Alternatifim Cafe

Dünya Dönüyor => Tarih => Konuyu başlatan: Mercey - Eylül 17 2008, 21:04:33

Başlık: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:04:33
Bir “nebbaş”ın başına gelenler

Bağdat’ta, bir âmâ ile karşılaşan evliya bir zat ona gözlerinin nasıl kör olduğunu sorunca adam, yaşadığı enteresan hadiseyi şöyle anlatır:

“Ben vaktiyle nebbaş (mezar soyguncusu) idim. Bir gün bana adaletiyle meşhur, yaşlı bir hakimden bahsettiler. Çok hasta imiş ve son anlarını yaşıyormuş. Onu ziyarete gidenlerle birlikte ben de gittim. Bana;

- Bak, ben artık bu dünyadan göçüyorum. Öldüğüm zaman benim kefenimi çalma! dedi ve kefenin değerinden fazla miktarda bir parayı da elime tutuşturdu...

“Hakimin mezarını açtım!”
Kısa bir zaman sonra o âdil hakim dünyadan göçüp gitti. Fakat benim içimi bir fitne aldı. İlla da gidip kefenini soymak istiyordum. Adam bana parasını vermişti ama, “olsun” dedim. “Bu daha iyi, kâr üstüne kâr yapmış oluruz. Adam nasıl olsa öldü. Kalkıp da bana bir şey söyleyeceği yok ya!” dedim ve gidip hakimin mezarını açtım. Kefeni almak için kabre girdiğimde, karşıdan öyle heybetli iki kimse geldi ki, ben şaşkına dönmüştüm. Hiçbir şey yapamadan kabrin içine çömelip kaldım. Ben kefen soymak şurada dursun tir tir titriyordum korkumdan.

Gelenler, hakimin etrafında dolaşıp bir yerinde sakatlık olup olmadığını kontrol ediyorlardı. Her tarafını muayene ettiler. Hiçbir noksanlığı yoktu. “Ne mübarek bir zatmış, hiçbir isyanı yok” diyorlardı. Her tarafını iyice muayene ettikten sonra sağ kulağında bir miktar akıntı gördüler. Acaba bu akıntı neden olmuştur diye biri diğerine sordu. Öbürü şöyle söyledi:

“Zalim olduğuna hükmettiler!”
- “Bu çok adaletli bir hakimdi. Bir davada, bir tanıdığı ile tanımadığı, yabancı bir adamın muhakemesi vardı. Hakim her ikisini de dinledikten sonra tanıdığı zatı haksız gördü ve adaletle hükmetti. Lâkin tanıdığı zat konuşurken, ona daha fazla kulak verip onun söylediklerine daha çok dikkat etmişti, işte bu kulağındaki akıntı bundandır” dedi.

Bu heybetli zatlar aralarında konuşmaya devam ediyorlardı. Hakimin bu hareketinden dolayı zalim olduğuna hükmettiler ve azap edilmesine karar verdiler. Birisi;

- Buna şimdi ne ceza vereceğiz? dedi. Ötekisi;
- Bunun kabrini ateşle doldurmamız gerekiyor, dedi ve orası öyle şiddetli bir ateş yığını içinde kaldı ki, gözlerim hiçbir şeyi görmez oldu. İşte benim kör olmama sebep budur...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:05:07
Allah adamına itirazın sonu!..

Birçok evliyanın hayatını kaleme alan Reşâhat kitabının müellifi Ali bin Hüseyin el-Vaiz enteresan bir hadiseyi şöyle hikâye ediyor: Bir gün Şeyh Abdülkebir hazretlerinin meclislerine girdim. Harem seyyidleri, şeyhleri, âlimleri ve fakihlerinden, meclislerinde pek çok kişi vardı. Şeyh hazretleri ilâhî marifetten söz ediyorlardı. Fakih geçinen ve Allah ehli ile olanların kelâmlarını inkâriyle tanınan kaba bir adam şeyh hazretlerine itiraz etmeğe yeltendi...

Susturmak istediler, fakat...
Mecliste bulunanlardan biri onu dürterek “sus!” diye ihtar etti. Adam mukabele etti:
“Eğer akıl dışı konuşursam bana mâni olunuz! Fakat sözlerim meşru ve makul ise mâni olmayınız!”
O zaman Şeyh hazretleri bana döndüler ve;
“Ey yabancı, beni bu adamdan kurtar!” buyurdular.
Yüzsüz adam ağzını açtı ve şeyhe şöyle hitap etti:
“Ben size zulüm ve sitem mi ediyorum ki, kurtulmak istiyorsunuz?”
Şeyh hazretleri adama hışımla bakarken o devam etti:
“Söylediğiniz bir sözden bana şüphe düştü. Cevap istiyorum! Bu derecede mübalağanın ne manası vardır?”
Şeyh hazretleri aynı hışım ve gazap içinde “Şüphen neymiş? Söyle!” buyurdular.
Fakat o anda olanlar oldu! Adam ağzını açamadan yüzüstü düştü. Bir kilim getirip kaba, patavatsız adamı içine koydular ve dışarı çıkardılar. Şeyh hazretleri geçtikleri hususî dairelerinden henüz dönmemişlerdi ki, adam, kilimin üzerinde can verdi...

“Affetseler olmaz mıydı?”
Bir başka gün Şeyh hazretlerini ziyarete gitmiştim. O âlim geçinen ve aniden ölen adam hakkında, hatırımdan şunlar geçti:
“Ehlullah, kerem ve mürüvvet sahipleridir. O adam ise bunların bâtınlarından gafil, kaba bir kimse idi... Affetseler olmaz mıydı?”
Şeyh hazretleri bu düşüncemi anladılar ve şöyle buyurdular:
“İki tarafı da keskin bir kılıcı kabzasından duvara sağlam şekilde tuttursalar; birden çıplak ve gafil biri gelip bütün kuvvetiyle o kılıca çarpsa, kılıcın bunda ne günahı olur?”
Evet, kafamdaki sorular cevabını bulmuştu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:06:02
Şair Nef’î’yi idama götüren hicivleri!..

Şair Nef’î Efendi, Saraydakilerle alay eden şiirler söyler, yazdığı hicivlerle dönemin birçok isminin nefretini ve öfkesini üstüne çekerdi... İşte bunlardan biri de Vezir Tahir Efendi idi. Ona da hakaret ettiğinden, Tahir Efendi Nef’î’ye “Kelb” demişti. Nef’î de hemen bir şiirle ona cevab verdi:
“Bize kelb demiş Tahir Efendi/İltifatı bu sözüyle zahirdir/Maliki’dir benim mezhebim zira/İtikadımca kelb, tahirdir...”

Şeyhülislam ikaz etti!
Zamanın Şeyhülislamı onu ikaz etmiş, bir Müslümanı kötülerken aşırı gidilirse küfre düşülebileceğini söylemişti. Nef’i de buna karşılık olarak;
“Müftü efendi bize kâfir demiş/Tutalım ben O’na diyem Müslüman/Lâkin varıldıkta ruz-ı mahşere/İkimiz de çıkarız orada yalan...” diyerek cevap vermişti...
Daha sonra tahta çıkan Sultan 4. Murad Han onu Başkatipliğe tayin etti, fakat kimseye ilişmemesini söyledi. Her ne kadar Nef’î, Padişaha bu konuda söz verse de, yaradılışı icabı, kalemini durduramayıp Sadrazam Bayram Paşa hakkında bir hicviye yazdı:
“Gürcü hınzırı, a samsun-ı muazzam, a köpek/Nerde sen, nerde sadrazamlık, a köpek/Vay ol devlete kim ola mürebbisi anun/Bir senin gibi deni cehl-i mücessem, a köpek...”

“Mübarek teriniz damladı!”
Sadrazam bundan son derece incindi. Fakat saray terbiyesi icabı, kimse bunları Padişaha bildirmiyordu. Padişah hasbelkader bunun farkına varınca, onu son defa ikaz etti. Fakat tıyneti icabı, işi daha da ileri götürdü. Halife-i Müslimin olan Padişaha, her zaman yüzüne karşı methiyeler düzdüğü halde, günün birinde onu tenkid eden, alaycı bir şekilde hicveden “Sihâm-ı Kazâ” isimli şiiri yazdı. Padişah bunu öğrenince, onun cezalandırılmasını istedi. Fakat kurnaz Nef’î, hemen saraydaki zenci ağalardan birine giderek Padişahın kendisini affetmesi için bir dilekçe yazması için yalvardı. Saray ağası dayanamayıp bir dilekçe yazdı. Tam imzalarken, kalemden bir damla siyah mürekkep kağıda damladı. O anda şairin hiciv damarı kabardı ve o zor anında bile zenci saray ağasını renginden dolayı kötülemek için “Mübarek teriniz damladı efendim” deyiverdi. Bu onun son sözleri oldu ve zenci saray ağası Nef’î’yi hemen cellada teslim etti. (26 Ocak 1635) yılında idam edildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:06:47
“İbn-i Hüvârâ” Ebû Bekr el-Betâihî


Ebû Bekr el-Betâihî (İbn-i Hüvârâ) Irak’ta yetişen evliyânın büyüklerindendir. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. O zamanda Irak’ta bulunan evliyâ arasında şânı yüce, kadri yüksek bir zât idi. Evliyâdan birçoğu kendisine talebe olup ilim öğrenmiş, istifâde etmiştir...
Önceleri, Betâih beldesinde yol kesicilik yapardı. Bu yolda berâber oldukları arkadaşları vardı. Bu da onların reîsi idi. Bir gece tenhâda, bir kadının, kocasına; “Çabuk buraya gel! Nerede ise İbn-i Hüvârâ ve arkadaşları gelip bizi bulurlar, yakalarlar” dediğini duydu.

“İnsanlar benden korkuyorlar”
O anda gizliden de bir ses; “Allahü teâlâdan korkma zamânın gelmedi mi?” diyordu. Bu sözler çok tesir etti. Ağlamaya başladı. “İnsanlar benden korkuyorlar, ben ise Allahü teâlâdan korkmuyorum. Olacak iş değil” dedi. Tövbe edip Allahü teâlâya yöneldi. Arkadaşları da tövbe edip, haydutluktan vazgeçtiler. İbn-i Hüvârâ, bundan sonra tam bir dönüşle Allahü teâlâya yöneldi. Tam bir sıdk, ihlâs ve kuvvetli bir irâde ile Allahü teâlâya giden yolda ilerlemeye, yükselmeye başladı. Allahü teâlânın lütfu, inâyeti ve tevfîki ile kısa zamanda velîlerden oldu ve şânı yüceldi.
Ebû Bekr el-Betâihî, hazret-i Ebû Bekir’in rüyâda kendisine hırka ve takke giydirdiği ilk zâttır. Ebû Muhammed Şenbekî ve başka birçok velî, kendisinden ilim ve feyz aldı...

“Rabbimden ahid, söz aldım”
İnsanlar akın akın gelip, bu mübarek zatın bereketli sohbetlerinden istifâde ederlerdi. O zamandaki evliyâ ve âlimler, ona; saygı, hürmet ve tâzimde ve sözlerine îtibâr etmekte ittifak hâlinde idiler. Bir ihtilâf meydana gelirse, son söz onun olurdu. Hal ve hareketleri, sûreti, ahlâkı çok güzel idi. Tam bir edep ve tevâzu sâhibi idi. Dînin hükümlerine uymakta çok sabırlı ve gayretliydi. Bunda gevşeklik göstermezdi. Dîne bağlı ve Ehl-i sünnet îtikadında olanlara çok ikrâmda bulunurdu.
Bu mübarek zat vefat ederken buyurdu ki:
“Kırk çarşamba kabrimi ziyâret edene, sonunda kendisine Cehennemden kurtulduğuna dâir berât verilir.”
“Benim türbeme giren bir cesedi ateşin yakmaması için Rabbimden ahid, söz aldım.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:07:37
Seyyid Zeyd bin Zeynel’âbidîn

Zeyd bin Zeynel’âbidîn, Tâbiînden ve fıkıh âlimidir. Hazreti Hüseyin’in torunu ve İmâm-ı Zeynel’âbidîn’in oğludur. İlk önce babasından ders almaya başladı. Daha sonra ağabeyi Muhammed Bâkır, Ebân bin Osman, Urve bin Zübeyr, Abdullah bin Hasan, Abdullah bin Ebî Râfi’ gibi âlimlerden ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etti. Medine’den başka diğer İslâm memleketlerini de dolaşarak oralarda ilim tahsil etti. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâbından bazılarını gördü.

Zamanının bir tanesi idi...
Zeyd bin Zeynel’âbidîn, fıkıhta ve kırâat ilminde zamanının bir tanesi idi. Hitâbette eşi yoktu. Güzel konuşmaları ile etrafındakilerin dikkatini çeker, dinleyenlere sözleri tesîr ederdi.
Âlimler onun için şunları söylemiştir: “Zeyd’i her gördüğümüzde, yüzü daima aydınlık ve nurluydu.”
Zamanındaki bölücüler, Zeyd hazretlerinin değişik memleketlere ilim için yaptığı seyahatleri bahane ederek Halife’yi aleyhine kışkırttılar. Onun ilim için dolaşmayıp, hilâfete geçmek için çevresine adam topladığını söylediler. Halife de O’nun Medine dışına çıkışını yasakladı. Fakat o mübarek bir fırsatını bularak Kûfe’ye gitti. Orada Ehl-i beyt taraftan gözüken bölücülerin kışkırtması ve Halife’nin yakalattıracağı endişesiyle savaş için hazırlanmaya başladı. Kendisine binlerce kişi bîat etti. Başka şehirlerden de yardım vaat ettiler...

“Sen de düşman olmalısın!..”
Halife’nin askerleri Kûfe’ye yaklaştıkları sırada taraftarları gözüken münafıklar Zeyd hazretlerine “Biz Ebû Bekir ve Ömer’e düşmanız, sen de düşman olmalısın” dediler. O da, “Büyük dedem olan Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem” dedi. Bunun üzerine dört yüz kişi hariç, diğerleri onu savaş alanında terk ettiler. Zeyd hazretleri, bunlara “ve kad rafadûnî” dedi. (Beni terk ettiler) mânâsına gelen bu sözden dolayı, hıyânet edenlere “Râfızî” denildi. Bu sözler, Zeyd hazretlerinin son sözleri oldu. 122 (m. 740) senesinde yapılan savaşta şehîd edildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:08:20
Medine yollarında... Cündeb bin Damre

Cündeb bin Damre, çok zengin ve çok yaşlı ve dört erkek evlâd sahibi Mekkeli bir Müslümandı. Hicret edememeşti. Birçok Müslüman Mekke’den Medine’ye; Resulullah’ın yanına göçmüşken O’nun hâlâ Mekke’de durup kalması yüreğini yakıyordu. Nisâ sure-i şerifesi, bu yangını harlandırdı; ihtiyar çınar tutuştu. Sure-i şerifede mealen “Mü’minlerden mazereti olmadan yerlerinde oturup kalanlar; elbette mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle bir olamazlar!..” diye buyuruluyordu... Cündeb radıyallahü anh, Rabbine yalvarmaya başladı:

“Bu şehirden rızkımı kaldır!”
“Allahım! Hicret etmemek için benim hiçbir mazeretim yok! Buna rağmen hâlâ buradayım! Halbuki Habibin Medine’de. Ey Allahım! Benim bu şehirden rızkımı kaldır. Beni müşriklerin yanından ayırarak hicret yurduna gönder. Oraya gitmek, Resulünle olmak; O’nun hizmetinde bulunmak istiyorum...”
İhtiyar Müslüman, çok geçmeden hastalandı. Evlâdları yatağının önüne diz çöktüler; onlara buyurdu ki:
- Beni Mekke’den çıkarın!
- Nereye çıkaralım babacığım, nereye gitmek istiyorsun?
- Hasretinde olduğum yere; hicret yurduna... Resul aleyhisselamın yanına.
Evlatları “Peki babacığım” dediler ve hemen, hiç vakit kaybetmeden mübarek sahabiyi bir deveye bindirerek yola koyuldular...

Hicret sevabına kavuştu...
Hayvanın üzerinde hasta ve yaşlı bir insan; önde uzayıp giden sapsarı çöl, tepede yakıcı güneş var ama elde özlenilen Medine’ye kavuşacak kadar ömür var mı? Hayır... Ne yazık ki Cündeb hazretlerinin ömrü Medine yakınlarına varıldığında bitti...
Şimdi Eshab-ı kiramda bir merak:
- Acaba, diyorlar. Cündeb bin Damre muhacir mi; hicret sevabına kavuştu mu?
Nisa suresinin yüzüncü ayet-i kerimesi geldi... Evet; Cündeb radıyallahü anh Medine’ye varamamış olsa da; hicret etmiş ve hicret sevabına da kavuşmuştu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:09:01
“Önümde ateşten bir dağ var!..”

Mâlik bin Dînâr hazretleri, gençliğinde mal mülk sâhibi bir zengin yiğitti. Büyük velî Hasan-ı Basrî hazretlerine talebe olunca, bütün mallarını ve parasını, fakir talebelere harcadı. Kalbinden Allahü teâlânın aşkından başka her şeyin sevgisini çıkardı. Ömrünün büyük bir kısmını Basra’da geçirdi. İyi halleri ve çok kerâmetleri görüldü. Güzel ahlâkı dillere destan oldu...
Bu mübarek zat buyurdu ki: “Âlim, bildiği ile amel etmediği zaman, yağmur damlasının yalçın kayadan kayması gibi, vaaz ve nasîhati gönüllerden silinir gider.”

Yahudi bir komşusu vardı...
Kira ile bir ev tutmuştu. Komşusu ise bir Yahudi idi. Bu evin bir duvarı Yahudinin duvarıyla bitişikti. Yahudi yaptığı pisliği bu duvara atarak devamlı kirletmeyi âdet haline getirmişti. Uzun bir zaman geçmesine rağmen bir şikâyet gelmediğine hayret eden Yahudi, Mâlik bin Dinar’a gelerek, heladan, pis kokudan rahatsız olup olmadığını sordu. Mâlik bin Dînâr hazretleri ise rahatsız olduğunu, fakat yıkayıp temizlediğini bildirdi. Yahudi hayret içinde bu sıkıntıya niçin katlandığını sorduğunda, cevaben;
“Allahü teâlânın rızâsı için.” Çünkü o buyurdu ki: “...Ve öfkelerini yutup insanları affedenler...” (Âl-i İmrân 134)
Yahudi bunun üzerine “Ne iyi bir din ki, Allah’ın dostu, Allah’ın düşmanının verdiği eziyetlere katlanmakta, asla feryâd etmemekte, kimseye söyleyip şikâyet etmemektedir” diyerek Müslüman oldu...

Bir hasta ziyaretine gitmişti!..
Bir gün hasta ziyâretine giden Mâlik bin Dînâr hazretleri durumu şöyle anlatıyor:
“Hastanın hâlinden, ölüm durumunun yakın olduğu anlaşılıyordu. Kendisine Kelime-i şehâdeti telkin etmek (söyletmek) için uğraştım. Fakat ne kadar uğraştımsa da söylettiremedim. O durmadan ‘on, on bir’ diyordu. Sonra kendisine gelip bana;
-Ey Üstadım! Önümde ateşten bir dağ var! Ne zaman şehâdet kelimesini söylemeye çalışsam, bu ateş bana hücum ediyor, dedi.
Bunun üzerine mesleğini sorduğumda; malını ribâya veren, faiz yiyen, ölçü ve tartıda hile yapan biri olduğunu anladım...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:10:00
Kırâat âlimi ve hattat Müştâk Efendi


Müştâk Efendi Anadolu’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. İsmi, Muhammed Mustafa Müştak’tır. Anne tarafından soyu Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerine ulaşır...

Müştâk Efendi, 1758 (H.1172) senesinde Bitlis’te doğdu. 1831 (H.1247) senesinde bozuk itikatlı kişiler tarafından şehîd edilen Müştâk Efendi, Muş Kabristanında medfundur.
Bu mübarek zat, Hakkârî beylerinden olduğu halde dünyâ malı ve rütbelerinden yüz çevirmişti. Babalarından kendilerinin idâresine giren yirmi yedi köydeki ne kadar mal varlığı ve geliri varsa, hepsini terk etmişti. Mânevî saltanat ona, dünyânın yanında üstün ve kıymetli olmuştu...



Mânevî iltifâtlara kavuştu...
Müştâk Efendi, tahsîlini Bitlis ve civârında yaptı. Amcası Hacı Mahmûd Hocadan okudu. Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Kırâat ilminde üstün bir dereceye yükseldi. Hattat olup, çok güzel yazı yazardı.
Amcası Hasan Şirvânî’nin sohbetlerinde kalb gözü açıldı ve tasavvuf yolunun basamaklarından seyr ve sülûku tamamlayınca Bağdât’a gitti. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bu ziyârette mânevî iltifâtlara kavuştu.
Müştâk Efendi 1790-1814 senelerinde İstanbul’a geldi. Konya’ya hazret-i Mevlânâ’yı ziyârete gitti. Orada bereketlenmek için Mesne-
vî-i Şerîf okuttu. Konya eşrâfından çok yakınlık ve sevgi gördü.
Her İslâm âlimi gibi bu mübarek zat da hocasını çok sever ve;
“Pîrimiz, sultânımız Hâcı Hasan Şirvânî’dir.
Ahseni takvîme hayrân olmuşuz, hayrânıyız” beytini çok okurdu...

“Şehîdlik rütbesini ihsân et!”
Müştâk Efendi, İstanbul’a oradan da Muş’a giderek insanlara ilim öğretmeye devâm etti. Muş’ta iken bozuk îtikâd sâhibi kimselerin hücûmuna uğradı. Dergâhında el açıp;

“Yâ Rabbî! Bu âciz kuluna şehîdlik rütbesini ihsân et. Ancak o zaman sevgili kulun Hasan’ına (amcası ve aynı zamanda hocası olan Hasan Şirvânî’yi kasdediyor) kavuşurum” diye duâ ve niyâzda bulundu. Duâsı kabûl edildi. Evinde seccâdesi üzerinde iken boğularak şehîd edildi. Seccâdesinin altından bir kâğıda yazılı şu na’t-ı şerîf çıktı:

“Yâ Resûlallah! Ulüvv ü şân senin,
Server-i kevneynsin, fermân senin,
Dest-i hükmünde şehâ çevgân senin
Top senin, cevlân senin, meydân senin,
Söz senin, sohbet senin, devrân senin.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:11:45
Bir şefkat timsali Pertevniyal Sultan

Pertevniyal Sultan (1812-1883) Osmanlı Padişahı Abdülaziz Hanın annesi ve II. Mahmud Hanın hanımıdır. 1829 yılında II. Mahmud Hanın hanımı oldu. 10 yıllık bir evlilikten sonra Padişah vefat etti. 25 Haziran 1861 tarihinde Sultan Abdülmecid’in vefatı üzerine oğlu Abdülaziz Han tahta geçince Pertevniyal Sultan da “Valide Sultan” unvanını aldı. Oğlunun bütün saltanatı boyunca Valide Sultan kaldı.

İstanbul’u çeşmelerle donattı
Bu mübarek kadın, hayır hasenat işlerine çok önem verirdi. Pertevniyal Lisesi’ni ve Pertevniyal Valide Sultan Camii’ni yaptırdı. İstanbul’un çeşitli yerlerini çeşmelerle donattı. Bunlardan bazıları, Karagümrük’te Pazar Meydanı arkasında, Defterdar’da ve Şehremini’dedir. Aksaray’daki kendi ismini taşıyan caminin avlu kapısındaki çeşme ise en güzel mimari eserlerdendir.
Oğlu vefat edince “Valide Sultan”lık dönemi bitti ama 7 yıl daha yaşadı. 5 Şubat 1883 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda vefat etti. İstanbul’un Aksaray semtinde bulunan kendisinin yaptırmış olduğu Valide Sultan Camii’ndeki Pertevniyal Sultan Türbesine defnedildi.
Pertevniyâl Vâlide Sultan vefat ettiğinde, kendisini sâlih bir kimse rüyâsında güzel bir makâmda gördü ve sordu:
- Yaptırdığın cami dolayısıyla mı bu makama yükseldin?”
Pertevniyâl Vâlide Sultan;
- Hayır, dedi.
O sâlih zât şaşırarak;
- O hâlde hangi amelinle bu mertebeye ulaştın? diye sordu.

“Merhametimden dolayı kavuştum”
Vâlide Sultân şu ibretli cevabı verdi:
- Çok yağmurlu bir havaydı. Eyüp Sultan hazretlerini ziyârete gidiyorduk. Yol üzerinde kaldırım kenarında oluşan su birikintisi içinde cılız bir kedi yavrusunun çırpındığını gördüm. Faytonu durdurdum; yanımdaki hizmetçiye “Git, şu kediciği al, yoksa zavallı boğulacak!..” dedim. Hizmetçi ise; “Aman Sultânım! Üstümüz kirlenir” deyip getirmek istemedi.
Ben de onu kırmamak için arabadan kendim inip çamurun içine girdim ve o kedi yavrusunu kurtardım. Kedicik titriyordu. Acıdım ve onu kucağıma alıp, iyice ısıttım, doyurdum. Çok geçmeden zavallıcık canlanıverdi. Allahü teâlâ bu yüce makamı, işte o kediye olan bu küçük hizmet ve merhametimden dolayı bana ihsân eyledi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:13:13
Bir gönül sultanı Abdülehad Nuri

İstanbul’da yetişen evliyanın büyüklerinden olan Abdülehad Nuri hazretleri, Miladi 1594 yılında Sivas’ta doğmuştur. Sultanahmed, Ayasofya ve Bâyezıd camilerinde yıllarca “Cuma Vaizliği” yaparak insanlara her konuda rehber olmuştur... Resulullah efendimizin işaretleri ile tüm tarikatların manevi terbiye ve taçları Abdülehad Nuri hazretlerine verilmiştir. Tarihe büyük bir olay olarak geçen, Kadızade’nin cehli zikir ehline karşı almış olduğu tavır ve birtakım isnadları çürüten risaleleri meşhurdur. Yirmi iki de Türkçe kitabı mevcuttur...

“Size âlemin kutbu diyorlar!”

Çok kerameti görülen Abdülehad Nuri hazretleri bir gün Süleymaniye Camii’nde vaaz ederken kürsüye küçük bir kâğıt konulur. Âdeti olduğu üzere vaazdan sonra okurlar. Kâğıtta “Size âlemin kutbu Gavs-ı Azam diyorlar. Eğer kutub iseniz beni burada hemen helak edin” diye yazmaktadır.

Bunun üzerine Abdülehad Nuri hazretleri “Taassup kişiyi ne makama götürürmüş. Sübhanallah! Biz bir aciz hakiriz. Halk bizi kutub olarak biliyor. Hak teala onları tasdik etsin. Lakin kutub olanlar ‘ya, tabii’ deyip kadir olduğu şeyi yapar mı sanırsınız? Kutublara cefa edildikçe onlar af ile muamele ederler. O mertebelere de bu vesile ile erişirler. Lakin evliyaullah kabzası yerde kılıç gibidir. Bir adam o kılıca vurursa kabahat kılıcın mıdır, vuranın mıdır?” der.

Abdülehad Nuri hazretleri dışarı çıkarken biri ağlayarak yanına gelir ve “Aman sultanım, hatamı anladım affımı rica ederim” derse de, Abdülehad Nuri hazretleri “Cenab-ı Hak, kurtulmuşların imanı ile ruhu teslim ettirsin” der ve adam o anda vefat eder...

“Bizim halimizi sen bilirsin!”

Bu mübarek zat, 1651 yılı Muharremi’nin sonlarına doğru hastalanır... Valide Sultan, IV. Mehmed, Vezir-i azam ve Şeyhülislamın gönderdikleri hekimleri kabul etmeyen bu gönül sultanı, “Lokman-ı Zaman” olarak bilinen Kazganizade Süleyman Ağa’nın ısrarını kıramayarak kabul eder ve der ki:

“Süleyman Ağa, bizim halimizi sen bilirsin, biz davet olunduk bizi bekliyorlar, Rabbil âlemini tercih ettik...”

Hastalığının yedinci günü abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra, cuma günü ikindi vakti sonrası ruhunu teslim etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:14:31
Kûfe Kadısı İyas el-Müzenî


İyas bin Muaviye el-Müzenî, Hicri 46. yılda Arabistan’da doğdu. Müzeyne kabilesine mensup çocukta, çocukluğundan itibaren asalet ve zekâ işaretleri belirdi. Ailesiyle birlikte Basra’ya gitti, orada yetişti ve tahsilini orada yaptı. Halife Ömer bin Abdülaziz onu Kûfe’ye kadı olarak tayin etti. Vefatına kadar da bu vazifede kaldı...

Çetrefil bir dava gelir!..
Kadı İyas, içinden çıkılmaz zannedilen pek çok davayı çözüme kavuşturmuştur. Bunlardan birisi şöyledir:
İki arkadaş ona birbirlerini şikâyet ettiler. Birisi, diğerine parasını emanet olarak verdiğini, isteyince de öbürünün inkâr ettiğini iddia etti. Kadı İyas, dava edilen adama verilen emanetin durumunu sordu. Adam onu inkâr etti ve şöyle dedi:
-Arkadaşım, delili varsa, getirsin. Değilse, benim yemin etmem gerekir.
Kadı İyas, parasını emanet olarak veren adama dönüp;
-Malı ona nerede verdin? dedi. Adam;
-Şöyle bir yerde, dedi. Kadı İyas;
-Orada ne vardı? dedi. Adam;
-Büyük bir ağaç vardı. Birlikte ağacın altında oturup gölgesinde yemek yedik. Ayrılmaya niyet edince, ona paramı emanet olarak verdim, dedi. Kadı İyas ona şöyle dedi:
-Ağacın bulunduğu yere git, belki oraya vardığında, paranı nereye koyduğunu ve ne yaptığını sana hatırlatır. Sonra da gördüklerini bana bildirmek için yanıma gel.
Adam gitti. Kadı İyas, davalıya;
-Arkadaşın gelinceye kadar otur, dedi ve o da oturdu. İyas hazretleri, oradaki diğer davacı ve davalılara dönüp onların davalarını incelemeye başladı. Bir taraftan da öbür dâvâlıyı gizli gizli gözetliyordu.
-Arkadaşın parayı sana verdiği yere ulaştı mı acaba? dedi. Adam boş bulunarak;
-Hayır, orası buraya uzaktır, dedi. Kadı İyas ona;
-Ey yalancı! Parayı aldığın yeri bildiğin halde onu inkâr ediyorsun ha! dedi. Adam şaşkınlıktan donakaldı ve emanete hıyanetini ikrar etti...

Rüyasında babasını görür...
İyas bin Muaviye 76 yaşına ulaşınca, rüyasında kendini ve babasını iki ata binmiş olarak gördü. İkisi birlikte koştular, ne o babasını ne de babası onu geçebildi. Onun babası 76 yaşında ölmüştü.
Kadı İyas bir gece yatağına çekildi ve ailesine şöyle dedi:
-Bu gecenin hangi gece olduğunu biliyor musunuz? Onlar;
-Hayır, diye cevap verdiler. O;
-Bu gece babam ömrünü tamamlamıştı, dedi. Sabah olunca onu ölü buldular...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:15:17
“O’na gidiyorum gelen var mı?..”


Ebû Abdullah Muhammed bin Yahya, Yemen’de yaşamış olan fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. Doğum yeri ve tarihi bilinmemektedir.

Ebû Abdullah hazretleri Aden şehrindeki âlimlerden fıkıh ilmini öğrendi ve Hanbeli mezhebinde söz sahibi oldu. Uzun seneler Aden şehrindeki Mescid-i Tevbe adı ile meşhur olan camide ders verdi. İnsanlardan başka cinlere de fetva verirdi.

Fıkıh ilminden başka tasavvufta da yüksek derecelere kavuşmuşan bu mübarek zatın kerametleri Yemen halkı arasında yayılmıştı. Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:


Dostluğun anahtarı...
“Minnet sâhibinin ihtiyâcını görmek, dostluğun anahtarıdır.”
“Kişinin aklı, hilmi ve yumuşaklığı, cömertliği, ayıplarını örter. Her hâlinde doğru olması, onu kuvvetli kılar.”
“Allahü teâlânın emrettiği şeylere uy! Kim Allahü teâlânın emirlerine uyarsa, sağlam bir kale içinde hıfz olunmuş korunmuş olur.”
“Allahü teâlâ bir kimseye iyilik ile muâmele ederse, ondan kerâmetler zuhûr eder.”
“Kalpten riyâ hastalığı, ihlâs ile, yalan hastalığı ise, doğruluk nûru ile giderilip tedâvî olunur. Kim nefsinin arzu ve isteklerine muhâlefet eder karşı çıkarsa, Allahü teâlâ onu, ünsiyet, dostluk ve muhabbet makâmına kavuşturur.”
“Dâima şerefli olmalısın. İnsanlara ihtiyaç arz etmedikçe şerefini ve iyiliğini muhafaza etmiş olursun.”


“Ölüm tatlı bir bahardır”
Ebû Abdullah Muhammed bin Yahya hazretleri 1277 (H.676) senesinde Yemen’in Aden şehrinde vefat etti. Son nefesinde buyurdu ki:

“Ölümü hatırlayan, uzun emeli unutur. Allah ve Resulünü seven, onlara kavuşmak ister. Dünyasını mamur, ahiretini viran eden, ölümü istemez. Bize ölüm tatlı bir bahardır. Allah birdir. Muhammed aleyhisselam onun kulu ve Resulüdür. O Resul ki aşkın, sevginin, şefkatin, merhametin kaynağıdır. Bütün hayırların neşredildiği ışıktır, nurdur. Gelen var mı, ben O’na gidiyorum...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:16:11
Yalancı şahitliğin sonu böyle rezil olmaktır!..


Vaktiyle Durmuş adında bir şaklaban vardı. Bu adam hem kervanbaşıydı hem de kervanda bulunanları eğlendiriyordu. Bir gün kervan bir şehrin kenarında konakladı. Durmuş, ihtiyaç için çarşıya gitti, dükkanlara bakarken yanına birisi sokuldu ve Durmuş’a şöyle bir teklifte bulundu:

-Merhaba ahbap! Sen burada ne yapıyorsun? Benim tam senin gibi bir adama ihtiyacım vardı. Mahkemede bana yalancı şahitlik yaparsan sana bir kese altın vereceğim!..

Teklifi hemen kabul etti!..
Durmuş teklife balıklama atladı ve hemen kabul etti. Beraber mahkemeye gittiler...

Davacının öğrettiği şekilde hakimin huzurunda, Durmuş yalancı şahitliğini yaptı...

Hakim adil ve zeki bir insandı. Onun arkasından iki adam gönderdi. Gözcüler Durmuş’u davacıdan altınları alırken gördüler ve hakime haber verdiler. Meğer ki, bu şehirde yalancı şahitlik yapanların yüzü gözü siyahla boyanır ve başına da sivri bir külah geçirilirdi. Sonra da arkasına ve önüne “Yalancı şahitliğin sonu böyle rezil olmaktır” diye yafta yapıştırılır, eşeğe ters bindirilir, çarşı pazar dolaştırılırdı. Daha sonra da tabii ki hapse atılırdı. İşte Durmuş da bu cezayı çoktan hak etmişti...


Bir de ne görsünler!

Bu arada kervanın gitme vakti gelmişti. Fakat Durmuş ortalıkta yoktu. Durmuş’u aramaya başladılar. Bir de ne görsünler! Kervancıbaşının yüzü boyalı, başı külahlı, üzerinde ilan yapışmış, eşeğe ters bindirilmiş dolaşırken buldular. Yolcular, bunu yine Durmuş’un bir oyunu diye düşündüler. Halkı güldürmek için yaptığını zannettiler. Onun yanına geldiler ve;

- Yahu Durmuş Ağa! Sen ne yapıyorsun? Yeter artık bırak şu soytarılığı, kervan gidecek seni bekliyoruz, şimdi oyun yapmanın zamanı mıdır? dediler.

Durmuş onları görünce kendi halinden çok utandı. Düştüğü çirkinliğin fark edildiğini zannetti ve üzüldü. Bu arada kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Arkadaşlarına baktı ve;

- Bu sefer oyunu ben çıkarmadım. Hakim Bey oynadı, dedi. Kalbi heyecandan durdu ve o anda son nefesini verdi. Oradakiler olanlara bir anlam veremediler ve şaşırıp kaldılar. Durmuş’un boynundaki yaftayı okuyunca işin aslını anladılar...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:16:56
Resûlullahın Bayraktarı Mus’ab bin Umeyr

Mus’ab bin Umeyr, Eshab-ı kirâmın ileri gelenlerindendir. Mekke’de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Muhammed aleyhisselâmın insanları İslâm’a davet ettiğini öğrendi. Vakit kaybetmeden hemen Peygamber efendimize giderek iman etti. Müslüman olduğunu ailesi duyunca kendisine çok eziyet ettiler...

Habeşistan’a hicret eden ilk kafileye katılıncaya kadar ailesi tarafından hapiste tutulan Hazreti Mus’ab, hicret imkânı çıkınca, dinini daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için hicret etti. Bir süre orada kaldıktan sonra Resûlullah efendimizin yanına döndü...

Medine’nin ilk muhaciri...

Bu sırada Birinci Akabe Biatı olmuş ve Medinelilerden bir grup, İslâm’ı kabullenmişti. Kendilerine İslâm’ı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Resulullah efendimizden bir öğretmen istediler. Peygamber efendimiz de bu önemli görev için Mus’ab bin Umeyr’i görevlendirdi. Mus’ab hazretleri onlara hem namaz kıldıracak, hem Kur’an-ı kerîmi öğretecek, hem de diğer insanlara İslâm’ı anlatarak, onları İslâm’a davet edecekti. Böylece Medine’ye ilk hicret eden sahabi Mus’ab bin Umeyr oluyordu...

Bedir Savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. “Resûlullahın Bayraktarı” olarak ün yapmıştı. Uhud Savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında Müslümanların gerilediğini gören Mus’ab bin Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle şu âyet-i kerîmeyi okuyordu:

İki kolunu da kaybetti!..

(Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir.) (Âl-i İmrân, 3/144). Bu âyeti okuduktan sonra şiddetle müşriklere saldıran Mus’ab bin Umeyr’in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol kolu da kesildi. Bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı ve yukarıdaki âyeti okumaya devam etti. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu...

Bu mübarek sahabinin üzerindeki elbiseden başka hiçbir şeyinin olmadığı görüldü. Elbisesi, kefen olarak vücudunu örtmeye yetmemişti. Ayak örtülse baş açık kalıyor, baş örtülse ayaklar örtülmüyordu. Durum Resulullah efendimize arz edilince “Başını örtün, ayaklarını da otlarla kapatın” buyurdular...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:18:30
Zünnun-ı Mısri ve konuşmayan genç


Zünnun-ı Mısri hazretleri, Mısır’da yetişen büyük velîlerdendir. İsmi Sevbân bin İbrâhim, künyesi “Ebü’l-Feyz”, lakabı “Zünnûn”, nisbesi “el-Mısrî”dir. Güney Mısır’ın Sudan’a yakın sınır bölgesinde yaşayan Nûbe kabîlesindendir. Bu sebeple babası “en-Nûbî” nisbesiyle anılır. Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes hazretlerinin talebesidir.
Zünnun-ı Mısri hazretleri 772 (H.155) târihinde doğdu. 859 (H.245) târihinde Mısır’da vefât etti.

“Dil, konuşmaktan men olundu!”
Bu mübarek zat, cenâb-ı Hakk’ın âşığıydı. O’nun sevgisi ile deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellisi ve hasrette kalanların arzuladığı bir kimse idi...
Zünnun-ı Mısri hazretleri, bizzat kendisinin yaşadığı bir hadiseyi şöyle anlatır:
İçi yemyeşil bir bağa uğradım, bir de baktım ki bir genç, elma ağacının altında namaz kılıyor. Kendisinin namaz kıldığının farkına varmadan selam verdim. Selamımı almadı. Tekrar selam verdim. Yine selamımı almadı. Sonra namazını uzatmadı. Namazını bitirdikten sonra parmağı ile toprak üzerine şu şiiri yazdı:
“Dil, konuşmaktan men olundu.
Çünkü o düşmanlığa sebeptir, belki afetleri celbedendir.
Konuştuğun vakit, Rabbini zikret.
O’nu unutma ve her halinde O’na hamdet.”
Bunu okuduğum vakit uzun uzun ağladım. Sonra ben de parmağımla yere şu şiiri yazdım:
“Hiçbir yazan yoktur ki, yerde çürümesin,
Fakat zaman, ellerin yazdığını, devamlı saklar.
Elinde kıyamet günü gördüğün vakit,
Seni sevindirecek olandan başka bir şey yazma.”
O genç, bunu okuduğu vakit, şiddetle haykırdı, sonra vefat etti. Onu kefenleyip defnetmek istedim, fakat; “Onun cenazesini melekler kaldıracaktır” diye bir ses işittim. Bunun üzerine çekilip ağaca doğru yürüdüm ve ağacın altında iki rekat namaz kıldım. Sonra cenazenin bulunduğu yere baktım. Cenazeden ne bir eser gördüm ve ne de bir haber alabildim. Kullarına istediği gibi ihsan eden Allahü tealayı tesbih ederim...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:19:59
Onları Allahü teâlâ övdü...


Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Huzeyfe radıyallahü anh anlatıyor: “Yermük muharebesinde idi. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de, güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlu Hâris’i aramaya başladım. Yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihayet aradığımı buldum. Bir kan seli içinde yatan amcamın oğluna su kırbasını göstererek dedim ki:
-Su istiyor musun?

“Ne olur, bir damla su!..”
Dudakları hararetten âdeta kavrulmuştu. Göz işareti ile “Çabuk, hâlimi görmüyor musun?” der gibi bana bakıyordu. Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken, biraz ötede yaralıların arasında hazreti İkrime’nin sesi duyuldu:
-Su! Su! Ne olur, bir damla olsun, su!..
Amcamın oğlu, bu feryâdı duyar duymaz, göz ve kaş işaretleriyle suyu ona götürmemi istedi. Kızgın kumların üzerinde yatan hazreti İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. Tam elini kırbaya uzatırken, hazreti Iyaş’ın iniltisi duyuldu:
-Ne olur bir damla su verin! Allah rızâsı için bir damla su!..
Bu feryâdı duyan hazreti İkrime, elini hemen geri çekerek suyu ona götürmemi işaret etti. Suyu o da içmedi. Ben kırbayı alarak şehitlerin arasından dolaşa dolaşa, hazreti Iyaş’a yetiştiğim zaman, son nefesini Kelime-i şehâdet getirerek tamamladı...

(Onlar birbirlerinin dostlarıdır)
Derhal geri döndüm, koşa koşa hazreti İkrime’nin yanına geldim. Kırbayı uzatırken onun da şehit olduğunu müşâhede ettim. Bâri dedim, amcamın oğluna yetişeyim, diyerek koşa koşa ona geldim. Ne çâre ki, o da ateş gibi kumların üzerinde ciğerleri kavrula kavrula rûhunu teslim eylemişti...
Hayatımda birçok hâdise ile karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde, bunların birbirine karşı bu derece fedakâr ve şefkatli hâlleri gıpta ile baktığım en büyük îman kuvveti tezâhürü olarak hâfızama âdeta nakşoldu!”
Evet, Allahü teâlâ Eshab-ı kiramı çeşitli vesilelerle övmektedir. Bir âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
(Onlar birbirlerinin dostlarıdır.) [Enfal 72]
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:21:33
Tâbiînin büyüklerinden Muhammed bin Vasi


Muhammed bin Vasi, muhaddis, zâhid, âbid, ârif-i kâmil, Tâbiînin büyük âlimlerindendir. Basralı’dır. Doğum târihi ve âilesi hakkında bilgi yoktur. 740 (H.123) senesinde vefât etti. Eshâb-ı kirâm ve Tâbiînin sohbetinde yetişti. Devrin eşsiz âlim ve mârifetler kaynağı Hasan-ı Basrî, Süfyân-ı Sevrî, Mâlik bin Dinâr’ın arkadaşıydı. Berâber bulunup, sohbet ederlerdi. Zamanının bir tanesiydi...

Çok az konuşurdu...
Bu mübarek zat her zaman, “Allah’ım, bizi senden uzaklaştıracak rızıktan sana sığınırım” diye dua ederdi.
Riyâzet sâhibiydi. Kuru ekmeği suya batırır yerdi ve; “Buna kanâat eden, insanlara muhtâc olmaz” derdi. Çok şükür ederdi. Bacağında yara çıkmıştı. Biri görüp, “Sana acıyorum” deyince, “Ben de bu yaranın gözümde veya dilimde çıkmadığına şükrediyorum” buyurdu.
Ölümden çok korkup, âhiret hayatına hazırlanırdı. İbret almak niyetiyle her cuma kabirleri ziyâret ederdi. “Pazartesi günleri ziyâret etsen daha iyi olmaz mı?” dediklerinde, “Meyyitler cuma, perşembe ve cumartesi günleri kendilerini ziyâret edenleri tanır” buyurdu.
Çok az konuşur, konuşunca da hikmetli söz söylerdi. Bir gün Mâlik bin Dinâr’a buyurdu ki: “İnsanlara karşı dili korumak, gümüş ve altını korumaktan zordur.”
Bir kimse Muhammed bin Vâsi’den nasîhat istedi. “Dünyâ ve âhiret sultanı olmanı tavsiye ederim” buyurdu. Adam “Bu nasıl olur?” diye sorunca “Dünyâda zâhid ol, yani kimseye tamah etme, herkesi muhtâc gör. İşte o zaman sen dünyâyı istemediğin için, zengin, ihtiyaçsız ve padişahsın. Böyle olan dünyâ ve âhiret sultanı olur” buyurdu.

“Ecelim yakın, amelim kötü!”
Basra kadısı ve vâlisi olan Bilâl bin Ebû Bürde’nin “Kader hakkında görüşün nedir?” suâline “Etrafındaki mezarlıklara bak, onlar kader ile meşgûl değiller” cevâbını verdi.
Nasılsınız?” dediler, “Ecelim yakın, emelim sonsuz, amelim kötü” cevâbını verdi.
Bu mübarek zat, ölümü ânında; “Ey kardeşler, size selâm olsun! Allahü teâlânın affına mazhar olmazsam, varacağım yer Cehennemdir” dedi ve Kelime-i şehadeti söyleyerek ruhunu teslim etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:23:03
Balkan şehidi Kâmil Bey

Kâmil Efendi, Balkan Harbi fedâi ve şehitlerindendir. Yaptığı hizmetle târihe geçen, şehit düştüğü tepeye adını vererek unutulmazlar arasına giren Kâmil Efendi, aslen Bulgaristan’ın Lofça kasabasındandır. Doğumu hakkında kesin bir bilgi yoktur. Dînine bağlı bir âileye mensup olan Kâmil Efendi, “93 Harbi” diye târihlere geçen 1876-1877 Rus Harbi sonrasında Anadolu’ya gelmiş ve Bursa’ya yerleşmiştir...

Düşman Çatalca’ya dayanmıştı!
Çocukluğunda iyi bir terbiye alan Kâmil Efendi, askerî okulları bitirerek subay oldu. Osmanlı Devletini idâre edenlerin akıl almaz gafletleri sonucunda girilen Balkan Harbine iştirak etti. Edirne’nin düşmesi, Çatalca’ya kadar Bulgarların gelmesi sonucunda birliklerin geri çekilmesi esnâsında genç bir subay olarak büyük hizmetleri görüldü.
İstanbul işgal tehlikesiyle karşı karşıyaydı... Çatalca yakınlarındaki köprü düşünce, düşman birliklerinin harekâtı kolaylaşacaktı. Bu sebepten o bölgeyi müdâfaa eden komutan, bu köprünün tahrip edilmesi için gönüllü subay aradı...
Vatan sevgisi ve şehit olma arzusuyla yanan Kâmil Efendi, bir arkadaşıyla berâber bu kutsal vazifeye tâlip oldu. Kumandanına çıkarak;
“Efendim, bu vazifeyi bendenize verirseniz hakkıyla ifa edeceğime inanıyorum. Eğer şehid düşersem, bu mektubumu da aileme vermenizi istirham ediyorum” dedi. Bu onun son sözleri oldu...

Köprü havaya uçtu, ancak!..
Tahrip kalıpları ve fedakâr bir arkadaşıyla hemen vazifeye koşan Kâmil Efendi, köprüyü havaya uçurdu. Bu esnâda, arkadaşıyla birlikte çok arzu ettikleri şehitliğe de ulaştılar.
Kâmil Efendi şehit olduktan sonra, Hadımköy-Yassıören yolunun Akpınar mevkiinde, yolun sol tarafındaki bir tepe üzerine defnedildi. Bu tepe haritalarda da “Şehit Kâmil Tepesi” olarak geçmektedir...
Balkan Savaşları Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası oldu. Asırlardır Rumeli’de yaşayan binlerce Müslüman nüfus katliama mâruz kaldı. Pek çoğu hunharca şehid edildi. Büyük bir kısmı malını mülkünü terk ederek Anadolu’ya sığındı...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:24:24
Yemame şehidi Ebu Huzeyfe

Ebu Huzeyfe radıyallahü anh, Eshab-ı kiramdandır. Kureyş liderlerinden kâfir olarak ölen Utbe’nin oğluydu. Ebu Huzeyfe hazretleri, zengin, asil, bolluk içinde yaşayan bir zattı. Babasından sonra Kureyş liderliği kendisini bekliyordu. O bütün servet, itibar ve rahatlığı terk ederek, İslam’ı ve birlikte çileyi ve fakirliği seçti. Bütün gazalarda bulundu. Bedir Harbi bunların ilkiydi.

Baba-oğul karşı karşıya!..
17 Ramazan 624 Cuma sabahı bir avuç sahabi, müşrik ordusu ile Bedir’de karşılaştı. Araplar öteden beri hep kabîlecilik gayretiyle savaşmışlardı. Bu savaşta ise din uğrunda aynı kabîlenin insanları birbirleriyle çarpışacak, kardeş, amca, yeğen, hatta, baba-oğul birbirlerini öldüreceklerdi. Müslümanların sancaktarı Mus’ab bin Umeyr’in kardeşi Ebû Azîz, Kureyş’in bayraktarıydı. Utbe bin Rabîa’nın oğullarından Velîd kendi yanında, ikinci oğlu Ebû Huzeyfe mü’minlerin arasındaydı. Hazreti Ebû Bekir’in bir oğlu Abdullah kendisiyle beraber, diğer oğlu Abdurrahman ise müşrik saflarındaydı...
Müşrikler saldırıya geçtiler, mü’minler kahramanca karşı koydular, Allah’ın yardımı ile müşrik ordusunu bozguna uğrattılar... Bedir Zaferi Medine’de bayram sevinci meydana getirdi. Mekke ise mâteme büründü...

Mücahidler geri çekiliyordu ki!..
Ebu Huzeyfe, Peygamber Efendimizden sonra çıkan irtidad harplerinde de büyük kahramanlıklar gösterdi... İslam askeri, Yemame’de peygamberlik iddiasında bulunan Müseyleme’t-ül Kezzab ile savaşıyordu. Bir ara Müseyleme’nin kuvvetleri şiddetli hücum etti. Mücahidler geri çekiliyordu ki, Ebu Huzeyfe ileri atıldı. Haykırdı:
“Ey Ehl-i Kur’ân! Kur’ân-ı Kerimi en güzide hareketlerle süsleyiniz!”
Onun bu hareketi Müslümanların cesaretini artırdı ve hep birlikte tekrar hücuma geçtiler. Hemen akabinde Ebu Huzeyfe (radıyallahü anh) şehid oldu. Onun ardından azadlısı ve evlatlığı Salim Mevla Ebu Huzeyfe de şehid düştü. Sonra ikisini bir kabre defnettiler.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:25:28
Şehit gencin hûrisi “Aynâ-yı merdiyye”

Büyük velî Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri anlatıyor: Bir defâsında gazâya niyet ettim. Bütün talebelerimi topladım. Mecliste bir şahıs meâlen; “Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Allah Cennet karşılığında satın aldı” (Tevbe sûresi: 111) buyurulan âyet-i kerîmeyi okudu. Bunun üzerine on beş yaşlarında bir genç ayağa kalktı. Bu gencin babası vefât etmiş, kendisine pekçok mal kalmıştı. Büyük bir azim ve kararlılıkla orada bulunanlara şunları söyledi:

-Şâhid olunuz ki, ben nefsimi ve malımı Allahü teâlâya sattım!..

“Bizimle sefere çıktı...”
Sonra bu genç, bütün malını sadaka olarak dağıttı ve bizimle birlikte cihâd için sefere çıktı. Tâ ki, Rum diyârına vardık. Biz harp hazırlıkları yaparken, o genç kendinden geçmiş ve hayran bir vaziyette; “Aynâ-yı merdiyyeye müştâkım ona kavuşmak istiyorum” deyip duruyordu. “Bu söylediğin sözün mânası nedir?” diye sordum. Şöyle anlattı:

-Bir gün uyumuştum. Rüyâmda birisi bana; “Aynâ-yı merdiyyeye git!” diyordu. Sonra birdenbire karşıma bir bahçe çıktı. İçinde berrak sulu bir ırmak ve kenarında da güzelliği gözler kamaştıran hûriler vardı. Beni görünce birbirlerine “Müjde işte Aynâ-yı merdiyyenin zevci” dediler. Onlara selâm verip; “Aynâ-yı merdiyye aranızda mı?” diye sordum. “Bizim aramızda değildir, biz onun hizmetçileriyiz daha ileri git” demeleri üzerine ilerledim...

“İşter sana eş olacak kimse!”
Bu şekilde cevaplar alarak birkaç cennet bahçesi geçtim ve en sonunda inciden yapılmış, ipleri nûrdan bir çadır gördüm. Kapısında ay yüzlü bir hizmetçi bekliyordu. Beni görünce; “Ey Aynâ-yı merdiyye! İşte sana eş olacak kimse geldi” dedi. Çadıra girdim. Aynâ-yı merdiyye adlı hûri altın bir taht üzerinde oturuyordu. Onu görür görmez meftûn oldum. Bana “Hoş geldin ey Allahü teâlânın sevgili kulu! Sabret sen şimdi dünyâdasın, yarın gece bizim yanımızda olacaksın” dedi. Bu rüyâdan sonra birdenbire uyandım. O nîmetlere kavuşmak için sabırsızlanıyorum.
Genç bunları anlattıktan biraz sonra savaş başladı ve çarpışmada yaralanıp, yere düştü. Gülerek rûhunu teslim edip, şehîd oldu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:27:25
Bedir kahramanlarından Âsım bin Sâbit


Bedir Harbi başlamak üzereydi... Peygamber efendimiz, Eshâb-ı kirâma harpte hangi usûlü takip edeceklerini sordu. Âsım bin Sâbit hazretleri eline yayı ve oku alarak şöyle dedi:
-Yâ Resûlallah! Kureyş kavmi yaklaştıkları zaman okları kullanırız. Daha yakınımıza geldikleri zaman taşla mücâdele ederiz. Daha da yakınımıza geldikleri zaman, mızrakla mücâdele ederiz. En sonunda da kılıçla çarpışmaya tutuşuruz...

“Harbin îcâbı budur...”
Peygamber efendimiz bunu beğendiler ve buyurdular ki:
-Harbin îcâbı budur. Bu tarzda çarpışılması lâzımdır...
Ve, öyle savaşıldı... Âsım bin Sâbit hazretleri bu gazâda Ukbe bin Ebi Muayt’i öldürdü. Bu Ukbe ki, Mekke’de Resulullah efendimizi boğmaya çalışmış azılı müşriklerden idi. Peygamberimizin hicreti üzerine “Ey Kusvâ adındaki devenin binicisi! Hicret edip bizden uzaklaştın. Fakat pek yakında beni atlı olarak karşında göreceksin. Mızrağımı size saplayıp, onu kanınızla sulayacağım. Kılıçla hiç örtülü yerinizi bırakmayacağım...” manasına gelen beyitler söyledi. Resulullah efendimiz onun bu sözlerini işitince şöyle dua ettiler:
“Allahım! Onu yüzükoyun, burnunun üzerine düşür!”
Ukbe bin Ebi Muayt, yenildiklerini anladığı zaman, kaçıp kurtulmak için atını sürdü. Fakat hayvan hiçbir şey yokken birden ürkmüş ve Onu yere vurmuştu. Abdullah bin Seleme de onu esir etmişti. Peygamber efendimiz, Âsım bin Sâbit’e, Ukbe’nin cezâlandırılmasını emretti. Ukbe dedi ki:
-Şunlar arasında neden bir tek ben cezâlandırılıyorum?

“Onun cezâsını ver!..”
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
-Allah ve Resûlüne olan düşmanlığından dolayı cezâlandırılıyorsun!
-Yâ Muhammed! Kavminden herkese yaptığını bana da yap. Onları öldürürsen beni de öldür. Onlara emân verirsen bana da emân ver. Onlardan kurtulmaları için para alırsan, benden de al!
Resulullah efendimiz Âsım bin Sâbit’e döndüler ve;
-Ey Âsım onun cezâsını ver! buyurdular.
Ukbe’nin cezâsı hemen verildi. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
-Vallahi; Allahı, Resûlünü ve Kitâbını inkâr eden, Peygamberini işkenceden işkenceye uğratan senden daha kötü bir adam bilmiyorum...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:28:15
“Gidecek başka kapı mı var ki?..”


Bir tasavvuf talebesi vardır ki, hocasından çok istifade eder. Derecesi o kadar yükselir ki, “Levh-i mahvuz”u (olmuşların ve olacakların, zamandaki bütün anların ve mekandaki bütün varlıkların, kısacası, her şeyin yazılı bulunduğu ilâhî muhafaza levhası) dahi keşfedecek hale gelir. Bir bakar ki hocasının ismi şakiler arasında yazılıdır. Yani cehennemlikler listesindedir hocası!.. “Beni bu duruma getiren hocam ne hikmettir ki cehennemlikler arasında oluyor?” diye, üzüntüden deli divane olur, yataklara düşer...

“İsminiz şakiler defterinde!”
Talebe çok üzüntülüdür fakat hocasına da bu konudan hiç bahsedememektedir. Ancak daha fazla tahammül edemez ve bir gün durumu hocasına anlatmaya karar verir. Huzuruna varır ve yutkunarak şöyle der:
-Efendim, maalesef durumunuza vâkıf oldum. İsminiz şakiler defterinde yazılı!
Hocası acı bir tebessümle cevap verir:
-Oğlum, senin gördüğünü, ben tam kırk yıldır görüyorum.
Talebe bu sefer daha büyük bir hayretle sorar:
-O halde nasıl ümitsizliğe düşmüyor da yine tam bir sebatla devam ediyorsunuz efendim?
Hocasının cevabı bir ibret vesikasıdır:
-Ne yapayım evladım, gidecek başka kapı mı var ki?
Ve şöyle devam eder sözlerine:
-Biliyorum ki O, yanlış yazı yazmaz. Bir insan neye layıksa onu yazar! Demek ki benim layığım şimdilik budur. Ben hâlimi değiştirir de iyiye layık olursam yazı da hâlime göre değişir, iyi yazılabilir. Onun için iyiye layık hâle gelmeyi bekliyor, ümidimi kaybetmiyorum.

“Saidler listesine kaydettik”
O sırada gözyaşları içinde hocasını dinleyen talebe “Levh-i mahvuz”a bakar ki yazı değişmiş! Cehennemlikler listesinden çıkarılan hocası cennetlikler listesine yazılmış. Şöyle deniyor yazıda:
“Bu sebatı hürmetine onu artık şakiler listesinden çıkarıp saidler listesine kaydettik. Sebatıyla buraya layık olduğunu gösterdi, biz de adaletimizle onu layık olduğu yere yazdık!”
Talebesinin gördüğü yazıyı zaten o anda hocası da görmüş ve şükür secdesine kapanmıştır. Ama ne kapanış!.. Bir daha doğrulamaz. Orada ruhunu teslim eder...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:29:22
“Hindistan’ın aynası” Ahî Sirâc


Ahî Sirâc hazretleri, Sultan-ül-ulemâ Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ’nın yetiştirdiği Hindistan evliyâsının büyüklerindendir. Doğumu, vefâtı ve hâl tercümesi hakkında kitaplarda fazla mâlûmat bulunmayan Ahî Sirâc hazretlerinin sekizinci asrın ortalarında 1357 (H.759) yılında vefât ettiği bilinmektedir...
Bu mübarek zat, daha gençlik yıllarında, Hâce Nizamüddîn hazretlerinin sohbetlerinde bulunarak yetişti. Ayrıca Mevlânâ Fahreddîn-i Zerrâdî’den sarf öğrendi...

Tasavvufta kemâle geldi...
Ahî Sirâc, bundan sonra Mevlânâ Rükneddîn’in huzûrunda; Kâfiye, Mufassal, Kudûrî ve Mecma’ul-Bahreyn adlı eserleri okudu. Bunları da bitirdikten sonra, tekrar Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ’nın huzûruna gelerek, üç sene daha kalıp, tasavvuf yolunda kemâle geldi. Hâce hazretlerinin sohbetleri bereketiyle, tam bir olgunluğa kavuşup, icâzet ve hilâfet almakla şereflendi...
Hocası, Ahî Sirâc’a kitaplarından ve elbiselerinden bâzılarını yâdigâr verip, onu insanları irşâd etmek, onlara doğru yolu göstermek üzere, memleketi olan Lüknov’a gönderdi. Gittiği yeri, evliyâlık güzelliği ile süsleyip aydınlattı. Hâce Nizâmüddîn onun için; “O, Hindistan’ın aynasıdır” buyurmuştur...
Ahî Sirâc, irşâd ile insanlara rehberlik edip İslâmiyeti anlatmak ve yaşatmakla vazîfelendirilip Lüknov’a gelince, ilme susamış olanlar etrafında toplanmaya başladı. Hocası hazret-i Hace’ye lâyık bir talebe idi. Ondan aldığı yüksek ilimleri, feyz ve bereketleri etrâfına yaymaya başladı. Çok talebe yetiştirdi. Binlerce kişi ondan istifâde edip, ilim öğrendiler...

Kabir gibi bir yer kazdı!
Rivâyet edildiğine göre, Ahî Sirâc hazretleri, vefatına yakın zamanda kabir gibi bir yer kazıp, hocasının huzûrundan ayrılırken kendisine verdiği elbiselerini oraya koydu. Üzerini de aynen kabir gibi yaptı ve buna da “Elbiseler mezarı” denildi.
Ahî Sirâc vefât ederken “Cenazemi ‘elbiseler mezarı’nın ayak ucuna gelecek şekilde defnedin” buyurdu ve bir müddet sonra da vefât etti. Talebeleri vasiyeti yerine getirip, hocalarını elbiseler mezarının ayak ucu tarafında hazırladıkları bir kabre defnettiler...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:29:56
Büyük mutasavvıf Senâullah-i Pânî-pütî


Büyük velî Senâullah-i Pânî-pütî (Dehlevî) hazretleri 1730 (H.1143) senesinde Hindistan’ın Pâni-püt şehrinde doğdu. 1810 (H.1225) senesinde aynı yerde vefât etti. Vefat etmeden evvel şöyle vasiyet etmiştir:
“Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât ve selâm olsun... Bu fakîr Senâullah-i Pânî-pütî derim ki: Seksen yaşıma geldim. Kur’ân-ı kerîmde yakîn diye bildirilen ölüm, baş ucuma kadar geldi. Başka bir şey yapmaya fırsat bırakmadı. Artık evlâdıma ve sevdiklerime birkaç vasiyetimi yazmak istiyorum. Bâzısını yerine getirmek bu fakir için, bir kısmı ise çocuklarım ve dostlarım için faydalı, hattâ zarûrîdir...

“Şahsıma âit vasiyetim...”
Şahsıma âit vasiyetim şudur ki: Techîz, tekfîn, gasil ve definde sünnet-i seniyyeye uyulacak. Hocam Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın lütfedip verdikleri iki bez ile kefenlesinler. Cenâze namazımı kalabalık bir cemâat ile Hâfız Muhammed Ali veya Hâkim Sekhâ veya Hâfız Pîr Muhammed gibi sâlih bir imâm ile kılsınlar. Kelime-i tevhîd, salevât-ı şerîfe, Kur’ân-ı kerîm hatmi, istigfâr ve fakirlere gizli olarak helal maldan sadaka vermek sûretiyle bu fakire imdâd ve yardım ediniz...
Vefâtımdan sonra borçlarımı ödemekte çok gayret gösteriniz...
Geride kalanların faydası için olan vasiyetim de şudur ki: Dünyâya fazla kıymet vermeyiniz. İnsanlar çoğunlukla çocukluğunda ve gençliğinde ölmektedirler. Yaşlanan pek azdır. Hepsinin ömrü kısa süren bir sabah rüzgârı gibi geçmektedir. Nereye gittiğini bilmezler. Kalan ise bitmeyecek olan âhiret işleridir. Bu dünyâ lezzetleri sıkıntı çekmeden ele geçmiyor. O da az bir şeydir. Bu geçici ve az bir şey olan lezzetlere dalıp, ebedî lezzeti, âhiret saâdetini, Allah korusun elden kaçırmak ve ebedî felâkete düşmek ahmaklıktır...

“Maksadı âhiret olanın...”
Din ve dünyâ faydası bir araya geldiği zaman, tercihini din menfaatini öne almakta kullan. Dünyâda zâten takdir edilen şey insana ulaşır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; (Bütün maksatlarını tek bir maksad edinenin, yâni; maksad ve düşüncesi âhiret olanın dünyâsına Allahü teâlâ kefildir) buyurdu... Dünyâyı tercih eden, önde tutanın eline bâzan dünyâ da geçmez. Nitekim zamânımızdaki insanlarda bu hal çok görülmektedir...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:30:53
Edirne’den doğan güneş Cemâleddîn-i Uşşâkî

Cemâleddîn-i Uşşâkî, büyük velîlerdendir. İsmi Muhammed olup, künyesi Ebû Nizâmeddîn’dir. Bu mübarek zat, “Uşşâkî Seyyid Muhammed Efendi” diye de bilinir. Doğum târihi belli değildir. Edirne’de doğdu. Halvetiyye yolu büyüklerinden olup, Uşşâkîlik tarîkatında pîr-i sânî sayılır. 1751 (H. 1164) senesinde İstanbul’da vefât etti. Eğrikapı’da bulunan dergâhının avlusuna defnedildi...

