesin çözüm saç ekimidir.
Saç ekiminin tüm dünyada bir kişiden ziyade bir ekiple yapılmakta olduğunu belirten Dr. Nuri Soysal, ekipte doktor, anestezi uzmanı ve hemşireler olduğunu ifade etti ve şunları ekledi:

“Alınan dokunun hazırlanması ince bir çalışma gerektiriyor. Saçlı deri için bunları yapacak ekip 2 bine yakın saç folikülünü kısa sürede naklediyor. Bu, bir günde 6-7 saat içinde gerçekleştiriliyor. Saç kökleri fidan diker gibi adeta ekiliyor. Geçmişe göre daha başarılı olunan bu işlemin başarısında şaç yapısı ve kalitesi önemli rol oynuyor. Belli saç yapıları işlemde çok daha olumlu sonuç veriyor. Ense kökünden saçlı flep alınıyor ekiliyor ya da oralardan tek tek alınarak ekiliyor. Eğer alınacak ve ekilecek miktar çoksa köküyle birlikte alınıp naklediliyor. Açık alanın fazlalığı işlemin başarısını etkiliyor. Bu işlem için ağırlı olarak gençler ve orta yaş grubundan talep geliyor.”

Günümüzde dünya çapında uygulanan 2 yöntem vardır: Foliküler Ünite Transplantasyonu (FUT) ve Foliküler Ünite Ekstraksiyonu (FUE)
FUE Yöntemi: Saç köklerinin özel ince uçlu iğneler ile ense üzerinden ya da vücudun belirli bölgelerinden tek tek alınarak seyrelmiş ya da tamamen dökülmüş olan bölgeye nakledilmesidir.  Ense üzerinde dikiş olmadığı için, dikiş izi de söz konusu değildir.

FUT Yöntemi: Dünyanın en ileri ve gelişmiş saç nakli kliniklerinde en fazla uygulanmakta olan tekniktir. Bu yöntemde, ense üzerindeki sağlıklı ve dökülmemiş bölgeden çıkarılan saçlı deri, mikroskop altında doğal yapıları bozulmadan uygun tekniklerle saç köklerine ayrılarak,  seyrelmiş ya da tamamen dökülmüş olan bölgeye yerleştirilir. Şerit olarak alınan kısım, plastik ve rekonstrüktif cerrahiye uygun olarak dikilir. Bu sayede, arkadaki dikiş izi en aza indirgenmiş olur ve iz ancak saç tamamen kazıtıldığında görülebilir. Dikiş, ameliyatı takip eden 12-15. günde alınır.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 11 2009, 14:00:54
Türkiye'de her 6 kişiden birinde bu hastalık var

Böbrek hastalığıyla mücadele edenlerin sayısı her geçen gün artıyor.

Türk Nefroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Nefroloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Taner Çamsarı, Türkiye'de yetişkin her 6 kişiden birinin kronik böbrek hastası olduğunu bildirdi.

Prof. Dr. Çamsarı, yaptığı yazılı açıklamada, böbrek hastalıklarının son 20-30 yılda arttığını, hastalığın artışına dikkati çekmek amacıyla her yıl mart ayının ikinci perşembe gününün ''Dünya Böbrek Günü'' ilan edildiğini belirtti.

Türk Nefroloji Derneği'nce Sağlık Bakanlığı ve TÜBİTAK desteğiyle Türkiye'de 15 bin gönüllü üzerinde CREDİT isimli büyük kitle araştırması yapıldığını bildiren Prof. Dr. Çamsarı, araştırma sonucunda, böbrek hastalıklarının ciddi bir sağlık sorunu haline geldiğinin anlaşıldığını vurguladı.

Prof. Dr. Çamsarı, çeşitli derecelerdeki kronik böbrek hastalığının toplumun yüzde 17.5'inde var olduğunun ortaya çıktığını belirterek, şunları kaydetti:

''Araştırmanın ilk sonucunda toplam 8 milyon kişinin değişik derecelerde böbrek hastalığı bulunduğu anlaşılmıştır. Bu durumda Türkiye'de yetişkin her 6 kişiden birisinde kronik böbrek hastalığı bulunmaktadır.

Yetişkin her 18-19 kişiden birisinde kritik düzeyde böbrek hastalığı var. Bu, gelecek yıllarda ne kadar ciddi sorunlarla karşılaşacağımızın önemli bir göstergesidir.''

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 11 2009, 14:01:38
Menopoz döneminde göz kuruluğu

Menopoz dönemindeki kadınların göz kuruluğu ve katarakt riski altında olduğunu bildirildi.

Doç. Dr. Şengör, yaptığı yazılı açıklamada, gözyaşı yapımından sorumlu olan ana gözyaşı bezleri ile gözyaşına koruyucu destek sağlayan ve göz kapağı kenarında yer alan yağ bezlerinin büyük oranda cinsiyet hormonlarının etkisi altında olduğunu belirtti.

Menopoz döneminde östrojen hormonunun yapımının düşük seviyelere inmesi,androjen hormonunun desteğinin azalması sonucu hem gözyaşı yapımının azaldığını hem de gözyaşı buharlaşmasının arttığını ifade eden Şengör, ayrıca menopoz döneminde verilen hormon destek tedavisinin de sanıldığının aksine göz kuruluğuna neden olabildiğini vurguladı.

Bunun nedeninin azalan androjen seviyelerine rağmen östrojenin artış göstermesi yani göreceli olarak dengenin androjen aleyhine bozulması olduğunun düşünüldüğünü belirten Şengör, şu bilgileri verdi:

''Menopoz dönemindeki kadınlar, yüzde 29-69 oranında göz kuruluğu riski altındadır. Menopozdan sonra gözlerde yanma, batma, kızarma gibi şikayetlerle ortaya çıkan bu göz kuruluğunun tedavisinde yapay gözyaşı damlaları ve gözyaşı salgısını artırıcı damlalar yanında destekleyici tedaviler de uygulanmaktadır. Diğer taraftan gözyaşı yapımını azaltan ve menopoz döneminde kullanımında artış görülen antidepresan ve antialerjik ilaçların kullanımının azaltılması da önem taşımaktadır.

Katarakt, menopoz sonrası kadınlarda daha sık görülmektedir. Menopozdan sonra kadınlarda katarakt gelişim riski aynı yaştaki erkeklere göre daha fazladır. Menopoz sonrası östrojen kullanımı, katarakt riskini azaltıyor. Menopoz öncesi dönemde ise östrojen, lensin iyonik yapısını ve su dengesini korumasını sağlamaktadır. Adet döngüsüne göre kadınlarda kornea (gözün saydam tabakası) kalınlığı değişmektedir. Adet döneminin 15 ve 16. günlerinde kornea kalınlığı yüzde 5,6 oranında artmaktadır. Hamilelikte de her 3 aylık dönemde korneada yüzde 3'lük bir kalınlık artışı oluşmaktadır. Kornea adet döngüsü boyunca şekil olarak da değişmekte ve adet döngüsünün başında daha dik olan kornea, yumurtlamadan sonra daha düz bir şekil almaktadır.''
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 11 2009, 14:02:07
Göbek büyükse akciğerde sorun olabilir

Karın bölgesinde yağlanma ile akciğer fonksiyonunun azalması arasında önemli bağlantının bulunduğunu ortaya koydu.

Fransa'da yapılan bir araştırma, karın bölgesinde yağlanma ile akciğer fonksiyonunun azalması, cinsiyet ve vücut kitle endeksi ile başka komplikasyonlar arasında önemli bağlantının bulunduğunu ortaya koydu.

ERKEĞİN 89, KADININ 101.5
Fransız Ulusal Sağlık ve Tıbbi Araştırma Enstitüsünün Paris'teki Önleyici Teşhis ve Klinikler Merkezinden 120 bin hasta üzerinde yaptığı araştırma sırasında, hastaların yaşadıkları yer, sigara ve alkolle ilgileri, akciğer fonksiyonları, nefes hacimleri, vücut kitle endeksleri, karın çevreleri ve diğer metabolik sağlık ölçümleri tahlil edildi. Araştırmanın sonucunda, obezitede sınır, erkeklerde göbek çevresi 89 santimetre, kadınlarda ise 101,5 santimetre olarak hesaplandı.

ARADA KUVVETLİ İLİŞKİ VAR
Araştırmacılar, yayımladıkları açıklamada, yaş, cinsiyet, vücut kitle endeksi, sigara ve alkol alışkanlığı, boş zamanlarda fiziksel aktivite, kalp-damar geçmişi, metabolik sağlık durumu ile akciğer faaliyetinin azalması arasında kuvvetli bir ilişki bulunduğunu belirterek, "Akciğer faaliyetinin azalması ve karın bölgesinde yağlanmaya bağlı metabolik sendrom arasında bağımsız bir ilişki tespit ettik" dediler. Bulgular, Amerikan Göğüs Vakfının tıp dergisinde yayımlandı.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 11 2009, 14:02:42
Sağlıklı dişler için 5 pratik öneri

İdeal ağız ve diş bakımı için sadece diş fırçalama ve diş ipi kullanımından daha fazlası gereklidir.

İdeal ağız ve diş bakımı için sadece diş fırçalama ve diş ipi kullanımından daha fazlası gereklidir. İlerleyen yaşla beraber insanların çoğu dişlerini kaybedeceklerini düşünürler ama bu şekilde olmak zorunda değildir, bunun için basit birkaç öneriye uymanız gerektiğini belirten Diş Hekimi Mehmet Zahid Kazandı bize profesyonel tavsiyelerde bulunuyor.

İşte uzun yıllar sağlıkla gülebilmemiz için yapmamız gerekenler;

1.Ağız Sağlığını Korumanın En Önemli Üç Elemanı

”Diş fırçası, diş macunu ve diş ipi”

Ağız hijyeninin olmazsa olmaz en önemli üç bakım elamanı diş fırçası, macunu ve diş ipidir. Toplum olarak ağız ve diş sağlığına gereken önemi vermediğimizin altını çizen Diş Hekimi Mehmet Zahid Kazandı oysa gün içerisinde ayıracağınız 10 dakika kadar kısa bir süre de sağlıklı dişlere ve dişetlerine kavuşabileceğimizi belirtiyor. Günde 2 defa diş fırçalamak ve bir defa diş ipi kullanımının sağlıklı bir ağzın anahtarı olduğunun altını çizen Kazandı bu alışkanlığın çocuk yaşta kazanılması taktirde bireylerin ilerleyen yaşlarda da sıkıntı yaşamayacaklarını ifadelerine ekliyor.

Peki en doğru diş fırçalama tekniği hangisi?

Öncelikle diş fırçası çok sert olmamalı ve fırçayla dişlerinizi aşındıracak kadar baskı uygulamamalısınız. Birçok bireyin dişlerinin beyazlaması için diş fırçasını bastırarak kullandığını belirten Diş Hekimi Mehmet Kazandı bunun son derece yanlış bir davranış olduğunu beyazlatmanın aksine dişlerde aşınmalara neden olduğunu söylüyor. Dişlerimizi fırçalarken diş macununu diş fırçasına sürmemiz gerektiğini ancak diş macununu bilinenin aksine suyla ıslatmanın yanlış olduğunu belirten Diş Hekimi Mehmet Kazandı ıslanan diş macunun etken maddesini kaybettiğini belirtti. Daha sonra dairesel hareketlerle yaklaşık olarak 2 dakika boyunca dişler fırçalanmalıdır. En son dişetinden aşağıya doğru bir süpürme hareketiyle işlem tamamlanır. Dişlerin iç yüzeyleri, özellikle ön bölgeler dar olduğundan fırça dik olarak sokularak fırçalanmalıdır. Unutulmamalıdır ki, bakteri plağı ve yiyecek artıklarının yoğun olduğu dişlerin arka yüzleri, arka dişler ve dil de temizlenmelidir. Genellikle sadece ön dişlerin ön yüzeyleri fırçalandığından çürükler daha çok arka bölgelerde oluşmakta , diş taşları ise çok az fırçalanan alt ön bölgede olmaktadır.

2. Ağzınızı Düzenli Olarak Kontrol Edin

Her ne kadar diş hekimine düzenli olarak gidiyorsanız da, kendi ağzınızı düzenli olarak kontrol edin. Kontrol zamanınız gelene kadar ağzınızda olan bir problemi fark etmeniz yapılacak tedaviyi daha kolay ve daha masrafsız hale getirebilir. Diş kırılması, dişetlerinde oluşan şişmeler, renkleşmeler ya da ağzınızda oluşan ve iyileşmeyen yaralar dikkatli bir şekilde kontrol ettiğinizde sizin gözlemleyip doktorunuza bildirebileceğiniz birçok durum arasındadır. Bu kontrol özellikle sigara içenler için daha önemlidir, ağız kanserine yakalanma açısında daha büyük risk taşıdıkları için aksatmadan bu kontrolleri yapmaları gerekir.

3. Sigaradan Uzak Durun

Sigara kullanımının vücudumuzdaki diğer organlar kadar dişlerimize de zarar verdiğini belirten Kazandı “sigara ağız içi kanser riskini önemli oranda arttırır, dişeti hastalıklarının oluşmasına yol açar, dişlerinizde renkleşmeye neden olur ve nefesimizin kötü kokmasına neden olur” diyor ve sağlığımız için sigarayı bırakmamızı öneriyor.

4. Su İçmek Önemli
Yemek yedikten sonra diş için yapılacak en iyi şey su veya süt içmektir. Yemekten sonra içilen bir bardak su, yemek parçalarını ağızdan uzaklaştırır ve ağızdaki asidik ortamı nötrler. Ayrıca süt içmek dişte kalsiyum oluşumuna neden olur.

5. Düzenli Olarak Diş hekiminizi Ziyaret Edin
Diş hekimine yapılacak düzenli ziyaretler dişlerinizde oluşabilecek problemlerin öneminin önceden alınmasına ve daha büyük sorunlara neden olmadan önlenmesine neden olduğunu belirten Kazandı altı ayda bir diş hekimi ziyaretini önerdiklerini ekledi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 13 2009, 13:29:37
Stresle iki şekilde başa çıkın

Hayatın deneyleri ve darbeleri bazılarımızı olgunlaştırır, bazılarımızı imha eder; yani stres karşısında herk esin farklı tepkileri vardır. Herkes iki yoldan birini seçmek zorundadır. Ya olgunlaşacağız ya da yıkılacağız...

Stres verici uyaranlara karşı psikolojik tepkinin şekillenmesi ve olayı tehdit olarak değerlendirilmesinde kişiliğe bağlı eğilimler, zihinsel kapasite, geçmiş yaşantı ve tecrübeler önemli rol oynar.

Stresli vücudun psikolojik cevabı; koku, endişe, gerilim, kaçınma davranışı şeklinde olurken, fizyolojik cevabı da; çarpıntı, kızarma- sararma, terlemesoğuma ve nefes sıkışması gibi belirtiler şeklinde kendini gösterir. Kişinin zihinsel şartlanmalar ve davranış modeli, çocukluk dönemlerinden beri gelen öğrenme süreci yanında, genetik eğilimler ve çevreyle de ilgilidir.

İki uçtaki tepkiler
İçe dönük-dışa dönük
Sert-yumuşak
Ölçülü-ölçüsüz
Normal-nevrotik

Kendi stresini yönetme teknikleri
Kronik tekrarlayan stresler çoğu defa akut streslerden daha yıkıcıdır. Böyle streslere maruz kimsenin daha yapıcı uyum geliştirmelerine katkı sağlamak, zihinsel stratejiler öğrenmek tedavinin hedefleridir. Kişilerin alkol ve sigaraya sık başvurmalarını önlemek hekimin görevidir. Bireylere bu yanlış alışkanlıklar yerine düzenli gevşeme egzersizleri, meditasyon, self-hipnoz gibi teknik ve zihinsel stratejiler öğretilmelidir. Kişi bu tekniklerden kendine uygun olanına hekimiyle birlikte karar verebilir.

Gevşeme tekniği
Gevşemenin amacı sinir sisteminin gerilimini azaltmaktır. Relaksasyon teknikleri önce çizgili kaslardaki gerginliği azaltırken dolaylı olarak da iç salgı, kalp, kan basıncı ve solunumda düzelme sağlar. Gevşeme tekniklerinin amacı bedeni denetim altına almaktır. Bütün teknikler bu yolla gevşemeyi sağlar. Teknikler zor değildir. Herkes üstesinden gelebilir. Bununla beraber otomatikleşmeye kadar hangi teknik uygunsa onu uygulamak gerekir. Teknikler o kadar otomatik hale gelmelidir ki uygulamak isteyen kişi rahatlamak istediği zaman öğrenmeye gerek duymamalıdır.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 13 2009, 13:35:42
Türkiye'de bir doktora 653 kişi düşüyor

Türk Sağlık-Sen, Tıp Bayramı öncesi yaptığı bir araştırmayla Türkiye'nin doktor haritasını çıkardı.

Türk Sağlık-Sen, çıkardığı Türkiye'nin doktor haritasında çarpıcı bilgilere yer verdi. Araştırmaya göre Türkiye'de yaklaşık 108 bin doktor görev yapıyor. Bu doktorlardan 26 Bin 330'u uzman, 37 bin 596'sı ise pratisyen doktor ve asistan olmak üzere 63 bin 926'sı Sağlık Bakanlığı'na bağlı sağlık kuruluşlarında görev yapıyor ve Türkiye'de bir doktora 653 kişi düşüyor. Sadece Sağlık Bakanlığı'nda görevli doktorlar dikkate alındığında ise bir doktora bin 104 kişi düşüyor.

EN FAZLA DOKTOR İSTANBUL'DA, EN AZ DOKTOR BAYBURT'TA
Araştırma'da Sağlık Bakanlığı'nda görev yapan doktorların illere göre dağılımı ile ilgili bilgilere de yer verildi. Sonuçlara göre Türkiye'de en az doktor, 77 doktor ile Bayburt'ta görev yapıyor. Bayburt'u sadece 78 doktorun görev yaptığı Tunceli ve 80 doktorun çalıştığı Ardahan İzliyor. En çok doktorun görev yaptığı il ise 7 bin 39 doktor ile İstanbul. Bu şehri 4 bin 783 doktor ile Ankara, 3 bin 962 doktor ile İzmir izliyor.

Sadece 43 pratisyen doktorun görev yaptığı Tunceli ise en az pratisyen doktorun görev yaptığı il olarak dikkati çekiyor. En az uzman doktorun görev yaptığı il ise sadece 31 uzman doktor ile Bayburt. 4 bin 211 uzman doktorun ve 2 bin 828 pratisyen doktorun görev yaptığı İstanbul hem pratisyen hem de uzman doktorların en fazla bulunduğu il olarak sıralamadaki yerini alıyor.

Araştırmada uzman ve pratisyen doktorların en fazla ve en az görev yaptığı 5 il ise şu şekilde sıralandı:

-Uzman doktor sayısı en fazla olan 5 il: İstanbul: 4 bin 211, Ankara: 3 bin 198 , İzmir: 1967, Bursa:879, Antalya: 614

-Uzman doktor sayısı en az olan 5 il: Bayburt:31, Ardahan: 33, Tunceli:35, , Kilis:39, Gümüşhane:42

-Pratisyen Doktor sayısı en fazla olan 5 il: İstanbul: 2 bin 828, İzmir: Bin 995, Ankara: Bin 585, Bursa: 979, Adana: 905

-Pratisyen Doktor sayısı en az olan 5 il: Tunceli: 43, Bayburt: 46, Ardahan: 47, Kilis:53, Gümüşhane: 68,

2008'DE 30 BİN 274 DOKTOR İSTİFA ETTİ
Araştırma sonuçlarına göre Sağlık Bakanlığı 2008 yılında 2 bin 72'si uzman olmak üzere toplam 6 Bin 101 doktor atadı. Buna karşılık 2 bin 443'ü uzman olmak üzere 5 Bin 551 doktor görevinden ayrıldı. Sadece 2008 yılında Bin 525'i uzman doktor, Bin 749'u pratisyen olmak üzere toplam 3 Bin 274 doktor Sağlık Bakanlığı'ndaki görevinden istifa etti. Diğer ayrılışların 699'u emeklilik, bin 379'u muvafakat verme ve 199'u başka sebepler yolu ile gerçekleşti.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 15 2009, 13:40:10
40 dakika durdu

Kalp krizi geçiren Sağlam'ın duran kalbi, müdahale sonucu 40 dakika sonra çalıştırıldı

Dağlıoğlu Mahallesi'nde oturan 2 çocuk babası Süleyman Sağlam, 1 Mart gecesi mide bulantısı ve kusma şikayetiyle Özel Adana Hacettepeliler Tıp Merkezi'ne götürüldü. Sağlam, acil servisten içeri girdiğinde, “Doktor bey, ben çok kötü oluyorum” dedikten sonra bir anda yere yığıldı. Kalp krizi geçirdiği anlaşılan Sağlam'a merkezin acil doktoru Uğur Aslan Yanarkaya ile hemşire Baran Gül müdahale etti. Kalbi duran, nabzı atmayan Sağlam'a elektroşok uygulandı.

Solunumu da duran Sağlam'a müdahale sürerken, 112'ye de haber verildi. Doktor ve hemşireler, elektroşokun yanı sıra kalp masajı yapmayı sürdürdü. Sağlam'ın yaklaşık 40 dakika çalışmayan kalbi, önce zayıf şekilde atmaya başladı, sonra ritmi normale döndü.


BENİ HAYATA DÖNDÜREN DOKTORA ÇOK TEŞEKKÜRLER
112 Acil Servis doktoru Turgut Yavuz'un gözetiminde ambulansla Adana Numune Hastanesi Seyhan Uygulama Merkezi'ne götürülen Sağlam'a, hastanede yapılan anjiyoda bazı kalp damarlarının tıkandığı saptandı. Tıkalı damarları balon ve stent ile açılan Sağlam, 2 gün yoğun bakım ünitesinde kaldıktan sonra kardiyoloji servisine alındı. Tedavisi süren Sağlam, ikinci kez dünyaya geldiğini belirterek, “Her hafta futbol oynuyor, spor yapıyorum. Kalple ilgili hiç problemim yoktu. Kalp krizi geçirdiğim, damarlarımın tıkalı olduğu söylendiğinde şaşırdım. Yeniden doğmuş gibiyim. Yaşamın kıymetini daha iyi anladım. Bundan sonra hayata daha sıkı sarılacağım. Allah beni eşime, çocuklarıma bağışladı. Kalbimin 40 dakika boyunca durduğunu anlattılar, inanamadım. Beni hayata döndüren doktor ve sağlık görevlilerine çok teşekkür ederim” dedi.


Sağlam'a ilk müdahaleyi yapan Dr. Uğur Aslan Yanarkaya da, hastanın hayata dönmesinin mucize olduğunu yaşadıklarını şöyle anlattı;
“Hasta merkezimize geldiğinde kalp ritmi durmuştu. Çok zor bir müdahaleydi. Solunumu durdu, kalp ritmi durdu, nabzı atmıyordu. Kalp masajı yaptık, soluk borusuna hortumla oksijen vererek, solunumu dışardan takviye ettik. Elektroşok uyguladık, ilaç verdik. Müdahalemiz 40 dakika sürdü. Hasta 40 dakika boyunca gitmişti. Hayata döndüğünde hepimizin sevinçten gözleri yaşardı. Vücudunda hiçbir hasar oluşmaması da mucize. Solunumun durması, beyine oksijen gitmemesi vücudu etkileyebilirdi. Hastanın hayata dönmesi bize en güzel Tıp Bayramı hediyesi oldu. Hem bizim, hem 112 Acil Servis'teki görevlilerin çok iyi müdahale ettiğimize inanıyorum. Hastanın beyni de, vücudu da soyadı gibi sağlammış.”

Kardiyoloji uzmanı Doç. Dr. Mustafa Kemal Batur da, kalbin durmasının organları hemen etkilemeyebileceğini belirterek, “Kişi, bir saat sonra da hayata dönebilir. Bu durumda karşılaşıldığında müdahale eden kişinin bilgisi ve ekipman durumu, uygun müdahale önemlidir” diye konuştu.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 15 2009, 13:40:47
Rahmi karnından delik açılarak alındı

Bu yöntem Türkiye'de ilk kez uygulandı.

Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı'nda, 43 yaşındaki hastanın rahmi, karın bölgesinden tek delik açılarak alındı.

EÜ'den yapılan yazılı açıklamaya göre, karın bölgesinden tek delik açılması esasına dayanan ''Single Port Laparaskopik Histerektomi'' ameliyatı Ayten Baki (43) isimli hastaya uygulandı.

Ameliyatı gerçekleştiren EÜ Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Şendağ, bu ameliyat tekniğinin Türkiye'de ilk kez kendileri tarafından uygulandığını kaydetti.

Doç. Dr. Şendağ şöyle devam etti:

''Normal laparoskopik ameliyatında hastaların karın bölgesinde 3 delik açılırken, bu yöntemle tek delikten operasyonu yapma olanağı sağlanıyor. Karın çukurunda tek delik açılarak rahim alındığı için ameliyat sonrası yara ve kesik izi kalmıyor. Bu da özellikle kadınlar için çok önemli. Estetik boyut ön plana çıkmış oluyor. Ayrıca hasta 1-2 gün içinde taburcu edilebiliyor.''

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 17 2009, 12:50:08
Böbrek hastalıkları neden artıyor

Böbrek yetmezliği artık çocuklarda bile görülüyor.

Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Çocuk Nefrolojisi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ferah Sönmez, ''Böbrek yetmezliği hastalığı bilgisizlik nedeniyle artmaktadır'' dedi.

Prof. Dr. Sönmez, kronik böbrek yetmezli hastalığının, çocukların üçte birinde önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık iken bilgisizlik nedeniyle bunun sağlanamadığını ifade etti.

İsveç gibi gelişmiş ülkelerde yineleyen idrar yolu enfeksiyonlarına bağlı kronik böbrek yetmezliğinin artık hiç görülmediğini ifade eden Prof. Dr. Sönmez, şöyle devam etti:

''Dünyada 1.5 milyon, ülkemizde 40 bin civarında diyaliz hastası var. Çocuklarda da böbrek yetmezliği görülebilmektedir. Ülkemizde 400 civarında çocuk hemodiyaliz, 800 civarında çocuk da periton diyalizi hastası. Şimdiye kadar 200'ün üzerinde çocuğa da böbrek nakli yapılmıştır. Dünyada ve ülkemizde yetişkinlerde şeker hastalığı, hipertansiyon ve kronik nefritler en sık kronik böbrek yetmezliğine neden olmaktadır. Oysa ülkemizde çocuklar için durum daha farklıdır. Son yılın kayıtlarına göre ülkemizde çocuklarda yineleyen idrar yolu enfeksiyonları ve mesaneden böbreklere geri kaçış durumu olan reflü anomalisi yüzde 25'lere varan oranlarda en sık kronik böbrek yetmezliği nedenidir. Diğer bir deyişle kronik böbrek yetmezliği çocukların hemen hemen üçte birinde önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık iken bilgisizlik nedeni ile artmaktadır.''

Çocuklarda 5 yaşına kadar, böbrek iltihabının böbrek hasarına daha kolay yol açtığından hemen tedavi edilmesi gerektiğini anlatan Prof. Dr. Sönmez, çocuğun neden idrar yolu enfeksiyonu geçirdiğinin araştırılmasının önem taşıdığını anlattı.

Prof. Dr. Sönmez, şöyle devam etti.

''Yineleyen idrar yolu enfeksiyonu olan bebeklerin üç ya da beşte birinde reflü saptanmaktadır. Böbrekte anomali olduğu son gebelik aylarında da ultrason ile gösterilebilir. Çocuklarda erken tanı ve tedavi ile yıllık maliyeti 22 bin dolar olan, aile ve ülkeye maddi ve manevi ağır yükler getiren diyaliz tedavisine çoğunlukla gerek kalmayacaktır. Bunun için bebeklerde açıklanamayan ateş, huzursuzluk, kilo alamama, erkek bebeklerin idrarını fışkırtarak yapamaması, yeni doğan bebeklerde sarılığın üç haftadan uzun sürmesi, daha büyük çocuklarda sık sık ateşlenme, bel ve karın ağrısı, idrarını yaparken yanma olması, kanlı idrar yapma, idrar kaçırma, göz kapaklarında ve vücutta şişme gibi belirtiler mutlaka hekime gitme nedeni olmalıdır.''
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 17 2009, 12:50:47
Cinsellik ayıp ya da günah mı

Türkiye'de bu konuda henüz yeterli bilinç oluşmadı.

Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği Başkanı Dr. Cem Keçe, cinsel açıdan mutlu olunmasının yolunun eğitimden geçtiğini, ancak Türkiye'de bu konuda henüz yeterli bilincin oluşmadığını söyledi.

Dr. Cem Keçe, AA muhabirine yaptığı açıklamada, cinselliğin ülke genelinde hala bir ''tabu'' olarak görüldüğünü, ''ayıp, yasak ve günah'' olarak algılandığını belirtti.

Keçe, bu nedenle de cinsellikle ilgili doğru ve güvenilir bilgi edinmenin zorlaştığını ifade ederek, bilgisizlik ve deneyimsizliğin kaçınılmaz olarak mutsuzluğu beraberinde getirdiğini vurguladı.

Cinsel mutluluğun sağlanmasında kişinin, önce kendi bedenini sevmesi ve tanıması gerektiğine işaret eden Dr. Keçe, şöyle konuştu:

''Ancak biz önce kendi bedenimizi tanımıyoruz ve bilmiyoruz ki, diğer bedenleri nasıl tanıyalım ve cinsellikten nasıl zevk alalım? Yani yine aslında işin ucu cinsel eğitime dayanmaktadır. Kendi bedenini tanıyan, nelerden zevk aldığını bilen, cinsellikle ilgili olumlu düşünce ve duygulara sahip bir insan cinsellikten keyif alır. Ayıp, yasak, günah duygularıyla dolu ve yaptığı eylemlerden dolayı suçluluk duyan bir insan ise cinsellikten zevk alamaz. Bu nedenlerden dolayı Türk insanının cinsel açıdan mutlu olduğunu söylemek güçtür.''

Keçe, cinsel sorunların çoğunun temelinde bilgisizlik, olumsuz duygu ve düşüncelerin yanı sıra ön yargı, suçluluk ve günahkarlık duygularının yattığını belirtti

-''CİNSEL EĞİTİM AİLEDE BAŞLAR, OKULDA DEVAM EDER''-
Cinsel eğitimin, öncelikle ailede başladığını ve daha sonra da okulda devam ettiğini anlatan Keçe, şunları kaydetti:

''Türk toplumu olarak bizim en büyük eksiklerimizden biri, ülkemizde cinsel eğitimin olmamasıdır. ABD'de okullarda cinsel eğitim verilmesi tartışmalarının 1880'lerde başladığını ve şu an Avrupa'nın çoğu ülkesinde anaokulundan itibaren cinsel eğitim verildiğini düşünürsek, bizim bu konuda ne kadar geride kalmış olduğumuz da daha iyi anlaşılacaktır. Çocuklar 3-4 yaşlarından itibaren cinsellikle ilgili sorular sormaya başlarlar ve genellikle bu sorular karşısında aileler paniğe kapılıp, ne diyeceklerini bilemez. Çünkü kendileri de bu konularda ailelerinden bir şey öğrenmemişlerdir. Bu nedenle bu soruları ya duymazdan gelirler ya da geçiştirirler. Oysa ki çocukların sorularına onların yaşına ve düzeyine uygun bir şekilde cevap verilmelidir. Çünkü aileden cevap alamadıkça bu defa arkadaşlar, dergiler ya da internetten yaşlarına ve düzeylerine uygun olmayan bilgiler edinebilmektedirler.''

Keçe, ne kadar serbest ve rahat görünülürse görünülsün aslında cinsellik konusundaki tutuculuğun hala devam ettiğini, bu nedenle geçmişten bugüne cinsellik konusunda ülkede olumlu gelişmeler kaydedildiğini söylemenin pek mümkün olmadığını ifade ederek, bunların giderilmesi için de toplumun cinsel yönden eğitilmesi ve bilinçlendirilmesinin şart olduğunu sözlerine ekledi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 17 2009, 12:51:22
Anne sütünde tarım ilacı tehlikesi

Sebze ve meyvelerdeki tarım ilacı kalıntılarına dikkat edin!

Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Deneysel ve Gözlemsel Öğrenci Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Doç. Dr. Gülnaz Tınaz, sebze ve meyvelerdeki tarım ilacı kalıntılarına dikkat edilmesi gerektiğini, anne sütünde bile bu kalıntılara rastlanıldığını bildirdi.