İlk hocası Hamdi Bağdâdî
Cemâleddîn-i Uşşâkî, ilim ve edebi ilk olarak Edirne’de medfûn bulunan Hamdi Bağdâdî’den öğrendi. Bu hocasının vefâtından sonra Şeyh Sezâî ismindeki mânevî ilimlere sâhib olan zâta talebe oldu. Çok yüksek mânevî mertebelere kavuştu. Şeyh Sezâî’de bulunan mânevî sırları elde etti. İlk hocası Hamdi Bağdâdî’nin vefâtlarından on dokuz; Şeyh Sezâi’nin vefâtından dört sene sonra, mânevî bir işâretle, 1742 (H.1155) senesinde İstanbul’a gitti. Eğrikapı dışındaki Savaklar mevkiinde bulunan Hırâmî Ahmed Paşa Dergâhına, vefât eden Muhammed Efendinin yerine tâyin edildi...
Cemâleddîn-i Uşşâkî, vefâtına kadar bu dergâhta isteyen herkese ilim ve tasavvuf yolunun edebini öğretti. Zamânında kaybolmaya yüz tutan Uşşâkiyye tarîkatını ihyâ ederek, bu yolda çok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği talebelerin en büyüğü Selâhaddîn-i Uşşâkî’dir...

Gayr-i müslimler îmân etti!..
Vefâtından sonra, türbesinin yanında bulunan mescid ve iki katlı ev, bir gece yandı. Bu yangın sırasında türbenin çatısı da tutuştu. Tahtalar parçalar hâlinde kabrinin etrâfına düştü. Hikmet-i ilâhî o kor parçalarından bir tânesi bile kabrin üzerine düşmedi. Sandukanın üzerinde bulunan örtüye ve baş tarafındaki beyaz sarığa hiçbir şey olmadı. Hattâ beyaz sarığın dumandan ve isten rengi bile değişmedi. Cemâleddîn-i Uşşâkî’nin vefâtından sonraki bu kerâmetini gören gayr-i müslimlerden îmân edenler olurken; Müslümanlardan onun büyüklüğünü anlayamayanlar da bu hâdiseden ibret alıp tövbe ettiler.
Cemâleddîn-i Uşşâkî, vefatından evvel buyurdu ki: “Selef âlimlerinden bazıları şöyle buyurmuşlardır: Bir kimse ilmiyle kibirlenir, üstünlük taslarsa, Allahü teâlâ onu ilmiyle alçaltır. İlmiyle tevazu göstereni de ilmiyle yükseltir.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:32:53
Şehid Peygamber Yahyâ aleyhisselâm

Zekeriyyâ aleyhisselâm yüz yirmi yaşına geldiği hâlde neslini devam ettirecek bir evladı yoktu. Hanımı da doksan sekiz yaşındaydı. İçine evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir evlâd ihsân etmesi için Allahü teâlâya duâ etti. Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsı kabul oldu ve Yahyâ aleyhisselam dünyaya geldi. Rivâyete göre Yahyâ aleyhisselâmın doğumu ile İsâ aleyhisselâmın doğumu aynı seneye rastlamaktadır...

Küçük yaşta Tevrât’ı okudu
Yahyâ aleyhisselâm, babası Zekeriyyâ aleyhisselâmın nezâretinde yetişti. Küçük yaşta Tevrât’ı okumaya ve hükümlerini anlamaya başladı. Rüşd (olgunluk) çağına ulaştığı zaman, kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik emri bildirildi...
İlk önce Mûsâ aleyhisselâmın bildirdiği dinin esaslarına uyması ve Tevrât’ın hükümlerini insanlara tebliğ etmesi emredildi. İsâ aleyhisselâma İncil nâzil olup, Tevrât’ın hükmü kaldırılınca İsrâiloğularını İncil’in emir ve yasaklarına uymaya çağırdı... Birçok peygamberi şehid eden İsrâiloğulları; İsâ aleyhisselâma karşı çıkıp onu da şehid etmek istediler. Allahü teâlâ İsâ aleyhisselâmı diri olarak göğe kaldırdıktan sonra Yahyâ aleyhisselâm İncil’in hükümlerini insanlara anlatmaya devâm etti...

Zâlim hükümdâr Herod!..
Zâlim Yahûdi hükümdârı Herod’un torunu Birinci Herod, hazret-i Yahyâ’ya iyi muâmelede bulunurdu. Kendi kardeşinin kızı veya hanımının önceki kocasından bir kızı vardı. Birinci Herod bu kızla evlenmeyi ve nikâhlarını Yahyâ aleyhisselâmın yapmasını istedi. Yahyâ aleyhisselâm böyle bir nikâhın hazret-i İsâ’nın tebliğ ettiği İncil kitabında yasaklandığını bildirdi. Bu duruma içerleyen kızın annesi, Yahyâ aleyhisselâmın öldürülmesini istedi.
Yahyâ aleyhisselâma karşı iyi niyet sâhibi olan Birinci Herod da kadının ısrârı üzerine Yahyâ aleyhisselâmın yakalanıp getirilmesi veya öldürülüp, başının getirilmesini adamlarına emretti. Herod’un adamları Yahyâ aleyhisselâmı yakalayıp, başını kesmek sûretiyle şehit ettiler. Kesilmiş olmasına rağmen Yahyâ aleyhisselâmın başı mûcize olarak “Bu kızı almak sana helâl değildir” diye defâlarca söyledi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:37:39
Hindistanlı velî Abdülvâhid-i Lâhorî

Abdülvâhid-i Lâhorî, Hindistan’daki evliyânın büyüklerindendir. İsmi Abdülvâhid’dir. Lahor şehrinden olduğu için Lâhorî nisbet edildi. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. Evliyânın göz bebeği İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinin önde gelenlerindendir.

“Namazsız yaşanır mı?”
Abdülvâhid-i Lâhorî önceleri İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hocası Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin talebesi idi. Bâkî-billah hazretleri onun terbiye ve yetişmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine havâle ettiler. Abdülvâhid Lâhorî bundan sonra İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbetlerinde yetişip olgunlaştı. Çok ibâdet ederdi. Bir gün, ibâdetten aldığı zevk ve neşe sebebiyle ders arkadaşı Muhammed Hâşim-i Kişmî’ye; “Cennette namaz var mıdır?” diye sordu. “Yoktur. Çünkü orası, dünyâda yapılan amellerin karşılıklarının verildiği yer olup, amel yeri değildir” cevâbını alınca bir “âh” çekti, ağladı ve; “Yazıklar olsun namaz kılmayana. Allahü teâlâya kul olup da namaz kılmadan nasıl yaşanır?..” dedi...
Abdülvâhid-i Lâhorî bir gün hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bir mektup gönderdi. Mektubunda; “Ara sıra secdede öyle hâller oluyor ki, başımı secdeden kaldırmak istemiyorum” diye yazmıştı.
Abdülvâhid-i Lâhorî hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hikmetli söz ve hâllerini öğrenmeye can atar, öğrendiklerini naklederdi. Kendisi anlatır:

“O kimse ebdâllardandı”
Hocam İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, Lahor’a teşrif ettiği günler idi. Huzurlarına sebze satıcılığı yapan yaşlı bir kimse gelip, ziyaret etti. Hocam o ihtiyâra, çok iltifâtta bulunup yakınlık gösterdi. Bunu gören bizler hayretler içinde kaldık. Hocamın sevdiklerinden biri, yalnız oldukları bir gün; “Efendim! Hâli belli olmayan o ihtiyâra bu kadar tevâzu göstermenizin hikmeti neydi?” diye sormuş. Hocam da; “O kimse ebdâl ismi verilen evliyâdandı” buyurmuşlar.
Abdülvâhid-i Lâhorî hazretleri vefat ederken; “Allahım! Üzerine kendinden bir sevgi koyduğun, ondan razı olduğun ve onu senden razı kıldığın kimseyi, (Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım) buyurduğun kimseyi çok seviyorum. Beni bu sevgime bağışla!” dedi ve Kelime-i şehâdeti söyleyerek ruhunu teslim eyledi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:38:10
Fıkıh ve hadîs âlimi Abdülvâris bin Saîd


Ebu Ubeyde Abdülvâris bin Saîd, büyük fıkıh ve hadîs âlimidir. Künyesi, Ebû Ubeyde el-Anbârî et-Tenurî el-Basrî’dir. Hicrî 120 yılında (m. 737) doğdu. 180 (m. 796) yılında Basra’da vefât etti...
Zamanının meşhûr âlimlerinden ilim öğrenen Ebu Ubeyde Abdülvâris bin Saîd’in hadîs-i şerîf aldığı zatlar arasında, Abdülazîz bin Suheyb, Yahyâ bin İshâk el-Hadremi, Eyyûb es-Sahtiyânî, Hâlid el Hızaî gibi meşhûrlar vardır.

“Muhaddislerin en iyisi”
Abdülvâris bin Saîd, aynı zamanda hitâbet, güzel konuşma gibi sanatları iyi öğrendi. Kendisi hakkında “Basra’da muhaddislerin en iyisi, fıkıh ilmini ise Hammâd bin Seleme’den sonra en iyi bilendi” denilmiştir.
Ebu Ubeyde Abdülvâris bin Saîd’in “Kaderiyye”den olduğu söylenmiş ise de bunun aslı yoktur. Kendisinden yüzlerce âlim hadîs-i şerîf alıp nakletmiştir. Bunlar arasında; Süfyân-ı Sevrî, oğlu Abdüssamed, Affan bin Müslim, Abdurrahman İbn-i Mübârek, Hibbân bin Hilâl, Ezher bin Mervan vb. âlimler vardı. Hammâd bin Zeyd’e “Eyyûb’u mu çok seversin, Abdülvâris’i mi?” diye sorulunca “Abdülvâris’i” buyurdu. Abdülvâris hazretlerinin sika (güvenilir) olduğunu İmâm-ı Buhârî, Müslim, İbn-i Hibbân, İbn-i Sa’d bildirmektedir.
Abdülvâris bin Saîd hazretleri, Resûlullah’ın sünnetine son derece uyardı. Resûl-i ekremin (sallallahü aleyhi ve sellem) yaşayışına uymaya çok çalışır, Onun ahlâkı ile ahlâklanmaya gayret ederdi. Dünya malına rağbet etmezdi. Çünkü, Ebû Hureyre’nin, Resûlullah’tan rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte (Allahü teâlâ, paraya kul, köle olanlara la’net etsin) buyuruluyordu...
Yine Enes bin Mâlik’ten rivâyet ettikleri bir hadîs-i şerîfte (Peygamber efendimiz helaya girecekleri zaman “Eûzu-billahi minel hubüsi ve’l-habâis” duâsını okurdu.)

(İmân etmiş sayılmaz)
Rivâyet ettiği başka bir hadîs-i şerîfte de Peygamber efendimiz buyurdular ki:
(Hiçbir kimse; ben kendisine, ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (kamil) îmân etmiş sayılmaz.)
Bu mübarek zatın son sözleri şunlar oldu:
“Ey Ebu Ubeyde! İşte ölüm, sen ve günahların... Hamd olsun ki, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ Gafur ve Rahimdir, o yegane hak ma’buddur. Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve Resulüdür.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:39:07
Tefsir âlimlerinden Abdüsselâm bin Abdullah


Abdüsselâm bin Abdullah, tefsir âlimlerinin büyüklerindendir. 1254 (H. 652) senesinde vefat etti. Talebelerine kıymetli nasihatleri vardır. Buyurdu ki:
“İnsan, Allahü teâlâya ibâdet etmediği müddetçe halîm, yumuşak olamaz.”
“Her şey, önce küçük olarak ortaya çıkar, fakat sonra büyür. Musîbet ise, insana önce büyük ve ağır gelir, sonra küçülür, hafifler.”
“Çok gıybet edip, buğz edenlerin nasîhatine güvenilmez.”
“Kendini olduğundan fazla gösteren kimse, kendi durumunu inkâr etmiş olur.”


“Kendi ayıplarını gör!”
“Başkasınınkinden önce kendi ayıbına bakanlara, gerçekten tevâzu gösterenlere ne mutlu! Helâl olan malından fakirlere sadaka ver. İlim, hilm, yumuşaklık ve hikmet ehli ile otur ve sohbet et.”
“İnsanların en cömerdi; Allahü teâlânın hukûkuna riâyet edip, emirlerini ve yasaklarını yerine getirendir. En cimrisi de, bunlara riâyet etmeyendir. Etrafına çok para pul dağıtsa bile.”
“Hasedcinin yâni başkalarını çekememenin alâmeti üçtür. Hased ettiği kimse, yanında yoksa, gıybetini eder. Yanında bulunduğu zaman dalkavukluk yapar. Onun başına bir belâ geldiği zaman sevinir.”


“Nîmetin başı üçtür...”
“Nîmetin başı üçtür: Birincisi, İslâm nîmeti. Bütün nîmetler, bununla tamam olur. Müslüman olmadıktan sonra, hiçbir nîmet insana fayda vermez. İnsan, ebedî saâdetten mahrum kalır. İkincisi, sıhhattir. Bu nîmet olmadan hayâtın kıymeti kalmaz. Dünyâ, insana, zindan gibi olur. Üçüncüsü, zenginliktir. Hayır yolda kullanılırsa, insanın çok ecir ve sevâba kavuşmasına vesîle olur.”
“Müminin, insanların arasına karışması, onlardan öğrenebileceği faydalı şeyleri alabilmek için susması, boş ve faydasız sözden sakınmak için, konuşması da, başkalarına iyi ve güzel şeyleri anlatmak içindir.”
“Mümin, günahlarını düşünür, onlar için üzülür. Amellerini küçük görür, yaptıklarından dolayı gururlanmaz.”
Bir gün geldi, her fâni gibi bu mübarek zat da vefat etti. Cenazesine katılanlar çok kalabalıktı. Son sözü şunlar oldu:
“İşte dünya, vefasız, beni terk ediyor... İşte Rabbim; ve ben O’na kavuşuyorum.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:39:39
İhbân bin Üveys (radıyallahü anh)

İhbân bin Üveys hazretleri Eshab-ı kiramdandır. Hüza’a kabîlesinin koyunlarını otlatırdı. Onun Resulullaha iman etmesine çok enteresan bir hadise sebep olmuştur. Şöyle anlatılır:
İhbân bin Üveys hazretleri yine bir gün koyunları otlatıyordu. Bir kurt âniden sürüden bir koyunu kaptığı gibi kaçmaya başladı. İhbân;
-Vallahi ben hiç böyle korkunç ve zâlim bir kurt görmedim, diyerek, koyunu kurttan almak için peşinden koştu. Kurt dile gelip;
-Ey İhbân! Allahü teâlânın verdiği nasîbimden beni mahrûm mu etmek istiyorsun? dedi.

“Kurt benimle konuşuyor!”
İhbân hayretler içinde kaldı;
-Acâib bir iş! Kurt benimle konuşuyor! dedi. Kurt, onun şaşkın bakışları arasında konuşmasına devam ediyordu;
-Bundan daha şaşılacak şey, Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîne’de sizi Allahü teâlânın dinine davet ediyor, siz ondan gâfilsiniz! dedi.
İhbân ilk şaşkınlığı üzerinden atmıştı. O da kurda şöyle sordu:
-Ben Muhammed’in “aleyhisselâm” huzûruna gitsem, koyunlarıma kim bakar? Kurt şöyle dedi:
-Bana yetecek kadar koyun ayırır isen, koyunlara bakarım. Ayırdığından fazlasına da dokunmam!
İhbân, kurda inandı ve birkaç koyun ayırıp, sürüyü ona bırakarak, bir grup çobanla Medîne’ye gitti...
Medîne’ye vardıklarında, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâm ile oturuyordu. İhbân’ı görünce buyurdu ki:
-Ey İhbân! Kurt sözünde durdu!
Bu mucizeye şahit olan İhbân, yanındaki çobanlarla birlikte Resulullah efendimizin önünde Kelime-i şehâdeti getirerek Müslümân oldu...

“Bu gömlek onun mu?”
İhbân bin Üveys hazretleri vefât edeceği sırada;
“Beni iki parça elbise ile kefenleyin” diye vasiyet etti.
Vefât edince iki elbise ve bir de gömlek ile kefenleyip defnettiler. Sabâhleyin, o gömleği elbiselerin üzerine bırakıldığı bir ağaç üzerinde gördüler. Bu gömlek onun mu, yoksa başkasının mı diye tereddüt ettiler. O gömleği diken terziyi buldular ve sordular. Terzi yemîn ederek;
-Bu gömlek, İhbân radıyallahü anh defnedildiği zamân üzerinde olan gömlektir, dedi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:40:04
İhbân bin Üveys (radıyallahü anh)

İhbân bin Üveys hazretleri Eshab-ı kiramdandır. Hüza’a kabîlesinin koyunlarını otlatırdı. Onun Resulullaha iman etmesine çok enteresan bir hadise sebep olmuştur. Şöyle anlatılır:
İhbân bin Üveys hazretleri yine bir gün koyunları otlatıyordu. Bir kurt âniden sürüden bir koyunu kaptığı gibi kaçmaya başladı. İhbân;
-Vallahi ben hiç böyle korkunç ve zâlim bir kurt görmedim, diyerek, koyunu kurttan almak için peşinden koştu. Kurt dile gelip;
-Ey İhbân! Allahü teâlânın verdiği nasîbimden beni mahrûm mu etmek istiyorsun? dedi.

“Kurt benimle konuşuyor!”
İhbân hayretler içinde kaldı;
-Acâib bir iş! Kurt benimle konuşuyor! dedi. Kurt, onun şaşkın bakışları arasında konuşmasına devam ediyordu;
-Bundan daha şaşılacak şey, Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîne’de sizi Allahü teâlânın dinine davet ediyor, siz ondan gâfilsiniz! dedi.
İhbân ilk şaşkınlığı üzerinden atmıştı. O da kurda şöyle sordu:
-Ben Muhammed’in “aleyhisselâm” huzûruna gitsem, koyunlarıma kim bakar? Kurt şöyle dedi:
-Bana yetecek kadar koyun ayırır isen, koyunlara bakarım. Ayırdığından fazlasına da dokunmam!
İhbân, kurda inandı ve birkaç koyun ayırıp, sürüyü ona bırakarak, bir grup çobanla Medîne’ye gitti...
Medîne’ye vardıklarında, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâm ile oturuyordu. İhbân’ı görünce buyurdu ki:
-Ey İhbân! Kurt sözünde durdu!
Bu mucizeye şahit olan İhbân, yanındaki çobanlarla birlikte Resulullah efendimizin önünde Kelime-i şehâdeti getirerek Müslümân oldu...

“Bu gömlek onun mu?”
İhbân bin Üveys hazretleri vefât edeceği sırada;
“Beni iki parça elbise ile kefenleyin” diye vasiyet etti.
Vefât edince iki elbise ve bir de gömlek ile kefenleyip defnettiler. Sabâhleyin, o gömleği elbiselerin üzerine bırakıldığı bir ağaç üzerinde gördüler. Bu gömlek onun mu, yoksa başkasının mı diye tereddüt ettiler. O gömleği diken terziyi buldular ve sordular. Terzi yemîn ederek;
-Bu gömlek, İhbân radıyallahü anh defnedildiği zamân üzerinde olan gömlektir, dedi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:41:04
Bir gönül sultanı Abbas bin Ahmed


Abbas bin Ahmed el-Ezdî, Hicaz’da yaşamış olan evliyanın büyüklerindendir. Kıymetli nasihatleri vardır. Kendisinden kötü âlimler sorulduğunda buyurdu ki:
“Ümmetlerin her biri, Rahmânın yolu üzerine oturmuş kötü âlimler yüzünden helâk olurlar. Onlar habis amelleri ile Allahü teâlânın yolunu kesmiş, insanlara engel olmuş olurlar.”

ŞEYTANIN ÜÇ TUZAĞI!
Bir gün kendisine “Şeytan insanı ne ile tuzağa düşürür?” diye soruldu. Buyurdu ki: “İblis, üç şeyden biri ile âdemoğlunu tuzağına düşürür: Birincisi, kendini beğenmesi, ikincisi, amelini gözünde büyütmesi, üçüncüsü günahlarını unutmasıdır.”
Abbas bin Ahmed hazretleri, ilim öğrenmeye teşvik eder, niyetin hâlis olmasının önemini belirtir ve “İlim tahsîli doğru bir niyet ve temiz bir gâye ile olursa, bundan daha yüksek amel olmaz. Fakat çokları ilmi, gereğini yapmak için tahsîl etmiyor. Bilakis ilmi dünyâlık elde etmek için bir ağ gibi kullanıyor” buyururdu.
Abbas bin Ahmed el-Ezdî hazretleri her zaman, ibâdetlerin, farzlarına, vâciplerine ve sünnetlerine uygun olarak yerine getirilmesini söylerdi. Bu hususta; “Kulun amelini güzelce edâ etmesi kadar şeytanın belini kıran bir şey yoktur. Zîrâ Allahü teâlâ meâlen; (Hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, mutlak güçlüdür; çok bağışlayıcıdır) (Mülk sûresi: 2) buyurdu. Kul, kırk yaşına bastığı zaman bütün isyân ve günahlardan tövbe etmezse, şeytan onun alnını sığar durur ve; “Felah ve kurtuluştan uzak kalan bir yüze feda olayım” der” buyurdu.

“O NASIL İSTERSE...”
Şeyh Ebû Said Malini, Abbas bin Ahmed el-Ezdî hazretlerinin vefat hadisesini şöyle anlatır:
Son nefesini vermeden önce baş ucundaydım. Halini sordum. Cevap olarak dedi ki:
-Tereddüd içindeyim. Gitmeyi istesem küstahlık olur diye korkarım. Bu halde kalmak istesem, yanlış bir arzu beslemiş olmaktan çekinirim. Çünkü böylece onu görmekten kaçmış olurum. Bunun için her şeyi ona bıraktım. O ne ister, ne yapar, onu bekliyorum...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:42:09
Tabiinin büyüklerinden Herem bin Hayyân


Herem bin Hayyân, Tabiinin büyüklerindendir. Veysel Karânî hazretlerini gördü. Ondan çok nasîhat aldı. Zühd ve takvada, zamanının önde gelenlerindendi. “Hayret ederim, Cennete talip olanlarla, Cehennemden korku duyanlara! Bunlar hem Cennete talip, hem de Cehennemden korkarlar; ama yine de uyumaya devam eder, bu kat’i gerçeğin heyecanıyla bir miktar olsun uykularını terk etme fedakârlığında bulunmazlar” derdi...

“TEK GAYEM RIZA-İ İLAHİDİR”
Bir gün de şöyle buyurdu: “Bütün mâneviyat büyükleri, benim Cehennemlik olduğumu söyleseler, ben yine ibadetimden, hayır ve hasenatımdan gerilemem. Dini vazifelerimi bütünüyle yerine getirme gayretimi devam ettiririm. Zira ben Cennet ve Cehennem için yapmıyorum bu vazifeleri. Belki Cennet ve Cehennem emri altında olan Zâtı Ulûhiyyet’in emri olduğu için yapıyor, O’nun rızasını kazanmak için ifa ediyorum. O dilerse Cennetine, dilerse Cehennemine koyar. Benim vazifem, O’nun emirlerini yerine getirmek, rızasını kazanmaktır. Kaldı ki O, razı olduğu kulunu da Cehennemine atmaz.”
Bir zaman mücâhidler savaşa gitmek istediklerinde Herem bin Hayyân hazretlerine uğrayıp duâ istediler. O da şöyle dua etti:
“Ey Allah yolunda cihâda çıkanlar! Günahlarınızdan tövbe ediniz. Çünkü bu elinizdeki kılıçlardan daha çok size siper olur.”

“BORCUMU ÖDEYİN”
Bu mübarek zat da bütün Allah adamları gibi dünyâdan ve dünyâ malından nefret ederdi. Bu sebeple; “Dünyâ bütün her şeyiyle bana arz olunsa, hiç düşünmeden rahat ve kolay bir şekilde dünyânın murdarlığına hükmederim” buyururdu.
Bir gün de “Kim, din kardeşi için diliyle sevgi ve hulûs gösterir de içinden ona düşmanlık ve kin beslerse, Allah ona lânet eder, dilsiz yapar ve kalp gözünü köreltir” buyurdu.
Herem bin Hayyân hazretleri vefatı anında çevresindekilere;
“Zırhımı satın, borcumu ödeyin. O da yetmezse kölemi satın. Size Nahl suresinin son (128’inci) ayet-i kerimesini (Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir) okumanızı vasiyet ederim” buyurdu ve son nefesini verdi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:42:52
Şem’un bin Yuhennâ nasıl iman etti?..


Habbe-i Urnî “radıyallahü anh” Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alînin “radıyallahü anh” eshâbından idi. O şöyle anlatmıştır:
Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî, ordusuyla bir kilisenin yanında konakladı. Bir kişi gelip;
-Esselâmü aleyke yâ Emîr-el mü’minîn, dedi. Hazret-i Alî;
-Ve aleykesselâm dedi. O kimse;
-Ben Şem’un bin Yuhennâ’yım. Bu kilisenin sâhibiyim. Bizim yanımızda bir kitâb vardır. Îsâ aleyhisselâmdan beri, mîrâs olarak bize intikâl etmiştir. İsterseniz okuyayım, dedi.
Hazret-i Alî;
-Oku, buyurdu. O kişi okumağa başladı...

“O PEYGAMBERE ÎMÂN ETTİM”
Kitâbda Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ve ümmetinin vasıfları belirtiliyordu. Sonunda da şunlar yazılıydı:
“Bu kilisenin yanında Peygambere en yakın olan maşrık ahâlisini dîne, îmâna getiren ve garb ahâlisiyle harb eden birisi konaklar. Ona göre dünyâ, şiddetli fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kumdan dahâ hafîftir. Ona göre, Allah yolunda ve Onun muhabbetiyle ölmek, susamış kimsenin su içmesinden dahâ kolaydır. Ona yardım eden, Allahü teâlânın rızâsına kavuşur ve onun yanında savaşırken ölen şehîd olur...”
Sonra o kimse dedi ki:
-O Peygamber gönderildi. Ben o Peygambere îmân ettim. Sen gelip buraya konaklayınca huzûruna geldim ki, artık diri veyâ ölü hep seninle berâber olacağım.

“EHL-İ BEYTİ SEVEN BİR KİŞİDİR”
Onun bu sözleri üzerine hazret-i Alî ve yanında bulunanlar ağlaştılar. Sonra hazret-i Alî:
-Allahü teâlâya hamd olsun ki, beni unutulanlardan eylemedi. Kitâbında zikr etti, dedi.
Habbe-i Urnî sözlerine devâmla şöyle anlatmıştır:
Hazret-i Alî bana, “Bu kimse seninle birlikte kalsın” dedi. Kuşluk ve akşam yemeklerinde onu yanına çağırırdı. Leyle-tül-Harîr’de, harbin şiddetli bir zamânında o kimse şehîd oldu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” namâzını kıldırdı, kabre kendisi indirdi ve “Bu kimse Ehl-i Beyti seven bir kişidir” buyurdu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:44:05
“Ben muradıma nail oldum...”

Eshab-ı kiramın büyüklerinden Abdullah bin Zeyd radıyallahü anh anlatıyor: Basra şehrinde bir zengin aile vardı. Allahü teala bunlara öyle güzel bir erkek evlat verdi ki, sanki gökten ay inmiş hanelerine girmişti. Delikanlı olduğunda Basralılar, kızlarını bu gence vermek için yarış ediyorlardı. Fakat gencin annesi, bunların hiçbirini oğluna layık görmüyordu.
Bir gün, bu genci benim vaaz ettiğim camiye getirdiler. O günkü sohbette şunları anlattım:
“... Allahü teala Cennet’te köşkler yarattı. Her bir köşkte bir taht kurulmuş, her bir tahtın üzerinde bir huri oturur ki, bir tanesi dünyaya yüzlerini gösterselerdi, iki yanaklarının nuru ayı karartır, güneşi mat ederdi... Bu makamlar ve bu güzel hurileri Rabbimiz günah işlemeyen, Allah yolunda canını feda edenlere ihsan edecektir?..”

“HARP ÖYLE YAPILMAZ!”
Genç, bu dinlediklerini annesine anlatınca; “İşte sana bu hurilerden başkası eş olamaz” demiş. Bir gün bana kırk bin altın göndermiş ve “Bu altınlar oğluma alacağım hurilerin mehridir. Bunları fukaraya dağıtsın” demiş.
O günlerde, cihad ilan olunmuştu. Mücahidler harbe hazırlanıyordu. O zengin kadın oğlunu bana getirdi ve;
-Oğlumu sana getirdim senin ile gazaya gitsin, diye ricada bulundu...
Nihayet kafirler ile Müslümanlar karşılıklı saf bağladı. Bizim genç, güzel gazimiz gözlerini semaya dikiyor, bakıyor. Tekrar saldırıyor, şehit olmak istiyordu. Koşarak yanına vardım ve dedim ki:
-Yiğidim, harp öyle yapılmaz! Cihad, düşmanı saf dışı bırakmaktır. Sen kendini feda etmeye uğraşıyorsun.
-Efendim, benim gördüğümü gören, bin canı olsa fedaya hazırdır.
-Ne görüyorsun?


“HURİLER BENİ ÇAĞIRIYOR...”
-O gün camide vaaz ettiğin zaman, bize müjdelediğin şeyleri işitmiş fakat görmemiştim. Şimdi o söylediğin makamları görüyorum. Resul aleyhisselam bana kucak açtı. Yetmiş kadar huri beni çağırıyor...
Bunları söyledikten sonra tekrar düşmana hamle etti ve arzu ettiği şehadete kavuştu...
Düşman bozulmuş, kaçıyordu. Cesetler ve yaralılar arasında o yiğidi buldum. Bir mübarek koku dimağımı doldurdu. İki gül yanağı henüz solmamıştı. Dudakları oynuyordu. Dinledim “La ilahe illallah” diyordu. Tebessüm ederek eliyle semayı gösterdi. Sanki bana “Ben muradıma nail oldum” diyordu ve öylece kaldı...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:44:43
Resulullah efendimize hediye edilen elbise


Eshab-ı Kiramın büyüklerinden olan Sehl bin Sa’d (radıyallahü anh), Peygamberimizin bir emir ve isteği olduğu zaman hemen yerine getirir, hiçbir zaman geciktirmezdi. O’nun bu durumunu oğlu Abbâs şöyle anlatmaktadır:
“Peygamberimiz hutbe okuyacağı zaman hurma ağacından bir direğe yaslanır öyle okurlarmış. Bir gün Resûl-i ekrem efendimiz buyurur ki: (Artık cemâat çoğaldı, bir şey yapılsa da üzerine otursam...) Bunu duyan babam hemen, okun yaydan fırladığı gibi kalkıp gitmiş ve kısa bir zaman sonra minberin direklerini getirmiş. Yalnız babamın getirdiği bu direklerin kendisinin veya bir başkasının hazırladığı hakkında bilgim yoktur.”

“NE OLUR KABUL EDİNİZ”
Daha sonra Sehl bin Sa’d hazretlerine, Peygamberimizin minberi hakkında suâl sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:
“Ben minberin hangi ağaçtan, hangi tarihte, hangi gün yapıldığını bilirim...”
Sehl bin Sa’d, Peygamber efendimizin cömertliğini, kendi ihtiyacı olan bir malı isteyen herkese verdiğini şöyle anlatmaktadır:
Kadıncağızın birisi Peygamber efendimize gelir ve kendi eli ile dokumuş olduğu güzel bir elbiseyi uzatarak der ki:
-Ey Allahü teâlânın Resûlü! Bunu sizin için bizzat kendim dokudum, ne olur kabûl ediniz!
Resulullah efendimizin de gerçekten böyle bir elbiseye ihtiyacı vardı. Bu hediyeyi kabûl ederek içeri girdi ve hemen giydi. Daha sonra dışarı çıktı. Bu sırada ziyârete gelenlerden birisi, bu elbiseyi görerek;
-Ey Allahü teâlânın Resûlü! Bu ne kadar güzel bir elbise, bunu bana verseniz! dedi.

“DOĞRU BİR HAREKET DEĞİL!”
Peygamber efendimiz hemen içeri girerek elbiseyi çıkardı ve isteyen sahâbeye verdi. Diğer ziyâretçiler, elbiseyi isteyen zata sitem ederek;
-Peygamberimizin bu elbiseye çok ihtiyâcı vardı. Sen onu istemekle doğru bir hareket yapmadın, dediler. Elbiseyi isteyen kişi ise şöyle cevap verdi:
-Ben bu elbiseyi giymek için istemedim. Aksine, o benim öldüğüm zaman kefenim olacaktır!..
Aradan zaman geçti, bu zat ölüm hastalığında yanındakilere, bu hadiseyi anlattı ve;
-Peygamber Efendimizin elbisesini bunun için saklıyordum. Beni onunla kefenleyiniz! dedi ve sonra da vefat etti. Kendisini bu elbiseyle kefenleyip defnettiler...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:45:38
Nesibe Hâtûn ve Habib bin Zeyd


Habib bin Zeyd hazretleri,
Eshab-ı kiramın büyüklerindendir. Babası Zeyd bin Asım el-Ensari, Resulullaha Akabe’de biat eden ilk yetişkinler arasında idi. Annesi Nesibe binti Ka’b (Ümmü Ümâre) müşriklere karşı silah kullanan ilk hanımdı. İşte, Habib bin Zeyd böyle bir evde, böyle bir annenin terbiyesi ile yetişti. Çok küçük olması sebebiyle katılamadığı Bedir ve Uhud savaşları dışındaki savaşlara iştirak etti. Onun dinindeki, davasındaki metanet ve sebatı dillere destandı...
Annesi Ümmü Ümâre (radıyallahü anhâ) Uhud, Hudeybiye, Hayber Umret-ül-kaza, Huneyn ve Yemâme gazâlarına katıldı. Biatü’r-rıdvân’da hazır bulunmakla şereflendiler. Oğulları Habîb ve Abdullah da Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün gazâlarına iştirak ettiler...

Uhud Savaşı sırasında İbni Kamia isminde bir müşrik Peygamberimize saldırdı ve mübârek başından yaraladı. Ümmü Ümâre de İbni Kâmia’ya saldırdı ve o müşriki ağır yaraladı. Kendisi de on üç yerinden yaralanmıştı. Bunlardan en ağırı, İbn-i Kâmia’nın boynunda açtığı yaraydı. Resûlullah efendimiz, oğlu Abdullah’a bu yarayı sarmasını emredip “Ev halkınızı Allah mübârek kılsın; senin annenin makamı filan ve filanların makamından hayırlıdır. Allah sizin ev halkınıza rahmet etsin!” buyurdular. Bu mübarek kadının yaraları, bir sene tedavi gördükten sonra iyileşti...
Nesibe Hâtûn, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) “Yâ Resûlallah Allahü teâlâya duâ edin de Cennette size komşu olayım!” dedi. Peygamber efendimiz “Allahım! Bunları, Cennette bana komşu ve arkadaş et” diye duâ ettiler. Bunun üzerine Ümmü Ümâre: “Bu bana kâfidir. Artık dünyâda ne musîbet gelirse gelsin! dedi...


MÜSEYLEME’YE ESİR DÜŞTÜ!..
Müseylemet-ül Kezzab, yalancı peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkınca, Ümm-i Ümare’nin oğlu Habib, Amman’dan Medine’ye gelirken esir düştü. Müseyleme;
“Benim peygamberliğimi kabul et, seni serbest bırakayım” dedi. Habib onunla alay etmek için; “Ben sağırım, ne söylediğini işitmiyorum” dedi halbuki biraz önce aralarında konuşma geçmişti. Müseyleme onun bu hareketine çok kızarak, tek tek uzuvlarını kestirerek şehit etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:46:17
Buhara Kadısı Ebu Abdullah Halimi


Ebu Abdullah Halimi, Maveraünnehir’de yaşamış olan hadis ve Şafii fıkıh âlimlerindendir. 949 (H.338) senesinde Buhara’da dünyaya geldi. Orada birçok âlimden ders alarak hadis ve fıkıh tahsilini tamamladı. Buhara’da uzun seneler kadılık yaptı. Kendisinden ise birçok âlim istifade etti. Bilhassa rivayet ettiği hadis-i şerifler güvenilir kabul ediliyordu.


PİŞMAN OLMAMAK İÇİN!..
Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“İnsanın şerefi ve mertliği kimseyi hoşlanmadığı bir şeyle karşılamaması; ahlâkının güzelliği başkasına eziyet veren şeyi terk etmesi; cömertliği, üzerinde hakkı olan kimselere iyilik etmesi, insaflı olması; hak ortaya çıktığı zaman hakkı kabul etmesidir.”


ÜÇ ŞEY VARDIR Kİ...
“Üç şey vardır ki, kimde bulunursa Allahü teâlâ ondan râzı olur. Çok istigfâr etmek, yumuşaklık ve sadâkat çokluğu.”
“Üç şey kimde bulunursa, pişman olmaz. Bunlar acele etmemek, meşveret ve tevekküldür.”
“Eğer câhiller susup, konuşmasalardı, insanlar arasında ihtilâf olmazdı.”
“Kim Allahü teâlâya güvenir ve sığınırsa, insanlar kendisine muhtac olur. Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınan kimseyi Allahü teâlâ insanlara sevdirir.”
“Dilde güzellik, tatlılık ve akılda olgunluk olmalıdır.”
“İffetli olmak fakirliğin, şükür belânın, tevâzû üstünlüğün, fesâhat sözün, hıfz rivâyetin, tevâzu ilmin, edep ve mâlâyânîyi terk etmek verânın, güler yüzlülük de kanâatin zîneti, süsüdür.”


NE MUTLU ONLARA Kİ...
Ebu Abdullah Halimi hazretleri, 1012 (H.403) senesi Rebiülevvel ayında Buhara’da vefat etti. Son söz olarak şunları söyledi:
“Rabbimin rahmeti Cehennemden daha büyük. Resulullah’a tabi olana ne mutlu. Gönül bahçesinden Muhammed aleyhisselam aşkıyla kâm (lezzet) alanlara ne mutlu. Onlar için çok ümidliyiz. Muhakkak ki Allah’tan başka ilah yoktur. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam O’nun kulu ve Resulüdür.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:47:22
Resûlullahın havarisi Zübeyr bin Avvam


Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh, Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hazreti Ömer’in vefatından sonra, halife seçimini gerçekleştirmeleri için tayin ettiği altı kişilik “Eshabü’ş-şûrâ” (danışma kurulu) üyelerindendir...


İLK KILIÇ ÇEKEN!..
Zübeyr hazretleri, Hazreti Ebu Bekir’in İslâm’a girmesinden kısa bir müddet sonra Müslüman olmuştur. 615 yılında Mekkeli Müslümanlarla birlikte Habeşistan’a hicret etmiştir...
Zübeyr radıyallahü anh, cesur ve gözüpek bir Müslümandı. Mekke’de, Allah için ilk defa kılıç çeken odur. Medine’ye hicret ettikten sonra da yapılan tüm savaşlara katılmış, bütün sıkıntılı zamanlarda daima Resul-i Ekrem’in yanında bulunmuştur. Savaşta gösterdiği üstün başarıdan ve çok iyi ok attığından Resûlullah efendimiz onun, “Hadi at! Anam babam sana feda olsun” diyerek memnuniyetini ifade etmiştir. Yine onun hakkında; “Her peygamberin bir havarisi vardır, benimki de Zübeyr’dir” buyurmuşlardır.
Bedir günü Müslümanların sayılı birkaç atı vardı. Bunlardan biri de hazreti Zübeyr’in Ya’sub adlı atı idi. O gün birçok müşriki öldürmüştür ki, bunlardan biri “Kureyş Aslanı, Muttaliboğulları Aslanı” diye bilinen amcası Nevfel idi.
Zübeyr radıyallahü anh, Mısır fethinde de önemli bir rol oynamıştır. Nitekim halife Hazreti Ömer, 642’de Mısır’ın Babilin kalesini kuşatan Amr İbni Âs’a yardım için onu on bin kişilik bir kuvvetle göndermiştir...


ONU TAKİP ETTİLER VE...
Hazreti Ali Sıffin Savaşında Zübeyr hazretlerini karşısında görünce onu ikna etmenin yollarını aradı. Bir ara onunla karşılaşınca; “Ey Zübeyr! Resûlullah’ın sana; (Sen haksız olduğun halde Ali ile savaşacaksın) dediğini hatırlıyor musun?” dedi. Bunu duyan Zübeyr hazretleri; “Allah şahidimdir ki bu doğrudur” dedi. Hazreti Ali; “Öyleyse benimle ne diye savaşıyorsun?” diye sorunca Zübeyr hazretleri “Vallahi bunu unutmuştum, şayet hatırlasaydım sana karşı çıkmazdım” dedi. Bu konuşmadan sonra Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh, savaştan çekilerek geri döndü. Medine yolunda Temîm kabilesine ait bir su başına vardığında orada bulunan Amr bin Cürmüz, onu takibe başladı. Vâdi’s-Sibâ’ denilen mevkide bir fırsatını bularak Zübeyr radıyallahü anhı şehid etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:48:52
Benî Kureyzalı Zebir bin Bata


Hicretin 5. senesi... Benî Kureyza Yahudilerinin; Peygamber Efendimizle olan anlaşmalarına göre, Hendek Muharebesinde düşman tarafından sarılan Medine’yi Müslümanlarla el ele vererek müdafaa etmeleri gerekiyordu. Fakat, bunu yapmadılar. Üstelik anlaşma hükümlerini hiçe sayarak, harbin en nâzik safhasında müşriklerle iş birliğine giriştiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onlar üzerine sefere çıktı ve Benî Kureyza Yahudileri ile harb ederek onları mağlub etti.
Bütün Yahudiler esir alınarak bir yere toplandılar. Allahü teâlâ, Peygamber Efendimize, kadın ve çocukların esir edilip, erkeklerin öldürülmesini emretti.
Esirler arasında, Zebir bin Bata adında biri vardı. Ensardan Sabit bin Kays’a (radıyallahü anh) bir iyiliği dokunmuştu. Şöyle ki; cahiliye devrinde, “Buas günü”, Sabit bin Kays, esir düştüğünde, Zebir bin Bata onu serbest bıraktırmıştı...
Sabit bin Kays, onu hemen tanıdı ve yanına vararak;
“Beni tanıdın mı?” diye sordu. Zebir bin Bata:
“Tanımaz olur muyum? Sen Sabit’sin!” dedi. Sabit bin Kays:
“Vaktiyle bana uzatmış olduğun yardım eline şimdi mukabele etmek istiyorum” dedi. Bunun üzerine, Sabit bin Kays Peygamber efendimizin yanına geldi ve;
“Yâ Rasûlallah! Zebir bin Bata’nın bana iyiliği dokunmuştur. Buas günü esir olunca, beni kurtarmıştı. Ben onun iyiliğine mukabele etmek istiyorum. Onun kanını bana bağışlayıver?” dedi. Peygamber efendimiz;

“O, SANA BAĞIŞLANMIŞTIR!”
“O, sana bağışlanmıştır!” buyurdu. Sabit bin Kays, Zebir bin Bata’nın yanına geldi ve;
“Resûl aleyhisselam, senin kanını bana bağışladı!” dedi.
Zebir bin Bata:
“Ey Sabit! diğerlerine ne yapıldı?” diye sordu. Sabit bin Kays:
“Onlar öldürüldüler!” dedi.
Zebir bin Bata:
“Ey Sabit! Bunlardan sonra, yaşamakta hayır yoktur! Senin üzerinde bulunan iyiliğim hakkı için, beni o kavme hemen kavuşturmanı dilerim!” dedi.
Bu sözler üzerine, Sabit bin Kays Zebir bin Bata’yı Zübeyr bin Avvam’ın yanına götürdü. Zübeyr hazretleri de, onun boynunu vurdurdu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:50:01
Liman Von Sanders Çanakkale’yi anlatıyor


Çanakkale yine en zorlu günlerinden birini geçiriyordu o gün..
Düşman ordusunun askerleri ilk defa karaya ayak basar ve ellerindeki üstün silah ve teçhizatla saldırıya geçerler. O zamanlar Osmanlı’nın müttefiki olan Alman ordusuna mensup bazı subaylar da cephede bulunmaktadır.
Şimdi bu subaylardan birine, yani Çanakkale’yi savunan komutana kulak verelim. Türk Kuvvetleri Komutanı Mareşal Liman Von Sanders hatıratında şöyle anlatıyor:

MERMİ SAĞANAĞI ALTINDA...
“Çok dehşetli bir saldırı karşısında kalmıştık. Karaya çıkan İngiliz askerlerini gemiden top atışları ve makineli tüfekler destekliyordu. Bulunduğumuz siperlerden değil hareket etmek, en küçük bir hareket belirtisi bile onlarca mermiyi hemen o hareket noktasına çekiyordu.
Mevzilerden elini kaldıranın eli, miğferini kaldıranın miğferi parçalanıyordu. Böyle bir sağanak altında çaresizlik içinde beklemekten başka bir şey yapamıyorduk...

KORKUNÇ BİR NARA YÜKSELDİ!
Bu şekilde ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birden bulunduğum yerden yaklaşık on beş metre uzağımızdan korkunç bir nara yükseldi. Sesle birlikte bir Türk askeri siperden kalktı, düşmana doğru koşmaya başladı. Hem koşuyor hem kollarını sağa sola sallıyor, hem de sesi çıktığı kadar bağırıyordu. Yanımda bulunan tercümanıma dedim ki:
-Şu koşan asker ne diyor?
-Komutanım! “İmdat ya Resulallah! Kitab (din) elden gidiyor!” diye bağırıyor.

SANKİ ÜZÜM TOPLAR GİBİ!
Böyle bir manzarayı tarih görmemiştir. Asker sanki üzüm toplar gibi düşman mermilerini elleriyle topluyordu. Onu gören diğer askerler de siperlerinden hareketlendi ve o anda çok çetin bir savaş başladı. Fakat bu kahraman asker alnına isabet eden bir kurşunla vuruldu...
Kısa zaman sonra karaya çıkan İngiliz birliğinden geriye yerde yatan asker cesetlerinden başka bir şey görünmüyordu...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:51:36
17. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey


Yine Çanakkale’deyiz... 17. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey, askerleriyle Kilitbahir’e doğru ilerliyorlardı. Meydandaki çeşmenin önündeki bir şey, Hasan Beyin dikkatini çekmişti. Üzeri yara bere içerisinde bir köpek çeşmeye yanaşmaya çalışıyor, bu perişan hâlini görenler taş atarak onu çeşmeden uzaklaştırmak istiyorlardı...


KÖPEĞİ KUCAĞINA ALDI!..


Hasan Bey bu duruma çok üzüldü, atından indi köpeğin üzerindeki yaralara aldırmadan onu kucağına aldı ve çeşmenin yanına götürdü... Hayvana su içirdi, yaralarını temizledi. Ardından karnını doyurdu ve köpeği alarak yoluna devam etti. İşte Hasan Bey böylesine şefkatli biriydi... O günden sonra köpeği yanından ayırmadı Hasan Bey! Bu zavallı köpek, kısa zamanda Mehmetçiklerin dostu olmuştu. Türk askerleriyle siperden sipere atlıyordu!..
Bölgedeki savaş olanca şiddetiyle sürüyordu. Yine siper savaşlarının birinde tarih 11 Temmuz’u gösteriyordu ve Mehmetçikler, Fransızları püskürtmüşlerdi! Savaş alanı Fransız askerlerinin cesetleriyle doluydu... Ama biz de zayiat vermiştik...
Hasan Yarbay da olayın tam ortasında askerlerine direktifler veriyordu. O sırada bir Fransız askerinin yerde kıpırdadığını gördü! Askerin yaralı olduğunu düşündü. Yardım etmek için Fransız askerin üzerine eğildi ki, ölü taklidi yapan asker, sakladığı hançeri Hasan Bey’in göğsüne saplayıverdi. Hasan Bey bir anda sarsıldı ve yere yığıldı. Yarasından oluk gibi kan akıyordu. Her şey aniden olup bitmişti...


ZAHMET BUYURDUNUZ EFENDİM!


O an acı bir havlama sesi duyuldu. Hasan Beyin köpeği olanca hızıyla koşup geldi ve velinimetinin yanına çöktü. Sahibinin ellerini yalıyor, âdeta kalkması için yalvarıyordu...
Derken, “Alay İmamı” da geldi Hasan Bey’in yanına! İmam dua okurken Yarbay Hasan Bey’in gözleri buğulanmış, çehresi solmaya başlamıştı.. Birden, silkinir gibi oldu ve yanındakilere; “beni ayağa kaldırınız” dedi. Askerleri onu yavaşça ayağa kaldırdılar. Üstü başı kan içinde olan ve son anlarını yaşayan Yarbay Hasan Bey; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulullah” dedi. Yüzünde derin bir tebessüm oluşmuştu... Ve ardından edepli bir hâlde şu son sözünü söyledi:
“Zahmet buyurdunuz ya Resulallah!..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:54:35
Büyük cihangir Timur Han

Büyük Türk hükümdarı Timur Han, 1336’da Türkistan’daki Keş’te doğdu. 1370 yılında hükümdar olan Timur Han, askerî ve idarî düzenlemeler yaptı. Daha sonra seferlere çıkarak kısa zamanda bütün Orta Asya ve İran’ı ele geçirdi...


YILDIRIM BAYEZİD’E SIĞINDILAR...

1395 yılında Derbendi ele geçirerek kuzeye yönelen Timur Han, Ukrayna ve Kiev üzerine yürüdü. Özi Irmağı kıyısında bulunan Kırım ve Azak çevresindeki Ceneviz kolonilerini ele geçirdi ve Moskova’ya dayandı. 1398’de de Hindistan’a girdi...
Delhi’yi ele geçiren Timur Han, 1400’de toplanan kurultaydan sonra Gürcistan Seferine çıkma kararı aldı. Ardahan ve Kars üzerinden Bingöl’e geldi. Ahmed Celayir ve Kara Yusuf, Timur Han’dan kurtulmak için Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid Han’a sığındılar. Bayezid Han da, Timur Han’a bağlı olan Erzincan’ı ele geçirdi. Timur Han ise 1400 yılında Erzincan’a tekrar hakim oldu ve Sivas, Malatya ve Behisni şehirlerini ele geçirdi. Suriye üzerine yürüyen Timur Han, Halep’i ve Şam’ı aldı. 1402 yılında Erzurum, Erzincan, Kemah ve Kayseri üzerinden Ankara’ya doğru hareket etti...


Ankara’da Çubuk ovasında yapılan savaşta Osmanlı kuvvetlerini büyük bir bozguna uğratan Timur Han, Yıldırım Bayezid’i esir aldı...


Bir yıl Anadolu’da kalan büyük cihangir, bütün Anadolu illerini ele geçirdi. 1403’te Gürcistan, 1405’te Çin seferine çıktı. Pir Muhammed’i yerine veliaht bırakan Timur Han, Otrar’da vefat etti. Ancak, sağlığında çok sevdiği torunu Muhammed Sultan için yaptırdığı Semerkant’taki türbeye götürülerek defnedildi.


“VASİYETİMİ ASLA UNUTMAYIN!”

Timur Han, ölüm döşeğinde şunları söyledi:
“Oğullarım! Milletin refahını, saadetini sağlamak için sizlere bıraktığım vasiyeti ve tüzükleri iyi okuyun, asla unutmayın ve tatbik edin. Milletin dertlerine derman bulmak vazifenizdir... Zayıfları koruyun, yoksulları zenginlerin zulmüne bırakmayın... Adalet ve iyilik etmek, düsturunuz, rehberiniz olsun...”
Sonra oğlu Pir Muhammed Mirza’yı yanına çağırdı ve onu kendi yerine bıraktığını söyledi. Gözlerini yumdu ve; “Tek üzüldüğüm şey, oğlum Şahruh’u göremeden ölmemdir. Fakat ne yapayım, Allahü teâlâ böyle murad etmiş” dedi. Sonra da Kelime-i şehadeti söyleyerek ruhunu teslim etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:56:33
Tahsin Kaptan ve Mülazım Yusuf...



Bugün de, Çanakkale Savaşında gemi kaptanlığı yapmış olan “Tahsin Kaptan”ın hatıraları arasında geziniyoruz:
Çanakkale ve İstanbul arasında erzak ve icabında asker, dönüşte hasta ve yaralı taşıyordum. Bir gün, Akbaş’tan İstanbul’a dönüyoruz. Gemiye yaralı ve hasta yükledik. Bir aralık geminin makinisti Hamza yanıma geldi “Kaptan baba! Alt katta bir mülazım seni istedi” dedi...



“BİRAZ SONRA ÖLECEĞİM!..”

Derhal yanına gittim. Genç bir zabit, ağır yaralı. İsmi Yusuf Efendi idi. Kendisiyle kısa bir konuşma yaptım. Bana “Biraz sonra ruhumu teslim edeceğim, cenazemi almaya hocam gelecek, ona teslim edin” dedi. Sadece dudakları tesbih ediyordu...
Yusuf Efendi sessizlik içinde uçup gitmişti... Canı teninden ayrılmış, nefes yok, nabız yoktu. Sadece uyuyor gibiydi. Onu kamarama taşıtıp kapıyı kapattım...
İstanbul’a geldik... Sirkeci Rıhtımı’na yanaşacağım. Hadi dedim. Yusuf Efendi’yi son bir kez daha göreyim. Kapıyı açtım, kamara gül kokusu içinde. Bir de ne göreyim, her yanı nurla kaplı, sanki tebessüm ediyor gibiydi. Sağında ve solunda güzellikleri dille ifade edilemeyecek iki zat oturmuş, Kur’ân-ı kerim okuyorlardı. Beni görünce kayboldular. Bu gördüklerim akıl ölçülerine uymuyordu. İhsan deryası içinde yüzüyoruz da bu yüzden suyun başını hiç düşünmüyorduk...



ÇEVRE YOLU YAPILIRKEN...


Ve yıl 1971... Karayolları İstanbul’da Çevre yolları inşasına başlamış. Planlanan güzergâha göre Edirnekapı Şehitliği’nin bir kısmından da yol geçecektir. Fakat burada Çanakkale Savaşlarının aziz ve ulvi bazı şehitleri de yatmaktadır.
O tarihte Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü 1. Grup Şefliği’nde inşaat sürveyanı olarak görev yapan Ahmet Yenel’i dinleyelim:
“Çevreyolu ve tünelinin geçiş yapacağı istikamette, Edirnekapı Mezarlığı bulunmakta. Ne aksi tesadüf ki Çanakkale Şehitleri’nin gömülü kısmı da tam yolumuzun üzerinde, mecburen mezarları açıp şimdiki şehitliğe nakledeceğiz.
Bir kabirden; elbise ve vücudu nokta kadar bozulmamış bir subay çıktı karşımıza. Tam uykuya dalmış bir kişi, pantolonunun iki yanında kırmızı dikişi vardı. Gözleri yumuk sanki bize gülümsüyordu... Mezar taşında ismi yazılmamıştı ancak, inceleme sırasında isminin Mülazım Yusuf olduğu tespit edilmişti.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:57:58
“Baban gelirse, beni çağır oğul!”


Köyün yağız delikanlısı Ali, hâfız olmuştu... Ağzı dualı anası; “Bir de oğlumun mürüvvetini görsem!” diye geçirdi içinden... Ve köyün, güzel olduğu kadar terbiyeli kızı Adeviye’yi istedi Ali’sine... Çok geçmeden de sâde bir düğünle evlendirdi...
Ancak vatan toprakları tehlikedeydi o günlerde. Adeviye, Ali’yi kendi elleriyle hazırladı cepheye. “Git Ali’m!.. Vatan için, doğacak evlâdımız için git” dedi...


“ALİ’MDEN HABER VAR MI?”

Ali gitmişti bir kış soğuğunda. Cepheden şehitlerin haberi tez ulaşıyordu köye. “Ali’mden bir haber var mı?” diyordu Adeviye kalbi yerinden fırlarcasına. Bir haber yoktu Ali’den. Sağ mıydı, yaralı mıydı, adı sanı bilinmez bir yerde şehitlerin arasına mı karışmıştı, bilen yoktu... Adeviye günlerce, mevsimlerce bekledi, bekledi...
Günler yokluk, kıtlık ve sıkıntıyla geçiyordu. Asker Ali’den iyi veya kötü, bir haber gelmiyordu. Adeviye’nin tesellisi minik yavrusu Cevdet’i olmuştu. Çalan her kapı, duyulan her ayak sesi, Adeviye’nin yüreğini hoplatıyordu. Ya gelen Ali ise! Rüyalarına sık sık giren Ali, evine gelmiyordu bir türlü...

...Ve, babasının bir fotoğrafını göremeden büyüyen Cevdet, yürümeye başlamıştı... Cevdet, Çanakkale’yi anlatan ninnilerle büyümüş; masal yerine, destanlar dinlemişti anasından.
Ülke düşmandan temizleneli yıllar olmuştu. Ali’nin âkıbetinden haber yoktu. Köylü; “Kocan şehit olmuştur, bekleme artık Ali’yi” diyemedi...
Yaslı anacığına acısını unutturmaya çalışan Cevdet büyümüş, iş güç sahibi olmuştu. Adeviye ne vakit bir yere gidecek olsa, “Baban gelirse, çağır beni oğul!” derdi...


CEVDET’İNE DİYECEKLERİ VARDI!..


Günler yerinde durmadı. Zaman çark misali döndü. Alınlarda çizgiler derinleşti, saçlara beyazlıklar aktı. Adeviye, Ali’nin geleceği ümidiyle yaşadı durdu...
Savaş yıllarının taze gelini, şimdilerin nurlu ninesi Adeviye, güçten takatten kesilmişti artık. Geri dönülmez hastalığın pençesine düşmüştü. İyice ağırlaşmıştı... Cevdet’ini yanına çağırdı, yavaşça “Oğlum!” dedi. “Bana iyi baktınız. Hakkınızı helâl edin. Baban bir gün gelirse ona; annem seni hep bekledi, de...”
Cevdet’in ve oradakilerin gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülürken, Adeviye aniden irkilerek doğruldu, kapıya doğru gülümseyerek “Hoş geldin Ali, hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 21:59:55
“Ayaklı Kütüphane” İsmail Sâib Sencer


İsmail Sâib Sencer, Beyazıt Kütüphanesi’nin ilk müdürlerindendir. İsmail Hoca bir deryadır ama kitap yazmaz. Ona ait eserlerin var olduğu söylense de, o hiçbir esere imza koymaz.


ÖYLE BİR HAFIZASI VARDIR Kİ!..

O devirde mühendislik fakültesi dört, tıp fakültesi altı yıl diye bir kural yoktur. Eğer derslerini alır ve imtihanları verebilirseniz bir yılda bile mezun olabilirsiniz. İşte Hocaefendi de bir ara tıbba merak salar, bütün imtihanları verir ama “gel diplomanı al” dediklerinde omzunu silker, “ben fakülteyi merakımdan bitirdim” der, “hekimlik yapacak değilim ya!..”

İsmail Sâib Sencer, Darulfünun’da (İstanbul Üniversitesi) Arap Edebiyatı okutur daha sonra da kürsüyü terk edip Beyazıt Kütüphanesi’nde görev alır, ilim adamlarına yol göstermeye başlar. “Ayaklı Kütüphane”lerimiz; on binlerce cilt eserin konusunu, müellifini, tarihini (ve şaşacaksınız ama içindekileri de) ezbere bilir ilim adamlarına yol gösterirler. Ki İsmail Sâib Sencer Hocaefendi de onlardan biridir işte...

Mübareğin hafızası, müdürlüğünü yaptığı Beyazıt Kütüphanesi’ne bile fark atar, yerli ve yabancı araştırmacılar etrafında pervane olurlar. Hocaefendi, diğer İstanbul kütüphanelerindeki eserlerden de haberdardır. Konularını, baskı tarihlerini, hatta sayfa sayılarını bilir, kaynak arayanlara tabela olmaya bakar.
İsmail Saib Sencer’in 80 civarında kedisi vardır! Niçin derseniz; kitapları farelerden korumak için!.. Çok cüzi maaşının bir kısmıyla kedilere yiyecek alır, bir kısmını da fakirlere verir...


KARDEŞİNİN EVİNE SIĞINMIŞTI!

İbnülemin Mahmut Kemal İnal anlatıyor:
“Hastalandığını ve kardeşinin evine sığındığını işittim. Derhal koştum, zor nefes alıyordu, hafif bir sesle selam verdim. Gözlerini araladı, beni tanıdı. İnşallah sağlığınıza kavuşursunuz, dedim.
“Allahü tealadan afiyet, Resulullah efendimizden şefâat dileyiniz. Bak, Resûl-i Ekrem Efendimiz burada” diyerek karşı duvarı gösterdi. Öyle yürekten bir ‘Allah’ dedi ki bana ağlama hissi geldi. Gözyaşlarımı saklamak için odadan çıktım. O arada ruhunu teslim etmiş.”
1940 senesinin 22 Martında 75 yaşında vefat eden İsmail Sâib Sencer’in cenazesi büyük bir cemaat tarafından Merkez Efendi’nin yanı başına defnedilir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:01:30
Bir hikmet ehli Cimmeni


Cimmeni hazretleri, Maliki mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Nesebi eshab-ı kiramdan Mikdad bin Esved’e kadar uzanır. 1628 (H.1037) senesinde Tunus’ta Cimmane kasabasında dünyaya geldi. İlim tahsil etmek için Cezayir’e gitti. Orada birçok âlimden Maliki fıkhını öğrendikten sonra ilmini artırmak için Mısır’a gitti...


KİTAPLARINI KURTARAMADI!..

Kahire’de dokuz sene kalan Cimmeni hazretleri, burada el-Ezher’de büyük âlimlerin derslerine devam etti. Her birinden icazet alarak memleketine dönmek üzere İskenderiye’den gemiye bindi. Ancak gemi yolda battı. Kendisi kurtuldu, fakat kitapları denizde kayboldu. Bunun üzerine tekrar Kahire’ye döndü ve kitapları yeniden temin etti. Tekrar memleketine gitmek üzere yola çıktı ve Tunus’a salimen ulaştı. Buradan Cerbe adasına giderek insanlara ilim öğretmeye başladı...
Bu mübarek zatın, kıymetli nasihatleri vardır. Sevdiklerine buyurdu ki:

“İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalblerinden gitti mi, yollarını kaybederler.”

“Bir kula bak; vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.”

“Açlık nûrdur. Tokluk ateştir. Şehvet odundur. Şehvet ve tokluk bir araya gelince, ateş yanmaya başlar. Sâhibini yakıp bitirir.”

“Herkesin kalbinde, cömertlere karşı muhabbet, cimrilere karşı nefret vardır.”


SABIR NEDİR?..“

Sabır; Allahü teâlânın emirlerine muhâlif olan davranışlardan uzaklaşmak, O’ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengin görünmektir.”

“İlim tahsil ettiği hâlde, bununla amel etmeyene âlim denilemez.”

“Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, bütün ahlâkta ve bütün işlerde, O’nun sevgili peygamberi olan Muhammed aleyhisselâma uymaktır.”


Cimmeni hazretleri 1722 (H.1134) senesi Rebiul-evvel ayının onbeşinde cuma gecesi Cerbe’de vefat etti. Ders verdiği medresenin bahçesine defnedildi. Talebelerine son nasihat olarak şunları söyledi:


“Sizden yüz çevirenin peşine düşmeyin!”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:03:01
Çanakkale kahramanı Binbaşı Bedri Bey


Çanakkale muharebelerinde destan yazan vatan evlatlarının kahramanlık menkıbeleri, yeni nesillere ışık tutmaktadır. Bu kahramanlardan biri de Binbaşı Bedri Bey’dir...


“HER ŞEYİMİ SANA BORÇLUYUM”

Allah yolunda vatan ve millet için canını seve seve fedâ eden Binbaşı Bedri Bey’in rûhî derinliğini ifâde eden, annesine, hanımına ve bir arkadaşına yazmış olduğu mektuplar, bir Müslümanın mânevî ufkunu teşhîs etmeye ve onun mânevî mertebesini ve ölümündeki asâleti ifâdeye kâfîdir.
Binbaşı Bedri Bey, şehâdetinden kısa bir müddet evvel annesine yazdığı mektubunda diyor ki:


“Vâsıyyetimdir.

Canım anneciğim,

Her şeyimi, ama her şeyimi sana borçluyum. Hep sana hizmet etmeyi, yanında kalmayı, sana hürmet etmeyi, güzel kokunu koklamayı arzuladım. Çok az kısmet oldu. Bu dünyâda sana doyamadım.
Anneciğim, dünyâyı sevemedim, tat da alamadım. Allah’ın emir ve rızâsına aykırı her şey beni rahatsız etti. Velhâsıl dünyâ bana küstü, ben de ona. Eğer sen veya ben önce gidersek, önce giden kucağını açıp beklesin! Elbette kavuşacağız. Saçından bende bir tutam var. Onu yanımda taşıyorum. Ölürsem, Allah’ın izniyle bu, kahramanca bir ölüm olacaktır. Saçının telleri, yanımda kalsın. Sakın ağlama! Bil ki, göğsümde Kur’ân var! Kalbimde îmân ve dudaklarımda da son olarak Allah’ın zikri olacak. Gönlün müsterih olsun!
İbâdetlerimin, zikirlerimin hepsini bağışladım. Elimde bir şey kalmadı. Rabbimin huzûruna bomboş gidiyorum. Fakat O’nun gufrânının beni sımsıkı kuşatacağını umuyorum. Sana başka ne yazayım, evvel gidene selâm olsun!..
Oğlun Bedri”


HERKESİ İMRENDİRECEK TEVAZU...
Binbaşı Bedri Bey, bu mektubunda yalnız zâhirî hayâtından, benliğinden değil, Allah yolunda kazandıklarından bile, onları başkalarına bağışlayarak vazgeçtiğini ve Rabbine “hiç”leşmiş bir hâlde teveccüh ettiğini, herkesi imrendirecek bir tevâzû ve asâletle ne güzel ifâde ediyor!..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:04:08
Gülen şehid Ebu Akil


Yemame Harbi, Hazret-i Ebubekir (radıyallahü anh) devrinde, 633’te, yalancı peygamber Müseyleme’tül-Kezzab ordusuna karşı yapılmıştır...


MÜSEYLEME ÖLDÜRÜLDÜ...