Doç. Dr. Tınaz, 2000 yılında SDÜ'nün öncülüğünde kurulan ve Akdeniz, Ege ile Balıkesir üniversiteleri işbirliğinde çalışan Deneysel ve Gözlemsel Öğrenci Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde biyoteknolojik analizler gerçekleştirdiklerini söyledi.

Analizlerde tarım ilacı kalıntılarına yönelik çalışmaların daha sık yapıldığını belirten Tınaz, ''Isparta bir tarım kenti. Isparta'da üretilen tarım ürünleri yurt içinde pazarlıyor, çeşitli ülkelere ihraç ediliyor'' dedi.

Meyve ve sebzelerde tarım ilacı kalıntısının olup olmadığının önem taşıdığını vurgulayan Tınaz, şöyle konuştu:

''Yaptığımız analizlerde anne sütünde bile tarım ilacı kalıntısına rastlanıyor. Anne, yediği meyve ve sebzeden etkilenebiliyor. Meyveyle alınan tarım ilacı kalıntısı anne sütüne geçiyor. Dolayısıyla bebek sadece anne sütüyle beslense bile tarım ilacı kalıntısıyla karşı karşıya kalıyor.''

İnsan sağlığı, çevre ve yeraltı su kaynaklarına büyük zararlar veren zirai ilaçlamayla mücadele için 17 Martta ''İhracatta Tarım İlacı Sorunları ve Çözümünde Yeni Açılımlar'' konulu kongre yapılacağını belirten Tınaz, kongrede meyve ve sebze üretimi yapan çiftçilere zirai ilaç kalıntısı konusunda eğitim verileceğini kaydetti.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 17 2009, 12:51:55
Suyla ilgili doğru bildiğimiz 7 yanlış

Dünya Su Forumu'nu izlerken su konusunda 'doğru bildiğimiz 7 yanlışa' dikkat!

Doğa Derneği, Dünya Su Forumu öncesinde suyla ilgili doğru sandığımız 7 temel yanlışa dikkat çeken bir rapor yayınladı.

Türkiye'de ve dünyada su kaynaklarının yönetimi yedi büyük yanılgı üzerine inşa edilmiş ve bu yanılgılar kodlanmış mesajlar halinde pek çoğumuzun zihnine kazınmıştır. 5. Dünya Su Forumu sırasında da bu yanılgıların sıkça tekrar etmesi beklenmektedir. Dünya Su Forumu'nu sağlıklı bir şekilde izlenebilmesi için bu doğruların bilinmesi büyük önem taşımaktadır.Doğa Derneği, bu nedenle suyla ilgili doğru bildiğimiz yanlışları içeren bir rapor hazırlamıştır.

Suyla ilgili doğru bildiğimiz 7 yanlış:

1. Su boşa akmaz.

2. Çok baraj, çok kalkınma değildir.

3. Günümüzde göllerin kuruyor olmasının en temel nedeni küresel ısınma değil, yanlış tarımsal sulama projeleridir.

4. En çok su tasarrufu evde değil, tarlada yapılır.

5. Sulu tarım her zaman daha karlı değildir.

6. Nehirleri taşıyarak her zaman su sorunu çözülmez.

7. Türkiye'de doğayı yok eden en büyük etken orman yangınları veya çölleşme değil, yanlış su politikalarıdır.



Devlet Su İşleri (DSİ), bugüne kadar Türkiye'deki su kaynaklarının yönetimini büyük ölçüde bu 7 yanlış üzerine inşa etmiştir ve bu nedenle su kaynaklarımız hızla yok olmaktadır. Doğa Derneği, bu durumun değişebilmesi için su kaynaklarının yönetiminin havza ölçeğinde yapılmasını talep etmektedir. Türkiye göllerinin yarıya yakınının kurumasına neden olan, Türkiye'nin önemli doğa alanlarını tehdit eden yanlış su politikaları Türkiye'nin geleceğini tehlikeye sokacak kadar ciddi boyutlara ulaşmış durumdadır.

Sulama ve baraj projelerinin gerek planlama gerekse uygulama aşamasında tarımsal, çevresel ve orta vadeli ekonomik etkileri göz ardı ettiğini belirten Doğa Derneği Başkanı Güven Eken, bunun sonucunda, yer altı ve yer üstü sularının kalite ve miktarında son 20 yıl içerisinde ciddi azalmalar ortaya çıktığını söyledi.

Su konusunda Türkiye'de kamuoyunun bilimsel temeli olmayan “suyumuz boşa akıyor” cümlesiyle yanıltıldığını bildiren Eken, bilinenin aksine doğada tek bir damla suyun boşa akmadığını kaydetti ve raporda belirtilen diğer yanlışlara dikkat çekti.

DSİ'nin yanlış su politikaları nedeniyle 20 yıl içinde Marmara Denizi büyüklüğünde (1,5 milyon hektar) sulakalanının kuruduğuna dikkat çeken Güven Eken "Türkiye'nin su kaynaklarının her şeyden önce entegre havza yönetimi ilkesi doğrultusunda yönetilmesi gerekirken bunun yerine sularımız DSİ tarafından ihale ölçeğinde yönetilmektedir. Zaman kaybetmeden bu anlayış terk edilmelidir. Su kaynaklarına yönelik her türlü müdahalede gelecek kuşakların yaşam hakkını da dikkate alan üstün kamu yararı gözetilmelidir. Su yatırımlarında şirketlerin elde edeceği kazançlar yerine suyun doğal döngüsü ve akışından elde edilen ekolojik ve ekonomik kazanç dikkate alınmalıdır. Suyun kullanımında arzın yönetimi yerine talebin yönetilmesi benimsenmelidir. Aksi takdirde su bitecek, Türk bakacak" dedi
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 17 2009, 12:52:23
Çocuğunuz için 18 iyi öneri

Pedagoglar ve çocuk gelişimi uzmanları anne-babaları iyi örnek olmaları konusunda uyarıyor.

Çocukların pek çok şeyi izleyerek öğrendiğini belirten pedagoglar ve çocuk gelişimi uzmanları anne-babaları iyi örnek olmaları konusunda uyarıyor. Birkaç basit noktaya dikkat ederek çocuğunuzun zekasını açmanız mümkün...

Onunla konuşun. Araştırmalara göre, bebeğinizle konuşma şekliniz farklıdır ve bebeğiniz de konuşmayı sizin sözlerinizden öğrenir.

Bebeğinize şarkılar söyler, şakalaşırsanız daha erken konuşur.

Nesneleri anlatın. Ona bazı nesneleri isimlendirip tarif edip, diğer nesnelerle karşılaştırın, ne işe yaradıklarını açıklayın. l Arka plandan gelen sesleri kesin. Televizyon ya da radyonun sesini kısın sizi dinlemesini sağlayın.

Konuşurken bütün dikkatinizi ona verin. Sırtınızı dönmemeye çalışın, diz çöküp göz kontağı kurun.

Çocuğunuza bir şeyler okumak, dilini öğrenmesini sağlar, algılarını, dikkat genişliğini artırır. İlgisini çekmeye başladığında harflerin şekillerini göstererek okuyun, böylece bazı çocuklar okumayı 3 yaşından itibaren öğrenebilir.

Büyük küçük gibi niceliklerden bahsedin. "Masadaki tabakları sayabilir misin?" "Büyük olanı mı yoksa küçük olanı mı istersin?" gibi...

Aynaları kullanın. Bebeğinizin yansımasını izleyerek vücudunu ve hareket kabiliyetini fark ettirin.

Anne sütüyle besleyin. Bebeğiniz en az 6 aylık olana dek onu emzirin.

Bırakın boyasın. Çocuklarınızın boya kalemleri ve oyun hamurlarıyla vakit geçirmesine engel olmayın çünkü bunlar el becerilerini artırır ve sanatsal bir şekilde kendilerini ifade etmelerine yardımcı olur.

MATEMATiĞİ erken öğretin

Beğenilerinizi sunun, iltifat edin.

Sanatsal faaliyetler için malzemeler bulundurun. Yumurta kutularını, alışveriş paketlerini saklayın, tuvalet kağıtlarındaki ruloları da kesmek ve yapıştırmak için kullanın.

Sayıları hayatınızın bir parçası haline getirin. Matematiği ne kadar erken öğrenirse, o kadar rahat eder ve kendine olan güveni artar. Merdiven basamaklarını saymakla başlayın.

Sayıları melodik öğretin. "Beşten sonra altı nerde kaldı kahvaltı, altıdan sonra yedi kedi ciğeri yedi" gibi.

Sevdiği müziği seçtirin

Müzik çalın, müzik onun zihinsel ve duygusal gelişimini zenginleştirecektir.

Uyuturken şarkı söyleyin. Hem çocuğunuz rahat uyur, hem tekrar ile kelime hazinesi gelişir.

Müzik eşliğinde diğer şeyleri de öğretin. " 1- 2 -3 işte yıkıyoruz ellerimizi 4- 5- 6 şimdi diş fırçalama zamanı..." gibi melodiler çocuğunuzun konsantre olmasına ve kelimeleri hatırlamasına yardımcı olur.

Sevdiği müziği seçmesine izin verin, davullar, ziller kullanarak gürültü patırtı çıkarmasına bir süre katlanın.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 17 2009, 12:53:02
Gece çalışanlara kanser tazminatı

Danimarka hükümeti, uzun süre gece vardiyalarında çalıştıktan sonra meme kanserine yakalanan kadınlara tazminat ödemeye başladı.

Birleşmiş Milletler'e bağlı bir kuruluş gece vardiyalarının kansere yakalanma riskini artırıyor olabileceği yönünde bir açıklama yapmıştı.

BBC İskoçya Radyosu'na bilgi veren uzmanlar ve sendika liderleri İngiltere hükümetinin de bu riski daha ciddi bir biçimde ele alması gerektiğini söyledi.

Gece vardiyalarının sağlığa olumsuz etkilerine ilişkin uzun yıllardır sürekli olarak birtakım kanıtlar ortaya çıkmaktaydı. Bu belirtilerden bazıları, uyku bozuklukları, bitkinlik, sindirim sorunları ve iş kazaları riskindeki artış olarak sıralanıyor.

Aile geçmişi riski

Ancak Danimarka'daki tazminat ödemeleri, uzun süre gece vardiyalarında çalıştıktan sonra meme kanserine yakalanan kadınlara yapılan ilk resmi ödeme niteliğinde. Danimarka'da şu ana kadar 40 kadın tazminat almaya hak kazandı. Ancak aile geçmişlerinde meme kanseri görülmüş olan kadınların tazminat talepleri reddedildi. Danimarka hükümetinin bu adımı, BM'ye bağlı Dünya Sağlık Örgütü'nün bir alt kuruluşu niteliğindeki Uluslararası Kanser Araştıma Kurumu'nun açıkladığı bulguları izliyor.

Risk faktörleri

Uluslararası Kanser Araştıma Kurumu, kansere yol açan risk faktörlerini araştırıyor ve sınıflandırıyor. Buna göre "Birinci Kategori" risk faktörleri, asbest benzeri kanserojen maddelere maruz kalmak şeklinde açıklanıyor. Gece vardiyaları ise bu seviyenin sadece bir basamak altında yer alan bir kanser risk faktörü olarak sınıflanıyor.

Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu'ndan Dr. Vincent Cogliano, bulgularının insanlar ve hayvanlar üzerine yapılan bir dizi çalışmanın sonuçlarına dayandığını söyledi.

Buna göre uyku kalıplarını değiştirmenin vücuttaki melatonin üretimini baskı altına alabileceği yönündeki hipotezi destekleyen kanıtlar bulunuyor.

İngiltere'de durum

Dr. Vincent Cogliano, melatoninin ise kansere yol açan bazı aşamaları önlemede faydalı bazı etkilerinin bulunduğunu söyledi.

Cogliano, "Elde edilen kanıtın düzeyinin, sanayi kimyasallarına maruz kalma sonucunda oluşabilecek olandan farkı olmadığını" da söyledi.

BBC İskoçya Radyosu'na bilgi veren uzmanlar ve sendika liderleri İngiltere hükümetinin de bu riski daha ciddi bir biçimde ele alması gerektiğini söyledi.

İngiltere'deki sendikalar, ulusal işgücü toplamının yüzde 20'sinin gece vardiyalarında yer aldığını tahmin ediyor.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 18 2009, 14:00:00
Sağlıklı atıştırmalık Betaglucare

Öğün aralarında ne yiyeceğim diye düşünenler ve kiloları ile ilgili endişelenenler için artık yeni bir ürün var.

Betaglucare 3 gr'lık paketlerde 21 günlük tüketim için tasarlandı. Kalp sağlığına iyi geldiği klinik deneylerle ispatlanan ürün, minik kalpler şeklinde çerez gibi tüketime uygun olarak biçimlendirildi. İsveç yulafının yüksek teknolojiyle işlendiği ve tamamen doğal olan üründe, hiçbir katkı maddesi yok. Kilosunu ve sağlığını korumak isteyenler için her yerde tüketimi kolay ve doyurucu olması özelliğiyle Betaglucare, yaşamınıza sağlık ve kalite getiriyor. Sabah kahvaltılarda süt, yoğurt gibi katkı maddeleri ile tüketilebilen Betaglucare, aynı zamanda nötr tadı sayesinde de 3 gr'lık paketlerde her zaman sağlıklı atıştırmalık olarak yanınızda bulundurabiliyorsunuz. Yüzde yüz doğal olan ürün kötü kolestrolü düşürüp, kan şekerini azaltırken, tokluk hissi yaratarak, abur cubur atıştırmanıza engel oluyor.

Betaglucare'i www.betaglucare.info adresinden ve bazı anlaşmalı eczanelerden bulmanız mümkün.

Ürünün satış fiyatı: 49 TL
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 18 2009, 14:00:30
Günübirlik ameliyat ünitesi

Erzurum'da, Atatürk Üniversitesi Aziziye Araştırma Hastanesi bünyesinde kurulan günübirlik ameliyat ünitesi törenle hizmete sunuldu

AÜ Rektörü Prof. Dr. Hikmet Koçak, törende yaptığı konuşmada, bölge için çok büyük hizmetler verecek günübirlik ameliyat ünitesinin açılışını yapmaktan büyük mutluluk duyduğunu söyledi.
Hizmete sundukları günübirlik ünite sayesinde hastalara hızlı hizmet ulaştırma imkanına sahip olduklarını belirten Koçak, şöyle konuştu:

“Bu ünite hasta yakınlarını, hastaları rahatlatacaktır. Hastalar, herhangi bir bürokratik işleme takılmadan ameliyata alınacak. Fıtık gibi basit ameliyatlar için artık hastalarımız günlerce bekletilmeyecek. Sadece Erzurum'a değil bölgemize de hizmet sunacak bu ünite, sağlık hizmetlerinde önemli bir eksikliği gidereceğine inanıyoruz.”

Aziziye Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. İlhan Yıldırgan da 3 ameliyat odasının bulunduğu ünitede bir günde 20 ameliyat yapmayı planlandıklarını söyledi.
Yıldırgan, 17 yatak kapasiteli günübirlik ameliyat ünitesinin kurulumunun yaklaşık 1 milyon TL'ye mal olduğunu kaydetti.

Rektör Prof. Dr. Koçak, Baro Başkanı Naci Turan ve öğretim üyeleri, konuşmaların ardından açılışı yapılan günübirlik üniteyi gezdi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 18 2009, 14:01:36
Papa AIDS'e çareyi açıkladı

AIDS ile savaşın temelde “prezervatif dağıtımıyla değil, riyazet (nefsi kırma) ile” mümkün olduğunu söyledi.

Prezervatif dağıtımıyla AIDS'in daha da yaygınlaştırıldığını söyleyen Papa çareyi de açıkladı.

Papa 16. Benediktus, AIDS ile savaşın temelde “prezervatif dağıtımıyla değil, riyazet (nefsi kırma) ile” mümkün olabileceğini söyledi.

İlk Afrika ziyareti için Kamerun ve Angola'ya giden Papa, özel Boeing papalık uçağında yaptığı açıklamada, “Prezervatif dağıtımıyla yetinmek, insanları AIDS hastalığından korunmayı değil, bilakis bu hastalığın daha da yayılmasına neden olmaktadır” dedi.

Dünyada AIDS'in en çok görüldüğü kıta olan Afrika'ya ilk kez giden Papa 16. Benediktus, kıtanın boğuştuğu hastalıklar, muazzam fakirlik ve silahlı çatışmalar üzerine, Katolik aleminin merkezi Vatikan'ın “adalet ve barış ideali” için temaslarda bulunacak.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 18 2009, 14:02:54
Dayanılmaz bir salgı: Koku

Bazen itici bazen çekici gelebilir. En hoş koku hangisi? Ona da genler karar verir!
İnsan burnu inanılmaz derecede hassastır. Ufak miktarlarda bile olsa kokuyu alır ve birbirinden farklı 10.000 kokuyu tanırız. 1990'lara kadar bunun nasıl olduğunu tam olarak bilmiyorduk ama Linda Buck ve Richard Axel adındaki iki Amerikalı araştırmacı gerçekleştirdikleri çalışmalar sayesinde koku alma ve kokuyu tanıma sistemimizin nasıl çalıştığını açığa çıkardılar. Bu çalışma onlara 2004 Nobel ödülünü kazandırdı.

Hangi kokunun 'hoş koku' olduğu konusunda herkesin farklı fikri vardır. Koku zevkleri ülkeden ülkeye veya kültürden kültüre değişir. Bu nedenle kozmetik firmaları değişik ülkelerde pazarladıkları ürünlerin kokularını da farklılaştırmak zorunda kalırlar.

KOKUMUZU MHC BELİRLİYOR

Diğer insanların hoş kokup kokmadığına karar vermemize neden olan ana unsur ise genetik yapımızdır. Kendi vücut kokumuzu belirleyen şey MHC adı verilen gen blokudur. Bu gen blokunun görevlerinden biri, bağışıklık sitemimize kendi hücrelerimizi yabancı hücrelerden ayırdetmesini öğretmektir. Böylece bağışıklık sistemimiz vücuda giren yabancı doku ve hücreleri yani mikrop ve bakterileri ayırt eder ve onlarla mücadeleye girişir.

Aynı gen bloku bizim kokumuzu ve koku alma zevkimizi de belirlemektedir. Garip bir paradoks olarak, bizimle aynı MHC blokuna sahip olan karşı cinsin kokusunu itici buluruz. İnsan türü, eşinin hoş kokmasını arzular ve hoş kokuya doğru bir çekim duyar. Genetik yapısı itibarıyla bizimkinden daha farklı MHC gen bloku sahibi biriyle eşleştiğimizde bu birliktelikten doğacak çocukların bağışıklık sistemi daha sağlam olmakta. Anlaşıldığı kadarıyla evrimsel süreçte gen bloku bizimkinden farklı olan eşler seçmeye ve onların kokusunu 'hoş' bulmaya programlandık.

Koku alma duygusu aynı zamanda bir ön alarm niteliğindedir. Yabancıların, yani bizden farklı olanların kokusunu da çok çabuk ayırt ederiz. Evrimsel süreçte bu özelliğin de 'düşmanları erken tanıma' konusunda insanlığa yardımcı olduğu sanılıyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 18 2009, 14:04:21
Öğrencileri bekleyen tehlike

Okullardaki menülerin fast-food tüketimine özendirdiği açıklandı.


Türkiye Diyetisyenler Derneği Başkanı Prof. Dr. Yasemin Beyhan, Türkiye'deki okullarda menülerin çocuklara göre hazırlanmadığını öne sürerek, ''Birçoğu fast-food tüketime benziyor ya da özendiriyor. Menü, çocukların yaşı ve aktiviteleri göz önünde bulundurularak ayarlanmalı'' dedi.

Beyhan, toplu beslenme alanında hizmet veren kurum ve kuruluşlarda, mutlaka alanında eğitim görmüş bir beslenme uzmanı çalışması gerektiğini belirterek, ''Eğer bu yerler beslenme uzmanı tarafından yönetilmez ve denetlenmezse başta gıda zehirlenmesi olmak üzere çok ciddi halk sağlığı sorunları görülebilir'' dedi.

Gıdaların seçilme, saklanma, pişirilme ve sunulma aşamalarının her birinin çok önemli olduğunu ifade eden Beyhan, özellikle toplu gıda tüketiminin yapıldığı lokanta, yurt, okul, bakım evi ve kurum-kuruluşlardaki yemekhanelerde zehirlenme vakalarının görülebildiğini söyledi.

Besin zehirlenmesinin üç ana nedeni olduğunu kaydeden Beyhan, ''Besin hazırlanan ve üretilen yerlerin fiziki koşullarının yetersiz olması, yiyecek içecek hazırlayan personelin kişisel hijyene dikkat etmemesi ve tarladan mutfağa, mutfaktan çatala kadar gelen aşamada besin hijyenine özen gösterilmemesi besin zehirlenmesine yol açabilir'' diye konuştu.

Beyhan, beslenme uzmanının düzenli olarak pişirilmiş gıdaların iç sıcaklıklarını yemek termometresi kullanarak ölçmesi gerektiğini belirterek, ''Yemeklerin iç sıcaklığı, 60 derece ve üzerinde olmalıdır. Hatta toplu beslenilen yerlerde 70 derecenin üstünde olması önerilmektedir. Besinlerin sağlıklı tüketilmesi için bu şarttır'' dedi.

Dijital göstergeli termometrenin, sulu yemeklerin ve etin içine batırılarak iç sıcaklığın belirlenebildiğini anlatan Beyhan, bu işlemin ''kritik kontrol noktalarında tehlike analizi'' diye isimlendirildiğini ve beslenme uzmanı tarafından yapılması gerektiğini söyledi.

Beyhan, besin zehirlenmesi açısından özellikle protein oranı yüksek ve besin zehirlenmesi yapabilen bakteriler için en uygun ortamı oluşturabilen et, yumurta, pişmiş yemek, süt-süt ürünleri ile sosların potansiyel riskli gıdalar olduğunu belirterek, ''Bu ürünler, oda sıcaklığında 2 saatten fazla kaldığında besin zehirlenmesi yapan bakteriler hızla çoğalmaktadır. Bu nedenle, bu tür gıdalar kesinlikle dış ortamda fazla bekletilmemeli'' uyarısında bulundu.

-ÇOCUKLAR İÇİN ÖZEL MENÜ HAZIRLANMALI-

Beyhan, özellikle okul çocuklarında ve yaşlılarda besin güvenliğinin çok önemli olduğunu vurgulayarak, ''Çocuklar, bağışıklık sistemleri tam gelişmediği, yaşlıların da savunma mekanizmaları zayıf olduğu için risk altındadırlar. Bu nedenle besin zehirlenmeleri bu gruplarda sık görülmektedir'' diye konuştu.

''Çocukların zihinsel ve fiziksel gelişimleri için yaşlarının gereksinimlerine uygun gıdalarla beslenmeleri gerektiğini, menülerin, çocukların yaşı ve aktiviteleri göz önünde bulundurularak ayarlanması gerektiğini'' belirten Beyhan, şunları söyledi:

''Ancak Türkiye'deki genel görünüme bakıldığında, ya okul aile birliğinden birisi menüyü hazırlıyor ya da hizmet alınan yemek şirketinin uzmanı tarafından hazırlanmamış olabilen yemek listesi çocuklara sunuluyor. Bunların birçoğu da fast-food tüketime benziyor ya da özendiriyor.

Çözüm için bir beslenme uzmanı ile çalışmayan okul idaresi, İl Sağlık Müdürlüklerine başvuruda bulunabilir. Burası tarafından bölge bölge görevlendirilecek diyetisyen ve beslenme uzmanları okullarda çalışabilirler. Bölgedeki 3-5 okula bakan uzman, hem okul çocuklarının menülerini hazırlayabilir hem de denetimlerini yapabilir. Velilere, okul yönetimine sağlıklı beslenme konusunda eğitim verebilir ya da dersin bir bölümünde sağlıklı beslenme hakkında öğrencilere bilgi verebilirler.''
 
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 18 2009, 14:05:13
Sütü kaynatmayın!

Besin değeri düşüyor.


Yapılan araştırmalarda, açıkta satılan sütteki mikropları öldürmek için 10- 15 dakika kaynatılması nedeniyle vitaminlerin yüzde 12 ile 66 oranında azaldığı belirtildi.

Uzmanlar, sokakta satılan açık sütün sağlığa zararlı mikroorganizmaların yok olması için 90-95 santigrat derecede en az 10-15 dakika kaynatılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Uzm. Dr. Ahmet Özkul, kaynatma işlemiyle sütün besin değerinin düştüğünü söyledi. Yapılan araştırmalarda, insan beslenmesi için önemli bir besin maddesi olan sütün tüketiminin Türkiye'de düşük olduğunun tespit edildiğini anlatan özkul, "Tüketilen içme sütünün büyük kısmının da sağlıksız, açıkta satılan ve ısıl işlem görmemiş sütler olduğu belirlendi. Bu sütlerdeki mikrobiyolojik kalite sorununu aşmanın tek yolunun kaynatmak olduğunu unutmamak gerekir. Sütün kaynatılması durumunda da besin değerinin azaldığı da bilinmeli" dedi.

Araştırmalarda, geleneksel kaynatmanın sütün besin değerine olan etkisinin incelediğine işaret eden Uzm. Dr. Özkul, sokakta alınan açık sütün sağlığa zararlı mikroorganizmaların yok edilmesi için uzun süre 90-95 santigrat derecede en az 10- 15 dakika kaynatılması gerektiğini ifade etti. 15 dakikalık süre sonrasında çiğ sütteki vitaminin yüzde 66, riboflavin ve folik asitin yüzde 50, niasinin yüzde12 oranında azaldığını, B12 vitaminindeki kaybın da 20 dakika sonunda yüzde 30'a ulaştığını belirten özkul, şu bilgileri verdi: "Araştırmalar için alınan numunelerin vitamin değerlerin de beklenilenin çok altında olduğunu, sütlerin içine su katılmış olabileceğini düşünüyoruz. Satışı yasak olmasına karşın Türkiye'de süt tüketiminin yüzde 62'si açıkta satılıyor."
 
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 18 2009, 14:06:19
Kalbinde pil olanlar anne olabiliyor mu?

"Eyvah! Yoksa anne olamayacak mıyım?" sorusunu sormak gereksiz...

 
Doç. Dr. Kani Gemici, kalp pillerinin hamilelik sürecine etkileri hakkında bilgi verdi.

Birçok hasta grubu gibi ritim bozukluğu nedeniyle kalbine pil takılan hastalar da, hamilelik öncesi aynı korkuyu yaşıyor.

Ancak yaşadıkları bu korku tamamen yersiz. Çünkü kalbinde pille yaşayan kadınlar hamile kalabiliyor, normal doğum ya da sezaryen ile bebek sahibi olabiliyor. 

Dünyada milyonlarca kişi kalp pili ( pacemaker) taşımaktadır. Bu ileri teknoloji ürünü küçük cihazlar, kalp hızının yavaşlamasını engellemekten kalp yetersizliğini tedavi etmeye, kalbe pompa görevi yapmaktan ani ölümleri engellemeye kadar birçok amaç için kullanılmaktadır. Takıldıktan sonra yaşanılan şikayetleri ortadan kaldıran cihaz, hastanın yaşam kalitesini artırarak normal hayata dönmesine yardımcı olmaktadır. Kalp pili ile yaşayan kişiler işlerini yapabilir, araba kullanabilir, yolculuk edebilir, yüzebilir, hobilerine ve cinsel yaşamlarına devam edebilir hatta anne olabilirler.

Kalbine pil takılmış olan hastaların büyük bir kısmını, ritim bozukluğu sorunu yaşayanlar oluşturmaktadır. Aritmi yani ritim bozukluğu, kalp vuruşları arasındaki düzenin kaybolması bununla birlikte ya da yalnız başına ritmin normal sınırların üzerinde hızlanması ya da belirgin seviyede yavaşlaması durumudur. Özellikle kadınlar, daha çok hormonal sebeplere bağlı olarak ritim bozukluğu sorunu ile karşı karşıyadır. Ritim bozukluğu, çocukluktan itibaren var olan altyapıyı tetikleyen; aşırı stres, yoğun efor, korku ve gerilim gibi nedenlerle ortaya çıkabildiği gibi, genç kızlık döneminde ilk adet ile birlikte, bunu takip eden regl dönemlerinde ve hamilelikte de ortaya çıkabilir.       
 
Ritim bozukluğu kendini nasıl gösterir?
Hastalar; ‘çarpıntım var’, ‘kalbim tekliyor’, ‘göğsüme yumruk hissi var’, ‘göğsümde kuş çırpınıyor’, ‘kalbim sürekli koşuyor’ gibi şikayetlerde bulunur. Ritim bozukluğu ilk ortaya çıktığı anda ölümcül olabileceği gibi, artıp şiddetlenerek kalp fonksiyonlarında hasara hatta kalp yetmezliğine neden olabilir. Bu nedenle altta yatan neden mutlaka araştırılmalı, EKG, EKO, efor, Holter gibi tetkiklerle aritminin sebebi belirlenmelidir. Ailesinde ani kalp ölümü hikayesi olan kişilerin ritim bozuklukları ise, genetik incelemeler ile birlikte yapılarak altta yatan neden detaylı olarak araştırılmalıdır.

Ritim bozukluğu gebelik döneminde ortaya çıkabilir mi?
Gebelik döneminde gebeliğin verdiği stres ve yük nedeniyle bazı ritim bozuklukları ortaya çıkabilir. Bu aritmilerde betabloker ilaçlar kullanılmaktadır. Bu grup ilaçlar, yan etkileri diğer ilaçların yan etkileri göz önüne alındığında, güvenilirdir. Radikal olan ve tedavi edilemeyen ritim bozukluklarında kullanılan öteki antiaritmik ilaçlar gebelik sırasında kesilmektedir. Bu ilaçlar daha az yan etkisi olan diğer ilaçlarla değiştirmek zorunda kalınabilir. Hamilelik döneminde özellikle bradikardiler, yani kalbin yavaş çalıştığı durumlar çok önemlidir. Normal yaşamda tolere edilebilen bazı kalp hızları
(45-50) hamilelik döneminde bebeğin beslenmesini olumsuz etkilemekte, düşük kalp hızları bebek için tehlike oluşturmaktadır.

Aritmi sorunu yaşayan bir kadın anne olabilir mi?
Gebelik döneminde normal bir kalpte bile ritimde bazı düzensizlikler olabilir. Ancak bu tolere edilebilir sınırlardadır. Çoğu zaman hastanın endişelerinin giderilmesi yeterli olmaktadır. Ancak hastanın daha önceden belirlenen bir ritim bozukluğu varsa ve gebelik planlanıyorsa, hastanın yakın takip altında olması gerekir. Çünkü ritim bozukluğu için kullanılan ilaçlar, betablokerler dışında, bebek için güvenli olmayan ilaçlardır. Bunun için ritim bozukluğunu radikal olarak kökten tedavi etme şansı varsa; elektrofizyolojik işlem ve radyofrekans kateter ablasyonu gibi girişimsel yöntemlerle bu mümkün olabiliyorsa, hastaların gebelikten önce bu tedavileri uygulatmaları gerekir. Çünkü işlem sırasında yoğun radyasyon alınmakta ve bu miktar da bebek için tehlike oluşturmaktadır. Bebek çok özel korumalarla, kurşun önlüklerle korunabilir ancak bu durum, hekimler tarafından tercih edilmemektedir. Bu nedenle hastaların bu işlemleri gebelik öncesinde yaptırmaları önemlidir.

Tedavi için hamilelere kalp pili takılabilir mi?
Tedavi bakımından, ‘henüz kalp pili takılması için erken’ gibi düşünülen ancak artık gebeliği gündemde olan bir kişinin kalbine pil takılması, gebelik öncesine alınabilir. Takılan kalp pili ile bebeğin yaşamının önündeki risk de engellenmiş olur. Kalp pili takılması işlemi anjiyo – elektro fizyoloji laboratuvarında yapılmakta, anne az da olsa radyasyona maruz kalmaktadır. O nedenle pil işleminin gebelik öncesine alınması bir avantajdır.