Müseyleme’tül-Kezzâb, peygamber olduğunu ileri sürerek büyük fitne çıkarmıştı. Hâlid bin Velîd komutasındaki İslâm ordusu bu alçak fitnecinin üzerine sevk edilmişti. Harbin başında İslâm ordusu daha önce gönderilen İkrime ve Şurahbil ordusu gibi geriledi. Hatta Benî Hanîfe kabilesinin mürtedleri, Hâlid bin Velîd’in çadırına girip yağma yapmaya başlamışlardı.
Bu sırada İslâm askeri geri dönüp şiddetli bir hücum ile Müseyleme’tül-Kezzâb’ın ordusunu bozdu. Yine bu sırada Hazreti Vahşi; Hazreti Hamza’yı şehîd ettiği mızrak ile Müseyleme’tül-Kezzâb’ı öldürdü.
Bu cengde Müseyleme’tül-Kezzâb’ın kırk bin kişilik ordusundan yirmi bini öldürülmüş, fakat Müslümanlardan da iki binden ziyade şehîd verilmişti. Bunun üç yüz altmışı muhacirden, kırk kadarı da ensârdan ve kalanı da tâbiînden idi. Şehîd olanların içerisinde yetmişten ziyade hafız vardı.
Yemame Savaşı bütün şiddeti ile devam ediyordu... Yalancı peygamber olan Müseyleme için Müslüman sahabiler şanlı hücumlarını başlatmışlardı. Onların içinde ensardan bir genç vardı, daha taze idi, çiçeği burnunda olan bir gençti. Adı Ebu Akil idi.


“ZAFER HANGİ TARAFIN?”

Abdullah ibn-i Ömer (radıyallahü anh) anlatıyor:
Ebu Akil’i devamlı kontrol ediyordum, bir ara kâfir darbesi ile yere yıkıldı. Kan kaybediyordu. Çadırıma götürdüm, kanını sildim. Sanki ölmüş gibiydi. Bu ara tekrar hücuma geçildi. “Ey ensar gösterin yiğitliğinizi” nidası Ebu Akil’in kulağına gelince hemen yerinden fırladı ve gözden kayboldu. Onu araya araya buldum gördüm ki kollarını bile kaybetmiş ve yere yuvarlanmıştı. Ölmek üzere idi. Fakat dudakları ile bir şeyler söylemek istiyordu. Kulağımı ağzına iyice dayadım ve:
- “Ey Ebu Akil ne diyorsun?” dedim. Ebu Akil kendisini topladı ve şöyle dedi:
- “Zafer hangi tarafın?” Ben; “Müjde, Müslümanlar kazandı” dedim. Baktım ki Ebu Akil gülüyor. Güldü ve bu tebessüm ile ruhunu teslim ederek şahadet şerbetini içti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:05:48
“Anamın elini benim için öp!”


Çanakkale muharebelerinin kahraman gazilerinden Mehmet Çavuş (Aşkın) hatıralarında diyor ki: “İngiliz donanması Saroz’dan top atışları ile bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu. Her taraf toz duman içindeydi. Top mermilerinin düştüğü yerler alev alev yanıyordu. Düşman gemilerinin her ateşinden sonra ortalıkta kopmuş kol ve bacaklar, feryad edip inleyen yaralılar, dehşet verici bir manzara arz ediyordu. Buna rağmen askerimizin gayret ve cesaretinden hiçbir şey eksilmiyordu.
Böyle bir atıştan sonra, aynı birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemi, iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm, henüz sağ idi. Yanına kadar gidebildim. Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen eniştem:


“O SAADET BANA YETER”
“Kardeşim niçin böyle ah edip ağlarsın, benim ciğerimi dağlarsın! Allah’ın verdiğine merhaba! Takdir-i ilâhi böyle imiş! Onun kazası geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir. Arzuladığım şehadet, cihad yolunda oldu. O saadet bana yeter! Sen sağ kalırsan, anamın elini benim için de öp! Hakkını helal etsin!” dedikten sonra “Başımı kıbleye doğru çevir!” diyebildi... Ruhu çoktan uçmuştu...


“ÜZERİMDE HARB EDİNİZ!”
Daha sonra birliklerimiz, İngilizlerin yeni getirdikleri takviye birliklerinin sahilden içerilere ilerlemesini engellemekle görevlendirildi. Alayımız yürüyüşe geçti. Karayürek Deresi’ne doğru iniyorduk... Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında geziniyordum. Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu, mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi. Avucuma mataradan su aldığımda, matarama su yerine kan doldurduğumu anladım.
Hemen sonra alayımız geldi ve birden kendimizi düşman ateşi içinde bulduk. Pusuya düşmüştük. Birçok arkadaşımız gafil avlandı. Bunlardan, köylümüz olan Halil, bölükle birlikte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı. Bir müddet sessiz kaldı ve sonra: “Ahretlik, ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harb ediniz! Ta ki gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! nidalarını rahatlıkla duyayım!” dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:08:08
Dünyaya verilen insanlık dersi!..


Tarihin şeref levhasıdır Çanakkale... Kolay kolay ne anlatılır orada yaşananlar ne de aklı alır insanın orada yaşananları...
Hangi akıl kabul eder, et ve kemikten bir ordunun zırhlıları püskürteceğini?.. Gül bahçesine koşarcasına ölüme atılan babayiğitlere kim inanır? Topun tüfeğin, uçağın karşısına süngüsüyle çıkan birine kim “akıllı” der... İşte onlar bütün bunları yaptılar ve göğüslerindeki sarsılmaz imanla cennete uçtular... Geride ise akıllara durgunluk veren hatıralar bıraktılar...
Evet, bugün de; bir kolu ile bir ayağını kaybeden işgalci güçlerin komutanı olarak görev yapmış olan Fransız generali Bridges’in hatıralarından uzanıyoruz Çanakkale’ye... Yurduna döndükten sonra anlattığı bir hatırasında şöyle diyor Bridges:


“NİÇİN YARDIM EDİYORSUN?”

“Fransızlar! Türkler gibi mert bir milletle savaştığınız için daima iftihar edebilirsiniz... Hiç unutmam. Savaş alanında çarpışma bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zayiat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yerde bir Fransız yatıyor, bir Türk de kendi gömleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtası ile aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun?
Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:

“Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün...”


GENERALİN AĞLADIĞI AN!..

Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım...
Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzara karşısında âdeta kanımın donduğunu hissettim. Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı. Tabii, az sonra ikisi de öldü...”

***
Savaş hatıraları bitmez... Bu vesileyle, Çanakkale Savaşını kazanarak; vatanı, bayrağı ve milleti için hayatının baharında şehit düşen (adı bilinen ve bilinmeyen) bütün kahramanlarımızı minnet, şükran ve rahmetle anıyor, ruhlarına Fatihalar gönderiyoruz...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:13:33
Bir şeref tablosu Galiçya


Galiçya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun kuruluşundan, İttifak Devletleri’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgilerine kadar, Avusturya tacına bağlı olup, bu imparatorluğun bir eyaletiydi. Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman, Galiçya’ya göz koymuş bulunan ve uzun zamandır gizli ajanları vasıtasıyla hazırlık yapmış olan Rusya, 1914 Eylülünde Doğu Galiçya’yı işgal etmiş, 1915 Mayısında ise Alman ve Avusturya hücumu karşısında çekilmek zorunda kalmıştı...


15 BİN ŞEHİT VERİLDİ!..

Birinci Dünya Savaşı sırasında müttefiklerimize yardım için asker gönderdiğimiz Galiçya cephesinde, 33 bin asker ve subaydan meydana gelen 15. Kolordumuz 15 bin şehit ve yaralı vermişti. Ruslara karşı savaşan ordumuz, her türlü imkansızlığa rağmen kahramanca çarpışmış ve üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmişti.

Şair Süleyman Nazif’in Galiçya adlı eserinde, 15. Kolordu Komutanı Yakup Şevki Paşa tarafından bizzat onaylanmış olan Galiçya kahramanlarının hikâyeleri anlatır. İşte onlardan biri:

“62. Alay, 3. Tabur, 10. Bölük... Çineli Ali oğlu Mehmed... Bölük Komutanı Mustafa Efendi’ye, 421 rakımlı tepenin doğusundaki ve orman içindeki siperleri ele geçiren düşmana karşı saldırması emredilmişti. Mustafa Efendi bölüğü ile düşman üzerine atıldı. Osmanlı askerlerinin saldırı silahı daima süngüdür. Süngü şakırtısına karışan “Allah Allah” sesleri düşmanı pek şaşırtmış, darmadağın etmişti. Yakayı kurtarabilen Moskoflar kaçmaya başlamışlardı. Bu elli kişilik ateş parçası Müslüman evladı, bütün siperleri Ruslardan temizleyerek geri almayı başarmışlardı.


“YAŞASIN 10’UNCU BÖLÜK!”

Tam bu sırada, bir düşman şarapneli Mehmed’i göğsünden yaralamış, takatsiz düşürmüştü. Sırtını ara siperine dayayarak arkadaşlarına bakan yiğit Mehmed, ‘Bu siperleri biz yaptık, hepimiz ölürüz, yine düşmana vermeyiz!’ diye haykırıyordu...
Fakat Mehmed’in yarası hafif değildi. O vaziyette bile aralıksız, yağmur gibi yağan düşman şarapnelleriyle âdeta alay ediyordu.
Aslan Mehmed’in son sözü ‘Yaşasın 10. Bölük!’ oldu ve Kelime-i şehadet getirerek ruhunu teslim etti...”

Çanakkale’de, Sina’da, Yemen’de, Kafkasya’da bizlerden fatiha bekleyen şehitlerimiz kadar şerefle ve rahmetle anılmayı hak eden, Galiçya kahramanlarını da unutmayalım...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:19:43
Tufeyl bin Amr (radıyallahü anh)


Tufeyl bin Amr Dûsî radıyallahü anh, meşhur bir şâirdi. Misâfirperver ve cömert bir insan olduğu için, herkes tarafından sevilirdi. Yemen taraflarında mamur ve verimli bir beldede oturan Devs kabilesine mensuptu.


ZİLKEFEYN PUTUNU YIKTI!..

Peygamber efendimiz, Mekke’de İslâmiyeti açıkça yaymaya başladığı yıllarda, gece gündüz insanlara nasîhat veriyor, onları İslâm dinine davet ediyordu. Mekkeli müşrikler ise, Resûlullahın bu gayretini boşa çıkarmak için hiç durmadan uğraşıyorlardı.
Tufeyl bin Amr Dûsî radıyallahü anh kendisi bizzat şöyle anlatır:

“Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîne’ye hicret edince, Bedir, Uhud ve Hendek gazâları yapıldı. Müslümân olanlardan bir cemâat ile birlikte, Hayber Gazâsında Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanına gittik. Mekke fethedilinceye kadar Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında bulundum. Mekke’nin fethinden sonra, beni Zilkefeyn adında bir putu yıkmak için gönderdi. Gidip o putu yıktım, geldim. Ondan sonra, vefâtına kadar Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile berâber oldum...”

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra Araplardan dinden dönenler oldu. Tufeyl bin Âmr “radıyallahü anh” bir grup Müslümânla Yemâme tarafına cihâda giderken yolda bir rüyâ gördü. Çok etkilenmişti. Rüyâsını arkadaşlarına şöyle anlattı:
“Başımı tıraş ettiler, ağzımdan bir kuş çıkıp uçtu. Bir kadın beni gördü, alıp karnının içine koydu. Oğlum beni çok aradı, bulamadı...”


RÜYASINI KENDİ TABİR ETTİ

Arkadaşları bu rüyâsını hayra yordular. Kendisi, “Ben bu rüyâmı şöyle tabîr ettim, dedi: Başımı tıraş etmeleri, bu gazâda başımı vereceğimi, şehîd olacağımı gösterir. Ağzımdan çıkan kuş rûhumdur. Beni karnına koyan kadın yeryüzüdür. Oğlumun beni çok arayıp bulamaması ise, onun bu gazâda şehîd olmayı çok isteyip, şehîd olamamasını gösterir.”

Tufeyl bin Âmr “radıyallahü anh” bunları söyledikten sonra muharebe meydanına atıldı ve şehîd oldu. Oğlu Amr ise çok yara aldı. Fakat sonra sıhhâte kavuştu. Hazret-i Ömer’in “radıyallahü anh” halîfeliği zamânında Yermük senesinde o da şehîd oldu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:22:21
Abbasi halifesi Me’mûn


Me’mun, Abbasi halifelerindendir. Halife Hârun’ür-Reşid’in oğludur... Hârun’ür-Reşid’in ölümünden sonra oğlu Emin tahta geçti. Hârun’ür-Reşid, Emin’i velîahd yapmış, ondan sonra da kardeşi Me’mûn’un, hükümdar olmasını kararlaştırmıştı. Emin, hükümdar olunca kardeşi Me’mûn’u velîahdlıktan azletti. Çünkü saltanatı oğlu Abdullah’a bırakmak istiyordu...


İMAM ALİ RIZA’YI ÇOK SEVERDİ

Emin bu konuda kendisine engel olmak isteyen kimseyi dinlemedi ve kardeşi Me’mûn’u ortadan kaldırmak için, ordusunu üzerine gönderdi, fakat ordusu bozuldu ve kendisi Hicri 198. yılında öldürüldü.

Me’mûn, kardeşi Emin’le savaşırken ona galip gelirse, halîfeliği İmâm Ali Rızâ hazretlerine vereceğini ilan etti. Çünkü onu çok severdi. Halîfe Me’mûn kardeşi ile olan savaşı kazandıktan sonra, İmâm Ali Rızâ’ya bir mektup göndererek, hilâfeti kendilerine terk edeceğini bildirdi. İmâm Ali Rızâ birçok sebepler ileri sürerek bu teklifi kabul etmedi...


Bir gün Halîfe Me’mûn ava çıkarken, çocukların oynadığı sokaktan geçti. O esnada, bütün çocuklar sokaktan kaçtı. Muhammed Cevâd da orada çocukların yanında duruyordu. Yalnız o olduğu yerden ayrılmadı. Bunun üzerine Halîfe Me’mûn ona yaklaşarak: “Ey çocuk! Sen neden kaçmadın?” diye sorunca, İmâm-ı Takî “Ey Emîr-ül-Müminîn, yol dar değil ki, kenara çekilip genişleteyim. Suçum yok ki, senden korkup kaçayım. Senin suçsuz kişileri incitmeyeceğine inanıyorum” diye cevap verdi.


SEN KİMİN OĞLUSUN?

Bu güzel yüzün ve tatlı sözlerin sâhibi olan çocuk halifenin hoşuna gitti. Ona; “Sen kimin oğlusun?” diye sorunca, “İmâm Ali Rızâ’nın oğluyum” cevâbını verdi. Halîfe, İmâm Ali Rızâ’yı rahmetle andı. Daha sonra Me’mûn, kızı Ümmü Fadl’ı Muhammed Cevâd’a nikâh etti...
Ümmü Fadl, bir gün babası halife Me’mûn’a bir mektup yazarak, İmâm-ı Takî’nin kendisinin üzerine başka bir hanım almak istediğini şikâyet etti. Halife Me’mûn cevap yazarak; “Seni İmâm-ı Takî’ye verirken, Cenâb-ı Hakk’ın ona helâl ettiğini haram etmedim. Bundan sonra bana bu konuda şikâyet mektubu yazma” dedi.

Halife Me’mun 833 senesinde vefat etti. Ölümü esnâsında, “Ey mülkü dâim olan Allah’ım, mülk ve memleketini ve hattâ her şeyini kaybeden kuluna merhamet et” dedi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:23:48
Yemame şehidi Sabit bin Kays


Sabit bin Kays radıyallahü anh, Muhacirîn’in en meşhurlarından ve Sevgili Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve selem) hatiplerindendir.
Peygamber efendimiz, Medîne-i münevvereye teşrif ettikten sonra Medîneli Müslümanlardan söz aldı. Bu söz alma esnâsında hatîpliği ile meşhûr olan Sâbit bin Kays hazretleri, son derece, fasih ve beliğ olarak dedi ki:


NEYİ VAAD EDİYORSUNUZ?

“Biz kendimizi ve çocuklarımızı nelerden koruyorsak, sizi de onlardan koruyacağız. Buna karşılık bize neyi vaad ediyorsunuz?”
Peygamber efendimiz, bu samîmî karşılama ve suâle karşı tek kelime ile cevap verdiler: “Cenneti!”


İKİ BİN ŞEHİD VERİLDİ

Orada olan herkes bu cevaptan çok memnun olup, hepsi de, “Razıyız” dediler. Böylece kadın erkek bütün Medîneliler, Resûlullah efendimize bî’at ettiler, söz verdiler.
632 senesinde Tuleyha isminde birisi, Peygamber olduğunu iddia etti. Halîfe Hazreti Ebû Bekir, Hâlid bin Velid hazretlerinin komutasında bir orduyu Tuleyha bin Huveylid’i yola getirmek üzere gönderdi. Bu ordunun bir kanadına Sâbit bin Kays kumandanlık yaptı...
Tuleyha yola getirildikten sonra Hâlid bin Velid kumandasında, İslam ordusu Müseylemet-ül Kezzâb ile Yemame’de çarpıştı. Bu savaşta Müseyleme ve 20 bin mürted öldürüldü. Buna karşı iki bin İslâm askeri şehîd oldu...
Sâbit bin Kays ve Ebû Dücâne’nin de aralarında bulunduğu üç yüz altmış Muhâcir ve o kadar da Ensâr şehîd oldu.


KUL HAKKINDAN KURTULAYIM!

Yaralılar arasında bulunan Sabit bin Kays, şehid olmadan önce yanındaki sahabiye şöyle dedi:
“Ben sana şimdi vasiyet ediyorum. Sen benim arkadaşımsın. Benim atım filan çadırın yanında bağlıdır. Atımın gümüş işlemeli eyeri de hemen oradadır. Sen yarın sabah erkenden git, o çadırın yanındaki atımın eyerini atımın üzerine vur, atımın yularından tut, ordu kumandanı Halid bin Velid’e götür. Bu atımı satsın, onun parasını al, üzerimde hakkı olan insanlara, falanlara benim borcumu öde. Öde ki, ben kul haklarından kurtulmuş olarak şehitlik makamına yükseleyim.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:26:57
Fıkıh âlimi Ahmed Zâhid


Ahmed Zâhid, evliyânın büyüklerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimidir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1416 (H.819) senesi Rebî’ul-evvel ayının yirmi dördünde, Kâhire’de vefât etti. Maksem’de kendi yaptırdığı câminin yanına defnedildi. Kabri ziyâret yeridir.


İLMİ İLE ÂMİL BİR ZAT
Ahmed Zâhid küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. Şeyh Hasan Şüsteri ve zamânında bulunan büyük velîler ile görüşüp onların sohbetlerinde yetişti. Ahmed Zâhid, kâbiliyeti ve üstün gayretleri ile kısa zamanda yetişerek kemâle geldi. İlmi ile âmil olan âlimlerin büyüklerinden, tasavvuf yolunda bulunan yüksek derece sahiplerinin üstünlerinden oldu. Tasavvuf ehli arasında kendisi için, zamânında bulunan evliyânın Cüneyd-i Bağdâdî’si denirdi.
Bu mübarek zat, birçok yerde hayır ve hasenât olarak ilim yuvaları, câmiler yaptırdı. El-Maksem’deki câmisi en meşhûr olanıdır. Burada vaaz edip ders verirdi.

Ahmed Zâhid, vefâtına yakın bir kâğıda şunları yazdı:

“Ben, fakîr Ahmed Zâhid derim ki! Kelime-i şehâdetin mânâsına kalbiyle inanıp ve diliyle de söyleyen bir kimseyim. İslâm dîni dışındaki her din ve inanıştan ve Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği Ehl-i sünnet ve cemâat fırkası dışındaki her fırkadan uzağım. Allahü teâlâya ve Allahü teâlâdan gelen şeylerin hepsine, O’nun murâdına uygun îmân ettim. Resûlü Muhammed aleyhisselâma ve getirdiklerine O’nun bildirdiği şekilde îmân ettim. Aklıma, hatırıma gelen şeylerin hiçbirisine Allahü teâlâ benzemez. Bu şehâdetimi Allahü teâlâya emânet bırakıyorum. Allahü teâlâ, kendisine emânet bıraktığım bu güzel inanışım ile, muhtaç olduğum son nefeste yardım eder ve îmân ile gitmemi nasîb eder inşâallah...


BU MEYYİTE AZAP YAPMA!..

Ey kardeşlerim, size Allahü teâlâdan korkmayı, O’nun emirlerini öğrenmeyi ve öğrendiklerinizle amel etmenizi tavsiye ediyorum. Beni defnettiğinizde, başucumda Fâtiha ve Bekara sûresini okuyunuz. Yâsîn ve Tebâreke sûrelerini de okuyup, hâsıl olan sevâbı bana hediye ediniz ve üç defâ şöyle deyiniz: “Yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâmın ve O’nun Ehl-i beytinin ve Eshâb-ı kirâmının hürmetine bu meyyite azap yapma!..”
Arkamdan hayır ve hasenâtta bulununuz. Talebelerim ve çocuklarım benim vârisimdir...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:34:15
Osmanlı ulemâsından Yayabaşızâde Efendi



Yayabaşızâde Efendi, Osmanlılar zamânında yetişen hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. İsmi, Hızır bin İlyâs bin Abdülvehhâb’dır. “Yayabaşızâde” ismiyle tanınır. İstanbul’da Eyüb Sultan semtinde doğup yetişti. Doğum târihi bilinmemektedir...

İLME OLAN İSTİDÂDI YÜKSEKTİ...

Yayabaşızâde, çocukluğunda Yeniçeri Ocağına kayıtlı iken orada verilen ders esnâsında ilim öğrenme istidâdının fazla olması dikkatleri çekti. Bunun üzerine ilmiye sınıfına geçti. Mâlülzâde Nakîb Efendiden ders almağa başladı. Zâhirî ilimlerdeki tahsîlini bu zâtın huzûrunda tamamladıktan sonra, o zamanda bulunan Halvetiyye büyüklerinden Vişne Efendinin sohbetlerine devâm etti. Tasavvufta yüksek derecelere kavuştu...

Yayabaşızâde Efendi, Osmanlı ordusunda bulunup, Allah yolunda gazâ etmenin fazîletine dâir vaaz ederdi. Sultan Üçüncü Mehmed Hân ile gittiği Eğri Seferinde, Tabur Cenginde, 1596 (H.1005) senesi Rebî’ul-evvel ayının yirmi sekizinci günü şehîd oldu. Cenâzesini İstanbul’a getirmek istedilerse de, gördükleri bir rüyâ üzerine, Tatar Pazarcığı beldesinde, Dülbendzâde Câmii avlusunda defnettiler...
Bu mübarek zatın Eğri seferine gitmesi şöyle anlatılır:
Sultan Üçüncü Mehmed Hân, Eğri Seferine çıkarken, Orduyu vaaz ve nasîhat ile takviye etmesi için Yayabaşızâde Efendiyi de berâber götürmek istedi. O da Allahü teâlânın dînini yaymak niyetiyle sefere katılmayı kabûl etti.


ASKERİ MUHAREBEYE HAZIRLADI

Sefere çıkmadan evvel, elindeki Beydâvî Tefsîri’ni, talebelerinin büyüklerinden Bosnalı Hüseyin Efendiye gönderip; “Mütâlaa ettikçe bize duâ etmeyi unutmasın” dedi. Bundan sonra pâdişâh ile birlikte sefere çıktı... Yol boyunca askeri çok güzel bir şekilde muhârebeye hazırladı. Muhârebe esnâsında bir ara askerin durumu bozulup, firâr kaçınılmaz bir hâl almışken, Yayabaşızâde Efendi, Pâdişâhın huzûruna çıkıp;

“Sultânım! Ricâlullah bizimle birliktedir. Bir mikdâr daha harbe tahammül ediniz. Neticede zafere ulaşacaksınız. Beni de duânızdan unutmayınız. Bu uğurda şehîd olacağımı ümid ediyorum” dedi ve toplanan askerle düşman üzerine at sürdü. Büyük kahramanlıklar gösterdi, nihâyet şehîd oldu. Şehîd olduğunda mübârek vücûdunda birçok kılıç ve mızrak yarası vardı...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:35:34
“Silsile-i aliyye”den Ubeydullah-ı Ahrâr


Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Türkistan’ın büyük velîlerindendir. 1403 (H.806) senesinde Taşkent’te doğdu. Kendilerine “Silsile-i aliyye” adı verilen ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmalarına vesîle olan büyük âlim ve velîlerin on sekizincisidir. 1490 (H.895) senesinde Semerkant’ta vefât etti...


İSTANBUL’UN MANEVİ FATİHİ

Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u muhasara altına alınca bu mübarek ona görünür ve; “Askerlerine cenk etmelerini emreyle!” buyurur. Kendisi de küffar üzerine at koşturur. Malum olduğu üzere İstanbul’un fethi müyesser olur. Bu sebeple ona “İstanbul’un manevî fâtihi” denilir...
Hikmetli sözleri pek çoktur.
Buyurdu ki:
“Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız ehl-i sünnet değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız ehl-i sünnet ise, hiç üzülmemeliyiz.”

Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri hastalanmıştı... Seksen dokuz gün yattı. Vefâtından on iki gün önce; “Eğer sağ kalırsam, beş ay sonra seksen dokuz yaşım tamam olup, doksana girerim. Bâzı büyükler, ömrünün yıl sayısı ile hasta yattığı gün sayısı arasındaki uygunluğu; “Bir günlük hastalık (humma), bir senenin keffâretidir” hadîs-i şerîfinde buyrulan husûsa uygun olduğunu söylemişlerdir” buyurdu.

Mübareğin, 1490 (H.895) senesi Rebîu’l-evvel ayının sonunda, bir cumâ günü hastalığı ağırlaştı. Tam o sırada, Semerkand’da büyük bir zelzele oldu. “Akşam namazının vakti girdi mi?” diye sordu. “Evet girdi” dediler. Akşam namazını îmâ ile kıldı. Yatsı vakti girdiği sıralarda, son nefeslerini veriyordu...


BİR NUR GÖRÜLDÜ VE...

Talebelerinden Hâce Muhammed Yahyâ şöyle anlatmıştır:
“Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin mübârek nefeslerinin kesilmesi yaklaştığı sırada, akşam ile yatsı arasında bir vakitte idik. Bulunduğu odada birkaç lâmba yaktılar. Ev son derece aydınlık olmuştu. Bu sırada Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin iki kaşı arasından, birdenbire şimşek gibi bir nûr çıkıp öyle parladı ki, evde yanmakta olan lâmbalar, o nûr arasında sönük kaldı. Herkes bu nûru gördü. Bu nûr parladıktan sonra, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri son nefesini verip vefât etti.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:36:57
O bir alperen Şeyh Edebâlî


Şeyh Edebâlî hazretleri, Osmanlı Devletinin kuruluşunda hizmeti geçen büyük İslâm âlimidir. Osman Gâzinin kayınpederi ve hocasıdır. Karaman civârında 1206 (H.603) yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir. 1326 (H.726) yılında Bilecik’te vefât etti...


OĞUZ BOYLARI ANADOLU’DA...

İlk tahsîlini memleketinde yaptıktan sonra Şam taraflarına giden Edebâlî hazretleri, hadîs-i şerîf, tefsîr ve fıkıh ilimleri tahsîl etti. Tasavvuf yoluna meyletti. Zamânının büyük âlimlerinden feyz aldı. Memleketine döndü. Anadolu’yu aydınlatan alperenlerden; derviş mücahidlerden oldu... O yıllarda Selçuklu Devleti çöküntüye doğru gidiyor, Anadolu’da bir karışıklık hüküm sürüyordu. Moğolların önünden kaçan Oğuz boyları Anadolu’ya büyük gruplar hâlinde gelerek çeşitli bölgelere yerleşiyorlardı. Bu boylardan biri de önce Karacadağ, sonra da Söğüt mıntıkasına yerleşen Kayılar idi ve başlarında Ertuğrul Bey bulunuyordu. Daha ilk zamanlardan îtibâren Ertuğrul Bey ve oğlu Osman Gâzinin başından geçen hâdiseler ve onların velîler ile olan münâsebetleri büyük bir devletin müjdesini veriyordu...

Şeyh Edebâlî hazretleri, damadı Osman Gâzi’ye buyurdu ki:

“Oğul! İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz... Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin!.. Öfken ve benliğin bir olup aklını yener! Daima sabırlı, sebatlı ve irâdene sahip olasın...
Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul! Hizmette önde ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına talip olmaktan kaçmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaratan’ın kullarına ihsanıdır...
Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir!..”


İLİM SÂHİPLERİNİ KORUYUNUZ

Şeyh Edebâlî hazretleri, vefâtlarına yakın talebelerine şöyle vasiyet etti:
“Tevâzu; zenginlere karşı kibirli, yoksullara karşı alçak gönüllü olmaktır.”
“Toprağa bağlanınız, suyu isrâf etmeyiniz, mîrâsınızın sağlam kalmasına dikkat ediniz, veriniz, elleriniz yumuk, kapalı kalmasın, ilim sâhiplerini koruyunuz, ağaç dikiniz!”
“Asıl ölüm, ilimden payını almayanlar içindir. Faydalı ile faydasızı bilenler bilgi sâhipleridir.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:39:19
Büyük müderris Pîr Fethullah


Pîr Fethullah hazretleri, velîlerin önde gelenlerindendir. Kastamonu’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1456 (H.861) târihinde Erzincan’da vefât etti. Hocası Pîr Muhammed hazretlerinin Câmi-i Kebîr yakınındaki kabri yanına defnedilmiştir...


MOLLA CÂMÎ’NİN TALEBESİ

Pîr Fethullah hazretleri, gençliğinde ilim tahsîli için Tebriz ve Horasan’a gitti. Orada Molla Câmî hazretlerinden okudu. Sonra Uzun Hasan onu müderris olarak, Erzincan’daki bir medreseye tâyin etti. Pîr Fethullah, Erzincan’da Halvetî yolunun büyüklerinden Şeyh Muhammed Erzincânî hazretlerine talebe oldu. Onun bereketli sohbetlerinde mânevî ilimlerde yetişip kemâle geldi. Çok kerâmetleri görüldü...
Pîr Fethullah hazretlerine vefâtından az önce talebeleri;
-Efendim, sizden sonra yerinize kimi bırakıyorsunuz? diye sormuşlardı. Bunun üzerine Pîr Fethullah hazretleri;
-Vefâtımdan sonra cenâzemi musallâya koyduğunuzda karşı dağ tarafından biri gelir. Cenâze namazımı kıldırır. O kimse bizim vekîlimizdir. Ona tâbi olun! buyurdular.


HACI HALÎFE OLDUĞU ANLAŞILDI

Hakîkaten Pîr hazretleri vefât ettiklerinde cenâzesini musallâya koydular. Dağ tarafından bir kimse çıkıp oraya geldi ve cenâze namazını kıldırdı. Oradakilere duâlarda bulundu ve;
-O kişi inşâallah biz âcizizdir. Birkaç gün sonra tekrar görüşmek nasîb olur, diyerek oradan ayrılıp, dağ tarafına gitti. Talebeler, sonra bu zâtın Hacı Halîfe olduğunu anladılar. O sırada Hacı Halîfe de Antep’teydi. Oralarda bulunanları irşâdla uğraşırdı...


ONU ERZİNCAN’A GETİRDİ...

Pîr Fethullah hazretlerinin talebelerinden biri hemen Antep’e gitti. Hacı Halîfe’nin dergâhına varıp onu sordu. Oradakiler erbaînde, kırk gündür ibâdettedir. Çıkmasına iki gün kaldı dediler. Hacı Halîfe halvetten çıktığında, Pîr Fethullah hazretlerinin talebesi, olanları anlatıp onu Erzincan’a götürdü.
Pîr Fethullah hazretlerinin yolunu Erzincan’da Hacı Halîfe devâm ettirdi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:40:37
“Şeyh-ül-allâme” Muhammed Senûsî


Muhammed Senûsî hazretleri, Cezâyir’de Tilemsân şehrinde yetişen tasavvuf büyüklerindendir. Hadîs, kelâm, mantık ve kırâat âlimidir. Şerîf olup, soyu hazret-i Hasan’a dayanmaktadır. Bunun için “Hasenî” diye nisbet edilmiştir. Anne tarafından Senûs isimli şerefli bir kabîleye mensûb olup, buna nisbetle de “Senûsî” denilmiş ve bununla meşhûr olmuştur...


ÇOK MERHAMETLİYDİ...

Hayırlı, mübârek, fâdıl ve sâlih bir zât olarak yetişen Senûsî hazretleri, ilk olarak babasından ders aldı. Sonra zamanının büyük âlimlerinden istifâde etti. Kendilerinden ilim öğrendiği hocalarını çok sever, hürmet ve hizmette kusûr etmezdi. İlim tahsîl etmekteki bu üstün gayret ve edebi sebebiyle, kısa zamanda yükselerek, zamânında bulunan âlimlerin önde gelenlerinden oldu. Kendisine “Şeyh-ül-allâme” denildi. Hakîkî İslâm âlimlerinin büyüklerinden, sâlih, âbid ve ârif bir zât oldu...

Muhammed Senûsî, yumuşak huylu ve çok sabırlı bir zât idi. Başkalarından, kendisini üzecek, incitecek bir söz duysa, buna kızmadığı ve gücenmediği gibi, yüzünü bile ekşitmezdi. Tebessüm ederek, güzel konuşmaya devâm ederdi.
Mahlûklara karşı da çok merhametli idi. Buyurdu ki:

“İnsanın, yürürken bile yumuşak ve mülâyim olması, önüne bakarak yürümesi, karınca gibi, yerde bulunabilecek ufak bir canlıya bile zarar vermemek için dikkatli olması gerekir.”

Muhammed Senûsî hazretleri, 1428 (H.832) senesinde doğdu. 1490 (H.895) senesinde bir pazar günü Tilemsân’da vefât etti. Vefâtında 55 yaşlarında olduğuna dâir kayıtlara da rastlanmıştır.


BU NASIL HÂLDİR?..

Senûsî hazretlerinin hanımı anlatır:
Gecenin ilk kısmında bir miktar uyuyup, sonra kalkar, kendi kendine sitem eder ve; “Hem Cehennem azâbından korkuyorsun, hem de Cennet’e gideceği kendisine haber verilmiş bir kimse gibi uyuyorsun. Bu nasıl hâldir?” derdi. Sonra da fecre, sabaha kadar ibâdet ve tâat ile meşgûl olurdu.
Ölüm hastalığında mescide gidemez oldu. Yatağından çıkamayacak durumda olduğu zaman bile namazını terk etmedi. On gün hasta kaldı. Vefât ederken buyurdu ki:

“Hak sübhânehü ve teâlâ bizlere ve bizleri sevenlere, vefât ederken Kelime-i şehâdeti söylemeyi nasîb etsin. Ondan bunu dileriz.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:42:08
“Kıraat İmâmı” Esved bin Yezîd


Esved bin Yezîd bin Kays en-Nehâî hazretleri, Tâbiinin meşhur kıraat imamlarındandır. Eshab-ı kiramdan birçoklarıyla görüşerek onlardan kıraat ilmini öğrendi. Hazret-i Ömer’in (radıyallahü anh) hilafeti zamanında daha çok genç iken hac vazifesi için Mekke-i Mükerreme’ye geldi ve burada Hazret-i Ömer’in sohbetinde bulundu...


BEŞ BELDENİN MEŞHURLARI...

Eshâb-ı kirâmın, kırâati ile meşhur olanlarından, Kur’ân-ı kerîmi okuyan ve ezberleyen ve kırâat ilminde “İmâm”lık derecesine yükselen Tâbiîn-i izâm, beş ayrı beldede meşhur olmuşlardır. Bunlardan; Saîd bin Müseyyib, Sâlim bin Utbe, Ömer bin Abdülazîz, Atâ bin Yesâr, Muâz bin Hâris, Abdurrahmân bin Hürmüz el-A’rec, Muhammed bin Müslim, Müslim bin Cündeb ve Zeyd bin Eslem, Medîne-i münevverede; Ubey bin Umeyr, Atâ bin Ebi Rebâh, Tâvus bin Keysân, İkrime, Mücâhid bin Cebr Mekke’de; Alkame bin Kays, Esved bin Yezîd, Abîde bin Amr, Amr bin Şurahbil, Hâris bin Kays, Said bin Cübeyr, Rebî bin Heysem, Amr bin Meymûn, Ebû Abdurrahmân Sülemî, İbrâhim Nehâî, Zirr bin Hubeyş Kûfe’de; Muâz, Câbir bin Zeyd Ebü’l-Âliyye, Nasr bin Âsım-ı Leysi, Yahyâ bin Ya’mer, Hasan-ı Basrî, Muhammed bin Sîrîn ve Katâde bin Diâme Basra’da; Mugîre bin Ebû Şihâb, Huleyd bin Sa’d Şam’da meşhurdular...

Aişe-i Sıddıka vâlidemiz Esved bin Yezîd için “Irak’ta benim nezdimde Esved’den daha kerem sahibi kimse yoktur” buyurmuştur.
Esved bin Yezîd’in namaza karşı gösterdiği hassasiyet tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Haris en-Nehaî anlatıyor:
“Esved’le beraber Mekke’ye yolculuk yaptık. Namaz vakti olunca ne halde olursa olsun, isterse sarp ve haşin bir yerde, isterse devesinin ayağının birisi yüksekte birisi alçakta olsun, hiç beklemeden hemen devesini çöktürür ve namazını kılardı!”


İBRETLER VE NASİHATLER...
Bu büyük “İmam”ın vefatında da çok büyük ibret ve nasihatler vardır... Hayatı boyunca günaha kapı aralamamış olan bu mübarek zat, vefat ederken ağlayıp sızlamaya başlıyor. Kendisine bu ağlamasının gereksiz olduğunu söyleyenlere karşı o şöyle buyuruyor:
“Ağlamaya benden daha lâyık kim var? Ben ağlayıp sızlamayayım da kim ağlasın sızlasın! Allah’a yemin ederim ki, O, beni mağfiret etse de, istediğim şeylerden dolayı Allah’a karşı duyduğum utanç benim için çok büyüktür!..”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:43:08
Bir gönül sultanının babası Mevlânâ Hamidüddin


Hace Ubeydullah-i Ahrar hazretleri; Mevlânâ Hamidüddin Şâşî ve onun mübarek oğlu Mevlana Hüsameddin Buhari hazretleriyle yaşadıklarını bizzat kendisi şöyle anlatıyor:
“Hâlimin başlangıcında Buhara’ya gittim. Mübarekşah Medresesine indim. Mevlânâ Hamidüddin Şâşî oğlu Mevlânâ Hüsameddin bizim kim olduğumuzu öğrendikten sonra pek çok iltifat edip kitap okumakla meşgul olmamı tavsiye ettiler. Dedemin, kendi aile yakınlarına gösterdiği alâka ve yardım kalmadığını söyleyerek sanki onların mükâfatını vermek istediler. Medresede bana fevkalâde güzel bir hücre verdiler...”


“GAFLETE DÜŞTÜĞÜNÜ GÖRMEDİM!”

Yine Hace Ubeydullah hazretleri şöyle anlatır:
“Mevlânâ hazretlerinin bâtınlarındaki topluluk ve istiğrak hali çok büyüktü. En zevksiz ve cansız bir insan bile bir görüşte kendisine tutulurdu. Cezbesi onu sardığı zaman vücudunu öyle bir hararet kaplardı ki, kış günü ayaklarını buzlu suya sokarlardı. Mirza Uluğ Bey kendilerine Buhara kadılığını teklif edip zorla o makamı vermişlerdi. Mahkemede oturup dâvâlara bakarken bir bölük tarikat isteklisi de yer alır ve Mevlânâ’ya yönelip bâtın feyzini aktarmaya bakarlardı. Ben de o mahkemede hazır bulunurdum, öyle bir yerde otururdum ki, kendileri beni görmez, ben kendilerini görürdüm. Bunca çetin mesele ve dış dünya derdi arasında, bâtınlarının ‘Hâcegân’ yolunu bir an için bile unuttuğunu, gaflete düştüğünü görmedim. Kendi nisbet ve hâllerini gizlemekte ve dışlarını halka verirken içlerini Hakka inhisar ettirmekte müstesna bir kuvvet sahibiydiler...”


“BENDEN SELİM KALB İSTİYORLAR”

Yine Hace Ubeydullah Hazretleri anlatıyor:
“Mevlânâ Hüsameddin, babası Mevlânâ Hamidüddin’in ölüm döşeğinde ter döktüğü an, yanı başında idi. Son derece perişan haldeydi. Ona sordu: ‘Sana ne oldu baba?’ Cevap aldı: ‘Benden selim kalb istiyorlar. O bende yoktur. Nasıl elde edileceğini de bilmiyorum!’ Oğlu devam etti: ‘Bütün kuvvetinizi sarf edip bir lâhza bana yönelin! Selim kalbi anlarsınız!’ Bir saat kadar geçti. Gözleri kapalı, yatan hastada büyük bir değişiklik görüldü. Baba, gözlerini açıp dedi ki: ‘Oğlum, Allah sana mükâfatını versin. Meğer topyekûn ömrümüzü bu tarikate sarf etmeliymişiz. Yazık ki, onu kaybetmişiz!’... Ve iyi evlâd sayesinde, bu dünyadan huzur içinde göçtü...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:44:11
Azılı müşrik Âsım bin Ebî Avf’ın sonu


Uhud Harbinde sevgili Peygamberimiz, son emirlerini verdiler. İslâm Ordusunun, nelere dikkat etmesi gerektiğini, açık açık bildirdiler... Sonra, mübârek ellerinde tuttukları kılıcı göstererek buyurdular ki:
“Bu kılıcın hakkını yerine getirmek şartıyla, kim almak ister?”
Mücâhidlerin hepsi istiyordu. Fakat Ebû Dücâne hazretleri, heyecandan yerinde duramıyordu. Edeple sordu:


“BU KILICIN HAKKI NEDİR?”

“Yâ Resûlallah! Bu kılıcın hakkı nedir?”
“O’nun hakkı, eğilip bükülünceye kadar; düşmanın yüzüne vurmaktır, vurmaktır... Onun hakkı, Müslüman öldürmemen, onunla kâfirlerin önünden kaçmamandır. Onunla Allahü teâlâ sana zafer yahut şehîdlik nasîb edinceye kadar, Allah yolunda çarpışmandır...”
“Kılıcı, o şartla alabilirim yâ Resûlallah...”
Peygamber Efendimiz, tebessüm ettiler. Sonra, kılıcı uzattılar. Üzerine, Arapça şu beyit yazılıydı:
“Korkaklıkta zillet, utanç; ileri atılmakta, izzet, şeref vardır. İnsan, korkaklık etse bile; kaderinden kaçamaz.”
Ebû Dücâne hazretleri o kadar sevindi ki, keyfinden, pehlivanlar gibi yürümeye başladı. Geniş ve dik adımlar atıyordu. Başına, kırmızı bir tülbent sardı. Sanki fırtına gibi, düşmana esmek için hazırlanıyordu. Aslında Eshâb-ı kirâm, mütevâzı, alçak gönüllü insanlardı. Halbuki şimdi Ebû Dücâne hazretleri biraz gururlu görünüyordu. Eshab-ı kiram, onun bu yürüyüşünden hoşlanmamıştı. Fakat Resulullah efendimiz o anda buyurdular ki:
“Bu bir yürüyüştür ki; harp meydanları dışında Allahü teâlânın gadabına sebeptir...”
Ebû Dücâne hazretleri, şâhin gibi düşman üstüne atılıyordu. Elindeki kılıcın hakkını vermek için, canını vermeye hazırdı. Önüne çıkan müşrikleri kılıçladı, kılıçladı... Kimini öldürdü, kimini yaraladı...


KUDURMUŞ BİR CANAVAR GİBİ!

Müşriklerin azılılarından Âsım bin Ebî Avf, kudurmuş bir canavar gibi Müslümanlara saldırıyor, bir taraftan da; “Ey Kureyş cemâati! Akrabâlık haklarını gözetmeyen, kavminizi bölen kimse ile çarpışmaktan geri durmayınız. Eğer O kurtulursa ben kurtulmayayım” diye bağırarak Kureyş kâfirlerini harbe teşvik ediyordu.
Ebû Dücâne hazretleri bu azılı müşrikin susturulması îcab ettiğini anlamış ve çarpışa çarpışa ona yaklaşmıştı. Nihayet bir fırsatını buldu ve bu İslâm düşmanını; Resulullahın verdiği kılıçla cehenneme yolladı...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:44:53
“Kayyûm-i Zaman” Muhammed Sıbgatullah


Muhammed Sıbgatullah hazretleri, yüksek dedeleri İmâm-ı Rabbânî’nin sağlığında, 1624 (H.1033) senesinde Serhend şehrinde dünyâya geldi. “Kayyûm-i Zaman” ismiyle meşhûrdur... Zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki tahsîlini ve velîlik yolundaki derecelerini tamamlayarak yetiştikten sonra, kendisi de çok talebe yetiştirdi... Hâllerini çok gizlerdi. Evliyâlık yolunda üstün makamlara, çok yüksek derecelere ulaşmış olduğu hâlde, bunları açığa çıkarmayı istemezdi.


“BABAM BÖYLE OKURDU!..”

Bu mübarek zat, ömrünün sonlarına doğru Kur’ân-ı kerîmi çok yavaş sesle okurdu. Kendisine çok bağlı talebelerinden biri;
“Böyle sessiz okumanızın hikmeti nedir efendim?” diye arz etti. Bir müddet sustu ve sonra;
“Hazret-i Urvet-ül-Vüskâ (yâni babam) ömrünün sonuna doğru böyle okurdu” buyurdu...
O senelerde, Serhendliler ile kâfirler arasında bir harb olmuştu. Kayyûm-i Zaman cihâda gitmek istedi ise de yaşı çok ilerlemiş olduğundan gelmemesini ricâ ettiler. Ancak, mübarek, bir gece merak edip durumu öğrenmek için muhârebenin yapıldığı yere doğru gitmişti. Bir ara ayakları kayıp yere düştü. Hizmetçiler yetişip kendisini kaldırdıkları zaman vücûdunda kılıç yarasına benzer bir yara gördüler. Anlaşıldı ki harb eden Müslümanlar arasına gitmiş ve orada yaralanmıştı. Daha sonra, böyle mi olduğu kendisine suâl edilmiş, o ise ses çıkarmamıştı. Yaptığı güzel ve faydalı bir işi hiç söylemezdi. Kâfirlerin pek kalabalık oldukları bu harpte, Müslümanların imdâdına yetişmişti...


ONUN VEFÂTINDAN SONRA....

Kayyûm-i Zaman Muhammed Sıbgatullah hazretleri, bu yarayla altı ay yattı. Acı ve ızdıraplar çekti. Sonra şehîdlik mertebesi ile Allahü teâlâya kavuştu. Bundan sonra şehirdeki cemiyet, hattâ dünyâdaki cemiyet bozuldu. Yâni o öyle yüksek, öyle üstün idi ki, vefâtı ile meydana gelen boşluk, duyulan hüzün her tarafta anlaşılır, hissedilir oldu. 1710 (H.1122) senesinde Rebî’ul-âhir ayının dokuzunda bir cumâ günü ikindi vaktinde vefât etti. Vefâtında seksen dokuz yaşındaydı.
Kayyûm-i Zaman hazretleri vefât ettiği gün ikindi namazını kılmış, namazdan sonra Resûlullah Efendimize yüz salevât-ı şerîfe okumuştu. Bundan sonra rûhunu teslim etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:47:19
Seyyid Alâeddîn Ali Semerkandî


Semerkand’da doğan Seyyid Alâeddîn Ali Semerkandî hazretleri, Buhârâ, Taşkent gibi ilim merkezlerinde ilim tahsil etti. Tefsîr, fıkıh ve tasavvuf, ahlâk ilimlerinde yüksek derecelere ulaştı. Daha sonra Anadolu’ya hicret etti. Lârende’ye (Karaman’a) geldi. 1456 (H.860) târihinde yüz elli yaşlarında iken vefât etti. Kabri, İçel’e bağlı Gülnar ilçesinin Zeyne kasabasındadır...


“MÜRŞİD KİME DENİR?”

Bir gün talebeleri; “Hocam, mürşid kime denir?” diye sordular. Bunun üzerine; “Kitâbullaha yapışıp hayır yollarına giden ve hayra erişip eriştirendir” buyurdu.
Bir gün de şöyle sordular:
“Kimlerin sohbetinden kaçınalım hocam?”
Buyurdu ki: “Dünyâyı sever, malı sever ve makâmı sever... Bunlar âlim için rüsvâylıktır. Böyle olanlardan kaçın!”
Bu mübarek zatın çok kerameti görülmüştür... Kendisini çok seven talebelerinden biri, bir gün yola çıkmıştı. Yolda onu bir eşkıyâ öldürmek istedi. Tam o sırada eşkıyâya;
“Bütün eşyâm param, neyim varsa senin olsun. Beni serbest bırak, öldürme” dedi. Eşkıya;
“Onlar nasıl olsa benim olacak benim maksadım seni öldürmektir” dedi. O zât o anda hocasını hatırladı ve şöyle yakardı:
“Yâ Rabbî! Kudretinle hocam Seyyid Alâaddîn hazretlerinden bana yardım ulaştır!”
Dua bittikten sonra, eşkıyâ o zâta üç kere bıçağı çaldı ise de, Allahü teâlânın izniyle ve Alâeddîn Ali Semerkandî’nin himmeti bereketiyle bıçak kesmedi. Bunun üzerine eşkıyâ bıçağın keskin olup olmadığını denemek için büyük taşa vurdu. Taş ikiye ayrıldı. Tekrar o zâtı kesmek istedi, fakat bıçak yine kesmedi. Eşkıyaya;


“BU SIRRI KİMSEYE SÖYLEME”

“Ey kişi! Benim bir azîz hocam var. Onun bereketiyle beni öldüremezsin” dedi. Eşkıyâ bu sözü duyar duymaz kızıp;
“Görelim bakalım hocan seni elimden kurtarabilecek mi?” dedi ve elindeki bıçakla tekrar saldırdı. Fakat o anda, âniden uzaktan elinde mızrağı olduğu halde beyaz bir ata binmiş, yeşiller giymiş bir zât yıldırım gibi geldi ve eşkıyâya öyle vurdu ki, mızrağın ucundan kıvılcımlar çıktı. Eşkıyâ o anda can verdi.
Atlının mübarek hocası olduğunu anlayan talebe, Zeyne’ye gelince, başından geçenleri henüz anlatmamıştı ki, Alâeddîn Ali Semerkandî hazretleri ona;
“Ben hayatta iken sırrımı kimseye söyleme, sakla!” buyurdu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:48:31
“Senin sonun da böyle olacak!..”


Bir zamanlar çok zengin ve yaşlı bir adam varmış. Artık son günlerini yaşıyormuş. Ölümünün yaklaştığını anlayınca dünyadaki tek vârisi olan oğlunu yanına çağırmış ve şu vasiyette bulunmuş:
-Oğlum! Şu altın dolu iki çuvalı görüyorsun. Ben öldükten sonra bu iki çuvaldan biri senin olsun, diğerini ise dünyanın en ahmak adamını bulup ona ver!..


HEMEN YOLA KOYULUR...

Adam bu vasiyeti yaptıktan kısa bir süre sonra ölmüş. Oğlu babasının ölümünden sonra ilk olarak hemen vasiyeti yerine getirmek istemiş. Sarı lira dolu çuvalı yanına alarak çıkmış yollara... Başlamış dünyanın en ahmak adamını aramaya. Rastladığı kişilere soruyormuş:
-Sen ahmak mısın, değil misin? diye. Böyle bir soruyla karşılaşan kimselerin hemen hepsi diklenerek;
-Ne demek istiyorsun sen? Ben aklı başında bir adamım, diyorlarmış... Tabii adam da altınları vereceği kimseyi bir türlü bulamıyormuş...
Adam, vasiyeti yerine getirebilmek için bu hâlde dolaşırken yolu bir düzlüğe çıkmış. Bakmış ortada kocaman bir darağacı. Üstünde ise resmi elbisesiyle beraber bir devlet adamı asılı duruyor. Orada bulunan birine sorduğunda idam edilen kimsenin hükümdarın veziri olduğunu öğrenmiş.
O arada adam, meydanın öbür tarafından büyük bir merasimle ve pürneşe gelmekte olan bir adamı görmüş. Bir de bakmış ki onun sırtındaki resmi elbise ile idam edilenin elbisesi aynı. Yanındakilere sormuş:
-Peki bu gelen adam kim? Karşısındaki adam cevap vermiş:
-Bu da yeni vezir.


“LÜTFEN ŞU ALTINLARI ALIN”

Adam bu cevabı alır almaz hemen yeni vezirin yanına yaklaşmış ve;
-Babamın bir vasiyeti var. Bana dedi ki; altın ile dolu olan bu çuvalı dünyanın en ahmak adamını bulup ona ver! Ben de şu anda bu çuvalı size vermeyi çok uygun buldum. Lütfen şunları alın, demiş...
Bunları dinleyen yeni vezirin neşeli yüzü birden gerilmiş ve hayretler içinde sormuş:
-Peki ama, dünyanın en ahmak adamı niçin ben oluyorum?
Adam, hemen cevabı yapıştırmış:
-Efendi! Senden önce, oturacağın makamdaki kişiyi kaldırıp darağacına çekmişler, sen ise kurbanlık koyun gibi aynı makama gidip oturacaksın. Büyük bir ihtimalle senin sonun da böyle olacak. Ben senin kadar bu akıbeti göremeyecek ahmak adamı nerede bulabilirim?
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:53:51
Yakub aleyhisselamın Hz. Azrail’den ricası!


Yakub aleyhisselamın, Ken’an diyârında, yâni Fenike denilen Sayda, Sûr ve Beyrut ile Filistin ve Sûriye’nin bir kısmından ibâret olan bölgede yaşayan insanlara gönderilen peygamberdir. İsmi Yakub olup İbrânice’de “Saffetullah”, yâni “Allahü teâlânın sâf ve temiz kıldığı kul” mânâsına gelmektedir. Diğer adı “İsrail” olup “Allah’ın kulu” mânâsına gelmektedir. İbrahim aleyhisselamın küçük oğlu olan İshak aleyhisselamın oğludur.


ON İKİ OĞLU VARDI...

Yakub aleyhisselamın on iki oğlu vardı. Bu yüzden, onun on iki oğlunun torunlarına “Benî İsrail”, yâni “İsrailoğulları” denilmiştir. Oğullarından her birinin sülâlesine “Sıbt”, hepsine birden torunlar mânâsına gelen “Esbât” denir. Sonradan “Yahudi” adı verilmiştir. En çok sevdiği oğlu Yusuf aleyhisselam da İsrailoğullarına peygamber olarak gönderilmiştir...


HAZRETİ AZRAİL İLE DOSTTU...

Zehril-Riyazda rivayet edildiğine göre, Yakub aleyhisselam ölüm meleği Azrail aleyhisselam ile dosttu. Bir gün hazreti Azrail, Yakub aleyhisselamı ziyarete gider. Hazreti Yakub ona;

“Ya Azrail, görüşmeye mi geldin, yoksa canımı almaya mı?” diye sorar. Hazreti Azrail;
“Gelişim ziyaret içindir” cevabını verir.
Yakub aleyhisselam;
“Senden bir ricam var” der. Azrail aleyhisselam “nedir” der. Yakub aleyhisselam;

“Ölümümün yaklaştığını, canımı almaya hazırlandığını bana önceden bildirmeni istiyorum” der. Hazreti Azrail;
“Hay hay, sana iki veya üç haberci gönderirim” karşılığını verir.


“ÜÇ HABERCİ GÖNDERDİM!”

Yakub aleyhisselamın dünyadaki ömrü dolunca bir gün yine ölüm meleği, karşısına dikilir. Yakub aleyhisselam yine sorar;
“Ziyaretçi misin, yoksa canımı almaya mı geldin” Azrail aleyhisselam;
“Canını almaya geldim” cevabını verir.
Yakub aleyhisselam;
“Sen bana daha önce iki veya üç haberci göndereceğini söylemedin mi?” diye sorunca, Azrail aleyhisselam şu cevabı verir:
“Söylediğimi yaparak sana üç haberci gönderdim: Önce, siyah iken sonra ağaran saçın, güçlü iken halsizleşen vücudun ve dimdik iken kamburlaşan belin... Ey Yakub, işte bunlar benim âdemoğullarına gönderdiğim ön habercilerdir.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:55:03
“Ben Allah’ın affını umarım”


Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine’ye geldikten sonra bütün ensâr kendisine hizmet etmek hususunda yarışıyorlardı. Enes bin Mâlik’in annesinin, hizmet yarışında yapabilecek veya verebilecek hiçbir şeyi yoktu. Bundan dolayı hemen Enes bin Mâlik’i çağırıp elinden tutarak Resul-i Ekrem’in huzuruna çıktı ve;

“Ya Resulallah, ben fakir bir kimseyim. Sizlere yardım edecek bir şeyimiz yok. Bu oğlumdur, yardım etmek ve hizmetinizde bulunmak üzere sizlere bırakıyorum. Onu kabul ediniz” dedi.
Resûl-i Ekrem efendimiz, bu içten gelen arzuyu kırmadı. Enes bin Mâlik’i yanına aldı. Bütün zamanlarında onu yanında bulundurdu.


ANNESİNDEN BİLE SAKLARDI!..

Enes bin Mâlik, Resulullah’ın hizmetine girdikten sonra O’nun bütün emirlerini büyük bir dikkat ve itina ile yerine getirmeye çalıştı. Resul-i Ekrem ile aralarında sır olarak kalmasını arzu ettikleri şeyleri büyük bir dikkatle muhâfaza eder ve onları annesine bile söylemezdi.
Enes bin Mâlik hazretleri, Resul-i Ekrem’e o kadar sokulurdu ki, âdeta ikisinin dizleri birbirine değerdi. Nitekim Hayber gazvesinde, Resul-i Ekrem, Enes bin Mâlik ile birlikte giderken dizleri birbirlerine dokunuyordu. Uhud ve Hendek gazvelerinde yine Resulullah Efendimiz ile beraberdi. Hudeybiye Barışı sırasında henüz delikanlılık çağına gelmek üzere idi. Umretü’l-Kaza’da ise Resul-i Ekrem efendimize refâkat ederek Mekke’ye gitti. Daha sonra Hayber Gazvesinde, Mekke’nin Fethinde ve Huneyn Gazvesinde de bulundu. Ayrıca Resul-i Ekrem ile birlikte Tâif muhâsarasına katıldı. Veda Haccı’nda da bulunan Enes bin Mâlik, Resul-i Ekrem’in irtihalinde Medine’de idi.
Enes bin Mâlik hazretleri, Peygamber Efendimize bu yakınlığından dolayı en fazla hadis-i şerif rivayet eden sahabilerdendi.


“KENDİNİ NASIL HİSSEDİYORSUN?”

Kendisinden rivayet olunur ki:
“Peygamber efendimiz, ölüm döşeğinde olan bir gencin yanına girdi ve ona;
-Kendini nasıl hissediyorsun? diye sordu. Genç cevaben;
-Ben Allah’ın affını umarım ve günahlarımdan korkarım, dedi.
Bunun üzerine Resulullah efendimiz buyurdular ki:
-Bu vakitte mü’min bir kulun kalbinde bağışlanma ümidi ve günah korkusu birleşince, mutlaka Allahü teala o kuluna dilediğini verir ve onu korktuğundan emin kılar.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 17 2008, 22:56:02
“Delâil-ül-Hayrât” ve Muhammed Cezûlî


Büyük âlim ve velî Muhammed Cezûlî hazretlerinin, salevât-ı şerîfeleri topladığı meşhur kitabı “Delâil-ül-Hayrât ve Meşârık-ul-Envâr”ı niçin yazdığı şöyle anlatılır:


SALİHA BİR HANIMI VARDI

Muhammed Cezûlî hazretlerinin saliha bir hanımı vardı. Bir gece yatağından kalktı. En güzel elbisesini giyip evden dışarı çıktı. Bunu görünce, hanımının bu saatte nereye gittiğini merak ederek arkasından o da çıktı. Onun deniz kıyısına doğru gittiğini gördü. Önünde ve ardında bir arslan mübarek hanıma bekçilik ediyordu. Kıyıya varınca denize girdi ve yürümeye devâm etti, sonunda küçük bir adaya ulaştı. Aslanlar denizin kıyısında yattılar. Orada abdest alıp, namaz kılmaya başladı. İbâdetten sonra, yine su üzerinde yürüyerek kıyıya geldi. Arslanlar da kalkarak, biri önde, diğeri arkada yürümeye başladılar. Muhammed Cezûlî daha önce eve gelip, uyuyor göründü. Üç gece gözetledi ve hanımının her gece böyle yaptığını gördü. Üçüncü gecenin sabahında, bu durumu sordu. Hanımı;
“Siz, bu durumuma şimdi mi vâkıf oldunuz? Uzun zamandır ben böyle yapıyorum” dedi.
Bunun üzerine Muhammed Cezûlî;
“Acabâ, bu kerâmete nasıl kavuştunuz?” diye sorunca, hanımı;
“Resûl-i ekreme salevât-ı şerîfe okumayı hiç bırakmadım. Nîmete bu yüzden kavuştum” dedi.
Muhammed Cezûlî;
“Devâm ettiğiniz bu salevât-ı şerîfe hangisidir?” diye sorunca, hanımı cevap vermedi. Isrâr edince;
“Bu gece istihâre edeyim, izin olursa, cevap veririm” dedi.
Sabahleyin hanımı; “Açıkça söyleyeyim, haber vermeye izin yoktur. Ancak salevât-ı şerîfeleri topla, onların içinde varsa, ‘vardır’ diye işaret ederim” dedi.


ZEHİRLENEREK ŞEHÎD EDİLDİ
Bunun üzerine Muhammed Cezûlî, kitaplarda bulunan salevât-ı şerîfeleri topladı ve bir kitap yazdı. Yazdığı bu kitabı okuduğu zaman, hanımı;
“İçinde birkaç yerde vardır. Bu kitabı okumaya devâm edenin, Allahü teâlânın rahmetine kavuşacağında şüphe yoktur” dedi.
Muhammed Cezûlî bu eserine; hayırlara deliller ve nûrların doğuşu mânâsına gelen “Delâil-ül-Hayrât ve Meşârık-ul-Envâr” ismini verdi.
Muhammed Cezûlî hazretleri, 1465 (H.870) senesinde zehirlenerek şehîd edildi. Vefat ederken, hayatında devamlı yaptığı gibi Peygamber Efendimize Salevat-ı şerife söyleyerek ruhunu teslim etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:39:19
Hadis âlimi bir seyyah Ebu Yusuf el-Fârisî


Ebu Yusuf el-Fârisî (191-277 hicrî, 808-890 milâdî) İrân’ın Fesâ şehrinde doğduğu için “Fesevî” nisbetini almıştır. Hâfız, İmâm, Hüccet, Muhaddis, Müverrih ve Rahhâl (seyyâh) vasıflarıyla muttasıftır. İlim talebi yolunda şarka ve garba seyahatler yapmış, 30 yıl kadar gurbette kalmıştır. Bu uzun seyahatler kendisine çok sayıda âlimle karşılaşıp onlardan ilim alma imkânı tanımıştır.


BİN ÂLİMLE GÖRÜŞTÜ!..

Bizzat kendisi “Hepsi sika (güvenilir) olan 1000 kadar şeyhin meclisinde hazır bulundum ve rivâyetlerini dinledim” demiştir.
Hadîs ilminin ana direklerinden (erkân) biri sayılmış olan Fesevî, verâ ve takvâsıyla da ün yapmıştır. Sünnete son derece bağlı kalmıştır.

Kendisinden hadîs alanlar meyanında Tirmizî, Nesâî, İbnu Huzeyme, Ebu Avâne, İbnu Ebî Hâtim, Muhammed İbnu İshâk es-Sağânî gibi meşhurlar da vardır. Kendisinden yapılan rivâyetlerden, seyahatleri sırasında pek çok sıkıntılarla karşılaştığı anlaşılmaktadır. Bunlardan birinde, gündüzleri ders halkalarına giderek notlar aldığını, geceleri de bunları temize çekip istinsah (çoğalttığını) ettiğini belirtir. Nafaka yönünden sıkıntıya düştüğü bir kış gecesinde, mum ışığında istinsah yaparken gözüne su iner ve artık göremez olur. Hem maddî sıkıntı, hem gurbet firkati, hem de artık uğruna hayatını adadığı ilmî meşguliyetten ebediyyen mahrûm kalma düşüncesinin verdiği elem ve ızdırapla ağlar, ağlar... Bu halde uyuyakalır. Rüyasında Resûlullah efendimizi görür. Kendisine “Niye ağladın, söyle bakalım!” buyurur.
“Yâ Resulallah, gözlerimi kaybettim, artık ilimle meşgul olamayacağım, bunun için ağladım” cevâbını verir. “Bana yaklaş” buyuran Resûlullah efendimiz, Fesevî’nin gözlerini şefkat ve şifa dolu elleriyle sıvazlar.
Uyanınca gözlerine tekrar kavuştuğunu gören Fesevî, oturup yazma ve istinsah işlerine ara vermeden devam eder...


ONA RÜYADA SORDULAR!..

Kendisini, böylesine ilme vermiş olan Fesevî’yi ölümden sonra rüyasında gören Abdân İbni Muhammed el-Mervezî: “Allahü teala sana nasıl muâmele etti?” diye sorar. Aldığı cevap şudur: “Günahlarımı affetti ve aynen yeryüzünde rivâyet ettiğim gibi semâda da rivâyet etmemi emretti...”
Fesevî’nin, “et-Târîhu’l-Kebîr ve el-Meşyehât” adlı kitabı çok meşhurdur...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:39:52
“Hayrın anahtarı” Sâbit el-Benânî


Sâbit bin Eslem el-Benânî, Tâbiînin, zâhid, âbid ve müttekilerinden ve velîlerindendir. Hadîs ilminde sika, emîn, güvenilir ve îtimâd edilir bir âlimdir. Basra’nın en büyük âlim ve râvilerindendir. Sâbit el-Benânî, birçok Sahâbîden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Enes bin Mâlik, İbn-i Ömer, İbn-i Zübeyr, Şeddâd (radıyallahü anhüm) bunlardandır. Hadîsleri Kütüb-i Sitte diye meşhûr olan altı hadîs kitabının hepsinde vardır...


ÇOK ORUÇ TUTARDI...