Kalbinde pille yaşayan bir kadın anne olabilir mi?
Bebeklik döneminde bile hastalara kalp pili takılabilmektedir. Birkaç aylık, hatta birkaç günlük bir bebeğe kalp pili takılabilir. Gençlerde de sıklıkla kalp pilinin takılmasının gerekli olduğu durumlar ortaya çıkabilir. Kalbinde pil olan kişiler sosyal yaşamlarında evlilik ve sonrasında çocuk sahibi olmak isteyebilirler. Bu kişilerin evlenmelerinde ve çocuk sahibi olmalarında bir sakınca yoktur. Kalbinde pille yaşayan kadınların anne olmalarının önünde bir engel bulunmamaktadır. Ancak bu durumdaki anne adaylarının normal gebelere göre yakın takibi yapılmalıdır. Kalp pili taşıyan hastaların pil kontrolleri zaten periyodik olarak 6 ayda bir yapılmaktadır. Kalp pili olan gebelerde hastanın ihtiyacına göre değişmek kaydı ile bu kontroller 3 ayda bir yapılabilir. Ancak bazı durumlarda ayda bir de yapılabilir. Buna doktoru karar verir. Bu kontrollerin hastaya ya da bebeğe bir zararı yoktur. Sadece kalp pilinin iyi bir şekilde çalıştığını ve yeterli desteği verdiğini görmek bakımından çok önemlidir.

‘Eyvah anne olamayacağım’ korkusu yaşamayın! 
Kalp pilinin çocuğa da bir zararı bulunmamaktadır. Aksine, aritmi nedeniyle zarar görebilecek olan çocuğun anne karnında sağlıklı bir şekilde büyümesi için annenin kalbine pil takılmaktadır. Kalbinde pille yaşayan hamilelerin kardiyolog ve kadın doğum uzmanı ile iyi bir işbirliği içinde takipleri ve sağlıklı bilgi alış verişi yapıldığında, anne adayı için herhangi bir sorun yoktur. ‘Eyvah anne olamayacağım’ korkusu yaşamaları yersizdir. Kalp pili taşıyan hamileler normal doğum ya da sezaryen ile bebeklerini dünyaya getirebilir. Hamilelik süresince de normal sağlıklı anne adaylarının dikkat etmesi gerekenler dışında bir kurala da uymaları gerekmez. 

Defibrilatör kullananlar dikkat etmeli!
Pek çok çeşit kalp pili vardır. Genellikle defibrilatörler dışındaki kalp pilleri için annenin ve bebeğin hayatını tehdit edici bir engel yoktur. Ancak defibrilatörler konusu biraz daha özel bir alanı ilgilendirmektedir. Defibrilatörler hayatı tehdit edici özelliği olan ritim bozukluklarında takılan kalp pilleridir. Elbette yaşamı tehdit edici ritim bozuklukları gebelik döneminde ve doğum esasında bir risk oluşturabilir. Bu hastalarda ancak çok özel durumlarda, çok dikkatli ve iyi bir değerlendirme sonucu bir gebeliğe karar verilmelidir.       
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 28 2009, 09:34:53
PROTEZ TEMİZLEME TABLETLERİYLE MİKROPLARI UZAKLAŞTIRIN



Yaşlılıkta diş bakımı yaparken doğru yöntemleri uygularsanız uzun yıllar ağız sağlığınızı koruyabilirsiniz. Bu nedenle; akşam uyumadan önce protezlerinizi çıkarıp soğuk suya bırakmayı, protez temizleme tabletleri ve dişi ipi kullanmayı ama en önemlisi de diş hekiminize altı ayda bir uğramayı ihmal etmeyin!

Akıp giden yıllar dişlerimizde bazı değişikliklere neden olsa da, ağız sağlığının bozulması, aslında yaşlanmanın doğal bir sonucu değil. Örneğin; diş bakımına özen gösteren, diş hekimine düzenli olarak giden yaşlı birinin dişleri, yarı yaşındaki bir gencinkinden çok daha sağlam ve sağlıklı olabilir!

Medical Park Bahçelievler Hastanesi Ağız ve Diş Sağlığı Uzmanı Dr. Ahmet Mihmanlı, yaşlılıkta dişlerde meydana gelebilecek değişimleri ve ilerleyen yıllarda dişlere uygulanması gereken bakım yöntemlerini anlattı:

Ağız sağlığının bozulması, aslında yaşlanmanın doğal bir sonucu değildir. Bu durum; koruyucu diş hekimliği hizmetlerinin yetersizliğine, sistemik hastalıklara, ilaç kullanımına, yanlış ve yetersiz beslenmeye ve uygun yapılmayan ağız bakımına bağlı olarak gelişir. Hatta çoğu zaman ağız hijyenine dikkat eden yaşlı bireylerin ağız sağlığı, ağız hijyenine dikkat etmeyen genç bireylerden daha iyi olabiliyor.

DÜNYA YAŞLANIYOR, DİŞLER GENÇLEŞİYOR!

Yakın bir gelecekte; dünya nüfusunun yüzde 20’sinin 65 yaşın üstünde olacağı öngörülüyor. Diğer sağlık sorunlarında olduğu gibi, diş ve ağız sağlığı bakımından da eğitim ve bilinç düzeyinin artmasının olumlu yansımaları oluyor. Örneğin; diş sağlığı konusundaki bilincin artması, doğru beslenme yöntemlerinin uygulanması sayesinde, ileri yaş nüfusunun artışına rağmen, günümüzde dişler daha uzun süreler ağızda kalabiliyor. Özellikle de düzenli diş hekimi kontrolleri, yaşam kalitesini olumlu yönde etkileyebiliyor.

Düzenli diş bakımıyla ağız sağlığını koruyabilsek de; yaşlanmaya paralel olarak minede meydana gelen aşınma sonucu dişlerde şekilsel değişiklikler görülebilir. Bu durum basit yüzeysel aşınmalardan, önemli madde kaybına kadar ilerleyebilir. Genel olarak, yaşlanma ile ilgili olduğu düşünülen ağız içi değişiklikler; diş kaybı, dişlerin renginde koyulaşma, dişetlerinde çekilmeler, tükürük miktarının azalması, ağız dokusunda ve kaslarda zayıflama ve tat duyusunun azalmasıdır.

Yaşla birlikte tükürük akışkanlığı azaldığı için bakteriyel plak birikimi dolayısıyla çürük ve dişeti hastalık riski artar.

PROTEZLERİNİZİ YILDA BİR KEZ CİLALATIN

GECE ÇIKARIN VE SOĞUK SUDA BIRAKIN

Yaşlanma ile ilgili olarak ağız içi ve çevre dokularda şekil ve fonksiyon açısından birtakım değişiklikler meydana gelebilir. Bu değişikliklerin ağız sağlığının bozulmasına neden olmaması için; kişisel bakımın ve düzenli diş hekimi kontrollerinin çok önemli olduğu unutulmamalı.

Yaş ilerledikçe en sık karşılaşılan sorun, dişeti çekilmeleri ve dişlerde aşınmalardır. Ancak dişler, evde yapılan düzenli bakım ve düzenli diş muayeneleri ile bir ömür boyu sağlıklı kalabilir.

Yaşlılıkta sistemik hastalıklarda artış olduğu için daha özenli ağız bakımı ve 6 ayda bir diş hekimi kontrolü gerekir. Ancak, ağız bakımı iyi olmayan ve ağız dokularını etkileyen sistemik hastalığı olanlar, daha kısa (1-3 ay gibi) aralıklarla doktora gitmelidir.

Her zaman olduğu gibi yaşlılıkta da dişler günde en az iki kere florürlü bir macunla fırçalanmalı.

Dişeti dokusunun kaybı sonucu oluşan dişler arası boşluklar, besin birikimine neden olacağı için, bu alanların temizliğinde özellikle de gece ağız bakımı sonrasında arayüz fırçası ve diş ipi ile yapılmalıdır. Ağız gargaraları da önerilir.

Yaşlılarda dişeti mekanik kuvvetlere karşı dirençli olmadığı için, bu hastalara yumuşak kıllardan oluşan diş fırçaları tavsiye edilir.

FLOR UYGULAMASI YAPILMALI

Dişlere yapılan flor uygulamaları ile kök çürüklerinin oluşumu veya başlangıç halindeki çürüklerin ilerlemesi önlenebilmektedir.

Protez diş kullanan yaşlılar ise yemeklerden sonra protezlerini mutlaka fırçalamalıdır. Ayrıca kullanılan protezlerin yılda bir kez diş hekimine gidilerek profesyonel olarak temizliği yapılmalı, cilalanmalı ve gerekli görüldüğünde yenilenmeli.

Protezler gece mutlaka çıkarılmalıdır; çünkü dişetlerinizin de dinlenmeye ve havalanmaya ihtiyacı vardır. Çıkarılan protezler temizlenmeli ve soğuk su içinde tutulmalıdır.

YUMUŞAK FIRÇA VE DİŞ İPİ KULLANIN

Protez temizleme tabletleri de protezlerin mikroplardan arınmasına yardımcı olur.

Tüm bunların yanında yumuşak dokular düzenli kontrol edilmeli, olası değişiklikler kanser yönünden mutlaka incelenmelidir.

Yaşlıda diş kaybı fazla olduğu için, kalan dişler sabit veya hareketli protezlerin tutuculuğunda önemli rol oynarlar. Bu yüzden, çürük dişlerin tedavisi gereklidir.

Sürekli alınan bazı ilaçlar ağız kuruluğuna neden olabilirler. Tükürük, dişleri çürüğe karşı koruyan doğal bir salgıdır, bu nedenle tükürük salgısında azalma varsa diş hekimine danışılmalı.

Ağız bakımını gerçekleştiremeyen yatağa bağımlı hastalarda bu işlemler, hasta yakınları ve yardımcı sağlık personeli tarafından yapılır.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 28 2009, 09:35:23
“OTTUR ZARARI YOKTUR” DEMEYİN, BİTKİSEL ÜRÜNLERİ KULLANIRKEN DİKKAT EDİN



Memorial Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Koordinatörü Prof. Dr. Yavuz Baykal, Halk arasında sıkça kullanılan bitkisel ürünlerin zararları ve tüketirken dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında bilgi verdi.

Bitkisel Ürünler İlaçlardan Güvenli Değildir

Bitkisel ürünlerde zayıflama ilaçlarından, aktarlarda satılan karışımlara, zayıflama çaylarına kadar çok geniş bir pazar söz konusudur. Birçok bitkisel kaynaklı ürünler yıllardır kullanılmakta ve yararlı olduğu bilinmektedir. Bununla beraber bazı bitkisel ürünler kullanıcılar üzerinde ciddi yan etkilere neden olabilmektedir. Dikkat edilmelidir ki, bitkisel ürünler ilaçlardan daha güvenli değildirler. Hepsi olmamakla beraber bitkisel ürünlerin çoğu zararlı etkiler göstermektedirler. Ticaretini yapanlar kullanıcılara bu bitkisel ürünlerin çoğunun natürel oldukları söylemektedirler.

İlaçlardan farklı olarak bitkisel ürünler kullanılmadan önce test edilmezler ve dolayısıyla güvenli oldukları söylenemez. Bu ürünlerden bazıları toksik maddeler ve polen içerir ki; bu durum bazı kişilerde hastalıklara neden olabilmektedir. Bazılarının içersinde üzerindeki etikette belirtilmeyen steroid ve östrojen gibi maddeler bulunabilmektedir. Bir kısmının içersinde ise arsenik, civa, kurşun ve pestisid gibi zehirli maddeler bulunabilmektedir.

Kullanılan Bitkisel Ürünlerde Dikkat Edilmesi gereken Durumlar;

Bir bitkisel ürünün üzerinde doğal olduğunu belirten bir etiketin bulunması onun güvenli olduğunu göstermez. Örneğin kava ve eşek kulağı bitkisi ciddi karaciğer hastalığına neden olabilmektedir.

Bitkisel ürünler bir ilaç gibi düşünülerek, doğru kullanılmadığında veya büyük miktarlarda alındığında ciddi sağlık problemlerine neden olabilmektedir.

Hamile kadınlar veya emziren anneler özellikle dikkatli olmalıdırlar. Çünkü bu ürünler ilaç gibi etki gösterebilirler.

Bazı bitkisel ürünler ilaç gibi etki gösterdiğinden, kullanılan ilaçlarla etkileşerek, zararlı olabilmektedirler.

Birçok bitkisel kaynaklı ürünlerin içerisindeki aktif madde bilinmemektedir. Bu ürünlerin içerisinde onlarca, yüzlerce madde veya bileşik bulunmaktadır. Bilim adamları faydalı olduğu ileri sürülen ürünler içerisindeki bileşenleri tespit etmeye çalışmaktadırlar.

Yapılan araştırmalar sonucu bitkisel ürünlerin etiketleri üzerinde belirtilen bileşiklerin haricinde daha birçok maddeler tespit edilmiştir.

Bazı bitkisel ürünlerin içerisinde metaller, etiketsiz ürünler, mikroorganizmalar ve diğer maddeler bulunmaktadır.

Bitkisel Ürünler Sizi Hasta Edebilir

Tedavi veya destek amacıyla kullanılmakta olan yüzlerce bitkisel ürün mevcuttur. Bunlar içerisinde en çok bilinenler; sinameki, bitkisel çaylar, papatya türleri, yosun hapları, kondriotin sülfat, ekinezya, efedra, garlik, ginkgo biloba, ginseng, kava, glukozamin, melatonin ve fitoöstrojenlerdir.

Sık kullanılan ilaçlardan biri olan sinameki, vücuttaki suyun atılmasını hızlandırıcı etkiler içermektedir. Kullanılan diüretik çaylar (zayıflama ve form çayları) bağırsaklarda bulunan “mikrovillus” adı verilen tüycüklerin kısalmasına ve düzleşmesine, dolayısıyla kabızlığa yol açmaktadır. Sinameki kullanıldığı durumlarda besin öğelerinin emilimlerinde sıkıntılar yaşanabilir. Mesela potasyum emilimi azalınca kalp kaslarına olumsuz yönde etki eder. Sonuç, kalp hastalığına kadar gidebilir.

Özellikle Zayıflamak için Kullanılan Yosun Haplarında Ciddi Yan Etkiler Söz Konusudur

Bu tip hapların içersinde “sibutramin” adlı iştah azaltıcı bir madde yer almaktadır. Gerçekte insanlar yosunla değil sentetik bir madde ile zayıflıyorlar ve madde kontrolsüz kullanıldığı için birçok kişinin ölümüne yol açmıştır. Doğadan toplanan mantarlar ile zehirlenen insanlara yönelik haberler basında bol miktarda mevcuttur. Doğadan toplanan ve demlenerek içilen papatyalar da kimi zaman ciddi zehirlenmelere yol açabilmektedir. Çok çeşitli papatya türlerinden bazıları böcek öldürücü, bir başkası migren, diğeri ise soğuk algınlığı tedavisi amacıyla kullanılmaktadır.

Yaşlılar ve Hastalar Özellikle Dikkat Etmeli

Kullanılmakta olan bu bitkisel ürünler bazı hastalık durumlarında güvenli değillerdir. Bu ürünler özellikle yaşlı kişilerde tehlikeli olabilmektedir. Dolayısıyla bitkisel kaynaklı ürünleri aşağıdaki sağlık problemi olanlar kullanırken çok dikkatli olmalıdırlar.

Kanama problemi olanlar
Kanserli hastalar
Şeker hastalığı olanlar
Prostat rahatsızlığı olanlar
Sarası (epilepsi) olanlar
Göz tansiyonu (glokom) olanlar
Kalp hastalığı olanlar
Hipertansiyonu olanlar
Psikiyatrik hastalığı olanlar
Parkinson hastalığı olanlar
Karaciğer hastalığı olanlar
Felçli hastalar
Tiroid hastalığı olanlar
Bağışıklık sistemi yetmezliği olanlar.

Bitkisel ürünleri kullanan ve cerrahi müdahale geçirecek olan kişiler bu durumu mutlaka doktoruna belirtmelidirler. Çünkü bitkisel ürünler kanama ve anestezide bazı sorunlara yol açabilmektedir. Bu gibi durumlarda bitkisel ürünün iki hafta önceden kesilmesi gerekmektedir.

Bitkisel ürünler özellikle böbrek ve diyaliz hastalarında; kan basıncı, kan şekeri ve pıhtılaşma üzerine tahmin edilemeyen etkiler ve elektrolit dengesizlikleri nedeniyle zararlı olabilmektedir.

Bu Bitkileri Bu İlaçlarla Kullanmayın!

Ekinezya; aspirin ve kortizon tipi ilaçlarla
Efedra; burun açıcı (dekonjestan) ilaçlar, kafein, tansiyon ve kalp ilaçları ile
Garlik; Aspirin ve romatizma ilaçları ile
Ginkgo biloba; aspirin, romatizma ilaçları, kan sulandırıcı ve idrar söktürücülerle
Ginseng; aspirin-romatizma ilaçları, kalp ilaçları, şeker hapları, idrar söktürücülerle
Glukozamin; idrar söktürücü ve insülinler
Kava; Parkinson ilaçları ve kan sulandırıcılarla
Melatonin; romatizmal ilaçlar, kortizon ve beta blokerler ile
Kondriotin sülfat; aspirin ile birlikte kullanılmamalıdır.

Yan Etkileri Göz Önünde Bulundurun

Ekinezya kullananlarda; mide rahatsızlığı, ishal, kabızlık, allerji,
Garlik kullananlarda bulantı, ishal, kanama, alerji
Ginseng kullananlarda baş ağrısı, uyku problemi, ürtiker, vajinal kanama, göğüslerde hassasiyet, tansiyon problemi
Ginkgo biloba kullananlarda mide rahatsızlığı, ishal, baş ağrısı, kanama, epilepsi, kramplar
Glukozamin kullananlarda mide rahatsızlığı, şişkinlik, gaz, ishal
Kava kullananlarda uyuklama, kaşıntı, karaciğer rahatsızlığı
Melatonin alanlarda uyuklama, baş ağrısı, depresyon, mide rahatsızlığı
Fitoöstrojen alanlarda meme ve rahim rahatsızlıkları, tiroid problemleri
Sarımsak ve zencefil gibi bitkiler kandaki pıhtılaşmayı azaltır. Bu nedenle cerrahi müdahalede bulunulacak kişiler ile aspirin ve ağrı kesici kullananların bu bitkisel ilaçları almaması gerekir.
Efedra alanlarda baş ağrısı, sinirlilik, tansiyon yüksekliği, felç ve kalp krizi görülebileceği unutulmamalıdır.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 28 2009, 09:35:59
OFİSİNİZ SPOR SALONUNUZ OLSUN



Memorial Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Op. Dr. Murat Öztürk, “Ofis yaşamında hareketsilik ve uzun süren çalışma saatleri” nedeniyle ortopedik şikayetlerin görülebileceğine dikkat çekerek, ofis çalışanlarına tavsiyelerde bulundu.

Artan Rekabet ve Kariyer Planı Ofiste Geçirilen Zamanı Artırıyor

İş yaşamında artan rekabet ve pozisyonların korunması isteği günümüzde ofiste geçirilen zamanı artırdı. Elbette ofiste evinizdeki konforu bulmanız mümkün değil, ancak birkaç ayrıntıya dikkate ederek iş yaşamında da sağlığınızı korumanız mümkün.

Çalışma saatlerini, işi ya da şirketin insan kaynaklarının tavrını değiştiremiyorsak, davranışları ve alışkanlıkları değiştirmeliyiz. Yani “İş yine bize mi kaldı?” diye düşünmeyin, pes etmeyin ve hep beraber neleri değiştirebiliriz gözden geçirelim.

İçinizdeki Polyanna’yı Harekete Geçirin

Öncelikle pozitif bakış açısı için içinizdeki Polyanna’yı harekete geçirme zamanı. Zamanınızın çoğu ofisinizde geçiyor, ofis geniş olmayabilir, az gün ışığı alıyor olabilir, telefonlar durmadan çalıyor olabilir, ama bu ofis unutmayın ki saatlerinizi geçirmek durumunda olduğunuz yer.

Stajyerleri Unutun

Ofisinizi sizi ifade eden hale dönüştürün. Örneğin poster, resim, zevkinizi ve farklılığınızı yansıtan bir masa ve masa lambasıyla bunu sağlayabilmeniz mümkün. Sonrasında alışkanlıklarınızı değiştirme zamanı; kısaca daha çok hareket etme zamanı. Her bir dosyayı bir başka dolaptan almak gerektiğinde, uzak yazıcıdan çıktıları almak için ya da fotokopi çekmek gerektiğinde stajyerleri unutun. Ofis hayatının kalori yakmak için her fırsatın değerlendirilebileceği bir ortam olduğu algısı yerleşmelidir. Aşırı ergonomik ofisler hareket bloklayıcıdır, ‘’uzaktan kumandayı’’ işe taşımaktır.

Ofisteki Koltuğunuz Sizi Kucaklamalı

Ofis ekipmanlarını değiştirme zamanı; hepsini değil tabiî ki en önemli olanları. El bileğinizin sağlığı için yastıklı bir mouse pad tercih etmelisiniz. Birçok problemin kaynağı olan oturduğunuz ‘’sandalyenizi’’ değiştirmeniz gerekmektedir. Ofisteki koltuğunuz-sandalyeniz evdeki koltuğunuz neyse o olmalıdır, sizi kucaklamalı, sarmalı ‘’kollukları’’ olmalıdır. Alt bel bölgenizi desteklemeli ya da sizin ekstra destekleyiciniz olmalıdır. Yüksekliği ve yatırılabilirliği “ayarlanabilir” özellikte, ayak tabanları yerle tam temas halindeyken, dizlerin 90 derece bükülmesine izin veren yükseklikte olmalıdır.

Baş önde, omuzlar göğüs kafesinin gerisinde, karın bölgesi gevşemiş, anormal omurga eğrisi ve sıkıntı çeken organlar. Bu, uygun olamayan koltuk ve sandalye ile gelişebilecek klasik bir görüntüdür.

“Tekrarlayan Gerilme Yaralanmaları” diyebileceğimiz ‘’Tendinitis, Tenisçi Dirseği, Aşırı Kullanma, Karpal Tunel Hastalığı’’ ofis hayatının belki bulaşıcı değil ama dilden dile dolaşan kronik rahatsızlıklarıdır.

Esneme Hareketlerini Unutmayın

Ofis rahatsızlıklarının ana nedeni uzun süreler aynı poziyonda kalma ve hareket azlığıdır. Bunlardan dolayı da hareketler, zaten zamanla yarışılan ortamda kalori yakmayı amaçlayan ya da uzun tekrarlar içeren ‘’gerçekçi olmayan’’ öneriler yerine ‘’esneme’’ odaklı olmalıdır. Yarım saatlik aralar ideal olsa da, saat başlarında el bileği omuz, boyun ve sırt için esneme hareketleri 5 dakikalık aralarda yapılabilir. Her bir esnemeyi 15sn-1dakika süresince devam ettirin.

Omuzlar ve Sırt

Ellerinizi başınızın arkasında birleştirerek dik bir şekilde oturun.
Pozisyonunuzu koruyacak şekilde dirseklerinizi yapabildiğiniz kadar arkaya doğru yavaşça çekin.
Üst Gövde

Sandalyenin ucuna doğru oturup sandalyenin arkasını sıkıca tutun.
Kollarınızı kırmayın.
Belinizi dik tutup, omuzlarınızı, sırtınızı ve göğsünüzü esnetmek için gövdenizi ileriye doğru çekin.

Bacaklar

Oturun.

Ayaklarınızı esnetirken sandalyenin oturma yerini sıkıca tutun ve bacağınızı havaya kaldırın.

Bacağınızı yavaşça önce dışarıya doğru, daha sonra geri, orta ve aşağıya doğru hareket ettirin. Bu bacağınızın uyluk kısmını kuvvetlendirir.

Temel amaç kısa süreler ile “esnemek” ve her işi bir hareket bahanesi olarak görmektir. Bu sizin günde ekstradan 400-450 kcal/gün yakmanızı sağlar. Günlük ihtiyacınızın 2000-2500kcal olduğu düşünüldüğünde, yediği bir iri dilim pastanın ya da sütlü-kremalı bir mocha’nın yakılması demektir. İşinizde, ofisinizde artmış hareket size iki defa kazandırır.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 28 2009, 09:36:27
Hamilelikte aşırı kafein düşük riskini artırıyor



Çoğumuz için sabahları bir fincan kahve içmek bir ritüel halini aldı. Üstelik bunun haklı gerekçeleri de var. Kahvenin içeriğindeki kafeinin vücudumuzda yarattığı en önemli etkiler bizi uyarması ve mutluluk hormonu olarak bilinen dopaminin salgılanmasını sağlamasıdır. Ancak kafein aşırı derecede alındığında hamileler için tehlike oluşturabilir. VKV Amerikan Hastanesi Kadın Sağlığı Ünitesi uzmanlarından ve www.tupbebek.com sitesinin medikal direktörü Dr. Senai AKSOY hamilelikte kafein alımı hakkında en önemli soruları yanıtladı.

Hamilelikte kafein alımı ne tür etkiler yaratır?

İlk önce akılda tutulması gereken kafeinin bir vitamin ya da besin maddesi olmadığıdır. Kafeinin hiçbir besleyici değeri yoktur.

Yapılan çalışmalar hamilelikte yüksek miktarlarda kafein alımının (günde 6 fincandan fazla kahve) özellikle ikinci trimester düşükleri başta olmak üzere düşük ile ilişkili olabileceğini göstermektedir.

Hamile olmayan kadınlarda kafeinin asıl etkisi kalp ve dolaşım sistemi ile sinir sitemi ve davranışlar üzerindedir. Hamilelik ya da emzirme süresinde alınan kafein fetus ve yeni doğanda da benzer etkiler yaratır. Hamilelikte kafeinin yarı ömrü 11 saate kadar uzayabilir. Fetus da ise durum daha ürkütücüdür: 100 saat. Bu ne demektir? İçtiğiniz kahveden bebeğe geçen kafeinin yarısından fazlası 100 saat sonra bile hala daha karnınızdaki bebeğin kanında dolaşmaktadır. Bebeğiniz ne kadar küçük ise onun kafeini detoksifiye etme yeteneği de o kadar azdır.

Alınan orta düzeyde kafein anne adayında çarpıntı ve benzeri yakınmalar yaratmasa da bebeğin kalp atımlarında ve solunumunda (bebek daha doğmadan da anne karnında solunum hareketleri yapar) belirgin artışa neden olabilir.

Yapılan hayvan deneylerinde anne karnında orta ya da yüksek düzeyde kafeine maruz kalan fetusların beyin ağırlıklarında azalma ve beyin gelişiminde dalgalanmalar izlenmiştir. Benzer şekilde bu fetuslar da doğumdan sonra öğrenme ve hatırlama güçlükleri ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan kafein; alkol, nikotin ve bazı diğer ilaçların kanser yapıcı etkilerini arttırmaktadır.

Öte yandan kafein bir idrar söktürücüdür. Hamilelik sırasında fazla miktarda alınımı sıvı ve kalsiyum kaybı ile dehidratasyona yol açabilir.

Özellikle yemeklerden hemen sonra alındığında bağırsaklardan demir emilimini %40 oranında azaltır ve bu demir gereksiniminizin çok yüksek olduğu hamilelik döneminde oldukça önemlidir.

Bu bilgilerin ışığında Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi (FDA) 1981 yılında yayınladığı görüşünde hamile kadınların kafein içeren gıda ve içeceklerden uzak durmalarını ya da sınırlı miktarda tüketmelerini önermektedir. Yine aynı kurum gebeliğin ilk trimesterinda kesinlikle kafein alınmamasını önermekte.

Hamile kalınca kafein alımını mutlaka bırakmalı mısınız?

Her zaman değil. Aşırıya kaçmamak kaydıyla kafein içeren içeceklerin keyfine varabilirsiniz. Yapılan pek çok araştırma hamilelik sırasında alınan az ya da orta düzeyde kafeinin bebek ya da anne adayına zarar verme riskinin düşük olduğunu göstermektedir. Orta düzeyde kafein (300 - 400 mg) günde 2-3 fincan granül kahveye denk gelmektedir.

Önerilenden fazla kafein almanız çok mu tehlikelidir?

Gerçekte bunun cevabını kimse tam olarak bilememektedir. Konu ile ilgili olarak elde yeterli bilimsel kanıt yoktur. Bu nedenle size bilimsel bir tavsiyede bulunamayız.

Bazı çalışmalar yüksek miktarda kafein alımının düşük, düşük doğum ağırlığı ve yarık damak yarık dudak gibi anomalilerle ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Ancak bu çalışmalarda eksik olan nokta alkol alımı, sigara gibi bu durumlara yol açabileceği bilinen diğer risk faktörlerinin dikkate alınmamış olmasıdır.

Tüm dünyada bugün kabul gören görüş çok fazla miktarda kafein tüketiminin düşük doğum ağırlıklı bebeklere neden olabileceği ve kafeinin sadece çok yüksek dozlarda alındığında risk yaratabileceğidir.

Hangi besin maddesinde ne kadar kafein bulunur?

Kafein tahmin ettiğinizden daha fazla maddenin içinde bulunur. Örneğin çikolata ve bazı bitkisel çaylarda da kafein vardır. Bazı soğuk algınlığı ilaçları ile ağrı kesiciler dekafein içerir. Benzer şekilde alerji ilaçlarında da kafein olabilir.

Çay ve kahve gibi içeceklerin içerdiği kafein miktarı demleme ya da hazır olmasına yada kahvenin türüne göre değişebilir. Sanılanın aksine kola dışındaki pek çok meşrubatta da kafein bulunmaktadır. Aşağıdaki tabloyu inceleyerek sık tüketilen bazı maddelerin kafein içeriklerini kontrol edebilirsiniz. Sonuçta aslında farkında olmadan ne kadar fazla kafein aldığınızı göreceksiniz.

Madde Miktar Kafein
Filtre kahve 1 fincan 135-200 mg
Espresso 1 fincan 100 mg
Cappuccino 1 fincan 100 mg
Hazır kahve 150 cc 57 mg
Türk kahvesi 1 fincan 57 mg
Dekafeine kahve 150 cc 5 mg
Demleme çay 175 cc 20 - 110 mg
Ice Tea 330 cc 70 mg
Hazır çay 200 cc 30 mg
Kola 1 Kutu 30 - 56 mg
Diyet Kola 1 Kutu 38 - 45 mg
Kola dışı meşrubat 1 Kutu 50 mg civarı
Meyveli gazoz 1 Kutu 0 mg
Çikolata 60 gram 10 - 50 mg
Kakao 1 küçük fincan 4 mg
Bazı ağrı kesici ve soğuk
algınlığı ilaçları 1 tane en az 30 mg

Hamilelikte kafein alımını nasıl kontrol edebilirsiniz?

Gün içinde aldığınız kafein miktarını bazı küçük değişikliklerle azaltabilirsiniz. Örneğin sallama çay içiyorsanız poşeti suda 5 dakika yerine 1 dakika bekleterek kafein oranını yarı yarıya azaltmanız mümkündür. Bitkisel çay tercih ediyorsanız mutlaka kutusundaki uyarıcı etiketleri kontrol edin. İçindeki kafein ve diğer maddelerin miktarını kutusunda yazmayan markları tercih etmeyin. Bu şekilde hamilelikte kullanılması sakıncalı olabilecek katkı maddeleri içermediğinden de emin olabilirsiniz.

Eğer kahve sizi zihinsel açıdan rahatlatıyorsa, ya da sabah ritüeliniz ise kafeinsiz kahveleri tercih etmeye çalışın.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 28 2009, 09:36:57
BEYNİN KÖTÜ ŞAKASI; PANİK ATAK



Gittikçe zorlaşan hayat şartları, yaşanan yoğun stres ve benzeri birçok olumsuzluk ile ortaya çıkabilen “panik atak”, çağın hastalığı haline geliyor. Hastalığı “Akut ve ani olarak gelişen yoğun korku ve anksiyete nöbeti” olarak tanımlayan Reem Nöroloji Merkezi kurucularından Doktor Mehmet Yavuz, panik atak hastalarının endişe ve panik dolu yaşamlarını, tedavi yöntemlerini, alınması gereken tedbirleri şöyle anlatıyor…

Hastalığın beynin kişiye kötü bir şakası olduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, atak esnasında kişinin, öleceğini ya da çıldıracağını düşünerek panik havası ile ne yapacağını şaşırdığını vurguluyor. Beyin henüz belirlenemeyen bir sebepten dolayı vücuda acil hastalık alarmı veriyor, bu andan itibaren vücudun tüm organları aslında mevcut olmayan bu hastalığa karşı savunmaya geçiyor. Panik atak rahatsızlığında kişi çoğunlukla kardiyovasküler rahatsızlıklar, felç ve beyin kanaması gibi beyin hastalıkları, mide kanaması, bulaşıcı hastalıklar gibi durumlar ile karşılaştığını düşünüyor.