Enes bin Mâlik onun için der ki: “Her şeyin bir anahtarı vardır. Hayrın anahtarı da Sâbit’tir.” Bekr bin Abdullah: “Zamânının en âbid olanına bakmak isteyen Sâbit el-Benânî’ye baksın.” Şu’be: “Sâbit el-Benânî, Kur’ân-ı kerîmi bir gün ve gecede okuyup bitirir, çok oruç tutardı.” Humeyd: “Biz, yanımızda Sâbit el-Benânî de olduğu halde, Enes bin Mâlik’e giderdik. Fakat Sâbit, rastladığı bir mescitte namaz kılarken geride kalırdı. Biz hazret-i Enes’in yanına vardığımızda onu göremeyince, ‘Sâbit nerede, Sâbit nerede? Çünkü ben onu çok seviyorum’ buyururdu.” Ahmed bin Hanbel; “Enes bin Mâlik, Sâbit el-Benânî’ye, ‘senin gözlerin, Resûlullah’ın gözlerine ne kadar da çok benziyor’ der ve Resûlullah’ı hatırlayarak ağlamaya başlar, gözlerinden yaşlar akardı...”
Sâbit bin Eslem hazretleri gözlerinden rahatsızdı. Bunun için tabibe gitti. Tabib; “Bir husûsa dikkat edersen, gözlerin iyi olur” dedi. Sâbit; “O nedir?” diye sorunca tabib; “Ağlama!” dedi. Bunun üzerine Sâbit; “Ağlamayan gözde hayır yoktur” buyurdu...


“ÜÇ ŞEYİ YAPAMAZSAM!..”

Ölüm hastalığında, Sâbit bin Eslem hazretlerinin ziyâretine gittiler. Yanındakilere bir şeyler anlatıyordu. Ziyâretçiler, huzûruna girip oturunca;
“Sevgili kardeşlerim! Önceki gibi, namazlarımı kılamıyor, oruçlarımı tutamıyor, Allahü teâlâyı zikredemiyor, sizlerin yanına inemiyorum” dedi ve şöyle duâ etti:
“Allah’ım! Bu üç şeyi istediğim gibi yapamadığım zaman, beni bu dünyâda bir saat bile bırakma!”
Bunları söyledikten hemen sonra vefat etti. Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ kitabının sâhibi, Sâbit el-Benânî hazretleri için şöyle der: “Vefât ettiği zaman kabrini kerpiçle ördüler. Kerpiçlerden birisi kaydı. Kabrin içinde onu namaz kılarken gördüler. Kabrinin civarından geçenler, içeriden Kur’ân-ı kerîm sesi duyardı.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:40:25
“Gönlünü hoş tut yâ Resûlallah!..”


Kitaplarda bildirildiği gibi, Peygamber Efendimiz, ümmetine çok düşkündür. Nitekim, “Hiç şüphesiz ben size bir babanın evlatlarına olan durumu gibiyim” buyurmuştur. Şu hadise, O’nun, ümmetine düşkünlüğünü anlatmaya en güzel bir misaldir...


“O BİR MÜ’MİNDİR...”

Ensar’dan bir zat vefat etmek üzereydi. Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de bu zatın yanında bulunuyor, onunla ilgileniyordu. Resulullah Efendimiz ölüm meleği hazreti Azrail’in geldiğini gördü ve aralarında geçen konuşmayı şöyle haber verdi.
Resûlullah efendimiz ölüm meleğine;
-Ey ölüm meleği! Bu sahabeme yumuşak davran; şüphesiz o bir mü’mindir, buyurdu.
Azrail aleyhisselam da şöyle dedi:

-Gönlün hoş, gözün aydın olsun yâ Resulallah! Bil ki ben her mü’mine yumuşak davranırım. Ben bir insanın ruhunu alınca, onun ailesinden birisi feryat ederse, ben ruh elimde olduğu halde adamın evinin kapısında durur ve; “Bu feryat da ne oluyor? Vallahi biz bu kimseye zulmetmedik, ecelinin önüne geçmedik, kendisi için takdir edilen vakitten önce gelmedik. Onun ruhunu aldığımız için bir günaha da girmedik. Eğer Allahü tealanın yaptığına razı olursanız, sevap alırsınız. Eğer üzülür ve kızarsanız, günaha girersiniz. Sizin bizi ayıplayacak bir durumunuz yok. Hem biz size daha çok geleceğiz. Siz kötü halden sakının, kötü ölümden sakının” derim. Yâ Resulallah! Yer yüzünde köylü-şehirli, iyi-kötü kim varsa, ben her gün onları gözden geçiririm. Ben onların büyüğünü ve küçüğünü kendilerinden daha iyi tanırım. Vallahi Ya Resulallah, Allahü tealanın izni olmadan ben bir sineğin canını almaya güç yetiremem!..


“ŞEYTANI ONDAN UZAKLAŞTIRIR”

Bu hadis-i şerifi nakleden Cafer bin Muhammed hazretleri demiştir ki:

“Bana şu haber ulaştı: Azrail aleyhisselam insanları namaz vakitlerinde gözden geçirir. Ölüm anında ruhunu almak için baktığında, eğer o kimse namazlarını muhafaza eden bir kimse ise, melek ona yakın durur, şeytanı ondan uzaklaştırır. Bu arada melek ona; ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah’ sözlerini telkin eder. Bu, gerçekten büyük bir hâldir.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:40:50
Hocası için ölen talebe Nûreddîn Taşkendî


Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin zamânında, Taşkend’de şeyhlik iddiâsında bulunup, irşâd makâmına kurulup oturan pek çok kimse vardı. Bunlar, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine karşı kıskançlık ve ayrılık gösterirlerdi. Neticede, hepsi tek tek silinip gittiler. Ancak Taşkentli bir genç vardı ki o silinmedi. Çünkü diğerlerinin gözü şeyhlikte iken o genç, Ubeydullah-ı Ahrâr’a talebe olmak için can atıyordu. Bir gün o arzusuna da kavuştu. İşte biz bugün, hocaya bağlılığın nasıl olacağını bize yaşayışıyla gösteren o mübarek talebeden yani Nûreddîn Taşkendî’den bahsedeceğiz...
Nûreddîn Taşkendî, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerindendir. Doğum ve vefât târihleri belli değildir. Nisbesinden Taşkentli olduğu anlaşılmaktadır. Hayâtı hakkında fazla bilgi olmayan Mevlânâ Nûreddîn, on beşinci asırda yaşamıştır...


HÂCE UBEYDULLAH HASTALANMIŞTI...

Mevlânâ Nûreddîn, hocası Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr için kendini fedâ edenlerdendir. Bir salgında Hâce Ubeydullah tâûn hastalığına yakalandı. Mevlânâ Nûreddîn, hocasının huzûruna varıp, tam bir yalvarma ve yakarışla;
“Efendim ne olur bana izin verin. Sizin hastalığınız bana geçsin. Sizin hastalığınızı ben taşıyayım. Çünkü benim varlığım olsa da olur, olmasa da olur. Sizin vücûdunuz lâzım. Hak teâlânın sizin yüzünüzden nice nice faydalar yaratması umulur” deyince, Hâce Ubeydullah;
“Sen çok gençsin. Henüz âlemi görmemişsin ve kendin için nice ümitlerin ve gönlünde nice arzuların vardır” buyurdu. Mevlânâ Nûreddîn ağlayarak;
“Efendim! Benim bundan başka bir arzum yoktur. Kendimi size fedâ ettim” dedi.


“SAĞINA YAT VE RAHAT OL!”

Hâce Ubeydullah onun bu isteğini kabûl edip, izin verdi. Mevlânâ Nûreddîn hocasının hastalık yükünü üzerine aldı. Hâce Ubeydullah iyi olup ayağa kalktı ve talebeleri ile meşgûl olmaya devâm etti. Mevlânâ Nûreddîn hastalıktan yatağa düştü ve birkaç gün sonra da vefât etti.
Bir gün Hâce Ubeydullah kabristandan geçerken, Mevlânâ Nûreddîn, mezar içerisinde hocasından tarafa döndü. Hâce Ubeydullah; “Hey Nûreddîn! Dönme, sağına yat ve rahat ol” buyurdu. Bunun üzerine Mevlânâ Nûreddîn kıbleye dönüp yattı. Bu hâdiseyi orada bulunan ve kalp gözü açık talebelerin hepsi de gördü...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:41:15
Avf bin Mâlik ve Sa’d bin Cüsâme


Muteber kitaplarda buyuruluyor ki: Dirilerin ruhları birbiriyle görüştüğü gibi, ölüler ile dirilerin ruhları da birbiriyle görüşür. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: “Allah ölümde canları alır. Ölmeyip rüyasında olan canları da alır. Ölümle ona hükmettiğini tutar, diğerini belli bir zamana kadar bırakır.” [Zümer 42]

Baki bin Muhalled ve ibn-i Mende, “Ruh” kitabında ve Taberâni “Evsat”ta, Said bin Cübeyr tarikiyle ibn-i Abbâs (radıyallahü anh)dan bu âyet-i kerime hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

“Bana ulaştı ki, diriler ile ölülerin ruhları rüyada görüşür. Birbirinden durumlarını öğrenirler, Allahü teala ölülerin ruhlarını tutar, diğerlerinin ruhlarını belli bir zamana kadar cesedlerine geri gönderir...”


“HANGİMİZ ÖNCE ÖLÜRSE!..”

İbn-i Ebid’dünya, “Uyun el-Hikâyât” kitabında senediyle Sehr bin Havsep’ten şöyle bir hadise rivayet eder:
Sa’d bin Cüsâme ve Avf bin Mâlik, birbirlerini Allah için dost edinmişlerdi. Sa’d;
-Hangimiz daha önce ölürse öbürüne görünsün, dedi ve Avf da kabul etti.
Bu konuşmadan kısa bir zaman sonra Sa’d vefat etti. Avf bin Mâlik, onu rüyasında gördü.
“Sana ne yapıldı?” diye sordu:
“Sıkıntıdan sonra magfiret edildim” dedi.
“Nedir o sıkıntı?” dedi. Sa’d;
“Bu, filan Yahudi’den borç aldığım on dinardır, onları ok eyerine bırakmıştım. Git onları ona ver ve bil ki, ailemin başına ne gelmişse haberim vardır. Her şeyi bana bildirirler. Kedimiz öldü. Falan kızım da altı gün sonra ölecektir, ona iyi davranın” dedi.


“ONA İYİ DAVRANIN!..”

Sabahleyin, evine gittim. Eyeri aradım, aşağıya indirdim, baktım, kese içinde on dinar var. Bahsettiği Yahudi’yi çağırdım. “Senin Sa’d’da kalan bir şeyin var mı?” dedim, O da;
“O, iyi bir sahabeydi. Benden on dinar borç istedi. Ona verdim” dedi. Sonra on dinarını verdiğimde;
“Vallahi ona borç verdiğim on dinarın aynısıdır” dedi. Ben ailesine;
“Sa’d’ın vefatından sonra sizde bir olay oldu mu?” dedim. Onlar da;
“Evet şöyle şöyle olaylar oldu” dediler. Kedinin ölümünü dahi zikrettiler. Ben;
“Peki onun filanca kızı nerede” diye sordum. “Dışarıda oynuyor” dediler. Beni yanına götürdüler, okşadım. Baktım harareti var, ona iyi davranın dedim. Altı gün sonra kız öldü.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:41:41
“Haccac-ı zalim” Yusuf es-Sekafi


Haccac bin Yusuf es-Sekafi, meşhur adıyla “Haccac-ı zalim” Emevilerin meşhur valilerindendir. (661-714) Taif’te doğdu. Hem anne hem baba tarafından Sakif kabilesinin Ahlaf koluna mensuptur. Hazreti Muaviye’nin halifeliği sırasında doğdu. Sakif Kabilesi ile Emeviler arasında mevcut olan sıkı bağlılık ve ilişkiler bu dönemde de devam etti...


YİRMİ SENE VALİLİK YAPTI

Halifeliğini ilân ettikten sonra Hicaz bölgesinde bunu devam ettiren Abdullah ibni Zübeyr’in üzerine gönderilen iki bin kişilik ordunun başına kumandan olarak Haccac tayin edildi. Karargâhını Taif’te kurdu ve ilk etapta Mekke’ye giden yolları keserek şehri dolaylı yoldan abluka altına aldı. Şehre gıda sevkiyatının yapılmasını önledi. Bir süre sonra beklediği beş bin kişilik destek ordusunun gelmesinden sonra Mekke’yi kuşattı. Kuşatma devam ederken Abdullah İbni Zübeyr bir huruç hareketi neticesinde şehit oldu. Bu olay neticesinde dokuz yıldır sürdürmüş olduğu halifeliği de son bulmuş, diğer taraftan Emeviler, Hicaz bölgesinde de hakimiyetlerini sağlamış oldular. Akabinde Haccac, Hicaz, Yemen ve Yemame’ye vali olarak atandı...

Haccac, burada üç yıl valilik yaptıktan sonra Irak’a tayin edildi. Daha önce bu bölgede Hazret-i Ali taraftarları ve Hariciler sık sık Emevîler’e karşı isyan ediyorlardı. Emevîler bu isyanlardan ötürü büyük sıkıntılar çekmekte olup, orduları da mağlup olmaktaydı. Haccac, çok sert tedbirlere başvurarak kontrolü sağlamaya çalıştı. Muhaliflere destek çıkan Hicaz Valisi Ömer bin Abdülaziz’in görevden alınmasını sağladı. Daha sonra yetkileri ve valilik yaptığı alan genişletildi. Yirmi yıl boyunca Irak ve doğu illerinin valiliğini yaptı.


HİZMETLERİ DE DOKUNMUŞTUR...

Bu sert idaresinin yanında Haccâc’ın çok büyük hizmetleri de vardır. Kur’ân-ı kerim, harekesiz ve noktasızdı. Harekesini ve noktasını koydurtan odur...
Her fani gibi Haccac da artık bu dünyadan göçüyordu. Ölümü esnasında: “Allah’ım, insanlar diyorlar ki; ‘Allah Haccac’ı mağfiret etmez.’ Sen beni mağfiret eyle” dedi.
Bu söz, Ömer bin Abdülaziz’in hoşuna gitti ve ona gıbta etti. Bu sözü Hasan-ı Basrî’ye naklettikleri vakit; “Gerçekten Haccac böyle söyledi mi?” dedi. “Evet, söyledi” dediklerinde, “Öyle ise umulur ki Allahü teâlânın af ve merhametini kazanmıştır” dedi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:42:17
Namaz kılarken atılan tokat!..


Seyyid Taha hazretleri Hakkari’nin Nehri adındaki bir köyünde yaşardı. Bir gün bu Allah dostuna 6-7 saatlik yoldan bir zengin adam gelir ve intisap eder. Seyyid Taha hazretleri de bu adama bir tesbih hediye eder ve adam köyüne döner... Günler birbirini kovalarken bu adamın koyun sürüleri eksilmeye başlar. Dağa otlamaya giden koyunları ya kurt kapar ya da hastalanarak ölür. Adamın hanımı der ki: “Seyyid Taha hazretlerinin hediye ettiği tesbih bize uğursuz geldi galiba! En kısa zamanda tesbihi iade et!” Adam da hanımının bu sözü üzerine tesbihi Nehri’ye giden bir kafile ile gönderir...


“SİZİN NAMAZINIZ BOZULMUŞTUR!..”
Aradan yıllar geçer... Bir gün Seyyid Taha hazretlerini imtihan etmek için uzak bir yerden bir grup insan gelir. İkindi namazı vakti girer kamet getirilir ve bu grubun da içinde olduğu cemaate namaz kıldırmaya başlar mübarek... Seyyid Taha hazretleri namaz esnasında boşluğa doğru bir tokat atar. Onu imtihana gelenler şaşırır ve namaza devam ederler. Mübarak, namaz sonunda öfkeli bir ifade ile yine boşluğa doğru bir tekme savurur ve yüz ifadesini bir tebessüm kaplar. Bu duruma şaşıran gruptakilerden birisi;
-Sizin namazınız bozulmuştur, namazda anlaşılmaz hareketlerde bulundunuz, der.
Seyyid Taha hazretleri de der ki:
-Bizim bir talebemiz vardı, yıllar önce bize intisap etmişti. Bugün ikindi namazı vakti hastalanıp sekerâta girdi, fakat şeytan-ı lain bir türlü Kelime-i şehadet getirtmiyor boğazını sıkıyordu. Biz de bu duruma müdahale ettik ve şeytana sertçe bir tekme atarak talebemizin yanından uzaklaştırdık. Elhamdülillah Kelime-i şehadet getirerek ruhunu teslim etti.


“ALLAH DOSTLARI KEFİLDİR!”

Bu grup, nasıl olsa denemeye, ilmini tartmaya geldik, bahse konu yere gidip bu olayı araştıralım, derler ve adresi öğrenip adamın köyüne giderler. Rahmetlinin hanımından olayı detaylı bir şekilde öğrenirler.
Gruptaki şahıslar hayret içinde kalarak hiç vakit kaybetmeden Nehri’ye dönerek Seyyid Taha hazretlerinin elini öperek talebesi olurlar.
Seyyid Taha hazretleri bu şahıslara der ki:
-Allahın dostlarına gelerek günahları için tevbe edenin imanına, malına ve namusuna Allahın dostları kefil olmuşlardır; yeter ki tevbe edenin niyeti Allah rızası olsun...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:42:43
Resûlullah’la alay edenlerin sonu!..


İnsanları ebedî saâdete kavuşturmak için gönderilen Muhammed aleyhisselâm, Mekke’de câhiliyye devri yaşamakta olan insanları açıkça İslâma davet etti. Hakîkî kurtuluşun Allahü teâlâya îmân etmekte, nefse uymaktan, zulümden, haksızlıktan ve bütün çirkin işlerden uzaklaşmakta olduğunu bildirince, nefslerinin isteklerine, şehvetlerine uyanlar, zayıfları ezenler ve iyice azgınlaşmış olanlar bütün bu bozuk işlerine son verileceğini görerek Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerini inkâr ettiler ve O’na düşman kesildiler. Bir kısmı da kendileri gibi âciz ve fânî insanların ayıplamalarından sakınarak îmân etmediler. Nefislerine, şeytana ve şehvetlerine uyarak saâdetten mahrum kaldılar...


ÇOK İLERİ GİDİYORLARDI!..

Muhammed aleyhisselâmın insanlara ebedî saâdeti, sonsuz kurtuluşu bildirmek, onları dalâletten hidâyete kavuşturmak üzere peygamber olarak gönderildiği sırada câhiliyye devri yaşayan Mekkeliler, îmân etmeye dâvet edilince, önceleri ilgisiz davrandı. Sonra açıkça düşmanlık göstermeye başladılar. Müşriklerin bu düşmanlıkları önce alay tarzında olup, sonra hakâret şekline, daha sonra işkence safhasına girdi. Bunlardan sonra ticârî ve diğer bütün münâsebetleri kesme ve şiddet gösterme devresi başladı...
Müşriklerden Esved bin Abdülmuttâlib, Âs bin Vâil, Velid bin Mugîre ve İbni Talâtıla adındaki kimseler, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile alay etmekte çok ileri gitmişlerdi...


HAZRETİ CEBRAİL GELDİ VE...

Bir gün Cebrâîl “aleyhisselâm” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında durdu. O kimseler Kâbe’yi tavâf ediyorlardı. Velid bin Mugîre’nin eline ok değmiş ve şişmişti. Cebrâîl aleyhisselâm yanından geçerken onun elindeki şişliğe nazar kıldı. O ânda elindeki şişlikten kan boşanmaya başladı ve öldü. Sonra Âs bin Vâil geldi. Ayağına diken batıp yaralanmıştı. Cebrâîl aleyhisselâm o yaraya işâret eyledi, yarası tâzelenip, o ânda öldü. Sonra Esved bin Abdülmuttâlib geldi. Bir yeşil yaprakla gözüne vurarak, gözünü kör etti. Onun peşinden İbni Talâtıla geldi. Cebrâîl aleyhisselâm onun da başına bir işâret koydu. Başından irinler akmağa başladı ve o ânda öldü. Allahü teâlâ onlar hakkında [Hicr sûresi 95’inci âyetinde meâlen] (Biz seninle alay edenlere kifâyet ederiz) buyurdu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:43:14
Edirne’nin ilk müderrisi Mevlânâ Behâeddîn


Mevlânâ Behâeddîn hazretlerinin babası Şeyh Lütfullah, Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin önde gelen halîfelerinden idi. Bu sebeple, daha küçük yaşta iken o yüce velînin elini öpmek ve duâsına kavuşmak şerefine nâil oldu. Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretleri tâcını Mevlânâ Behâeddîn’e hediye etti. O da bu tâcı ömrünün sonuna kadar başından çıkarmadı ve eriştiği derecelere hep Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin tasarrufu bereketiyle kavuştuğunu bildi.
Zamânındaki büyük âlimlerden ilim öğrenerek yetişen Mevlânâ Behâeddîn, daha sonra Hâcezâde Muslihuddîn Mustafa bin Yûsuf’un hizmetine girdi. Kısa zamanda yükselerek, Hâcezâde’nin ders vekîli oldu. Önce gelen hakîkî İslâm âlimlerinin yaptıkları gibi edebe riâyet ile ilmini artırdı ve büyük âlimlerden oldu.


KISA ZAMANDA YÜKSELDİ...

Bu mübarek zat, ilminin çokluğu ile berâber, fazîlet ve güzel hâllerde de çok üstün idi. Vakitlerinin çoğunu ilim ve ibâdete ayırdı.
İlimde çok yükselip, insanlara faydalı olacak, ders verecek hâle gelince, Balıkesir Medresesine müderris oldu. Sonra Bursa’da Yıldırım Bâyezîd Han Medresesinde görevli iken, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından İstanbul’da yaptırılan Sahn-ı Semân medreselerinden birine tâyin edildi.


“YOLCULUK ZAMANI YAKLAŞTI!”

Sultan İkinci Bâyezîd Han, Edirne’de büyük ve mükemmel bir medrese yaptırınca, buraya, ilk müderris olarak bizzât Mevlânâ Behâeddîn’i tâyin etti. Böylece bu kıymetli vazîfeye tekrar başladı. Mevlânâ Behâeddîn hazretleri 1490 (H.895) senesinde vefâtına kadar bu görevde kaldı.
Rivâyet olunur ki, Mevlânâ Behâeddîn hazretleri, bir gün Edirne’de velîlerden birine rastladı. O zât Mevlânâ’ya; “Yolculuk zamânı yaklaştı. Âhirete göç etmek zamânı geldi. Devamlı âhiret hazırlığında bulunmalı değil mi?” diye hitâb etti. Mevlânâ Behâeddîn tebessüm ederek; “Evet!” mânâsına başını salladı.
Bu konuşmadan sonra evine gelen Mevlânâ, vasiyetini yaptı. Yedi gün hasta yattıktan sonra vefât etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:43:46
Bir gönül sultanı Mevlânâ Tâceddîn


Mevlânâ Tâceddîn İbrahim, Allah dostlarından bir büyük velîdir. İznik’te medfundur. Bir gün, dergahına bir delikanlı girip diz çöktü mübareğin önünde.
-Hocam, nasihat almaya geldim.
Büyük velî sevgiyle baktı gence:
-Evladım, âzâlarını günah işlemekten koru. Ne için yaratılmışlarsa o yolda kullan sadece.
-İnşallah hocam. Dua edin, başarayım.
-Kalbini de dünyaya bağlama sakın.
-Dünyadan maksat nedir hocam?
-Dünya, haram ve günahlardır oğlum. Allahü tealanın beğenmediği şeyler yani.


“NAMAZLARINI KILIYOR MUSUN?”

Sonra sordu gence:
-Namazlarını kılıyor musun oğlum?
-Beş vakit kılamıyorum hocam.
Acı acı gülümseyip sordu gence:
-Sen hiç temelsiz bina gördün mü?
-Hayır hocam, görmedim.
-Niye görmedin?
-Temelsiz bina olmaz ki hocam.
-Doğru dersin. Temelsiz bina olmaz. İşte “İslam” binasının temeli de “Namaz”dır evladım. Namaz yoksa, İslamiyet de yoktur, anladın mı?
-Anladım hocam.


***
Mevlânâ Tâceddîn hazretleri bir gün yakınlarını çağırıp vasiyyetini bildirdi:
-Beni falan yere defnediniz!
Çocukları “Peki” dedilerse de, kabir yeri için başka yer düşünüyorlardı. Sordular:
-Babacığım, biz falan caminin avlusunu düşünüyorduk. Ne dersiniz?


“GÜCÜNÜZ YETERSE!..”

Cevap iki kelimeydi:
-Gücünüz yeterse!..
Biraz sonra ağırlaştı ve vefat etti. Son sözü “Namaz” olmuştu. Cenaze hizmetini görüp tabuta koydular. Düşündükleri caminin avlusuna götürmeyi denediler önce. Ama ne mümkün! Tabut havada bir ağırlaştı ki, bir milim götüremediler. Kendi istediği yere doğru çevirdiler, kuş gibi hafifledi. Mecburen o yere defnettiler mübareği...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:44:22
Türkistan evliyâsından Hakîm Süleymân Atâ


Hakîm Atâ, Türkistan evliyâsının büyüklerindendir. Asıl adı Süleymân’dır. Yerleştiği yere nisbetle “Bağırgânî” de denilmektedir. Yazmış olduğu manzumelerde kendisi Süleymân, Kul-Süleymân, Süleymân Bağırgânî, Hakîm, Hakîm Süleymân, Hakîm Hâce ve Hakîm Hâce Süleymân isimlerini kullanmıştır. Hoca Ahmed Yesevî’nin talebesi olup, aynı zamanda onun üçüncü ve Türkler arasında en tanınmış halîfesidir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1186 (H.582) senesinde vefât etti.


BUĞRA HAN KIZINI VERDİ

O devrin hükümdarı Buğra Han, velîleri seven sâlih bir kimseydi. Bu mübarek zata kızını verdi. Kızının adı Anber olup, çok güzeldi. Çeyiz olarak da birçok deve, koyun ve at verdi. Hakîm Ata kabûl etti. Buğra Han ve yardımcıları ona talebe oldular. O da Bağırgan’a yerleşti. Çok meşhûr olup, o beldeleri yıllarca nûruyla aydınlattı. Hak yolu, Resûlullah efendimizin sünnetine tam tâbi olarak, sâde bir şekilde insanlara aktarması, örnek ahlâkı ve yüksek hâlleri ile meşhûr oldu...
Hakîm Süleymân Atâ’nın zaman zaman talebelerine söylediği şu iki sözü de söylene söylene günümüze kadar gelmiştir:

“Her gördüğünü Hızır bil, her geceyi kadir bil.”

“Herkes yahşî (güzel, iyi) biz yaman, herkes buğday biz saman.”



ÜZÜLMÜŞTÜ BİR KERE!..

Hakîm Atâ hazretleri biraz esmerceydi. Bir gün Anber Hatun’un kalbinden; “Keşke kocam kara olmasaydı” şeklinde bir düşünce geçti. Hakîm Atâ, onun bu düşüncesini Allah’ın izniyle anlayıp; “Sen beni beğenmiyorsun ama, benden sonra dişinden başka beyaz yeri olmayan bir karaya düşeceksin!” dedi. Anber Hatun, bu düşüncesine çok ağlayıp tövbe ettiyse de, Allahü teâlânın o sevgili kulu üzülmüştü bir kere!..

Hakîm Atâ vefâtına yakın, Harezm’de ilim tahsîl etmekte olan oğulları Muhammed Hoca ile Asgar Hoca’yı çağırttı. Onlara;

“Vefatımdan sonra gün doğusundan kırk ebdâl gelecek, içlerinde gözü zayıf ve ayağı aksak bir kara ebdâl vardır. İddeti bitince, ananızı onunla evlendirirsiniz” dedi. Ertesi gün vefat etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:45:12
Sünbül Efendi’nin gülü Ya’kûb Germiyânî


Ya’kûb Germiyânî, büyük velîlerdendir. Kütahya civârında Şeyhli köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1571 (H.979) târihinde İstanbul’da vefât etti. Kocamustafapaşa’da bulunan Sünbül Efendi Câmii civârında medfûndur...
Ya’kûb Germiyânî, Sünbül Sinân hazretlerinin talebeleri arasına girdi. Sünbül Sinân Efendi, Ya’kûb Germiyânî’yi çok sever; “Talebe olunca, Germiyânlı Yâkub Efendi gibi olmak lâzımdır” buyururdu.
Sünbül Sinân Efendi vefât edince, Merkez Efendinin sohbetlerine devâm eden Ya’kûb Germiyânî, onun vefâtından sonra, Kocamustafapaşa dergâhında talebeleri yetiştirmeye başladı...

YÜKSEK HÂLLER SAHİBİYDİ...

Ya’kûb Germiyânî hazretleri herkesin anlayamayacağı, ehline mâlûm olan, yüksek hâller ve üstün dereceler sâhibiydi. Buyurdu ki: “Dünyâda hiç kimseye hased etmedim. Ancak dünyâya gelmeyenlere gıbta ettim. Şu üç şeyden dolayı onların hâllerine imrendim. Birincisi, bu âlem ayrılık ateşiyle yanma yeridir. Dünyâya gelmeyenlerde böyle bir firâk hâli yoktur. İkincisi, bize verilen vücûd nîmetinin ve sayısız diğer nîmetlerin şükrünü edâ etmekten âciziz. Bizde, bu acziyetten dolayı mahcûbiyet vardır. Dünyâya gelmeyenlerde ise, böyle bir mahcûbiyet yoktur. Üçüncüsü ise, bizler, kemâl mertebesinde istidâda sâhib olmadığımızdan, hep derd-i hüsrân içinde bulunuruz. Bu dert, dünyâ lezzetlerini ve yüzdeki neşe ve sürûru alıp götürür. Dünyâya gelmeyenlerin ise, bu lezzet ve neşeden mahrûm olmaları gibi bir durumları yoktur...”


FEYİZ VE BEREKET KAYNAĞI

Bu mübarek zatın sohbet meclisleri; feyiz, bereket ve nûr kaynağı idi. Vefât edinceye kadar buradaki vazîfesine devâm etti.

Ya’kûb Germiyânî hazretlerinin ölüm hastalığı sırasında, hastalığın elem ve şiddetinin fazlalığı sebebiyle, gözleri kapalı ve lisânı söylemez oldu. İhtiyaç gidermek için kaldırdıklarında, mecbûriyet karşısında, kıbleye karşı durdurdular. O, hastalığın şiddetiyle kendisinde değildi. Fakat o hâldeyken bile; “Helâda, kırda abdest bozarken, kıbleyi öne ve arkaya getirmemelidir” hükmü icâbı kıbleye karşı abdest bozmadı...

Ya’kûb Germiyânî hazretleri 1571 senesi Cemâziyelevvel ayında bir akşam üzeri rûhunu teslim etti. Vefâtından sonra yerine, oğlu Sinânüddîn Yûsuf geçti. Talebelerin yetiştirilmesi, mânevî olarak terbiye edilmesi vazîfesini üzerine aldı..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:46:46
Genç bir sahabenin Resûlullâh sevgisi


Medineli bir genç, Resûlullâh efendimizin (sallâllâhu aleyhi ve sellem) yanına yaklaşmaktaydı. Bu, Talha adında bir yiğitti. Talha, kararlı bir tavırla Resûlullâh efendimizin huzuruna geldi ve hiç beklemeden;
-Ben de size tabi olmak istiyorum, yâ Resûlallâh, dedi...


HASTALANIP YATAKLARA DÜŞTÜ

Kim bilir günlerdir gönlünde ne fırtınalar kopmuştu. İşte, en sonunda kararını vermişti. Oracıkta Kelime-i şehadeti söyleyerek Eshab-ı kiramdan olma şerefine kavuştu...
Talha radıyallâhü anh, kısa bir zaman sonra ölümcül bir hastalığa yakalandı ve yatağa düştü. Etrafındakilere; Resûlullâh Efendimizi görmek istediğini belirtti. Peygamber efendimiz, bir müddet sonra ziyaretine geldi. Hazreti Talha’nın durumunu görünce, ölümünün yakın olduğunu anlamış olacak ki dışarı çıktılar ve “Talha gidiyor” buyurdular...
Bu genç sahabeyi sevenlerin yüreğine derin bir ayrılık sızısı düşmüştü... Resûlullâh efendimiz, artık her gün namazdan sonra hazreti Talha’nın yanına uğruyor, hatırını sorup gönlünü alıyorlardı. Vefat edeceği gün de yanındakilere;
“Bir şey olursa çağırın, namazında bulunayım” buyurdular.
Talha radıyallâhü anh, ölümün geldiğini anladığı bir anda;
- Bizim mahallemiz uzaktır. Ben vefat edersem Resul-i Ekrem’i cenazeme çağırmayın. Korkarım ki, Yahudiler bir fenalık yaparlar, yılan, akrep, çıyan gibi haşereler zarar verirler. Resulullah efendimize bir fenalık gelmesin. Beni defnettikten sonra haber verirsiniz, diye vasiyet etti.


NE BÜYÜK SAADET...

Bu ne büyük bir sevgiydi böyle... Ölüm anında bile Sevgililer Sevgilisi’ni düşünüyordu...
Talha radıyallâhü anhın kısa sürede aldığı bu mesafe herkesi duygulandırmıştı. Daha çocuk sayılabilecek bir yaştaki birinin, böyle samimi ve olgun davranması muhteşem bir hasletti...
Evet, hazreti Talha bir gece vefat etmişti. Vasiyetini yerine getirdiler ve gece vakti, namazını kılıp defnettiler. Sabah namazında, Resûlullâh efendimiz camidekilere Talha’yı sordu. Cemaat;
-Ya Resulullah, Talha vefat etti ve defnettik, dediklerinde, üzüldüler ve hemen, mezarının başına gittiler. Ellerini açıp ona dua ettiler. Ne büyük saadet...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:48:10
Eğirdirli velî Berdeî Sultan


Berdeî Sultan, Anadolu’yu aydınlatan meşhûr velîlerdendir. On dördüncü yüzyılda yaşamıştır. Osmanlı pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân Han zamânında Hamid ili (Isparta) vâlisi Hızır Beyin dâveti ile Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş Eğirdir Gölünün kenarında Mezâr-ı Şerîf denilen yerde yerleşmiştir. Kabri oradadır. “Şeyhülislâm Berdeî” diye de tanınır...


VAAZLARI ÇOK TESİRLİYDİ...


Şeyhülislâm Berdeî hazretleri Eğirdir’e geldikten sonra tesirli sohbetleriyle, ders ve vaazlarıyla halka doğru yolu anlattı. Ehl-i sünnet îtikâdının yayılmasını ve insanların İslâmiyet’i öğrenmelerini ve öğrendikleri doğru din bilgilerine göre yaşamalarını sağladı...
Bu mübarek zat, câmiye giderken pekçok kimseyle karşılaştığı halde, birkaç kişi dışında kimseye selâm vermezdi. Talebelerinden biri “Hocamız acaba neden birkaç kişiden başka kimseye selâm vermiyor” diye merak edip kendisine sorunca Berdeî hazretleri eliyle bu talebenin gözlerini sıvazladı. Sonra da dergâhdan dışarıya gönderdi. Talebe çarşıya çıkınca, insanlardan kimini maymun sûretinde, kimini hınzır, kimini tilki, kimini çakal, kimini kurt, bir kısmını da köpek sûretinde gördü. Hocasının selâm verdiği kimselerden başkasının her birini çeşitli hayvan sûretinde gördü. Sonra hocasının yanına dönüp; “Efendim bu işin hikmetini anladım” dedi. Hocası yine gözlerini sıvazlayarak eski hâline çevirdi...


“ÇEKTİĞİN SIKINTI YETER!”



Şeyhülislâm Berdeî hazretleri bir gün talebelerini toplayıp;
“Bu gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm! Bana; (Oğul bu dünyânın sıkıntısını çektiğin yeter. Artık bana gel) buyurdular. Ben de, “Yâ Resûlallah! Sana ne ile geleyim! Sana lâyık armağanım yok” deyince; (Oğullarından birkaçıyla gel. Armağan olarak bu yeter) buyurdular. Böyle söyler söylemez talebeleri feryâd edip ağlaşmaya başladı. Oğullarına; “Benimle hanginiz gider?” diye sordu. Hepsi cân-u gönülden âhiret yolculuğunu istediler. O gün hepsinin tabutlarını hazırlattı. Akşama doğru kendisi ve bütün oğulları vefât etti...
Kendisinden sonra meşhûr talebesi, halîfesi ve dâmâdı Pîrî Halîfe Muhammed insanlara rehberlik edip, çok kıymetli hizmetler yaptı. Bu zâtın oğlu olan Muhammed Çelebi Sultan ve bunun torunu Şeyh Burhâneddîn hazretleri de orada yetişen meşhûr velîlerdendir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:48:48
Yalancı peygamber Esved-i Ansî’nin katli


San’a’da Feyrûz bin Deylemî adında bir zat bulunuyordu.
Aslen Fârisî olup, Kisrâ’nın, Habeşlileri Yemen’den çıkarmaları için, Seyf bin Zî Yazen’le beraber Yemen’e gönderdiği İranlıların çocuklarındandır.
Resûlullahın Peygamberliği haberi oraya ulaşınca Müslüman oldu ve hicretin onuncu yılında Medîne’ye geldi.
Resûlullahın huzûruna girip, bî’at etti...



O YALANCI ÖLDÜRÜLECEKTİ!..


Feyrûz bin Deylemî’nin Müslüman olduğu yıl, Resûlullah efendimiz Vedâ Haccını yaptıktan sonra hastalanmışlardı.
O sırada Araplar arasında bazı kimseler peygamberlik davasına kalkıştı.
Bunların ilki, Benî Ans kabîlesinden Esved-i Ansî idi. O, kâhin, hafifmeşrep bir adamdı.
Halka, onları hayrete düşürecek şeyler gösterir, sözleriyle, dinleyenlerin dikkatini çekerdi.
Esved-i Ansî, meleklerin kendisine vahiy getirdiğini söyleyerek, Peygamberlik iddiasında bulunmaya başladı...
Bu haber, Peygamber efendimize ulaştı. Resûlullah efendimiz Yemen’deki Müslümanlara haber gönderdi.
Mutlaka Esved-i Ansî üzerinde önemle durulması gerektiğini emir buyurdular.
Resûlullah efendimiz bu mes’ele için, Müslüman olmayanlarla da irtibat kurdu.
Netîcede Esved-i Ansî öldürülecekti. Karısı Âzad ile de anlaşmaya varılmıştı...
Feyrûz bin Deylemî, iki arkadaşı ile anlaştı ve bir gece, Esved’in yattığı evin duvarını deldiler.
Feyrûz içeri girdi. Esved derin bir uykuya dalmıştı.
Feyrûz daha önce anlaştıkları gibi, karısı Âzad’a, başının nerede olduğunu sordu.
Âzad da, işaretle gösterdi. Esved, sarhoş olarak uykuya dalmıştı.
Feyrûz, Esved’in boynunu kırdı ve sonra da boğazını keserek arkadaşları ile oradan ayrıldılar.



VAHİYLE VERİLEN MÜJDE

Ertesi gün Feyrûz ve arkadaşları, kabîlelerini toplayarak Esved’in öldürüldüğünü ve Muhammed aleyhisselâmın hak Peygamber olduğunu ilân ettiler.
Bundan sonra Müslüman vâliler, işlerinin başına döndüler ve zekâtı toplamaya başladılar...
O gece yalancı Esved-i Ansî’nin öldürüldüğü, Peygamber efendimize vahiyle bildirilmişti. Ertesi gün, bu hâdiseyi Eshâbına müjdeledi:

-Dün gece, yalancı Esved-i Ansî, kardeşlerimizden biri tarafından öldürüldü.
Eshâb-ı kirâm;
-Yâ Resûlallah, onu öldüren kim? diye sordular. Resûlullah efendimiz de buyurdular ki:
- Onu sâlih, mübârek bir ev halkından, mübârek kişi olan Feyrûz bin Deylemî öldürdü.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:49:54
Hayırsever Sultan Gevher Nesibe


Gevher Nesibe Sultan, Selçuklu Hükümdarlarından II. Kılıçarslan’ın kızıdır. Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev’in de kız kardeşidir.
Gevher Nesibe Hatun, bir sultan kızıydı ama, o, asıl sultanlığın, “gönül sultanlığı” olduğunu bilir, seven ve sevilen gönüllerde taht kurmanın gerçek sultanlık olduğuna inanırdı...



KARA SEVDAYA TUTULMUŞTU!..

O da sevmişti bir gün... Sarayın panjurları arasında gördüğü yağız benizli, kara kaşlı, genç bir sipahiye gönlünü kaptırıvermişti. Ancak, saray törelerine göre, evlenecek erkeği, kız değil sultan seçerdi. Üstelik, genç sipahinin de gönülcüğü Sultan kızı Gevher Nesibe’ye kaymış, bu sevda, alev alev sürüp giderken, sipahi, bir sefere yolcu oluvermişti...
Bu gidişin dönüşü olmamış, sipahi sınır boylarında aşkla dolu yüreğini, bedeniyle birlikte kara toprağın kara bağrına gömmüş, “kara sevda”ya tutulan Gevher Nesibe’yi gözyaşları içinde bırakmıştı...
O günden sonra, sımsıkı pancurların gerisine çekilen Sultan kızı, sararıp solmağa başlamış, bu da yetmezmiş gibi, üzüntüsünden ince hastalığa (verem) yakalanmıştı. Kardeşi Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, ülkenin bütün doktorlarını toplamış, ilaçlar yaptırmış; ama nafile!.. Çaresini bulamamışlar bu hastalığın...
Gevher Nesibe Hatun, artık son anlarını yaşamaktadır. Sultan Gıyaseddin son dileğini sorar çok sevdiği kız kardeşine. Gevher Nesibe Hatun da şöyle vasiyet eder:



“ARTIK AHİRET YOLCUSUYUM!..”

“Ben devasız bir derde düştüm, kurtulmama imkân yok, hiçbir hekim derdime çare bulamadı; ben artık ahiret yolcusuyum, eğer dilersen benim adıma bir şifahane (hastane) yaptır! Bu şifahanede bir yandan dertlilere şifa verilirken, bir yandan da çaresi olmayan dertlere çare aransın. Bu şifahane ünlü hekim ve cerrah yetiştirsin. Burada kimseden bir kuruş para alınmasın. Burası benim adıma bir vakıf olsun...”
Evet, bu güzel ve ihlaslı Türk kızının acıklı hikâyesi, muhteşem bir binanın yapılmasına vesile olurken, Kayseri de; bugün Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılan büyük bir Selçuklu eserine kavuşmuş olur...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:51:30
Zeyd bin Harise’ye kurulan tuzak!..

Bir gün bir münafık Zeyd bin Harise radıyallahü anha gelerek, “Gel seninle ortak ticaret yapalım. Senin paran yok, tabii ki sermaye benden” dedi. O mübarek de bir art niyeti olmadığı için bu teklifi hemen kabul etti. Taif’e gidip mal getirmek üzere yola çıktılar. Yolda münafık, hazreti Zeyd’e;
- Yorulduk. Şu mağaraya girelim de bir müddet istirahat edelim, dedi ve mağaraya girdiler.

MAĞARADA SUİKAST YAPACAKTI!
Münafık, hazreti Zeyd’e suikast hazırlamıştı. Orada uyutup, elini ayağını bağladıktan sonra öldürecekti!..
Biraz sonra Zeyd uyuyunca münafık da onun ellerini ve ayaklarını sıkıca bağladı. Zeyd uyandı ki, elleri ve ayakları bağlanmış. Kendisini niçin bağladığını sordu. O;
- Siz Muhammed’le Taif’e gitmiştiniz. Orada O’nu öldürmek istediler. Fakat sen kendini siper yaparak O’nun hayatını kurtardın. Sen Muhammed’i kurtarmasaydın, bugün aramıza bu fitne girmeyecekti!” dedi ve hançerini çekip Zeyd’in üzerine yürüdü.
Hazreti Zeyd canından çok sevdiği Resûlullah’ı bir daha dünya gözüyle göremeyeceğini düşünerek çok üzülüyor ve gözyaşları ile “Ya Rahman!..” diye nida ediyordu. O anda gaipten bir ses duyuldu:
-Dokunma ona!
Bu sesi duyan münafık, mağaradan dışarı çıkıp baktı ki, kimse yok! Tekrar içeri girip Zeyd’in üzerine yürüdüğünde, Zeyd yine; “Ya Rahman!..” diye nida ediyor, o ses bu sefer daha gür bir şekilde; “Dokunma!” diyordu!..

TEPEDEN TIRNAĞA SİLAHLI!
Daha fazla heyecana kapılan münafık, tekrar dışarı çıkıp bakıyor ki, kimse yok!
Üçüncü defa öldürmek için hamle yaptığında bu sefer “Dokunma!” nidası mağaranın ağzında duyuluyor. Heyecanla mağaranın dışına çıkan münafık, tam teçhizatlı bir kimseyle karşılaşıyor. Neye uğradığını şaşıran münafıkın dili boğazına kaçıyor ve silahlı zat, kellesini uçuruyor!..
Silâhlı zat, hazreti Zeyd’in iplerini çözüp bir isteği olup olmadığını soruyor. Zeyd bin Harise, Ona;
- Sen kimsin, nereden geliyorsun? dediğinde, O;
- Ben seni kurtarmak için vazifelendirilmiş bir meleğim. Birinci defa nida ettiğinde, yedinci kat semada idim. İkinci nida ettiğinde ikinci kat semada idim. Üçüncüde ise, mağaranın ağzına gelmiştim. Münafıkın kellesini kesip canını cehenneme yollamakla, benim vazifem bitmiş oldu. Allaha ısmarladık, Muhammed aleyhisselama selâm söyle, deyip ayrılıyor...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:52:02
Batman’dan yükselen nur Hasan-el Nurânî


Hasan-el Nurânî hazretleri (H. 1201) Batman’da dünyaya gelmişti. Daha doğmadan babasını kaybetti. Annesi oğlu Hasan’ı abdestsiz emzirmezdi. Çok fakir olduklarından dolayı köyün ağası Hüseyin Efendi bu saliha hanımı yanında çalıştırmaya başladı. O zaman çocuk olan Hasan-el Nurânî de Hüseyin Efendinin yanında hizmetlerine devam etti...


ABDÜLMECİD HAN’IN EMRİYLE...

Altı yaşlarında iken küçük Hasan ağılda karanlık bir yerde oturuyordu. Hüseyin Efendi abdest almak üzere ağıla gittiğinde köşede bir nur olduğunu görüp, ona doğru ilerledi. Nura elini vurduğunda, Hasan’ın başında olduğunu fark etti. Bu olayın zuhur etmesinden sonra tüm ahali küçük Hasan’a “Nurânî” unvanını verdiler...
Hüseyin Efendi bu olaydan sonra Hasan-el Nurânî’yi ilim tahsil etmesi için devrin büyük âlimlerine gönderdi. İlim tahsilini yörece meşhur olan Molla Halil-i Siirtî’nin yanında yaptı. Bu zat meşhur Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin halifesidir. Fıkıh, tahsil ettikten sonra Molla Halil-i Sîirtî’den geometri ve matematik öğrendi. Evliyanın büyüklerinden Şeyh Sâlih-i Sıbkî’nin sohbetlerine katılarak zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenip hilâfetle şereflenerek icâzet aldı.

Üstün kabiliyetini iyi bilen hocası, o dönemin kendisi ile arası çok iyi olan Sultan Abdülmecid Han’a yazdığı bir mektupla talebesinden bahseder. Padişah da, Diyarbakır’a bağlı çok eski tarihî bir köy olan Aktepe arazisinden 52 parselin tapusu ve o köyde bir tekke ve medrese kurma emrini gönderir. Bundan sonra Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Sâlih Sıbkî’nin vasiyeti üzerine Diyarbakır’ın Bismil ilçesi Aktepe köyüne yerleşerek, insanları irşâd ile meşgul oldu ve çok talebe yetiştirdi.
Şeyh Hasan Efendi 1865 (H.1283) senesinde Aktepe köyünde vefât etti.


“BU, BENİM İŞİM DEĞİL Kİ!..”

Bu mübarek zata vefatına yakın sordular:
“Sizden sonra burada bunca halifeniz ve oğlunuz var, kim postunuza oturacak?”
“Kimin oturacağı bellidir. Molla Kasım” cevabını verir. Bazıları, kendi evladından birini yerine bırakmamasına bir mânâ veremez. Bunu fark eden Şeyh Hasan-i Nurânî “Ben evlatlarıma her şeyimi bıraktım, ancak bu iş, benim işim değil, onun bırakılması manevi bir emirdir” der, bir müddet sonra da vefat eder...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:53:19
“Senin yüzünden beni azarladılar!”


Abdullah ibn-i Mübarek hazretleri bir vakit İslam ordusuyla birlikte savaşa katılmıştı. Harp bütün şiddetiyle sürüyordu. Savaşta karşısına çok zorlu bir düşman askeri çıkmıştı. Bu düşman askeri ile uzun bir mücadeleye girişir. Bire bir bu savaş o kadar sürer ki, namaz vakti geçmek üzeredir. İbn-i Mübarek hazretleri düşmanına der ki:
-Şu kadar zamandır çarpışıyoruz, birbirimize üstünlük sağlayamadık, benim namaz vaktim girdi ve de geçmek üzeredir. İzin ver, ben namazımı kılayım, sonra çarpışmaya devam edelim!
Düşman askeri bu teklifi kabul eder ve İbn-i Mübarek hazretleri namaza durur. Namazı bitip çarpışmaya başlayacakları sırada bu sefer de düşman askerinden bir teklif gelir:
-Sen ibadetini yaptın, bana da müsaade et, ben de putlarıma gerekli tazimde bulunayım!


“İŞTE ŞİMDİ TAM ZAMANI!”

Putperest olan adam göğsünde sakladığı küçük bir putu çıkarıp yere koyar ve karşısına geçip kıyam eder. Sonra da oturur. İbn-i Mübarek hazretleri düşmanının puta tapındığını görünce içinden der ki: “İşte tam zamanı! Kılıcımla şu kâfirin başını uçurayım!”
Yerinden kalkar ve düşmanın başına dikilir. Tam kılıcı indireceği zaman:
“Ahdinde dur, şüphe yok ki verilen sözün sorumluluğu vardır” (İsra, 17/34) diye bir ses duyar.


GÖZYAŞLARI SEL OLUR!..

Bu sesi duyması ile birlikte ağlamaya başlar. Gözyaşları sel olmuştur. Düşmanı, başını kaldırıp baktığında, İbn-i Mübarek’in elinde kılıçla ağladığını görüp sorar:
-Ne yapıyorsun? Sana ne oldu?
İbn-i Mübarek düşündüklerini anlattıktan sonra şöyle der:
-Senin yüzünden beni azarladılar!
Düşman bu durumdan çok duygulanmıştır. Der ki:
-Düşmanı için dostunu azarlayan böyle bir Allah’a baş kaldırmak ve karşı gelmek doğru bir hareket değildir!
Abdullah ibn-i Mübarek hazretleri ile çarpışmayı bırakarak hemen Müslüman olur ve müminlerin safına geçer. Büyük bir gayretle, biraz önce beraber çarpıştığı kâfir saflarına saldırır ve orada şehid düşer...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:54:21
Anadolu velîlerinden Şemseddîn Sivâsî


Şemseddîn Ahmed Sivâsî, Anadolu’da yetişen büyük velîlerdendir.
Halvetiyye yolunun kolu olan Şemsiyye (Sivâsîyye) nin kurucusudur.
Babasının ismi Ebü’l-Berekât Muhammed’dir. Asıl ismi Ahmed, künyesi Ebü’s-Senâ, lakabı “Şemseddîn”dir.
“Kara Şems” diye şöhret bulmuştur. 1519 (H.926) senesinde Tokat’ın Zile ilçesinde doğdu. 1597 (H.1006) senesinde Sivas’ta vefât etti.
Sivas’ta Meydan Câmii avlusunda medfûn olup, kabri ziyâret edilmektedir.


ÜÇÜNCÜ MEHMED HAN DÖNEMİ...

Türk-İslâm târihindeki meşhûr üç Şems’ten birisidir.
Bunlardan birincisi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin hocası olan Şems-i Tebrîzî, ikincisi İstanbul’un fethinde Fâtih Sultan Mehmed Hanın yanında bulunan Akşemseddîn, üçüncüsü de Üçüncü Mehmed Han ile birlikte Eğri Seferine katılan Kara Şems’tir. Üçü de yüksek dereceler sâhibidirler...
Şemseddîn Ahmed Sivâsî, Abdülmecîd Şirvânî’nin hizmetinde bulunup sohbetinden istifâde etti.
Feyz alıp tasavvuf derecelerinde yükseldi. Abdülmecîd Şirvânî’den kısa zamanda feyz alıp, tasavvufun yüksek derecelerine kavuştu.
Kara Şems 1590 (H.999) senesinde hac farîzasını yerine getirmek için Mekke-i mükerremeye gitti.
Hac dönüşü İstanbul’a uğradı ve orada kalarak taliblerine feyz vermeye başladı.
Sahn-ı semân medreselerinden birinde müderris olarak vazifelendirildi...


PADİŞAH ÇOK ISRAR ETTİ, ANCAK...

Bu mübarek zat, hayâtının sonuna doğru, Sultan Üçüncü Mehmed Han ile birlikte Eğri Seferine katıldı.
Padişah ordusuyla birlikte İstanbul’a döndüğünde, onun İstanbul’da devamlı kalması için çok ısrar etmişse de kabul ettiremedi.
Ömrünün sonları olduğundan çocuklarının içinde vefat etmesi temennisiyle müsaade aldı. Binlerce ikbâlciler arasında Sivas’a teşrif etti.
Sefer zahmeti vücudunu fazla yıprattığı için, günden güne zayıf düştü.
Kardeşinin oğlu, aynı zamanda damadı olan Şeyh Recep Efendi’yi vasi tayin etti.
Vefatlarına yakın en son kelâmı “İnnî veccehtü vechiye lillezî fetaras-semâvâti ve’l-erdı” âyet-i kerîmesi olup, ruhunu teslim etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:55:58
Büyük mutasavvıf Abdullah Ayderûs


Abdullah Ayderûs hazretleri evliyânın büyüklerindendir.
Tam ismi, Abdullah bin Ebû Bekr bin Abdürrahmân es-Sekâfî el-Ayderûs’tur.
Künyesi “Ebû Muhammed”dir. 1408 (H.811) senesinde doğdu.

Abdullah Ayderûs hep nefsine karşı çıktı. Yedi sene orucunu yedi hurma ile açtı ve başka bir şey yemedi.
Çok açlık çekti. Annesi yemek yemesini ister, o da muhâlefet edemezdi.
Fakat nefsi pay çıkardığı için bundan vazgeçti. Yirmi sene bir yatakta yatıp uyumadı.
Dört bir taraftan gelen talebeler kendisinden fıkıh, tefsîr, hadîs ve tasavvuf yolunu öğrendiler...


ÇOK CÖMERT BİR ZAT İDİ

Abdullah Ayderûs, cömert, ikrâm sâhibi bir zat idi. Bütün malını, mülkünü Müslümanlara tahsis ederdi.
Herkese durumuna göre muâmele eder ve herkesin seviyesine inerdi.
Konuştuğu kimse onun en çok kendisini sevdiğine inanırdı. Sohbetlerinde devlet ileri gelenleri bulunurdu.

Bu mübarek zat, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâu Ulûmiddîn kitabını çok okurdu.
Neredeyse ezberlemişti. Bunu talebelerine de tavsiye ederek; “Bizim için kitap ve sünnetin dışında bir yol, bir usûl yoktur.
Bu yolu da musanniflerin efendisi, müctehidlerin sonuncusu, Hüccet-ül-İslâm İmâm-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmiddîn adlı eserinde açıklamşıtır.
Bu eser, Kitab (Kur’ân-ı kerîm), Sünnet (hadîs-i şerîfler), tarîkat ve hakîkatin açıklamasından ibârettir” buyururdu...


“ARTIK BU DİYÂRA DÖNMEYİZ!”

Abdullah Ayderûs hazretleri, vefâtı yaklaştığında talebelerine, sevdiklerine tavsiye ve nasîhatte bulundu.
Oğlu Ebû Bekr’i yerine vekil tâyin etti. Diğer çocuklarına; “Artık bu diyâra dönemeyiz” dedi.
Hazırlık yaparak yolculuğa çıktı. Uğradığı her köyde halka nasîhat etmek için bir müddet kalırdı.
Şuhr denen şehre vardığında bütün halk onu karşılamak üzere yola çıktı. Burada bir ay kadar kaldı.
Pazartesi ve perşembe günleri vaaz ve nasîhatlerde bulunurdu. Sonra ayrıldı. Yolda rahatsızlandı.
Yanındakilere, dostlardan, vatandan ayrı kalmak ile ilgili kasîde okumalarını emretti.
Yemen’in Terim şehrine vardığında 54 yaşında iken 1460 (H.865) yılında vefât etti. Zembîl Kabristanına defnedildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:56:32
“Düşünen, sahip olduğu nimetin farkına varır!”



İsa aleyhisselam bir ağacın altında ibadet eden birini gördü.

Dikkatlice baktığında adamın ayakları felçli olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu.

Vücudunda ise baras hastalığı olduğu anlaşılıyordu.

Ama adam bütün bunlara rağmen, mutluluktan uçacakmış gibi dua ediyordu:

“Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!..”

İsa aleyhisselam kötürüm adama yaklaştı:

- Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor?

Peki hangi nimettir, nice zenginlere verilmediği halde sana verilen?

Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelen kötürüm adam dedi ki:

- Allahü teâlâ bana öyle bir kalp vermiş ki, o kalple O’nu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de O’na şükrediyorum.

Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki, kalbinde O’nu tanıma sevinci, dilinde de O’na şükretme mutluluğu yoktur.

Ama Rabbim bana bu sevgiyi ihsan eylemiş.



GÖZLERİ ANINDA AÇILIR!

İsa aleyhisselam; “Ver şu elini öyle ise!” diyerek elinden tutar, gözlerinden öper. Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan adam:

- Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi Peygambersin, der. Sonra da ayakları üzerine kalkabildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:

- Yâ Nebiyyallah! Sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na şükredeyim, diyerek hemen yere iner, başını secdeye koyar ve der ki:



“ŞİMDİ NASIL ŞÜKREDECEĞİM?!.”

“Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak lütfettin.

Artık bilemiyorum nasıl şükretmem gerekiyor bu eşsiz nimetler karşısında?”

Adam bunları söyledikten kısa bir zaman sonra ruhunu teslim eder.

Hadiseye şahit olanlar İsa aleyhisselama derler ki:

- Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri sahibiz. Ama hiçbirimiz onun duyduğu gibi bir mutluluk duymadık.

İsa aleyhisselam da onlara şöyle buyurur:

- Öyle ise, tefekkür edin, siz de düşünün! Düşünen, sahip olduğu nimetin farkına varır. Düşünmeyen ise kendisini mahrumiyette sanır!
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:57:04
Kelime-i şehâdeti söyleyemeyen adam


Abdülazîz Revvâd hazretleri meşhûr hadîs âlimlerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir.
775 (H.159) târihinde vefât etti. Aslen Horasanlıdır.
Sonra Mekke-i mükerremeye yerleşmiş, burada vefât etmiştir. Mugîre bin Mühelleb bin Ebî Sufre’nin âzâdlısıdır...


GÖZLERİ HİÇ GÖRMÜYORDU...

Şakîk-i Belhî hazretleri şöyle anlatır:
Abdülazîz Revvâd’ın, yirmi sene gözleri görmemişti. Onun için, bu kadar sene çoluk çocuğunu göremedi.
Bir gün oğlu kendi kendine düşünüp, bu duruma içerleyerek; “Babacığım! Senin gözlerinin görmemesine çok üzülüyorum” deyince,
Abdülazîz hazretleri; “Oğlum! Ben Allahü teâlâdan gelene râzıyım” cevabını vermiştir.

Yine birisine şöyle buyurdu: “İslâmdan, Kur’ân-ı kerîmden ve saçının beyazlığından öğüt almayan, nasîhat kabûl etmez.”

Abdülazîz bin Ebû Revvâd hazretlerine “Nasıl sabahladın?” diye sorulunca, ağladı. “Niçin ağladın?” dendi. Bunun üzerine;
“Ölümü unutmuş, üstelik günahları da çok olan kimsenin hâli nasıl olur. Ecel, süratle geliyor, ömür her gün eksiliyor.
Akıbetin Cennet mi, Cehennem mi, ne olacağı bilinmiyor. Ya Cehennem olursa, hâlimiz ne olur?” buyurdu.
Abdülazîz Revvâd hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır:
Medîne-i münevverede idim. Bir gece Mescid-i Nebî’ye gidiyordum. Bir kadın telaşla yaklaşıp;
“Ey efendi! Eğer sevab kazanmak istiyorsan yardıma gel! Şurada bir hasta var can çekişiyor, ölmek üzere.
Yanındakiler hep kadın. Bir erkek yok ki, ona Kelime-i şehâdeti telkin etsin, söyletsin!” dedi.


“BU ADAM FASIKTIR!..”
Hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adam, Kelime-i şehâdeti söyletmek için ne kadar uğraştıysam bir türlü söyleyemedi!
Bir ara gözlerini açıp; “Kaç defâdır bunu söyle diyorsun. Fakat ben söyleyemiyorum. Ben bu Kelime-i şehâdetten ve İslâm dîninden yüzümü çevirmişim” dedi ve sonra öldü.
Adamın kim olduğunu ve hâlini sorduğumda “Bu adam fasıktır, açıktan günah işler, devamlı şarap içerdi!” dediler.
Kendi kendime, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmın; “Şarap içmeyi âdet edinen, puta tapan gibidir” buyurması elbette doğrudur, dedim...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:57:32

“Bu âsilerin şefaatçisi ol!”


Bir cuma günü, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin babası Bahaeddin Veled hazretleri Bağdad’da vaaz ediyordu.
Mübarek zat, o kadar güzel şeyler söyledi ki, mecliste bulunanlar sohbetin tesiriyle kendilerinden geçtiler. Halife anlatılamayacak derecede ağladı.
Vaaz sonunda Bahaeddin Veled hazretleri mübarek sarığını kaldırdı ve yüzünü halifeye çevirerek:


“MOĞOL ASKERLERİ GELİYOR!”

“Ey Abbas oğullarınının halefi! Şimdi sana bir haber veriyorum! Küçük gözlü olan ve etrafa ateş saçanlar (Moğol askerleri) geliyor.
Allahü teâlânın takdirine göre, onlar seni şehit edecekler.
Vaktine hazır ol, gaflet perdesini gönül gözünden kaldır, akıl kulağını aç, günahlarını bırakarak, Allahü teâlâya dönmeye çalış ve ondan mağfiret dilemekle meşgul ol!”
Bahaeddin Veled hazretleri daha Bağdad’dan hareket etmemişti ki, Cengiz’in beş yüz bine yakın askeriyle Belh’i muhasara ettiği ve Horasan’ın bu kadar şehrini yağmaladığı, sayısız esir aldığı haberi geldi.
Cengiz Han, Belh üzerine yürüdüğü vakit, Belhliler büyük bir direnişle karşı koydular.
Cengiz’in Tulihan’dan olan Çağatay adındaki oğlu bu savaşta öldürüldü. Bu, Cengiz Han’ın çok ağırına gitti.
Büyük ve küçüklerden ele geçirdiklerini öldürmelerini, hâmile kadınların karınlarını yarmalarını, şehrin bütün hayvanlarını kesmelerini ve Belh’i yerle bir etmelerini emretti...
Bunun üzerine Moğollar on iki bin mescidi ateşe verdiler. Mescidlerde bulunan on dört bin Mushâf-ı şerifi yaktılar. Elli bine yakın âlim, talebe ve hafızı katlettiler. İki yüz bin insanı diri diri toprağa gömdüler. Yağma ettiklerinin ve götürdüklerinin haddi hesabı yoktu.



“BU FÂCİRLERİ ÖLDÜRÜNÜZ!”

Moğol askerinin yağma ve öldürmekle meşgul olduğu sırada, Bahaeddin Veled hazretlerinin talebelerinden bir derviş de orada idi.
Belh’in bütün büyükleri feryad ederek onun yanına geldiler ve “Bizlerin affını Allahü teâlâdan dile! Zevk ve sefahata dalan bu âsilerin şefaatçisi ol da bu kaza belâ zulmetleri kaybolsun” dediler...
Derviş o gece seher vaktine kadar uyumayarak Allahü teâlâya yalvarıp yakardı. Sabahleyin gaibden “Ey kâfirler! Hak yoldan sapan, günahlara dalmış olan bu fâcirleri öldürünüz” diye bir ses duyuldu. Derviş o zaman bunun umumi bir bela olduğunu anladı. Üç gün sonra o cemaati, içindeki iyilerle birlikte katlettiler...
Hak teâlâ intikamın, kul eli ile alır/İlm-i hâli bilmeyenler, onu kul yaptı sanır!
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:57:56
Büyük devlet adamı Köprülü Mehmed Paşa


Köprülü Mehmed Paşa (1575-1661) on yedinci yüzyıl Osmanlı Sadrâzamlarındandır.
Osmanlı tarihinin en sarsıntılı döneminde iş başına geçip, 35 yıl devleti başarıyla yöneten “Köprülüler” soyundan gelmiş, büyük sadrazamlardan ilkidir.

Köprülü Mehmed Paşa, Vezirköprü’de doğmuştur.
İktidarının ilk yıllarında çok fazla kan dökmüş olmakla beraber, memleketin içinde bulunduğu karışık durum, yaptıklarına hak verilmesini sağlamıştı.

Padişahla anlaşarak yaptığı akit sonrası 75 yaşında sadrazam oldu...
İstanbul’daki karışıklıklarda; yeniçeri kıyafetine soktuğu Hristiyanlar vasıtası ile Müslüman ahaliyi zarara uğratan Rum Patriğini idam ettirdi...
İstanbul’daki ulemâ sınıfı arasındaki kargaşayı önledi ve bu sınıfın huzurla hizmet görür hale gelmelerini sağladı...


VENEDİKLİLERİ DENİZE DÖKTÜ!..

Devlet bünyesinde asayişi muhafaza edip, huzur ve intizamı ikame ettikten sonra orduyu toplayarak sefere çıktı.
Çanakkale Boğazını kapatmış olan Venediklilerin üzerine yürüdü.
Venediklilerin deniz kuvvetlerini yenilgiye uğratarak Boğazı açan bu dâhi devlet adamı, Bozcaada ve Limni’yi de kurtardı.
İsyan eden Erdel Beyini yola getirdi.
Anadolu’daki ayaklanmaları bastırıp, vilayetleri gözü dönmüş zorbalardan temizleyip iç düzen ve güvenliği sağladı.
Bütçe meselelerini ele alıp, bu konuda yolsuzluğu görülen kişileri ortadan kaldırdı.
Avrupa devletleriyle yeni bir savaşa hazırlandığı sırada, 1661’de Edirne’de öldü. Vasiyeti gereği yerine oğlu Fazıl Ahmet Paşa getirildi.


“KADINLARIN TESİRİNDEN SAKININ!...

Köprülü Mehmed Paşa ölüm döşeğinde iken etrafında bulunan saray erkânına şöyle nasihat etti:
“Kadınların tesirinden sakının! sarayın dört duvarları içinde kalmayıp, orduyu daimî surette seferber halinde tutun ve nihayet, seçilecek vezirin çok zengin bir kimse olmamasına dikkat edin.
Halefim olarak yerimi alabilecek olan bir tek kimse, yalnız oğlum Ahmed’dir..”
Bu sözleri söyledikten biraz sonra da vefat etti.
Kabri, İstanbul Çemberlitaş yakınında yaptırdığı kütüphânesinin bahçesindedir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:58:35
Genç kadının gerçek tövbesi


Yaşlı bir zat kendisine bir ibadethane yaptırmış, halktan uzak olan bu yerde ibâdetle meşgul oluyordu. Bir gün, ağaçlar arasında gezinirken bir delikanlı ile genç bir kadın gördü. Delikanlı kadına şöyle diyordu:
“Benimle gelirsen sana şu kadar para veririm...”


“BEN DAHA ÇOK VERİRİM!..”

Kadın, gencin teklifini kabul edip peşinden gitmeye başladı. Yaşlı zat kadına yaklaşıp;
“Onunla değil de benimle gelirsen sana şu kadar para veririm!” diyerek, o gencin söylediğinden daha fazla para teklif etti.
Bunun üzerine kadın o genci bırakıp adamın peşinden geldi, içeri girdiler. Yaşlı zat kadına;
“Bir insan bir suç işlerse, bunu da iki şahit görse, o adamın hâli ne olur?” dedi.
Kadın, düşündü ve;
“Mutlaka cezalandırılır” cevabını verdi. Adam, bu sefer;
“Ya iki değil de dört şahit olursa ne olur” diye sordu. Kadın;
“O zaman ceza alması daha kesinleşir” dedi.
Bunun üzerine adam asıl söyleyeceklerini söyledi:
“Ey kadın! Biz şimdi buradayız. Bizim yapacağımız işe şahit olan dört kişi var!”
Kadın, odada dört kişi olduğunu zannederek, birden fırladı ve bir yandan da adama soruyordu:
“Hani, neredeler?”
Yaşlı zat onun sorusuna şöyle cevap verdi:


“SUÇLU, CEZASINI ÇEKER!..”

“O dört kişi; ikisi senin omuzlarında, ikisi de benim omuzlarımdaki meleklerdir.
Bu mahkemeyi yapacak olan da Allahü tealadır. Bu durumda suçlular ceza almazlar mı?
Bu durumda biz bu menhiyatı, haram olan bir fiili niçin işleyelim?
Resulullah efendimiz (Ey gençler, namusunuzu koruyun, zina etmeyin!), (Kötülükten korunmak için, nikâhlı yaşayın ve iffetli olun!), (İyi bilin ki, namusunu koruyana Cennet vardır.) (Bir kadın, beş vakit namazını kılar, namusunu korur, kocası ile iyi geçinirse, dilediği kapıdan Cennete girer) buyuruyor” dedi.
Bu sözler kadına çok tesir etmişti.
Son derece üzülen ve tövbe eden kadın, bir kere “Allah!” dedi ve yere yığılıp kaldı.
Bir daha da kalkamadı. Çünkü, çoktan ruhunu teslim etmişti.
Samimi olarak pişman olan kadına Allahü teala “tövbe-i nasuh”u, yani gerçek tövbeyi nasip etmişti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:59:04
Üsküdarlı şair Mustafa Sâfî


Üsküdarlı Sâfî, 1862-1901 yılları arasında yaşamış bir şairdir. Üç şiir kitabı bulunmaktadır.
Bunlardan biri de “Şi’r-i Sâfî”dir. Bu eser 1899 yılında İstanbul’da basılmıştır ve içerisinde 29 gazel bulunmaktadır.


YANYA’DAN İSTANBUL’A...

Üsküdarlı Sâfî olarak tanınan şairin asıl adı Mustafa Sâfî’dir.
Nükteci bir zat olan divân-ı muhâsebât başkatibi şair Tosyalı Reşidefendizâde Mehmet Emin Nüzhet Beyin oğludur.
1862 yılında babasının defterdar olarak çalıştığı Yanya’da doğdu.
Bir süre sonra babasıyla birlikte İstanbul’a döndü ve Üsküdar İhsaniye Mahallesinde yaşamaya başladı.


HALEP’E SÜRGÜN EDİLDİ...

İlk tahsilini Üsküdar Fındıklı Mektebi’nde tamamladıktan sonra Paşakapısı Rüştiyesine giren Mustafa Sâfî, Rüştiye tahsilinden sonra bir süre Selimiye Camiinde Abdurrahman Efendi’nin derslerine devam etti.
Farsça, Arapça ve edebiyat dersleri aldı. 1880’de Üsküdar Bidayet Mahkemesi Katipliğine tayin edildi.
Daha sonra Fırka-i Askeriyye Mühimme Katibliği göreviyle Trablusgarp’a gönderildi.
Bir müddet sonra görevinden istifa ile tekrar İstanbul’a dönen Mustafa Sâfî, Damat Mahmut Celalettin Paşanın meclislerine devam etti.
Paşanın oğlu “Prens Sabahattin”in özel hocalığını yaptı. Bir ara Üsküdar’da attar dükkanı çalıştırdı.
Paşanın Avrupa’ya kaçmasından sonra, onunla olan münasebetinden dolayı yapılan bir ihbar üzerine Halep’e sürüldü.
Halep mektupçu muavinliği görevinde iken 1901 senesinde vefat etti.
Mezarı Halep’te hükümet konağı civarındaki Cebîle Kabristanındır.


“ÖLÜRÜM TERK EDEMEM...”

Mustafa Sâfî, mütedeyyin bir insandı. Yakınlarına her zaman şöyle derdi:
“Dünya bir imtihan yeridir. İnsan dünyada yaşadığı müddetçe birçok zorlukla karşılaşacak, başına türlü belalar gelecektir.
İnsan, vefasız dünyada imtihan içinde olduğunu bilerek, bu durumdan şikayette bulunmamalıdır...”
Mustafa Sâfî Efendi, vefatına yakın, çok sevdiği Peygamber Efendimiz için yazdığı şu beyiti okudu:
“Ölürüm terk edemem hâl-i hayâtımda seni/Yine rûhum sever esnâ-yı vefâtımda seni...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:59:30

Büyük mutasavvıf Abdülkerîm Cîlî


Abdülkerîm Cîlî hazretleri 1365 (H.767) senesinde Bağdad’da doğdu. 1428 (H.832) senesinde vefât etti.
Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Çok zekî ve kavrayışı yüksekti.
Onu Zebid bölgesindeki büyük evliyâ Şerefüddîn İsmâil bin İbrâhim el-Cebertî’ye gönderdiler.
Kısa zamanda o büyük zatın teveccühlerini kazandı.
Bilhassa hadîs, fıkıh ve tasavvufta yüksek derecelere ulaştı...
Abdülkerîm Cîlî hazretleri, talebelerini, bilhassa nefsin ve şeytanın aldatmalarına karşı çok uyarır,
dikkatli olmalarını öğütler ve hocalarının sözünden hiç çıkmamalarını sıkı sıkıya tembih ederdi.
İblisin şöyle dediğini bildirirdi: “Vallahi, bana göre bin âlimi aldatmak, îmânı kavi bir ümmiyi aldatmaktan daha kolaydır.”


ŞEYTAN NASIL ALDATIR?

O insanlar üzerinde şeytanın hîle ve aldatmalarını şu şekilde özetler ve Müslümanların uyanık bulunmalarını isterdi:

Şeytan avam tabakasına yâni ilmi olmayan Müslümanlara önce şehvete dâir işlerin sevgisini aşılamaya çalışır.
Böylece kalp duygularını öldürür. Sonra dünyâ sevgisini vererek dünyâlık kazanmaya sevkeder.
Böylece bu insanların bütün gâyeleri dünyâ talebi olur. Çünkü cehâletle dünyâ sevgisi bir araya gelmiştir.

Sâlih kimseler iyi ameller işlediklerinde şeytan harekete geçer. Onlara işledikleri ameli güzel gösterir.
Böylece onları ucba ve kendini beğenmişliğe sürükler.
sonunda hiçbir âlimin öğüt ve nasîhatini dinlemezler. İblis onları bu hâle getirdikten sonra şöyle der:
“Başkaları sizin ibâdetinizin binde birini yapsa kurtulur!..”
Bu telkinlere kananlar amellerini azaltırlar. İstirâhat yolunu tutarlar.
Kendilerini yüceltirler, başkalarını hafife alırlar. Artık bu hâlleri onları peş peşe günâha sürükler.


“SENİN GİBİSİ YOK!..”
Şeytân âlimi aldatmak için ise onun ilmi ile devreye girer. Söylediği her sözün hak olduğunu anlatır.
Senin gibisi yok diye telkin eder. Şeytan bu yoldan gitmekle çok muvaffak olur.
Büyük İslâm âlimlerine tâbi olmayıp ilimlerine güvenenlerden pek azı bu hîleden kurtulabilir.
Bu mübarek zat, vefat etmeden evvel talebelerine şöyle buyurdu:
“İnsanın kemâl derecesine ulaşıp, tasavvuf makamlarında ilerlemesi, Allahü teâlâyı bilmesine bağlıdır.
Bu ise ancak seçilmişlere veya bir mürşidin, yol gösterici rehberin huzurunda yetişenlere nasîb olur.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 10:59:51

Hz. Azrail’den izin isteyen hükümdar!


Tâbiîn devrinde yetişen büyük âlim ve velîlerden Vehb bin Münebbih hazretleri, şöyle ibretli bir hadise anlatır:
- Kibirli hükümdarlardan biri, seyahate çıkacaktı. Giymek için bir kat elbise istedi.
Birkaç elbise değiştirdikten sonra biri hoşuna gitti. Sonra bir binek istedi.
Kendisine getirilen binek hoşuna gitmedi. Birkaç at getirildi ve en güzelini seçip bindi...


“ATIMIN DİZGİNİNİ BIRAK!..”

Yolda giderken, pejmürde kıyafetler içinde bir zat selam verdi. Selamı almadı. O zat bineğinin dizgininden tuttu.
Sultan; “Dizgini bırak!” diye haykırdı. O da “senden bir dileğim var!” dedi.
Sultan “Atımın dizginini bırak da ineyim. İhtiyacını o zaman arz et!” dedi.
Adam, “Hayır, şimdi!” diye ısrar etti ve böylece atının dizginini bırakmadı. N
açar kalan hükümdar “ihtiyacını söyle!” dedi. Adam da “Benim ihtiyacım sırdır” dedi.
Bunun üzerine sultan kulağına fısıldaması için başını eğdi. Atın dizginini tutan zat sultanın kulağına “ben ölüm meleği Azrail’im!” dedi.
Bunun üzerine sultanın beti benzi attı. Dili peltekleşti! Sonra dedi ki:
- Aileme dönüp ihtiyacımı yerine getirinceye ve onlarla helalleşinceye kadar bana mühlet ver!
- Hayır! Allah’a yemin ederim ki, sen ne aile efradını ve ne de geride bıraktıklarını artık bir daha göremeyeceksin!
Böylece onun ruhunu kabzetti...

***

Melek-ül-mevt, oradan ayrılıp salih bir kulun yanına gitti. Hasta olup, ölüme hazırlanan mümine selam verdi ve dedi ki:
-Senin katında bir ihtiyacım vardır. Kulağına onu fısıldayayım!
“Buyurun!” deyince kulağına “ben ölüm meleğiyim!” diye fısıldadı. Bunun üzerine o salih kul dedi ki:
- Gelmesi geciken bir kimseye merhaba! Yemin ederim ki, şu an yeryüzünde senden daha fazla kavuşmak istediğim bir kimse yoktur!


“BUNA YETKİN VAR MI?”

Bunun üzerine Azrail aleyhisselam “yapmak istediğin ihtiyacını gör!” deyince o mümin kul “Allah ile mülaki olmaktan daha sevimli ve ondan daha büyük bir ihtiyacım yoktur” dedi. Hazreti Azrail o zaman dedi ki:
- O halde hangi hâl üzerine ruhunu kabzetmemi istiyorsan o hâli seç!
- Senin buna yetkin var mı?
- Bana bu emir verilmiştir.
- O halde abdest alıp namaz kılayım, secdede olduğum halde ruhumu kabzet!..
Daha sonra abdest aldı ve namaza durdu. Bu sırada ruhu kabzedildi...
İşte biri dünya sultanı bir âhiret sultanı... Mühim olan netice değil mi?..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:00:17

“Ebü’l Ferec” Yusuf Tarsusî


Evliyanın büyüklerinden olan “Ebü’l Ferec” Yusuf et-Tarsusî, Abdülaziz Temimi hazretlerinin talebesidir.
İntisabından kısa bir zaman sonra mürşidinin himmetine nail oldu. Mânâ yolunda pek üstün derecelere kavuştu...
Bu mübarek zat, karşılaştığı kimselere çok mütevâzı davranırdı.
Arkadaşlarından veya dervişlerinden birinde uygun olmayan bir davranış görse tatlı bir şekilde onu îkaz eder ve bu işi yapmasına mâni olurdu.
İyiliksever, güzel huylu ve güzel görünüşlü bir zat idi.
Ebü’l Ferec hazretlerinin ilminden zahiren ve bâtınen birçok kimseler istifâde etti ve nice yolda kalmışlara mânâ yolunda ışık tuttu...


BAĞDAD’DA VEFÂT ETTİ...

İnsanlara dâima doğru yolu gösteren dinin emir ve yasaklarını anlatan büyük bir âlim olan Ebül Ferec hazretleri dalâlette kalmış insanları yaklaşık ellibeş sene Hakk’a dâvet edip hizmet etti.
Nihâyet şu köhne dünyadaki imtihanını en güzel şekilde verip gayeyi de yerine getirmenin bahtiyarlığı ile fâni âleme vedâ ederek Tevhid ve Kelime-i şehâdet ile tebessüm ederek Bağdat’ta vefât etti. Çevresindekilere son nasihati şöyle olmuştur:
“Ey Kardeşim! Himmetini kendini yakmak için harcamaktan, hevâ ve hevesinin dalgaları arasında kalarak kendini boğmaktan çok sakın. Nefsine karşı Allahü teâlâdan kork. Nefsine karşı hazırlıklı ol. Daima nefsinin yenilmesi için çalış. Böyle yaparsan sonunda zelîl olmaktan, hesap verme korkusundan dostlarla alâkayı kesmekten kurtulur, seçilmişlerden olursun...


“NEFSİ, KİŞİNİN KİMLİĞİDİR!”

Nefsi, kişinin kimliğidir. Tevâzu ettiği zaman yükselir, kendini büyük gördüğü zaman alçalır.
İlmin ve yakînin zirvesine ancak tevâzu ile erilir. Nefsine muhalefet hususunda çok sağlam ol. Günaha asla meyletme.
Günahın sonu ateştir. Geceni Allahü teâlâya ibadet etmek ve taatle geçir. Gâfil kimseler geceyi uyku ile geçirir.
Câhil ve gâfil oyun ve eğlence ile oyalanır. Halbuki Ehlullâh uyanıktır.
Bir işi yapmak istediğin zaman, o işte insaflı ve adaletli ol ki hakkı olmayan birine o işi teslim etmeyesin.
Allahü teâlâyı çok zikret.
Kızdığın zaman affa sarıl, çünkü affetmek suretiyle yapacağın hata, ceza vermek suretiyle yapacağın hatadan daha iyidir.
İşlerinde, hikmet ehli din gayreti bulunan kimseleri seç!”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:00:40

Verâ ve takvâ denince Ebû Abdullah el-Mukrî


Ebû Abdullah el-Mukrî, evliyânın büyüklerindendir. Künyesi Ebû Abdullah, ismi Muhammed bin Ahmed el-Mukrî’dir.
Ebû Abdullah; Yûsuf bin Hüseyin Râzî, Abdullah el-Harrâz, Muzaffer el-Kirmanşâhî, Ruveym bin Ahmed, İbn-i Cerîrî ve İbn-i Atâ gibi büyük zatların sohbetlerinde bulundu, onlardan ilim öğrendi.
Ayrıca Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah’ın talebesidir. Evliyânın meşhurlarından Cüneyd-i Bağdâdî’yi görmüştür.
Evliyânın en çok fetvâ vereni, en cömert, en güzel ahlâklı, himmetçe yüksek olanı, verâ ve takvâ sâhibi, haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınan bir âlim idi.
976 (H.366) senesinde Nişâbûr’da vefât etti.


HOCASINDAN ÜÇ NASİHAT...

Hocalarından Abdullah el-Harrâz ona şöyle nasihat etmiştir:
“Sana üç şey tavsiye ederim.
Biri tam bir gayret ve itâatle farzları yerine getir. Bu hususta hırslı ol.
İkincisi, Müslüman cemâatine, topluluğuna hürmet,
üçüncüsü ise kendini ve hatırına gelen dağınık düşüncelerini iyi bilmemektir.”

Bu mübarek zatın da mübarek hocası gibi pek çok hikmetli sözü vardır. Buyurdu ki:
“Fütüvvet; kızdığı kimseye karşı güzel huylu olmak, hoşlanmadığı kimseye ihsân etmek, kalbinin nefret ettiği kimse ile güzel sohbette bulunmaktır.”
“Kişi, din kardeşlerine ve dostlarına hizmetinden dolayı böbürlenirse, Allahü teâlâ ona öyle bir alçaklık verir ki, kat’iyyen ondan kurtulamaz.”


KULLARIN EN AŞAĞISI!..“

Kulların en aşağısı, namazını ve tesbîhini kendi gözünde büyülten, yaptığı ibâdetler sebebiyle, Allahü teâlâ katında kıymeti olduğunu zanneden kimsedir.
Eğer Allahü teâlânın ihsânı ve rahmeti olmasaydı, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) işlerinin bile ne kadar zor olduğu görülürdü.
Nasıl böyle olmasın. Peygamberlerin en üstünü ve Allahü teâlâya en yakın olan Resûlullah efendimiz bile, Allahü teâlânın rahmetinin kendisini örttüğünü buyurmuşlardır.”
“Kulluğun en güzeli, kulun Allahü teâlânın verdiği nîmetler karşısında, şükürden âciz olduğunu bilmesidir.”
“Ağyâra yâni yâr ve dost olmayana iltifât etmemek, ona sırrı açıklamamak, yüzünü hakka dönmüş olmanın alâmetlerindendir.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:01:05
Düşmanının bile saygı duyduğu kahramanlar


Estonibelgrad kalesi Avusturya ordusu tarafından kuşatılmıştı.
Buradaki müdafiler, sularını ve yiyeceklerini dışarıdan almak zorundaydılar.
Asıl Osmanlı ordusu her zamanki gibi güneye, kışlağa çekilmişti. Kışı ise pek amansızdı.
Bir müddet sonra açlık ve susuzluk bastırdı. Kuru soğuk vardı. Kar da yağmıyordu ki, eritip içsinler...
Kale kumandanı: “Baharda burasını nasıl olsa tekrar zapt ederiz” diye düşünerek, “vire” işini tatbike koymaya başladı.
Yani anlaşarak kaleyi silahlarıyla beraber terk edeceklerdi. Ancak, kaledeki akıncılardan Yahya Ağa, sekiz arkadaşı ile beraber “vire”yi kabul etmedi.
Bu dokuz kafadar, sabah namazından sonra kaleden çıkan akıncıların, iyice uzaklaşıp uzak ufukta kaybolmalarını beklemişlerdi...


DOKUZ SERDENGEÇTİ...

Sabah kale kapısı açıldı ve dokuz Osmanlı göründü.
O zamana kadar hâlâ inanamayan düşman askerleri şaşkın şaşkın bakakaldılar. Seksen bin askere karşı dokuz kişi!
Serdengeçtiler, efsane kahramanları gibi heybetle yaklaşıp, ansızın yaylarına el attılar.
Kahredici bir ok yağmuru ile düşman safları birbirine karıştı. Düşman askeri, Osmanlıların mesafesine ok düşüremiyorlardı.
Yanaşmak isteseler de vurulup düşüyorlardı...
Sonunda oklar bitti. Bu sefer palalarına sarılıp, kuzuyu gören kurtlar misali düşmana daldılar.
Seksen bin kişilik ordu, ancak onlarla burun buruna geldiği zaman şaşkınlıktan kurtulabildi.
Şimdi Osmanlı serdengeçtilerinin karşısında, toz duman içinde kümeler meydana geliyor, ama bu kümeler, birkaç saniye içinde infilak edercesine dağılıyor ve orta yerden “Allah” sadasıyla bir bahadırın önce palası, sonra kendisinin yükseldiği görülüyordu...


TEK BAŞINA BİR ORDU!
Yahya Ağa, 160 kişiyi yere sermişti. Osmanlılara sokulamayan düşman, sonunda mızraklarını fırlatmaya başlamıştı.
Her yanı kan içinde, bir kolu kopmuş olarak fırtına gibi esen Yahya Ağanın vücuduna bir anda dokuz mızrak birden saplandı ve Kelime-i şehadeti söyleyerek son nefesini verdi...
Diğer akıncılar da birer birer şehid düştüler...
Alman tarihçilerinin kaydettiklerine göre Avusturya ordusunun kumandanı, bu kahramanlara büyük bir cenaze merasimi tertip etti ve bütün düşman askerleri, uzun taburlar ve alaylar halinde bu şehidlerin karşısında şapka ve miğferlerini çıkararak sancakları ile saygı gösterme kadirşinaslığında bulunmuşlardı..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:01:27
Hemedan’dan Sivas’a Muzaffer Burûcerdî

Sivas’ın ileri gelen zenginlerinden ve aynı zamanda bir ilim adamı olan Muzaffer Burûcerdî, 1271 yılında Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde yaşamıştır.
O dönemde kendi adını taşıyan meşhur Burûcerdî Medresesini inşa ettirmiştir...


FİZİK, KİMYA VE ASTRONOMİ...

Hemedan (İran) yakınlarındaki Burucird’den gelen Muzaffer Burûcerdî; fizik, kimya, astronomi alanlarında zamanının en büyük ilim adamlarındandı.
Bunun yanı sıra hadis ilminde de söz sahibi olmuştu. Muzaffer Burûcerdî ve iki çocuğunun türbesi Sivas’ta, kendi ismiyle anılan medresede bulunmaktadır.
Selçuklu sanatının en güzel örnekleri olan çiniler türbesine ayrı bir güzellik vermektedir.
Kare mekandan türbeye geçiş Türk üçgenleri ile sağlanmıştır kapısının sol yanı da mavi ve siyah çinilerle süslüdür.
Muzaffer Burûcerdî vefat etmeden önce vasiyetini talebelerine yazdırdı.
Bu vasiyet, türbenin kubbesinin içerisinde bir şerit halinde mavi ve siyah renkli çinili bir kitabeye nakşedilmiştir.
Şunlar yazmaktadır:

“GARİPLİĞİME MERHAMET ET!”
“Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ım! Beni sana yaklaştıracak bir amelim, onunla sana yol bulacağım bir sevabım yok...
İhtiyacım, yalnızlığım, yokluğum, perişanlığım çok arttı.
Garipliğime merhamet et. Bu çukurumda bana yoldaş ol.
Ancak sana sığındım, sana güvendim. Cömertlerin cömerdi ve merhamet edicilerin en merhametlisi sensin.
Bu zayıf, garip, yalnız kul olan Muzaffer bin Hibetullah el-Mufaddali el-Burûcerdî türbesidir.
Allah onu, anasını, babasını ve bütün Müslümanları bağışlasın.
Allah onu cennette, ahirette mutlulukla rızıklandırsın.
Allah onun yalnızlığına yoldaş olsun, onun garipliğine acısın.
Kim benim bu türbemi değiştirir, mezarımı tebdil ederse onun düşmanı sensin.
Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların gazabı onun üzerine olsun.”


MEDRESE, MÜZE OLDU...
Burûcerdî Medresesi, son yıllarda tamir edilerek etrafı yeşil saha haline getirilmiştir.
Eskiden bir ilim yuvası olan Medrese, şimdi müze olarak kullanılmaktadır...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:02:22
“Silsile-i aliyye”den Abdullah-ı Dehlevî


Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, “Silsile-i aliyye” denilen büyüklerden olup, seyyiddir.
1745 (H. 1158)’te Hindistan’ın Pencab şehrinde doğdu. 1824 (H. 1240) senesinde Delhi’de vefât etti.
Kabri Şâhcihân Câmii yakınındaki dergâhındadır...


“MÜBAREK OLSUN!..”
Abdullah-ı Dehlevî, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna varıp, kendisini talebeliğe kabûl buyurmasını istedi. O da

“Sen zevkin ve şevkin olduğu yere git. Bizim yolumuz, tuzsuz taşı yalamak gibidir” buyurdu.
O da; “Zaten benim mûradım, isteğim de buyurduğunuzdur” dedi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri; “Mübârek olsun” buyurup talebeliğe kabûl etti.
Onu Nakşibendiyye yolunun, Müceddidiyye koluna göre yetiştirip, bu yolun esaslarını ve edeblerini öğretti.
Abdullah-ı Dehlevî on beş sene onun sohbetiyle şereflendi.
Evliyâlıkta yüksek derecelere kavuşunca, mutlak icâzet, diploma alıp, halîfesi oldu...

Bu mübarek zatın, gönülleri ferahlatan, kalplere neşe ve sürur veren sohbetleri ayrı bir nîmet sofrası idi.
Buyurdu ki:
“Hizmet görmek isteyen hocasına hizmet etsin.”
“Nefsinin arzularına tâbi olan, Allahü teâlâya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun.”
“Bir defâsında beni Cehennem ateşi korkusu kapladı. Rüyâda Resûl-i ekremi sallallahü aleyhi ve sellem gördüm. Geldi ve; (Bizi seven, Cehennem’e girmeyecek) buyurdu.”

Abdullah-ı Dehlevî her zaman şehîd olmayı arzû ederdi. Lâkin buyururlardı ki:
“Üstâdım Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin şehîd edilmesinden insanlara çok sıkıntılar geldi.
Üç sene büyük kıtlık olup, binlerce insan öldü.
Yine o şehîdlik hâdisesi üzerine insanlar arasında olan kavga ve gürültülerde ölenler, herkesin bildiği gibi yazıya sığmayacak kadar çoktu.
Onun için şehîd olmaktan vazgeçtim.”
Hazret-i Hâce Behâeddîn Nakşibend;
“Bizim cenâzemizin önünde şu beytlerini okuyun buyurmuşlardı:

“Huzûruna müflis olarak geldim,
Yüzünün güzelliğinden bir şey isterim.
Şu boş zembilime elini uzat,
O mübârek eline güvenirim...”

Ben de, bu şiirin ve ayrıca aslı Arabî olan şu şiirin güzel sesle okunmasını istiyorum:

“Kerîmin huzûruna azıksız geldim,
Ne iyiliğim var, ne doğru kalbim,
Bundan daha çirkin hangi şey olur?
Azık götürürsün, O ise Kerîm.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:02:49
Abbasi halifesi Harun Reşid


Halife Harun Reşid, 786 yılında Abbasi Devleti’nin başına geçti. Beşinci Halifedir.
Hakkı gözeten adaleti seven bir zat idi. Halk onun zamanında çok rahat etmiştir.
Bu dönem Abbasilerin en parlak dönemi oldu. “Binbir Gece Masalları”nda anlatılanlar, bu mübarek zatın zamanıdır.
Bu masallarda, onun devrinin dillere destan zenginliği anlatılır...


ANADOLU’YA AKINLAR YAPILDI...

Harun Reşid devrinde, Anadolu’ya akınlar yapıldı. Afyon civarına kadar olan bütün Anadolu ele geçirildi.
Hatta İstanbul bile kuşatıldı fakat başarılı olunamadı. Bundan sonra da zaptedilen Anadolu toprakları tekrar Bizanslıların eline geçti.
Yine onun devrinde 787’de Tarsus imâr edildi.
Harun Reşid’in orduları 790’da Antalya’da Bizans donanmasını bozguna uğrattı...
Yapılan fetihlerle ülke öyle genişlemişti ki, o devirde hiçbir hükümdarın Harun Reşid kadar büyük ülkesi yoktu.
Bağdat’a hastaneler, rasathaneler ve medreseler yapıldı.
Bilim, sanat ve edebiyata öyle önem verirdi ki; devrinde teknoloji Avrupa’yı geçmiştir.
Gönderdiği çalar saat, o devirde çok geri olan Avrupa’da korku uyandırdı.
Şahit oldukları teknoloji Batılıların akıllarını başlarından aldı.
Roma-Germen İmparatoru Carolus Magnus (Charles Magnes) ile iyi münasebetler kurdu. Karşılıklı elçiler gönderildi.


KEFENİNİ KENDİSİ HAZIRLADI

Harun Reşid ilme, âlime önem verdiği kadar İslâmiyet’i yaşayan bir halîfeydi.
İmamı Ebû Yûsuf’u sarayında bulundurup onunla istişare etmesi, halifeliğe liyâkatini artırmıştır.
İmam-ı Ebû Yûsuf da devlet adamlarıyla, devlet işleriyle alâkadar olduğundan onun fetvaları iktisatla, içtimaî hayatla meşgul olanlarca daha çok benimsenmiştir.
Bununla beraber Haricîler 787’de isyan etti ve bastırıldı...
Bizans ile yapılan savaşlar neticesi Bizans imparatoru sulh istemiş ve ağır vergiler ödemişti...
Harun Reşid, Maveraünnehir bölgesinde çıkan isyanı bastırmak için ordusuyla yola çıktığında yolda hastalanarak vefat etmiştir.
Halife Hârun Reşîd ölümü esnâsında bizzat kendi eliyle kefenini hâzırladı ve
“Malım bana fayda vermedi. Bütün saltanatım benden ayrılıp mahvoldu” (Hâkka: 28, 29) âyet-i celîlesini okuyarak ruhunu teslim etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:03:11
Armağanî Mehmet Efendi


Osmanlı imparatorluğunun manevî direkleri o büyük imparatorluğu altı asır ayakta tutmuştur...
İşte bunlardan biri de Dördüncü Murad Han devrinde yaşamış olan Armağanî Mehmet Efendi’dir.
Aslen Foçalı olan Mehmet Efendi, herkese bir elma hediye ettiğinden kendisine bu isim verilmiştir...
Kıymetli nasihatleri vardır. Buyurdular ki:

“Beraberce oturup kalkılan her kimse ile, ülfet ve muhabbet üzere olmak uygun olmaz.
Her ülfet ve yakınlık duyulan kimseye de, sırların kapısı açılıp söylenemez.
Yalnız emin olan, sırları saklayacak kimseye sırlar açılır, vesselâm!”

“Ahlâkı ve anlayışları birbirine zıt olanlarla oturup görüşmek, ruhlar için kurtlardır. Bunlar insanın içini kemirirler.
Huyları ve anlayışları iyi olanla oturup kalkmak ise, ruhların gıdâsı, akılların aşısıdır. Aklın bereketlere kavuşarak artmasına bunlar sebeb olur.”


“MÜMİNLER KURTULUŞA ERDİLER”

Namazın mâhiyeti ve huşû içerisinde bulunmanın önemini bildirerek şöyle buyurdu:
“Namazda huşû, namaz kılanın kurtuluşunun alâmetidir.
Nitekim Allahü teâlâ, Mü’minûn sûresi başında;
“Muhakkak ki, müminler kurtuluşa erdiler. O müminler ki, namazlarında huşû (tevâzu ve korku) sâhipleridir” buyurmaktadır.
Peygamber efendimiz de buyurdu ki:
“Bir Müslüman doğru olarak ve huşû ile iki rekat namaz kılınca, geçmiş günahları affolur.”
Yâni, Allahü teâlâ onun küçük günahlarının hepsini affeder.
Huşûu terk etmek ise, münâfıklık alâmetidir ve kalbin harâb olmasıdır.
Nitekim Allahü teâlâ, Mü’minûn sûresi 117. âyetinde meâlen;
“Gerçek şudur ki: Allah’tan başkasına tapınan kâfirler, felâha, kurtuluşa kavuşamazlar” buyurmaktadır.”


VEBADAN YETMİŞ BİN KİŞİ ÖLDÜ!..
Armağanî Mehmet Efendi, bir gün Padişahtan izin alarak akrabalarını ziyarete gidiyordu.
Üsküdar tarafında Bostancıbaşı Köprüsünden geçerken vebalıların iyi ve kötü ruhları ile bizzat konuşup, kimlerin bu hastalıktan öleceğini ve kimlerin kurtulacağını öğrendi.
Ve bir liste hazırlayarak “Dördüncü Murad Han’a takdim etti.
Bu liste verildikten üç gün sonra İstanbul’da öyle bir veba salgını vuku buldu ki, Armağanî Mehmet Efendi’nin listesine göre tam yedi gün içinde 70 bin insan ruhunu teslim etti.
Bu hadiseden sonra Armağanî Mehmet Efendi hazretleri içindeki sırrı meydana vurduğundan kendisi de memnun olmayarak Foça’ya gitti, ama oraya hemen varır varmaz vefat etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:03:33
“Hatîb-ül-Enbiyâ” Hazret-i Şuayb


Hazret-i Şuayb, Mûsâ aleyhisselâmın kayınpederidir.
Kavmine güzel söz söylemesi, tatlı ve tesirli hitâb etmesi sebebiyle kendisine “Hatîb-ül-Enbiyâ” yani (Peygamberlerin hatîbi) denildi.
İnsanlara İbrâhim aleyhisselâma bildirilen dînin emir ve yasaklarını tebliğ etti...


PEYGAMBERLE ALAY ETTİLER!
Şuayb aleyhisselam önce Medyenlileri hak yola davet etti. Ancak, onlar kendisiyle alay ederek;
“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıkları şeyleri bırakmamızı, yahut mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmeyeceğimizi sana namazın mı emrediyor?
Şüphesiz ki sen çok çok uslu ve akıllısın!” dediler.
Vaktâ ki Allahü teâlânın emrinin tecellî etme zamanı geldi.
Hazret-i Şuayb’e ve onunla beraber imân edenlere Allahü teâlâ tarafından bir rahmet olarak kurtuluş verildi.
O zalimleri ise müthiş bir azâb fırtınası ve sarsıntısı yakaladı da oldukları yerde çökekalmış bir vaziyette sabaha erdiler.
Ve böyle bir azâbla yok edildiler...
Şuayb aleyhisselâmın hak yola davet ettiği bir de Eyke ahalisi vardır.
Eyke, sık ve ağaçları birbirine girift olan ormanlığa denilirdi.
Hazret-i Şuayb’in bu mıntıkadaki ümmeti sık bir ormanlığa sahip bulunduklarından dolayı “Eshâb-ı Eyke” denilmiştir...
Eykeliler de Medyenliler gibi, kendilerine gönderilen Allah’ın Resulü Şuayb aleyhisselâmı yalanladılar ve âsî oldular.
Hazret-i Şuayb onlara;
“Siz Allah’tan korkmaz mısınız? Kileyi tam ölçünüz de hak geçirenlerden olmayınız! Ayarı doğru olan terazi ile tartı yapınız!..” dedi.
Eyke ahâlisi ise;

“HAYDİ BİZİ ÖLDÜR!..”
“Ey Şuayb! Sen de ancak bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin.
Hem biz, muhakkak seni yalancılardan sanıyoruz.
Eğer doğrulardan isen haydi gökten bir tabakayı üzerimize düşürüver de bizi öldür” dediler.
Şuayb aleyhisselâm;
“Rabbim yaptıklarınızı çok iyi bilir” dedi. Hülâsa olarak Eykeliler de Hazret-i Şuayb’ı yalanladılar.
Onları da Zulle (gölge) gününün azabı yakaladı. “Zulle” bulutun ve ağacın gölgesine denir ki, Eyke eshâbı, helak edildiği sırada müthiş bir sıcaklık ortalığı kaplamış ve halk oldukça bunalmış idi.
Bu sırada gökyüzünde bir bulut belirmiş ve onun vesilesiyle serin bir rüzgâr esmeğe başladı.
Halk bu bulutun gölgesine sığındığı sırada bulut, bunları ateş halinde bastırarak helak ediverdi..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:04:00
Kundaktaki bebek ve zalim hükümdar!

Muteber kitaplarda buyuruluyor ki:
“Bir kimsenin îmânı son nefeste belli olur. Bir insan, bu saâdete kavuşunca, Allahü teâlânın ihsânları başlar. Bu anda, elbette sevinir.
Saâdet sâhibi o kimsedir ki, Azrâil aleyhisselâm gelip ‘Korkma, Erhamürrâhimîne gidiyorsun. Asıl vatanına kavuşuyorsun. Büyük devlete erişiyorsun!’ der.


Fâcirin, yanî kâfirin rûhu sert olarak şiddet ile alınır ve yüzü Ebû Cehil karpuzu gibi olur.
Melekler ona hitâben, ‘Ey habîs olan rûh! Habîs olan cesetten çık’ der. O da merkep gibi bağırır.
Rûhu çıkınca, Azrâîl aleyhisselâm, onu yüzü gâyet çirkin ve siyâh elbiseli ve fenâ kokulu zebânîlere (yanî azâb yapan meleklere) teslîm eder...”


O, SADECE EMRİ YERİNE GETİRİR
Azrâîl aleyhisselâm, “Melek-ül mevt”tir, yani ölüm meleğidir.
Verilen emri yerine getirir, yani eceli gelenin canını alır. Yorum yapmaz, emre itiraz etmez. Kitaplarda şöyle anlatılır:
Cenab-ı Hak, Azrail aleyhisselâma sorar:
- Ya Azrail! Bir kimsenin ruhunu alırken hiç üzüldüğün oldu mu?
Azrâîl aleyhisselâm şöyle cevap verir:
- Ya Rabbi her şey Sana malûmdur... Bir kulunun ruhunu alırken çok üzüldüm. O da bir gemi dalgalar arasında parçalanıp batmıştı. Fakat o gemide kundakta bir bebek vardı. Anasının ölümü emrolunmuştu. Bebeğin annesinin ruhunu alırken çok üzüldüm.
Sonra o öksüz bebek, bir tahta parçasının üzerinde karaya çıkarak kurtuldu...
Bu sefer Hak teâlâ hazret-i Azrâîl’e şöyle sual eder:
-Peki, sevinerek ruhunu aldığın bir kimse hatırlıyor musun?


“KİM OLDUĞUNU BİLİYOR MUSUN?”
Azrâîl aleyhisselâm bu suale de şöyle cevap verir:
- Evet ya Rabbi! Zalim bir hükümdar vardı. Halk ondan bîzar kalmıştı, işte o zalimin ruhunu kabzederken çok sevindim.
Allahü teâlâ buyurur ki:
- O zalim hükümdarın kim olduğunu hatırlıyor musun?
Azrâîl aleyhisselâm;
- Hayır hatırlamıyorum ya Rabbi, deyince Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:
- Hani o anasının canını üzülerek kabzettiğin bebek vardı ya, işte zalim hükümdar oydu!..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:04:23
“Ebû Meysere” Amr bin Şurahbil


Amr bin Şurahbil eş-Şa’bî, Tâbiîn devri âlim ve evliyâsındandır.
İsmi Amr bin Şurahbil, künyesi “Ebû Meysere”dir. Hemedân’da doğdu.
Doğum târihi bilinmemektedir. 683 (H.63) senesi Kûfe’de vefât etti...


“ANNEM BENİ DOĞURMASAYDI!..”
Amr bin Şurahbil hazretleri, Eshâb-ı kirâmdan Abdullah bin Mes’ûd hazretlerinin önde gelen talebelerinden idi.
Hazret-i Ömer, hazret-i Ali, hazret-i Huzeyfe, hazret-i Selmân ve hazret-i Âişe vâlidemizden ve daha birçok sahâbîden hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu.
Kendisi de Ebû Vâil Şakîk bin Seleme, Ebû İshâk es-Sebîî, Şa’bî ve Mesrûk gibi hadîs âlimlerinden hadîs-i şerîf öğrendi.
Vâdiaoğulları Mescidinde imâmlık yapması sebebiyle “Vâdiî” nisbesiyle de anıldı.
Rivâyetleri İbn-i Mâce’nin Es-Sünen’i dışında Kütüb-i Sitte’de yer aldı. Sıffîn muhârebesinde hazret-i Ali’nin yanında idi...
Amr bin Şurahbil, zamânının âlimleri tarafından medhedildi. Âlimler ondan daha fazîletli kişi görmediklerini söylemişlerdir.
O, Allahü teâlânın korkusundan; “Keşke annem beni doğurmasaydı” der ve çok ağlardı...


“SEN HİÇ KONUŞMAZ MISIN?”
Bu mübarek zat, çok cömert olup, dünyâ malına değer vermezdi. Çok namaz kıldığı için dizleri nasır bağlamıştı.
Câhiliyye âdet ve geleneklerinden uzak durur, bilhassa Eshâb-ı kirâmın yaşayış ve davranışlarına uymaya çalışırdı.
Derecesinin ve makamının üstünlüğüne rağmen en basit insandan ilim ve hikmet almaktan çekinmezdi...
Bir bedevi devamlı onun toplantılarına gelirdi. Ancak daima susardı. Eş-Şa’bî ona “Sen konuşmaz mısın?!.” dedi.

“DİLİME SAHİP OLUYORUM!”
Bedevi şöyle cevap verdi:
“Susuyorum, zarar görmüyorum, dinliyorum, bilgi sahibi oluyorum... Kişinin kulağına ait olan nasibi ona döner... Fakat diline ait olan nasibi başkasına gider...”
Vefâtı, Abdullah bin Ziyâd’ın vâliliği döneminde olan Amr bin Şurahbil, son anlarında şunları söylemiştir:
“İnsanların baktığı bir şeye yerimden kalkıp bakmadım... Şimdiye kadar hiçbir kölemi dövmedim...
Daha, borcunu benim ödediğim hiçbir akrabam ölmedi...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:04:59
Bir ömürde iki şehadet Hazreti Nevfel


Nevfel radıyallahü anh, bir gün Resûlullah Efendimizin huzuruna geldi ve;
-Ya Resûlallah, ben dua edeyim siz de amin deyin, dedi ve şöyle dua etti:
“Ya Rabbi Nevfel kuluna şehidlik ihsan eyle... Bu iki oğlumu yetim, annelerini dul eyle...”
Resûlullah efendimiz bu duaya amin dediler...
Hazreti Nevfel, bundan sonra kılıcını kuşandı ve Resûlullah Efendimiz ile beraber katıldığı ilk gazada şehid oldu...


RESÛLULLAHIN GÖZYAŞLARI...
Harbden sonra, Medine’ye dönüyorlardı.
Şehre yaklaştıklarında kadınlar Resûlullah’ı ve eshabı öven şiirler okuyorlar, bunların içinde Nevfel’in iki oğlu ile hanımı da vardı.
Resûlullah’ın huzuruna varıp hâlini sordular. Peygamberimizin gözleri yaşarmıştı.
Nevfel’in şehid olduğunu hanımına söyleyemedi ve eliyle arka tarafı işaret etti.
Arkada hazreti Ali vardı. O da Resûlullahın söylemediğini görünce eliyle arkayı işaret edip geçti.
Nevfel’in hanımı askerin en arkasından gelmekte olan hazreti Ebu Bekir’in yanına varıp kocası Nevfel’i sordu. Hazreti Ebu Bekir;
“Ya Rabbi! Habibin gönül yıkmaktan sakındı. Ben Nevfel’in şehid olduğunu söylersem Resûlullah’a muhalefet etmiş olurum.
Eğer söylemesem yalan söylemiş olurum. Sen bana yardım et.
Ya bana ilhamla ne diyeceğimi bildir ya bu hatunun kalbine bir sabır ve tahammül gücü ver”
diye dua ettikten sonra “Ya Allah!” diye nida etti. Bir de baktılar ki, hazreti Nevfel atına binmiş elinde kılınç olduğu halde tozu dumana katıp geliyor... Doğruca hazreti Ebu Bekir’in huzuruna gelip;
“Buyurun ya Eba Bekir! Beni mi çağırdınız?” dedi.
Resûlullah Efendimiz;
“Bu Allah’ın bir âyetidir, acaba kimin sebebiyle zuhur etti?” dedikleri sırada, Cebrail aleyhisselam gelerek şu haberi verdi:


“BİR KERE DAHA DESEYDİ!..”

“Ya Resûlallah! Şükür secdesi eyle! Cenab-ı Allah İsa aleyhisselâm gibi senin eshabından birine de ölüleri diriltme salahiyeti verdi.
Eğer hazreti Ebu Bekir bir kere daha ‘Ya Allah’ dese idi, Cenab-ı Allah bütün şehidleri diriltecekti...”
Resûlullah Efendimiz hemen hazreti Ebu Bekir’in sakalından öptü ve;
“Hak teâlâ sana büyük ikramda bulundu. Allah’a hamdolsun ki bana Hazreti İsa gibi ölüleri diriltme izni verilen bir ümmet verdi” buyurdu...
Hazreti Nevfel daha nice seneler yaşadı ve iki oğlu daha oldu.
Bu mübarek sahabe, Yemame Cenginde şehid edildi.
Dolayısıyla bir ömürde iki defa şehadet şerbeti içmiş oldu..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:05:19
Şehit oğlu şehit Binbaşı İzzet Bey


1918 yılında Ermenilerin Anadolu’da yaptıkları “Türk katliamı”nın bir benzeri Azerbaycan’da yaşanmaktadır...
Osmanlı Devleti, bu vahşeti durdurmak için Azerbaycan’a Nuri Paşa komutasında bir birlik göndermek zorunda kalır.
Türk birlikleri Bakü başta olmak üzere çarpıştığı birçok bölgede yüzlerce şehit verir. Bu cephelerden birisi de Şamahı’dır.
Burada Binbaşı İzzet Bey, Aşot adındaki bir düşmanın ateş etmesi sonucunda yere yığılır.
Ağır yaralanan binbaşının yardımına, orada bulunan Gülsabah adında bir kadın yetişir.
Kadıncağız, baş örtüsünden yırttığı parçayla, askerin yarasını sarmak ister. İzzet Bey;
-Bacım kolumu sağlam tut, ben kurşunu çıkarayım, der.


“ARTIK HER ŞEY BİTTİ!..”
Kurşunu çıkaran İzzet Bey, Gülsabah Hanımdan cebinde bulunan mendili çıkarmasını ister.
Mendili alan İzzet Bey içine kurşunu koyduktan sonra;
-Artık tamamdır, her şey bitti, yaramı bağlamaya gerek yok. Kanım bu topraklara aksın, der.
Halsiz şekilde yerde uzanan İzzet Bey, o arada silah sesleri duyar...
Türk ordusu gelmiştir. İzzet Beyin yüzüne bir tebessüm yayılır...
Nuri Paşa, İzzet Bey’in yanına yaklaşır ve başını dizlerine kor.
Artık İzzet Bey son anlarını yaşamaktadır. Nuri Paşa’ya;
-Bir Türk paşasının dizlerinde can vermek benim için büyük bir şereftir, derken, mendili gösterir ve;
- Paşam! Babam, Anadolu’da topraklarımızı korumak için vuruşurken ağır yaralanmış. Vücuduna isabet eden kurşunu çıkardıktan sonra, yanında bulunan silah arkadaşlarına, “Bu kurşunu oğluma verin, ben vatanım için kahramanca savaştım, ülkem için canımı vermek üzereyim. Ona söyleyin beni yaralayan şu kurşunu yanında taşısın, bunu iki etsin” der... Paşam! Babamın vasiyetini yerine getirdim. Onun söylediği gibi kurşunu iki yaptım. Hâlâ kurşunun üzerindeki kanım kurumadı. Siz de bu kurşunu alın oğluma verin, ona babasının da kahramanca savaştıktan sonra şehit düştüğünü anlatın, bu kurşunları üçe çıkarmasını söyleyin, der.


ACIDERE’DEKİ “TÜRK MEZARI”
Halk, yaralı Binbaşıyı Şamahı’ya götürmek ister, fakat o vurulduğu yere defnetmelerini vasiyet eder.
Vasiyeti yerine getirilir ve onu, kendi vatanı olarak gördüğü topraklara, Şamahı yakınlarındaki Acıdere mevkiine defnederler.
O günden bugüne o kabrin adı “Türk Mezarı” olarak anılmaktadır...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:05:44
Bi’r-i Mâûne şehitleri


Arabistan’ın Necd Bölgesinin Reisi Ebu Bera, Resulullah efendimize gelerek, Necd’de İslâm’ın tanıtılması için, öğretmen istedi.
Sevgili Peygamberimiz; “Göndereceğim kimseler hakkında, Necd halkından emin değilim!” buyurdular.
Ebu Bera’nın “Onlara kimse zarar veremez” sözü üzerine, Âlemlerin efendisi, bu kesin taahhüdü kabul buyurup, Eshâb-ı Soffa’dan yetmiş kişilik bir hey’et hazırladı ve Münzir bin Amr hazretlerinin kumandasında yola çıkardı...
(Medîneli Ensârın fakîr olanları ile Muhâcirlerin fakîrleri, “Mescid-i nebî” yanındaki “Soffa” denilen büyük çardak altında yaşarlar, ilm öğrenmek ve öğretmekle uğraşırlar, ömürlerinin çoğu Resûlullah ile birlikte cihâd etmekle geçerdi. Bunlara “Eshâb-ı Soffa” denirdi.)


“ONA SELAMIMIZI BİLDİR!”
Kendisinin ve kabilesinin İslâmiyet’le şereflenmesini isteyen Ebu Bera, Eshâb-ı Soffa’dan önce yola çıkıp, kabilesine gelerek, hey’eti himayesine aldığını, onlara hiç kimsenin dokunmamasını tenbih etti.
Ancak, yeğeni Amir bin Tufeyl kabul etmedi.
Üç kabilenin adamlarını silahlandırarak başlarına geçti ve Bi’r-i Mâûne’ye gelen Eshab-ı kiramı kuşattı.
Sahabiler biri hariç hepsi şehid edildi. Bu mübarek Eshabın son sözleri; “Ya Rabbi! Şu anda Resulullah’a durumumuzu haber verecek senden başkası yoktur. O’na selamımızı bildir!” dediler.
O anda Cebrail aleyhisselam Peygamber efendimize gelip, selamlarını ulaştırdı ve; “Onlar, Allahü teâlâya kavuştular.
Allahü teâlâ onlardan razı oldu, onlar da Allahü teâlâdan razı oldu” dedi.
Sevgili Peygamberimiz de; “Aleyhimüsselam” diye cevap verdikten sonra, çok üzüntülü olarak Eshab-ı kirama döndüler;
“Kardeşleriniz, müşriklerle karşılaştılar. Müşrikler, onları kesip biçtiler, mızraklarla delik deşik ettiler...” buyurarak, durumu haber verdiler.


“VALLAHİ CENNETİ KAZANDIM”
Bu hadisede düşmanla çarpışırken, Amir bin Füheyre hazretlerinin sırtına, Cebbâr bin Sülmâ adlı biri, mızrağını saplamıştı.
O anda hazret-i Amir; “Vallahi, Cennet’i kazandım!” demiş, Cebbar’ın ve diğer müşriklerin gözleri önünde gökyüzüne doğru çekilmişti.
Bu hadise üzerine daha sonra onu şehid eden Cebbar Müslüman olmuştu.
Harâm bin Malik radıyallahü anh da öldürücü darbeyi aldığı zaman, akan kanlarını yüzüne sürüp sonra da; “Kavmimize bildiriniz ki, biz Rabbimize kavuştuk. O bizden hoşnud oldu ve bizi hoşnud etti” diyerek ruhunu teslim etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:06:07
Ebü’l Hüseyin Haddâd Hirevî



Ebü’l Hüseyin Haddâd Hirevî hazretleri, Maveraünnehir’de, Hire şehrinde yaşamış olan evliyadandır.
İnsanları haram ve şüphelilerden sakındırırdı.
Bu hususta; “Sakın şüpheli bir şeyle Mekke yoluna koyulayım demeyiniz.
Biliniz ki haram ve şüpheli şeylerden bir dirhemin altıda biri kadar bir hakkı sâhibine iâde etmek, içinde şüpheli kazanç bulunan malla yapılacak beş yüz nâfile hacdan Allah yanında daha kıymetlidir” buyururdu...
Bir gün sevdiklerine şu hikmetli sözleri söyledi:


NANKÖRE İYİLİK EDEN!..
“Azarlaması çok olanın arkadaşı az olur.
Kim fâcir, zâlim kimseye yardım ederse, onu günahlara karşı kamçılamış olur.
Kim alçak kişiden meded umarsa, kendisine ihânet etmiş olur.
Kim ilmiyle âmil olmayandan ilim öğrenmek isterse, câhilliğini arttırmış olur.
Kim ahmak adama ilim öğretmeye çalışırsa, şüphesiz ömrünü faydasız bir şeyle geçirmiş olur.
Kim nanköre iyilik ederse, nîmeti zâyi etmiş olur.”
“Her şeyin bir zekâtı vardır, aklın zekâtı da uzun uzadıya hüzünlenmek ve derin derin düşünmektir.
Bu yüzdendir ki, Resûlullah efendimizin hüznü aralıksız ve kesintisizdi.”
“Her kim dünyâyı dost edinse, iki cihânın şerrini, kötülüğünü başına alır.
Zîrâ iki cihânın saâdeti dünyâyı sevmemekte, felâketi de dünyâyı sevip tapmaktadır.”
“İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlâk ile davranması, geceleri sabaha kadar ibâdet ile, gündüzleri hep oruçlu geçirmesinden hayırlıdır.”
“Bir kimsenin kalbine Allah korkusu yerleşti mi, dilinde işe yaramaz bir söz bulunmaz.
Bu korku dünyâ sevgisini ve arzusunu yakar, dünyâya rağbet etme hâlini gönülden dışarı atar.”


“BENİ HUZURUNA AL YA RABBİ”
Ebü’l Hüseyin Haddâd Hirevî hazretleri, ömrünün sonlarında, sofilerin ve dervişlerin bazı hallerinden incindi ve onları kınamaya başladı.
Fakat bu hâlini fark edince büyük bir pişmanlıkla şöyle dua etti:
“Demek ki bende hazırlık tam değilmiş, onun için bu ayıplama hâli geldi. Yâ Rabbi, beni kendi huzuruna al!”
Bu duayı ettikten sonra çok yaşamadı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:06:42
Eğitimci ve yazar Muallim Cevdet


Âilesi 1877 Harbinden sonra Niş’ten Anadolu’ya göçen Muallim Cevdet 1883’te Bolu’da doğdu.
İlk ve ortaokulu Bolu’da, liseyi Kastamonu’da bitirdi.
Bilâhare İstanbul’a gelerek Dârulmuallimîn-i Âliye Edebiyat Şûbesini birincilikle bitirdi.
Bir müddet İstanbul Hukuk Mektebine gitti;
daha sonra yatılı olarak İstanbul Erkek Muallim Mektebine girdi. Dârüşşafaka, Robert Koleji ve Şemsülmekâtib gibi özel okullarda öğretmenlik yaptı...

Arkadaşlarıyla Bakü’de bulunduğu sırada, bir öğretmen okulu açarak, Türk-İslâm maârifinin gelişmesine hizmet etti (1907).
Burada Rusça ve Latince’yi öğrendi. Türk milliyetçiliği konusunda makaleler yazdı.
Pedagoji ve târih araştırmaları yaptığı sırada, Rus hükümeti tarafından sınır dışı edilince İstanbul’a döndü (1908).


ÇEŞİTLİ OKULLARDA DERS VERDİ
Muallim Cevdet, İkinci Meşrutiyet döneminde çeşitli okullarda ders verdi.
Dârülmuallimîn’de pedagoji hocalığına başladı.
Robert Kolejinde Türk dili ve târihi, İstanbul Erkek Lisesinde din dersleri öğretmenliğine getirildi (1925).
Erenköy Kız Lisesinde Farsça, İstanbul Erkek Muallim Mektebi ve Gelenbevi Ortaokulunda târih ve coğrafya öğretmenliği yaptı...
Sebepsiz sık sık görev değişikliği sağlığının bozulmasına yol açan Muallim Cevdet, üzüntüsünden hastalandı ve iki yıl derslere devam edemedi. Raporunun bitiminde Başbakanlık Târih Evrâkı İnceleme Kurulu ile İstanbul Kütüphâneleri Tasnif Heyeti reisliğinde bulundu.
Üç ay hasta yürüttüğü görevine daha sonra gidemedi.
Maaşı kesildi ve işten çıkarıldı. Hastalığı arttı. 1935 senesinde 52 yaşındayken İstanbul’da vefât etti...


“BEN, ÖLÜME MAHKUMUM!”
Tahir-ül Mevlevi, Muallim Cevdet’in son anlarını şöyle anlatır:
Cevdet Beyi vefatından bir hafta önce ziyarete gittim. Zor konuşuyordu. Bana, şu yalancı dünyada birkaç gün daha misafir olarak kalabileceğini söyledi ve ilave etti:
“Ağabeyim, ben ölüme mahkumum... Bunun için doktor olmak gerekmez. Bir adam ki midesi hiçbir şeyi kabul etmezse, suyu güçlükle içerse nasıl yaşayabilir?”
Bunun üzerine teselli için “Cevdet’im, açıklamaya hacet yoksa da size manevi tıbba tevessül etmeyi tavsiye ederim” dedim.
Cevap olarak şunları söyledi:
“Ağabeyim, ben doğru bir itikat sahibiyim. Allahımı, Peygamberimi severim. Ben bütün İslam büyüklerini severim...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:07:03
Büyük mutasavvıf Hüsâmeddîn-i Uşâkî


Hüsâmeddîn-i Uşâkî, Osmanlı evliyasındandır. “Uşşaki” tarikatinin kurucusudur.
Sultan III. Murâd Hânın Hüsâmeddîn-i Uşâkî hazretlerine karşı sevgi ve hürmeti vardı ve kendisini İstanbul’a dâvet etti.
Bunun üzerine Hüsâmeddîn-i Uşâkî, Uşak’tan ayrılıp, İstanbul’a geldiğinde; Pâdişâh, erkânı ve büyük bir halk topluluğu tarafından hürmet ve tâzim ile karşılandı.
Aksaray civârında oturması için Hüsâmeddîn-i Uşâkî’ye bir ev tahsis edildi.
Bir müddet orada kalan Hüsâmeddîn-i Uşâkî hazretleri, Pâdişâha yakınlığından istifâde etmek isteyenlerin verdiği sıkıntı yüzünden Uşak’a dönmeye karar verdi.
Yol hazırlıklarının yapıldığını haber alan Pâdişâh, bu büyük zâtın İstanbul’da kalması için ricâda bulundu.
Uşâkî hazretleri, Sultan Üçüncü Murâd Hânın ricâsını kabûl edip, İstanbul’da kalmağa karar verdi...

ADINA DERGÂH YAPILDI...
Pâdişâhın emriyle Kasımpaşa civârında adına bir dergâh inşâ edilen Hüsâmeddîn-i Uşâkî, burada çok talebe yetiştirdi.
Sohbetlerinde çok kimseler kemâle geldi...
Hüsâmeddîn-i Uşâkî İstanbul’a geldiği zaman, evliyânın büyüklerinden Ümmî Sinân hazretleriyle görüştü. Ümmî Sinân ona Halvetîlik tarîkatında hilâfet verdi. Şeyh Ahmed-i Semerkandî ise, ona “Kübreviyye” ve “Nûr-i Bahriyye” yolunun hilâfetini vermişti.
Hüsâmeddîn Uşâkî de bu yolları birleştirerek “Uşâkîlik” tarîkatını kurdu.
Şöyle anlatılır:
İnsanların kalabalığından rahatsız olan Hüsâmeddîn Uşâkî, Pâdişâhtan hacca gitmek ve Resûlullah efendimizi ziyâret etmek için izin istedi.
Pâdişâh kendisine izin verdi. Sefere çıkmadan önce, oğlu Mustafa Efendiye hanımının hâmile olduğunu söyleyerek;
“Bizim bu fânî âlemi terk etmemiz yakındır. O saâdetli oğlumun ismini Abdürrahîm koy ve kendisinin ilim ve terbiyesi ile meşgûl ol!” diye vasiyette bulundu.


KONYA’DAN İSTANBUL’A...
Hüsâmeddîn Uşâkî, hac farîzasını yerine getirip geri dönerken, Konya’da rahatsızlandı ve 1594 (H.1003) senesinde orada vefât etti.
Cenâze namazı Konya’da kılındı. Vasiyeti üzerine İstanbul’a götürülmek üzere yola çıkarıldı.
Konya vâlisi, yola çıkmadan önce Hüsâmeddîn Uşâkî’nin cesedinin kokmaması için ilâçlatmak istedi.
Fakat oğulları ve talebeleri buna karşı çıkarak, Uşâkî hazretlerinin kokmayacağını söylediler ve ilâçlatmadılar.
Gerçekten, hiç kokmadan İstanbul’a getirildi şimdiki kabrinin bulunduğu yere defnedildi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:07:31
Müminlerin sığınağı Erkam bin Ebi’l-Erkam

Erkam bin Ebi’l-Erkam (radıyallahü anh) Eshâb-ı kirâmın ilk îmân edenlerindendir.
22 veya 23 yaşlarında iken, yedinci (veya onbirinci) Müslüman olmakla şereflendi...


ZULÜM VE İŞKENCE HAD SAFHADA!
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) insanları İslâmiyyete davet etmeye başladığı zaman müşrikler başta Peygamber efendimize ve ilk Müslümanlara, baskı, işkence ve zulümler yapmaya başladılar.
Bu eziyet ve baskılar artınca Resûlullah efendimiz kendilerine Mekke’de emniyetli bir ev seçip orada ibâdetlerini yapmaya ve İslâmiyyeti yaymaya karar verdi.
Bunun için Safa Tepesinin doğusunda, dar bir sokaktaki Şeybeoğullarının evine bitişik Hazreti Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın evini münasip gördü.
Peygamber efendimiz, sayıları 10-15’i geçmeyen mü’minler ile orada rahatça ibâdet etmeye, İslâm için çalışmaya devam ettiler...
İki cihân güneşi ve sevgili arkadaşları üç yıl kadar, bu ilk “İslâm Kalesi”nde bulundular.
Mekke’de nâzil olan âyet-i kerîme ve sûrelerin birçoğu bu mübârek evde geldi.
Eshâb-ı kirâm burada toplanırlar, Peygamber efendimizi görmek ve Müslüman olmak isteyen kimseleri bu “Dâru’l-Erkam” veya “Dâru’l-İslâm” ismini verdikleri Hazreti Erkam’ın evine götürürlerdi.
Erkam bin Ebi’l-Erkam hazretleri, İslâm târihinde büyük ehemmiyeti olan bu evini hiç satılmamak ve mirasçı olunmamak kaydı ile oğluna bıraktı.
Bu evin ayrıca bir vakfiyesi de vardır. Böylece İslâmiyette ilk vakfı yapmış oldu...


“CENAZE NAMAZIMI SA’D KILDIRSIN!”
Hazreti Erkam, geçimini kendi arazilerinden elde ettikleri mahsulden kazandıklarıyla ve ticâret ile temin ederdi.
Ubeydullah, Osman adlı oğulları Meryem, Safiyye ve Umeyye adlı kızları olmak üzere beş evlâdı bilinmektedir.
Bu mübarek sahabe 53 (m. 673)’te 83 yaşlarında iken Medine-i Münevverede vefât etti.
Son nefesini vermeden önce oğlu Ubeydullah’a “Cenâze namazımı Âşere-i mübeşşereden olan Hazreti Sa’d bin Ebî Vakkâs kıldırsın” buyurdu.
Bu sırada Medine Valisi Mervan bin Hakem idi.
Namazını kıldırma vazifesini kendisi yapmak istedi ise de, Hazreti Erkam’ın oğlu bunun mümkün olmadığını çünkü, babasının Sa’d hazretlerini vasiyet ettiğini söyledi.
Baki Kabristanına defnedildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:07:58
Bedir şehitlerinden Umeyr bin Humam


Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk muhârebe olan Bedir’de Müslümanlar üç yüz on üç, müşrikler bin kişiydi.
Bedir Harbinde Eshâb-ı kirâm güç durumda kaldıkları sırada sevgili Peygamberimiz;
“Yâ Rabbî! Bana vâdettiğin yardımı lütfet!” diye duâ ettiğinde, Enfâl sûresinin 9. âyet-i kerîmesi nâzil olup, meleklerin Müslümanlara yardım için gönderildikleri şöyle bildirilmiştir:


“ÜMMETİMİN EN HAYIRLILARI”

“O vakit Rabbinizden yardım ve zafer istiyordunuz da O size;
‘Gerçekten ben arka arkaya bin melâike ile (meleklerle) imdâd ediyorum’ diye duânızı kabûl buyurmuştu. Cebrâil (aleyhisselâm) bana gelip dedi ki:
‘Bedir Gazvesi’nde bulunanları nasıl sayarsınız?’ Ben; ‘Onlar ümmetimin en hayırlıları (üstünleri)’ dedim.
Cebrâil (aleyhisselâm): ‘Meleklerden (o muhârebede) hazır bulunanlar da bizim yanımızda aynen böyle olup, meleklerin en hayırlılarıdır’ dedi.
Bedir Gazvesi’nde her birimiz bir müşrikin başına kılıcımızı salladığımız zaman, daha kılıç hedefine varmadan, kâfirin kellesinin bedeninden ayrılıp yere yuvarlandığını görüyorduk.”
Resulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) müşrikler yaklaştığı zaman;
- Haydi, genişliği göklerin ve yerin genişliği kadar olan bir Cennet kazanmaya kalkın, buyurdu. Umeyr bin Humam (Radıyallahü anh);
- Ya Resulallah! Genişliği göklerin ve yerin genişliği kadar olan bir Cenneti mi? dedi.
- Evet öyle bir Cenneti, dedi. Umeyr;


“NE GÜZEL... NE GÜZEL...”
- Ne güzel... Ne güzel, dedi. Peygamber efendimiz:
- Niçin ne güzel, ne güzel diyorsun? dedi. Umeyr;
- Ya Resulallah, beni sevindiren, onu kazanacağımı umduğumdan başka bir şey değildir, dedi. Peygamber efendimiz:
- Sen onu kazananlardansın, buyurdular.
Umeyr ok torbasından birkaç hurma çıkarıp yemeye başlamıştı.
Fakat hurmaları daha bitirmeden; “Ben bu hurmaları yiyinceye kadar beklersem uzun bir zaman geçmiş olur” dedi ve hemen hurmaları atıp savaşa başladı.
Şehid düşünceye kadar da savaştı. Son yiyeceği, birkaç hurma oldu..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:08:20
Kibirli hükümdarın hazin sonu!..