Dr. Mehmet Yavuz panik atakla ilgili şu örneği veriyor:

“Diyelim ki, beyin kalp krizi alarmı verdi. Bu durumda nabız hızlanır, tansiyonda iniş çıkışlar (daha ziyade yükselme) yaşanır, terleme olur, kana geçen fazla miktarda adrenalinden dolayı ısı derecesi düşer, el ve kollarda uyuşmalar olur, vücut beyinden gelen alarma karşı üst düzey savunmaya geçer. Böylece kalp krizi geçirdiğini sanan birey, yaşadığı yoğun ölüm korkusu ile kendini en yakın sağlık merkezine zor atar. Ancak hastanedeki tüm tetkikler kalp krizinin olmadığını gösterir. Kişi bununla da yetinmez olası tüm araştırmaları farklı sağlık merkezlerinde tekrar yaptırır. Hiçbirinde sonuç farklı değildir. Tüm doktorlar kalp yönünden sağlam raporu vermesine rağmen, bilinmeyen bir zamanda yine aynı sendrom yaşanır. Kişi her defasında “Ya gerçek kalp krizi yaşıyorsam…” şüphesi ile yine hastanelere koşar. Bu durum böyle yaşanır durur.”

Araştırmalar sonucunda bu rahatsızlığa yakalanan kişilerin çoğunluğunun zeki, mesleklerinde başarılı, iş-güç sahibi kimseler olduğunu belirten Dr. Yavuz, bu kişilerin genelde hassas, kendilerine ve çevrelerine önem veren, dostluklara değer veren tipler olduğunu vurguladı. Dr. Yavuz, dolayısıyla panik atağın, kişilik zayıflığından kaynaklanmadığını ve kendi iradesi ile üstesinden gelebileceği bir durum olmadığının da altını çiziyor.

Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, insanın bu rahatsızlık süresinde yaşadığı zorluklardan şöyle bahsediyor: “Normalde insan bir kez ölümü yaşar ve hayat biter. Ancak panik atak hastaları için durum böyle değildir. Onlar her atakta bir defa ölürler. Panik atak hastaları, birçok hekim farkında olmasa da aslında tedavi açısından en öncelikli hastalardır. Atak esnasında panik halinde en yakın sağlık kurumuna koşarlar. Hatta atak gelir de müdahale yapılamaz korkusu ile hastanelerden çok uzaklaşmamaya çalışırlar. Hayat tarzlarını her an hastaneye ulaşacak şekilde programlarlar. Atak olarak hissettikleri belirtilerin psikolojik olduğunu ve aslında gerçekten o hastalığın olmadığını düşünselerde, kendilerini ikna edemezler. Bu konuda çevrenin telkinleri de çok etkili olmaz. Kişi, her atak olduğunda hissettiği hastalığı, tüm gerçekliği ile vücudunun tüm sistemleri ile belirtileri yaşar.

Panik atak nasıl tedavi edilir?

Panik atak tedavisinde ilaç tedavisi, psikoterapi ve TMS uygulamaları, başlıca tedavi seçenekleridir.

Uzun soluklu olan panik atak tedavisinde ilaçlar yaklaşık 2 hafta sonrasında etkisini göstermeye başlar. Bu sebeple tedavide sabır en önemli unsurdur. Hastaların ilaç tedavisini iyileştiklerini düşünerek yarım bırakmamaları da oldukça önemlidir.

Ağır vakalarda ilaç tedavisinin yanı sıra psikolojik destek ve psikoterapi de uygulanabilir. Psikoterapi de hasta da panik atağa neden olan etkenlerin telkin yoluyla ortadan kaldırılması esasına dayanır. Hastaya panik atakla baş etme mekanizmaları öğretilir. Atağı yatıştıracak nefes alıp verme teknikleri öğretilir.

Özellikle ilaçlara cevap vermeyen ya da tam düzelmeyen hastalarda TMS seansları denenebilir. Manyetik stimülasyonla, depresyon ve panik atak merkezi resetlenerek temelden tedavi imkânları araştırılır. Bu tedavinin bilinen herhangi bir yan etkisi yoktur. Her yaşta hastaya uygulanabilir. Hamile bayanlar gönül rahatlığı ile TMS tedavisi görebilirler. Antidepresanlar gibi kilo aldırıcı yan etkileri olmaz.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 28 2009, 09:37:34
BAHARLA BİRLİKTE GELEN POLEN MEVSİMİ KABUSUNUZ OLMASIN



Memorial Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Füsun Soysal, “Bahar alerjileri” hakkında bilgi verdi.

Duyarlı kişilerde alerjik reaksiyonlara sebep olan maddelere “alerjen” denir. Alerjenler vücuda hava/solunum yoluyla (polenler, küfler, ev tozları gibi), ağız yoluyla (besinler, ilaçlar gibi) ve deri yoluyla (kimyasal maddeler, böcek ısırıkları gibi) girebilir. Alerjik hastalıklar arasında astım, saman nezlesi, egzama, ürtiker (kurdeşen), göz nezlesi sayılabilir.

Alerji, genetik eğilimi olan kişilerde çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıkabilmektedir. Alerjisi olmayan sağlıklı bir birey polenleri soluduğunda herhangi bir sorun yaşamazken, alerjik yapıdaki kişilerde hapşırık, burun akıntısı, nezle, nefes darlığı gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır.

Polenler rüzgarla yayılarak oldukça geniş bir çevreyi etkileyebiliyor

Alerjik kişilerin güzel bahar günlerini kabusa çeviren polenler ya da diğer adıyla çiçek tozları, bitkilerin erkek tohumlarıdır. Küçük polenler, rüzgarla taşındıklarından bitkiden kilometrelerce uzaktaki kişide bile alerjiye neden olabilir. Alerjik bireylerin polen alerjileri farklılık gösterir. Ağaç polenleri daha çok Şubat-Mayıs, ot polenleri Mayıs-Haziran aylarında, yabani ot polenleri ise yaz ortasından sonbahara dek yakınmalara neden olur. Sabah saatlerinde havadaki polen miktarı genellikle daha fazladır. Yağmurlu günlerde havada uçuşan polen miktarı azaldığından polen alerjisi olan kişiler rahat eder. Tam tersine sıcak ve rüzgarlı günlerde polen yayılımı artar. Bazı kişilerde alerjik oldukları polenle benzer aileden olan bitkilere karşı da alerji görülebilir. Buna “çapraz alerji” adı verilmektedir. Örneğin, huş ağacı polenine alerjisi olan kişiler, elma, armut, havuç, kereviz ve domates yediklerinde dudaklarında ve damaklarında kaşıntı olabilir.

Polenler alerjik hastalıkları tetikliyor

Polenler, saman nezlesi (alerjik nezle) ve astım belirtilerini tetikleyebilirler. Saman nezlesi aslında “mevsimsel alerjik rinit” olarak bilinen hastalığın halk arasındaki adıdır. Çoğunlukla ilk belirtiler çocuklukta ve gençlikte ortaya çıkar. Burunda ve genizde akıntı ve kaşıntı, hapşırık, gözlerde sulanma/yaşarma/kızarıklık, gözaltlarında morarma gibi yakınmalara neden olur. Çocuklarda burnun elle yukarı doğru sürekli itilmesiyle (“alerjik selam”) burun üzerinde çizgi şeklinde iz görülebilir. Hayat kalitesini oldukça bozan bu rahatsızlık, polenlerin solunmasıyla ve gözlere temas etmesiyle ortaya çıkar. Allerjik nezlesi olan bazı hastalar, mikrobik bir solunum yolu enfeksiyonu geçirdiklerini düşünebilirler. 1-2 haftayı geçen şikayetleri olan hastalar, mutlaka bir hekime başvurmalıdır.

Saman nezlesinden korunmada ilk adım, hastanın hangi polene karşı alerjisinin olduğunun saptanmasıdır. Bu amaçla hızlı ve kolay uygulanan deri testlerinden, kimi zaman da kan testlerinden yararlanılır. Alerji yapan etken saptandığında, kişi bundan olabildiğince uzaklaşmalıdır. Tedavide alerji önleyici ilaçlardan yararlanılır. Uygun kişilerde aşı tedavisi de belirtilerin giderilmesine yardımcı olabilir.

Bahar ayları astım şikayetlerini artırıyor

Nefes darlığı, hava açlığı, öksürük, balgam çıkarma, göğüste tıkanma hissi gibi belirtilerle seyreden astım, bahar aylarında polenlerin yayılmasıyla kötüleşebilir. Polen alerjisi olan astımlı hastaların alerjik oldukları polenlerin yayıldığı haftalar/aylar boyunca şikayetleri artabilir. Bu dönemde hastanın ilaç tedavisinin yeniden düzenlenmesi gerekebilir. Diğer alerjenlere göre polenlerden kaçınmak biraz daha zordur. Bunun için alınacak bazı tedbirlerle kişinin maruz kaldığı polen miktarı azaltılabilir. İdeal olan kişinin alerjisinin olduğu bitkinin yetiştiği bölgeden başka bir yere taşınması gibi görünse de bir polene alerjisi olan kişi, yeni bir bölgeye taşındığında zaman içinde maruz kaldığı yeni polenlere karşı alerji geliştirebilmektedir.

- Astım hastaları polen mevsiminde nelere dikkat etmeli?

Araba ve evlerin pencereleri kapalı tutulmalıdır. Polenler daha çok sabah saat 05.00-10.00 arasında yayıldıklarından ev öğleden sonra havalandırılmalıdır.

Hasta mümkün olduğunca sokağa çıkmamalıdır. Dışarı çıktığında yapabiliyorsa polen maskesi kullanmalıdır.

Polen mevsiminde açık havada spor yapmak doğru değildir.

Dışarı çıkarken gözlerin yanını da örten güneş gözlüklerinin faydası olabilir.

Dışarıdan eve gelindiğinde hemen giysiler değiştirilerek yıkanmalı, mümkünse burun içini dahi yıkayarak banyo yapılmalıdır. Saçların yıkanması da buraya yapışan polenlerin temizlenmesi açısından yarar sağlar.

Çamaşırlar dışarıda kurutulmamalıdır, üstlerine polen yapışabilir. Mümkünse polen mevsiminde çamaşır kurutma makinesi kullanılmalıdır.

Evde ve arabadaki klimaların polen filtreleri sık sık değiştirilmelidir.

Ev içi hava temizleyiciler eve giren polenlerin ortadan kaldırılmasında faydalı olabilir.

Polen mevsiminde toz, sigara dumanı, boya kokusu, parfüm gibi irritanlardan uzak durmak, polen alerjisi olan kişinin şikayetlerinin ağırlaşmasını engeller.

Kişi kalıtsal olarak alerjiye eğilimli de olsa, alerji gelişiminde çevrenin rolü yadsınamaz. Alerjiye genetik yatkınlığı olan kişilerin alacağı alerji karşıtı önlemler, alerjik yakınmaların ortaya çıkmasını engeller, ya da geciktirir.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 28 2009, 09:38:03
Bahar kâbusunuz olmasın!



Alerjik rinit, yaşam kalitenizi bozmasın…

Havalar artık ısınmaya başladı. Güneşli günlere hiçbirimizin diyeceği yok. Bir de bahar nezlesi olmasa…

Alerjisi olanlar için ise bahar tam bir kâbusa dönüşebilir. Baharla birlikte başlayan peş peşe aksırıklar, burun akıntısı, gözlerde kızarma ve sulanma, gözyaşlarının kontrolsüzce akması… Tüm bunlar, can sıkıcı bahar nezlesinin belirtileridir.

Bahar aylarında sık görülen saman nezlesi (alerjik rinit) hastalığı birçok kişinin yaşam kalitesini bozuyor. Toplumun yüzde 20’sini etkileyen bu hastalıkla ilgili merak edilenleri soruları Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Süreyya Şeneldir cevapladı.

Alerjik rinit (saman nezlesi) nedir?

Rinit, burun iç kısmını döşeyen ve mukoza adı verilen dokunun iltihabi reaksiyonudur. Rinitlerin yaklaşık yarısı alerjiye bağlıdır.

Alerjik rinit, ortamda bulunan bir alerjenin, nefes alma sırasında burna alınıp, burnun iç yüzeyine yapışması ile bu alerjene karşı hassasiyeti olan kişilerin burnunda mikrobik olmayan bir iltihap sonucu ortaya çıkan şikâyetler ve bulgulardır.

Hastalık, ilk dönemlerde yanlış bir isimlendirme ile ‘saman nezlesi’ olarak tanımlanmış, daha sonra hastalığın polenlerle ilgili olduğu belirlenmiş ancak ‘saman nezlesi’ terimi kullanılmaya devam edilmiştir.

‘Alerjik rinit’in görülme sıklığı nedir?

En sık görülen alerjik hastalıktır. Toplumun yaklaşık % 20’sini etkilemektedir.

Her yıl çok sayıda insan alerjik rinite yakalanmaktadır. Bazıları çok hafif atlatırken bazıları için çok ağır geçmekte, işlerini engelleyerek yaşam kalitesini bozmaktadır. Hastalık her yaşta ortaya çıkabilir ancak genelde 1-20 yaş arası başlar. Çoğunlukla ailede aynı ya da benzeri hastalıklar mevcuttur.

‘Alerjik rinit’in belirtileri nelerdir?

Burunda kaşıntı, sulanma (şeffaf), hapşırma, aksırma nöbetleri, damakta kaşınma, öksürük ve boğaz ağrısı, boğazı temizleme isteği, gözlerde sulanma ve kaşıntı en temel belirtilerdir.

‘Alerjik rinit’e hangi alerjenler neden olur?

Havada taşınabilecek kadar küçük ve hafif olan hayvan ve bitki proteinleri gözümüz, burnumuz ve boğazımızdaki zarlar üzerinde birikirler. Polenler, mantar sporları, hayvan tüyleri ve ev tozları bu parçacıkların en sık rastlanılanlarıdır.

İlkbaharın erken dönemlerinde alerjik rinite sıklıkla polenler veya çevrede yaygın olarak bulunan ağaçlar neden olmaktadır. İlkbaharın geç dönemlerinde ise polenler

çayırlardan kaynaklanmaktadır. Renkli süs bitkileri nadiren alerjiye neden olurlar, çünkü polenleri havayla taşınamayacak kadar ağırdır.

‘Alerjik rinit’in çeşitleri nelerdir?

Mevsimsel Alerjik Rinit

Ağaç poleni, çayır poleni ve yabani ot polenlerine karşı alerji gelişmesi sonucunda ortaya çıkar. Şikâyetler bu alerjenlerin atmosferde yoğun olduğu dönemlerde belirgindir. Hastalığın yıl içindeki süresi coğrafi bölge ve iklim ile yakından ilişkilidir. Polen mevsimi dışında hastalar genelde rahattır.

Yıl Boyunca Devam Eden Alerjik Rinit

Alerjenlere temasın yıl boyu devam ettiği ve şikâyetlerin genellikle tüm yıla yayıldığı alerjik rinit şeklidir. Neden olan alerjenler ev tozu akarları (mite), hamamböcekleri, ev hayvanı alerjenleri (kedi, köpek, hamster gibi) ve mantar sporlarıdır (küf).

En önemli alerjen ev tozu akarlarıdır (mite). Hastanın yaşadığı ortamda sürekli olarak akar alerjenlerine maruz kalması şikâyetlerinin yıl boyu devam etmesine neden olur. Hamamböcekleri de önemli bir ev içi alerjen kaynağıdır. Alerjisi olanlar, hamamböceği alerjenlerine maruz kaldıklarında rinit şikâyetleri ortaya çıkmaktadır.

Diğer bir ev içi alerjen ise ev hayvanı alerjenleridir. Özellikle kedi antijenleri çok önemlidir. Bulaştığı ortamda aylarca varlığını devam ettirebilir. Sadece ev içinde değil, okul, işyeri ve toplu taşıma araçlarında da yüksek düzeylerde tespit edilmiştir.

Ayrıca mantar (küf) alerjisi olanlarda, ev içi mantarlara maruziyet şikâyetleri tetikleyecektir.

Mesleksel Alerjik Rinit

Çalışma ortamındaki alerjenlere ya da irritan (tahriş edici) maddelere bağlıdır. Hapşırma, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi alerjik rinit bulguları çalışma ortamına girdikten sonra ortaya çıkar. Hastalar hafta sonlarında ve tatillerde rahattır.

‘Alerjik rinit’in diğer alerjik hastalıklarla bir ilişkisi var mıdır?

Bu hastaların yaklaşık % 30 ilâ 40’ında bronş hassasiyeti ve alerjik astım, daha az sıklıkla da diğer alerjik hastalıklar birlikte bulunabilir.

Tedavi Nasıl Uygulanır?

Alerjen uyaranlarla temasın kesilmesi

Alerjik rinit tedavisinde temel yöntem tüm alerjik hastalıklarda olduğu gibi alerjenden korunmaktır. Polen alerjisinde bu pek kolay değildir ve tam olarak gerçekleştirilemez.

Polenden korunmak için alınacak önlemler;

*Polenlerin en fazla uçuştuğu sabahları saat 05.00 ile 10.00 arası açık havaya çıkmayın. Ancak ağız ve burnu kapatan maskelerle çıkabilirsiniz.

*Polen zamanı açık havada spor yapmayın.

*Saçlar tozu tutar. Bu nedenle her akşam saçlarınızı yıkayıp duş alın. Böylece üzerinizdeki tozlardan arınabilirsiniz.

*Çocuklar sokaktan geldiği zaman üstlerini hemen değiştirmelerini sağlayın.

*Arabada giderken camları açmayın. Hava değişimi için klimadan yararlanın.

*Tatil için deniz kenarını tercih edin.

*Dışarıda gözlük ve şapka kullanın. Gözlükleri her gün akarsuyun altında yıkayın.

*Alerjiye karşı doktora başvurun.

*Çim biçmekten kaçının ya da maske takıp yapın.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 28 2009, 09:38:29
FAST FOOD YİYECEKLERDEKİ “YANMIŞ YAĞ” REFLÜ YAPIYOR



Mide içeriğinin yemek borusuna geri dönmesiyle ortaya çıkan, yaşam kalitesini bozabilen bir sağlık sorunu olan reflü, mide fıtığı, alt yemek borusu adalesinin gevşekliği, mide çıkışında darlıklar gibi yapısal nedenlerle ortaya çıkabiliyor. Bazı yiyecekleri fazla miktarda ve hızlı tüketmek de reflüye yol açabiliyor.

International Hospital Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Sadık Yıldırım, insanların yüzde 60'ının 15 günde 3-5 defa reflü yaşadığını belirtiyor. Reflünün fizyolojik olarak insanlarda bulunduğunu ve özellikle yemekten sonra bir miktar reflü olabileceğini, bu reflünün çok kısa sürdüğünü belirten Yıldırım, “Ancak fizyolojik reflülerin sayısının ve süresinin fazla olması yemek borusunda hasara yol açabilir. Biz bu durumu “Gastroözafagiyel Reflü” hastalığı olarak tanımlıyoruz” dedi.

Reflü Yapan Yiyecek, İçecek Ve Maddeler

En çok fast food tarzı çabuk hazırlanan yiyecekler
Derin yağda kızartılan yiyecekler
İçeriğinde yanmış yağ bulunan yiyecekler
Kafein
Sigaradaki nikotin
Çikolata
Kahve
Baharat
Alkol
Asitli içecekler

Doç. Dr. Sadık Yıldırım, reflü nedenleri, hastalığın teşhis ve tedavisi hakkında şu bilgileri verdi:

Yemek borusunun alt kısmındaki kalınlaşmış adale tabakasının midedeki içeriğin yukarı çıkmasını engelleyen mekanizması çeşitli nedenlerle bozuluyor. Böylelikle mideden yemek borusuna geri kaçış oluyor.

Orta yaşlarda en sık gördüğümüz reflü hastalığının nedeni yemek borusunun alt kısmındaki gevşekliktir. Kesin nedeni bilinmemekle birlikte reflünün gıdalara bağlı olabildiğini, özellikle hormon ilaçları ve bazı kalp ilaçlarına bağlı geliştiğini biliyoruz.

Reflü, kayma fıtığı denilen mide fıtığına bağlı olarak da görülebiliyor. Bu durum mide ve yemek borusunun birleşme yerinin göğüs boşluğuna doğru hareket etmesidir. Mide içeriği böylece daha kolay yemek borusuna geçer. Reflü, ileri yaşlarda daha sık görülür.

Çocuklarda çok görülen reflüde ise, yemek borusundaki basıncın midedeki basınca göre daha düşük olmasıyla, mide içeriği yemek borusuna geçer.

Midenin ya da on iki parmak barsağının daraltıcı hastalıklar gibi mide çıkışını daraltan hastalıklarda da reflü oluşabiliyor.

Hangi Belirtiler İle Görülüyor?

Reflü çocuk, erişkin ve ileri yaşlarda görülebiliyor. Bebeklik çağından itibaren oluşan reflünün küçük bir kısmı kendiliğinden kayboluyor. Reflü, en sık şu belirtilerle ortaya çıkıyor:

Göğsün ön kısmında veya karnın üst kısmında yanma veya ağrı.
Ağıza acı su gelmesi.
Kronik öksürük.
Ses kısıklığı.
Nefes darlığı.
Daha ileri dönemlerde yemek borusunun alt kısmında oluşan ülserler.
Yutma zorlukları, darlıklar.

Şu dört hastalıkla karışıyor, dikkat!

Astım bronşiyel diye tedavi edilen birçok hastanın aslında yakınmalarının nedeni reflüye bağlıdır.

Uyku apnesi denilen hastalıkta bazı tip larenjitlerde asıl neden reflü olabilir.

Kulak iltihaplarının azımsanmayacak miktarında reflü olduğu ortaya konulmuştur.

Kalp şikayeti olduğunu düşünüp kardiyologlara giden kalp hastalığı olmadığı saptanan hastalarda, kalbe bağlı olmayan göğüs ağrısında, reflü hastalığı düşünülmelidir. Çünkü bunların önemli bir bölümünde neden olan reflüdür. Bir kısmı da yemek borusunun fonksiyonel bozukluğuna bağlıdır.

Reflü, gastrit ve ülserler ile karışabilir, ayırıcı tanıyı yapmak gerekir.

24 Saat Boyunca Yemek Borusu Asidini Ölçüyoruz

Reflüye bağlı olarak yemek borusunda bazı değişiklikler meydana geliyor. Doç. Dr. Sadık Yıldırım, yemek borusunun alt kısmında iltihabi değişiklikleri derecelendirdiklerini, bunların görülmesinin reflünün varlığını göstermek için en güvenilir kanıt olduğunu belirtiyor.

Bunun dışında “Ph metre” ölçümü yapılıyor. Yemek borusuna, mide ile yemek borusunun birleşme yerinin beş santimetre üstüne kateter yerleştiriliyor, bu kateter 24 saat boyunca yemek borusundaki asit miktarını ve bu asitle yemek borusunun temas süresini ortaya koyuyor. Bunların sonucunda bir değer veriyor. Bu değerin belli bir sınırın üzerinde olması, asit reflüsünü güvenilir şekilde kanıtlıyor. Reflü deyince sadece asit reflüsü olmuyor, safra reflüsü de olabiliyor. Onikiparmak barsağıyla mide arasında geri akım olan hastalarda safra kesesi ameliyatı geçirenlerde, mide çıkış yetmezliği olanlarda, safra mideye geri akım yaparak daha sonra yemek borusuna geçebiliyor, asit ile beraber safra da yemek borusuna geçince, buradaki tahribat artıyor.

Başka hangi incelemeler yapılıyor?

Yemek borusunun fonksiyonel durumu inceleniyor.
Endoskopi yapılıyor.
Ph metre ile asit ölçülüyor.
Manometrik incelemeler yapılıyor. Manometrik ölçümle, yemek borusunun alt kısmındaki “kapak” denilen adalenin basıncı ölçülür. Yemek borusunun kasılma şiddeti ve düzenini grafik olarak EKG gibi verir. Özellikle fonksiyonel yemek borusu hastalıklarının tanısında önemlidir. Reflü hastalığında genellikle alt adale basıncı düşüktür.

İlaçlar Asit Salgısını Azaltmaya Yarıyor

Tüm yanma şikayeti olanlara endoskopi gerekmiyor. Sürekli ilaç kullanması gerekenlerde mutlaka endoskopi yapılarak reflünün oluşturduğu tahribatın ortaya konulması gerekiyor. İlaç tedavisi ilk sırada uygulanıyor. Bunlar asit salgısını azaltmaya yarıyor. Doç. Dr. Sadık Yıldırım, reflünün tedavisi hakkında şunları söyledi:

“Proton pompa inhibitörleri dediğimiz ilaçlar, midedeki asiti yüzde 90 azaltıyor. Yüksek doz ilaç kullanması gereken ileri reflü hastalarında, uzun süre ilaç kullanması gereken hastalarda cerrahi tedavi düşünülür.”

Laparoskopi İle Yemek Borusundaki Adale Sıkılaştırılıyor

Son zamanda dünyada laparoskopik cerrahinin yaygınlaşmasıyla bu ameliyatlar çok yüksek başarıyla yapılıyor. Ameliyatta yemek borusunun mideyle birleşme yerindeki zayıf adale bölümü, midenin bir kısmının yemek borusu etrafına güçlendirici bir ameliyatla tesbit edilmesiyle güçlendirilmiş olur. Sadece midenin üst bölümü yemek borusu etrafından çevrilerek yemek borusunun üzerine dikiliyor. Mide içinde basıncı arttırdığımız zaman gıdalarla yemek borusunun alt kımında daha yüksek basınç oluşuyor. Buna anti reflü ameliyatı diyoruz. Başarılı bir ameliyattır, hastaların yüzde 95'inde belirtiler ameliyat sonrasında düzeliyor.

Cerraha Pilot Gibi Laparoskopi Eğitimi Veriliyor

Cerrahi tedavinin bu eğitimi görmüş deneyimli cerrahlar tarafından yapılması çok önemlidir. Bunun için kurslar var, sertifakalar alınıyor, sanal ortamda aynı pilotların uçak kullanmasını öğrenmesi gibi çok yüksek teknoloji ürünü sanal cihazlarla eğitim yapılıyor. İlaç ve ameliyatın dışında, yatağın baş kısmını yükseltmek, kilo vermek, reflüyü tetikleyen gıda maddelerinden uzak durulması gibi tedbirler alınmalıdır.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 28 2009, 09:39:17
“SARI NOKTA”YA DİKKAT!



Yaşa bağlı makula dejeneresansı nedeniyle her yıl dünya genelinde 500 bin kişi görme kaybı yaşıyor.

Halk arasında Sarı Nokta adıyla bilinen “yaşa bağlı makula dejeneresansı” ileri yaşta görülen ve ihmal edilmemesi gereken önemli göz hastalıkları arasında yer alıyor. Prof. Dr. Murat Karaçorlu Sarı Nokta adıyla bilinen yaşa bağlı makula dejeneresansı hastalığının ismi ve içeriği ile ilgili halkın doğru bilgilendirilmesi gerektiğini belirtiyor.

Halk dilinde Sarı Nokta olarak bilinen hastalık genç-yaşlı herkesin bilinçli olmasını, nedenlerini, korunma yöntemlerini bilmesini gerektiren bir göz rahatsızlığı… Bu hastalık ile ilgili doğru bilgilendirme yapılması çok önemli çünkü hem ülkemizde hem de dünyada bu hastalığa sahip kişilerin sayısı hiç de azımsanmayacak ölçüde ve artmaya da devam ediyor.

İstanbul Retina Enstitüsü doktorlarından Prof. Dr. Murat Karaçorlu öncelikle toplumda hastalığın ismi ile ilgili önemli bir yanlış anlaşılma olduğunun altını çiziyor. Sarı Nokta’nın her sağlıklı gözün retina kısmında yer alan bir bölüm olduğuna dikkat çeken Prof. Karaçorlu, Sarı Nokta’yı retinanın tam merkezindeki 1 milimetrelik bir alanı işgal eden anatomik bir bölge olarak tanımlıyor. Karaçorlu, günlük kullanımda Sarı Nokta adıyla dilimize yerleşen hastalığın, doğru ismiyle yani Yaşa Bağlı Makula Dejeneransı (YBMD) olarak bilinmesinin önem taşıdığını vurguluyor.

Yaşa bağlı makula dejeneresansının oluştuğu makula bölümü gözün arkasında, 4-5 mm çapındaki bir alanın tam ortasında yer alıyor. Makulanın en ortasında ise fovea adı verilen sarı renkli çukur bulunuyor. İçindeki sarı rengi veren pigmentlerden dolayı Sarı Nokta adı verilen bölge, en keskin gördüğümüz merkezi oluşturuyor. Bu bölgenin retinada kapladığı alan % 1 civarında iken, beyindeki görme merkezinde kapladığı alanın % 50 civarında olduğu biliniyor. Bu oranlar sarı noktanın görme açısından taşıdığı önemi gözler önüne seriyor.

Yaşa bağlı makula dejeresansının, gözün Sarı Nokta bölümünde bulunabilecek onlarca hastalıktan sadece biri olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Karaçorlu; şeker hastalığının, bazı genetik hastalıkların, travmaların, retina delinmelerinin ve göze gelen darbelerin de Sarı Nokta’da hastalık oluşturabileceğini, bu nedenle yaşa bağlı makula dejeresansının Sarı Nokta olarak adlandırılmasının çok doğru olmadığını dile getiriyor.

Sarı Nokta'nın bir hastalığı olan Yaşa Bağlı Makula Dejeneresansı’nda (YBMD) beslenme değiştirilebilir bir risk faktörü olarak kabul ediliyor. YBMD’nin ilerlemesinin önlenmesi için besin desteğine ihtiyaç bulunmaktadır. Bunlar Omega 3, Lutein ve antioksidanlardır. Omega 3, somon, morina ve ton balığı gibi derin deniz balıklarında; Lutein, ıspanak, brokoli gibi yeşil sebzelerde ve sarı renkli meyvelerde; antioksidanlar ise bazı sebze, meyve, tahıl ve baklagiller ve benzeri besinlerde bulunuyor. Ancak bu öğeler besinlerde düşük konsantrasyonda bulunuyor. Dolayısıyla YBMD hastalığını önlemek için gerekli miktarı besinler yoluyla almak çok güç olabiliyor. Bu öğeler, vitamin desteği olarak kolayca dışarıdan alınabilir. C ve E vitaminlerinin birlikte alınması, özellikle retinanın görme merkezi gibi davranan makula bölgesinde yaştan kaynaklanan bozulmaların ilerlemesini yavaşlatabiliyor.

YAŞA BAĞLI MAKULA DEJENERESANSI NEDİR ?

Gözün makula ismi verilen ve keskin görmeden sorumlu bölümünün hasarlanması sonucu ortaya çıkan göz hastalığıdır. Genellikle 50 yaş üzerinde görülen yaşa bağlı makula dejeneresansı (YBMD), en önemli görme kaybı nedenlerinden biridir. Bazı hastalarda şikayetler başladıktan hemen sonra hızlı bir görme kaybı meydana gelebilir. Görme kaybı yaşayan hastaların görememe oranı % 100’e yaklaşır. Bu hastalıkta erken teşhis çok önemlidir. Erken teşhis ve tedavi ile görmenizin korunması veya daha fazla bozulmasının engellenmesi mümkün olabilir. Bir ülkede ortalama yaşam süresi arttıkça bu hastalığın görülme sıklığı da artmaktadır. Hastalığın en çok görüldüğü 65 ve üzeri yaşlarda risk oranı %30 civarındadır. Bir gözünde YBMD bulunanların yaklaşık %40’ında 5 yıl içinde diğer gözde de YBMD gelişir.

“MAKULA DEJENERESANSI” TİPLERİ:

Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu (YBMD), kuru tip ve yaş tip olmak üzere ikiye ayrılır. Kuru tip, daha sık görülmekte (%85-90) ve daha yavaş ilerlemektedir. Yaş tip ise daha az görülmekte (%10-15) ve kalıcı görme kayıplarına neden olabilmektedir. Yaş tip YBMD, bu hastalığın neden olduğu görme kaybının %90’ından sorumludur. Kuru tip YBMD bazen yaş tipe doğru değişim gösterebilir.

“MAKULA DEJENERESANSI” BELİRTİLERİ NELERDİR?

YBMD’nda görme keskinliğinin azalması, bulanık görme, görme alanının ortasında siyah noktalar, renk görmenin azalması, renkleri soluk ve donuk görme, çizgileri dalgalı, kırık, eğri veya silik görme, hastalığın bilinen belirtileri arasında yer almaktadır. YBMD’na bağlı görme azalmasıyla beraber okuma-yazma, televizyon izleme, araç kullanma, spor yapma ve yemek yapma gibi bazı aktivitelerin yapılması zorlaşabilir.

“MAKULA DEJENERESANSI”NDA MİKRONUTRİSYONUN ÖNEMİ:

YBMD’nda değiştirilebilir bir risk faktörü olarak tanımlanan beslenme, hastalığın gelişimini önlemek açısından son derece önemlidir. Mikronutrisyon, mikro beslenme ile eş anlamlı olup, özellikle vücut için gerekli besin desteklerinin istenen oranda alınması şeklinde tanımlanabilir. Mikro beslenmenin en net örneklerinin de vitaminler olduğu söylenebilir. Mikro hale getirilmiş vitamin/besin destekleri vücudumuzun ihtiyacı olan vitaminlerin yeterli miktarda alınmasında büyük rol oynar. “Makula Dejeneresansı”nda mikro beslenme hastalığa yakalanma riskinde veya ilerlemesinde rol oynayabilir.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:10:46
Alkol organizmada zararlı etkilere yol açan, vitamin, mineral ve protein içermeyen, besin değeri çok az olan bir maddedir. Uzun süre aşırı alkol tüketmek beslenme yetersizliklerine, bozukluklarına ve ciddi sağlık sorunlarına yol açar.
Alkol merkezi sinir sistemini baskılayarak sakinleştirir ve bilinç durumunu da değiştirir. Çok fazla içildiğinde öldürücü bir zehir olabilir. Bir gram yağın içerdiği kaloriden biraz daha az kalori içerdiğinden teknik olarak bir besin maddesi olan alkolün büyük bölümü ince bağırsaktan emilse de ağız, yemek borusu ve midede de az miktarda emilebilir. İnce bağırsaktan emilen alkol miktarı çeşitli faktörlere bağlıdır.
Eğer mideniz boşsa alkolün büyük bir bölümü hızla emilerek kana geçer. Mide ve ince bağırsakta, özellikle büyük parçalı ve yağlı besinlerin bulunması midenin boşalmasını ve böylece alkolün emilmesini yavaşlatır.
Alkol kana geçtiğinde hızla bütün vücuda dağılır, hücre içi de dahil su bulunan her yere taşınır. Hamile kadınlarda bebeğe, emziren kadınlarda da anne sütüne geçer.

Bir gramı 7 kalori
Vücudunuz alkolü diğer besinleri kullandığı gibi kullanır. Enerji sağlamak için alkol karaciğerde yakılır. Bir gram alkol yakıldığında 7 kalori oluşur. Bira ve tatlı şarabın şeker ve karbonhidrat içerikleri ek kalori verir. Kronik alkoliklerin beslenmesi çoğu kez yetersizdir. Bunlarda en sık tiamin (B1 vitamini), riboflavin (B2 vitamini), niasin, folik asit, pridoksin (B6 vitamini), magnezyum, potasyum ve çinko yetersizliği görülür. Aşırı alkol kullanımı karaciğer sirozu olarak bilinen bir durumla sonuçlanabilir. Alkol geçici bir bellek kaybına da neden olabilir.


Gilaburu
Gilaburu, hızla büyüyen çok yıllık bir bitkidir ve yüksekliği 1.3 metreden 3.5 metreye kadar çıkabilir. Bitki dikimden 3 yıl sonra ürün vermeye başlamakta ve dip sürgünleri sayesinde 300 yıl kadar yaşayabilmektedir. Gilaburu hem meyve olarak tüketilebilir hem de suyu çıkarılarak tüketilebilir. Gilaburu suyunun böbrekte oluşan kum ve taşları eritici özelliği bulunmaktadır.

Ne kadar alkol!
Bazı klinisyenler, kandaki HDL - kolesterolü yükselttiği ve kan pıhtılaşma riskini azalttığı düşüncesiyle ılımlı alkol tüketimini önermektedir.
Ancak alkol bağımlılık yapan bir madde olduğu için ailesinde alkolizm hikayesi olanların ve kan trigliserit seviyesi yüksek bulunanların tüketimden sakınmaları gerekir.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:11:10
Aşırı sıcak karamsar yapıyor

Uzmanlar, aşırı sıcaklar ve nemin insanlarda öfke, karamsarlık ve bıkkınlığa sebep olabileceğini belirtiyor

 Türk Psikologlar Derneği Gaziantep Şube Başkanı Bahadır Bilgin, insanların psikolojik anlamda sıcak havadan hoşlanmadıklarını, aşırı sıcakların ve nemin toplumda zaten az olan hoşgörüyü ortadan kaldırdığını söyledi.
Bu durumun, öfke, karamsarlık, bıkkınlık, isteksizliğe, yorgunluğa ve refleks zayıflığına sebep olduğunu, sıcakların hormonal dengeyi, davranışı etkilediğini ve algı bozukluklarına neden olabileceğini
anlatan Bilgin, "Bu durumda sinir sistemi, ruhsal yapıyı etkileyebiliyor. Bunların sonucunda kişi panik atak, obsesyon ve depresyona varan psikolojik rahatsızlıklar yaşabiliyor" dedi.
Kişinin, öfkesini denetleyemeyerek, ani tepkilerden kaçınmadığını, saldırgan davranışlarda bulunabildiğini ifade eden Bilgin, bunun trafik kazalarına, cinayetlere sebep olabildiğine dikkati çekti.
Yaz aylarında şiddet olayları ve trafik kazaları haberlerine sıkça rastlanmasının en büyük nedeninin sıcakta yaşanan sinir bozukluğu olduğunu söyleyen Bilgin, şöyle konuştu:
"Kişi sıcak yaz aylarında ani tepkilerden kaçınmalı. Düşünerek, sabırla nefes egzersizleri yaparak sakin davranmalı. Tepkilerinin insancıl olması gerektiği telkiniyle dışarı çıkmalı. Kendine dinlenecek zaman ayırmalı. Bol sıvı alınmalı.
Serin bir ortamın olduğu araçlarda ve mola vererek seyahati tercih etmeli. Dikkat gerektiren işleri sıcakların az olduğu saatlere kaydırmalı. Sıcaktan bir an evvel kurtulmak için işlerini aceleye getirmeleri iş kazalarına neden olacağından acele etmemeli."
SICAĞA PSİKOLOJİK OLARAK HAZIRLANIN
Bilgin, kişinin kendini sıcağa karşı psikolojik anlamda hazırlamasının yaşanabilecek olumsuz davranışların da önüne geçebileceğini belirterek, evden dışarı çıkarken, "Bugün sıcak olabilir, gösterilmemesi gereken tepkiler verilebilir. Ama ben sinirlenmemeliyim" düşüncesiyle hareket edilmesi gerektiğini söyledi.
İnsanın bilinçaltına yerleştirdiği düşüncelerin kendisini yönlendirdiğini dile getiren Bilgin, "Bilinçaltına ne yüklenirse hareketlerde o görülür. Bu nedenle 'sakinim ve sıcaktan etkilenmeyeceğim' dediğiniz zaman sinirlerinize hakim olabilir ve kendinizi olumsuzluklara hazırlayabilirsiniz" dedi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:11:51
Horlama hastalığı umutsuz değil

Normal erişkin insanların en az %45'i zaman zaman horlamaktadır. %25'i sürekli olarak horlamaktadır. Horlama problemi en sık şişman erkeklerde görülür ve yaşla birlikte her geçen gün artar

 A.B.D. de 300 den fazla firma horlamaya karşı cihaz geliştirmiştir. Bazı modeller pijama arkasına tenis topu yapıştırmak gibi eski bir modelin modifikasyonlarıdır (Sırt üstü yatarken horlama daha çok artar.). Çene ve boyun askıları, boyunluklar ve ağız içine yerleştirilen cihazlar hiçbir yarar sağlamamıştır. Horlama sesi ile çalışıp hastayı uyandıran elektronik cihazlar bulunmuştur. Bütün bunlar hastanın horlamadan uyuma alıştırmaları olarak düşünülmüştür. Ancak maalesef horlama kişinin kontrolünde olmayan bir problem olup tüm bu cihazlar hastayı sadece uyutmamaya yöneliktir.

HORLAMANIN NEDENİ NEDİR?

Ağız ve burun arkasındaki hava yolunda darlık olduğunda ortaya çıkan gürültü biçiminde ki sese horlama denir. Dilin arkası ve yumuşak damak ve küçük dilin olduğu kısmın genizle birleştiği bölge kendiliğinden daralabilen bir bölgedir. Bunlar birbirleri üstüne geldiğinde solunumla birlikte titreşmekte ve horlama ortaya çıkmaktadır. Horlayan biri aşağıdaki problemlerden en az birine sahiptir.

Dil ve boğaz kasları gerginliği azalmıştır. Gevşek kaslar sırt üstü yatınca dilin boğaz arkasına doğru kaymasına engel olamaz. Bu olay alkol yada ilaç alarak gevşemiş birinin uykusunda kas kontrolünün kaybolması ile ortaya çıkar. Bazı insanlarda uykunun derin fazında gevşemeye bağlı olarak yine horlama görülebilmektedir.

Boğazdaki dokuların aşırı büyük olması. Büyük bademcik ve geniz eti çocuklarda en sık rastlanan horlama nedenidir. Şişman insanlarda kalın boyun dokusu sebep olarak gösterilir. Kist ve tümörlerde nadir olarak bu yolla horlama yapabilmektedir.

Yumuşak damak ve küçük dilin aşırı sarkık ve uzun olması boğaza doğru hava yolunu daraltır. Hava yoluna sarktığı için bir valv gibi horlamaya neden olur.

Burun tıkanıklığı olan kişi havayı almak için genizde aşırı vakum yaratır. Bu vakum boğazda kollabe olabilen dokuları hava yoluna doğru çeker. Böylelikle burun açık iken horlamayan kişide horlama görülmeye başlar. Bu durum neden bazı insanların sadece allerjik dönemlerde veya grip, sinüzit olduğu zamanlarda horladığını izah etmektedir. Burun deformasyonları bu tip burun tıkanıklığı nedenleri olarak bilinir. Deviasyon burun orta bölmesinin yan taraflara taşması olarak tanımlanır. Burun içi deformasyonları içinde en sık rastlanılanıdır.

HORLAMA CİDDİ BİR SORUN MUDUR?

Sosyal olarak evet! Bu aile yaşamında ciddi bir şekilde tehdit eder. Horlayan kişi alay konusu olur. Ailenin diğer bireyleri için uykusuz gecelerin sorumlusu tutulur. Horlayan kişi tatil ve iş gezilerinde istenilmeyen oda arkadaşı olur. Tıbbi olara evet! Kişinin kendine verdiği zarar daha büyüktür. Dinlenilmeden geçirilen geceler vardır. Aşırı horlayan kişilerde yüksek tansiyon horlamayan kişilere göre daha sık görülür. Horlamanın en ağır formu "tıkayıcı tipte horlama hastalığıdır."
"Uyku apnesi" diye bilinen bu hastalıkta şiddetli horlama nefessiz kalınan bir dönemle kesilmektedir. Bu sırada solunum tam durmuştur. 10 saniyenin üzerindeki nefessiz kalma nöbetlerinin bir saat içinde 7 den fazla görülmesi yaşamı ciddi şekilde tehdit eder. Bu durumda doktorunuzun size bir uyku merkezinde inceleme yapılmasını önerecektir. Apneli (nefesin kesilmesi) hastalarda saatte 30-300 defa tıkanmalara rastlanılmaktadır. Böylelikle uykuda kan oksijen düzeyi aşırı oranda düşer. Oksijenin düştüğü bu dönemde kalp kanı daha çok pompalamak zorundadır. Bir süre sonra kalp ritmi bozulurken, yıllar içinde yüksek tansiyon ve kalp büyümesi yerleşir. Tıkayıcı tipte horlama hastalığı olan kişiler uykularının çok az bir kısmında derin uyku fazına geçebilmektedirler. Derin faz gerçek dinlenme için tek yoldur. Dinlenmeden geçirilen gecenin gündüzü uykulu, yorgun ve verimsiz geçecektir. Araba kullanırken yada iş başında uyuklamalar görülecektir.

HORLAMA TEDAVİ EDİLEBİLİRMİ?

Horlamanın bir çok tipi tedavi edilebilir. Erişkin horlayan kişiler için aşağıda sıralanan önerilere uyulmalıdır.


İyi bir adele tonusu kazanmak için sportif bir yaşam biçimi seçilmeli.

Horlayan kişiler uyku ilaçları, sakinleştirici ve antihistaminik denilen allerji ilaçlarını uykudan önce almamalı.

Uykudan 4 saat önce alkol almaktan sakınmalı.

Uykudan 3 saat önce ağır yemekten sakınmalı.

Aşırı yorgunluktan sakınmalı.

Uykuda sırt üstü yatmak yerine yana yatmak tercih edilmeli. Eski bir öneri olarak pijama sırtına tenis topu dikmek hala faydalı bir metot dur. Böylelikle sırt üstü uyumaya engel olunur.

Yatağınızın baş tarafı daha yukarıda olacak şekilde tüm yatağınız yaklaşık olarak 10 cm bir tarafa doğru çeviriniz. Bu amaçla yatağınız bir tarafı altına bir tuğla yerleştirmek amacınıza uygun olacaktır.

Evde horlamayan kişilerin sizden önce uykuya geçmeleri için onlara süre tanıyın.

Her pozisyonda horlayan kişiler "ağır horlayan" olarak isimlendirilir. Bu kişilerin yukarıdaki önerilerden daha fazla yardıma ihtiyaçları vardır.

Horlama kişi ve ailesi için zararlı hale geldiğinde uzman doktorunuz ile görüşmeniz uygun olacaktır. Bu özellikle uyku sırasında nefes alamama problemi olduğunda (Yüksek sesli horlama nefessiz kalma dönemi ile kesilmektedir.) Doktorunuza baş vurmanız daha da önem kazanmaktadır. Horlama hastasının burun, ağız, boğaz ve boynunun detaylı muayenesi yapılmalıdır. Horlamanın boyutu ve horlayan kişinin sağlığını belirlemek açısından uyku laboratuarı çalışmaları değerlidir.

TEDAVİ
Tedavi şüphesiz tanıya dayanır. Bu allerji veya enfeksiyon tedavisi gibi basit yada bademcik geniz eti veya burun bozukluklarının cerrahi gerektirir biçimdedir. Horlama - Nefessiz kalma hareketli dokuların sabitleştirilmesi ve hava yolunun daha genişletilmesini sağlayan horlama ameliyatlarından başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Buna uvulopalatofarengoplasti ameliyatı (UPPP) adı verilmektedir. Hasta için bademcik ameliyatından çok farklı his vermez. Laser'ın kullanıldığı Laser-assisted uvulopalatoplasti (LAUP) lokal anestezi ile yapılabilen bir başka ameliyattır. Cerrahinin çok riskli veya hasta tarafından istenilmediği durumlarda boğaza basınçlı hava veren maske takarak (CPAP) uyuyabilir. Kronik olarak horlayan her çocuk KBB uzmanı tarafından detaylı olarak muayene edilmelidir. Bademcik ve geniz eti ameliyatının gerekli olduğu durumlarda cerrahi müdahale çocuk sağlığına ve gelişimine çok önemli yararlar sağlayacaktır.

Unutmayın: Horlama nefes almanın tehlikeli biçimde kesilmesidir. Horlama komik değildir, umutsuz hiç değildir.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:12:17
15 dakikada prostat tedavisi

Erkeklerin önemli sağlık sorunlarından biri olan "iyi huylu prostat büyümesi", cerrahi müdahaleye gerek kalmadan ortadan kaldırılıyor

 Ayşegül A. Atakan


HER dört erkekten birini etkileyen "iyi huylu prostat büyümesine" artık 15 dakikada, ameliyatsız çare bulunabiliyor. "Mikrodalgayla termoterapi" esasına dayanan, yüzde 80'lik başarı oranıyla cerrahi kadar etkin olduğu ispatlanan yeni yöntem, bu alanda yeni 'Altın Standart (en etkin tedavi)' adayı olarak gösteriliyor. Yeni yöntem CoreTherm, narkoz, ameliyat, ameliyat komplikasyonları ile hastanede kalma gibi durumları da ortadan kaldırıyor.

ÖZELLİKLE ameliyat stresi yaşamak istemeyen hastalara büyük avantaj sağlayan yöntem, bugüne kadar 20 binden fazla hastada başarıyla uygulandı. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onaylı CoreTherm, riskin minimuma indiği bir yöntem olarak gösteriliyor. Tedaviden hemen sonra hastanın işine veya günlük yaşamına devam edebildiği yöntemin en büyük özelliklerinden biri de tedaviye bağlı seksüel problemleri yarı yarıya indirmesi.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:12:44
Migreni tetikleyen besinler

Sıcaklarda artan migren ataklarında nasıl beslenmeli, nelerden kaçınmalıyız?

 TAYLAN KÜMELİ / bir kibrit kutusu lezzet


Ataklar halinde oluşan bir tür baş ağrısı olarak tanımlanan migreni hangi faktörlerin tetiklediğini bilmeniz önemlidir. Bunun için atak geldiği sırada neler yiyip içtiğinizi düşünebilirsiniz. Beklenen bir krizden yaklaşık üç gün önce, bir günlük meyve ve sebze orucu tutun. Sonraki iki gün şunlardan kaçının: Kahve, şeker, peynir ve süt, mayalı ürünler, narenciye, konserve ürünler, kızarmış yiyecekler, baharatlı yiyecekler, fıstık, alkol.
Kriz döneminden önceki 4 - 6 hafta içindeki her haftada 1 gün bol bol su için. Kriz sırasında 2 kivi, 1 orta boy elma yiyin. İlk belirtilerin gözlenmesinden önceki üç gün boyunca, günde iki defa naneli yeşil çay için. En az bir defa boyun ve omuz bölgesine derin doku masajı yaptırın. Her sabah 10 - 15 dakika yoga yapın. Akşam yemeğini en geç saat 20.00'de, yavaş yavaş yiyin. Fırsatınız olursa yürüyün ya da yüzün. Gece geç vakte kadar uyanık kalmaktan kaçının.


Fırında kabak
Malzemeler: 1 kg kabak, 2 domates, 45 sivri biber, 45 diş sarmısak, yarım demet dereotu, 1 yemek kaşığı zeytinyağı, tuz.
Hazırlanışı: Kabaklar soyulur, halkalar halinde dilimlenir. Bir tepsiye yayılır. Üzerine soyulup doğranmış domatesler, iri parçalar halinde biberler ve küçük doğranmış sarmısaklar konur, tuzlanır. İnce kıyılmış dereotu da en üste yayıldıktan sonra zeytinyağı gezdirilip fırında kızarıncaya kadar pişirilir. Afiyet olsun.

Ağrılı günlerde ne yemelisiniz?
Sebze çorbası, rafadan yumurta, patates ve diğer sebzelerin püreleri, ızgara balık, muz, elma ve armut, papatya ve nane çayı, bol su.
Asitli ve baharatlı yiyeceklerden ise kaçının.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:13:16
Kalp çarpıntılarının tedavisi mümkün

Avuç içi kadar özel bir kalp pili, ilaçlarla tedavisi mümkün olmayan çarpıntılarda ölümleri büyük oranda önlüyor

 Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Kalp Damar Hastalıkları Önleme Projesi Türkiye Koordinatörü Prof. Dr. Bülent Görenek, avuç içi kadar özel bir kalp pilinin ilaçlarla tedavisi mümkün olmayan çarpıntılarda ölümleri büyük oranda önlediğini söyledi.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türk Kardiyoloji Derneği Kalp Çarpıntıları ve Kalp Pilleri Çalışma Grubu Yönetim Kurulu Üyesi de olan Prof. Dr. Görenek, pillerin takıldığı hastaların filmlerde görülen şoklama cihazlarının minyatür şeklini vücutlarında taşıdıklarını ifade etti.
Alışveriş sırasında, otobüste, evinde ya da işyerinde, kişide ölümcül kalp çarpıntısı olduğunda bu cihazın hastaya şok verdiğini anlatan Prof. Dr. Görenek, şöyle konuştu:
"Kişi bu şokla biraz sarsılıyor, ancak daha sonra bir şey olmamış gibi günlük işine devam edebiliyor. Son yıllarda dünyada yaygın kullanım alanı bulan bu cihazlar Türkiye'de de kullanılıyor.
Ancak, ülkemizdeki en büyük sorunu fiyatı. Hayat kurtaran bu cihazların fiyatı 30 bin YTL civarında."
Prof. Dr. Görenek, diğer adı ritim bozukluğu olan kalp çarpıntılarının en önemli kalp sorunlarının başında geldiğini anlatarak, "Bu çarpıntıların bir kısmı kalbin kulakçık dediğimiz üst kısımlarından kaynaklanmaktadır. Nispeten daha masum olan kulakçık çarpıntılarının bir bölümü stresle, fazla kahve ve çay içimi ile ya da sigara ile artış gösterebilmektedir. Karıncıklardan kaynaklanan
çarpıntılar daha tehlikeli olurlar" dedi.
"ICD CİHAZLARI HAYAT KURTARICIDIR"
Bu tür hastaların çoğunda kalp kaslarında önceden bir hasar ya da zedelenme meydana gelmiş olduğunu bildiren Prof. Dr. Görenek, kalp krizi geçirmiş hastalarda krizin tahrip ettiği kalp bölgesinin bu tür ciddi çarpıntıları üretebileceğini, ciddi kalp yetmezliği olanlarda da bu tür çarpıntıların görülebildiğini belirtti.
Pof. Dr. Görenek, "avuç içi kadar özel bir kalp pilinin ilaçlarla tedavisi mümkün olmayan çarpıntılarda ölümleri büyük oranda önlediğini" dile getirerek, şunları kaydetti:
"Kalp ne kadar hasar görmüş, kalp krizi ne kadar ağır atlatılmışsa bu ciddi çarpıntılar da o denli fazla ve tehlikeli olacaktır. Bu tür çarpıntıların en ağır şeklinde kalp, artık hiç kasılma göstermez, adeta son derece zayıf olarak titrer. İşte bu en kötü durumda şok uygulaması süratle yapılmazsa hasta kaybedilir. Bugün karıncıklardan kaynaklanan çarpıntıların tedavisinde bazı ilaçlar kullanıldığı gibi bazı hastalara ölümcül çarpıntı sırasında devreye girip şoklama yapabilen küçük cihazlar yerleştirilebilmektedir. ICD olarak bilinen bu cihazlar hayat kurtarıcıdır."

AA
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:13:40
Demir eksikliği ve 'kansızlık'

Demir metabolik işlevlerimiz için önemli fonksiyonlara sahip bir mineraldir. Bu elementin yetersizliğine bağlı olarak kansızlık görülür

 TAYLAN KÜMELİ / bir kibrit kutusu lezzet


Metabolizmanın canlılığı için gerekli olan vitamin ve mineraller içinde en önemlilerinden biri demirdir.
Sağlıklı, yetişkin bir bireyin vücudunda ortalama 35 gram kadar bulunan demirin en önemli görevi kanda oksijenin taşınmasına yardım etmesidir. Ayrıca bağışıklık sistemi ve bilişsel performans için de gerekli bir elementtir.
Bireyin bir günde kaybettiği demir ortalama 0.9 mg olarak hesaplanmıştır. Normal bir beslenme programındaki demirin % 10'unun emildiği düşünülecek olursa günlük alınması gereken demir miktarı 9 mg kadar olmalıdır. Bu gereksinimin karşılanamadığı ve vücutta yeteri kadar demir kalmadığı zaman "demir yetersizliği anemisi" adını verdiğimiz bir durum gözlenir.
Ayrıca kansızlık diye tabir edilen durum görülmektedir. Anemi durumunda baş dönmesi, yorgunluk, iştahsızlık, sindirim sisteminde bozukluklar, kısa nefes alıp verme gibi belirtiler görülmektedir.
Kansızlık, çocuklarda büyümeyi olumsuz etkilemekte, zihinsel yetenekleri zayıflatmakta ve enfeksiyonlara karşı direnci azaltmaktadır.

Pika tehlikesi
Pika en az 1 ay süreyle yenilebilir olmayan maddeleri sürekli yeme eğilimi içinde olma hali olarak tanımlanabilir. Pikada çocuk; çivi, bozuk para gibi maddeleri yemeye çalışır. Pika görülen çocuklar ile ilgili olarak demir eksikliği anemisinden de şüphelenilmesi yerinde olacaktır.

Kırmızı et
Kırmızı et yüksek oranda protein içeren, aynı zamanda da yapısındaki vücut tarafından emilebilme özelliği yüksek olan demir sayesinde bizi kansızlığa karşı koruyan önemli bir besindir. Kırmızı etin içerdiği proteinler önemli bir enerji kaynağı olmalarının yanı sıra vücutta önemli görevlerde rol alırlar. Doku yapımı, doku onarımı ve büyüme ve gelişme açısından da en temel yapı taşlarıdır. Kırmızı et içerdiği demir sayesinde vücudu kansızlığa karşı korur.
Fakat bu etkisini daha da artırabilmek amacıyla C vitamini açısından zengin besinlerle tüketilmesi önemlidir.
Pişirirken özellikle yağda kızartmak yerine fırın, ızgara veya haşlama tarzında tüketilirse daha faydalı olacaktır.

Demir eksikliği anemisinden korunabilmek için:
Demirin iyi kaynağı olan besinler (karaciğer, kırmızı et, balık vb.) tüketilmelidir. Demirin emilimini arttırmak amacıyla, özellikle yemeklerle birlikte domates, mandalina, maydanoz, kivi, portakal türünden bir C vitamini kaynağı tüketmek gerekir. Çünkü C vitamini demir emilimini arttırmaktadır
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:14:03
Neden Başım Dönüyor?

Vertigo birçoğumuza ünlü İngiliz yönetmen Alfred Hitchcock'un ünlü filmini çağrıştırır. Baş dönmesinin tıbbi adı olan bu kelime bazıları için film adı olmasının dışında anlam taşıyor.

 Gündelik hayatta kimimiz sürekli hafif şekilde, kimimiz ise çok şiddetli olarak bir denge problemi yaşarız. Yaşayanların çok iyi bildiği ve günlük aktivitelerini kabusa çevirebilecek kadar şiddetli olabilen bir rahatsızlık. Bazılarımız içinse daha hafif ama süreklilik göstererek sıkıntı oluşturan bir dert baş dönmesi.

Baş dönmesini tıbbi açıdan ele alan Bosphorus International Kulak Burun Boğaz'dan Op.Dr. Fuat Güder baş dönmesinin kısaca bir denge problemi olduğunu söylüyor. "Çoğu zaman bu rahatsızlık iç kulağa bağlı bir problemden ortaya çıkar. Baş dönmesi şikayeti ile hekime başvuran hastalar genellikle çevrelerinin ve kendilerinin döndüğünü bazen bulantı olduğunu da ifade ederler".

Araştırmalar baş dönmesinin doktora başvurmayı gerektiren şikayetler içinde ağrıdan sonra ikinci sırayı aldığını gösteriyor. Toplumun yüzde otuzunun baş dönmesine genetik olarak yatkın olduğu biliniyor. Baş dönmesi kadınlarda ve özellikle 30-50 yaşlarında daha sık görülüyor. Farklı tipleri bilinen baş dönmesi hastalardaki yaşam kalitesini ciddi olarak etkileyebiliyor.

Denge sistemimiz vücudumuzdaki farklı merkezler tarafından kontrol edildiği için, baş dönmesinin nedenini saptamak her zaman çok kolay olmayabilir. Damar sistemindeki bozukluklar, iç kulağın hastalıkları, kafatasındaki yaralanmalar, virüs enfeksiyonları ya da allerjiler baş dönmesi meydana getirebiliyorlar.

Baş dönmesini tetikleyen faktörler incelendiğinde hastaların yüzde yetmişinde stress hikayesine rastlanabiliyor. Uykusuzluk, ağır diet, yorgunluklar, gerilimler risk faktörleri arasında gösteriliyor. Op Dr Güder, baş dönmesi yaşayan hastaların nörologlara, KBB uzmanlarına ya da dahiliye uzmanlarına başvurabildiklerine, bir çok defa da bu dallara mensup hekimlerin işbirliğinin tanı ve tedavide şart olduğuna dikkat çekiyor. Güder "Biz KBB hekimleri olarak daha ziyade iç kulağı ilgilendiren baş dönmesiyle ilgileniyoruz. Merkezimizde hastalarımıza ayrıntılı testler yaparak nedeni ortaya çıkarıyor ve tedavisine başlıyoruz" diyor.

Tedavide ilaçlar ve dinlenme öncelikli olarak yer buluyor. Bazen doktorunuz tarafından yaptırılan baş egzersizleriyle iyileşecek kadar basit, bazen de cerrahi tedavi gerektirebilecek kadar ağır seyredebiliyor.

Uzmanlar baş dönmesi geçiren hastaların gıdalarına ve yaşam biçimlerine dikkat etmeleri gerektiğinin altını çiziyor. Stresin kontrol altında tutulması, uyku düzenine dikkat edilmesi öncelikli olanlar. Gıdalar söz konusu olduğunda ise, öğün atlamamaya, aşırı tuz kullanmamaya dikkat etmek, sigara, alkol ve biradan mümkün olduğunca uzak durmak gerekiyor. Çay, kafein, tatlandırıcılar, çikolata da şüpheli içecek-yiyecekler listesindeler.

Baş dönmesinin bazen hayatı tehdit edebilen hastalıkların da habercisi olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu nedenle bu konuda en doğru yorumun konunun uzmanı olan hekimlerce yapılabileceğini bilmekte yarar var.

Kaynak: Bosphorus International Kulak Burun Boğaz Hastanesi
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:14:29
"Sıfır beden" takıntısı!

Uzmanlar bir tehlikeye dikkat çekiyor: "Sıfır beden olma isteği beden imaj bozukluğu olabilir. Bu bozukluğa yakalanan kişide kilo kaybetmenin sınırı yoktur"

 Ondokuzmayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Karacalar, son günlerde çok tartışılan "sıfır beden"in beden imaj bozukluğundan kaynaklanabileceğini belirterek, bu bozukluğa yakalanan kişide kilo kaybetmenin sınırı olmadığını söyledi.
Karacalar, son günlerde çok tartışılan "sıfır beden"in bir güzellik ölçütü olduğunu, ancak bu güzellik ölçütünün aşırıya kaçırıldığını söyledi.
Bayanların sıfır beden olma isteğinin "Beden imaj bozukluğu" olabileceğini belirten Karacalar, "Beden imaj bozukluğu aşırı olarak algılanan ya da var olduğu zannedilen bir görüntü bozukluğuna hastanın aşırı takılması durumudur. "Kilosu konusunda bu bozukluğa yakalanan kişide kilo kaybetmenin sınırı yoktur"
dedi.
Güzellik ölçütlerinin aşırıya götürülmesinin, bir çeşit takıntı olduğunu ifade eden Karacalar, kilo, yara izleri, burun, saç, dudak ve dişlerin en çok takıntı haline getirilen yerler arasında olduğunu kaydetti.
Beden imaj bozukluğu olan kişilerde ilgili sorunlarını giysi ya da aksesuarlarla aşırı gizleme eğilimi olduğunu anlatan Karacalar, "Sürekli tartılma, sürekli aynada kontrol eylemi ya da aşırı egzersiz düşkünlüğü
görülebilir. Bazen de tam tersi yansıyan yüzeyle karşılaşmak dahi istemezler. Sürekli fotoğraf çektirerek kontrol, ölçme, sürekli çevreden destek, toplumsal temastan kaçınma diğer bulguları arasında yer alır" diye konuştu.
Beden imaj bozukluğuna toplumda yüzde 2 oranında rastlandığını ve bu oranının son zamanlarda giderek arttığını belirten Karacalar, şunları kaydetti:
"Bu bozukluğa yakalanan ve zayıflayan kişi kilosuyla ilgili sağlıklı değerlendirme yapamaz. Ancak, çevreden duyduğu sıfır beden idealine ulaşırsa belki tatmin olur. Özellikle normal kadınların bile bacaklarını ve kalçalarını gerçek olandan ya da başkasının gördüğünden daha büyük ve kalın gördükleri saptanmıştır. Bu nedenle özellikle kadınlarda kilo takıntılı beden imaj bozukluğunun sık görülmesi doğaldır."
PSİKOLOJİK DESTEK
Kişilerde beden imaj bozukluğu olup olmadığı estetik cerrahi girişiminden önce mutlaka saptanması gerektiğini anlatan Karacalar, yapılan estetik cerrahi girişimlerin genellikle bu kişileri mutlu etmediğini ve "bu mutsuz hasta gurubu"nun sık ameliyat olduğunu söyledi.
Karacalar, beden imaj bozukluğu olan kişilerin ameliyat öncesi saptanmasının öncelikle psikiyatrik destek için şart olduğunu vurguladı.