Hazret-i Ömer’in (radıyallahü anh) halifeliği zamanında birçok memleket zaptedilmiş ve buralarda yaşayanlar, İslam dinini seçmekle, kendi dinleri arasında serbest bırakılmışlardı.
Birçok milletler, kendi istekleri ile Hazret-i Ömer’in idaresine giriyorlardı...
Fethedilen memleketler arasında, Bizans sınırındaki, bugünkü Ürdün civarında bulunan Hristiyan Gassanî devleti de vardı.
Buranın halkı kendi istekleri ile Müslümanların idaresi altına girdiler.
Hükümdarları olan Cabale bin Eyham, gayrimüslimlerden cizye alınacağı ilan edilince, bu vergiyi vermemek için Müslüman olduğunu ilan etti...


BİR GARİBİN BURNUNU KIRDI!

O sene hac zamanı gelince hacca giden Cabale bin Eyham, tavaf sırasında kazara ayağına basan Feraze oğullarından birine şiddetli bir yumruk vurarak burnunu kırdı.
Adam şikâyetçi oldu. Cabale’yi halifenin huzuruna çıkardılar. Hazreti Ömer ona şöyle dedi:

- Davacını memnun edip davasından vazgeçirmezsen kısas uygulanır.
Cabale şaşırmıştı! Şöyle cevap verdi:
- Ben bir hükümdarım, o ise halktan biri, beni onunla nasıl bir tutar, kısas yaparsınız?
Hazreti Ömer Cabale’nin bu cevabına karşılık şöyle dedi:
- İslam dini, hukuk bakımından aranızda fark görmüyor.
Cabale, biraz daha ileri gitti ve;
- Ben Müslüman olunca şerefimin daha da artacağını umuyordum.
Hazreti Ömer;
- Şerefin artmıştır. Fakat hukuk önünde ikiniz aynı hükme tabisiniz, buyurdu.
Cabale bin Eyham, konuştukça batıyordu. Küstahça şu soruyu sordu:
- Peki Hristiyan olursam ne olur?


“O ZAMAN BOYNUN VURULUR!”

Hazreti Ömer, bu durumdaki dinin hükmünü bildirdi:
- O zaman (mürted, yani dinden dönme hükmü olarak) boynun vurulur...
Cabale bin Eyham’a bu hüküm ağır gelmişti.
Ertesi güne kadar izin istedi ve gece adamlarıyla Bizans taraflarına gitti ve Hristiyan dinine girdi...
Evet, Cabale’yi itiraz ettiren, hükmün adaletsizliği değildi; kibri ve fakirlerle aynı hükümlere tabi olma korkusu idi.
Fakat Bizans, ona İslamiyetin gösterdiği müsamaha ve adaleti göstermedi.
Bu, Cabale’nin pişmanlığını dile getiren şiirler söyleyerek ölmesine sebep oldu.
Son pişmanlık fayda vermedi ve Cabale bin Eyham bu dünyadan rezil bir şekilde göçtü gitti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:08:44
“Devecibaşı” Ahmed Sârbân


Ahmed Sârbân hazretleri, Tekirdağ-Hayrabolu’da doğdu. 1545’te yine aynı şehirde vefât etti.
Ahmed Sârbân, küçük yaşta ilim öğenmeye başladı.
Daha sonra Yeniçeri Ocağında “26. Orta”yı meydana getiren “Deveci Ortası”na kaydoldu.
Çalışkanlığı ve zekâsı sâyesinde Devecibaşılığa kadar yükseldi.
Kânûnî Sultan Süleymân Hanın Irakeyn Seferine Sârbânbaşı, yani “Devecibaşı” olarak katıldığından bu lakapla tanındı.
Yine bu seferde, orduda gönül ehli Pîr Ali Sultan adında mübarek bir zât vardı.
O, Ahmed Sârbân’ı gördüğü anda ondaki ilme karşı kâbiliyet ve istidâdı sezdi.
Kendisine pekçok nasîhatlerde bulundu.
Ahmed Sârbân sefer dönüşü görevinden ayrılarak kendisini tamâmen Pîr Ali Sultan’ın sohbetlerine verdi ve onun muhabbet halkasında eridi.
Gönlünden dünyâ ve makam sevgileri silindi gitti...


HAYRABOLU’YA YERLEŞTİ...
Ahmed Sârbân hazretleri, hocasının vefâtından sonra Hayrabolu’ya geldi. Orada pek çok talebe yetiştirdi...
Bir gün talebeleri arasından birinin, hâllerini anlayamadığı evliyâullahtan bir zatın aleyhinde konuştuğunu duyunca;
“Evliyâya eğri bakma, Kevn ü mekân elindedir.
Mülke hükmün süren oldur, iki cihân elindedir.
Sen ânı şöyle sanursun; sencileyin bir âdemdir,
Evliyânın sırrı vardır, gizli âyân elindedir...”
diyerek, velilerin cenâb-ı Hak katındaki değerine işâret etti. O talebe de tövbe etti...
Ahmed Sârbân hazretlerinin çok huysuz ve geçimsiz bir hanımı vardı.
Efendisini görmeye gelenlere içeriden; “Siz bu adamdan ne meded umuyor ve ne hayır bekliyorsunuz?” diyerek bağırırdı...


“KIYMETİNİ BİLEMEDİM!..”
Bir gün bu mübarek zatın talebeleri “Nasıl oluyor da hocamız böyle bir hanımla yaşayabiliyor?” diye düşündüler.
Onların bu düşüncelerini anlayan mübarek, şu cevâbı verdi:
“Benim böyle bir kadına tahammül etmem, nefsânî değildir.
Bu, talebelerimize verdiğimiz bir derstir. Maksat, çirkin huylu insanlarla da iyi geçinmektir. Sizin elinizdeyse nefsinizi içinizden atın bana öyle gelin. İşte bu kadar!..”
Ahmed Sârbân hazretleri 1545 (H.952) yılında vefât etti. Doğum yeri olan Hayrabolu’da adına yaptırılan türbenin hazîresine defnedildi.
O huysuz hanım, beyinin kıymetini vefâtından sonra anladı ve gece-gündüz; “Ah ah! Yazık çok yazık ki, ben senin kadrini, kıymetini bilemedim” diyerek ağlardı...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:10:06
Garip Ali ve padişahın kızı


Zamanın padişahının kızına sevdalanan Garip Ali adında saf bir genç, kafasını bir oraya vuruyor olmuyor, bir bu yana vuruyor olmuyordu...
Onu seven ve acıyanlar “Sen bir de Ali Heytî hazretlerine git be Ali’m” dediler.
O da, umutsuz, bîçare Ali Heyti hazretlerine vardı, meramını anlattı.
O mübarek de dinledi ve;
-Ali, ben ne dersem yapmaya razı mısın, Padişahın kızına ulaşabilmek için, dedi. Garip Ali gözlerini dört açarak dedi ki:
- Efendim, siz bu işi hâlledin, ne dilerseniz yaparım, uğruna her şeye hazırım.
-Ben ne dersem yapacaksan bu iş olur; hem de itirazsız...
Ali derhal kabul etti bu şartı.


ISSIZ MAĞARA GÜNLERİ...
Ali Heyti hazretleri, Garip Ali’yi bir dağın tepesindeki mağaraya götürdü.
Issız bir yerdi orası. Ona şu tembihte bulundu:
-Şu kayanın üstüne otur ve kim gelirse gelsin, ne olursa olsun kesinlikle umursamadan sadece “Allah” de!
Garip Ali söylenene uydu: “Allah, Allah, Allah...” demeye başladı...
Haftada bir Ali Heyti hazretleri ona yemek getiriyordu. Ali, Ali Heyti hazretlerini her gördüğünde;
-Hani, nerede? Padişahın kızı ne oldu, niye gelmedi? diye soruyor; her defasında “Sabret, sen sadece Allah de!” cevabını alıyordu...
Ali’nin namı şehre yayılmaya başladı, civardan geçen kervanların haber vermesiyle Garip Ali, “Memleketin uzağından gelmiş, ıssız bir mağaraya sığınmış bir büyük Allah dostu, hiç durmadan Allah diyen bir velî” olarak şehirde anılmaya başlanıldı.
Öyle ki, onun hakkında, nice kerametleri söylendi, nice kişiler onun nefesinin tesirinden bahsetmeye başladılar...
Bu arada Ali Heyti hazretleri yine âdeti üzere Ali’nin yanına haftada bir uğruyor, yemek götürüyor ve ona “Az kaldı, bekle, Allah de” diyordu...


GÜNLERDEN BİR GÜN...
Günlerden bir gün, Padişahın kızı hastalandı. Memleketin bütün tabibleri çaresiz kaldılar hastalık karşısında... Dediler ki Padişaha:
-Efendim zamanımızın büyüklerinden Allah dostu bir Ali Heyti hazretleri var, bir de ona soralım; bu hastalık karşısında biz nâçar kaldık...
Padişah, o mübarek zatı davet etti huzuruna. Meramını anlattı...
Ali Heyti hazretleri, Padişaha nasıl bir yol gösterecekti acaba?!. Yarını bekleyelim...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:10:32
“Buraya gelenleri muradına kavuştur”


Dün bahsettiğimiz gibi, Ali Heyti hazretleri hemen Garip Ali’nin bulunduğu mağaraya gitti ve ona:
-Evladım, Padişah maiyetiyle senin yanına geliyor.
Sana ne teklif ederse etsin sakın kabul etme! Ancak kızının zevceliğini teklif ederse hemen kabul et, dedi.
Garip Ali gelişmelerden memnundu. Demek ki sevdiğine kavuşmak üzereydi!..


PADİŞAH, GENCE İMRENDİ
Padişah maiyetiyle birlikte mağaraya geldi. Bir derviş, hararetle “Allah, Allah” diyor. İmrendi ona.
Ali Heyti hazretleri, Padişahın meramını aktardı Garip Ali’ye.
Zavallı kızının rahatsızlığından, bütün halkın üzüntülü olduğundan ve şifanın belki onun duası vesilesi ile Allah’tan gelebileceğinden bahsetti...
Ali, yüreği yanmış bir halde, sevdiğinin ızdırabını ciğerlerinde hissetmesine rağmen, Ali Heyti hazretlerine verdiği sözü unutmadı ve sadece “Allah, Allah” dedi. Ali Heyti hazretleri Padişaha dönerek:
-Padişahım gördüğünüz gibi, sadece Allah diyor, ona hediye verseniz iltifatını celbetmek için, bize yüzünü dönmesi için, dedi.
Padişah, mülk hediye etmek istedi, makam teklif etti, Garip Ali her teklifte “Allah” dedi... Ali Heyti hazretleri Padişaha yaklaşarak:
-Padişahım bir de kerimenizin izdivacını teklif etseniz, dedi. Padişah hiç tereddüt etmeden Ali’ye döndü ve:
-Kızımı, biricik kerîmemi nikâhınıza alır mısınız? dedi.
Garip Ali şokta! Yanlış mı duymuştu yoksa! Padişah ona, kızı Selma’nın nikâhını teklif ediyordu ha!
Nasıl bir hâl bu aman ya Rabbî! Bir Garip Ali, emeli için kırk gün Allah dedi ve emeline kavuştu...

“HAKİKİ SEVGİLİ SENSİN!”
Garip Ali düşündü, içlice düşündü, içine konuştu, içinde kavruldu, yandı:
“Ben ki bir kız için, sevdam için kırk gün sadece Allah dedim; emelime kavuştum...
Ya Rabbî! Ya senin için, şanın için ‘Allah’ deseydim?!.
Sen her bir emelden öte, en ötede en yakında hakiki hükümdar ve Sevgilisin... Ey şanı Yüce... Garip Ali’nin de, Padişahın da Rabbi...”
Garip Ali açtı ellerini ve herkesin duyabileceği bir sesle;
“Ya Rabbî! Buraya gelenleri muratlarına kavuştur! Benim muradım ise hemen sana kavuşmaktır” dedi ve “ALLAH” diyerek oracıkta ruhunu teslim etti...
Bir Allah adamıyla istişarenin neticesinde ebedi saadete kavuştu..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:10:50
“Sultânü’ş-Şuarâ” Bâkî Efendi


Bâkî Efendi, on altıncı asrın büyük âlim ve şairlerindendir.
Devrinde “Sultânü’ş-Şuarâ” lâkabıyla anılan, şöhreti daha sonraki asırlarda da devam eden ve bugün divan şiirinin en büyük 5-6 üstadından biri olarak kabul edilen Bâkî’nin ası adı Mahmud Abdülbâkî’dir.
Fatih Câmii müezzinlerinden Mehmet Efendinin oğludur...


SARAÇ ÇIRAĞI İDİ...

1526 yılında doğan Bâkî Efendi, fakir bir ailenin mensûbu olması dolayısıyla, çocukluğunda saraç çıraklığına verilmiş,
fakat okumak ve öğrenmeye karşı içindeki büyük arzu ve heves taşıdığı için medreselere devam imkânı bulmuş iyi bir tahsil görmüştür.
Medresede talebe iken şiir söylemeye başlayan Bâkî Efendi, henüz 18-19 yaşında iken İstanbul şairleri arasında bir mevki kazanmış ve dikkati çekmiştir.
Bâkî’nin üstadı, Bayezıd Camiinde tanıştığı Zâtî’dir. Bâkî, hocası Mehmet Efendi için nazım ettiği “Sünbül” redifli kasideyle geniş şöhrete ermiştir.

Bâkî, daha sonraki dönemde Kânunî Sultan Süleyman’ın yakın alaka ve iltifatını kazanmış, bu devirde refaha ve bütün İmparatorluğa yayılan bir şöhrete ermiştir.
Fuzûlî’nin Bağdat civarında yaşaması ve Azeri Türkçesiyle yazması dolayısıyla XVI. asır Türkiye’sinin ve Osmanlı Türkçesinin en büyük şairi vasfını ve şöhretini kazanmış olan Bâkî, divan şiirine yeni bir ses getirmiştir.

İlmiye sınıfının bütün derecelerini geçip Rumeli Kazaskerliği de yapan ve artık Şeyhülislâmlık makamına gelebilecek olan Bâkî Efendi,
o devrin en büyük âlimlerinden İbni Kemalpaşa ve ondan sonra da Ebussuud Efendinin şeyhülislam olmalarıyla meşihat makamına gelemez ve onlar gibi hizmet veremediği için üzülür...


BÂKİ KALAN BU KUBBEDE...

Bâkî Efendi bu dünya hayatının gayesini şu beyitle çok güzel özetlemiştir:

“Âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”


Her şeyin gelip geçici olduğu bu fani dünyada, insanın, kendisini hatırlatacak, iyi bir şekilde anılmasını sağlayacak işler yapmış olmaktan başka geride bir miras bırakmasının önemine ve bunun dışında her şeyin zaman içinde yok olup gideceğine dikkat çekmiştir...

1600 yılında Kazaskerlik görevinde iken vefat eden Bakî Efendinin cenaze namazını Fatih Camii’nde Şeyhülislâm Sun’ullah Efendi kıldırır ve Edirnekapı Kabristanına defnedilir.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:11:12
“Şimal yıldızı” Dehkan Killetî


Şeyh Dehkan Killetî, Maveraünnehir’deki yaşamış olan evliyanın meşhurlarındandır.
Menkıbeleri Reşahat isimli eserde anlatılır. Doğum ve vefat tarihleri hakkında bir bilgi yoktur. Buhara’da yaşamış ve orada vefat etmiştir...

Hakîm Tirmîzî’nin naklettiği bir hadiste belirtildiği gibi, evliyânın bir kısmı İbrahim aleyhisselam, bir kısmı Mûsâ aleyhisselam, bir kısmı İsâ aleyhisselam, bir kısmı da Muhammed aleyhisselamın fıtrat ve meşrebinde olur.
Mahmûd İncirfagnevî hazretleri, Tabakat kitaplarının ifadesine göre, mânâ ayağı Hazreti Mûsâ’da olan, O’nun fıtrat ve meşrebinde bulunan bir veliydi...


PEK ÇOK TALEBE YETİŞTİRDİ
Abdülhalık Goncdüvânî hazretlerinin halifelerinden Hâce Evliyâ-i Kebîr, Hâce Abdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretlerinin huzûrunda, sohbet ve hizmetinde bulunmakla çok yüksek derecelere kavuştu.
Onun, Ahmed Sıddîk’tan sonra ikinci halîfesi oldu. Pekçok talebe yetiştirdi...
Hâce Evliyâ-i Kebîr hazretleri, vefâtına yakın, kendisine halîfe olarak talebelerinden dört tânesini seçerek bildirdi.
Bunların isimleri; Hâce Zekî Hudâbâdî, Hâce Sukümânî, Hâce Garîb ve birisi de; aşağıda bir menkıbesini anlatacağımız Hâce Dehkân-ı Kılletî’dir.

Anlatıldığına göre Evliyâ-i Kebîr Buhârî’nin talebesi olan Şeyh Dehkan Killetî hastalanmıştı. Mahmûd İncirfagnevî hazretleri, onun ziyaretine gitti.
Şifa dileklerinde bulunduktan sonra huzurundan ayrıldı. İncirfagnevî hazretleri çıktıktan sonra Şeyh Dehkan hazretleri şöyle dua etti:


“BİR VELÎ KULUNU GÖNDER!”

“Allahım, ölümüm yaklaştı. Ölümüm sırasında velî kullarından birini gönder de bana yardım etsin, işimi kolaylaştırsın.”

Şeyh Dehkan hazretleri duasını tamamlar tamamlamaz Mahmûd İncirfagnevî hazretleri tekrar içeri girdi ve; “Ölünceye kadar sana hizmete geldim” dedi ve vefat edene kadar yanından ayrılmadı.

Kısa bir zaman sonra da Şeyh Dehkan Killetî hazretleri ruhunu teslim etti.
Kabri, Buhara’nın şimalinde (kuzey), şehre on kilometre kadar uzaklıktaki Kıllet köyündedir..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:11:30
Âmir oğullarından Evs bin Hârise


Abdurrahmân Cevzî, Hanbeli fıkıh âlimidir. 1114’te doğup, 1202’de Bağdat’ta vefat etti. “Ebül-ferec ibni Cevzi” adı ile meşhurdur.
Tefsir, hadis ve Hanbeli fıkıh ve tarih bilgilerinde derin âlim idi. Yüzden fazla kitap yazdı. “El-mugni” tefsiri meşhurdur...



HASETLERİNDEN İNANMADILAR!

Abdurrahmân Cevzî hazretleri nakletmiştir:
Nemle “radıyallahü anh” babası Ebû Nemle’den şöyle rivâyet etmiştir:
Benî Kurayzâ Yahûdîleri Muhammed aleyhisselâm gelmeden önce, Onun vasıflarını kitaplarında ders olarak okuturlardı.
Çocuklarına Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sıfatlarını, isimlerini ve Medîne’ye hicret edeceğini devâmlı anlatarak öğretirlerdi.
Muhammed aleyhisselâma peygamberliği bildirilince ve Medîne’ye hicret edince hasetlerinden inkâr ettiler...
Yine Abdürrahmân Cevzî şöyle bildiriyor: Katâde “radıyallahü anh” şöyle demiştir:
Yahûdîler, Hazret-i Muhammed ile müşrik Arablara karşı yardım beklerlerdi ve şöyle duâ ederlerdi:
‘Yâ Rabbî! Tevrât’ta geleceğini ve vasıflarını okuduğumuz ümmî peygamberi gönder. Arab müşriklerini cezâlandırsın ve öldürsün!’
Muhammed aleyhisselâm zuhûr edince, Onun Yahûdîlerden olmadığını görerek haset ettiler ve kabûl etmeyip, kâfir oldular.
Ama O’nun, hangi milletten olduğuna bakmayıp, âlemlere rahmet olarak gönderildiğini inkâr etmeyenler de vardı...
İşte, Peygamber Efendimizden önce yaşamış ve O’nun geleceğini müjdelemiş olanlardan biri de Âmir oğullarından Evs bin Hârise idi.
Kavmine O’nun geleceğini söyler ve eğer o zamana yetişirlerse O’na iman etmelerini tavsiye ederdi.
Bu zat ölmek üzere idi. Akrabâları yanında toplandılar ve ona;
“Gençliğinde evlenmedin. Mâlik’ten başka oğlun yoktur. Hâlbuki kardeşinin beş oğlu vardır” dediler. Evs bin Hârise onlara şöyle dedi:
“Allahü teâlâ ateşi taştan çıkarmaya kâdirdir. Benim neslimi de Mâlik’ten çoğaltır.”



“ONA YARDIM EDİNİZ!”

Sonra yüzünü oğlu Mâlik’e döndürdü ve vasiyetini yaparak, birkaç da beyit okudu. Son iki beyiti şöyledir:

“Âl-i gâlib neslinden bir Peygamber çıkacak,
Zemzem ile Hacerin arasında duracak.
Bütün şehir halkıyla Ona yardım ediniz,
Ey Âmiroğlulları, saadet Ona yardımda olacak.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:11:55
Tâbiinin büyüklerinden Râbi bin Huseym


Râbi bin Huseym, Tâbiinin büyüklerindendir. Kûfe’de yaşamıştır. Kıymetli nasihatleri vardır... Bir gün oğlu dedi ki:
-Babacığım! Annem sana güzel bir tatlı yaptı, hemen getireyim mi?
-Getir evladım, dedi. Çocuk onu getirmek için odadan çıkınca kapıyı bir dilenci çaldı. Adam, elbiseleri yırtık, orta yaşta, salyası çenesine akmış birisiydi. Hazreti Râbi;
-Onu içeri alın, dedi.


“O BİLMİYORSA, ALLAH BİLİYOR!”

Babası oğluna, tepsiyi dilencinin önüne koymasını işaret etti. Çocuk denileni yaptı. Adam tepsinin yanına geldi. Büyük büyük lokmalarla yutmaya başladı. Tepside hiç tatlı kalmadı. Oğlu;
-Babacığım, annem emek çekti bu tatlıyı senin için yaptı, ancak, sen onu ne yediğini bilmeyen bu adama yedirdin, dedi. Babası da;
-Yavrum, o bilmiyorsa Allah biliyor ya... dedi ve arkasından da şu âyet-i kerimeyi okudu:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe elbette erişemezsiniz.”
Râbi bin Huseym hazretleri bir gün de buyurdu ki:
“Ölümü çok anınız çünkü o sizin beklemekte olduğunuz, ortada görünmeyen bir şeydir.
Ortada olmayan şey uzun süre ortadan kaybolursa artık onun dönmesi yaklaşmış demektir ve bunun üzerine sahipleri onu beklemeye başlarlar...”
Bu sözleri söyledikten sonra ağladı ve şunları söyledi:

“Yarın, yer sarsılıp üzerindeki her şey yıkıldığı zaman...
Melekler sıra sıra dizilip, Rabbinin emri geldiği zaman ve o gün cehennem ortaya konduğu zaman ne yaparız?”



“BABANA İYİLİK, HAYIR GELDİ”
Arkadaşları anlatıyor:
“Bir gün, yanımızda Râbi bin Huseym de olduğu halde Abdullah İbn Mesud’la birlikte dışarı çıktık.
Fırat Nehrinin kenarına geldiğimizde, ateşi tutuşmuş büyük bir tuğla ocağına rastladık.
Oradan kıvılcımlar uçuşuyordu. Dilim dilim alevler yükseliyordu. Rabî, ateşi görünce olduğu yerde kaldı.
Onu şiddetli bir titreme aldı ve şu âyet-i kerîmeyi okudu:
(Bu ateş, onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanarak, dar bir yerden atıldıkları zaman, orada, yok olup gitmeyi isterler! Bir kere yok olmayı değil, birçok kere yok olmayı isteyin, denir.)
Daha sonra bayılıp yere düştü. Ayılıncaya kadar başında beklediler ve sonra evine getirdiler...
Ölüm döşeğindeyken kızı ağlamaya başladı. Ona, “Kızım! Niçin ağlıyorsun? Babana iyilik, hayır geldi” deyip ruhunu teslim etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:12:24
Kuzey Afrika Fatihi Ukbe bin Nafi


Ukbe bin Nafi, Hazret-i Muaviye (radıyallahü anh) zamanında İfrîkıyye (Kuzey Afrika) Valisi idi.
Tunus’ta Kayrevan şehrini inşa eden meşhur mücahittir. Yezid’in halifeliğinin ilk yıllarında ikinci defa Kuzey Afrika Valiliğine tayin edilmişti.
Ukbe, Kayrevan’a varır varmaz ordusunu toparlayıp Müslümanlarla sürekli savaş halinde olan Bizanslılarla şiddetli çarpışmalara girişti...


KARANIN BİTTİĞİ YER!..

Cihad harekâtını kesintisiz sürdüren Ukbe bin Nafi, batıya doğru ilerleyerek Tanca civarında Atlas Okyanusu’na dayandı.
İşte o zaman şu tarihî sözünü söyledi:
“Ya Rabbi! Eğer önüme çıkan şu deniz olmasaydı, senin yolunda cihad ederek daha ileri giderdim!”
Ukbe bin Nafi, karanın bittiği yerden geri döndü. Bizanslılar ve yardımcıları olan Berberîler, ondan korkarak yolundan kaçtılar.
Dönüş sırasında Maü’l-Feres diye anılan yerde konaklama yapıldı. Meğer bu bölge susuz bir yermiş.
Herkes susuzluktan neredeyse ölecek duruma gelmiş. Ukbe bin Nafi iki rekat namaz kıldı, suya kavuşmak için Allah’a dua etti.
O sırada Ukbe’nin atı ön ayaklarıyla yeri eşelemeye başladı. Ortaya çıkan bir kaya parçasının yanında sular fışkırıverdi...
Ukbe herkesi suya çağırdı. Durumu görenler çevredeki kumlukları kazarak birçok su kaynağı buldu.
Kana kana su içtiler. Buraya “Atın Suyu” anlamında “Maü’l-Feres” denildi...
Ukbe hazretleri, bu dönüş yolunda Tunus’un merkezi Kayrevan’a yaklaşmış, sekiz günlük bir mesafe kalmıştı.
Ortada kendisine karşı koyacak bir düşman gücü kalmadığını zannederek, ordusunun büyük kısmını serbest bırakıp ileri taraflara gönderdi.
Kendisi de az bir askerle Tehuze şehrine gitti. Bizanslılar da yanındaki askerlerin azlığını görünce, ona karşı savaşa başladılar.


BERBERÎLER ŞEHİT ETTİ
Berberîler içinde Müslüman olmuş, çevresinde sözü dinlenen ve çok saygı gösterilen Küseyle isminde bir adam vardı.
Ukbe Vali olarak gelince o adamın muhtemelen aşırı hırslı olduğunu düşünerek, yapılan uyarıları dinlemeden onu koyun kesip yüzmeye mecbur bırakmıştı.
Maksadı, adamın halk nazarındaki itibarını düşürmekti. O zaman eline bulaşan kanı sakalına süren Küseyle, ilk fırsatta isyan etmeye karar vermişti.
Bu adam nihayet sayıca hayli çok olan adamlarını toparlayıp Bizanslıların da desteğiyle ayaklandı.
Kahraman Ukbe ve arkadaşları şehit edildi. Ukbe’nin son arzusu da zaten şehit olmaktı...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:13:00
Gazze’den doğan güneş İmâm-ı Şâfiî


Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden Şâfiî mezhebinin kurucusu olan İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin anne ve baba tarafından soyu Peygamber efendimizle birleşmektedir.
Dördüncü dedesi Şâfiî’nin ismine nisbetle ona da “Şâfiî” denilmiştir...
767 (H.150) senesinde Kudüs civârında Gazze’de doğdu. 820 (H.204) senesinde Mısır’da vefât etti...


YEMEN’DE KADILIK YAPTI

Bu mübarek zat daha beşikteyken, babasının vefât etmesi üzerine annesi onu Mekke’ye götürmüştür.
Dokuz yaşındayken Kur’ân-ı kerîmi ezberledi.
Sonra ilim tahsiline başlayıp, Mekke’de bulunan büyük hadis âlimlerinden yazmak ve ezberlemek suretiyle hadis öğrendi...

İmâm-ı Şâfiî yirmi yaşlarındayken, İmâm-ı Mâlik hazretleri onu himâyesine alıp dokuz yıl müddetle ilim öğretti.
İlimde yüksek bir seviyeye ulaşan Şâfiî, Mekke’ye dönünce Mekke’ye gelen Yemen vâlisi onu Yemen’e götürüp kâdılık vazifesi verdi.
Beş yıl kadar bu görevi yaptıktan sonra tekrar Bağdat’a giderek ilmini ilerletmek için İmâm-ı Azam’ın talebesi olan İmâm-ı Muhammed’den ders almaya başladı.
İmâm-ı Muhammed onu kendi himâyesine alıp yazmış olduğu kitaplarını okutmak suretiyle Irak’ta tedvin edilen (düzenlenen) fıkıh ilmini ve Irak’ta meşhur olan rivâyetleri öğretti.

İmâm-ı Şâfiî hazretleri, dîn-i İslâma hizmet uğrunda tükettiği hayâtının son anlarını, Kur’ân-ı kerîmi dinleyerek geçirmiştir.


GÜNDE BİR HATİM OKURDU

Ömrünün sonuna kadar her gün bir hatim olmak üzere, ayda otuz hatim okurdu.
Ramazân-ı şerîfte ise gece ve gündüz birer hatim olmak üzere, altmış hatim okurdu.
Mısır’da bir cumâ gecesi vefâtının yaklaştığı sırada tâkatsiz kalmıştı. O bu hâlde iken, talebesi Ebû Mûsâ Yûnus bin Abdüla’lâ yanına girmişti. Ona;
“Ey Ebû Mûsâ, bana Kur’ân-ı kerîmden Âl-i İmrân sûresinin yüz yirminci âyet-i kerîmesinden sonraki âyetleri yavaş yavaş oku!” buyurdu.
O da okumaya başladı. İmâm-ı Şâfiî, okunan âyet-i kerîmelerin mânâlarına dalmış, derin bir huşû içinde dinliyordu.
Son nefeslerini vermek üzere iken, hâlini sordular. “Dünyâdan göçüyorum... Artık ondan ayrılıyorum... Ümit şerbetini içiyorum... Kerîm olan Rabbime gidiyorum” dedi ve bir müddet sonra da vefat etti.
Kahire’de el-Mukattam Dağının eteğindeki Kurâfe Kabristanına defnedildi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:13:22
“Onun başını bana verin!”


Kerametler menbaı Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, evliyânın büyüklerindendir.
“Gavs-ül-a’zam”, “Kutb-i Rabbânî”, “Sultân-ül-evliyâ” ve “Kutb-i a’zam” gibi lakabları vardır.
İran’ın Geylân şehrinde 1078 (H.471)’de doğdu. 1166 (H.561)’da Bağdad’da vefât etti.
Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost’tur. Hazret-i Hasanın oğlu Hasan-ı Müsennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır.
Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîftir.
Vefatından sonra da çok kerameti görüldü...
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Kâdiriyye tarîkatının kurucusudur.
Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Kıymetli nasihatleri vardır. Buyurdu ki:


“YAZIKLAR OLSUN SANA!”

“Yazıklar olsun sana! Cehennemlik işler yapıyor, cenneti umuyorsun.
Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve kendinin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar...
Yaratan şu ömrü sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğinin, heveslerinin peşinde ömrünü tükettin.
Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları Yaradanın rızasına uygun yolda kullan...”

Bu mübarek zatın vefatından senelerce sonra, bir gün günahkâr adamın biri, sarhoş bir vaziyette Dergahının yanından geçerken, içeriden gelen seslere kulak kabartır.
Sonra burada ne oluyor diye dayanamayıp dergahın penceresinden kafasını içeriye uzatır.
Bakar ki dervişler ilimle meşguller. Bir müddet sevgiyle onları seyrettikten sonra yoluna devam eder...


“BEDENİ DE SİZİN OLSUN!”

Fakat yolda ecel gelip ruhunu teslim eder. Adamı defnederler. Azap melekleri gelip adamı alırlar.
Tam cehenneme atacaklarken bir ses “Durun, onun başı benimdir” der. Melekler bakarlar ki, sesin sahibi Abdülkadir-i Geylani hazretleri. Mübarek buyurur ki:
“Onun başı benim dergahımdan içeri girdi. Bizim dergahımıza giren, ateşte yanmaz. Başını bana verin gerisini ne yaparsanız yapın!..”
Bunun üzerine melekler, “Başını alırsanız, bedeni de sizin olsun” derler.
Adamcağız böylece, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin dergâhındaki talebelere kısa bir müddet sevgiyle bakmasının mükafatını görür..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:13:47
Osmanlı devlet adamı Râmî Mehmed Paşa


Râmî Mehmed Paşa, Osmanlı sadrâzamlarındandır. 1654’te İstanbul Eyüp’te doğdu.
Terâzici Hasan Ağa adında birinin oğludur. İlk tahsilini Eyüp’te yaptıktan sonra Reîs-ül-Küttaplık Kalemine kâtip olarak girdi.
Bu sırada şiire istidadı sebebiyle Nâbî ve Sâmî gibi devrinin büyük şâirlerinin meclisine devam ederek yükseldi.
İtaatkâr manasına gelen “Râmî” mahlasını aldı. 1686’da Dîvân-ı Hümâyûn Kalemine girdi.
Divan işlerindeki geniş bilgisi ve mahâreti göz önünde bulundurularak, 1690 yılında Beylikçiliğe tâyin olundu.
Yıllarca bu vazîfede bulunduktan sonra, 1696’da Acem Bekr Efendinin yerine Reis-ül-Küttab oldu...


PADİŞAHIN İLTİFATINI KAZANDI

Karlofça Antlaşması için yapılan görüşmelere murahhas olarak katılan Râmî Mehmed Paşa, bu müzâkerelerde gösterdiği başarılarından dolayı, pâdişâhın iltifâtını kazandı.
1703’te Daltaban Mustafa Paşanın yerine sadrâzam oldu. Yedi ay kadar sadârette kalan Râmî Mehmed Paşa, pek çok ıslahat hareketlerinde bulundu.

Harpler dolayısıyla bozulmuş olan mâlî durumu düzeltti, ancak 1703’te İkinci Mustafa Hanın tahttan indirilmesiyle sonuçlanan “Edirne Vakası” ile görevinden alındı.
Önce Kıbrıs (1703) ve arkasından Mısır Vâliliğine getirildi. Bu görevdeyken halkın hoşnutsuzluğu sebebiyle azlolunarak Rodos’a, sürgüne gönderildi...

Râmî Mehmed Paşa, çalışkan, geniş mâlumat sâhibi, mâlî işlerde ehliyetli ve gayretli bir devlet adamıydı.
Arapça ve Farsça bilir, divan edebiyatında seçkin bir üslûp üstâdı olarak tanınırdı.
Bursalı Mehmed Tâhir onun için; “Şiirde Nef’î ve Nâbî derecesinde, en büyük simâlardan olmasına rağmen, lâyık olduğu şöhreti bulamamıştır” demektedir...


PEK ÇOK ESERİ VARDIR

Râmî Mehmed Paşanın başarılı gazellerinin yer aldığı bir Dîvân’ı, Karlofça Sulh Müzâkerelerini bütün teferruâtı ile anlatan “Karlofça Sulhnâmesi” ve 1400 kadar resmî yazının toplandığı Münşeât’ı başlıca eserleridir.

Rodos’ta iken, 1704’te vefatından dört gün evvel şu gazeli söylemiştir:

“Mahv olmadayız za’f ile pirâhenimizden
Çekmez mi dahi destini gam pirâhenimizden
Lâyık mıdır ey gonce-i gülzâr-ı letâfet
Lebrîz-i tebessüm olasın şîvenemizden?
Biz mûrçe-i harmen-i sahrây-ı gilâlız
Pâymal oluruz dürr olıcak meskenimizden
Ârâyiş-i çün verd-i tahammül ola Râmî
Gitmezse ne gam mürg-i elem gülşenimizden...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:14:10
Kaptan-ı derya Hayreddin Paşa


Barbaros Hayreddin Paşa, büyük Osmanlı Kaptan-ı deryasıdır.
1466’da bir rivayette de 1483 yılında doğdu. Asıl adı Hızır’dı.
Din ve devlet yolunda yaptığı büyük işlerden dolayı Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından, dine hayrı dokunan manasına gelen “Hayreddin” ismi verildi.
Doğu Akdeniz kıyılarındaki kavimler tarafından “Kızıl sakallı” manasına gelmek üzere “Barbarossa” diye tanınmaktadır...
Hayreddin Paşanın kardeşleri Oruç ve İlyas da denizci idi. Venediklilerin korkulu rüyasıydı.
Preveze’de Haçlıların büyük amirali Andrea Dorya’yı kesin bir yenilgiye uğrattı. Kuzey Afrika’yı fethetti ve Osmanlı Devleti’ne kattı.
Endülüs Müslümanlarının imdadına koştu.


“DENİZİN REİSİ VEFAT ETTİ”

Osmanlı Kaptan-ı Deryalığı’na tayini için Halep’teki Sadrazam ile buluşmaya gitti.
Makbul İbrahim Paşa’ya “Amerika’ya gitmeyi teklif etti”. Fakat kabul ettiremedi. 1544’te İstanbul’a döndü.
İstanbul’da iki sene yaşadıktan sonra 4 Temmuz 1546’da Beşiktaş’taki sahil sarayında vefat etti.
Ölümüne ebced hesabı ile “Mate reis-ül-bahr” (Denizin Reisi vefat etti. H. 953) tarihi düşürülmüştür...
Hayatı denizlerde geçen Barbaros Hayreddin Paşa, dinine bağlı, kâmil bir Müslümandı.
Rumca, İtalyanca, Arapça, Rusça, İspanyolca gibi dilleri çok iyi konuşurdu. Osmanlı Devleti’nin sınırlarını Fas’a kadar uzattı. Beşiktaş’ta bir medrese inşa ettirdi.
Serveti ile, İstanbul’un muhtelif semtlerinde hanlar, hamamlar, konaklar, evler, değirmenler, fırınlar yaptırarak, gelirlerini hayır kurumlarına ve kurduğu medresede kalan öğrenci ve muallimlerin masraflarına tahsis etti.
Vasiyetine göre 30 büyük harp gemisini ve en seçkin 800 esirini Kanuni Sultan Süleyman’a, servetinin bir kısmını Beşiktaş’taki cami, türbe ve başka hayrâtının bakım ve vakıflarına ayırmış, bir kısmını akrabalarına paylaştırmıştır...



“BEN DENİZDE OLSAM...”
Son anlarında, ölüm döşeğinde bile gözü denizlerde idi.
Havayı kontrol ediyor, “Ben denizde olsam yelkenleri indirirdim” gibi şeyler söylüyordu. Nihayet, vasiyet etti:
“Öldüğüm zaman beni deniz sesi işitecek bir yere defnediniz...”
Nitekim öyle oldu, Beşiktaş’taki türbesinde sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:14:28
Bahri Dede ve Zigetvar’ın fethi


Avusturya arşidükü Maksimilyan, İstanbul Antlaşması’nı bozmuş, vergisini ödememiş üstelik de Erdel’e girmişti.
Bunun üzerine, Kanuni Sultan Süleyman Han hasta olmasına rağmen savaşa karar vermişti...
Hedef Viyana idi ancak önce Zigetvar fethedilmeliydi...
Kânûnî Sultan Süleymân Han, Zigetvar Seferine çıkmadan önce hazırlıklarını tamamlayıp, evliyâ kabirlerini ziyâret edip zafer için duâ etti...
Ayrıca hayatta olan evliyâ ve ulemâdan da duâ istedi. Devrin meşhûr evliyâsı olan Bahri Dede’den de duâ istemişti.
Ayrıca kendisine, fakirlere muhtaçlara dağıtır diye bir kese içinde bin altın gönderdi...


“SAVAŞA BEN DE KATILACAĞIM”
Bahri Dede Kânûnî Sultan Süleymân Hanın gönderdiği hediyeyi kabul edip bir yere sakladı. Sonra savaşa kendisinin de katılacağını haber verdi...

Nihayet ordunun hareket günü gelmişti. Bahri Dede de “Ordu-yi hümayun”la yola çıktı.
Böyle evliyâ bir zâtın aralarında bulunması pâdişâh, komutanlar ve askerler için büyük bir ümit ve moral oldu...
Zigetvar Kalesi kuşatılıp peş peşe iki taarruz yapılmasına rağmen kale fethedilemedi.
Ordunun içinde büyük bir mânevî destek olan Bahri Dede, kalenin fethedileceğini müjdeledi ve zafer için çok duâ etti...
Nihâyet üçüncü defâ büyük bir taarruz yapıldı. Bu taarruz sırasında şiddetli yağmur yağdığı için arâzi çamur ve bataklık hâlini almıştı.
Her şeye rağmen Bahri Dede gibi evliyâ bir zâttan fetih müjdesi almışlardı. Bu sebeple büyük bir azim içinde idiler...


KALE FETHEDİLMİŞTİ; ANCAK!..

Yeniçeri bölükbaşısı abdest alıp vasiyetini yazdı. Merdivenlerle kaleye tırmanıp mazgallardan birine humbara yerleştirip fitilini ateşledi.
O anda düşmanın hücûmuna uğrayan yeniçeri bölükbaşısı şehit düştü. Fakat ateşlediği humbara patlayıp kalede büyük bir gedik açtı.
Osmanlı askerleri bu gedikten dış kaleye, daha sonra da iç kaleye girerek kaleyi fethetti. Ordu zafere ulaştı...
Kânûnî Sultan Süleymân Han bu seferde hastalanıp vefât etmişti. Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, askerin moralinin bozulmaması için padişahın ölümünü askerden gizledi.
Ordu Bursa’ya döndükten sonra, Bahri Dede, sultanın kendine hediye ettiği bin altını sakladığı yerden çıkarıp iâde etti. Kısa bir müddet sonra da vefât etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:14:49
Sultan Alâ’eddin Keykubad’ın rüyası


Bağdad halifesi, Şeyh Şehabeddin Sühreverdi hazretlerini elçilikle Selçuklu Sultanı Alâ’eddin Keykubad’a göndermişti.
Konya’ya ulaştığı sırada Sultan, Gavale kalesine gitmişti. Sultan’ül-Ulema Bahâeddin Veled hazretlerini de birlikte götürmüştü.
Sultan, Sühreverdi’yi de kaleye getirmelerini emretti.
Halifenin elçiliğini ifa ettikten sonra şeyhe, Bahâeddin Veled hazretleri son derece izaz ve ikramda bulundu. Ç
ünkü Sühreverdi de Bağdat’ta Bahâeddin Veled hazretlerine hadsiz hesapsız hizmetlerde bulunmuştu. Bahâeddin Veled hazretleri:
“Sühreverdiler hem Ebubekir’e mensuplar, hem de bizim yakın akrabalarımızdandılar” buyurdu...


ŞAŞKIN BİR HÂLDE UYANDI!..
O gece Sultan Alâ’eddin acayip bir rüya gördü. Şaşkın bir vaziyette uyandı.
Rüyasını Bahâeddin Veled hazretlerine ve Şeyh Sühreverdi’ye anlattı:
“Rüyamda başımın altından, göğsümün ham gümüşten, göbeğimden aşağısının tamamiyle tunçtan, her iki kalçamın kurşun, iki ayağımın da kalaydan olduğunu gördüm...”
Bütün rüya tabircileri, bu rüyanın yüceliğinden hayrette kaldılar.
Şeyh Şehabeddin hazretleri, derhal bu rüyanın tâbirini Bahâeddin Veled hazretlerine havale etti ve hiçbir şey söylemedi. Sultan-ül-Ulemâ, rüyayı şöyle yorumladı:
“Sultanım, sen dünyada oldukça insanlar rahat, temiz yaşayacaklar ve altın gibi kıymetli olacaklar.
Oğlunun zamanı, senin zamanına nispetle gümüş derecesine, oğlunun oğlu zamanında ise tunç mertebesine düşecekler, alçak ve haris insanlar başa geçecekler.
Saltanat üçüncü batna (nesle) geldiği vakit, her taraf karışacak, halk arasında dürüstlük, vefa ve şefkat kalmayacak.
Dördüncü ve beşinci batna eriştiği vakit, Diyâr-ı rûm (Anadolu) tamamiyle harap olacak.
Selçuk ailesi zevale uğrayacak, Moğol istilâsı bütün dünyayı harabeye çevirecek...”


SULTAN DA AĞLIYORDU...
Bunun üzerine Selçuklu Sultanı ve orada bulunanlar ağlayıp sızlamaya başladılar.
O gün Selçuklu Sultanı, Bahâeddin Veled ve şeyh Sühreverdi hazretlerine kıymetli hediyeler verdi.
Diğer âlimler ve fakihlere de bahşişlerde bulundu ve onların da dua etmelerini istedi.
Hakikaten bu rüya, tabir ettikleri gibi çıktı. Sultanı Alâ’eddin Keykubad kısa bir zaman sonra vefat etti ve memleket karışıklıklar içinde kaldı.
Sonra da Moğollar Anadolu’yu istila ederek büyük bir kaos başladı..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:15:13
Hazreti Davud’un cennet arkadaşı


Davud aleyhisselam bir gün, Allahü tealadan Cennet arkadaşının kim olduğunu sual etti.
Allahü teala da ona Yunus aleyhisselamın babası Metta’nın kendisine Cennette arkadaş olacağını bildirdi.
Hazreti Davud, bunu öğrenince hemen oğlu Süleyman’la (aleyhimesselam) birlikte Metta’nın yaşadığı bölgeye gittiler.


ONLARI EVİNE GÖTÜRDÜ...
Oradakilere “Metta nerededir?” diye sorunca onun odun pazarında olduğunu öğrendiler. Oraya gidip biraz beklediler.
Çok geçmeden Metta, başı üzerinde bir miktar odunla geldi. Allah’a hamd ettikten sonra şöyle dedi:
-Kim helal parayla helal odun almak ister?
Orada bulunanlardan biri onun odunlarını aldı. Bu sırada Hazreti Davud ve oğlu Süleyman selam verip, hal ve hatırını sordular.
Metta, onları evine götürdü. Odun parasıyla bir miktar buğday aldı.
Sonra onu un yapıp hamur etti ve pişirmek için bir ateş yaktı ve hamuru ateşin üzerine bıraktı. Ekmek pişinceye kadar onlarla konuşmaya başladı.
Sonra pişen ekmekten bir miktarını bir tahta tabağa bırakarak üzerine biraz tuz serpti ve bir kap içine de su doldurarak misafirlerine ikram etti.
Kendisi de diz çökerek getirilen ekmeği yemekle meşgul oldular...
Metta “Bismillah” diyerek ağzına bir lokma aldı; onu yuttuktan sonra “elhamdülillah” dedi. Sonraki lokmalarda da bu zikirleri tekrarladı. Sonra yine “Bismillah” diyerek biraz su içti; suyu yere bırakmak istediğinde ise Allah’a hamd etti. Daha sonra şöyle dedi:

ŞÜKREDEN BİR KUL...
“İlahî! Bana bağış ve ihsanda bulunduğun kadar kime bağış ve ihsanda bulunmuşsun?
Bana gören göz, duyan kulak ve sağlam bir beden vermişsin ve beni güçlü kılmışsın; öyle ki hiç dikmediğim ve korumasında hiçbir zahmet çekmediğim bir ağacın yanına gidebildim.
O ağacı benim için bir rızık vesilesi kılmışsın ve bir kimseyi gönderdin de onu benden aldı ve onun parasıyla ekmediğim bir buğdayı aldım ve ateşi bana ram ettin,
onunla ekmek pişirdim, ibadet ve itaatinde güçlü olmam için rağbetle onu yedim. Allah’ım, sana hamd olsun...”
Metta, bu sözleri söyledikten sonra ağladı. Bu esnada Davud aleyhisselam, oğlu hazreti Süleyman’a;
-Oğlum! Kalk gidelim. Ben kesinlikle bu zat gibi Allah’a şükreden bir kul görmedim, dedi. Metta bu ziyaretten kısa bir zaman sonra vefat etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:15:41
Ali bin Heytî’ye cevap veren ölü


Ali bin Heytî hazretleri, Irak evliyâsındandır. Doğum târihi belli değildir.
Irak’ın Heyt beldesinde doğdu. 1168 (H.564) senesinde Rezirân’da vefât ettiğinde yüz yaşını geçmişti...
Küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Ali bin Heytî, Allahü teâlânın ihsânlarına kavuştu.
Tâc-ül-Ârifîn Ebü’l-Vefâ hazretlerinin talebesidir. Abdülkâdir-i Geylânî’ye çok hürmet ve saygı gösterirdi...
Ali bin Heytî bir gün, Irak’ın Nehr-ül-mülk beldesinin bir köyüne gidip sâhibini hiç tanımadığı bir evin kapısını çaldı.
Misâfir kabûl edilmesini ricâ etti. Ev sâhibi de tanımadığı bu yabancıyı kabûl etti...
Ali bin Heytî hazretleri, misafir olduğu ev sâhibine kapının önünde dolaşmakta olan tavuğu işâret ederek;


“BU TAVUĞU KESİN!“
Bu tavuğu tutun ve benim yanımda kesin!” buyurdu. Ev sâhibi îtirâz etmeyip, tavuğu kesti. Bu sefer misâfir;
“Tavuğun karnını yarınız!” deyince, ev sâhibi yine;
“Peki” deyip karnını yardı. Bir de ne görsün! Altın boncuklardan yapılmış bir gerdanlık...
Meğer, ev sâhibi, kız kardeşine altın boncuklardan bir gerdanlık hediye etmiş, kız kardeşi de gerdanlığı iki gün önce kaybetmiş.
Kızın beyi de;
“Bu gerdanlığı bul, yoksa seni öldürürüm!” demiş.
Gerdanlık bulunmayınca, o gece öldürmek üzere kararını verdiğinden, herkes üzüntü içinde bekliyorlarmış.
Gerdanlık bulununca, kadının suçsuz olduğu anlaşıldı. Ali bin Heytî hazretleri, Rezîrân’dan kalkıp buraya kadar gelmesinin sebebini izâh edip;
“Kız kardeşinin temizliği, beyinin kötü niyetini ve Rabbimden, bu durumu açıklamak ve sizi helâk olmaktan kurtarmak için izin isteyerek geldim” buyurdu...


“SENİ KİM ÖLDÜRDÜ?”

Bir başka gün, Ali bin Heytî hazretleri bir yere gidiyordu. Yol üzerinde ellerinde kılıç olan iki topluluk gördü.
Ortada bir ölü vardı. Her iki grup da birbirlerini, bu kimseyi öldürmekle suçluyorlardı.
Ali bin Heytî hâdise yerine gelip, öldürülen şahsın yanına oturdu. Elini alnına koyup;
“Ey Allahü teâlânın kulu! Seni kim öldürdü?” diye sordu.
Bu söz üzerine ölü, Allahü teâlânın izni ile gözlerini açıp, Ali bin Heytî’yi başucunda görünce kalkıp dizüstü oturdu.
Gözlerini kavga yapanların üzerinde gezdirip;
“Beni öldüren kimse filancadır” diyerek ismini ve babasının ismini söyledi, tekrar yere uzandı.
Böylece büyük bir hadise önlenmiş oldu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:16:01
Hayber şehidi Amr bin Ekvâ


Amr bin Ekvâ (radıyallahü anh) Eshab-ı kiramdandır. Kardeşi Seleme bin Ekvâ (radıyallahü anh) Biat-ı Rıdvan’a katılanlardandı.
Hatta o mübarek sahabe, biat etmeden önce; Kelime-i şehadeti getirmesinden itibaren o biatı hakkıyla yerine getirmiştir. Kendisi şöyle der:
“Resulullah’la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte yedi, Zeyd İbni Harise’yle birlikte dokuz savaşa katıldım...”


TEK BAŞINA BİR ORDU!..
Seleme (radıyallahü anh) kendisi piyade, ok ve mızrak atarak savaşanların en ustalarındandı.
Onun usûlü, bugün izlenen “gerilla” savaşlarından bazılarının usûlüne benzerdi. Düşmanı kendisine saldırdığında onun önünde geri çekilirdi.
Düşman geri çekildiğinde veya dinlenmek üzere durduğunda süratle ona saldırırdı!
O bu usulle, Zukared Savaşı diye bilinen savaşta, Uyeyne İbni Hısn el Fizari komutasında Medine tepelerine baskında bulunan kuvvetleri tek başına püskürtmeyi başarmıştı.
Tek başına onların peşine düşüp devamlı dövüşerek onları oyaladı. Nihayet Resulullah efendimiz sahabelerden müteşekkil bir güçle ona yetişmişti.
O gün Resulullah efendimiz eshabına şöyle buyurmuştu:
“Piyadelerimizin en hayırlısı Seleme ibni Ekvâ’dır!”
Hazreti Seleme üzüntü ve kaygıyı ancak kardeşi Amr ibni Ekvâ’nın Hayber Savaşında vefatında tanımıştı.
Amr, Müslüman ordusunun önünde şu şiiri söylüyordu:
“Allah’ım sen olmasan hidâyet yolunu bulamaz,
Sadaka vermez, namaz kılmazdık,
Üzerimize bir huzur indir.
Karşılaştığımız zaman ayaklarımızı sabit kıl.”


“ONUN İÇİN İKİ ECİR VARDIR”
Bu savaşta Amr, kılıcıyla müşriklerden birine vurmaya gitti. Kılıcı elinde bükülüp ucu kendi ölümüne sebep oldu. Eshab-ı kiramdan bir zat şöyle dedi:
- Zavallı Amr şehitlikten mahrum oldu...
O anda hazreti Seleme çok üzüldü. Çünkü o da kendisini hata ile öldürmüş olan kardeşinin cihad ecrinden ve şehitlik sevabından mahrum olduğunu zannetti. Peygamber efendimiz hızla işleri yoluna koyunca, hazreti Seleme Resulullah efendimize gitti ve şöyle sordu:
- Ey Allah’ın Resulü! Amr’ın amelinin boşa gittiği doğru mu?
Resulullah efendimiz şöyle cevap buyurdular:
- O, cihad ederken öldürülmüştür. Onun için iki ecir vardır. Şu anda o, Cennet’in nehirlerinde yüzüyor!
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:17:07
Bizans imparatorunu hayran bırakan iman

Abdullah bin Huzâfe es-Sehmî ve seksen kadar arkadaşı Bizanslılara esir düşmüştür... Onlara bizzat imparator tarafından dinlerinden dönmesi için çok baskı yapılır. Bilhassa Abdullah bin Huzâfe’ye... Ancak o, böyle bir dönekliği kesinlikle reddeder. Tâgiye (imparator), İslâm dininden dönüp Hıristiyanlığı kabul etmezse kazanda yakacağını söyler. O yine dönmeye yanaşmaz...

KIZGIN YAĞ DOLU KAZAN!..
İmparator emreder. Bir kazanın içine zeytinyağı doldurulur. Altı yakılır ve diğer esir Müslümanlardan birisi getirilir. Dönme teklifi yapılır. O mücahid onlara gülerek;
“Şimdi, şehidlere vaat edilen Cennet köşklerini görüyorum. Keşke daha çok canım olsaydı da, daha çok köşklere kavuşsaydım” der ve hemen kaynayan kazana atılır.
Hazreti Abdullah’a da aynı teklif yapılır. O da “Hayır” deyince kazana atılması emredilir. Götürülürken hıçkırıklarını tutamaz, ağlar. İmparator onun böyle ağladığını görünce; “Onu getirin” der. Hazreti Abdullah imparatorun önüne getirilince, tarihe geçen şu sözleri söyler:
“Zannetme ki bana revâ gördüğüne ağlıyorum. Hayır. Lâkin şu anda benim Allah yolunda feda olacak ancak bir tek canım var. Ne kadar isterdim saçlarımın sayısınca ruhum olsaydı da hepsine musallat olsaydın ve ben de hepsini seve seve Allah için feda etseydim!..”
İmparator; bu iman karşısında âdeta küçük dilini yutar. Görüp duyduklarından çok etkilenir ve bir bahaneyle onu hürriyetine kavuşturmak ister:
“-Benim başımı öp. Seni serbest bırakacağım.”
“-Hayır”
“-Dininden dön. Seni kızımla evlendirip mülkümde ortak yapacağım.”
“-Hayır... Hayır...”
“-Başımı öp, seninle beraber seksen esir Müslümanı serbest bırakayım.”
“-İşte şimdi oldu” diyerek imparatorun başını öper ve seksen arkadaşıyla beraber Medine’ye dönerler...

“HEPİMİZ BU BAŞI ÖPELİM!”
Halife Hazreti Ömer, Abdullah bin Huzâfe’nin seksen Müslümanın hürriyeti için katlandığı fedakârlığı duymuştur. Onlar Medine’ye ayak basar basmaz hemen Eshab-ı kiramın ileri gelenlerini toplar. Gelen nurlu ve çilekeş kafileyi karşılayıp, bağırlarına basarlar. Hazreti Ömer, arkadaşlarına şöyle der:
“-Herkes Abdullah’ın başını öpsün!”
Başta kendisi olmak üzere, bütün Müslümanlar o mübarek başı tek tek öperler...
Abdullah bin Huzafe, Hazreti Osman devrinde Mısır’da vefat etti..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:17:47
Budin Beylerbeyi İbrâhîm Paşa

Avusturya İmparatorluğu hakimiyetinde bulunan Macar beylerinden Tökeli İmre 1673 yılında ayaklandı, sonra Osmanlı Cihan Devleti’ne sığındı. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Budin Beylerbeyi Uzun İbrâhîm Paşa’yı, Serdar (başkomutan) atayarak, Tökeli İmre’yi Orta Macaristan’ın başına geçirmekle görevlendirdi...

PADİŞAHIN RIZASI YOKTU!..
İbrahim Paşa, Orta Macaristan’ın başkenti Kaşav’ı alarak, 1682’de Tökeli İmre’yi başa geçirdi. Bu durum İmparator Leopold’u telâşa düşürdü, barışı yenilemek için elçi gönderdi. Fakat Kara Mustafa Paşa, Avusturya’ya karşı açacağı seferle, sadâretini Fâzıl Ahmed Paşa’dan üstün bir zaferle süslemek istiyordu. lV. Mehmed Hanı, Avusturya ile harbe teşvik ve râzı etti. Padişah, Sancak-ı Şerifi vererek onu, Yanıkkale’yi (Raab) zaptetmek için Serdar tâyin etmişti.
27 Haziranda (1683) Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Dîvân-ı Harbi topladı. Viyana’yı alıp orada Almanya’ya sulh şartlarını dikte edeceğini bildirdi. Vezirler şaşırdılar. Vezir İbrahim Paşa, Pâdişâh irâdesinin bu yıl Yanıkkale ve Komaran’ın alınması ve akıncılarla Orta Avrupa’ya gözdağı verilmesi olduğunu, belki gelecek yıl Viyana’ya gidilebileceğini söyledi. Fakat, Kara Mustafa Paşa, Viyana üzerine yürüyüp 14 Temmuz 1683’te kuşattı.
Bunu öğrenen Pâdişâh “Kasdımız Yanık ve Komaran kaleleri idi; Beç (Viyana) kalesi dilde yoktu; paşa ne acîb saygısızlık edib bu sevdaya düşmüş. Hoş imdi Hak teâlâ asan (kolay) getüre; lâkin mukaddem (önceden) bildireydi rıza vermezdim” demişti.

“DEVLETİN SELAMETİ İÇİN...”
İkinci Viyana Muhasarası başlamak üzere... Harp divanında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın fikrine yalnız bir tek vezir itiraz etti. Bu vezir, İbrahim Paşa idi. Muhasara bozgun ile neticelenince Merzifonlu mağlubiyetten onu mes’ul tutarak idam ettirdi. Cellada teslim edilen Uzun İbrâhîm Paşanın son sözleri şunlar oldu:
“Padişah-ı cihandan rica ederim. Kara Mustafa Paşa sözü dinlenir ve müdebbir bir vezirdir. Vakıa o bana garez ediyor ve canıma kıyıyor, lakin devletin selameti için, padişah-ı cihan ne olur ona kıymasın. Bunu böylece bildirin, bildirmezseniz mahşerde iki elim on parmağım yakanızdadır...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:18:10
Hadîs ve fıkıh âlimi Meymûn bin Mihrân

Meymûn bin Mihrân hazretleri, Tâbiînin büyüklerindendir. Hadîs ve fıkıh ilminde büyük âlim idi. Kûfe’de yetişti. Sonra Rakka’ya yerleşti. 657 (H.37)’de doğdu. 734 (H. 116)’de Cezire’de vefât etti. Halife Ömer bin Abdülaziz tarafından kâdı ve vâli olarak Cezire’ye tâyin edildi. Ömer bin Abdülaziz buyurdu ki:
“Ebû Eyyûb Meymûn bin Mihrân ve onun emsâli olan büyük âlimler, aradan gider (vefât ederlerse), halk kumandandan mahrum kalan askere döner.”
Bu mübarek zat, Hasan-ı Basrî hazretlerinin dostlarından idi. İlerlemiş yaşlarında bir gün, oğlu Amr ile Basra sokaklarında dolaşmaya çıktı. Baba oğul dolaşırken, yüksekçe bir yere gelirler ki, Meymun bin Mihran burayı aşacak gibi değildir. Amr babasını sırtına alarak, bu engeli aşarlar...

“KİM BU İHTİYAR?”
Derken Hasan-ı Basrî’nin evine vardılar. Amr kapıyı çaldı, kapıyı bir cariye açtı ve Amr’a hitaben:
“Kim bu ihtiyar” dedi.
“Bu ihtiyar benim babamdır.”
Bu sefer cariye Meymun’a dönerek şöyle sordu:
“Seni bu kötü zamana bırakan sebep nedir?”
Cariyeden bu sözleri işiten Meymun ağlamaya başlar. Ağlama sesini içeriden duyan Hasan-ı Basrî kapıya çıkar. Karşısında Meymun bin Mihran’ı görünce sevinir ve hasretle kucaklaşırlar. Sonra hep birlikte evin içine girerler. Meymun bin Mihran;
“Ey Hasan! Kalbimde katılık hissediyorum, bana yardım et de kalbim yumuşasın” der.
Hasan-ı Basrî hazretleri bunun üzerine şu âyet-i kerimeleri okur:
“Gördün mü? Onları senelerce faidelendirmiş olsak... Sonra onlara tehdit edilmiş oldukları şey gelecek olsa... O faidelenmiş oldukları şey, onları neden kurtarabilir?” (26/205, 206, 207)
Ayet-i kerimeyi dinleyen Meymun bin Mihran bayılıp düştü. Ayılınca cariye odaya girdi ve orada bulunanlara şöyle dedi:
“İhtiyar çok yoruldu, artık dağılsanız iyi olur.”

“BENİ İYİ DİNLE OĞLUM!”
Ev sahibinden izin alarak Meymun oğlu ile birlikte evden ayrılır. Amr babasına der ki:
“Ey babacığım! Ben Hasan-ı Basrî’yi gördüğümden daha büyük bir zat olarak biliyordum.”
Meymun oğlunun göğsüne bir yumruk vurarak şöyle dedi:
“Beni iyi dinle oğlum! Hasan-ı Basrî bize öyle bir âyet okudu ki; eğer o âyet-i kerimeleri kalbinle dinlemiş olsaydın, kalbinde hiçbir hastalık kalmazdı.”
Meğer bunlar onun son sözleriymiş. Bunları söyledikten kısa bir zaman sonra vefat etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:18:30
Tövbeye sebep olan Basra güzeli


Yakışıklı bir yiğit olan Hasan-ı Basrî, bir gün sokakta giderken çok güzel bir kadına rastlar. Onu rahatsız edecek şekilde bakınca kadın şöyle der:
- Utanmaz mısın ey delikanlı?
- Kimden utanayım?
- Şol Zât-ı Ecelli Âlâ’dan ki, gözlerin habasetini ve sadırda olan ahvali bilicidir.


KADINI TAKİP EDER...
Bunu duyunca Hasan-ı Basrî’nin kalbine bir miktar korku ve pişmanlık gelerek durur ise de, yine de gayrî ihtiyarî, kadını takib eder ve;
- Ey Basra’nın en güzel kadını!.. Senin o ahu gözlerin benim kalbimi yağmalayıp aşk deryasına garketti. Eğer bana vaslın şifası ile derman eylemezsen helakim yakındır, der.
Kadın da;
-Ey yiğit, öyle ise biraz sabret. Senin nefsinin nevasına şifa olacak bir ilaç yapayım, diyerek evine girer. Fakat kadın da Hasan-ı Basrî’ye sevdalanmıştır...
Bir müddet sonra kapı açılır ve bir cariye elinde, üzeri örtülü bir tabak getirip, Hasan-i Basrî’ye verir ve;
- Ey yiğit! Hanımım, “Bir genci, fitne ve dalalete düçar eden gözler bana lâzım değildir” diyerek size gönderdi, der.
Hasan-ı Basrî bakar ki, hakikaten kadın gözlerini çıkarıp göndermiş. Bu hali görünce o derece pişman olur ki tarifi mümkün değil. Hemen oradan kalkıp evine gider. Sabaha kadar ağlayıp tövbe istiğfar eder.
Sabahleyin, kadından özür dilemek üzere, evine gitmeyi düşünür. Kapısına yaklaştığı zaman, birçok kimse, kadının kapısı önünde toplanmış, içeriden de feryad-u figan sesleri geliyor. Sebebini sorunca “Saliha bir kadındı, bu gece vefat etti” cevabını alır ve ağlayarak geri döner. Üç gün üç gece yiyip içmeden devamlı olarak ağlar. Tövbe ve istiğfar ederek yalvarır. Ama ne tövbe!.. Onu “Hasan-ı Basrî hazretleri” yapan bir tövbe...


“EY HASAN! SENİ AFFETTİM!”
O gece rüyasında o kadını görür ki, cennette yüksek bir köşkte oturmaktadır. Hemen kadından af ve özür diler. Kadın;
- Ey Hasan! Seni affettim, bana o keremi ve lütfu çok olan padişah, senin yüzünden, o kadar ihsan ve rahmet eyledi ki, anlatmak mümkün değildir, der. Hasan-ı Basrî Hazretleri de çok sevinerek;
- Ey hatun! Bana bir nasihat eyle de istifade edeyim, deyince kadın;
- Ya Hasan, tenha olduğun zamanda boş durma ve daima Cenab-ı Hakkı zikreyle, der.
Hasan-ı Basrî hazretleri uyanınca çok sevinir ve “ömrümün sonuna kadar, o kadının nasihatini terk etmedim” buyurur...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:18:53
Hz. Ebu Ma’lek’in kabul olan duası


Eshab-ı kiramın büyüklerinden Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) anlatıyor: Ebu Ma’lek (radıyallahü anh) diye bir zat vardı. Tüccarlık yapar; ticaret için uzak bölgelere giderdi.
Yine bir gün ticaret için yola çıkmıştı. Önüne, tepeden tırnağa kadar silahlı bir eşkıya çıktı ve;
“Mallarını alıp seni de öldüreceğim” dedi. Ebu Ma’lek de;
“İşte malım, al senin olsun, beni bırak” dedi. Eşkıya;
“Benim âdetim bu. Hem mal hem can” dedi. Ebu Ma’lek;
“Madem öyle, müsaade et de namaz kılayım” dedi. Eşkıya;
“İstediğin kadar kıl” dedi...