AA
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:15:05
Hastalıksız bir kış için 6 kural

Havaların soğuduğu şu günleri sağlıklı geçirmek için yapılması gerekenlerin bir listesini hazırladık

 TAYLAN KÜMELİ / bir kibrit kutusu lezzet


1- Baklagilleri ihmal etmeyin: Kuru fasulye, nohut, mercimek, barbunya gibi türleriyle iyi birer protein kaynağı olan baklagiller, et veya kıyma eklenmeden de tüketilebilecek bir besin grubudur. Haşlama olarak sebze yemeklerinize ve salatalarınıza da ilave edebilirsiniz. Haftada 2-3 kez tüketilmelidir.
2- Gribe karşı C vitamini: Vücut direncinin azalmasıyla baş gösteren gripten korunmak için kuşburnu, maydanoz, kırmızı ve yeşil sivri biber, roka, kivi, portakal, mandalina ve limon gibi C vitamini yönünden zengin meyve ve sebzeler daha fazla tüketilmelidir.
3- Bağışıklık için sebze tüketin: Sebze ve meyveler, önemli vitamin ve mineral kaynağı olmalarının yanı sıra antioksidan özellik gösterirler. Toksinlerin uzaklaştırılmasında önemli rol üstlenen A, C, E vitaminlerinin kaynaklarıdır. Özellikle koyu yeşil, sarı, turuncu, kırmızı ve mor sebze ve meyveler beslenme düzeninde sıklıkla yer almalıdır. Her gün en az 5-6 porsiyon sebze ve meyve tüketilmelidir.
4- Kahve yerine kuşburnu: Soğuk kış günlerinde çay, kahve, kola, kakao gibi kafein içeren içecekler yerine C vitamini yönünden zengin olan kuşburnu çayı gibi bitki çayları, yeşil çay, rezene, melisa, papatya ve ısırgan otu çayı gibi rahatlatıcı ve bağışıklık sistemini güçlendirici bitki çayları tercih edilmelidir. Su tüketimine de yaz dönemindeki kadar önem verin, 2.5-3 litre suvı tüketin.
5- Sıvıyağ kullanın: Kış aylarında fazla miktarda yağ tüketimi, kilo artışlarına neden olur, vücudun bağışıklık sistemini olumsuz etkileyerek hastalıklara yakalanma riskini artırır ve hastalık süresini uzatır. Bu nedenle tereyağı ve margarinlerden kaçınılmalı, sıvı yağlar kullanılmalı.
6- Güneş ve süt ürünleri şart: Kış mevsiminde güneş, yüzünü daha az gösterdiğinden, güneşten alınan UV ışınları ile deride sentezlenen D vitamininden bu mevsimde yoksun kalınır. Özellikle kemik ve diş gelişimi için önemli olan kalsiyumun vücutta kullanılmasını, depolanmasını sağlayan D vitamini gereksinimini karşılamak için güneş ışınlarından yararlanılabildiği ölçüde yararlanılmalı, süt ve süt ürünleri, balık gibi diğer D vitamini kaynakları da tüketilmelidir.


Sebze çorbası
Malzemeler: Bir orta boy lahananın 4'te biri, 2 adet kabak, 1 adet kereviz (sapıyla), 1 pırasa, 1 paket brokoli, 4 adet domates, 1 yemek kaşığı sıvıyağ ve baharat.
Hazırlanışı: Malzemeleri bir tencerenin içine doğrayın. Yağı, dilediğiniz baharatları, 5-6 bardak suyu ekleyerek pişirin. Piştikten sonra limon ve pul biber de eklenebilir.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:15:28
Guatr ameliyatlarında dikiş izi kalmıyor

Bosphorus International Kulak Burun Boğaz'ın Medikal Direktörü Prof.Dr. Günter Hafız konu ile ilgili son gelişmeleri anlattı...

 Tiroid-Guatr bezi boynun ön bölgesinde nefes borusunun hemen önünde yer alan kelebek benzeri ikili kanadı bir de birleştirici bölgesi olan 20-25 gr ağırlığında bir iç salgı bezidir. Yalnızca 25 gr ağırlığında olmasına rağmen salgıladığı hormonlar ile büyüme ve gelişme ve metabolizmada önemli rol oynar.
Guatr ise tiroid bezinin herhangi bir sebeple büyümesi ve bunun dışarıdan farkedilmesi durumudur ülkemiz gibi iyot tüketiminin yetersiz olduğu bölge insanlarında sıkça görülen bir rahatsızlıktır.

''Erken teşhis çok önemlidir.''
Dünyada yaklaşık 200 milyon insanda tiroid hastalığı bulunmaktadır. Ancak günümüzde tiroidle ilgili hastalıkların bir çoğunun tedavisi mümkündür. Tedavi edilmemiş tiroid hastalıkları ise ciddi va kalıcı hasarlara yol açabilmektedir. Bu durumu önlemek isteyen kişiler en ufak belirtilerden birini hissettiklerinde hekim ile temasa geçerek erken dönemde hastalığın kontrol altına alınmasını sağlayabilirler.
Ülkemizde de tiroid hastalığı 10 kişiden 3'ünü etkilemektedir. Tiroid hastalıklarının çoğu bayanlarda daha sık görülmektedir.


Belirtileri; Aşırı hormon salgılanması anlamına gelen Hipertiroidizm ve hormonlarının yetersiz çalışması durumu olan hipotiroidizm belirtileri farklı şekillerde ortaya çıkabilir:
 
Hipertiroidizm Hipotiroidizm
*iştah artışına rağmen kilo kaybı *kilo alma
*sık sık büyük abdeste çıkma *kabızlık
*sıcaktan rahatsız olma,terleme *soğuktan rahatsız olma
*nabzın yükselmesi *nabzın düşmesi
*Sinirlilik, duygusal değişiklikler *güçsüzlük, yavaşlama
*Guatr * Guatr
*Saçlarda yağlanma,incelme *Saçlarda kabalaşma,kuruma, dökülme
 


Neler yapılmalı?
Uygun teşhis ve tedavi şeklinin cerrah, endokrinolog, radyolog, patolog ve nükleer tıp uzmanından oluşan bir ekip tarafından planlanması ve yürütülmesi gerekir. Muayene, kan testi (T3, T4, TSH hormonları tetkiki), tiroid ultrasonu, ince iğne aspirasyon biyografisi veya sintigrafisinden teşhiste yararlanılır. Tedavi ilaçla, radyoaktif iyot tedavisi ile ve cerrahi yöntemlerle yapılabilir.


Ameliyat izi
Cerrahinin bir çok dalı gibi tiroid cerrahisinde de mikroinvazif (daha az zarar veren) teknikler uygun vakalarda ön plana çıkmaya başladı. Endoskopik cerrahideki gelişmeler ve damarları dikiş ya da bağlamaya ihtiyaç duymadan kapatan ve kesen cihazlar yardımı ile uygun olgularda ameliyatı yaklaşık 2 cm' lik bir kesiden gerçekleştirmek mümkündür. Geniş cilt kesisinden kaçınmak doğal olarak daha estetik bir görünüme ve daha hızlı ameliyat sonrası iyileşmeye yardımcı olmaktadır.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 30 2009, 13:16:19
Profilo Alışveriş Merkezi'nde ücretsiz sağlık seminerleri devam ediyor

Profilo Alışveriş Merkezi tarafından Şişli Belediyesi'nin katkılarıyla 6 yıldan beri yapılmakta olan "Sağlık İçin Elele" seminerleri Amerikan Hastanesi, Biruni Laboratuvarları, Haliç Üniversitesi, Intermed Polikliniği ve Aileeğitim.org ile ortaklaşa düzenleniyor.


Toplumda, "halk sağlığı" bilincinin oluşturulmasına katkıda bulunmak ve koruyucu hekimliğin yaygınlaşmasını teşvik etmek amacıyla düzenlenen seminerlere katılım ücretsizdir.

Çarşamba günleri saat:12.30'da Profilo Kültür Merkezi'nde sponsor sağlık kuruluşları uzman hekimlerince her hafta farklı bir konunun işleneceği seminerlerin Aralık ayı programı şöyledir:

PROGRAM


Konu: Kan Hastalıkları (Hemofili)- Haliç Üniversitesi

Tarih: 6 Aralık Çarşamba

Konu: Sırt ve Boyun Ağrıları – Amerikan Hastanesi

Tarih: 13 Aralık Çarşamba

Konu: Kalp ve damar hastalıkları nasıl önlenir- İntermed Polikliniği
Tarih: 20 Aralık Çarşamba

Konu: Bebek Sağlığı- Biruni Laboratuvarları
Tarih: 27 Aralık Çarşamba
Yer: Profilo Alışveriş Merkezi Kültür Merkezi-Salon-1
Saat: 12.30
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 30 2009, 15:56:45
Anne sütünden sonra en yararlı besin

Üzerinde hile yapılamayan tek gıda; yüzde yüz vücut proteini YUMURTA

Üzerinde hile yapılamayan tek gıda; yüzde yüz vücut proteini! Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nca hazırlanan ''Neden Yumurta? Yumurtanın Besin Değeri'' başlıklı broşürde, yumurtanın, anne sütünden sonra insanın ihtiyacı olan tüm besin ögelerini bulunduran ve hile yapılamayan tek gıda olduğu vurgulandı.

YÜZDE YÜZ VÜCUT PROTEİNİ

''Yumurtanın, 'yeni bir yaşamın özü' olduğuna vurgu yapılan broşürde, yumurtanın içinde bulunan proteinlerin tüm besinler içinde en kaliteli protein olduğu, yumurta proteininin yüzde 100 oranında vücut proteinine dönüşebildiğine dikkat çekildi.

ZİHİNSEL BEDENSEL GELİŞİMDE ÇOK FAYDALI
''Hafıza vitamini'' olan, bir çeşit B vitamini Kolin'in yumurtada da bulunduğu, yumurtanın özellikle çocukların zihinsel ve bedensel gelişiminde önemli rol oynadığı düzenli tüketilmesi kanser, kalp damar hastalıklarından korunmada ve tedavisinde, sindirim sisteminin sağlığında ve korunmasında, menopoz semptomlarının hafifletilmesinde, osteoporozun önlenmesinde etkili olduğu kanıtlanmıştır. Yumurtada yaklaşık 4,5 gram yağ olduğu, bunun 1,5 gramının doymuş geri kalanının ise doymamış yağ olduğu ifade
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 30 2009, 15:57:17
İşitme kaybına 22 dilli çözüm

Duyma sorunu yaşayanlar için 22 dilde konuşan işitme cihazı geliştirildi

İşitme kaybı olan ya da duyma sorunu yaşayan çocuklar, gençler ve ileri yaştaki kişiler için 22 dilde konuşan işitme cihazı geliştirildi

Dünyada hızla yaygınlaşan bu yeni cihazın işitme kaybı olan çocukların yanı sıra genç ve yaşlılarda ortaya çıkan işitme kayıplarını da önemli oranda çözdüğü ve gerçeğe en yakın ses kalitesinde duyma garantisi verdiği belirtiliyor.

İşitme kaybı olup da şimdiye kadar klasik işitme cihazlarıyla duyulamayan kuş, su, müzik gibi ince seslerin de bu yeni cihazla artık duyulabileceği belirtiliyor. Danimarka merkezli Widex adlı kuruluş tarafından geliştirilen ve Mind 440 ismini taşıyan cihaz, akıllı konuşma fonksiyonuyla kullanıcıları her konuda yönlendiriyor. Kullanıcıları pili bittiğinde uyarıyor, cihazın hangi programda kullanıldığını söylüyor. Cihaz en gürültülü ortamlarda bile normal sesle gürültüyü birbirinden ayırabiliyor.

Türkçe dahil 22 dilde sesli uyarı programına sahip olan işitme cihazı, Türkiye'de de satışa sunuldu. Aynı zamanda çınlama sorunu olan hastalar da “Zen programı” adını taşıyan ve Uzakdoğu melodilerinden oluşan müziklerle rahatlatılıyor, çınlamanın verdiği rahatsızlık ve stres büyük ölçüde ortadan kaldırılıyor

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 30 2009, 15:57:50
Reflü ile savaşmanın yolları

Birtakım belirtileri nedeniyle başka hastalıklarla karıştırılabiliyor

Kalp krizi aslında reflü sancısı olabilir!

Reflü; hayatı tehdit etmiyor, fakat yaşam kalitesini düşürüyor. Göğüs kemiği arkasında bir yanma hissi ve ağza doğru acı su gelmesiyle kendini belli ediyor. Ayrıca ses kısıklığı ve zaman zaman astım benzeri öksürük nöbetlerine yol açıyor. Hatta ve hatta pek çok hastalığın kılığına girebiliyor. İstanbul Cerrahi Hastanesi Reflü Hastalığı Tanı ve Tedavi Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ali Yerdel, reflüyle ilgili soruları yanıtladı...

Reflü tam olarak ne anlama geliyor?
Reflü'nün kelime anlamı 'geri akım'dır. Normalde sindirim sistemimizdeki içeriğin hareketi; ağızdan yutma borusuna, yutma borusundan mideye doğrudur. Bunun tersine, yani mideden yutma borusuna doğru bir içerik kaçmaması gerekir. İçerdiği yoğun asit nedeniyle mide içeriğinin yukarı, yutma borusunun içine doğru geri kaçması; yutma borusunun buna karşı bir savunması olmadığından, çok ciddi tahribata ve dolayısı ile 'reflü hastalığı' olarak bilinen bir dizi şikayete yol açabiliyor. Her insanda ayda yılda bir gözlenebilen tek tük reflü şikayetlerini bir hastalık olarak kabul etmiyoruz. Ancak, tipik reflü şikayetleri ile her gün mücadele eden ve tedavi arayışına girmiş kişileri kesin tanının ardından reflü hastası kabul ediyoruz.

Hangi şikayet 'reflü' anlamına gelir?
Kişinin yediklerinin istemeden ağza doğru geri gelmesi ve buna bağlı olarak ön-orta göğüs kemiğinin arkasında yanma hissetmesi en tipik şikayettir. Amerikalılar'ın 'kalp yanması' olarak adlandırdığı bu durumu bizim hastalarımız, 'ağza acı su gelmesi' olarak nitelendirebiliyorlar. Bu, bazen yanma şeklinde olmayabiliyor ve ağrı olarak da algılanabiliyor. Bu tip bir göğüs ağrısı, ileri yaştaki birinde, kalp kriziyle bile karışabiliyor. Nitekim kalp krizi geçirmekte olduğunu sanıp, acil servise başvuran ileri yaştaki kişilerin yüzde 10-15 gibi hatırı sayılır bölümünde bazı tetkiklerden sonra aslında problemin basit bir reflü atağı olduğu anlaşılıyor.

Reflünün başka belirtileri var mı?
Reflü hastalığı birçok kişide; sık tekrarlayan ses kısıklıklarının, seste çatallanmanın ve bir dizi boğaz problemlerinin araştırılması sırasında ortaya çıkıyor. Reflüye bağlı genizboğaz problemi olanlar daha çok sabah uyandıklarında şikayetlerinin fazla olmasından yakınırlar. Bunun nedeni; gece yatar pozisyonda uyurlarken, kendileri fark etmeksizin süregelen reflüdür. Bu tip hastalar, genellikle kulakburun- boğaz (KBB) doktorlarına başvuruyorlar. Tecrübeli KBB'ciler, başka bir nedene bağlayamadıkları ses teli tahribatının nedenini araştırırken, doğru tanıyı koymakta zorlanmıyorlar. Profesyonel anlamda sesini kullananlar için çok ciddi problemlere yol açabiliyor reflü hastalığı. Ciddi iş gücü kaybına neden olabiliyor.

ASTIMLA KARIŞTIRILIYOR
Reflünün tetiklediği başka bir rahatsızlık var mı?
Erişkin yaşta ortaya çıkan astım şikayetlerinin nedeni reflü hastalığı olabiliyor. Bunun nedeni ise; reflüsü olan bir kişi gece yattığında, ağzına ve oradan da akciğerine çok az miktarda asit geliyor. Hava yollarına sürekli kaçmakta olan çok az miktardaki asit, hava yollarında spazmlara yol açarak astım bulgularına neden olabiliyor. Yani ataklar şeklinde gelen öksürük krizleri, hırıltılı solunumla karakterli astım tablolarına yol açabiliyor. Bu hastalar, bazen yıllar boyunca yanlış anti-alerjik tedavilerle oyalanabiliyorlar. Dolayısıyla önceden hiçbir akciğer rahatsızlığı bulunmayan 30'lu ya da 40'lı yaşlardaki birine astım tanısını koyarken, altta yatan nedenin reflü olup olmadığının mutlaka araştırılması lazım. Çünkü eğer astımı tetikleyen reflü ise bunun tedavisi tamamen farklıdır.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 30 2009, 15:58:24
Bebek isteyenler beslenme önerileri

Beslenme Uzmanı Banu Kazanç'tan bebek isteyen anne adaylarına özel öneriler:

Potasyumdan zengin fındık badem, balık ile C vitamini içeren limon, biber, portakal, mandalina gibi meyveler tedavide başarıyı artırabilir
Bebek sahibi olmaya karar verdiyseniz, sağlıklı hamilelik geçirmek, sağlıklı bir bebek sahibi olabilmek için öncelikle doğru düzenlenmiş bir beslenme programını uygulamalısınız. Özellikle de anne olmak isteyen ancak yardımcı üreme yöntemlerine ihtiyaç duyan bir kadının tüp bebek tedavisini uygulamaya başlamadan önce ideal kilosunda olması gerekiyor.
Beslenme ve Diyet Uzmanı Banu Kazanç, şişman olan bir kadının tüp bebek uygulamasında başarısız olma ihtimalinin daha da arttığına dikkat çekiyor.
Anne olmak isteyen bir kişinin hem kilolu hem de polikistik over (çok sayıda kist içeren yumurtalık) rahatsızlığı varsa tüp bebek uygulamasının başarılı olma şansının daha da düştüğünü de vurgulayan Kazanç, 'Polikistik over metabolik sendrom dediğimiz insülin direncine sebep olabiliyor. Bu da kadının karın bölgesini yağlandırıyor. Karında yağlanma ise tüp bebek uygulamasının başarısını düşürüyor' dedi. Kazanç, tüp bebek tedavisinin başarısını desteklemek için nasıl bir beslenme düzenine geçilmesi gerektiğini şöyle anlattı:

- Günde en az 2,5-3 lt su içmelisiniz.
- Sigara içen kadınların gebe kalma oranı içmeyenlere göre daha düşük. Üreme sistemine zarar veren alkol ve sigarayı içmemelisiniz.
- Haftada üç gün balık yemeyi ihmal etmemelisiniz.
- Suni tatlandırıcılar diyet programında kullanılabilir fakat tüp bebek tedavisinde tüketmemelisiniz.
- Çay ve kahve tüketimini azaltmalısınız. Hatta kahveyi tümden bırakın, çayı da çok seviyorsanız açık içmeye çalışmalısınız.
- Pişirme tekniği en uygun ve yüksek şekilde vitamin, protein, mineral alınması için çok önemli. Kızartmalar yerine ızgara veya fırında az yağlı pişirilmiş yemekleri tercih etmelisiniz.
- Makarna ve sebzeleri az suda haşlayarak pişirmelisiniz.
- Gebelik öncesi tedavide anne adayının folik asit alması, folik asitten zengin besinlerle beslenmesi şart. Folik asit yeşil yapraklı sebzelerde, fındık, badem ve baklagillerde yoğun bir şekilde bulunmaktadır. Bu yiyeceklerin miktarları da önemlidir. Haftada 3 kez kuru baklagil, haftada 50 gr. badem, haftada 50 gr. fındık yemelisiniz.
- İyi kaliteli bir uyku ve yürüyüş de önemlidir. Haftada 3 defa düzenli yürümelisiniz.
- C vitamininden zengin gıdalar seks hormonlarının iyi çalışmasını sağlar. Bol miktarda kivi, limon, portakal, mandalina, biber yemelisiniz.
- Bezelye, brokoli, havuç vitamin ve mineral açısından zengin sebzelerdir. Günde 1 havucu salatada; bezelye ve brokoliyi de zeytinyağlı sebze olarak tüketmelisiniz.

Doğumdan sonra formu korumak için neler yapılmalı?
EGZERSİZ 1 Yere uzanıp sağa dönün ve bacaklarınızı gerin. Üstteki ayağınızı, altta kalan ayağınızın önüne getirip zemine yerleştirin. Sağ dirseğinizden destek alın. Kolunuzun alt kısmı öne doğru bakmalı. Vücudunuzun üst kısmını ve kalçanızı vücudunuz düz çizgi oluşturuncaya dek yukarı kaldırın. Bu egzersizi sol tarafınızla da 5'er kere tekrar edin.
EGZERSİZ 2 Omuzlarınızı bileklerinizden destek alarak yükseltin. Elleriniz öne bakmalı. Ayaklarınızı kalça genişliğinde açıp parmak uçlarınızın üzerinde yükselin. Dirseklerinizi ve kalçanızı hafifçe eğin. Değişimli olarak sol ve sağ kolunuzu ileriye doğru uzatın ve beden ağırlığınızı da diğer yöne kaydırın. Dikkat! Göbek bölgenizdeki kas gerginliğini mutlaka koruyun.

SOFRANIZDA BULUNSUN
Domates: Damarları yumuşatır, kanı durultur, üre miktarını düşürür. C vitamini içerir. Vücudu gençleştirir, kalp, karaciğer, böbrek bozuklukları ve şeker hastaları için faydalıdır. Domates böbrekleri çalıştırarak bol idrar söktürür, vücutta biriken üre asidi ve ütrat tuzlarını eriterek idrarla dışarı atar, vücutta biriken suyu boşaltır. Zengin bir potasyum kaynağıdır. Yüksek kan basıncını düşürmeye yardımcı olur ve vücudun su tutmasını engeller, bu yüzden zayıflama diyetlerinde de önemli yer alır. Hazmı kolaylaştırır, nişastalı yiyeceklerin kolay sindirilmesini sağlar.

BEBEK DİYETİ 1
Sadece kiloluysanız, sodyumu düşük potasyumdan zengin bir diyet programı uygulamanız yeterli. Bu diyette balığa ağırlık vermelisiniz...
SABAH: 1 bardak süt + 7 kaşık müsli veya 50 gr. yarım yağlı beyaz peynir+2 dilim bol tahıllı ekmek+domates (tuzsuz)
ÖĞLE: 1 tabak sebze yemeği (zeytinyağlı ve yeşil sebzeler olmalı, ıspanak, kabak-fasulye gibi) + 1 dilim ekmek + salata (bu mevsimde daha çok marul, kırmızı lahana salatasını tercih edebilirsiniz).
ARA: 1-2 porsiyon meyve (1 portakal +1 elma gibi).
AKŞAM: Kırmızı eti haftada 1 defa, balık haftada 3 defa, tavuk haftada 2 defa, kuru baklagillerden de özellikle mercimeği haftada 1 defa tüketin. Bu mönünün yanında 1-2 dilim ekmek alabilirsiniz, 1 kase yoğurdu eklemeyi de unutmayın.
ARA: 1 muz yiyebilirsiniz. Potasyumdan zengin bir meyve olan muz ödem de atar.

BEBEK DİYETİ 2
Hem kiloluysanız hem de polikistik over rahatsızlığınız varsa kilo verebilmeniz için vücudunuzdaki insülin direncini azaltacak bir diyet uygulamanız gerekir.
SABAH: 1 bardak süt +8 kaşık müsli veya 2 yumurtalı omlet+1 dilim ekmek veya 50 gr yarım yağlı beyaz peynir + 1 dilim ekmek.
ARA: Proteinli yiyeceklerle karbonhidratlı yiyecekleri karışık yemeliyiz yoğurt + meyve gibi.
ÖĞLE: 1 tabak sebze yemeği (etli olabilir) + 1 ince dilim ekmek + 1 kase yoğurt + salata.
ARA: Muzlu süt veya 1 tost+ayran veya peynir+ekmek.
AKŞAM: Kuru baklagil veya et, balık, tavuk (et, tavuk 200 gr. balık 400 gr olmalı) + 1 dilim ekmek veya çorba (çorbalardan mercimek, tarhana, yayla çorbalarını tercih edin) + salata.
ARA: Yoğurt + meyve veya 2 galeta + 30 gr. light beyaz peynir.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Mart 30 2009, 15:58:55
Belediye otobüslerine dikkat

Belediye otobüsleri birçok insanın sağlığını tehdit ediyor.

BURSA İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı Laboratuvarı'nda görevli biyologlar tarafından, 'Umuma Açık Kullanım Alanları ve İnsanların Temas Ettiği Yüzeylerden Bulaşma Etkeni Bakteriler' adı altında yapılan araştırmada, ortak kullanım alanlarında yoğun bakteriye rastlandı.

Özellikle belediye otobüslerindeki tutunma demirleri, internet kafelerdeki mouse ve klavyelerle hamamlardaki terliklerin, bakterilerin en yoğun bulunduğu yerler olduğu belirtildi.

Bursa İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı Laboratuvarı'ndan Biyologlar İsmail Hakkı Arık, Sinan Çakmak ve Nahit Horasan tarafından yapılan araştırma kapsamında, belediye otobüsleri, cep telefonları, hamam (sauna) ve internet kafelerden (maus, klavye, masa vb.) 20 numune alındı. Alınan numuneler 5 gün süreyle, 24 saat ve 48 saatlik periyodlar halinde laboratuvarda incelendi. Ortak kullanım alanlarında yoğun bakteriye rastlandı. Bakterilerin her ortamda bulunduğuna işaret eden uzmanlar, bunların bir çoğunun zararsız olduğunu bazılarının ise insan sağlığı açısından çok tehlikeli olabileceğini bildirdi.

Çalışmada toplam bakteri miktarı, koliform, St.aureus, E.coli gibi bakteriler açısından örneklerin analizini yaptıklarını ifade eden biyologlar, “Toplum tarafından ortak kullanılan araç, gereç ve yerlerin bakteri bulaşmasında rezervuar olduğu araştırmamızda bariz bir şekilde görülmektedir. Bu gibi alanları temiz tutmak ve gerekirse örneğin hamamlarda terlik kullanımının yasaklanması veya dezenfektan kullanımının denetlenmesi, toplu taşıma araçlarının sefere çıkmadan önce dezenfektan maddelerle temizlenmesi, internet kafelerde cihazların her kullanıcı değiştiğinde dezenfekte edilmesi gibi basit önlemlerle toplum sağlığına çok büyük katkılar sağlanacaktır” dedi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 31 2009, 20:15:40
Mucize hormon

A.A

 
 
Uzmanlar östrojen hormonunun kalp ve damar hastalıklarına karşı koruyucu etken olduğunu açıkladı.

Sağlık Bakanlığı Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi Kardiyovasküler Cerrahi Klinik Şefi Prof. Dr. Ali Kutsal, “Koroner arter hastalıklarının menopoz öncesi dönemde kadınlarda görülme sıklığı düşüktür. Kadınlarda çoğunlukla hastalık erkeklerden 10 yıl daha geç gelişir ve bunda östrojen hormonu etkilidir” dedi.           

Kutsal,  yaptığı açıklamada, Türkiye'nin Avrupa ülkeleri arasında kalp damar hastalıklarına bağlı ölümler açısından en üst sıralarda yer aldığını belirterek, Türk Kardiyoloji Derneği'nce hazırlanan Türkiye Kalp Raporu'na göre “Türkiye'de 3.5 milyon kalp hastası bulunduğunu, her yıl 250-300 bin kişinin kalp-damar hastalıklarına bağlı yaşamını yitirdiğini ve 12 milyon kişinin risk altında olduğunu” kaydetti.
Damarlarda darlık veya tıkanmaya en fazla damar sertliğinin (aterosklerozes) yol açtığını ifade eden Kutsal, genç ve sağlıklı atardamarların esnek, güçlü ve elastik olduğunu söyledi. Kutsal, “Damar sertliğinde damarın iç duvarı kalınlaşır, düzensizleşir, yağ ve kolesterol birikir. Böylece damar içi çapı giderek daralır ve yeterli kan geçemez” diye konuştu.           
     
“ÖLÜMLERİN YÜZDE 60'I İLK BİR SAATTE GERÇEKLEŞİYOR”

Göğüs ağrısı, nefes darlığı, yorgunluk, bacaklarda ve vücutta şişme, şuur kaybı, birden boşlukta kalmış hissi, çarpıntı, bacak ve kollarda ağrı ile yorgunluk, anormal cilt rengi, ciltte yara açılması, şok, ani görme kaybı, kuvvet, koordinasyon-konuşma-duyu kaybının kalp ve damarlarda ciddi bir sorunun göstergesi olduğunu belirten Kutsal, bu durumun ilerlediğinde koroner arter hastalığına neden olarak şiddetli göğüs ağrısı, kalp krizi ardından da ani ölüm ile sonuçlanabildiğini bildirdi.

Kutsal, koroner arter hastalarının bir kısmında kalp krizi sırasında ağrı hissi duyulmayabildiğini de vurgulayarak, “Özellikle şeker hastalığı olanlarda ağrı duyusunun azalmasına bağlı olarak ağrı hissedilmeyebilir” dedi.

Kalp krizinden ölümlerin yüzde 60'ının ilk bir saat içinde gerçekleştiğini, bu nedenle hastanın vakit kaybetmeden hastaneye ulaştırılmasının önemine değinen Kutsal, “Kanlanamayan adalenin beslenmesi bozulur ve 30 dakika-2 saatten sonra kalıcı değişiklikler olur. Bu durumda genellikle daralmış bir damarda aniden pıhtı oluşur. Eğer tıkanıklık olan alan genişse ani ölüm görülür, geniş değilse iyileşme şansı yüksektir. Genellikle kalp adalesinin yüzde 25'i etkilenmişse kalp büyür ve kalp yetmezliği gelişir, yüzde 40'ı etkilenmişse şok ve ölüm görülür” diye konuştu.

“AİLE ÖYKÜSÜ OLANLAR RİSK ALTINDA”

Damar sertliğinde, cinsiyet, yaş ve genetik faktörlerin değiştirilemez, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol düzeyi, sigara kullanımı, şeker, aşırı kilo, uygunsuz diyet, fiziksel aktivite eksikliği ve stresin ise kontrol edilebilir risk faktörleri olduğuna dikkati çeken Kutsal, düzenli egzersizin kan basıncını düşürdüğünü, kilo kontrolünü sağladığını ve iyi kolesterol olarak bilinen HDL seviyesini yükselttiğini söyledi. Kutsal, şunları kaydetti:

“Yüksek kolesterol, şeker hastalığı ya da kan basıncı yüksekliği ancak yapılacak ölçümler ile saptanabilir. Bu nedenle düzenli check-up yaptırılmalı. 40 yaşına kadar 3 yılda bir, 40-50 yaş arasında toplam 4 kez, 50-60 yaş arasında 5 kez, 60 yaşından sonra ise her yıl bir kez kontrol yaptırılmalı. Eğer bu kontrollerden herhangi birinde saptanan anormallik varsa o zaman kontrol sıklığı artırılmalı.”
Kutsal, anne-baba ya da birinci dereceden akrabalarda erken yaşta kalp krizi öyküsü olanların da risk altında olduğunu vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Eğer baba veya erkek kardeş 55, anne veya kız kardeş 65 yaşından önce koroner arter hastalığına yakalanmışsa risk normalden yüksektir. En önemli genetik risk yüksek kan kolesterol düzeyine sahip olmaktır. Aileden geçebilecek diğer faktörler ise yüksek tansiyon, şişmanlık ve şeker hastalığıdır.”

“RİSKLİ KİŞİLERE ÖSTROJEN VERİLMESİ TARTIŞMALI”

Koroner arter hastalıklarının genellikle erkeklerde 45, kadınlarda 55 yaşından sonra görüldüğünü ifade eden Kutsal, “Menopoz öncesi dönemde kadınlarda hastalığın görülme sıklığının düşüktür. Kadınlarda çoğunlukla hastalık 10 yıl daha geç gelişir ve bunda östrojen hormonu etkilidir” dedi.

Damar duvarının iç yüzeyini kaplayan hücrelerin salgıladıkları maddelerin dengeleyici özelliği olduğunu ve damar sertliğinde bu dengenin bozulduğunu anlatan Kutsal, şunları söyledi:

“Östrojenin bu noktada doğrudan ve dolaylı etkisi var. Doğrudan etki olarak damar duvarı hücrelerinin bütünlüğü bozacak enzim ve madde salgılamasını önleyerek hücrelerin parçalanmasını ve araya madde girerek duvarın kalınlaşmasını önler. Yani aterosklerozun başlamasına engel olur. Ayrıca beyaz ve kırmızı kan hücreleri ile pıhtılaşmada rol alan hücrelerin damar duvarına girerek duvarı kalınlaştırmasını ve olayın ilerlemesini, aynı zamanda damar duvarındaki düz adale yapısının kalınlaşmasını önler.

Dolaylı etki olarak da iyi huylu kolesterol olan HDL seviyelerini artırırken, kötü huylu kolesterol olan LDL seviyelerini azaltır.”
Kutsal, risk altındaki kişilere östrojen verilmesi konusunun hala tartışmalı olduğunu dile getirerek, “Bazı çalışmalarda menopoz sonrası kadınlarda hormon tedavisi yapılmasının kalp damar hastalık riskini azalttığı saptanmış, bazılarında ise tam tersi sonuçlara ulaşılmıştır. Konu, geniş çaplı çalışmalar ile araştırılmaktadır. O nedenle halen böyle bir tedavi uygulaması söz konusu değil. Ancak menopoz sonrası dönemde gerek görülen kişilerde ilgili alan doktorları tarafından hormon tamamlama tedavisi uygulanmaktadır. Her ne kadar menopoz öncesi dönemde koruyucu etki varsa da Türk kadınları bütün risk faktörleri açısından menopoz sonrası dönemde yüksek risk altındadır. Özellikle 60 yaş üzerinde kadınlarımız her açıdan dünyadaki riskli ülke grupları içerisinde yer almaktadır” diye konuştu.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 31 2009, 20:15:57
Zatürre aşısı bağışıklama programında

A.A

 
 
Sağlık Bakanlığı, Kasımdan bu yana yenidoğan bebeklere uygulanan zatürre aşısını da aşı takvimine ekleyerek, Genişletilmiş Bağışıklama Programı'nı (GBP) güncelledi.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, yayımladığı genelgede, bağışıklama hizmetlerindeki temel amacın toplumda, özellikle bebek ve çocuklarda aşıyla korunulabilir hastalıkların ortaya çıkışını engellemek, dolayısıyla bu hastalıklardan kaynaklanan ölüm ve sakatlıkların önüne geçmek olduğunu bildirdi.

Burada aşısız çocuk bırakılmamasının hedeflendiğini vurgulayan Akdağ, ülkede bağışıklama hizmetlerini düzenleme yetkisinin bakanlığında bulunduğunu, bu düzenlemeler yapılırken dünyadaki çeşitli gelişmelerin takip edildiğini ve akademisyenlerden oluşan Bağışıklama Danışma Kurulu'nun tavsiyelerinin dikkate alındığını belirtti.

GBP kapsamında boğmaca, difteri, tetanoz, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, tüberküloz, poliomyelit, Hepatit-B, hemofilus influenza tip b ile streptokokus pnömoniye (zatürre) bağlı invaziv pnömokokal hastalıkların, bunlardan kaynaklanan bebek ve çocuk ölümleri ve sakatlıkların engellenmesinin hedeflendiğini vurgulayan Akdağ, şunları kaydetti:

“Ülkemizde yürütülen Genişletilmiş Bağışıklama Programı'nda son dönemde önemli gelişmeler kaydedilmiştir. 2006 yılından itibaren aşı takvimine üç yeni antijen (kızamıkçık, kabakulak ve hemofilus influenza tip b) eklenmiş, 2008 yılı başından itibaren DaBT-İPA-Hib (difteri, aselüler boğmaca, tetanoz, inaktif polio, hemofilus influenza tip b) beşli aşısının ve 2008 yılı Kasım ayından itibaren de konjuge pnömokok aşısının kullanımı başlatılmıştır.”

Akdağ, GBP çalışmalarında temel başvuru kaynağı olan bu genelgenin her düzeyde tanıtılmasını, özel sektör dahil tüm sağlık çalışanlarının, uygulamadaki değişiklikleri yakından izlemelerinin sağlanmasını istedi.

YÜZDE 95 AŞILAMA HIZINA ULAŞMAK HEDEF

Genişletilmiş Bağışıklama Programı, doğan her bebeğin aşı takvimine uygun olarak aşılanmasını öngörüyor. Buna göre, GBP'nin hedefleri şunlar:

-Her bir antijen için etkinliği korunmuş aşı ile ülke genelinde yüzde 95 aşılama hızına ulaşmak ve devamlılığını sağlamak,
-12-23 aylık bebeklerin yüzde 90'ını tam aşılı hale getirmek,
-5 yaş altı (0-59 aylık) aşısız ya da eksik aşılı çocukları tespit edip aşılamak,
-Okul çağı çocuklarının rapel (pekiştirme) aşılarını tamamlamak,
-Tespit edilen tüm gebelere uygun tetanoz difteri aşısı dozunu uygulamak,
-Ülkenin poliomyelitten (çocuk felci) arındırılmış durumunu sürdürmek,
-Maternal (doğumsal) ve neonatal (yenidoğan) tetanozu elimine etmek,
-2010 yılına kadar yerli kızamık virüsünü elimine etmek,
-Kızamıkçık ve konjenital rubella sendromunu kontrol altına almak,
-Difteri, boğmaca, Hepatit-B, tüberküloz, kabakulak ve hemofilus influenza tip b'ye bağlı hastalıkları ve streptokokus pnömoniyaya bağlı invaziv pnömokokal hastalıkları kontrol altına almak,
-Aşı güvenliğini sürdürmek,
-Kayıt bildirim sistemini güçlendirmek,
-Toplumun katılımını sağlamak.

ÇOCUKLUK DÖNEMİ AŞI TAKVİMİ

Çocukluk dönemi aşılama takvimi ve uygulanması gereken dönemler ise şöyle:
-Hapatit-B: Doğumda (İlk 72 saat içinde), 1 ve 6. ayların sonunda birer doz.
-BCG (Verem): 2. ayın sonunda.
-DaBT-İPA-Hib (Difteri, aselüler boğmaca, tetanoz, inaktif polio, hemofilus influenza tip b-Beşli aşı): 2, 4 ve 6. ayların sonunda birer doz, 18-24
aylar arasında pekiştirme dozu.
-KPA: (Konguge Pnömokok Aşısı): 2, 4 ve 6. ayların sonunda birer doz, 12. ayda pekiştirme dozu.
-KKK (Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak): 12. ayda bir doz, ilköğretim 1. sınıfta pekiştirme dozu.
-OPA (Oral Polio Aşısı): 6. ayın sonunda, 18-24 aylıkken ve ilköğretim 1. sınıfta.
-Td (Erişkin tipi difteri-tetanoz aşısı): İlköğretim 1 ve 8. sınıflarında pekiştirme dozları.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 31 2009, 20:16:13
Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi açıyor

A.A

 
 
Koç Üniversitesi Tıp Fakültesinin 13 Mart 2009 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname ile resmileştiği bildirildi.

Koç Üniversitesinden yapılan açıklamada, fakültenin kuruluşunun resmileşmesinin ardından Yükseköğretim Kurumu'na eğitim programı ve kadrosuyla birlikte müracaat edileceği belirtildi.

Başlangıçta 50-60 öğrencinin alınması planlanan fakülteye giriş şartlarının üniversitenin diğer programlarından farklı olmayacağı belirtilen açıklamada, eğitim dili İngilizce olacak Tıp Fakültesinin Koç Üniversitesinin ana kampüsünde yer alacağı kaydedildi.

Açıklamada, fakültenin program ve kadrosunun bu döneme yetiştirilmeye çalışıldığı ve fakültenin durumunun ÖSYM öğrenci kılavuzu ve arkasından çıkacak ek kontenjanla belirleneceği vurgulandı.

Tıp Fakültesi Dekanı için görüşmelerin başladığı ve dekan atanmadan öğretim üyesi atamasının yapılmayacağı bildirildi.

Açıklamada, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi için Eğitim Hastanesinin de açılacağı, 200 yataklı olması düşünülen 40 bin metre kare kapalı alana sahip olacak eğitim hastanesinin yeri konusunda Koç Üniversitesinin çeşitli alternatif arayışı içerisinde olduğu ve hastanenin teknik imkanlarının Amerikan Hastanesi vasıflarında, en üst düzeyde olacağı belirtildi.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Koç Üniversitesi Rektörü Attila Aşkar da, Türkiye'de klinik alanında iyi yetişmiş hekimler, onları yetiştiren iyi üniversiteler ve tıp fakülteleri bulunmasına karşın, temel tıp eğitiminde yetişmiş insan sayısının oldukça az olduğunu kaydetti.
Tıptaki büyük gelişmelerin temel tıp alanından geldiği ve bu alanda ciddi bir öğretim üyesi açığı bulunduğunu belirten Aşkar, şu görüşlere yer verdi:

“Koç Üniversitesi temel tıp alanında da önemli yatırımlar yapacak ve üniversitenin diğer programlarında olduğu gibi burada da üst düzey araştırma önem kazanacaktır. 20. yüzyılın fiziğin yüzyılı olduğu söylenir. 21. yüzyılın da biyolojinin yüzyılı olacağı söylenmektedir. Özellikle moleküler biyolojideki gelişmelerle tıp çok yeni bir çehre kazanmak üzeredir. Tabii ki geleneksel tıp uygulamaları, dahiliye de tanı ve tedavi sistemleri, cerrahi müdahaleler devam edecektir, ama tıbbın bu geleneksel yöntemlerinin yanı sıra moleküler tıp da gelişecek, laboratuvardan çıkıp kliniklerde uygulamaya girecektir. Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi, moleküler ve ileri teknolojilerin kullanıldığı tıbbın Türkiye'deki öncülerinden olmak arzusundadır. Koç Üniversitesi bütün dünyadaki ve ülkemizdeki sistemleri inceleyerek en iyi bir program uygulamak için büyük bir heyecan duymaktadır.”
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 31 2009, 20:16:32
Yaşlılara diş bakımı tüyoları

hurriyet.com.tr

 
 
Yaşlılıkta diş bakımı yaparken doğru yöntemleri uygularsanız uzun yıllar ağız sağlığınızı koruyabilirsiniz.


Bu nedenle; akşam uyumadan önce protezlerinizi çıkarıp soğuk suya bırakmayı, protez temizleme tabletleri ve dişi ipi kullanmayı ama en önemlisi de diş hekiminize altı ayda bir uğramayı ihmal etmeyin!

Akıp giden yıllar dişlerimizde bazı değişikliklere neden olsa da, ağız sağlığının bozulması, aslında yaşlanmanın doğal bir sonucu değil. Örneğin; diş bakımına özen gösteren, diş hekimine düzenli olarak giden yaşlı birinin dişleri, yarı yaşındaki bir gencinkinden çok daha sağlam ve sağlıklı olabilir!

Medical Park Bahçelievler Hastanesi Ağız ve Diş Sağlığı Uzmanı Dr. Ahmet Mihmanlı, yaşlılıkta dişlerde meydana gelebilecek değişimleri ve ilerleyen yıllarda dişlere uygulanması gereken bakım yöntemlerini anlattı:

" Ağız sağlığının bozulması, aslında yaşlanmanın doğal bir sonucu değildir. Bu durum; koruyucu diş hekimliği hizmetlerinin yetersizliğine, sistemik hastalıklara, ilaç kullanımına, yanlış ve yetersiz beslenmeye ve  uygun yapılmayan ağız bakımına bağlı olarak gelişir. Hatta çoğu zaman ağız hijyenine dikkat eden yaşlı bireylerin ağız sağlığı, ağız hijyenine dikkat etmeyen genç bireylerden daha iyi olabiliyor.

DÜNYA YAŞLANIYOR, DİŞLER GENÇLEŞİYOR!

" Yakın bir gelecekte; dünya nüfusunun yüzde 20'sinin 65 yaşın üstünde olacağı öngörülüyor. Diğer sağlık sorunlarında olduğu gibi, diş ve ağız sağlığı bakımından da eğitim ve bilinç düzeyinin artmasının olumlu yansımaları oluyor. Örneğin; diş sağlığı konusundaki bilincin artması, doğru beslenme yöntemlerinin uygulanması sayesinde, ileri yaş nüfusunun artışına rağmen, günümüzde dişler daha uzun süreler ağızda kalabiliyor. Özellikle de düzenli diş hekimi kontrolleri, yaşam kalitesini olumlu yönde etkileyebiliyor.

" Düzenli diş bakımıyla ağız sağlığını koruyabilsek de; yaşlanmaya paralel olarak minede meydana gelen aşınma sonucu dişlerde şekilsel değişiklikler görülebilir. Bu durum basit yüzeysel aşınmalardan, önemli madde kaybına kadar ilerleyebilir. Genel olarak, yaşlanma ile ilgili olduğu düşünülen ağız içi değişiklikler; diş kaybı, dişlerin renginde koyulaşma, dişetlerinde çekilmeler, tükürük miktarının azalması, ağız dokusunda ve kaslarda zayıflama ve tat duyusunun azalmasıdır.

" Yaşla birlikte tükürük akışkanlığı azaldığı için bakteriyel plak birikimi dolayısıyla çürük ve dişeti hastalık riski artar.

PROTEZLERİNİZİ YILDA BİR KEZ CİLALATIN GECE ÇIKARIN VE SOĞUK SUDA BIRAKIN

" Yaşlanma ile ilgili olarak ağız içi ve çevre dokularda şekil ve fonksiyon açısından birtakım değişiklikler meydana gelebilir. Bu değişikliklerin ağız sağlığının bozulmasına neden olmaması için; kişisel bakımın ve düzenli diş hekimi kontrollerinin çok önemli olduğu unutulmamalı.

" Yaş ilerledikçe en sık karşılaşılan sorun, dişeti çekilmeleri ve dişlerde aşınmalardır. Ancak dişler, evde yapılan düzenli bakım ve düzenli diş muayeneleri ile bir ömür boyu sağlıklı kalabilir.

" Yaşlılıkta sistemik hastalıklarda artış olduğu için daha özenli ağız bakımı ve 6 ayda bir diş hekimi kontrolü gerekir. Ancak, ağız bakımı iyi olmayan ve ağız dokularını etkileyen sistemik hastalığı olanlar, daha kısa (1-3 ay gibi) aralıklarla doktora gitmelidir.

" Her zaman olduğu gibi yaşlılıkta da dişler günde en az iki kere florürlü bir macunla fırçalanmalı.

" Dişeti dokusunun kaybı sonucu oluşan dişler arası boşluklar, besin birikimine neden olacağı için, bu alanların temizliğinde özellikle de gece ağız bakımı sonrasında arayüz fırçası ve diş ipi ile yapılmalıdır. Ağız gargaraları da önerilir.


" Yaşlılarda dişeti mekanik kuvvetlere karşı dirençli olmadığı için, bu hastalara yumuşak kıllardan oluşan diş fırçaları tavsiye edilir.

FLOR UYGULAMASI YAPILMALI

" Dişlere  yapılan flor uygulamaları ile kök çürüklerinin oluşumu veya başlangıç halindeki çürüklerin ilerlemesi önlenebilmektedir.

" Protez diş kullanan yaşlılar ise yemeklerden sonra protezlerini mutlaka fırçalamalıdır. Ayrıca kullanılan protezlerin yılda bir kez diş hekimine gidilerek profesyonel olarak temizliği yapılmalı, cilalanmalı ve gerekli görüldüğünde yenilenmeli.

" Protezler gece mutlaka çıkarılmalıdır; çünkü dişetlerinizin de dinlenmeye ve havalanmaya ihtiyacı vardır. Çıkarılan protezler  temizlenmeli ve soğuk su içinde tutulmalıdır.

YUMUŞAK FIRÇA VE DİŞ İPİ KULLANIN

" Protez temizleme tabletleri de protezlerin mikroplardan arınmasına yardımcı olur.

" Tüm bunların yanında yumuşak dokular düzenli kontrol edilmeli, olası değişiklikler kanser yönünden mutlaka incelenmelidir.

" Yaşlıda diş kaybı fazla olduğu için, kalan dişler sabit veya hareketli protezlerin tutuculuğunda önemli rol oynarlar. Bu yüzden, çürük dişlerin tedavisi gereklidir.

" Sürekli  alınan bazı ilaçlar ağız kuruluğuna neden olabilirler. Tükürük, dişleri çürüğe karşı koruyan doğal bir salgıdır, bu nedenle tükürük salgısında azalma varsa diş hekimine danışılmalı.

" Ağız bakımını gerçekleştiremeyen yatağa bağımlı hastalarda bu işlemler, hasta yakınları ve yardımcı sağlık personeli tarafından yapılır.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 31 2009, 20:19:55
Göz sulanmasını ciddiye alın

Bizimsaglik.com

 
 
Tedaviye geç kalınan göz sulanmaları görme bozukluklarına yol açabiliyor.


Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferda Çiftçi göz sulanması konusunda bilgi verdi...

Hangi durumlarda çocukların gözleri sulanabilir?
 
Çocuklarda çeşitli nedenlerle göz sulanabilir. Gözyaşı kanalı tıkanıklığı, göz kapaklarındaki yapısal bozukluklar, glokom (göz tansiyonu) hastalığı, gözde çizilme veya yabancı cisim kaçmaları sulanma ile belirti verebilir.
 
Gözü sulanan çocukla ilgili ne yapılması gerekir?
 
Kapak düzeni bozuk olan; içe veya dışa dönük kapakları olan çocuklarda irritasyon göze zarar veriyorsa erken tedavi etmek gerekir. Tedavide geç kalınırsa görmeyi tehdit edebilecek tablolar ortaya çıkabilir. Cerrahi tedavi ile kapak düzeltilerek sorun giderilir. Bir diğer neden olan doğumsal gözyaşı kanalı tıkanıklığıdır. Gözyaşı bezi yeterli üretim yapıyor ama kanal tıkalı ise gözyaşı yüze doğru akar. Yeni doğanlarda gözyaşının buruna aktığı kanallar kapalı olabilir. Çoğunlukla birkaç ayda kendiliğinden açılır. Erken dönemde (ilk 12 ay) masaj yapılarak, enfeksiyon olduğunda ise antibiyotik damlalar ile tedavi sağlanabilir. Bu dönemde masajın doğru yapılması önemlidir. İhmal edilmiş ve/veya yeterli tedavi yapılmamış hastalarda sürekli enfeksiyon gözün diğer bölgelerini etkileyebilir. Bu durumda ve 1 yaşına kadar devam eden sulanmalarda kanala sondalama uygulanmalıdır. Sulanma devam ederse; sondalama tekrar edilebilir. Aynı zamanda kanala silikon tüp uygulanabilir. Bu uygulama ile yüzde 95 başarı elde edilir.
 
İlaç kullanımının kanal açma işleminde yeri nedir?
 
Kanal tıkanıklığı nedeniyle sık sık enfeksiyon olan çocuklarda sürekli antibiyotik kullanmak çözüm değildir, tıkalı kanalın açılması gerekmektedir. 1 yaşında kanal açılmaz ve bekletilirse uygulanan ameliyatın başarı şansı azalır.
 
Başka hangi durumlarda çocuğun gözleri sulanır?
 
Bazen bebeklerde kistik oluşum ile birlikte kanal tıkalı olabilir, bu durumda hiç beklemeden sondalama yaparak kanalı açmak gerekir, aksi takdirde enfeksiyona yol açar, tedavi zorlaşır.

Ayrıca doğumsal glokom (göz tansiyonu), sulanma tablosu ile karşımıza çıkabilir. Gözü çizilen ya da yabancı cisim kaçan çocuklarda da sulanma önemli bir belirtidir. Bütün bu tablolar acil tedavi gerektirir.

Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 31 2009, 20:20:24
469 yıllık mesir macununun öyküsü

A.A

 
 
Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim'in eşi, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Ayşe Hafsa Sultan'ın iyileştirilmesi için dönemin ünlü hekimi Merkez Efendi tarafından 41 çeşit baharat karıştırılarak elde edilen mesir macunu 469 yıldır üretiliyor.

Manisa'yı Mesiri Tanıtma ve Turizm Derneği Başkanı Ufuk Tanık,  yaklaşık 500 yıllık geçmişe sahip mesir macununun dünyada eşine az rastlanan geleneklerden olduğunu belirterek, dernek olarak bu geleneği devam ettirdiklerini kaydetti.

Mesir macununun Manisa protokolü tarafından yıllarca bavul ticaretiyle yurt dışına çıkarıldığını ifade eden Tanık, geleneği sürdürmek adına elde üretim yapmaya devam ettiklerini söyledi.

Tanık, ne kadar üretim yapılırsa o kadar pazara sahip olunması gerektiğini belirterek, şöyle konuştu:

“Mesir macununu yurt dışına ihraç etmek istediğimiz zaman dünyada gıda standartlarına yönelik birtakım çalışmalar var. Biz de dernek olarak bu standartlara uymak zorundayız. Mesela şimdi mesir macununu elde üretiyoruz. Bu mesir macunu Manisa'da imalathanemizde 15 kadın işçinin elinden çıkıyor. Elde yapıldığı için yapılabilecek günlük üretim bellidir. Ne yapmak lazım, çikolata ambalajlarında olduğu gibi makinede kenar kıvrımları tamamen kapanıyor. İhracata yönelik yapılacak üretimde bu teknoloji kullanılabilir. Yani mamul aynı ancak ambalajı tamamıyla daha kapalı. Avantajları da var, daha hijyenik ve sıcak havada da sızdırmaz olur. İhracat için ayrı bir üretim sistemi kurarak, bununla ilgili makine yatırımı da yapmayı düşünüyoruz. Ancak mesir geleneğinden derneğimiz hiçbir zaman vazgeçmeyecektir. Mesir macunumuzun da artık dışarıda aranan bir ürün haline geldiğini görüyoruz ve bu ürünümüzü dünyanın her yerine göndermek için belirli bir teknolojiyi de uygulamamız gerekiyor.”

Tanık, her yıl 21 Mart nevruz günü başlayan temsili karma törenini takip eden hafta sonunda düzenlenen saçım töreniyle Mesir Festivali'nde final yaptıklarını ifade etti.

Derneğe ait imalathanede görevli 15 kadın işçi tarafından mesir macununun imal edildiğini kaydeden Tanık, mesirin kadınlar tarafından kaynatılmasından kesimine ve paketlenmesine kadar elde yapıldığını, teknoloji kullanılmadan aslına sadık olarak üretildiğini söyledi.
Bu geleneği bozmadan sürdürmek istediklerini bildiren Tanık, şunları kaydetti:

“Saçım dışında piyasaya satışa çıkan ambalajlar, güne uygun şekilde paketlenerek tüketiciye ulaştırılıyor. En büyük özelliğimiz bu geleneği yaşatmak ve bu inanışı sürdürmektir. Derneğimizin kuruluş amacı da budur. Bu olayı ticari olarak düşünmüyoruz. Ticaret ikinci planda yer alıyor. Yıl içinde piyasada satılan mesir macunlarından elde edilen gelirlerin tamamını da Mesir Şenlikleri başta olmak üzere Manisa'nın tanıtımında kullanıyoruz.”

Bu yıl kutlanacak 469. Mesir Festivali'nin yerel seçimlere denk gelmesi ve seçim yasakları nedeniyle yeteri kadar coşkulu olmayacağını düşündüklerini ve festival tarihini ertelediklerini bildiren Tanık, sadece karma töreninin yapıldığını, festivalin ise 20-26 Nisanda yapılacağını söyledi.

“MESİR MACUNUNUN BAŞKA ŞEKLİ OLMAMALI”

Bu yıl yenilik olarak mesir lokumu ürettiklerini söyleyen Tanık, lokumu otantik olarak ahşap ambalajda sunduklarını belirtti.

Mesir lokumunun mesir macunuyla özdeşleştiğini, şekil olarak da üretimde sakınca görmediklerini kaydeden Tanık, mesir lokumunun içine mesir macununda yer alan baharatları koyduklarını söyledi.

Bu baharatları kullanarak şeker veya içecek de yapılabileceğini ancak bunun geleneğe gölge düşürebileceğini savunan Tanık, şöyle konuştu:
“Macunu geleneğinde eskiden olduğu gibi sunarak çok iyi anlatmamız gerekiyor. Ama macunun çeşitlendirilmesinde birtakım yenilikler düşünülebilir. Eskiden sadece çubuk şeklinde saçım mesiri yapılıyordu, oysa şimdi küçük boyda ve kavanozda kaşıkla bal kıvamında yiyebileceğiniz şekliyle de üretiyoruz. Tüketimini kolaylaştırmak amacıyla tüpünü yapıyoruz. Ancak bu ürün çeşitlerimizin hepsi kendi tekniği ve geleneği içerisinde yapılıyor. Dernek olarak mesiri çok fazla şekil ve ürün çeşidi olarak üretmek istemiyoruz.”

MESİR MACUNUNUN TARİHÇESİ

1522 yılında Yavuz Sultan Selim'in eşi, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Ayşe Hafsa Sultan hastalanınca, dönemin ünlü hekimi Merkez Efendi, 41 çeşit baharatı karıştırarak elde ettiği ürünü Sultan'a yedirdi. Bir süre sonra iyileşen Ayşe Hafsa Sultan, bu macunun her yıl aynı dönemde üretilerek halka saçılmasını buyurdu. Bunun üzerine her yıl nevruz günü 41 çeşit baharat karılarak hazırlanan mesir macunu, Manisa'daki Sultan Camisi'nin kubbe ve minarelerinden halka saçılıyor. Minare ve kubbelerden saçılan ve şifalı olduğuna inanılan mesir macununu kapabilmek için Türkiye'nin çeşitli illerinden Manisa'ya gelerek Sultan Meydanı'nda toplananlar ilginç görüntüler oluşturuyor.

41 ÇEŞİT BAHARAT

469 yıldır içeriği bozulmadan hazırlanan mesir macununun içinde şu baharatlar bulunuyor:

Tarçın, karabiber, yeni bahar, karanfil, çörek otu, hardal tohumu, anason, kişniş, zencefil, tarçın çiçeği, zerdeçal, Hindistan cevizi, rezene, kebabiye, sinameki, sarı halile, vanilya, darıfülfül, kakule, havlıcan, zulumba, hıyarşembe, safran, iksir, kimyon, galanga, çam sakızı, mirsafi, meyan balı, şamlı şaşlı, limon kabuğu, kremtartar, zağfiran, udülkahır, çöpçini, eskir, tiryak, ravend, limon tuzu, tekemercini tohumu, günbalı.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 31 2009, 20:21:37
El estetiği yeni trend

hurriyet.com.tr

 
 
Ellerimizin, yaşın gizlenemediği organlarımız olduğunu söyleyen Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Erol Kışlaoğlu, bu nedenle el estetiğinin son dönemde önem kazandığını söyledi.


Prof. Kışlaoğlu; ellerimizin genç, sağlıklı ve güzel görünmesini sağlamanın, birkaç basit işlemle mümkün olduğunu belirtti. Kışlaoğlu şunları söyledi:

"Estetik cerrahinin sunduğu imkânlarla günümüzde artık bir insanı âdeta baştan aşağı yenilemek mümkün. Kadınlar da erkekler de, güzel ve genç görünmek için estetiğin bütün imkânlarından yararlanıyor. Ancak en çok kullandığımız, dolayısıyla en kötü şartlara maruz kalan ellerimizin cilt güzelliği, çoğu zaman görmezden gelinir. Ellerimizin cildi, en çok bakımı hak eden organımız olmasına rağmen hep ihmal edilir.

Ellerimiz, yüzümüzle birlikte en çok göz önünde olan bölgelerimizdir. Yaşlanma belirtileri ilk olarak yüzde göze çarpmakla beraber, yüze yapılan gençleştirme uygulamalarının ardından genç ve sağlıklı yüz görüntüsü elde edilse de, kişinin elleri yaşını gösterir. Artık ellerimizin genç, sağlıklı ve güzel görünmesini sağlamak birkaç basit işlemle mümkün. "Non invazif lazer" ile cilt gençleştirme: Ağrısız, ciltte tahriş ve kızarıklık bırakmayan, tedavi sonrası toparlama süresi gerektirmeyen bir yöntemdir. Yenilenen ciltteki hücreler daha düzgün, daha sıkı ve genç görünen bir yüzey oluşturur. Tüm yüz ve el cildi üzerinde görülen yaşlılık belirtileri ve hafif sarkmalar Nd: Yag lazer ile çok iyi bir şekilde tedavi edilirler cildin yapısına ve kırışıklıkların derinliğine göre seans süresi belirlenir. Üçüncü seanstan sonra etkisi gözle görülebilir."

Ellere de peeling yapılıyor

Yüze uygulanan peeling, eller için de son derece başarılı bir yöntemdir. Peeling üst derinin soyulması ile derinin yenilenmesi ve gençleştirilmesidir. Peeling işlemi ile kırışıklıklar,  yorgun cilt, güneş hasarlı cilt, cilt lekeleri gibi pek çok sorun giderilir ve uygulanan bölgedeki cilt daha genç daha parlak ve daha elastik bir hale gelir. Peeling uygulama maddelerinin içerisinde tercih edilen 'gren peel'dir. Tamamen bitkisel olması kimyasallardan ve sentetik maddelerden arınmış olduğu için cilde zarar vermiyor. Bazı peeling türlerinde meydana gelen pigmentasyonlar bu peeling de hemen hemen hiç olmuyor. Orta derinlikte bir soyma yapan bu peeling, diğer orta peeling türlerine nazaran daha çabuk iyileşerek, uygulama yapılan kişilerin iş ve zaman kaybına neden olmuyor. 5 gün tamamlandığında cilt, belirgin derecede daha genç ve parlak görünüyor.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 31 2009, 20:22:07
Tam gün sağlık hizmetlerini aksatır

Coşkun Bel

 
 
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, tamgün yasa tasarısı ve üniversitelerde tam gün çalışma sistemiyle ilgili olarak önemli açıklamalarda bulundu.


Prof. Dr. İsmail Mete İtil şöyle konuştu:

Hekimlerin büyük çoğunluğu memnun değil

"Sağlık alanında son 6 yılda kapsamlı bir değişiklik programı uygulanmaktadır. Program bir  "Dünya Bankası" projesi olup, uluslar arası sağlık örgütleri tarafından da desteklenmektedir. Program bir yandan halka yoğun, ucuz, kolay erişebilinir bir sağlık hizmeti sunarken, bir yandan da sağlık hizmetlerinin devlet tekelinden çıkarılarak özel sektöre açılımını da öngörmektedir. Sağlıkta devletin tüm yurttaşlara ucuz ve yoğun hizmet götürebilmesi düşüncesiyle uygulamada sorunlar yaratabilecek olan özel sektöre açılım arasındaki çelişki ise, devletin özel sağlık kurumlarını da tam bir denetim altına alması ile çözülmeye çalışılmaktadır. Bu en temel çelişkidir. Uzun vadede bunun sürdürülebilirliği son derece güçtür. Özel sektör üzerindeki aşırı baskı kaldırılmalıdır. Özel sektör açılımının yapıldığı bir ortam devletçi anlayışla yönetilemez. Burada hastanelerin rekabet edebilmesine ve kendi yatırım ve istihdam politikalarını oluşturmasına izin verilmelidir. Bu uygulamalardan halkın büyük çoğunluğu memnun olduğunu ifade ederken hekimlerin büyük çoğunluğu ise memnun olmadığını ifade etmektedir. Sağlıkta başarının yakalanması için hekimlerin mutlaka programa uyumu sağlanmalı ve hekimlerin üzerinde hissettiği baskı ortadan kaldırılmalıdır. Eğer biraz empati yapılabilir ve hekimlerin özel çalışma koşullarını sınırlayan anlayış değişirse, başarı ardından gelecektir.