MEÇHUL BİR ATLI BELİRDİ!
Ebu Ma’lek, abdest aldı, sonra namaz kıldı; namazdan sonra ellerini açtı ve şöyle dua etti:
“Yâ Vedûd! Yâ Vedûd! Yâ Ze’l-arşi’l-mecîd! Yâ Mübdî, Yâ Mu’îd! Yâ Fe’âlün limâ yürîd! Eselüke bi-nûri vechike’llezî mele’e erkâne arşike ve es’elüke bi-kudretike’lletî kadderte bihâ halkake ve bi rahmetike’lletî vesiat külle şeyin. Lâ ilâhe illa ente. Ya Muğîs, eğisnî! Ya muğîs, eğisnî! Ya muğîs, eğisnî!..”
Bu duasını üç defa tekrarladı. O esnada bir atlı belirdi. Elindeki mızrağı atının iki kulağı arasına yerleştirmiş bir şekilde süratle eşkıyaya doğru yöneldi. Atlı, elindeki mızrağı eşkıyaya öyle bir vurdu ki, anında can verdi. Atlı Ebu Ma’lek’e dönerek;
“Kalk” dedi. Ebu Ma’lek;
“Anam babam sana feda olsun, sen kimsin?” diye sordu. Atlı;
“Ben dördüncü kat gökte bulunan bir meleğim. Sen ilk dua ettiğin zaman göğün kapılarının gıcırdayıp ses verdiğini işittim. İkinci defa dua yapınca gökte bulunan meleklerin feryadını işittim. Sonra üçüncü defa dua edince, bana ‘Bu, sıkıntı içindeki bir kulun duasıdır’ dendi. Ben Allahü tealadan, dua edene yardım ve zalimi öldürmek için izin istedim. İzin verildi ve sana yardıma geldim” dedi.


DOĞRUCA RESULULLAHA GİTTİ
Bu hadiseden sonra Ebu Ma’lek (radıyallahü anh) Medine’ye döndü. Doğruca Kâinatın Efendisinin huzuruna geldi ve başından geçen hadiseyi anlattı. Resulullah efendimiz şöyle buyurdu:
“Muhakkak ki, Allahü teala sana esma-i hüsnayı ilham etmiş. O isimlerle Allahü tealaya dua edilirse, istenen verilir.”
Enes bin Malik buyurdu ki: “Kim bir abdest alır, dört rekat namaz kılar ve bu dua ile Allahü tealadan bir şey isterse, sıkıntı içinde olsun olmasın, duası kabul edilir.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:19:22
Ali Müzeyyen’i kurtaran yılan!..


Ali Müzeyyen, meşhûr velîlerdendir. Bağdât’ta doğdu. Sonra Mekke-i mükerremeye yerleşti ve 939 (H.328)’de orada vefât etti.
Zamanında yaşayan evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî, Sehl bin Abdullah ve diğer tasavvuf ehli büyük âlimlerle görüşüp sohbet etti.
Tasavvufta yüksek haller sâhibi idi. Bu mübarek zat, bizzat kendi başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır:


ANİDEN KUYUYA DÜŞTÜ!..

“Tebük Çölünde idim. Su almak için bir kuyuya gittim. Kuyunun başında iken ayağım kayıp içine düştüm.
Kuyunun içinde geniş bir yer gördüm. Orada bir yeri düzeltip oturdum. Kendi kendime şöyle düşündüm:
‘Eğer Allah indinde makbûl bir kul isem, bende bir şey varsa, burada, ölüp kalmam. Suyun bozulup, insanlar için faydasız hâle gelmesine sebeb olmam...’
Bu düşüncelerden sonra heyecânım gitti, sâkinleştim, kalbim rahatladı. Tefekkür ederek otururken birdenbire bir hışırtı işittim. Merak edip etrafıma bakınırken kocaman bir yılanın yukarıdan aşağıya doğru indiğini gördüm.
Hâlime bakıp, kendimi kontrol ettim sâkindim, telâşım yoktu. Yılan kuyuya indi ve etrâfımda dolaştıktan sonra kuyruğunu sıkıca vücûduma sardı.
Sonra beni çekerek kuyudan çıkardı ve birdenbire gözden kayboldu. Nereye gittiğini göremedim.
Sanki yer yarıldı yere girdi veya gökyüzüne uçup gitti!”
Câfer Huldî şöyle anlatmıştır:
“Ali Müzeyyen’i dâvet ettim. Sohbet sırasında bana faydalanacağım bir şey söyle dedim. Buyurdu ki:
Bir şeyin kaybolduğu zaman yâhut da bir kimseyle buluşmak istediğin zaman şu duâyı oku: (Yâ câmiannâsî liyevmin lâ raybe fîhi. İnnellahe lâ yuhlif-ül-mîâd. İcmâ’ beynî ve beyne .....)
Duânın sonuna istediğin şeyin adını ilâve et. Allahü teâlâ aradığın şeyi veya insanı bulmanı nasîb eder.
Ben bu duâyı okuyup ne istedimse duâm kabûl olundu.”


“BULURSA CAN AZIĞI...”
Kendisi şöyle anlatmıştır:
“Mekke’de idim. İçime bir yolculuğa çıkmak arzusu düştü. Yola çıktım. Birr-i Meymun denilen yere vardığımda, ölmek üzere olan birini gördüm.
Yaklaşıp; “Lâ ilâhe illallah de!” dedim. Gözünü açıp şu beyti okudu:
“Bulursa cân azığı gönlüm muhabbet gibi doludur
Âşıkların ölümü muhabbet borcunun üzerine olur...”
Sonra vefât etti. Lâzım olan hazırlıkları yapıp namazını kıldırıp defnettim.
Bu hâdiseden sonra içimden yolculuk arzusu çıktı; Mekke’ye geri döndüm.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:19:47
Bir Hak âşığı Semnun Muhib


Semnun Muhib hazretleri aslen Basralı olduğu için Basrî, Bağdât’a yerleştiği için Bağdâdî nisbet edildi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin devrinde yaşadı. Ondan sonra 932 (H.320) yılında vefât etti...
Semnun Muhib rahmetullahi aleyh, yaşı ilerlemiş, ömür merdiveninin son basamağına yaklaşmıştı. Bu yaşına kadar başından hiç evlilik geçmemişti. Ömrünün bu son anlarında, sadece sünnete tâbi olmak ve efendimizin sünnetini yerine getirmek için evlenmek istedi. Bu talep üzerine yakınları ona saliha bir hanım bulup evlendirdiler...
Evlendikten sonra her geçen gün Semnun Muhib hazretlerinin, hanımına olan sevgisi çok ziyade artıyordu. Sanki “kara sevda”ya tutulmuştu...


RÜYASINDA KIYAMET KOPMUŞTU!..
Bir gece rüyasında kıyamet kopmuştu. Mahşer halkı toplanıyor, her bir kavme ait olmak üzere sancaklar dikiliyordu. Bir sancak gördü ki, büyüklüğü, güzelliği, nuru anlatılamayacak kadar muhteşemdi. Sordu:
-Bu sancak hangi kavim için dikildi?
-”Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever...” (Maide, 54) âyet-i kerimesine muhatap olanlar için dikildi.
Semnun Muhib bu kavmin arasına girdi. Orada bulunan görevlilerden biri Semnun Muhib’in yanına gelerek, bu topluluğun arasından çıkmasını söyledi ve Semnun Muhib’i oradan çıkardı. Semnun feryadı bastı:
-Beni bu topluluğun dışına niçin çıkardın?
-Bu sancak muhiblerin (âşıkların) sancağıdır, sen onlardan olmadığın için çıkarıldın.
-Ben Mevlâ’ya olan aşkımdan dolayı dünya hayatında “Muhib” diye çağrılırdım. Hak teâlâ hazretleri benim kalbimi biliyor...


“MUHİBLER DEFTERİNDEN SİLDİK!”
Bu konuşmanın ardından gaipten bir nida işitilir:
“Ey Semnun! Sen muhiblerden idin; ancak gönlün bizden başkasına meyledince, ismini muhibler defterinden sildik!”
Semnun Muhib, büyük sıkıntıya düçar olmuştu, kan ter içinde uyandı. Uyanır uyanmaz şöyle dua etti:
“Ya Rabbi! Beni sana ulaştıracak yolun önünde ne gibi bir engel varsa, onu yolumun üzerinden kaldır!”
Bir zaman sonra dışarıda bir bağırtı, bir gürültü duyuldu. Semnun Muhib hazretlerinin hanımı, damdan düşmüş ve vefat etmişti. Yani şehid olmuştu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:20:37

Yedi ciltlik kitap ve Hindistan hükümdarı


Sa’dî Şirâzî hazretleri, Bostan kitabında buyuruyor ki:
Hindistan hükümdarlarından biri, okumaya merak saldı. O devrin âlimlerinden birini sarayına davet etti ve;
“Öğrenmem icabeden ilimleri kitab halinde yaz, onu okuyayım” dedi.
O âlim de yedi cild tutan kitap yazdı. Fakat bu sırada hükümdar harbe gitmek için hazırlık yapıyordu. Dedi ki:
“Benim cildler dolusu kitap okuyacak zamanım yok. Bütün lüzumlu bilgileri küçük bir kitapta topla!”
Âlim zat, bu bilgileri tek kitapta topladı. Bu kitapta lüzumlu ilmihal bilgileri ve nasihatler vardı. Mesela:


“HEP GAFLETTE BULUNANLAR”

“Allahü teâlânın azâbına müstahak olanlar, her an gaflette bulunanlardır.
Bunlar, başlarına gelmesi muhtemel olan korkunç azâbdan gâfil oldukları için, kendilerini emniyette ve rahat hissederler.
Her zaman uyanık olan kalbler ise, her an korku ve hüzün ile dolu olurlar.
Devamlı âhiret için hazırlık yaparlar. Dolayısı ile bu kimseler cezâya müstahak değildir.”
“İnsana, âhirete giden yolda mutlaka şu dört şey lâzımdır:
Birinci olarak, îtikâd ve amel. Bunun için kendisine lâzım olan ilmi öğrenip tatbik etmek lâzımdır. Bu ilim yolcuya yön verir, idâre eder.
İkinci olarak, bir zikir lâzımdır. Bu, yolcuya tenhâda arkadaşlık eder ve zikir yardımı ile yalnızlık çekmez.
Üçüncü olarak, bu yolcunun haram ve şüphelilerden sakınması ve dünyâya düşkün olmaması lâzımdır. Bu uygun olmayan düşünce ve başka şeylerin kendisini meşgûl etmemesine sebeb olur.
Dördüncü olarak, bir yakîn lâzımdır. Bu da, yolcuyu gideceği yere kadar götürür. İşte ömründe bu dört şeyden ayrılmayan saâdete kavuşur...”


“ARTIK VAKİT ÇOK GEÇTİR!”
Hindistan hükümdarı o harbi kazandı, fakat başka bir harbe gitti. Hasılı, işlerinin çokluğundan, o kitabı bile okumaya vakti olmadı.
Nihayet hastalanıp yatağa düştü. Artık son nefesini vermek üzereydi. O âlim zat hükümdarı ziyarete gitti. Dedi ki:
“Efendim, isteğiniz üzerine cildler dolusu kitap yazdım. Sonra onları hülasa edip bir kitap haline getirdim. Onu da okuyacak zamanınız olmadı. Size bunun da özetini söyleyeyim:
“İnsanoğlu, şu çok kısa hayat içinde, ihtiyacı olan bir şeye ulaşmaya gayret eder ve ona ulaştığında başka bir şeye daha ihtiyacı olduğunu zanneder.
Bunların ise sonu gelmez. Böylece ebedi olan ahiret hayatı için hazırlık yapmaya vakit bulamaz. Bunu anladığı zaman ise artık vakit çok geçtir...”

Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:20:59
Ebü’l-Hasen’e rüyada verilen “İhya” cezası!


Fas’ta zamanın itibârlı âlimlerinden olan Ebü’l-Hasen Mağribî; İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâ kitabını okuyunca “Sünnete muhâlif” diye beğenmemiş ve Müslümanların elindeki İhyâ kitaplarının toplanıp yakılmasını emretmişti. Cumâ günü yakılmasını kararlaştırmışlardı...


CAMİDE PARLAYAN NUR!
Ebü’l-Hasan cumâ gecesi rüyâsında ders okuttuğu câmiye girdi. Baktı ki câminin köşesinde parlayan bir nûr; Resûlullâh Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer (radıyallahü anhümâ) ile oturuyorlar. Bu arada İmâm-ı Gazâlî de elinde İhyâ-i Ulûmiddîn, kitabı ile huzura gelerek:
“Yâ Resûlallâh! Şu kimse benim hasmımdır” dedi ve İhyâ kitabını Resûlullâh Efendimize verip;
“Yâ Resûlallâh, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete muhâlif bir şey varsa, ben Allahü teâlâya tövbe ettim. Eğer dîne muvâfıksa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin” dedi.
Bunun üzerine Resûlullâh Efendimiz İhyâ-i Ulûmiddîn kitabını baştan sona göz gezdirdi ve;
“Vallâhi bu çok güzel bir şeydir” buyurduktan sonra Hazreti Ebû Bekir’e verdi. O da baktıktan sonra;
“Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bu kitap güzeldir” buyurdu. Hazreti Ömer’e de verdiler. O da inceleyerek, aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Resûlullâh Efendimiz;
“Ebü’l-Hasan’ın elbisesini soyun, iftirâ edenlere vurulduğu gibi had vurun” buyurdu.


HZ. EBU BEKİR’İN ŞEFAATİ...
Beşinci sopadan sonra Hazreti Ebû Bekir şefâat ederek;
“Yâ Resûlallâh böyle yapması yine senin sünnetini tâzîm içindi, af buyur” dedi. Ebü’l-Hasan da hatasını anlayıp tövbe edince; İmâm-ı Gazâlî hazretleri de affetti...
Ebü’l-Hasan uyanınca gördüklerini halka anlatıp tövbe etti. Bir ay, rüyâsında yediği sopaların vurulduğu yerler sızladı. Bu rüyâsından sonra dâimâ İhyâ kitabını okur, ona hürmet ederdi... Vefat edeceği zaman bu hadiseyi yanında bulunanlara anlattı ve o yara izlerini gösterdi. Vefat edince baktıklarında, sırtında hâlâ sopanın izleri vardı...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:21:19
Hadis İmâmı İbn-i Asâkir


İbn-i Asâkir hazretleri, on ikinci yüzyılda Şam’da yetişen hadis ve fıkıh âlimidir.
1105 (H. 499) senesinde Şam’da doğdu. 1175 (H.571) yılının receb ayında Şam’da vefât etti.
Zamânın sultânı Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin de hazır bulunduğu cenâze namazından sonra Bâbüssagîr Kabristânında defnedildi.


ÜÇ YÜZ ÂLİMDEN DERS ALDI

Küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan İbn-i Asâkir, üç yüz kadar âlimden ilim tahsil etti.
İlim için seyâhatlere çıktı ve zamânın meşhur âlimlerinden ilim öğrendi...
1138-1175 seneleri arasında aralıksız ders verip, talebe yetiştirdi. Bu sırada eserlerini tasnîf ve telif etti.
Ders okutması o kadar meşhur oldu ki, ondan ilim öğrenmek için pekçok kimse uzak yerlerden geldiler. Sultanlar dahi ilim meclisine gelerek, sohbetlerini dinlediler.
Yetiştirdiği talebelerden bâzıları şunlardır: Ebü’l-Alâ el-Hemedânî, Ebû Sa’d Sem’ânî, oğlu Kâsım Nâsırüssünne, Ebû Câfer Kurtûbî, Zeynülemnâ Ebü’l-Berekât...
İbn-i Asâkir hazretleri, fıkıh, hadis, kırâat, hilaf ve nahiv gibi birçok ilimde söz sâhibiydi. Fakat hadis ilmindeki üstünlüğü diğer ilimlere göre daha fazla idi. Hadîs ilminde “İmâm” idi.
İbn-i Asâkir hazretleri, Şam’daki Tekviyye Medresesine Hadis Müderrisi olarak tayin edilmişti Derslerini bitirdikten sonra medresenin bitişiğindeki Dımeşk Camiindeki küçük bir odaya girer, orada yalnız başına ibadet eder ve kitap telif ederdi.
Sadece abdest almak için dışarı çıkardı. Halim selim olduğu için, onun derslerine devam edenler hiç usanmaz, ondan çok istifade ederlerdi...


“GENÇLİĞİME MERHAMET EYLESİN!”

İbn-i Asâkir hazretleri, bir gün öğle namazını kıldıktan sonra ikindi vaktini sordu. Kendisine, ikindi namazına daha çok vakit var, denildi.
O zaman su istedi ve abdest aldı. Namazdaki gibi oturup;
“Rab olarak Allahü teâlâdan, din olarak İslam’dan, Peygamber olarak da Muhammed’den (sallallahü aleyhi ve sellem) razıyım. Allahü teâlâ bana hüccetini telkin etsin. Sürçmemi gidersin. Gençliğime merhamet eylesin” dedikten sonra “Ve aleyküm selam” dedi.
Yanında bulunanlar, bundan, meleklerin geldiğini anladılar. Dikkat ettiklerinde, ruhunu teslim etmiş olduğunu gördüler...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:22:08
Şâfiî fıkıh âlimi Hüseyin bin Ahmed


Haleb’de dünyâya gelen Hüseyin bin Ahmed el-Musulî hazretleri, küçük yaştan îtibâren ilim tahsîl etti.
Zamânındaki âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Musul’a gelip orada yerleşti.
Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek bir âlim ve tasavvuf yolunda olgun bir velî oldu.
Bilhassa Şâfiî fıkhında âlim idi. İnsanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı.
Onların dünyâ ve âhirette saâdet ve mutluluğa kavuşmaları için gayret etti...
Bu mübarek zatın, pek çok kerâmeti görüldü.
Ömrünün sonuna doğru hac farizasını yerine getirmek için Mekke-i mükerremeye gitti ve 1506 (H.912) senesinde orada vefât etti...


“ÖMRÜMÜN SONUNA GELDİM!”

İbn-i Hanbelî onun vefâtından sonra gördüğü bir kerâmetini şöyle anlattı:
“Ben, Hüseyin bin Ahmed ile birlikte hacca gitmiştim. Mekke-i mükerremeye vardıktan sonra, Arafat’ta vakfeye durmuştuk. Beni yanına çağırıp; ‘Ben ömrümün sonuna geldim. Bu mübârek topraklardan gitmek istemiyorum. Sana vasiyetlerimi bildireyim’ buyurdu. Az zaman sonra da vefât etti. Lâkin o sene Mekke-i mükerremede çok su sıkıntısı vardı. Onun cenâzesini yıkamak için suyu nereden bulurum diye düşünürken, yanıma yüksek sesle konuşan birisi geldi ve; ‘Hüseyin bin Ahmed vefât mı etti?’ dedi. Ben; ‘Evet’ deyince; ‘Neden bu kadar düşünceli duruyorsun?’ diye sordu. Ben; ‘Yalnızım ve su sıkıntısı da var. Onun techîz ve tekfînini yalnız nasıl yaparım ve gasli için suyu nereden bulurum?’ dedim. O zaman bana; ‘Sen burada bekle ve ayrılma’ deyip gitti...


RÜYASINA GİRİP TEŞEKKÜR ETTİ!

Aradan biraz zaman geçince, bir de baktım, o kimse, ellerinde birer testi su ve kefen bulunan bir toplulukla berâber geldi.
Yanıma gelir gelmez hazretin cenâzesini yıkamaya başladılar. Yakın bir kabristana kabrini kazıp, berâberce defnettik.
Bana hepsi tâziyede bulunup yanımdan ayrıldılar.
Onların kim olduklarını ve nereden geldiklerini bilmiyordum...
Birkaç gece sonra, Hüseyin bin Ahmed hazretlerini rüyâmda beyaz elbiseler içinde, bağ ve bahçeler arasında sevinçli bir şekilde gördüm.
Bana; ‘Allahü teâlânın rahmeti senin üzerine olsun. Sen beni sâlih kimselerle birlikte çok güzel techîz ve tekfîn ettin’ buyurdu...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:22:36
Nişâbur’dan doğan güneş Ebû Amr bin Nüceyd



Ebû Amr bin Nüceyd, onuncu yüzyılda yaşamış büyük velîlerdendir. Nişâburludur. 976 (H.366) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti... Küçük yaştan îtibâren âlimlerin ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Ebû Osman el-Hîrî hazretlerine talebe oldu. Onun sohbetleriyle yüksek haller ve kerâmetler sâhibi bir velî oldu...



“İLİMLE MEŞGUL OL!”

Bu mübarek zat buyurdu ki: “Allahü teâlâ bir kuluna hayır murâd ederse, ona sâlih ve ihtiyar zâtlara hizmet etmeyi, onların istedikleri işleri yapmayı, hayır yollarına girmeyi ve bu hayırları görmeyi nasîb eder.”

“Bana nasîhat et!” diyen birisine; “İlim ile meşgûl ol. Bütün Müslümanlara hürmet et. Günlerini boş geçirme. İnsanların arasında garib ol!”

Yine buyurdu ki:

“Emirleri hafif tutmak, o emri veren âmiri az tanımaktan ileri gelir. Eğer kul, emir veren, âmir olan Allahü teâlâyı tam hakkı ile tanırsa, emirlerini hafif görmez.”

Bu mübarek zat, Allahü teâlâdan, O’nun rızâsından başka bir şey istemeyeceğim diye söz vermiş ve ahdine kırk yıl sâdık kalmıştı... Evli bir kızı vardı. Bu kızı hastalanmıştı. Doktorlar tedâvisinden âciz kalmışlardı. Bir gece dâmâdı hanımına; “Sendeki bu derdin devâsı babandadır” dedi. Hanımı; “Nasıl yani?” diye sordu. “Baban kırk yıldır Allahü teâlâya rızâsından başka bir şey istemeyeceğine dâir söz vermiştir. Şâyet ahdini bozup duâ edecek olursa, Hak teâlâ sana şifâ verir” dedi.



“EY, BABASININ CİĞERPARESİ!”

Kadın gece yarısı babasının yolunu tuttu... İbn-i Nüceyd hazretleri gece vakti kızını görünce; “Yavrum! Bu vakitte senin buraya gelmene sebep nedir?” dedi. Kızı; “Senin gibi bir babam var. Allah’ın dînindeki hüznün fazîletini senden dinleyeyim diye geldim. Ayrıca yaşamak ve Allahü teâlâyı zikretmek istiyorum. Hak teâlânın hastalığıma şifâ vermesi için duâ etmeni arzû ediyorum” dedi.

İbn-i Nüceyd hazretleri; “Ahdi bozmak câiz değildir. Sen eğer bugün ölmezsen, yarın öleceksin. Ey babasının ciğerpâresi! Şâyet senin için ahdimi bozarsam, sen iyi bir evlâd olmazsın” dedi. Kızı; “O halde vedâlaşalım, zîrâ bana öyle geliyor ki, ecelim yakındır. Bu hastalıktan kurtulamayacağım” dedi. İbn-i Nüceyd buyurdu ki: “Hayır, sizler cenâze namazımı kılarsınız!..”

Bunu söyledikten kısa bir zaman sonra vefat etti..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:23:05
Kerîmüddîn Bâbâ Hasan Ebdâlî


Kerîmüddîn Bâbâ Ebdâl, Hindistan’ın büyük velîlerindendir. Doğum târihi belli değildir. 1640 (H.1050) senesinde vefât etti.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin feyz ve himmetlerine kavuştu. Misline rastlanamayan bereketli nazarlar (bakışlar) altında, kısa zamanda çok ilerledi. Hazret-i İmâm ona, insanlara doğru yolu göstermesi, bu yolda ilerlemelerine vesîle olması için icâzet verdi...


“HERKESİN YANINDA OLMAZ!”
İcâzet ile şereflendikten sonra memleketine dönen Kerîmüddîn Bâbâ Hasan, vazifeye başladı. O memleketin halkından nice kimse onun sâyesinde bu şerefli yolun hakîkatine kavuştu. Feyz ve bereketlere mazhar oldular.
Kerîmüddîn hazretlerinin bulunduğu beldede meşhûr, herkesin kendisine müracaat ettiği, ilim sâhibi Abdünnebî isminde biri vardı. Bu zât bir gün, Kerîmüddîn hazretlerini yemeğe dâvet etti. Yemekten sonra, istek ve arzusu ile; “Bana büyükler yolunu tâlim eyleyin” dedi. Kerîmüddîn hazretleri de; “Evin dışındaki mescide gel! Orada sana arzu ettiğini vereyim ve seni büyükler yoluna alayım” buyurdu.
Abdünnebî; “Mescidde herkesin yanında olmaz. Yalnızken söyleyiniz” dedi. Kerîmüddîn hazretleri, onun zâten meşhûr olduğu için, insanların yanında talebe olmaktan utandığını anladı ve bu işte esâsın nefse muhâlefet etmek olduğunu bildirmek için; “Yalnız yerde olmaz!” buyurdu. Bunun üzerine o zât edebe riâyeti terk ederek; “Ben meşhûr bir kimseyim. Sözüm dinlenir. Eğer bana yalnız yerde, yolu tâlim etmezseniz insanlara sizin bid’at sâhibi olduğunuzu söyler, onların size gelip talebe olmalarına mâni olurum. Böylece kimse size gelmez” gibi şeyler söyleyerek, kendine göre, güyâ Kerîmüddîn hazretlerini tehdid eder bir ifâde kullandı.


O ALLAH ADAMINI ÜZDÜ!..

Kerîmüddîn Bâbâ Hasan Ebdâlî o münâsebetsiz kimsenin bu sözlerine üzülüp gayrete geldi. “Elinden gelen her şeyi yap! Halka istediğini söyle!” buyurdu...
O kimse de, hakîkaten bundan sonra onun hakkında iftirâlara, bozuk sözler sarf etmeye başladı. Büyüklere Allahü teâlânın sevdiklerine karşı gelmenin cezâsı gecikmedi. Bu çirkin işe tevessül etmesinden birkaç gün geçmeden evi barkı harâb oldu. Kısa zaman sonra da kendisi ve oğlu öldü.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:23:28
“Sen ölüm meleğisin!”


Büyük velî Abdullah el-Müzeni hazretleri şöyle bir hadise nakleder: “İsrailoğullarından bir kişi mal topladı. Ölüme yaklaşınca çocuklarına “bana mallarımı gösterin” dedi. Kendisine birçok at deve köle ve başka mallar getirildi. Mallara baktığında üzüntüsünden ağladı. Ağlarken ölüm meleği onu gördü ve kendisine şöyle sordu:
- Seni ağlatan nedir? Sana bu serveti bahşedenin hakkı için ruhunu bedeninden ayırmadıkça evinden çıkmayacağım!
- Bana mühlet ver ki bu malı dağıtayım!
- Heyhat! Artık sana mühlet verilecek zaman sona ermiştir. Ecelin gelip çatmadan önce neden dağıtmıyordun?
Azrail aleyhisselam bunları söyledikten sonra adamın ruhunu kabzetti.


“HİÇBİR KİBİRLİ KURTULAMAZ!”
Yezid er-Rakkaşi de şöyle anlatmıştır:
“İsrailoğullarından, zulmüyle meşhur bir zorba, evde hanımıyla baş başa idi. Birisinin evin kapısından içeri girdiğini gördü. Giren şahsı hiddet ve öfke ile karşılamak üzere yerinden fırladı ve; ‘Sen kimsin? Seni evime sokan kimdir?’ dedi. O gelen zat: ‘Beni eve sokan evin sahibidir. Ben ise öyle bir kimseyim ki, kapılar, perdeler bana mani olmaz. Padişahların bile yanlarına izinsiz girerim. Saltanat sahiplerinin hücumundan korkmam. Hiçbir kibirli ve zorba elimden kurtulamaz. Hilebaz bir şeytan bile pençemden yakasını kurtaramaz’ dedi.
Zorbanın yakası onun eline geçti. Düşecek derecede titremeye başladı. Sonra yalvararak ve zillet göstererek yüzüne baktı ve dedi ki:
- O halde sen ölüm meleğisin!
- Evet! Ben oyum!


“ARTIK NEFESLERİN TÜKENDİ!”
Bu cevabı alınca, Azrail aleyhisselama yalvarmaya başladı:
- Tövbe edip hâlimi düzeltinceye kadar bana mühlet verir misin?
- Artık müddetin bitmiş nefeslerin tükenmiş saatlerin sona ermiştir. Bu bakımdan gecikmesine hiçbir yol yoktur.
- Beni nereye götüreceksin?
- Daha önce göndermiş olduğun ameline ve yapmış olduğun evine götüreceğim!
- Ben daha önce salih bir amel göndermedim, güzel bir ev yapmadım!
- O zaman seni alev alev yanan ve yakan bir ateşe götüreceğim...
Sonra onun ruhunu kabzetti. Cansız bedeni aile efradının arasına düştü... Kimi feryat etti, kimi ağladı...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:23:50
Beylikten üç kıtaya... Osman Gazi


Dört yüz çadırlık bir beylikten devlet kuran Osman Gazi’nin sayılamayacak kadar güzel hasletleri vardı, ancak onun en güzel hasleti, cömertliğiydi.
Sofrasına hiç ayırım yapmadan, çevresindeki herkesi davet ederdi. Açık sözlü ve ikna edici konuşurdu. Koyu ela gözIeri vardı. Koç burunlu, yuvarlak yüzü ve seyrek bir sakalı vardı. Sesi arslanı andırırdı. Resulullahın ve eshab-ı kiramınki gibi beyaz çatma kumaştan burma sarık takardı. Kaftanının yakası boldu. Kıyafetlerini, giydiğinin ertesi günü fakirlere verirdi...


ŞEYH EDEBÂLİ’YE DAMAT OLDU

Bir Ahi Şeyhi ve aynı zamanda hocası olan Edebâlî hazretlerinin kızı ile evlendi. Babası Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra; Iiderlik vasfına sahip olduğundan, beyliğin başına getirildi. İnegöl’ü, Karacahisâr’ı Rumlardan aldı. 699 [m. 1299]’da Konya’daki Selçuklu Sultânı Alâüddîn Keykûbâd, Gazân Hâna esîr olunca, Yenişehir’de Osmanlı devletini kurdu... Ömrü, Rumlarla savaşmakla ve İslâmiyeti yaymakla geçti...
Osman Gazi, devIet işlerini daima dikkatle planlar ve hiçbir şeyi tesadüfe bırakmazdı. Bu da onun daima başarılı olmasını sağlamıştır...
Vefât edeceği zaman, oğlu Orhân Beye yaptığı vasiyeti; İslâmiyete olan sevgi ve saygısını ve Türk milletinin rahat ve huzûrunu düşündüğünü ve insan haklarına olan gönülden bağlılığını açıkça bildirmekdedir.
Vasiyetnâmenin özü şöyledir:


“ÂLEMİ ADALETLE ŞENLENDİR”

“Ey oğul! Allahü teâlânın emirlerine muhâlif bir iş işlemeyesin! Bilmediğini İslâm ulemâsından sorup anlayasın! İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine in’âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir. Ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemâya ri’âyet eyle ki, ahkâm-ı islâmiyye işleri nizâm bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm göster! Askerine ve malına gurûr getirip, İslâmiyet ehlinden uzaklaşma! Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allahın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga ve cihângirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksânsız gör! Hepinizi Allahü teâlâya emânet ediyorum...”
Osmânlı sultânları, bu vasiyetnâmeye cândan sarılmış; üç kıtaya yayılan devletin altı asır hiç değişmeyen anayasası olmuştur..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:24:09
Cafer-i Sadık’a iftira eden adamın sonu!..


Abbasi Halîfesi Mensûr’a, İmam Cafer-i Sadık’ı şikâyet eden fitneciler bir de akıl verdiler: “Bunun adamları çoktur. Seni tahttan indirip onu halife yapmak istiyorlar. Buna karşı gelemezsin, çünkü evlad-ı Resulden olduğu için adamların ona kılıç çekemez. En iyisi onu sarayına çağır ve sessizce ortadan kaldır!..”


“O BİR YALANCIDIR!..”
Bunun üzerine Halîfe Mensûr, veziri Rebi’ye dedi ki:
“İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık yanıma gelsin.”
Çağırdılar. Gelince, halîfe Mensûr; “Eğer seni öldürmezsem, Allah beni öldürsün! Birtakım hîlelerle fitne çıkarıp, Müslümânların kanının dökülmesini istiyorsun, öyle mi?” dedi.
Ca’fer-i Sâdık hazretleri yemîn ederek, “Ben böyle bir şey yapmadım ve yapmak da istemem. Eğer böyle bir şey işittiyseniz, o bir yalancının sözüdür. Allahü teâlâ korusun, söylediğiniz şeyi ben yapamam. Yûsüf aleyhisselâma zulmettiler, affetti. Eyyûb aleyhisselâm bir derde müptelâ oldu, sabretti. Süleymân aleyhisselâma çok şeyler ihsân olundu, şükretti... Bunlar Peygamberdir, senin nesebin de onlara ulaşır” dedi.
Mensûr bunları dinleyince, doğru söylüyorsun. Yukarı çıkalım diyerek odasına davet etti. Sonra bu söylediklerimi bana falan kimse söyledi, dedi. O kimseyi çağırdılar. Gelince “Sen bu sözleri Ca’fer-i Sâdık’ın kendisinden mi işittin” diye sordu. O şahıs “Evet kendisinden işittim” deyince, “Yemîn eder misin?” dedi. “Evet, ederim” dedi ve şöyle yemîn etti:
“Billahillezî lâ ilâhe illâ hû âlimülgaybi veşşehâdeti: Kendisinden başka ilâh olmayan, gizli ve açık her şeyi bilen Allaha yemîn ederim” dedi.


“ŞÖYLE YEMİN ET!”

Ca’fer-i Sâdık hazretleri o şahsa şöyle yemîn et dedi: “Beraytü min havlillahi ve kuvvetihî veltece’tü ilâ havlî ve kuvvetî lakad fe’ale kezâ ve kezâ Ca’fer ve kezâ ve kezâ kâle Ca’fer: (Allahın kuvvet ve kudretinden çıkıp, kendi kuvvet ve kudretime sığınmış olayım ki, Ca’fer şöyle şöyle dedi ve şöyle şöyle yaptı.)”
O şahıs önce böyle yemîn etmek istemedi. Fakat sonra etti ve o ânda düşüp öldü...
Halîfe Mensûr, “Bu yalancı ve müfterînin ölüsünü ayağından tutup, dışarı atınız” dedi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:24:35
Anadolu velîlerinden Abdullah Fahri Baba

Abdullah Fahri Baba, Malatya erenlerinden. 1864 veya 1865 (H.1282) senesinde Harput’un Tutlu yöresinde Bozolar köyü Maho veya Mehan mezrasında doğdu.
1908 (H.1326)’de vefât etti. Vefât etmeden kısa bir müddet önce bir gün zâviyesinde talebelerinin ve sevenlerinin kalabalık olduğu bir sırada uyku hâli gibi bir hâl gelip kendinden geçti.
Bu hâl bir müddet devâm etti. Sonra gözlerini açıp;
“Eyvah ben ne yaptım!” dedi. “Ne yaptınız, ne oldu?” diye sorulunca;
“Sakalımdaki su damlacıklarına bakın” diye gösterdi. İbrâhim Efendi adında bir zât su damlalarından alıp, diline dokundurdu. Sonra derhâl ağzını temizledi ve;
“Efendim bu çok acı, zehir” dedi. Bunun üzerine;


“BU, ÖLÜM ŞERBETİDİR!..”

“Evet oğlum, bu bir ölüm şerbetidir. Biraz önce Sultan Abdülhamîd Han ile yan yana idim. Birisi iki kâse şerbet getirdi.
Abdülhamîd Han ile birlikte ayağa kalktık. Sultan bana, ‘buyurun Baba Efendi için!’ dedi. ‘Önce siz buyrun Sultanım’ dedim. Fakat benim almam için ısrar etti.
Alıp içtim. Ey cemâat, bu şerbet sizler için acı bir zehirdir. Fakat benim için tatlı bir ölüm şerbetidir” dedi...
Abdullah Fahri Baba’nın bahsettiği pâdişâh Sultan İkinci Abdülhamîd Han, kendisinden on sene sonra 1918 senesinde vefât etmiştir.

***


Orduz köyü halkından bir zât şöyle anlatmıştır:
“Karakaya Barajının suyunun yükselmesi sebebiyle Abdullah Fahri Baba’nın türbesi bu suyun altında kalacağından, kabrini naklettik.
Boranlı Hacı Mustafa Baba’nın neslinden birkaç kişi de nakil işinde bulundu.
Kabrini naklettikten sonra Malatya’ya döndük. Hüseyin Bey Köprüsü semtinde arabadan indik.
O sırada tanıdığımız bir ihtiyarla karşılaştım. Hal hatır sorduktan sonra bana;


“O KOKU BU ELLERDEN GELİYOR”

“Senden evliyâ türbelerindeki gibi koku geliyor. Ellerini uzat” dedi. Ellerimi uzattım.
Ellerimi tutup yüzüne gözüne sürdü, öptü. “O koku işte bu ellerden geliyor, beni mestetti. Bu eller bugün ne iş gördü?” diye sordu.
O gün öğle vakti Abdullah Fahri Baba’nın naaşını naklederken ellerim ona dokunmuştu...
Aynı akşam Orduz’daki evimize gittim. Ablam;
“Senden hoş bir koku geliyor” dedi. O gün ve o gece ben de o hoş kokuyla mest olmuştum...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:24:54
Anadolu velîlerinden İbrahim Hayranî


İbrahim Hayranî hazretleri, Anadolu’da yaşayan velîlerdendir.
Eskişehir’e bağlı Mihalıccık kazâsının Narlı köyünde doğdu. Doğum târihi belli değildir. Babası, Muhammed Efendidir.
Babasının yanında gerekli din bilgilerini öğrendikten sonra köyde imâm-hatiplik yapmaya başladı.
İlim tahsîline devâm etmek için İstanbul’a gitti.
Sultan Ahmed Medresesinde derslere devam ederken Nakşibendiyye yolunun büyüklerinden Şeyh Vahy Efendinin sohbetlerinde bulundu. B
ir gün Şeyh Vahy Efendi;
-Oğlum İbrâhim! Bizim âhirete göçmemiz yaklaştı. Henüz bu yoldaki çalışmanız tamam olmadı. Bizden sonra Üsküdar Selîmiye Dergâhında Ali Behçet Efendiye mürâcaat edip, ondan bu yoldaki çalışmanızı tamamlayınız, buyurdu...


ONA İLTİFATTA BULUNDU...

İbrâhim Efendi, hocasının vefâtından sonra emre uyarak Ali Behçet Efendinin huzûruna vardığında ona;
-Gel İbrâhim Efendi, diye iltifatta bulundu...
Behçet Efendinin terbiyesi altına giren İbrâhim Efendi kısa zamanda kemâle geldi...
Ali Behçet Efendi vefâtı yaklaşınca, bütün talebelerinin yanında, İbrâhim Efendiyi kendi yerine halîfe tayin etti.
İbrâhim Hayrânî, vefâtına kadar yirmi bir sene insanlara doğru yolu anlattı. İbrâhim Efendiye hocası bir gün;
-Oğlum! Bir zaman gelecek Tâhir Ağa Tekkesi şeyhliği boşalacak. Size orası teklif edilecek. Reddetme, kabûl et, buyurmuştu.


ÜZÜNTÜDEN HASTA OLDU!..

1843 (H.1259) senesinde Tâhir Ağa Dergâhı şeyhliği boşalınca, Şeyhülislâm Mekkizâde Mustafa Âsım Efendinin tensibi ile İbrâhim Efendi buraya şeyh tâyin edildi.
Ancak İbrâhim Efendi hocasının dergâhından ayrılırken, çok üzüldü ve üzüntüsünden hasta oldu.
Tâhir Ağa Dergâhında bir müddet insanlara doğru yolu anlattıktan sonra, 1844 (H.1260) senesinde vefât etti...

O tarihlerde, Pertev Paşa, Selîmiye Dergâhı içerisinde bir kütüphâne kurmuş, İbrâhim Efendiye de buradaki kitapları muhâfaza vazîfesini vermişti.
Bu sebeple İbrâhim Efendi bir gün talebelerinden Ahmed Dede’ye kütüphâne yanında bir yer göstererek vefâtından sonra oraya defnedilmesini istemişti.
Vasiyeti üzerine Selimiye Kışlası yanındaki Selîmiye Dergâhının bahçesine defnedildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:25:17
Tasavvufu inkâr edenler ve Kerîmüddîn Bâbâ Ebdâl


Kerîmüddîn Bâbâ Ebdâl, Hindistan’ın büyük velîlerindendir. Doğum târihi belli değildir. 1640 (H.1050) senesinde vefât etti.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin önde gelen talebelerindendi. Çok kerametleri görüldü.
Yaşadığı beldede insanları İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yoluna davet etti...


BİR TALEBESİ HASTALANMIŞTI...

Kerîmüddîn hazretlerinin talebelerinden biri hastaydı. Durumunu bildirdiler.
Bunun üzerine mübarek zat gelip o hasta talebenin yanında başka bir yatakta yattı.
Allahü teâlâya yalvardı. Rüyâsında o talebesinin yaşayıp yaşamayacağını göstermesini diledi.
Uykuya vardı ve rüyâsında siyahlar giyinmiş düşman askerleri ile kendi talebelerinin muhârebe ettiklerini, hasta olan talebenin ise, diğer askerlerden önde at koşturduğunu, kahramanca çarpışarak düşmana çok zâyiat verdirdiğini, yaralanıp attan düştüğünü ve atının onu bırakıp kalabalığa karıştığını gördü...


VEFAT EDECEĞİNİ ANLADI...

Uykudan uyandığında o talebesinin vefâtının yaklaştığını haber verip, eshâbına techiz, tekfin ve defin için hazırlık yapılmasını söyledi.
Talebenin hastalığı ise ölüm şiddetinde görünmüyordu. Orada bulunan talebelerin hepsi hayret ettiler.
Az bir zaman geçince, hastanın durumu ağırlaştı. Nefesi sıklaştı.
Bu sırada orada bulunan ve tasavvuf ehlinin hâlini inkâr eden bâzı kimseler kendi kendilerine;
“Hocalığın ve talebeliğin şu anda (ölüm ânında) ne işe yaradığını görelim bakalım” diye düşündüler. Onların bu düşüncelerini kalb yoluyla anlayan Kerîmüddîn hazretleri, açıktan;
“Ey Allahım! Vefât etmek üzere olan bu hastanın hakîkî tasavvuf büyüklerine bağlanması hürmetine, seni zikrettiğini bunlara da duyur!” diye duâ etti.


HEPSİ ONA TALEBE OLDU...
Bu söz daha bitmeden, o ölüm hastasının açıktan açığa “Allah! Allah!..” demeye başladığı duyuldu. Rûhunu teslim edinceye kadar böyle devâm etti.
Bu apaçık kerâmete şâhid olan yabancılar inkârlarından vazgeçip, Kerîmüddîn hazretlerine bağlanıp talebelerinden oldular...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:25:39
Ali Efendi ve İbrahim Halvetî


Beypazarlı Ali Efendi, son devir Osmanlı evliyasındandır. 1235 (m.1819) senesinde vefat etmiştir. Bu zatın yetiştirdiği tek halifesi Kuşadalı İbrahim Halvetî’dir.
Aydın vilâyetinin Kuşadası kasabasına bağlı Çınar köyünde 1774 (H.1188) senesinde doğdu...


FEYZİYYE MEDRESESİNE GİRDİ
İlim ve irfân sâhibi sâlih bir zât olan Kuşadalı İbrâhim Halvetî, âilesinden çok güzel terbiye alarak yetişti.
Anadolu’da çeşitli yerlerde ilim tahsîl ettikten sonra İstanbul’a gelerek, Fâtih’te bulunan Feyziyye Medresesine (Şimdiki Millet Kütüphânesi’nin bulunduğu yere) yerleşti.
Burada Emîn Efendiden ders alarak ilmini ilerletti. Sonra yine Fâtih’te bulunan Atpazarı Dergâhına geçti.
Atpazarı Dergâhında riyâzetler ve mücâhedeler çekerek, tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı...
Kuşadalı İbrahim Halvetî, bir gün bir âyet-i kerîmenin tefsîri üzerinde çalışıyor, fakat bir türlü çözemiyordu.
Bu müşkil durumdayken, yanına medrese arkadaşlarından olan Mustafa Efendi geldi.
Onun bu hâlini gören Mustafa Efendi, ona böyle müşkil meselelerini halletmek husûsunda, o günlerde Fâtih’teki Atpazarı Dergâhında bulunan Beypazarlı Şeyh Ali Efendiyi tavsiye etti ve onu alarak Ali Efendinin yanına götürdü...


YANINDAN HİÇ AYRILMADI...
Ali Efendi, Kuşadalı’nın üzerinde çok durup çözemediği âyet-i kerîmenin, zâhirî ve bâtınî mânâlarını, âlimler tarafından bildirilen çeşit çeşit tefsîrini, ayrı ayrı ve uzun uzun îzâh etti.
Bu ilk sohbette Ali Efendiye hayran kalan Kuşadalı, artık o büyük zâttan ayrılmayıp, talebelerinden oldu.
O büyük zâtın, feyz ve nûr saçan huzur ve sohbetlerinde bulunarak, kemâle geldi...
Ali Efendi, Fındıkzâde semtindeki Kızılelma Caddesinde bulunan Beşikçizâde Dergâhında vazife yapmaktayken, 1818 (H.1234) senesinde vefât etti.
Vefât ederken, kendi yerine bakacak zâtın, Kuşadalı İbrâhim Halvetî olduğunu bildirdi. Onu kendi yerine tâyin etti. Kuşadalı, o sırada Mısır’da bulunuyordu.
Ali Efendinin Kuşadalı’dan başka, Ahmed Nâzikî, Kâtip Muhammed Azîz İstanbûlî ve Veliyyüddîn Hilmi Efendi isimlerinde üç büyük talebesi daha vardı...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:25:59
Ali bin Vefâ ve Muhammed Şâzilî


Muhammed Şâzilî Mısır’da yetişen büyük velîlerdendir. Doğum târihi bilinmemektedir.
Hazret-i Ebû Bekir’in soyundandır. Küçük yaşta öksüz kaldı. Teyzesinin yanında büyüdü. Sanâta verdiler, fakat medreseye kaçtı.
Medrese arkadaşlarından biri de, meşhûr muhaddis İbn-i Hacer Askalânî’dir. 1443 (H.847) senesinde vefât etti. Mısır’da Berekât denilen yerde medfundur...


YÜKSEK HÂLLER SAHİBİYDİ...

Muhammed Şâzilî, vilâyetin bütün makamlarını geçmiş, ilmiyle âmil, yüksek hâller sâhibi bir kimse idi.
İlim, amel, hâl, zühd ve Allahü teâlâya muhabbette pek ileriydi. Çok kimse onun vâsıtasıyla hidâyete kavuşmuştur. Büyüklüğünü kimse inkâr edemezdi.
Dünyânın her tarafından huzûruna gelenler, halledemedikleri meseleleri suâl ederler, tatmin edici cevaplar alırlardı. Başka ülkelerden gelenlerle, onların lisânı ile sohbet ederdi...
Evliyânın büyüklerinden olan Ali bin Vefâ, bir gün bir düğün yemeğindeydi.
Düğündekiler; “Ziyâfet, ancak Muhammed Şâzilî hazretlerinin gelmesiyle tamam olur” dediler. Ziyâfet sâhibi gidip onu dâvet etti.
Muhammed Şâzilî dâveti kabûl edip, düğünün yapıldığı evin kapısına geldiğinde, “Burada evliyâdan kim var?” diye sordu.
Ziyâfet sâhibi; “Ali bin Vefâ ve cemâati var” dedi. Muhammed Şâzilî, ev sâhibine; “İçeri gir ve benim için izin iste. Çünkü bir yerde büyüklerden biri olduğu zaman, izin verilinceye kadar oraya girmemek fakirlerin edeblerindendir” dedi.
Ali bin Vefâ’ya durum arz edildi ve o da izin verdi. Onu ayakta karşıladı ve yanına oturttu. Sohbet ettiler...


“EFENDİNİZE DUA EDİNİZ!”
Sonra Muhammed Şâzilî, Ali bin Vefâ’nın talebelerine; “Efendinize duâ ediniz. Çünkü onun Allahü teâlâya kavuşması yakındır” dedi.
Söylediği gibi oldu. Bir gece Muhammed Şâzilî, gâibden şöyle bir nidâ işitti:
“Yâ Muhammed! Biz sana senden olana ilâve olarak Ali bin Vefâ’nın sâhib olduklarını da verdik...”
Muhammed Şâzilî buyurdu ki: “Bunun, ancak Ali bin Vefâ’nın ölümünden sonra olacağını anladım.
Abdülbâsıt Mahallesindeki Ali bin Vefâ’nın evine talebelerimden birini gönderdim. Talebem bana, Ali bin Vefâ’nın vefât haberini getirdi...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:26:32
Bir topal sineğe yenilen Nemrud


Nûh aleyhisselâmdan çok sonra Bâbil’de hüküm süren, yıldızlara ve putlara tapan Keldânî kavminin o devirdeki kralı olan Nemrûd, insanları kendine ve putlara taptırıyordu...
İbrâhim aleyhisselâm Nemrûd’u Allahü teâlâya îmân etmeye dâvet etti.
Nemrûd, bunu reddettiği gibi, İbrâhim aleyhisselâmın kendisine secde etmesini istedi. Secde etmeyince, hapsettirdi ve ateşte yakılmasını emretti...


BİRKAÇ KİŞİ İMAN ETTİ...

Günlerce yığılan odunlar ateşlendi. Şiddetinden yanına yaklaşamadıkları ateşe hazret-i İbrâhim’i mancınıkla attılar.
Allahü teala “Ey ateş! İbrâhim’e karşı serin ve selâmette ol!” diye emretti (Enbiyâ 69). Ateşin içi yemyeşil bir bahçe kesildi.
Ateş sönünce mûcizeyi gözleriyle gördükleri hâlde birkaç kişi îmân etti o kadar...
İbrâhim aleyhisselâm ateşten kurtulduktan sonra Keldânî kavmini bir müddet daha îmâna dâvet etti.
Fakat zâlim hükümdar Nemrûd ve putperest ahâli küfürlerinden vazgeçmediler.
Çünkü Nemrûd yaşadığı devrin en kibirli insanıydı. “Kibir çok güçlü bir silahtır. Ama tek kusuru vardır sadece sahip olanı vurur!” demişlerdir.
Kibir silahına sahip kişi, “ben”lik davasına düşmüştür. Onun için sadece kendisi vardır...


BEYNİNİ KEMİRMEYE BAŞLAR!

Allahü teâlâ, Nemrud’un zayıf bir kul olduğunu göstermek için en aciz mahluklarından sivrisinekleri üstüne gönderir.
Sivrisinekler asker ve hayvanların göz, kulak ve burunlarına girerek hepsini helak eder.
Nemrûd güç bela kendisini odasına atar ve kapıyı, bacayı ve bütün delikleri kapatarak saklanır.
Topal bir sivrisineğin, “Ya Rabbi! Ben gazaya yetişemedim. Topallığım mani oldu” diyerek yalvarması üzerine, Allahü teala da ona “Seni de Nemrûd’un helakine memur ettim, git onu bul ve helak et” diye emir buyurur...

Bu topal sinek, Nemrûd’u bulur ve odasının anahtar deliğinden girerek saldırır. Nemrûd’un burnundan girerek beynini kemirmeye başlar...

Nemrûd başının ağrısından kurtulmak için türlü çarelere başvursa da kurtulamaz.
Bunun üzerine keçeden yaptırdığı tokmaklarla başına vurdurmaya başlar.
Bu tokmaklar ızdırabını gideremeyince tahta tokmaklarla vurmalarını emreder.
Nemrûd’un kafasına tokmakla vuruldukça, Nemrûd “Vur ha vur... Vur ha vur...” diyerek can verir.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:26:59
Namaz kılamadan cennete giden zat!


Ebû Hureyre (radıyallahu anh) Eshâb-ı kirâm arasında en çok hadîs-i şerîf rivâyet edenlerdendir. Yemen’in Devs kabîlesindendir.
Hadîs-i şerîf öğrenme husûsundaki gayreti çok fazlaydı. Bir defâsında hazret-i Âişe vâlidemizden;
“Resûlullah’ın sözlerini ve hâllerini siz mi çok biliyorsunuz, yoksa Ebû Hureyre mi?” diye sordular. Şöyle cevap verdi:
“Ebû Hureyre bilir. Çünkü ben ev işleriyle meşgul olurdum. Yemîn ederim ki, Ebû Hureyre bütün vaktini Resûlullah’ın huzûrunda geçirmiştir.”
Ebû Hureyre’nin Sevgili Peygamberimizin vefâtından sonra en çok sevdiği ve meşgul olduğu iş, hadîs-i şerîf rivâyet edip yaymak olmuştur...


UHUD’DA GERÇEĞİ GÖRDÜ!..

Ebû Hureyre hazretleri bir gün, yanında bulunanlara “İman edip, hiç namaz kılmaya fırsat bulamadan vefat eden ve cennete giren kimseyi bana söyleyebilir misiniz?” dedi.
Orada bulunanlar “Biz bilemiyoruz, siz söyleyin?” dediler. O da “Abdüleşheloğullarından Usayrım diye anılan Amr bin Sâbit bin Vakş” cevabını verdi.
Hadisin râvilerinden Husayn diyor ki:
Ben Mahmud bin Esed’e “Usayrım’ın durumu ne imiş? Ne yapmış?” diye sordum. Şöyle anlattı:
“Usayrım, kavminin İslâm’a girmesine hep engel oluyordu. Uhud Savaşı yaşandığı gün, gerçeği anladı ve Müslüman oldu.
Sonra kılıcını aldı, yürüdü. Savaş alanına girip savaştı. Aldığı yaralarla hareket edemez hâle geldi...


“O, CENNET EHLİNDENDİR”
O sırada, Abdüleşheloğullarından bazıları savaş meydanında kendi cenazelerini arıyordu. Derken Usayrım’a rastladılar;
“Vallahi bu, Usayrım! Burada ne arıyor, biz ondan ayrılırken Müslümanlık davasına karşı idi” dediler.
Yanına yaklaşarak, “Ey Amr, niçin geldin? Kavmine acıdığın için mi yoksa İslâm’a girmek için mi?” diye sordular. “İslâm’a girmek için geldim.
Allah’a ve Peygamberine iman ettim, Müslüman oldum. Sonra kılıcımı aldım. Resûlullah ile birlikte yürüdüm, şu yaraları alıncaya kadar savaştım” dedi.
Çok sürmedi, onların elleri arasında ruhunu teslim etti.
Durumu Peygamber Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdiklerinde, “O, cennet ehlindendir” buyurdu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:28:05
Şâfiî fıkıh âlimi Ebû Türâb-ı Nahşebî


Ebû Türâb-ı Nahşebî, Horasan bölgesinin büyük velîlerindendir. Dokuzuncu yüzyılda yaşamıştır.
Zamânının âlimlerinden ilim tahsîl etti. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. Şâfiî mezhebi fıkıh ilminde derin âlim idi.
İlim ve fazîletteki üstünlüğünü işiten insanlar onun gittiği yerlerde etrafına toplanarak sohbetlerinden, hikmetli ve tesirli sözlerinden istifâde ettiler...

Bir sohbetinde buyurdu ki: “Allahü teâlânın ahkâmını bilmeyen kimse, Allah’ı bilemez. İnsan ancak Allahü teâlânın emirlerini bilmekle mârifetin esâsına erer.
Rabbini bilirse, O’nun hükümlerini ve emirlerini bilir ve gücü yettiği kadar onları tutar.
Böylece onun üzerinde sıdk, doğruluk alâmetleri belirir. Sonra doğrulukta iyice meleke kazanır, sâdıklardan olur.”


BÜYÜK GÜNAHLAR!..

Ebû Türâb-ı Nahşebî’ye büyük günahlar hakkında sordular. Buyurdu ki: “Hak teâlânın bildirdiği büyük günâhlar şunlardır:
Boş iddiâlar, bâtıl işâretler, gelişigüzel sözler, boş laflar gibi nefsin hevâsı olan meselelerdir.”
Tevekkül sâhibi bir zât olan Ebû
Türâb-ı Nahşebî tevekkülle ilgili olarak buyurdu ki:
“Tevekkül, kendini kulluk denizine atıp, kalbini Allahü teâlâya bağlamaktır. Verirse şükür, vermezse sabretmelidir.”
“Senin bize ihtiyâcın yok mu?” diye soranlara; “Allahü teâlâya muhtâc iken, size ve sizin gibilere nasıl ihtiyâcım olur.
Fakirin bulduğu şey gıdâsı, mahrem yerini örten şey ise elbisesidir. Kanâat, Hak teâlâdan gıdâ (ve güç) almaktır.
Hakîkî zenginlik, dengin olan bir kimseye muhtaç olmaman, hakîkî fakirlik ise dengine muhtâç olmandır.”


NAMAZ KILARKEN VEFAT ETTİ
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri ömrü boyunca Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret etti.
Bir yolculuk sırasında Basra sahrasında 859 (H.245) senesinde vefât etti. Yanında kimse yoktu.
Vefât ettiği sırada namaz kılıyordu. Bu halde uzun müddet kaldı. Onun vefât ettiğinden kimsenin haberi olmadı.
Bir topluluk yoldan geçerken kendisini görüp, yanına yaklaştıklarında vefât ettiğini anladılar.
O hiçbir şeye yaslanmadan, yüzü kıbleye çevrili bedeni kurumuş bir halde idi. Bu zaman içinde cesedine vahşî hayvanlar ve kuşlar hiç yaklaşmamış ve vücûduna dokunmamışlardı.
Topluluk onu kefenleyip cenâze namazını kıldı ve orada defneyledi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:28:30
Şeyhülislâm Mustafa Bolevî


Mustafa bin Ahmed, Osmanlı Sultanı Dördüncü Mehmed Han devri şeyhülislâmlarındandır.
Bolulu tüccarlardan Ahmed Efendi’nin oğludur. İlmi yanında üstün ahlâkı, sağlam seciyesi ve cesaretiyle meşhurdur.
Köprülü Mehmed Paşa rekabet yüzünden Girit’in şanlı serdârı Deli Hüseyin Paşa’yı idam ettirmek için Mustafa Efendi’den fetvâ istemiş fakat alamamıştır.
Ancak, Mehmed Paşa’nın bir yolunu bulup, Hüseyin Paşa’yı idam ettirmesi üzerine Mustafa Efendi, Padişah’a yazdığı acı arîzasında idamın haksız olduğunu bildirmiştir...


MISIR’A SÜRGÜN EDİLDİ...

O günlerde Bursa gezintisine çıkmak isteyen Padişah için “Şimdi Bursa’ya gezintiye değil, Venedik’e sefere çıkmak zamanıdır” dediği için Şeyhülislâmlıktan azledilerek Mısır’a sürgün edilen Mustafa Bolevî, orada Hakkın rahmetine kavuşmuştur...
Mustafa Bolevî pek çok talebe yetiştirmiştir. Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“Âlim, ilmi onunla amel etmek, ilme uymak için öğrenir. Sözü dinlenilen ve yaşayışı büyüklerin yaşayışına uygun olan kimsedir. Âlimler huşû sâhibidirler.
Süsleri verâ ve takvâ, sözleri Allahü teâlâyı zikir ve O’nun emir ve yasaklarını insanlara bildirmek, susmaları Allahü teâlânın nîmetlerini tefekkürdür.
İnsanlara çok nasihat ederler. İnsanların ayıplarını yüzlerine vurmazlar.
Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çevirirler. Hepsi âhirete yarayan işlerle meşgûl olurlar.”

Gafleti şöyle târif etmiştir:

“Kulun Rabbini unutup, O’nun rızâsını aramayı bırakıp, nefsinin esiri olmasıdır.
Dünyâ için süslenen kendisine bir fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen kimselere, insanlara karşı gösteriş yapmasıdır.
Böyle kimseden daha aşağı kimse yoktur. Dünyâyı gözünde küçültmezsen, dünyâ ehli gözünde küçülmez.
İnsan gücü yettiği kadar kendi kusurlarını görmeye çalışırsa, kendini beğenme belâsından kurtulur.”


“AHDE VEFA GÖSTERİN!”

Mustafa Bolevî Mısır’da ilim öğretmekle meşgul iken, 1675 (H. 1086) senesinde vefat etti. O anda gayet neşeliydi. Buyurdu ki:
“Eğer doğrudan Cenneti istiyorsanız, kalbinizi Allahü teâlâdan başka bir şey meşgul etmesin.
Eğer şerefin zirvesine çıkmak istiyorsanız, ahde vefa gösterin. Vefa ile doğruluk ikiz kardeş gibidir.
İkisinin de neticesi, iyilik ve din güzelliğidir. Bir kimsede bu iki haslet bulunursa, bunlar o kimse için kötü hallere karşı kale olurlar.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:28:52
“Benim, affı bol Rabbim vardır”


Sâbit bin Eslem el-Benânî, Tâbiînin; zâhid, âbid ve müttekilerinden bir büyük zat idi. Künyesi Ebû Muhammed’dir. 737 (H.120) senesinde vefât etti.

Basra’nın en büyük âlim ve râvilerinden olan el-Benânî hazretleri, hadîs ilminde sika, emîn, güvenilir ve îtimâd edilir bir âlimdir ve birçok Sahâbîden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Enes bin Mâlik, Abdullah İbn-i Ömer bunlardandır.
Bu mübarek zat, gecelerini ibâdetle geçirir ve çoluk çocuğuna; “Kalkın, Allahü teâlâya ibâdet edin. Şunu hiç unutmayın ki, gece kalkıp ibâdet yapmak, kıyâmetin şiddet ve dehşetinden daha hafiftir” derdi.


NAMAZ, NAMAZ İLLE NAMAZ...

Hikmetli sözleri pek çoktur. Buyurdu ki:
“Öyle insanlara yetiştim ki, çok namaz kılmaktan başlarını yastığa koyacak vakit bulamazlardı.”
“Yirmi yıl çok sıkı bir şekilde namaza kalktım. Bütün bu yirmi yıl boyunca, onun nîmetini topladım.”
“Elli yıl, bütün gecelerimi ibâdetle geçirdim. Her seher vakti şu duâyı yapardım: Allah’ım, kullarından birine, kabrinde namaz kılmayı nasîb edeceksen, o kulun ben olayım.”
“Kendisinde şu iki haslet bulunmayan kimse, diğer bütün hasletleri toplasa da, gerçek mânâda âbid (ibâdet eden) bir kul olamaz. Bu iki özellik, namaz ve oruçtur. Bunlar, o kulun et ve kanı mesâbesindedir.”
“Allahü teâlânın anıldığı yere dağlar kadar günah ile girseler, çıktıkları zaman üzerlerinde zerre kadar bir günah kalmaz (kul hakkı dışında).”


BİR GENCİN GÜZEL SONU...

Sâbit bin Eslem hazretleri bir gün buyurdu ki:
“Sinirli bir gence, annesi sık sık öğüt verir ve; ‘Ey oğlum, senin için öyle bir gün vardır ki, sen hep o günü hatırla!’ derdi.
Oğlunun ölümü yaklaşınca, annesi üzerine kapanıp; ‘Ey Oğlum, seni bugün için ikaz ediyor, uyarıyordum’ dedi.
Oğlu; ‘Anneciğim, benim, magfireti, bağışlaması, affı ve ihsânı bol olan Rabbim vardır. Bugün, o lütuf ve ihsânlarından birinden beni uzak tutmayacağına ümidim, tamdır’ diye cevap verdi...
Allahü teâlâ, o gence merhamet eyledi. Çünkü Allahü teâlâ hakkında zannını iyi yaptı. Yâni ‘O lütuf ve ihsân sâhibidir, bağışlayıcıdır’ diye kalben inanmıştı.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:29:23
Seyyid Cemâleddîn Muhammed Ezherî


Cemâleddîn Muhammed Ezherî, Hicri sekizinci asırda yaşamış olan evliyanın büyüklerindendir. Peygamber Efendimizin kızı hazret-i Fâtıma’nın neslinden geldiği için seyyiddir. Doğum tarihi belli değildir. 1358 (H.760) senesinde Geylân civârındaki Lenger-Künân mevkiinde vefât etti. Kabri oradadır...

MOĞOL İSTİLASINDAN SONRA...
Seyyid Cemâleddîn Muhammed Ezherî hazretleri, Moğol istilasından sonra harabeye dönen Bağdad’da insanlara faydalı olmaya çalıştı. Hikmetli sözleri ve vaazlarıyla Bağdad halkını irşad etti. Çok talebe yetiştirdi...
Seyyid Cemâleddîn hazretleri, vefâtı yaklaştığında, halîfesi olan talebelerine ayrı ayrı nasîhat ve vasiyet ederek, vazifelerini, nerelerde hizmet edeceklerini bildirdi. Bu vasiyetinde, huzûrunda bulunan Muhyiddîn-i Dûstî’ye hitâben şöyle buyurdu:
“Ey Dûstî! Sen bedenen zayıf olduğun için, diyar diyar dolaşıp insanlara vaaz ve nasîhat edemezsin, vücûdun buna tahammül etmez. Onun için sen, Geylân civârında bulun. Oranın nâhiye ve köylerinde hizmete devâm edersin. Geylân Nehri kenarına vardığında, Allahü teâlânın izni ile bâzı ilâhî sırlara kavuşursun... Oradan nehrin akışının ters istikâmetine doğru, yâni yukarıya doğru gidince bir düzlüğe varırsın. İşte orası senin vazife yerin olacaktır... Orada Allahü teâlânın kullarına, iki cihan saâdetine kavuşturan yolu anlatacaksın. İnsanlar senden çok istifâde edecek. Allahü teâlâ yardımcın olsun...”