Karmaşa getirir

YÖK Kapsamında yapılacak bir 'Tam Gün' düzenlemesi için yeterli mali kaynak bulunmamaktadır. Son önerilen yasa tasarısı ile, bırakın koşullarda iyileşme sağlamayı, öğretim üyelerinin bugünkü koşullarını sağlamak için bile, Pazar günü dahil çalışması istenmektedir. Tıp fakültelerinde öğretim üyesine hak ettiği ücretleri verebilecek bir döner sermaye düzenlemesi sürdürülebilir bir durum değildir. 'Biz önce yasayı çıkaralım daha sonra düzenlemeler yapılır' demek çözüm değil, karmaşa getirecektir. Tıp Fakülteleri şu anda yüzde 200 döner sermaye ödeyemezken, yüzde 800 ödemeleri öngörülmektedir. Bu ödemeler asıl maaşlara ve emekliliğe yansımayacaktır. Bir yandan rotasyon bir yandan 'Tam gün' çalışmayla öğretim üyeleri belli bir sisteme zorlanmaktadır. Özellikle gelişmiş üniversitelerde birçok değerli öğretim üyesi çok sevdikleri üniversiteden ayrılmak zorunda kalacak, kimisi ise yurt dışı olanaklarını araştıracaktır. Bu uygulamaların hepsinin durdurulması gerekmektedir…

Gönüllü olmayan hiçbir öğretim üyesi rotasyona zorlanmamalıdır

Tıp fakültelerinde görev yapan öğretim üyelerinin rotasyonla başka fakültelere gönderilmesi düşüncesinde ısrar edilmemesi gerekir. Bu sistem süreklilik sağlanabilecek bir sistem değildir. Zaten YÖK yasasının bu maddesi olağanüstü dönemlerde konulmuş ve sonra rafa kalkmış bir maddedir.  Hükümetimizin demokratik açılımlar yaptığı bir dönemde bu maddenin tekrar yürürlüğe konması doğru değildir. Eğer ihtiyaç bulunan fakültelere daimi kadrolar açılır ve bunlara da belirli şartlar getirilirse, bu sorun daha kolay çözülür. Gönüllü olmayan hiçbir öğretim üyesi rotasyona zorlanmamalıdır. Bu gün yerleşmiş üniversitelerde öğretim üyelerinin çoğunluğu mecburi hizmetlerini tamamlamış ve artık ulusal ve uluslar arası üretime geçmişlerdir. Bunların birdenbire tüm yaşamlarının değişmesini istemek doğru bir yaklaşım olamaz. Gelişilmiş üniversitelerde, sadece öğretim üyesi yoğunluğu değil, hasta ve öğrenci yoğunluğu da kat be kat fazladır. Amaç gelişmekte olan Tıp Fakültelerinde öğretim üyesi istihdamı sağlamaksa, bunlar kalıcı kadrolarla sağlanmalıdır ki eğer kadro açılırsa birçok kişi buna müracaat eder.

Muayenehanelerin kapatılması işsizliği körükleyecek

Tam Gün Yasa tasarısı gündemden kaldırılmalıdır. Bu gün artık böyle bir düzenlemeye gerek kalmamıştır. Muayenehanelerin sistemdeki rolü azalmış ve çoğunluk hekim hastanelerde çalışmaya başlamıştır. Muayenehane -hastane ilişkisi ortadan kalkmıştır. Kriz ortamında 40 bine yakın muayenehanenin kapatılması işsizliği körükleyecek, sosyal bir çöküntüye yol açacak, sağlık hizmetlerinde aksamalar olacaktır. Üniversitelerden umulanın üzerinde öğretim üyesi istifaları yaşanacak, bu da eğitim ve öğretimi olumsuz etkileyecektir. Böyle büyük değişikliklerin yapıldığı bir sosyal programın, uygulamasının sorularla dolu olduğu bir yasa tasarısıyla gölgelenmesine izin verilmemelidir. Bu yasa tasarılarının gündeme gelmesi durumunda, Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği olarak, son zamanda etkin bir tavır sergileyen Türk Tabibler Birliği-UDEK'le ortak hareket edeceğiz. Ama kişisel düşüncem ve dileğim, bu yasaların en azından kriz atlatılana kadar erteleneceği ve bir süre sonra da gündemden kaldırılacağı yönündedir. Sağlık alanında, hekimi kucaklamayan, hekimi sistemin dışına iten ve yalnızlaştıran hiçbir değişikliğin uzun süre devam etmesi mümkün değildir. Hekimi kazanmak da çok zor değildir. Yasalar hazırlanırken hekim örgütlerinin görüşleri dinlenmeli ve istenilen değişikliklerin yapılması sağlanmalıdır.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Patrona Holi - Mart 31 2009, 20:22:32
Kök hücrelerden sentetik kan

A.A

 
 
İngiliz bilim adamlarının, embriyonik kök hücrelerden sentetik kan üretmeye çalışacakları bildirildi.

İngiliz Daily Telegraph gazetesinin haberinde, İskoçya Ulusal Kan Nakil Servisinin rehberliğinde yapılacak ve üç yıl sürecek proje kapsamında bilim adamlarının, tüp bebek tedavisi için kullanılanlardan arta kalan insan embriyonlarından çıkarılan kök hücrelerden sentetik kan üretmeye çalışacakları belirtildi.

NHS Kan ve Nakil Ameliyatı ile Wellcome Vakfı'nın destekleyeceği araştırma çerçevesinde bilim adamlarının, doku reddi endişesi olmadan herhangi bir hastaya nakil edilebilen O RH negatif kan grubunu geliştirebilecek embriyonları bulmaya çalışacakları kaydedildi.
Nüfusun yalnızca yüzde 7'sinde bulunan 0 RH negatif kanın, embriyonik kök hücrelerin sonsuz çoğalma yetisi sayesinde sınırsız miktarlarda üretilebileceği belirtildi.

Araştırmanın amacının, hücreleri, acil nakiller için gelişmiş, oksijen taşıyıcı kırmızı kan hücrelerine dönüşmek üzere harekete geçirmek olduğu ifade edildi.

İskoçya Ulusal Kan Nakil Servisinin, birkaç hafta içinde milyonlarca pound tutarındaki araştırmaya fon sağlaması için Wellcome Vakfı ile bir anlaşma imzalamasının beklendiği belirtildi.

İngiliz The Independent gazetesine göre de projeye, İskoçya Ulusal Kan Nakil Servisinin yöneticisi, Edinburgh Üniversitesi profesörü Marc Turner rehberlik edecek.

Başarılı olması halinde araştırma, taze kan için bağışçılara gerek duyan kan nakil servisleri için bir devrim niteliği taşıyacak ve bu sayede enfeksiyon riski olmadan kan nakli yapılabilecek.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Nisan 02 2009, 14:07:40
Onları pasif içici yapmayın

Çocuklarınızın yanında sigara içmeyin.. Aksi takdirde..

Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, 'Sigara içen babaların çocuklarında, sigaranın spermler üzerindeki etkisi nedeniyle başta akut lösemi olmak üzere kanser riskinin arttığını gösteren araştırma sonuçları var'' dedi.

AÜ Onkoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Sigara Savaş Grubu tarafından, Tıp Fakültesi Morfoloji Binası Abdülkadir Noyan Konferans Salonu'nda ''Sigara veya Sağlık Sempozyumu'' konulu sempozyum düzenlendi.

Prof. Dr. İlker Ökten, açılışta yaptığı konuşmada, sigara kullanımının zararlarına ilişkin her geçen gün yeni bulguların ortaya çıktığını belirterek, sigara içenlerin yaklaşık yarısının genç yaşlarda sigaraya bağlı kanserler, kalp damar hastalıkları ve akciğer hastalıklarından dolayı yaşamını yitirdiğini söyledi.

Pasif içicilikten de her yıl binlerce kişinin hastalanarak hayatını kaybettiğini vurgulayan Ökten, ''Sigara içen babaların çocuklarında, sigaranın spermler üzerindeki etkisi nedeniyle başta akut lösemi olmak üzere kanser riskinin arttığını gösteren araştırma sonuçları var'' dedi.

Ökten, sigara kullanımının doğrudan ve dolaylı etkilerinin anlatılması ve farkındalığın artırılmasına ilişkin olarak özellikle sağlık çalışanlarına önemli görevler düştüğünü ifade ederek, ''Doktorların ve hemşirelerin hem kendi sağlıklarını hem ailelerinin sağlığını korumaları hem de topluma örnek oluşturmak için sigara içmemeleri gerekir. Oysa fakültemizde yapılan anketlerde, tıp öğrencilerimizin yüzde 25'inin, hemşirelerin yüzde 50'sinin sigara içtiklerini öğrendik. En kötüsü tıp öğrencilerinin yüzde 50-60'ının sigaraya tıp fakültesine başladıklarını belirledik'' diye konuştu.

-''NİKOTİN, KORDON KANINDA VE ANNE SÜTÜNDE VAR OLMAYI SÜRDÜRÜR''-

AÜ Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı Doğan da psikiyatrik açıdan sigara bağımlılığına ilişkin yaptığı değerlendirmede, sigarının beyin üzerinde doğrudan bir etki yaptığını anlattı.

Nikotinin ''hoşnutluk'' duygusu yarattığını belirten Doğan, şunları kaydetti:

''Hoşnutluk, kişinin kendilik algısında belirli bir yükselme ile dikkati çeker. Kişinin buna bağlı kan basıncı yükselir, kalp hızı artar ve deri damarları kasılır.

Nikotin ayrıca, beyin ve bağlantılı yapılarda uyanıklık yaparken iskelet kaslarında gevşemeye yol açar. Nikotin, kordon kanında ve anne sütünde var olmayı sürdürür. Hamile annelerin sigara içmeye davam etmesi ceninin nikotin etkisine maruz kalması demektir. Bu da bebeğin ileride nikotin bağımlısı haline gelmesinde hazırlayıcı bir zemine yol açmaktadır.''

Doğan, sigara kullanımına ne denli erken başlanmışsa bırakılmasının da o kadar zor olduğunu ifade ederek, ''Sigara bırakıldığında, kanın damarlarda pıhtılaşma hali azalır. Dokuların aldıkları oksijen miktarı artar. Sigara içenlere göre yaşam süresi uzar'' dedi.

-''6 DENEMEDEN SONRA...''-

AÜ Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Uğur Gönüllü ise sigara içen yetişkinlerin yüzde 75'inden fazlasının sigarayı bırakmak istediklerini ve en az yüzde 60'ının bunun için girişimde bulunduklarını söyledi. Bu girişimlerin genellikle başarısızlıkla sonuçlandığını aktaran Gönüllü, ''Bu durum her ne kadar cesaret kırıcı olsa da bırakıp tekrar tekrar başlayanlar sonunda bu amaçlarına ulaşabilmektedir. Sigarayı bırakanların yüzde 20'si bunu ilk seferde başarırken yüzde 50'si ancak 6 denemeden sonra bırakabilmektedir'' diye konuştu.

Sempozyum, öğleden sonra ''Sigara Bırakma Grup Görüşmesi'', ''Öğrencilerimiz ve Sigara'', ''Sigara ile Mücadele'' ve ''Gençlerde Sigara Salgını'' başlıklı oturumlarla devam edecek.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Nisan 02 2009, 14:08:38
Sigaranın sperm üzerindeki etkisi

Sigara içen babaların çocuklarında kanser riski yüksek

Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, 'Sigara içen babaların çocuklarında, sigaranın spermler üzerindeki etkisi nedeniyle başta akut lösemi olmak üzere kanser riskinin arttığını gösteren araştırma sonuçları var'' dedi.

AÜ Onkoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Sigara Savaş Grubu tarafından, Tıp Fakültesi Morfoloji Binası Abdülkadir Noyan Konferans Salonu'nda ''Sigara veya Sağlık Sempozyumu'' konulu sempozyum düzenlendi.

SİGARA KANSERİ TETİKLİYOR
Prof. Dr. İlker Ökten, açılışta yaptığı konuşmada, sigara kullanımının zararlarına ilişkin her geçen gün yeni bulguların ortaya çıktığını belirterek, sigara içenlerin yaklaşık yarısının genç yaşlarda sigaraya bağlı kanserler, kalp damar hastalıkları ve akciğer hastalıklarından dolayı yaşamını yitirdiğini söyledi.

Pasif içicilikten de her yıl binlerce kişinin hastalanarak hayatını kaybettiğini vurgulayan Ökten, ''Sigara içen babaların çocuklarında, sigaranın spermler üzerindeki etkisi nedeniyle başta akut lösemi olmak üzere kanser riskinin arttığını gösteren araştırma sonuçları var'' dedi.

Ökten, sigara kullanımının doğrudan ve dolaylı etkilerinin anlatılması ve farkındalığın artırılmasına ilişkin olarak özellikle sağlık çalışanlarına önemli görevler düştüğünü ifade ederek, ''Doktorların ve hemşirelerin hem kendi sağlıklarını hem ailelerinin sağlığını korumaları hem de topluma örnek oluşturmak için sigara içmemeleri gerekir. Oysa fakültemizde yapılan anketlerde, tıp öğrencilerimizin yüzde 25'inin, hemşirelerin yüzde 50'sinin sigara içtiklerini öğrendik. En kötüsü tıp öğrencilerinin yüzde 50-60'ının sigaraya tıp fakültesine başladıklarını belirledik'' diye konuştu.


-''NİKOTİN, KORDON KANINDA VE ANNE SÜTÜNDE VAR OLMAYI SÜRDÜRÜR''-
AÜ Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı Doğan da psikiyatrik açıdan sigara bağımlılığına ilişkin yaptığı değerlendirmede, sigarının beyin üzerinde doğrudan bir etki yaptığını anlattı.

Nikotinin ''hoşnutluk'' duygusu yarattığını belirten Doğan, şunları kaydetti:

''Hoşnutluk, kişinin kendilik algısında belirli bir yükselme ile dikkati çeker. Kişinin buna bağlı kan basıncı yükselir, kalp hızı artar ve deri damarları kasılır.

Nikotin ayrıca, beyin ve bağlantılı yapılarda uyanıklık yaparken iskelet kaslarında gevşemeye yol açar. Nikotin, kordon kanında ve anne sütünde var olmayı sürdürür. Hamile annelerin sigara içmeye davam etmesi ceninin nikotin etkisine maruz kalması demektir. Bu da bebeğin ileride nikotin bağımlısı haline gelmesinde hazırlayıcı bir zemine yol açmaktadır.''

Doğan, sigara kullanımına ne denli erken başlanmışsa bırakılmasının da o kadar zor olduğunu ifade ederek, ''Sigara bırakıldığında, kanın damarlarda pıhtılaşma hali azalır. Dokuların aldıkları oksijen miktarı artar. Sigara içenlere göre yaşam süresi uzar'' dedi.


-''6 DENEMEDEN SONRA...''-
AÜ Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Uğur Gönüllü ise sigara içen yetişkinlerin yüzde 75'inden fazlasının sigarayı bırakmak istediklerini ve en az yüzde 60'ının bunun için girişimde bulunduklarını söyledi. Bu girişimlerin genellikle başarısızlıkla sonuçlandığını aktaran Gönüllü, ''Bu durum her ne kadar cesaret kırıcı olsa da bırakıp tekrar tekrar başlayanlar sonunda bu amaçlarına ulaşabilmektedir. Sigarayı bırakanların yüzde 20'si bunu ilk seferde başarırken yüzde 50'si ancak 6 denemeden sonra bırakabilmektedir'' diye konuştu.

Sempozyum, öğleden sonra ''Sigara Bırakma Grup Görüşmesi'', ''Öğrencilerimiz ve Sigara'', ''Sigara ile Mücadele'' ve ''Gençlerde Sigara Salgını'' başlıklı oturumlarla devam edecek.


Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Nisan 06 2009, 14:31:45
Kansere sekiz darbe

Soğuk algınlığı gibi gribe yakalanan adamın ilginç öyküsü.

Sekiz kere kanser hastalığına yakalanan ve hepsinden kurtulan 31 yaşındaki iki çocuk babası İngiliz Lawrence Stewart, tıp tarihine bir mucize olarak geçti. Pek çok kişinin hayatını kaybettiği kanser türlerini 'soğuk algınlığı' gibi atlatan Stewart, ilk kez 14 yaşında mesane kanseri olmuş. Kısa zamanda iyileşmiş ama bu kez beyninde tümör olduğu ortaya çıkmış. Üç defa da akciğer kanseriyle mücadele eden mucize adam, bu mücadelelerin hepsini kazanmış. Hayatı boyunca sigara bile içmediğini, sağlığına çok özen gösterdiğini söyleyen Stewart, kanseri 'olumlu düşünerek' aştığına inanıyor. Yaşadığı tüm sıkıntıları atlattığı için huzurlu olduğunu söyleyip, “Herkes grip olurken ben kanser oluyordum. Neyse ki ucuz kurtuldum” diyor. Bir an olsun bile halinden şikâyet etmeyen adam şimdi de kemoterapi tedavisi gördüğü Macmillan Kanserle Mücadele Vakfı için destek bulmaya çabalıyor. Vakfın, kendisinin tedavisi için çok uğraştığını söyleyen Stewart, 10 bin sterlin toplamak için bir kampanya başlattı.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Nisan 06 2009, 14:35:18
Evlilik dışı ilişkide kanser riski

İşte evlilik dışı ilişkide ortaya çıkan ölümcül virüs...

Genç yaştaki kadınlarda görülen rahim ağzı kanserinin en büyük tetikleyicisi olan ve cinsel yolla bulaşan human papillon virüsünün, evlilik dışı ilişki sonucu yayıldığı bildirildi.

Hayatının herhangi bir döneminde hayat kadınlarıyla ilişkiye giren erkek, bu virüsü evlendiği kadına da bulaştırıyor. Op. Dr. Sabri Kartal, kanserde erken teşhisin hayat kurtardığını, sürekli kontroller ve testlerle kanser vakalarının ortadan kaldırılabileceğini söyledi.

Kartal, özellikle 30 ila 50 yaş arasındaki kadınlarda görülen rahim ağzı kanserinin en yaygın belirtisinin cinsel ilişki sonucu kanama ve kanlı akıntı olduğuna dikkat çekerek, “Cinsel hayatı süren kadın bu hastalığa karşı tedbir olarak her yıl smear testi yaptırmalı. Rahim ağzı kanserini ilk evresinde yakalarsanız çok basit ve ucuz bir şekilde hastalığı önleyebilirsiniz”dedi.
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Nisan 06 2009, 14:36:23
Hem kilo almayın hem keseniz zarar görmesin

İşte size mucize bir diyet...

Dyt. Yeşim Çelik, “Kriz döneminde mutfak harcamalarını dengeleyerek sağlıklı beslenme” hakkında bilgi verdi.
 
Elinizde liste olmadan alışverişe çıkmayın

Ne alacağınızı bilmeden, öylesine alışverişe çıkmak gereksiz harcamalar yapmanıza neden olacaktır. Hem ucuz hem taze hem de mevsim sebze ve meyvelerini almak için ilk başvuracağımız yer semt pazarları olmalıdır. Pazara gidilemiyorsa marketlerin manav ve şarküteri reyonlarındaki halk günlerini takip etmek hesaplı bir alışveriş için ilk koşullardan biridir. Kişi aç olduğunda satın alacağı besinlerin miktarı da çoğalabilmekte; ayrıca lüzümsuz bazı besinler de alınabilmektedir. Bunu engellemek için alışverişe açken çıkmamak önemlidir.

Muz yerine elma almayı tercih edin

Satın alacağınız meyve sebzeleri tercih ederken mutlaka mevsiminde olmasına dikkat ediniz. Mevsimlik sebze ve meyveler, turfanda sebze ve meyveden daha besleyicidir ve fiyatları da çok daha ucuzdur. Örneğin meyve alacaksınız; kış mevsimindeyiz bu yüzden bu mevsimde çilek veya kiraz almak yerine portakal, mandalina, elma tercih etmenizi öneririz. Örneğin elmanın besin değeriyle, muzun besin değeri arasında çok fazla fark yoktur fakat fiyat farkı oldukça fazladır. 1 orta boy elma ile 1 küçük boy muzun kalorileri eşittir.

Kişi başına bir tatlı kaşığı zeytinyağı,  hem kilonuzu hem de kesenizi korur

Kış mevsimindeyiz ve bu aylarda enfeksiyon riski yükseldiğinden vitamin ve mineral gereksinimimiz de artmaktadır. Kış sebze meyveleri bu ihtiyacımızı kolaylıkla karşılayabilir. Karnabahar, lahana, kereviz, Brüksel lahanası, ıspanak, pırasa, pazı gibi kış aylarında yetişen sebzeler iyi birer antioksidandır. A,C,E vitaminleri açısından zengin, bağışıklık sistemini kuvvetlendirici ve kanserden koruyucudur. Fiyatları da uygun olan bu sebzeleri pişirmenin yanında çiğ olarak salatalarınızda da afiyetle yiyebilsiniz. Zeytinyağlı olarak tercih edecekseniz besinlerinize zeytinyağını çiğ olaraktan eklemenizin çok daha sağlıklı olacaktır. Kullandığınız zeytinyağını her bir porsiyon sebze yemeğine 1 tatlı kaşığı olarak eklemeniz hem aldığınız kalori miktarı açısından hem de ekonomik açıdan size fayda sağlayacaktır.

Salatada göbek yerine marul ve maydanozu tercih edin

Salatalarınızı hazırlarken yapraklı marulu tercih etmenizde fayda vardır. Çünkü yapraklı marulla göbek marul arasında besin değeri açısından bir fark yokken yapraklı marulun fiyatı göbek marula göre daha ucuzdur. Ayrıca salatalarınıza ekleyeceğiniz maydanoz hem C vitamini ve demir açısından zengindir hem de bütçenize ek bir yük getirmeyecektir. Portakal, mandalina, greyfurt, limon gibi kış meyvelerini de bol miktarda tüketerek günlük C vitamini ihtiyacımızı karşılayabiliriz.

Et yerine yumurta, kurubaklagil veya süt

       “Kriz döneminde et tüketimimiz azaldı, yeterli beslenemiyoruz” diye üzülenler için yumurta, kurubaklagiller ve süt alternatif protein kaynakları olabilir. Yumurta iyi kalite protein içerdiği gibi demir içeriği de yüksek ve ete göre çok daha ucuzdur.

Kriz sofrasında etin yerini tutan akşam yemeği mönüsü

Kurubaklagiller ve tahılı bir arada içeren bir menü besin değeri açısından etin yerini tutabilir. Kurufasulye-nohut ve pirinç-bulgur pilavı ya da yeşil mercimek ve bulgur pilavı yeterli ve dengeli birer menü oluştururlar. Örneğin; etli sebze yemeği yediğinizi düşünelim alacağınız enerji 350 kalori ve protein 15 gr. olacaktır, kurufasulye ve pirinç pilavı toplam 480 kalori ve 16 gr. protein içerir ya da yeşil mercimek ve bulgur pilavını tercih edebilirsiniz o da ortalama 480 kalori ve 16 gr. proteinle et yerine çok iyi alternatif olacaktır. Bu ikilinin yanına mevsim yeşilliklerinden yapılmış bir kase salata, ayran ve tam tahıl ekmeğiyle oldukça besleyici üstelik çok ucuz bir akşam yemeği yiyebilirsiniz.
 
Yemekten sonra özellikle tatlı tüketmek isteyenler için kabak tatlısı hem ucuz hem sağlıklı bir tercih olacaktır. Bir porsiyon kabak tatlısı 330 kaloridir ve bir porsiyonu ortalama 500 kalori olan hamur tatlıları düşünüldüğünde oldukça sağlıklıdır.

İstavritin besin değeri lüferle aynı

Kırmızı et yerine yine yüksek proteine sahip olan tavuk ve balık eti tercih edilebilir. Özellikle balık tüketirken dönemine uygun balık tüketilmesinde fayda vardır. Çünkü bu balıklar daha çok olduğundan ekonomik açıdan fiyatları daha ucuzdur. Örneğin istavritin besin değeri lüferle hemen hemen aynıdır ve fiyatı daha uygundur.

Kahvaltılarda tatlı olarak bal yerine pekmezi tercih etmenizi öneririz. Çünkü pekmez, baldan daha besleyicidir, demir ve kalsiyum açısından iyi bir besin kaynağıdır, kan şekerini daha yavaş yükseltir, ayrıca fiyatı da daha ucuzdur.

Kaliteli protein kaynağı olan süt ve süt ürünlerini de soframızdan eksik etmememizde fayda vardır.

Süt, A, D, E, K, Riboflavin vitaminleri ile kalsiyum ve fosfor mineralleri açısından oldukça zengindir. Kasların çalışmasında, saç ve tırnak oluşumunda oldukça önemlidir. Kalsiyumun hem diş ve kemikleri güçlendirdiği hem kan basıncını düzenleyici etkisi olduğu hem de yağ yakımın hızlandırdığı düşünülürse süt Kalsiyum (Ca) açısından çok bir kaynaktır. Yarım litre sütteki Ca miktarı 5kg et ve 2.6 kg ekmek ve 6.3 kg patates veye 8.5 kg elmadaki Ca miktarına eşittir. Bu miktarları tüketmek kolay olmadığı için her gün en az iki bardak süt içmeliyiz. Ayrıca sütün içerdiği laktoz ( süt şekeri) bağırsak florasını geliştirir. Bu kadar faydasının yanında fiyatı da oldukça uygun olan süt, yoğurt, ayran, cacık, sütlü tatlılara da sofralarımızda daha fazla yer vermeliyiz.

Bayatlamaya başlamış ekmeklerinizi değerlendirin

İşte size birkaç öneri:

1.    Sabah kahvaltısı için peynirli tostlar ya da beş çayınız için ekmeklerinizin üzerine salçalı sos gezdirip üzerlerine birer dilim domates ve peynir ile bir tutam kekikle beraber fırına verip atıştırmalıklar hazırlayabilirsiniz. Protein kalitesini biraz daha artırmak için yumurtada ekleyebilirsiniz.
2.    Ekmeklerinizi küçük parçalar haline getirip fırınlayarak sıcak çorbanızın üzerine koymak için harika kıtırlar yapabilirsiniz.
3.    Hafif ve sağlıklı bir tatlı olarak da az şekerle hazırlanmış şerbeti bayat ekmeklerinizin üzerine gezdirip, üzerine mevsim meyvelerini de ekleyebilir ya da muhallebiyle beraber buzdolabında soğutup yiyebilirsiniz.

Ekmek; etimek, grissini gibi ürünlerle aynı değerde fakat fiyatı çok daha ucuzdur.

Sağlıklı beslenmede özellikle kilo vermek ve kan şekerini dengelemek için diyet yapan kişilerde önerdiğimiz ara öğünlerde grisini ve krem/kaşar/dil peyniri yerine ince bir dilim ekmek ve 1 dilim beyaz peynirle hazırlanmış bir öğün tüketebilirsiniz. Besin değeri açısından 1 dilim ekmek ile 1-2 dilim etimek veya 3-4 adet grisini açısından herhangi bir fark yoktur. Fakat grisini ve etimek fiyatı ekmeğe göre daha fazladır. 1 dilim ekmek 70 kalori iken 3-4 adet grisini de 70 kaloridir ve 2 gram protein içerir. Fakat grisini ve etimek fiyatı ekmeğe göre daha fazladır.

Kahvaltı:

2 dilim beyaz peynir veya lor peyniri
1 adet yumurta
1-2 dilim esmer ekmek
Bol yeşillik+1 adet dilimlenmiş portakal
Bitki çayı veya siyah çay- Toplam: 573 kalori, 15 gram protein

Buna karşılık;

2 dilim salamlı yumurta
2 dilim kaşar
1-2 dilim esmer ekmek
Yeşillik- Toplam: 650 kalori, 18 gram protein

Öğle yemeği;

1 porsiyon nohut yemeği
1 porsiyon bulgur pilavı
1 kase cacık
1-2 dilim esmer ekmek
Mevsim salata- Toplam: 575 kalori, 25 gram protein

Buna karşılık;

1 porsiyon ızgara köfte(yaklaşık 100 gram)
Patates püresi
Ayran
Mevsim salata
1-2 dilim esmer ekmek-Toplam: 595 kalori, 27 gram protein

Akşam yemeği;

1 kase mercimek çorbası
1 porsiyon sebze yemeği
1 kase yoğurt
1-2 dilim ekmek
Mevsim salatası- Toplam: 475 kalori, 16 gram protein

Buna karşılık;

Etli sebze yemeği
1 kase yoğurt
Mevsim salatası
1-2 dilim esmer ekmek- Toplam: 430 kalori,  17 gram protein
Başlık: Ynt: Sağlık Haberleri
Gönderen: Diyez - Nisan 07 2009, 15:00:47
saglik365 1.780 kişiye sigarayı bıraktırdı

1.780 kişi sigarayı www.saglik365.com sayesinde bıraktı.

Türkiye'nin en büyük dijital platformu ADTECH'in katkılarıyla ve Turkcell'in ana sponsorluğunda faaliyet gösteren Sağlık365 platformu tarafından başlatılan 'Sigarasız Hayat Güzel Hayat' kampanyası tüm hızıyla devam ediyor! Ocak ayından bu yana 1.780 kişiye ulaşan kampanya kapsamında 3 kişi Nokia cep telefonu kazanırken, diğer birçok ödül de sahiplerini bekliyor. Kampanyanın bitiş tarihi ise 31 Mayıs 2009.

Ülkenin en genç tüketici kitlesine 12.000 sitelik web ortağı ağı ile erişen ve bu sayede kurumlara ihtiyaçları doğrultusunda çözümler sunan, Türkiye'nin en büyük dijital platformu ADTECH, sigarayı bırakmak isteyen herkesi 'Sigarasız Hayat Güzel Hayat' kampanyasıyla buluşturmaya devam ediyor.

Ana sponsorluğunu Turkcell'in üstlendiği ve Türkiye'deki sağlık kurumlarını, uygulama sağlayıcıları ve düzenlenen interaktif uygulama ve kampanyaları gerek bireylere gerekse hekimlere ulaştırmayı hedefleyen Sağlık365 platformu tarafından düzenlenen kampanya, ADTECH tarafından gerçekleştirilen reklâm planlaması sayesinde hedeflenen kitleye ulaşmış bulunuyor. Ocak ayından bu yana kampanyaya katılan kişi sayısı 1.780'i buluyor.

En çok sayıda arkadaşını kaydeden 3 kişinin birer adet Nokia6300 cep telefonu kazandığı kampanya, katılımcılarına ödüller vermeyi de sürdürüyor. Dileyen herkesin www.saglik365.com adresi üzerinden kampanya ana sayfasına ulaşarak ve “kampanyaya katılmak istiyorum” bölümündeki formu doldurarak ücretsiz olarak üye olabildiği 'Sigarasız Hayat Güzel Hayat', katılımcılarına şu ödülleri vaat ediyor:

• 2 haftalık mobil terapi
Yoğun hayat temposu içinde dileyen herkesin cep telefonları aracılığıyla sigarayı bırakma konusunda destek alabilmesini amaçlayan Mobil Terapi, uzmanlar tarafından hazırlanan SMS'lerin 2 hafta boyunca ücretsiz olarak gönderilmesi esasına dayanıyor. Turkcell hatlı cep telefonuna sahip tüm katılımcılar, 1 SMS/2 kontör karşılığında S365 yazıp 5958'e göndererek 2 haftalık hediye terapisini başlatabiliyor. 2 haftanın sonunda terapi aboneliğine, üç günde bir 6 SMS/12 kontör karşılığında devam edilebiliyor.

• İndirim kuponu
15 tanıdığını kampanyaya davet eden herkes, 'Sigarayı Bırakmanın Kolay Yolu' seminerlerine %20'lik bir indirim kuponuna sahip oluyor. Kazananlar, arzu ederlerse söz konusu kuponu sigara içen bir sevdiklerine de armağan edebiliyorlar.

• Uzmanla bire bir görüşme kuponu
'Sigarasız Hayat Güzel Hayat' kampanyasının katılımcıları, davetiye gönderdikleri 3 kişinin kampanyaya kaydolması halinde, Sağlık365 platformundaki uzmanlarla ücretsiz ve bire bir görüşme fırsatı yakalıyorlar. Sigara içmeyen kazananlar, isterlerse bu kuponu sigara içen bir tanıdıklarına devredebiliyorlar.

ADTECH Genel Koordinatörü Gamze Olgun Parıldamış, konuyla ilgili şunları söylüyor:“ADTECH olarak toplum sağlığını böylesine yakından ilgilendiren bir kampanyada yer almaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Kampanyanın ocak ayından bu yana 2.000'e yakın kişiye ulaşmış olması da bu mutluluğumuz ikiye katlıyor. İnsan sağlığının başlıca düşmanlarından biri olan sigaranın daha az kullanılmasını sağlamak için çalışmalarımızı hızla sürdürüyoruz. Birçok kişinin daha sağlıklı bir hayata adım atmasını sağlamak en büyük kazancımız olacaktır.”