HOCASININ EMRİNİ DİNLEDİ...
Muhyiddîn-i Dûstî, hocası Seyyid Cemâleddîn’in vefâtından sonra yola düşüp, târif edilen şekilde hareket etti. Geylân Nehri kenarına geldi. Ayaklarını suya sokar sokmaz, nehir, normal istikâmetinin tersine yukarıya akmaya başladı. Bu akıntıyı tâkib ederek hocasının târif ettiği düzlüğe gelince, orada durdu. Bu sırada, Geylân Nehri normal olarak akmaya başladı. Hocası tarafından kendisine bildirilen yerin burası olduğunu anladı ve İsâr isimli bu köyde yerleşti.
Yaptığı bütün işlerde Allahü teâlânın rızâsını gözeten Muhyiddîn-i Dûstî, orada da emir ve yasaklara uymakta ve başkalarının da uymasını sağlamakta gayret göstererek çok talebe yetiştirdi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:29:45
Nizâmeddîn Evliyâ’yı üzenlerin hazin sonu!


Nizâmeddîn Evliyâ hazretleri Hindistan’da yaşayan büyük velilerdendir. 1325 senesinde vefat etti.
Milyonlarca Hindli onun sohbetleri ve merhameti ile Müslüman olmakla şereflenmiştir.
Bütün Hindistan halkı onu hürmetle anıyor ve büyüklüğünü, kerametlerini anlatıyordu.
Buna rağmen bazı devlet adamları siyasi endişelerle ona karşı çıktılar.
Daha önce Nizâmeddîn Evliyâ’nın büyüklüğünü kıskanan, eski Sultân Kutbeddîn’in acı sonundan mesûl olan saray erkânı, bir kere daha, yeni Sultan Gıyâseddîn Tuğluk’u o büyüğe karşı kışkırtarak, eski yaptıklarını denediler.
Ona olmayacak şeyleri söylediler. Sultâna bağlı âlimler ile Nizâmeddîn Evliyâ arasında münâzara yapılması kararlaştırıldı...


MÜBAREĞİN KALBİ KIRILMIŞTI...

Denilen gün ve yerde toplanıldı. Yapılan münâzarada Nizâmeddîn Evliyâ’nın naklettiği hadîs-i şerîfleri diğer âlimler kabûl etmedi. Mübareğin kalbi kırıldı.
Dergâhına dönen Nizâmeddîn Evliyâ, üzgün bir şekilde talebelerine şöyle dedi:

“Delhi âlimlerinin ve saray adamlarının, içi, bize karşı kıskançlık ve düşmanlıkla kaynıyor. Münâzarada bana karşı açıkça saldırmalarından bu anlaşılıyor.
Ayrıca onlar, Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerini dinlemeyi de reddettiler.
Bunun gibi îtirâzı gayri kâbil olan şeylerle münâkaşa etmeye, ancak Peygamber efendimizin hadîsine inanmayanlar cesâret edebilirler.
Sultânın yanında bunlar, hadîslerin en sahîhini bile kabûl etmeyi reddederek mağrûr bir edâ ile konuştular.
İçinde, böyle mağrûrâne ve yanlış yollara sürükleyen münâzaraların yapıldığı şehir, nasıl parlak vaziyette kalabilir?
Onun tuğlaları bir gün yıkılıp birbirine çarparsa şaşmamak gerekir...


“KADILAR HAKKI SÖYLEMİYOR!”
Sultan ve ona bağlı âlimler, kâdılar hakkı söylemiyorlar. Bu şekildeki âlim ve dînî liderlerindeki inanç noksanlığı sebebiyle, Allahü teâlânın cezâsının; kıtlık, salgın hastalık ve sürgün şeklinde bu şehre gelmesinden korkarım...”

Gerçekden de, bir süre sonra, Delhi’de büyük bir kıtlık oldu. Arkasından, salgın hastalık yayıldı. Halk çok zorluk çekti. Sultan ve yardakçılarının hepsi, bu hastalık ve kıtlıkta öldüler.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:30:07
Pîr Muhammed ve Kara Kethudâ


Pîr Muhammed Gencevî hazretleri Azerbaycan’ın Gence şehrinde yaşamış büyük bir velidir.
Onaltıncı yüzyılda Gence’de vefat etmiştir. Pîr Muhammed Gencevî hazretlerinin hanımı Zeyneb Ananın iki erkek kardeşi vardı.
Bunlardan biri eniştesi olan Gencevî hazretlerini severdi ve ona talebe olmuştu. Diğerinin ise hiç muhabbeti yoktu...


“BİZİ SEVEN KURTULDU...”

İki kardeş yani Gencevî hazretlerinin kayınbiraderleri, birlikte Gürcistan’a askere gitmişlerdi. Bir gün Gencevî hazretleri hanımı ile evinde otururken;
“Eyvâh!” dedi. Hanımı ne oldu diye sorunca; “Birâderine bir kâfir kurşun attı. Bizi seven kardeşine gelen kör kurşuna bir pelit ağacı engel oldu ve birâderin kurtuldu” deyince, Zeyneb Ana;
“Öbür kardeşime gelen kurşun ne oldu?” diye sordu. “Göğsünü delip geçti!” buyurunca “Aman böyle söyleme!” dedi. “Allahü teâlâ bilir ama, böyle oldu hanım...”
Askerler dönünce, Gencevî hazretlerini seven kayınbirâderi sağ salim geldi. Sevmeyip muhâlefet edeni ise vurularak ölmüştü...

***


Kara Kethudâ adında bir zât bir gün Pîr Muhammed Gencevî hazretlerine; “Efendim bir kimse ne zaman öleceğini bilip, helalleşse ve gücü yettiği kadar ölüme hazırlansa iyi değil midir?” diye arz etti.
Bu suâl üzerine; “İyidir” buyurunca; “Benim ölümüm için bir işaret lütfeder misiniz?” dedi.
Bunun üzerine; “Molla Âdil Paşa ile Molla Pürkadem’den hangisi önce vefât ederse sen ölüm hazırlığını yap! Senin ölümün bu iki ilim ehlinin ölümleri arasındadır” buyurdu...


“BENİM ÖLÜMÜM YAKLAŞTI!”

Bu kimse Pîr Muhammed hazretlerinin vefâtından sonra yirmi beş sene daha yaşadı.
Nihâyet işâret edilen âlimlerden Molla Âdil Paşa vefât etti. Halk toplanıp cenâze namazını kıldılar.
Kara Kethudâ cemâat dağılmadan hepsiyle tek tek müsâfeha yapıp helalleşti ve ağladı. Neden ağladığını sorduklarında;
“Şeyh Pîr Muhammed Gencevî hazretleri bana demişti ki: ‘Senin ölümün, Molla Âdil Paşa ile Molla Pürkadem’in vefâtlarının arasında olur!’ Âdil Paşa vefât etti. Benim ölümüm de yaklaşmıştır” dedi. Birkaç gün sonra da vefât etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:30:28
Büyük mutasavvıf Bostan Çelebi



Bostan Çelebi, mürşid-i kâmil olup, Allahü teâlânın nûru ile bakan bir zât idi... Bu mübareğin, hâl, hareket ve tavırlarında gizli mânâlar ve işâretler bulunduğu firâset sâhipleri ile halkın çoğu tarafından bilinirdi. Meselâ, av ile fazlaca ilgilenirse, talebelerinin çokluğuna; harp âletleriyle meşgûl olursa, ordunun cihâda çıkacağına; elbise ve sarıklarını sık sık değiştirseler, devlet kademelerinde tâyinler olacağına; giyinişlerinde değişiklik yapmayıp aynı elbiseleri uzun süreli giyseler, umûmî rahatlık ve ferahlığa; fazla ihsân ve bağışlarda bulunsalar, bolluk olacağına; tutumluluk gösterseler, kıtlık ve pahalılığa; sadaka vermekte gayret gösterseler, vebâ hastalığı çıkacağına işâret olurdu...



BASÎRET SAHİPLERİ BİLİRDİ...

Her bir tavrı ve hâli boş değildi ve bir mânâya işâretti. Bütün hareketleri ve davranışlarının gelecekte olacak işlere âit birer nümûne, örnek olduğunu basîret sâhipleri bilirdi. Bilhassa bâzı müşkillerine, meselelerine cevap bekleyenlerin onun söz ve hareketlerinden durumlarına göre cevap mâhiyetinde işâret aldıkları pek yaygındır.

Meselâ yolculuğa çıkmış birisi hakkında kötü bir haber duyulsa, doğru mu yalan mı bilinmese, fakat Bostan Çelebi; “Falanca şehirdedir, üzülme!” buyurursa, bu sözü o kimsenin hayatta olduğuna müjdedir. Susarsa, o haberin acı, kötü olduğuna yorumlanırdı...

Bostan Çelebi, 1631 (H.1040) senesinde Konya’da vefât etti. Kabri, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi içerisindedir.



“AHLÂKINIZI GÜZELLEŞTİRİN”

Uzun yıllar verdiği derslerle yüzlerce kıymetli talebe yetiştiren Bostan Çelebi, vefâtına yakın onlara şu nasîhatlerde bulundu:

“Halîfelerimize itâat ediniz. Onların himmetleri ile dedelerimizin bereketlerine kavuşmaya çalışınız. Onlar hakkında îtikâdınız ve inancınız temiz olsun. Muhâlefet edenlerin vesveselerinden sakınınız. Mesnevî’nin işâretlerini üstâddan, ehlinden öğreniniz. Vakitlerinizi Allahü teâlânın beğendiği şeyleri elde etmeye çalışmakla geçiriniz. Nefsin arzu ve isteklerinden sakınıp, ibâdetleri yerine getirmekte gevşeklikten sakınınız. Bunlardan geri durmayınız. Hallerinizi ve niyetlerinizi düzeltiniz. Ahlâkınızı güzelleştiriniz. Böylece kıyâmet günü pişmân olmak durumu ile karşı karşıya kalmazsınız.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:30:53
Gözyaşı denince Küllab bin Ceri


Allahü teâlânın dostları, bu dünyadan geçmiş, sadece Rablerini düşünür, onun huzuruna çıkacakları günün endişesinden başka bir endişe taşımazlar...
İşte bu Allah dostlarından biri de Küllab bin Ceri’dir.
Küllab bin Ceri, ömrünü ibadetle ve insanlara emr-i maruf yaparak geçirmiştir.
Bu iki özelliğinin dışında bir özelliği daha vardı ki; onu asıl meşhur eden bu durumu idi. Çok ağlardı...
Çünkü hadis-i şeriflerde (Allah korkusu ile gözden akan bir damla gözyaşından veya Allah yolunda akıtılan bir damla kan damlasından daha kıymetli, Allah indinde bir damla yoktur.) ve (Allah korkusu ile ağlayan göze, Cehennem ateşinin dokunması haramdır) buyuruluyordu. Resulullah efendimizin bu hadis-i şeriflerini bir an olsun aklından çıkarmıyordu...


“ONUN GECESİ NASIL ACABA?”
Gündüzleri onu tenhalarda görenler, çokça ağladığına şahit olmuşlardı.
Dostları arasında şöyle bir konuşma geçmişti:

-Küllab’ın gündüzünü biliyoruz, peki onun gecesinin nasıl geçtiğini içimizde bilen var mı?
Orada bulunan Ebu Seyyar şöyle anlattı:
-Ben de onun gecesinin nasıl geçtiğini merak ederek bir gece gizlice takip ettim.
Namazlarını kıldıktan sonra, vadiye doğru yöneldi, vadideki ırmağın kıyısına gelince durdu.
Başladı ağlamaya, o kadar çok ağlıyordu ki ona bir şey olacağını düşündüm. Sabah namazına kadar böyle devam etti.
Irmak kenarında niçin ağladığını da anladım, gece ağlamasını başkaları duysun istemiyordu.
Sabah namazı yaklaştığında Küllab bin Ceri’nin yanına gittim. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
-Selamünaleyküm ey Küllab.
-Ve aleykümselam Ebu Seyyar.
-Allah sana rahmet etsin, gece boyunca seninle birlikte bulundum. Bu hâlin nedir?
-Ey Ebu Seyyar! Ben ağlamayayım da kim ağlasın? Ben Rabbime nasıl yalvarmam, ben Rabbimden nasıl istemem, kime yalvarayım, kimden isteyeyim?
Küllab bu şekilde sabaha kadar ağlayarak yalvardı. Sabah namazı vakti girince namaza durdu.
Secdede uzun zaman kaldı. Başını kaldırmayınca merak edip yanına yaklaştım. Baktım ki son nefesini vermiş...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:31:14
Kerim Ağanın hazin sonu!..


Sultan İbrahim Han, İstanbul’da doğdu. Uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallı idi. Annesi Kösem Sultan onun iyi yetişmesi için çok gayret göstermişti.
Devrinde yaşayan bazı kindarların dediği gibi “deli” değil “velî” bir sultandı...

Kardeşi Dördüncü Murad Han’ın vefatı üzerine 1640’ta tahta çıktığı gün şöyle dua etmişti:
“Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif kulunu bu makama lâyık gördün. Ya Rab! Saltanat günlerimde milletimin halini hoş eyle ve birbirimizden hoşnut kıl!”

Sultan İbrahim Han, tahta çıktıktan sekiz sene sonra Edirne’ye gitmişti. Tellala şöyle bağırttı:
-Padişah fermanıdır. Duyduk duymadık demeyin... Yarın ayak divanı olacaktır.
Kimin kimden şikâyeti varsa gelsin, padişah efendimize söylesin. Duyduk duymadık demeyin...


“BENİM ŞİKAYETİM VAR!”

Ertesi gün ayak divanı oldu ve padişah halkın karşısına çıktı. Kalabalığa:
“Ben dâhil kimseden şikâyetiniz var mı?” diye sordu.
Halktan biri ileri çıktı. Padişahı selamladıktan sonra; “Padişahım, benim şikâyetim vardır” deyince Sultan: “Söyle de istişare edelim.
Şikâyetinde haklıysan haksızı adalete teslim edelim” dedi. O adam
“Padişahım, Kerim Ağa denilen adam bana zulmetti. Malımı mülkümü alıp, çoluğum çocuğumla sokaklara attı. Memleketin varlıklı ailelerindenken, en varlıksızı oldum.
Bir lokmaya muhtaç hale geldim. Sözümü doğrulayacak şahitlerim vardır” diyerek başına gelenleri anlattı.


“PADİŞAHIM BEN YENİÇERİYİM!”
Padişah, şahitleri de dinledikten sonra Kerim Ağa’yı buldurup getirtti ve ona;
“Ağa! Hakkında şikâyet var. Eşkıyalığa bulaşıp mazlumları soyar, mallarını alarak sokaklara atarmışsın. Doğru mudur?” diye sordu.
Ağa özür dileyeceği yerde, ileri geri konuşmaya başladı. Padişahın kendisine bir şey yapamayacağını sanıyordu. Çünkü yandaşlarına; özellikle de yeniçeri olmasına güveniyordu...
-Padişahım ben yeniçeriyim, diye yüksek sesle cevap verdi. Sultan İbrahim, bu densizliğe tahammül edemedi ve tahtından kalkıp adamın yakasından tuttuğu gibi havalandırdı “Bre densiz! Sen yeniçeriysen ben de Padişahım” diyerek yere çarptı.
Ağa’yı hemen adalete teslim etti ve mahkeme; mazlumun hakkını alarak ona da en ağır cezayı verdi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:31:36
“Koca yeryüzü bize dar geldi”


Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından birkaç ay sonra, Hazreti Ali’nin (radıyallahü anh) hanımı, Hasan ve Hüseyin’in annesi olan kızı Fatıma da babasına kavuştu.
Hazreti Ali, Benî Hanefiyye’den bir kız istedi. Ca’fer bin Kays el-Hanefiyye’nin kızı Havle’yle evlendi ve ondan bir oğlu oldu. Adını Muhammed koydu.
Ancak halk onu, kardeşleri, Fatıma’nın oğulları olan Hasan ve Hüseyin’den ayırdetmek için “Muhammed bin Hanefiyye” diye çağırmaya başladılar...
Muhammed bin Hanefiyye, Ebu Bekir’in (radıyallahü anh) halifeliğinin sonlarında doğmuştu.
Babası Ali îbni Ebî Talib’in gözetiminde büyüyüp yetişmiş ve onun tedrisinden mezun olmuştu.


ŞAM’A GÖÇ ETTİLER...

Hazreti Muaviye’den sonra oğlu Yezîd ve sonra Mervan bin Hakem halife oldular. Sonra Şam’da halifelik makamına Abdülmelik bin Mervan geçti.
Suriye halkı da ona biat etti. Hicaz ve Irak halkı Abdullah bin Zübeyr’e (radıyallahü anh) biat etmişlerdi.
Bu arada Abdullah bin Zübeyr, Hicazlılar biat ettiğine göre, Muhammed bin Hanefiyye’nin de kendisine biat etmesini istedi.
Ancak o, meşru halifenin Abdülmelik olduğunu ilan etti. Hicaz halkından binlercesi de ona katıldı ve beraberindekilerle Şam diyarına göç ettiler.
Eble’ye vardıklarında, oraya yerleştiler.
Fakat Abdülmelik’in adamları, Muhammed bin Hanefiyye’nin yanındaki kalabalıktan korktular ve buradan çıkarmasını halifeye bildirdiler...
Muhammed bin Hanefiyye, adamları ve ailesiyle birlikte Şam diyarından ayrıldı. Nerede konaklasa oradan çıkması ve ayrılması isteniyordu.
Bu arada, Haccac-ı zalim, Abdullah bin Zübeyr’i (radıyallahü anh) öldürüp bütün halkın Abdülmelik bin Mervan’a biat etmesini istedi. Muhammed bin Hanefiyye, Abdülmelik’e bir mektup yazdı:


“BEN DE BİAT ETTİM...”

“Müminlerin emîri Allah’ın kulu, Abdülmelik bin Mervan’a, Muhammed bin Ali’den...
Bu işin sana geçtiğini ve halkın sana biat ettiğini görünce, ben de onlardan birisi oldum ve senin Hicaz’daki valine biat ettim. Bu biatimi sana yazılı olarak gönderdim. Ve’s-selâmü aleyke...”
Buna rağmen ona ve beraberindekilere Mekke’de oturma izni vermediler.

Muhammed bin Hanefiyye bundan sonra zaten uzun yaşamadı. “Koca yeryüzü bize dar geldi” diyerek kısa bir zaman sonra vefat etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:31:59
Yıldızlardan biri... Abdullâh bin Zeyd


Eshâb-ı kiram, Resûlullahın sevgisi için, akrabâlarını, ahbablarını, çocuklarını, zevcelerini, memleketlerini, evlerini, akarsularını, tarlalarını, ağaçlarını terk ettiler.
Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” bunların hepsine ve kendi canlarına tercih ettiler.
Bunların sevgisini ve canlarının sevgisini bırakıp, Resûlullahın sevgisini seçtiler. Resûlullahla konuşmak, Onunla berâber bulunmak şerefine kavuştular.
Onun sohbeti bereketi ile, Peygamberlik üstünlüklerine eriştiler. Allahü teâlânın gönderdiği vahyi gördüler ve melekle berâber bulunmakla şereflendiler.
Hadis-i şerifte (Eshâbımın her biri gökteki yıldızlar gibidir. Herhangisine uyarsanız, Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz) buyuruldu.


İBRETLİ BİR HADİSE...
İşte onların Peygamber efendimize olan muhabbetlerini sergileyen ibretli bir hadise...
Abdullâh bin Zeyd el-Ensârî (radıyallâhu anh) Resûlullâha gelip;
- Yâ Resûlallâh! Sen bana nefsimden, malımdan, evladımdan ve ehlimden daha sevgilisin. Eğer, gelip de seni görme gibi bir nîmet olmasaydı ölmeyi arzu ederdim, dedi ve ağlamaya başladı...
Bunun üzerine Resûlullâh efendimiz;
“- Niçin ağlıyorsun?” diye sorduklarında Abdullâh bin Zeyd;
“- Yâ Resûlallâh! Bir gün sizin de bizim de vefat edeceğimizi, sizin peygamberlerle beraber yüksek makamlarda olacağınızı, bizim ise eğer cennete girsek bile aşağı makamlarda olacağımızı düşünerek (seni göremeyeceğim endişesiyle) ağladım.” cevabını verdi...


ÂYET-İ KERÎME NAZİL OLDU
Merhamet deryası Peygamber efendimiz cevap vermeyip sükût ettiler. Bu sırada şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
“Kim Allâh’a ve Peygamberine itaat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine nîmet verdiği nebîler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle beraber olacaklardır. Onlar ne güzel dostlardır!” (en-Nisâ, 69)
Abdullâh bin Zeyd el-Ensârî hazretleri, bir gün bahçesinde çalıştığı bir sırada, oğlu nefes nefese gelip büyük bir üzüntü ile Resûlullâhın vefat haberini verdi. Bu acı haberle sarsılan Abdullâh bin Zeyd, şöyle duâ etti:
“- Allâh’ım! Gözlerimi al ki artık bundan böyle tek sevdiğim Resûlullâh Efendimizden başka kimseyi görmeyeyim.”
Mübarek sahabenin duâsı kabul oldu ve oracıkta gözleri görmez oluverdi. Bundan kısa bir müddet sonra da bu acıya dayanamayarak vefat etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:32:21
“Ey kişi! Ben rahip değilim”


Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. Tebe-i tâbiînden olup, Basra’da yaşamıştır. Doğum ve vefât târihleri kesin olarak bilinmemektedir. Bir rivayete göre de 805 (H. 189) senesinde vefât etmiştir...
Bu mübarek zat, öğrendiklerini insanlara öğretmeye çalışırdı. Cumâ namazından sonra evinin çevresi hadîs ve fıkıh öğrenmek isteyen talebelerle dolardı. Bıkıp, yorulmadan saatlerce ders verir ve onların yetişmelerini isterdi. Bir dakikasının boşa geçmesini istemez, ya öğrenir yâhut da öğretirdi. Derslerine sâdece namaz vakitlerinde ara verdiğini talebeleri anlatmışlardır...


ONU ÇOK SEVERLERDİ
Abdülvâhid bin Zeyd, dünyâya değer vermemesi, devamlı ibâdet ve ilimle meşgul olması, herkese iyilik etmesi ile dikkati çekerdi. İnsanlar onu sever ve hürmet ederdi. Yaşayışı ve hikmetli sözleriyle pek çok kimsenin doğru yola girmesini sağlamış, herkese örnek olmuştur.
Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri yaşadığı ibret verici hadîselerden bâzılarını, insanlara nasîhat ve ders olması bakımından nakletmiştir. Şöyle bir hadise anlatır:
Bir rahibin odasının yanına yaklaşıp, “Ey râhip!” diye seslendim. Fakat cevap vermedi. Üçüncü defa çağırışımda başını uzatıp şunları söyledi:


“KENDİMİ BURAYA HAPSETTİM”

“Ey kişi! Ben rahip değilim. Rahip, Allahü teâlâdan korkan, O’na saygı gösteren, belâsına sabredip, kazâsına râzı olan, nîmetlerine şükredip onun için tevâzu gösteren, izzet karşısında zilleti kabûl eden, kudretine teslim olup, heybet ve azameti karşısında eğilen, hesap ve azâbını düşünen, gündüzünü oruç, gecesini ibâdetle geçiren, Cehennem’i hatırladıkça uykusu kaçan kimseye denir. Ben ise saldırgan bir köpeğim! İnsanlara zararım dokunmasın diye kendimi buraya hapsettim!..”

Bu sözler üzerine şöyle sordum:

“Allahü teâlâyı bildikten sonra insanları Allahü teâlâdan uzaklaştıran şey nedir?”
“Kardeşim! İnsanları Allahü teâlâdan ancak dünyâ malı ve sevgisi uzaklaştırır. Çünkü dünyâ isyan ve günah yeridir. Aklı başında olan dünyâyı kalbinden çıkarıp, günahlarına tövbe ederek kendisini Allahü teâlâya yaklaştıracak şeye yönlendirir” diyerek Kelime-i şehadeti söyleyerek son nefesini verdi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:32:41
Iraklı bir genç ve Ebû Süleymân Dârânî




Ebû Süleymân Dârânî, Şam’da yetişen büyük velîlerdendir. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda yaşamıştır. Doğum târihi bilinmemektedir. 820 (H.205) senesinde Şam’da vefât etti...
Ebû Süleymân hazretleri, dünyâdan ve içindekilerden yüz çevirmiş olup, zâhid bir hayat yaşadı. İlk defâ yünlü elbise giyen sofîlerden oldu...

“SEVDİKLERİNE İHSÂN EDER”
Bu mübarek zat, “Zühd nedir” diye soranlara; “Zühd, Allahü teâlâ ile meşgûl olmana mâni olan her şeyi terk etmektir. Dünyânın hiç olduğunu bilmeyen, zühd sâhibi olamaz” buyurdu.
“Açlık, Allahü teâlânın hazînelerinden bir hazînedir. Onu sevdiklerine ihsân eder. İnsanın karnı doyunca, bütün âzâlarını şehvet açlığı kaplar. Karnı aç olanın ise âzâları şehvetlere karşı bir arzu duymaz.”
“Ben öyle insanlara yetiştim ki, onlar açlığı kendileri için ganîmet sayardı. Tıpkı şimdikilerin tokluğu ganîmet saydığı gibi.”
Ebû Süleymân Dârânî hazretleri hac vazîfesini yerine getirmek üzere Mekke-i mükerremeye gitmek için yola çıktı. Yolda, Iraklı bir gençle arkadaş oldu. Yolculuk esnâsında Iraklı genç devamlı Kur’ân-ı kerîm okuyor, durdukları yerlerde vakit namazı hâricinde nâfile namaz kılıyor, gündüzleri oruç tutuyordu. Nihâyet Mekke-i mükerremeye ulaştılar. Genç, Ebû Süleymân Dârânî hazretlerinden ayrılmak istedi. Ebû Süleymân Dârânî o gence; “Benim sende gördüğüm hâllere seni sevk eden nedir?” diye sordu. Genç dedi ki:

BİR HURİNİN TEBESSÜMÜ...
“Ey Ebû Süleymân! Beni böyle yapmamdan dolayı kınama. Çünkü ben rüyâmda altın ve gümüşten yapılmış birçok şerefeleri olan bir köşk gördüm. İki şerefenin arasında şimdiye kadar hiç görmediğim güzellikte hûriler vardı. Bu hûrilerin tebessüm etmesi sırasında dişlerinden yayılan nûr etrâfı aydınlatıyordu. O hûrilerden biri bana dedi ki: ‘Ey genç! Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalış ki bana kavuşasın!’ Sonra uykudan uyandım. Bu rüyâ, benim senin gördüğün hâllere kavuşmamın sebebidir...”
Ebû Süleymân Dârânî o gençten duâ istedi. Genç ona duâ ederek ayrıldı. Kısa bir zaman sonra da vefat etti.
Ebû Süleymân Dârânî kendi nefsini kınayarak; “Ey nefsim! Uyan ve bu gencin bildirdiği işaretlere ve müjdelere kulak ver. Bir hûriye kavuşmak için bu şekilde çalışılırsa, bu hûrinin Rabbine kavuşmak için nasıl çalışmak gerekir?” diye nefsini azarladı...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:33:04
Fudayl bin İyâd’ın talebesinin vefatı


Fudayl bin İyâd hazretleri, evliyânın büyüklerindendir. 726 (H.107) senesi Horasan’da doğdu. 803 (H.187) senesi Mekke-i mükerremede vefât etti.
Kabr-i şerîfi Mekke’de Cennet-ül-Muallâ’da hazret-i Hadîce vâlidemizin kabri civârındadır...
Fudayl bin İyâd hazretleri, tövbe edenlerin önde gelenlerinden emsâli az bulunan bir zâttı.


NAMAZ KILAN EŞKIYA!..

Gençlik yıllarında eşkıyâ reisi olup, yol kesicilik yapar, kervanları soyardı. Böyle olmasına rağmen namazlarını bırakmaz, oruçlarını tutardı. “Yol kesen”lerden idi; öyle bir tövbe etti ki “yol gösteren”lerden oldu...
Hikmetli sözlerinden bir kısmı da şöyledir:
“Rızâ hâlindeki kişinin dostluğuna inanmam, kızdırdığım bu kişinin gazab hâlindeki dostluğuna inanırım.”
“İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlâk ile davranması, geceleri sabaha kadar ibâdet ile, gündüzleri hep oruçlu geçirmesinden hayırlıdır.”
“Duâmın kabûl olacağını bilsem, yalnız devlet başkanı için duâ ederdim. Çünkü, devlet başkanı iyi olursa, şehirler ve insanlar kötülüklerden ve belâlardan emin olur.”
“Kim, din kardeşi için diliyle sevgi ve hulûs gösterir de içinden ona düşmanlık ve kin beslerse, Allah ona lânet eder, dilsiz yapar ve kalp gözünü köreltir.”
Fudayl bin İyâd hazretleri talebelerinden birinin vefâtı yaklaşınca, onun yanına giderek Yâsîn-i şerîf okumaya başladı. Talebe; “Ey hocam! Bunu bana okuma” deyince, Fudayl hazretleri sustu. Sonra o talebeye Kelime-i tevhîdi telkîn etti. Talebe; “Ben o mübârek sözü söyleyemiyorum. Çünkü ondan uzağım” dedi ve vefât etti...


ÇOK MAHZUN OLMUŞTU...

Fudayl bin İyâd hazretleri evine dönerek evden çıkmaksızın bir müddet mahzûn oldu, ağladı. Sonra rüyâsında talebeyi Cehennem’e götürürlerken gördü ve;
“Ey oğul! Sen talebelerimin en iyilerindendin. Neden Allahü teâlâ senden mâ’rifet nûrunu aldı?” diye sordu.
Talebe şöyle cevap verdi: “Üç şey sebebiyle Allahü teâlâ benden mâ’rifet nûrunu aldı. Birincisi, nemîme. Çünkü ben size başka, arkadaşlarıma başka söyler, söz taşırdım. İkincisi hased. Ben arkadaşlarıma hased ederdim. Üçüncüsü, içki. Bir defâsında hastalanmıştım. Hastalığımı tedâvî ettirmek için hekîme gittim. Hekim bana; ‘Her sene bir kadeh şarap içeceksin, yoksa iyi olmazsın’ dedi. Ben de böylece alışıp gittim” dedi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:33:24
Sâbit el-Benânî’yi dinleyen meçhul zat!


Sâbit bin Eslem Benânî hazretleri Tâbiînin büyüklerindendir. 737 (H.120) senesinde vefât etti.
Hadîs ilminde sika, emîn, güvenilir ve îtimâd edilir bir âlimdir. Hikmetli sözleri pek çoktur. Buyurdu ki:
“Allahü teâlânın anıldığı yere dağlar kadar günah ile girseler, çıktıkları zaman üzerlerinde zerre kadar bir günah kalmaz (kul hakkı dışında).”


“BEN DE SENİ ANDIM!”

Mümin, kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzûrunda durur. Allahü teâlâ ona: “Ey kulum! Sen, dünyâda bana ibâdet eden kullarımla berâber ibâdet ediyor muydun?” diye sorunca, o mümin; “Evet, onlarla birlikte ben de ibâdet ediyordum yâ Rabbî!” der. Yine Allahü teâlâ; “Ey kulum, dünyâda iken bana duâ edip yalvaran ve beni zikredip ananlarla beraber, sen de yalvarıp beni andın mı?” diye suâl buyurur. O mümin yine; “Evet yâ Rabbî!” diye cevap verir. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “İzzetim hakkı için, beni zikredip, andığın her yerde ben de seni andım. Nerede duâ edip yalvardınsa, o duânı kabûl ettim” buyurur.” Sonra Sâbit-i Benânî şu hadîs-i şerîfi bildirdi: “Müminin hiçbir duâsı red edilip, geri çevrilmez. Karşılığı ya dünyâda verilir, ya âhirete tehir edilir veya günahlarına keffâret olur.”


MÜ’MİNÛN SURESİNİ OKUYORDU...

Sâbit bin Eslem buyurdu ki:
“Mus’ab bin Zübeyr’in duvarının yanında, hayvanların geçmediği bir yerde idim. Mü’minûn sûresinden; “Hâ mîm. Bu kitabın indirilişi, Azîz, Alîm olan Allah’tandır. O, günah bağışlayan, tövbe kabûl eden, azâbı şiddetli olan, ihsân sâhibi olan Allah’tandır ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş, ancak O’nadır” meâlindeki âyetlerinin olduğu sahifeyi açtım. O anda, yanımda bir kişi peydâ oldu. Bana, âyetin “Gâfiri-z-zenbi (günahları bağışlayan)” kısmını okuyunca; “Ey günahları bağışlayan Allah’ım! Günahlarımı bağışla” “Kâbilet-tevbe (tövbeyi kabûl eden)” kısmını okuyunca, “Ey tövbeyi kabûl eden Allahım! Tövbemi kabûl et” “Şedîd-ül-ikâb (azâbı şiddetli olan)” kısmını okuyunca; “Ey azâbı şiddetli olan Allah’ım! Beni azâbından muhâfaza eyle!” de, diye söyledi. Sonra yanımdan kayboldu. Sağıma, soluma baktım göremedim. Daha sonra öğrendim ki, bu âyetin tesiriyle fazla yaşamamış vefat etmiş...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:33:45
Hayber’de ganimet istemeyen mücâhid


Hayber, Peygamber efendimiz devrinde, Yahûdîlerin toplandığı bir merkezdi. Resulullah efendimiz Medîne’ye hicret ettiğinde, oradaki Yahûdî kabîleleriyle antlaşma yapmışlardı. Ancak Benî Nâdir kabîlesi, antlaşmayı bozarak Resulullaha sûikast tertiplediler. Bu sebeple Medîne’den çıkarıldılar. Benî Kureyzâ kabîlesi de, antlaşma yaptıkları hâlde Hendek Savaşında düşman tarafına geçerek ahidlerini bozdular...


MÜNAFIKLARIN SAVAŞ PLANLARI

Hendek Savaşından sonra Mekkeli müşriklerle Hudeybiye Antlaşması yapılarak müşriklerin saldırısı önlendi.
Fakat Hayber’de toplanan Yahûdî kabîleleri, Müslümanlar için çok tehlikeli idi. Medîne’deki münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy Yahûdîlerle görüşüyor, Müslümanlar üzerine savaş açmayı tertipliyorlardı.
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Hayber’deki Yahûdîlerle antlaşma yapmak istedi ise de buna yanaşmadılar.
Bunun üzerine Medîne’ye saldırmalarını önlemek için Hayber üzerine gitmeye karar verildi...
Hayber’e varınca, Yahûdîlere yine sulh teklif edildi. Kabul etmedikleri için savaş başladı (628).
Hayber, sekiz muhkem kalesi, verimli arâzileri, bol miktârda bağ ve bahçeleri bulunan zengin bir şehirdi. Kalelerin içinde 20.000 asker vardı. Peygamber efendimizin emrinde ise 200 atlı, 1600 piyâde olmak üzere 1800 sahâbî bulunuyordu...
İlk olarak Natat Kalesi kuşatıldı ve on günde fethedildi. Hayber’in en sağlam kalesi olan Kamus, bir türlü düşmüyordu.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem sancağı hazret-i Ali’ye verdi. Hazret-i Ali onları önce İslâma dâvet etti kabul etmediler.
Savaşmak için çıkan Merhab adındaki çok kuvvetli pehlivanı teke tek savaşta öldürdü. Ümitsizliğe düşen Yahûdîler teslim oldular ve kale Müslümanların eline geçti...


“ŞEHİD OLMAK İSTİYORUM!”
Evet, Hayber fethedilmiş, herkes ganimet almak için sıraya dizilmişti Ganimet taksimi esnasında sıra bir çobana geldiğinde o;
- Ya Resûlallah ben ganimet istemiyorum, sadece boğazımdan delecek bir okun beni şehid etmesini bekliyorum, diyerek taksimattan bir hisse almadı.
Resul-i Ekrem efendimiz, Eshabına “bu genci takip ediniz, eğer imanında doğru ise istediği olur” buyurdu. Nihayet şehadet haberi işitilince gidip baktılar ki, hakikaten Peygamberimize gösterdiği yerden bir ok isabet ederek şehîd olmuştu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:34:05
Fatih’e yazılan şehit mektubu


Yatsı namazından sonra ulemâ meclisi huzurda... Yaşlı-genç hâfızlar kenarlara dizilmişlerdi. Fethin mâneviyât kardeşleri yan yana... Sultan boynunu bükmüş, bambaşka bir âlemde tefekkür diyarına uzanmıştı...
Fetih Sûresi aksediyordu dillerden gönüllere, satırlardan sadırlara... Saatler sonra dışarıda bir hareketlilik... Sessizliği yaran ihtiyar bir ses muhâfızları aştı.


“BUYUR BABA, NE İSTEDİN?”

“-Buyursun!” dendi içeriden. Uzun yoldan geldiği anlaşılan bir toprak insanıydı, hayret ve merak nazarları arasında içeri giren. Uzun boylu, zayıf bir adam... Mütevâzı duruşundan zarîf bir heybet yükseliyordu. Küçücük gözlerinden belli belirsiz birer gözyaşı yatağı uzanıyordu çenesine ve kırlaşmış bıyıklarına. Damarları çıkmış yorgun, nasırlı ellerinden birinde bir kâğıt parçasını sımsıkı tutuyordu.
“-Buyur baba! Ne istedin? Seni böyle yorup buralara getiren derdin ne ola ki?!.” Adam gözlerini Sultan’ın gözlerine dikti. Koskoca bir okyanusla irkildi Fâtih:
“-Bak Sultanım! Bende bir emânetin var!...”
Meclis şaşkın; bu muammâ da neydi böyle? Vezirlerden biri Sultan’ın işaretiyle mektubu aldı.
“-Oku!” dedi Fâtih. Yaşlı ziyaretçi bir anda ileri atıldı:
“-Sultanım! Bilmezsin ki, bu sana yazılmış bir şehid mektubudur. Bir şehid mektubunu okumaksa ancak bir Fâtih’e yakışır!”


ZARİF BİR YAZI...

Hayret dolu Hünkar, gayr-i irâdî kalktı, vezirinden kâğıdı aldı. Sonra meclisin ortasına dizleri üstüne oturdu. Kırmızı bir ipekle bağlanmış, mumlanmamış mektup açılırken meclise hoş bir râyiha yayıldı. Zarif bir yazı, inci gibi parlak... Sultan Mehmed bir an ihtiyara baktı. Adam başını müsâade edercesine salladı ve Fâtih, güzel bir rüyaya dalarak elindekini seslendirmeye başladı:
“-Es-selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühû... Ey benim nâzenin Hünkarım! Bendeniz Bursalı Mehmed; Sürûrumuz Şehriyârım! Dedem, Sultan II. Murad zamanında Emir Sultan Hazretleri ile dilber şehrin kuşatmasına katılmış. Orada şehid düşmüş. Ben doğanda babam senin adını koymuş, sana asker olam diye... Hünkarım! Ben doğdum doğalı bu mübarek müjdeye yazıldı her lahzam!..” Tam heyecanlı yerinde kaldık değil mi? Devamı yarına...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:34:32
“Sultan Mehmed’e yaraşır bir er ol!..”


Şehit mektubunun devamında şöyle yazıyordu:
“Hünkârım, Bursa’da Akbıyık Sultan derler, bir derviş baba vardır. Çocukken onun önünde diz kırar, canımı kanımı coşturan Konstantiniyye’yi dinlerdim.
Duâmız tek; şehâdetti! Delikanlı olunca “Ne zaman, ne zaman?” der dururdum hocam Akbıyık Sultan’a. Bu bekleyiş çok uzamıştı sanki. Anla ki Sultanım; şehâdete, Konstantiniyye’ye dost olmuştum.
Bu öyle bir özlemekti ki; hani insan baba ocağından ırak kalır da ana yemeğini özler ya... Her tattığı o hasreti bir daha pişirir ya...
İşte öyle Hünkarım! Nihayet, gün geldi Ulubatlı Hasan’a yeniçeri oldum. Babam derdi ki:
“-Oğul! Şehâdeti arzulamaksa derdin, Sultan Mehmed’e yaraşır bir er ol! Onun çabasını, duâsını duymaktayız. Teb’asının duâsı da onadır. Kim ki onla hemhâl ola, duâsına ortaktır! Babamı saydım; bereketin büyüklerle beraber olduğunu bildim!.. Sultanım! Senin ilmine, hâline yetişmek ne mümkün! Lâkin, Allah bilir ya, o tahammül-fersâ arzu damla damla aktı içime...
Anam ardımdan çok ağladı! Ben de “Ağlama anam, biiznillah şehid olacağım ve inşallah Cennette buluşacağız dedim...”
Sultan Mehmed Han kendine geldi... Başını kaldırdı; bu bir rüya değildi. Meclisteki herkes ağlıyordu... Sonra mektubu getiren adama baktı... Titreyen sesi, merakla sordu:
“-Baba! Kimsin sen? Nereden geldi bu sana?”
“-Hünkarım! Bu benim oğlumdur. Anlatmış ya, daha doğmadan İstanbul’a adadığımız oğul! Sefere katılmadan evvel sana hitaben yazdığı mektubu anacığına bırakmış. Sana getirdim. Anacığının gözü yaşlıdır hâlâ! Ana ya; özler durur işte kuzusunu! Geçenlerde rüyasına bizim oğlan;


“SELAMETLE KAL SULTANIM”

“-Ben iyiyim, tasalanma!” diyesiymiş. Nasip! Buna da şükür!.. Rabbim, gayrı sana uzun ömür versin! Selâmetle kal Sultanım!..
İhtiyar, ırmak misali çağlayıp duruldu... Irmak denize, deniz Sultan Mehmed’e aktı... Kimse tek laf edemeden, çıktı gitti adam!.. Bakışlar yine derin, düşünceli... Fâtih, yarım bıraktığı mektuba döndü yine:
(Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz; bilakis onlar diridirler.) (el-Bakara, 154) Her dem sizinleyiz... Ayasofya’da kılınan her namaza fethin melekleriyle iştirak ediyoruz... Gönlünüz ferah olsun Efendim... Allah’ın yardım ve nusreti sizinledir! Nice Mehmedler, Hasanlar fedâ olsun bu devlete, bu yola!..
Her dâim duâcınız, köleniz Mehmediniz!”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:34:53
Seyyid-i Sırdan ve kibirli “Şeyhül-İslâm”


Çelebi Hüsâmeddîn, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerinin en önde gelen talebesi olup, onun halîfesi, vekîlidir.
Mevlânâ hazretleri, Mesnevî yazılmadan önce talebelere, Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin Mantık-ut-Tayr ve Hakîm Senâî’nin İlâhinâme isimli kitapları okutulurdu.
Çelebi Hüsâmeddîn bir gün hocasına şöyle suâl eyledi:


MESNEVÎ-İ ŞERÎF’İN YAZILMASI...

“Efendim! Zât-ı âlînizin hazırlayacağı bir kitap olsa, inci dolu sözleriniz hepimize bir hâtıra olarak kalsa uygun olur mu? diye içimizden geçmektedir...”
Mevlânâ hazretleri bu sözlerden son derece memnun olup;
“Ey gözümün nûru Hüsâmeddîn! Bu isteğiniz, daha sizin mübârek kalbinize gelmeden önce, kalbime ilhâm edildi.
İçinde mânevî cevâhirlerin bulunduğu, ibâdetlerin ihlâs ile yapılmasından ziyâde zevk ve muhabbet veren bir kitabın yazılmasını arzu ettim...”
diyerek, Mesnevî-i Şerîf’in ilk beyitlerini yazdılar...

***
Çelebi Hüsameddin hazretleri Hüdâvendigâr’ın ağzından şöyle bir hadise rivayet eder:
Mevlânâ hazretlerinin hocası, Üstad-ı Azam Seyyid-i Burhaneddin Muhakkık-i Tirmizi hazretleri mutasavvıfların dilinde, Seyyid-i Sırdan, halk arasında da Seyyid-i Burhaneddin unvanı ile meşhurdur.
Bu mübarek zat bir gün, Horasan ülkesinde Biyabanek adında bir şehre gitti. O şehrin bütün uluları ve ileri gelenleri onu karşılayarak son derece hürmet ve ikramda bulundular.
O kasabada her fenne aşina ve engin bilgili “Şeyhül-İslâm” lakablı bir adam vardı. Kibir ve azametinden dolayı Seyyid’i karşılamaya gelmedi ve ona iltifat etmedi.


“SENİ ÖLDÜRECEKLER!..”
Seyyid hazretleri, çekinmeksizin kalkıp onu görmeye gitti. kendisine, Seyyid’in kapıya geldiğini bildirdiler.
Şeyh, seccadeden kalkıp yalın ayak hânekahın kapısına kadar koştu. Seyyid’in ellerini öpüp özür diledi. Seyyid;
“Ramazan ayının onuncu günü hamama gitmek ihtiyacını duyacaksın ve hamam yolunda, mülhitler çıkacak, seni öldürecekler. Gafil olmayasın, diye haber verdim” buyurdu.
Bu işaret, Şabanın son on gününde olmuştu. Adam, feryat ve figan ederek başını açtı, Seyyid’in ayağına düştü.
Bunun üzerine Seyyid “İş olmuş bitmiştir... Yalvardığın ve niyaz ettiğin için imanla gideceksin” dedi.
Seyyid’in buyurduğu gibi oldu. Ramazanın onuncu günü mülhidler, adamı öldürdüler...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:35:15
Hazreti İsa ve Hak âşığı genç


Hazreti İsa, İsrâiloğullarına gönderilen ve Kur’an-ı kerimde ismi bildirilen peygamberlerdendir. Peygamberler arasında en yüksekleri olan ve kendilerine “Ülül’azm” denilen altı peygamberin beşincisidir. Annesi hazret-i Meryem’dir. Allahü teâlâ onu babasız yarattı. Kudüs’te doğdu. Otuz yaşına gelince peygamberliği bildirildi. Kendisine İncil adlı kitab gönderildi. Otuz üç yaşında diri olarak göğe kaldırıldı. Kıyâmete yakın yeryüzüne tekrar inecektir... Bugün, onun zamanında yaşanan bir hadiseyi nakletmek istiyoruz sizlere...


ZERRENİN YARISI KADAR SEVGİ!..
İsa aleyhisselam bir gün bahçe sulayan bir delikanlı ile karşılaşır. Delikanlı Hazret-i İsa’ya “Ey Allahın resulü, Rabbinden, sevgisinin zerre ağırlığındaki bir kısmını bana bağışlamasını dile” der. İsa aleyhisselam da ona “Sen zerre kadarına bile dayanamazsın” diye karşılık verir.
Delikanlı “O halde zerre kadarının yarısını versin” der. Bunun üzerine Hazreti İsa, “Ya Rabbi! Bu gence sevginin zerre kadarının yarısını bağışla” diye dua eder ve yoluna devam eder...
Aradan epey bir zaman geçtikten sonra Hazret-i İsa’nın yolu yine oraya düşer. O delikanlıyı sorar, “O genç mecnûn oldu, delirdi, dağlara çıktı” derler...


“TESTERE İLE KESİLSE DUYMAZ!..”
İsa aleyhisselam, bunları öğrenince, delikanlıyı kendisine göstermesi için Allahü tealaya dua eder. O sırada genci dağlar arasında görür. Gözlerini bir noktaya dikmiş ve bir kaya üzerinde dimdik ayakta durmaktadır...
İsa aleyhisselam delikanlıya selâm verir, selâmını almaz. “Ben İsa’yım” diye kendisini tanıtarak gencin ilgisini çekmeye çalışırken Allahü tealadan kendisine şu vahiy gelir:
“Kalbinde benim sevgimin yarım zerresini taşıyan kimse, insanoğlunun sözünü hiç duyar mı?.. İzzet ve celâlim hakkı için sen onu testere ile ikiye biçsen onun acısını bile duymaz.”
Bu ilahi aşka daha fazla tahammül edemeyen genç, kısa bir müddet sonra son nefesini verir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:35:37
Hadîs ve fıkıh âlimi Leys bin Sa’d


Leys bin Sa’d hazretleri Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, Mısır’da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. Ailesi İran’ın İsfehân şehrinden olup 94 (m. 772) yılında Mısır’ın Kalkaşende kazasında doğdu. Mısır ve Hicaz âlimlerinden ilim tahsil edip, hadîs ve fıkıh tedrisâtıyla meşgûl oldu. Bu ilimlerde, zamanının en üstünlerinden idi. Çok cömert olup, malının tamamını çok kerre Allah rızâsı için fakirlere dağıtırdı. 175 (m. 791) yılında vefât etti. Kabri, Mısır’da “Karâfet-üs-sugrâ”dadır...
Leys bin Sa’d hazretleri, fıkıhta ve hadîste Mısır halkının imâmı (âlimi) idi. Mutlak müctehidlerden olup, mezhebi kitaplara yazılmadığı için unutuldu. Onun hakkında, dört hak mezhebten birinin imâmı olan İmâm-ı Şafiî’nin çok hüsn-i zannı vardı. Hattâ Ebû Hatim, İbni Hibbân, İmâm-ı Şafiî’nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir:
“Leys bin Sa’d, İmâm-ı Mâlik’ten daha fakîh idi. Şu kadar var ki, onu talebeleri zayi ettiler.” (Yanî, ondan öğrendiklerini kitaplara yazmadılar.)
İmâm-ı Ahmed bin Hanbel de;
“Leys, ilmi çok ve rivâyet ettiği hadîs-i şerîfleri sahih olan bir zâttır. Şu Mısırlılar arasında ondan sağlam olanı yoktur. Ben, Leys bin Sa’d’ın bir benzerini görmedim” buyurmuştur...
Yahyâ bin Bükeyr de, Şerahbil bin Cemil’den naklederek şöyle bildiriyor:
“Emevî halifelerinden Hişâm bin Abdülmelik zamanındaki insanlara yetiştim. O zamanda çok âlimler vardı. Yezîd bin Ebî Hubeyb ve diğerleri Mısır’da bulunuyordu. Leys bin Sa’d, o zaman çok gençti. Fakat herkes onun fazîletini ve dindeki vera’ını biliyorlar ve yanına gidiyorlardı. Ben, Leys bin Sa’d’dan daha mükemmelini görmedim. O, fakîh bir zât olup, Arapça’nın nahv bilgisine sahipti. Çok güzel Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Müzâkeresi çok güzeldi. Onun gibisini görmedim...”


HASETÇİLER HER ZAMAN VARDIR!..

Yûsüf-i Nebhânî, “Câmi’u kerâmât-il-evliyâ” adındaki eserinde şöyle yazıyor:
“Leys bin Sa’d, müctehid din imâmlarının en büyüklerinden biriydi. Eshâb-ı kirâmdan ve Tâbiînden sonra bu dîn-i mübîne en çok hizmet edenlerdendir. İmâm-ı Leys, bir defasında ev yaptı. Onu çekemeyenlerden İbn-i Refâ’a, ona inadından gelip bir gece evini yıktı. İkinci defa tekrar yaptı, yine geceleyin yıktı. Üçüncüsünde İbni Refâ’a’ya felç isâbet etti ve bir müddet sonra öldü...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:36:07
“Şehidlerin efendisi” Hazreti Hamza


Uhud Harbine gidiliyordu... Resûlullah Efendimiz, (sallallahü aleyhi ve sellem) o sabah “Rüyada, meleklerin Hamza’yı yıkadıklarını gördüm” diye buyurdu. Uhud bölgesine varıldı, orduya savaş düzeni verildi. Kureyş’in birinci bayraktarı Talha bin Ebî Talha, Hazreti Ali tarafından, ikinci bayraktarı Osman bin Ebî Talha da Hazreti Hamza tarafından öldürüldü...


KUREYŞLİLER ŞAŞKINDI!..
Sancaktarlarının ölmesi Kureyş’i şaşkına çevirdi. Sarsıldılar, sendelediler. Halid bin Velid’in saldırıları da sonuç vermedi. Müşrikler, kaçışmaya başladılar. Sâfvân, Hazreti Hamza’yı savaşırken görüyor, “Ben, bugüne kadar kavmini öldürmeye onun kadar hırslı bir kimse daha görmedim” diyordu...
Uhud Harbinde; Peygamber efendimiz, Hazreti Hamza’yı en önde zırhsız süvarilerin başında çarpışmakla vazifelendirdi. Hazreti Hamza, kendisine kartal kanadından bir tuğ yapmıştı. Umumi taarruza geçildi. Hazreti Hamza, iki elinde iki kılıç tutuyor “Ben Allahü teâlâ’nın arslanıyım!” diyor düşmanı önüne katmış öldüre öldüre ilerliyordu...
Herkes bütün güçleriyle çarpışırken, bir ara Resûlullah Efendimiz ile Hazreti Hamza arasında kimse kalmadı. Hazreti Hamza, hiç arkasına bakmıyor, hep ileri doğru hücum tazeliyordu. Savaşın başlamasından bu ana kadar tek başına 30 müşriki öldürmüştü...


AYAĞI KAYDI VE...
Bu sırada Siba bin Ümmü Emmar; “Bana karşı koyabilecek bir yiğit var mı?” diyerek Hazreti Hamza’ya meydan okudu. Hazreti Hamza “Yanıma gel ey sünnetçi kadının oğlu! Demek sen Allaha ve Resûlüne meydan okuyorsun, öyle mi?” deyip onu göz açtırmadan bacaklarından tutup yere serdi, üzerine çöküp, kafasını gövdesinden ayırdı... Kalktı, karşı kayanın arkasında, Vahşi’yi elinde mızrak ile kendisine nişan alıyor gördü. Sel sularının açtığı çukura gelince ayağı kaydı. Arkası üzeri yere yıkıldı, karnından zırhı açılmıştı. Mızrak atmakta çok usta olan Vahşi, fırsatı kaçırmamıştı. Fırlattığı mızrak Hazreti Hamza’nın mübârek vücuduna saplandı. Hamza radıyallahü anh, oraya çöktü. Bedeni bir daha doğrulamadı, fakat ruhu cennete çoktan uçmuştu...
Resulullah efendimiz mahzun... (Vahşî’ye niçin beddua etmiyorsunuz) dediklerinde, (Mi’râc gecesi, Hamza ile Vahşî’yi kol kola Cennete giderken gördüm) buyurdular. Evet, Vahşî de bir müddet sonra iman etmiş ve “Hazreti Vahşî” olmuştur... Bize düşen ise, onlara birer Fatiha göndermek...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:38:24
Nüktedan devlet adamı Keçecizade Fuat Paşa


Tanzimat devrinin en tanınmış devlet adamlarından Keçecizade Fuat Paşa (1815-1865), bilhassa politikada nükte denince adı akla ilk gelenlerdendir... Avrupa kültürü ile yetişmiş ve bize de bu kültürün yerleşmesi için gayret etmiş olan bu devlet adamı, Osmanlı imparatorluğunun kritik anlarında ya sadrazam (başbakan) ya da hariciye nazırı olarak uzun süre görev yapmıştır...

Kapı gıcırtısı!..
Fuat Paşa, bu yüksek görevlerinden dolayı Avrupalı devlet adamları, politikacı ve diplomatlarla devamlı münasebet halinde olmuş, bu itibarla aralarında geçen birçok nükteli olay günümüze kadar gelmiştir. Fuat Paşa’nın nükteleri çok duyulmuş olsa da her konuşulduğunda zevk verecek kadar zariftir...
Fuat Paşa, Batılı diplomatlarla görüşme yaptığı bir sırada, bulundukları yerde açılıp kapanan kapı gıcırtı yapar.
Batılı bir diplomat bu gıcırtıdan hareketle Osmanlı Devletinin yönetim yeri olan Bâb-ı Ali’yi (Yüce Kapı) kastederek:
- Kapı gıcırdıyor (imparatorluk sallanıyor), der.

“Grese ihtiyaç var!”
Fuat Paşa bu, durur mu? Anında cevabı yapıştırır:
- Gres’e (Greece) (hem makine yağı hem de Yunanistan’ın Batı dillerindeki adı, bir anlamda yağlanmaya, bir anlamda Yunanistan’ın yeniden bize bağlanmasına) ihtiyacı var!..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:39:08
“Devlet adamı ikiyüzlü olmaz!”


Yusuf Kamil Paşa ve davetliler önceden bildirilen mükellef yemekleri iştahla yedikten sonra, meyve faslına geçilir. Masaya buzlu çilekler gelir. İlk olarak uzanan Yusuf Kamil Paşa, çatalını sapladığı iri bir çileği ağzına götürürken kazara masadaki tuzluğun içine düşürür. Ama ziyan olmasın diye tuza bulaşmış çileği alıp yer. Berbat bir tat verdiği halde bozuntuya vermez ve masada bulunanlara:

“Tuzlu çilek yediniz mi?”
- Arkadaşlar, tuzlu çilek hiç de fena olmuyormuş, isteyen deneyebilir, diye tavsiyede bulunur. Bunun üzerine birkaç kişi dener. Bunlar:
- Paşam gerçekten nefis oluyor...
- Bundan sonra çileği hep tuzlu yemek isterim.
- Tuzlu çileğin lezzetini keşfetmekte geç bile kalmışız, gibi asılsız, Paşa’ya yaranma hedefi güden şeyler söylerler.
Kamil Paşa, o esnada masada bulunan, yardımcılarından, yeri geldiğinde sözünü esirgememekle tanınan, Minas Efendiye de:
- Arkadaşların görüşleri için sen ne dersin Minas Efendi, diye fikrini sorar.

“İşler bu yüzden
kötüye gidiyor!”
Minas Efendi kendisinden beklendiği şekilde cevap verir:
- Paşam, bu adamlar özel hayatlarında bu düşüncelerini söyleseler üzerinde durulmaya değmezdi. Fakat devlet hayatında da böyle ikiyüzlü davrandıkları için, memlekette işler bu yüzden kötüye gidiyor!..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:39:47
Geldiler, vazifelerini yaptılar ve gittiler...


Osmanlı askerleri Bükreş’te Ruslar tarafından on misli bir kuvvetle yok edilmek isteniyordu. Türklerin toptan mahvedilecekleri kesin gözüküyordu. Bu toptan imhayı görmek için yabancı gazeteciler de oradaydı...
Ruslar, sabahın erken saatlerinde Osmanlılar üzerine gülleler yağdırmaya başladılar. Aradaki müthiş dengesizliği Osmanlı Türkleri de görüp biliyorlardı. Kumandanlarının müsaadesiyle hepsi abdest alıp ikişer rekat namaz kıldılar. Birbirleriyle kucaklaşıp helalleştiler. Son hücumlarını yapacaklar, ya şehid ya gazi olacaklardı...

Süngü süngüye çarpışma!
Ellerinde mermi de kalmayan Osmanlı kuvvetleri, süngü takıp hücuma geçecekti. Öyle de yaptılar. Ruslar da, kendilerine süngü ile hücuma kalkışan Türklere karşı silahlarını susturup, süngü takmışlardı. Yabancı gazeteciler, kendilerinden on misli fazla Rus kuvvetleri karşısında biraz sonra ezilip yok olacak olan Osmanlıların akıbetlerini merak ediyorlardı.
O sırada bir elini göğe doğru kaldıran Kolağası şöyle bağırıyordu:
- Evlatlarım, semaya bakın!..
Askerler semaya baktıklarında bir de ne görsünler! Yeşil elbiseler içerisinde bir ordu Rus askerlerinin üzerine şahin gibi süzülmüştü. Bu manzara karşısında tamamen coşan Osmanlı askerleri de “Allah Allah” diyerek düşmana saldırmaya başladılar.

Yeşil elbiseli askerler!
Bu müthiş manzara orada bulunan yabancı gazeteciler tarafından da müşahede edilmişti.
Neticede Müslümanlar galip gelmiş, o kadar maddi güce rağmen Ruslar mağlubiyetten kurtulamamışlardır.
Ortalık yatışmıştı. Tarafsız gazetecilerin en çok hayret ettikleri, yeşil elbiseli askerlerdi. Onları soruyorlardı:
- Sizlerle beraber savaşan o yeşil elbiseli nur yüzlü askerler nerede? Onları görmek istiyoruz.
Heyhat! Onları artık Müslümanlar da göremeyeceklerdi. Çünkü gelmişler, vazifelerini yapmışlar ve geri gitmişlerdi..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:40:34
Bir Anzak’ın kaleminden Çanakkale cephesi!..


Elian Cambell, hatıralarının bir yerinde ateşkes saatlerinden şöyle bahsetmektedir: “Ateşkes sırasında Türkler şehitlerini gömüyorlardı. Arkadaşlarımızdan birkaç kişi gönüllü olarak onlara yardım etmek istedi ve bu korkunç görevde dost ve düşman iş birliği yaptılar...”

Sığır eti ve bisküvi
Bu sırada yapılan konuşmalarda açlığını hissettiren bir Mehmetçiğe, bir Avustralyalı asker sığır eti ve bisküvi getirir.
Sonunda görev tamamlanmıştı. Her iki tarafın da askerleri siperlerine çekilmiş bekliyorlardı.
Birkaç hafta sonra Avustralyalı askerler Türk siperlerine karşı büyük bir saldırıya geçerler. Mücadelenin şiddetli bir anında Avustralyalı bir asker ağır şekilde yaralanarak Türk siperlerinin yakınına düşer. Yaralı asker acılı bir şekilde can çekişmeye başlar. Bundan sonrasını Cambell şöyle anlatıyor:

“Oracıkta şehit düştü”
“Mermi yağmurunun ortasında bir Türk, siperden fırlayarak yaralı askerimizi sırtına aldı ve bizim hatlara doğru taşımaya başladı. Türk, sırtındaki Avustralyalı ile birlikte yaralanmadan siperlerimizin korkuluklarına ulaştı ve sırtındaki arkadaşımızı kıyıdan aşağıya yavaşça bıraktı... Sonra bu Türk kendi hatlarına doğru yöneldi. Fakat birçok yerinden yaralanıp yere düşmeden önce ancak üç ya da dört adım atabilmişti. Ve oracıkta şehit düştü.
Yaralı Avustralyalı, aç Türk’e sığır eti ve bisküvi getiren askerdir. Onu sırtında siperlerimize taşıyan Türk, onun kumanya verdiği askerdir.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:41:10
“Derviş Musa” nasıl “Merkez Efendi” oldu!

24 Ekim 2005 Pazartesi
Bir gün Sümbül Sinan Efendi, bir gün ders esnasında dervişlerini çetin bir imtihana tâbî tuttu. Onlara dedi ki: - Ey bir avuç topraktan ibaret olan canlar! Bu âlemin nasıl yaratılmasını isterdiniz?
Her derviş kendi gönlünce cevaplar sundu. Sıra Muslihuddin Musa Efendi’ye geldi ve yüzünde elmaslar oynaşan Sümbül Efendi tatlı bir tebessümle:
- Eee, bir de sen söyle bakalım Musa Efendi, sen nasıl bir dünya isterdin?

“Âlem bir nizam içinde”
Musa Efendi başını kaldırmadan cevap verdi:
- Efendim, bu âlem öyle tatlı bir nizam içinde ki; buna bir şey ilâve etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez!
Sümbül Efendinin istediği de buydu. Ay yüzünde görülmemiş bir ışık belirdi ve dedi:
- Aferin derviş Musa! Demek her şey merkezinde, böyle olmalıydı diyorsun! Öyleyse senin adın bundan böyle Merkez Muslihuddin olsun!
Bundan sonra derviş Musa, “Merkez Efendi” ismiyle gönüllerde taht kurdu...
***
Yine dervişlerin Sümbül Efendi etrafında birer pervane misali döndüğü günlerden biri, Sümbül Efendi dervişlerini imtihana tutmak istedi.
- Ey dervişler, her birinizden birer demet çiçek istiyorum, dedi.
Bütün dervişler dışarı süzüldü. Kırlara, bahçelere doğru koştular ve demet demet, kucak kucak çiçekler topladılar.

“Hangi çiçeğe
el atsam...”
Ancak Merkez Efendi düşünceliydi. Elinde, tek bir tane solmuş, kurumuş, cevheri gitmiş papatya vardı. Sümbül Efendi’nin önüne varıp boyun büktü ve:
- Efendim, hangi çiçeğe el atsam, onu Allah Allah diye zikreder buldum ve koparamadım, kusurum affola, dedi
Zaten Sümbül Efendi’nin beklediği de bu değil miydi... Bu asil davranış karşısında bütün dervişlerin başı önlerine eğilmişti..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:41:48
Ona artık “Hacı Bayram” dediler


Hacı Bayram-ı Velî’nin asıl adı Numan’dı. İlim tahsiline doğduğu il olan Ankara’da başladı. İlim ve irfan yuvası Bursa’da Medrese ilimlerini bütünüyle ikmâl edip iyi derece ile mezun olduktan sonra, derhâl Ankara’da Melike Hatun’un yaptırdığı Kara Medrese’ye müderris olarak tâyin edildi.
Ankara Medresesi’nin başmüderrisi Numan, kendisine uzanan sevgi ve muhabbet iplikleriyle yumak yumak sarıldı, şan ve şöhreti günden güne etrafa yayıldı. Ne var ki bunların geçici ve aldatıcı şeyler olduğunu; ebedî olanı, Hak rızasına erdireni, gönülleri nur deryası haline getireni araması gerektiğini o da biliyordu.

“Şöhrette helâk vardır!”
Kendi kendine:
“Ey Numan, şöhrette helâk vardır! Aklını başına devşir!” diyordu.
Bu düşüncelerin ırmağında yüzdüğü bir gün Kara Medrese’ye yüzünde aydınlığın benekleri gezinen biri geldi. Bu pak yüzlü insan, ona Kayseri’den, Somuncu Baba’dan haber ve davet getirmişti. Bu daveti duyan Numan, derhâl Somuncu Baba’nın emrine boyun büktü ve yola koyuldu. Sonunda bir Kurban Bayramı günü Kayseri’ye vardı.
Somuncu Baba kendilerini bekliyordu. Yüksek huzura çıktı. Müderris Numan’ı karşısında gören Somuncu Baba ayağa fırladı ve haykırdı:
- Bilmem bu iki Bayram’ın hangisiyle sevineyim?
Ve bu andan sonradır ki, Numan adı unutuldu Bayram ismi dillerde gezinmeye başladı.
Müderris Numan, (yeni ismiyle Bayram) o Allah’tan kopmayan kulba yapıştı, ondan Allah’ın ilmini öğrendi ve yine mürşidiyle beraber hac farizasını eda etmek için mukaddes topraklara gitti. Artık o Müderis Numan değil, Hacı Bayram’dı. Mürşidinin ayak izlerinden giderek Allah’a emanetleri teslim etmiş ve o da bir mürşid olmuştu. Bundan sonra Ankara’ya dönüp irşad halkasını Anadolu’nun tam merkezine kurdu...

Murad Hanın rehberi...
Osmanlı Sultanları, her devirde Allah dostlarına danışmışlar ve böylece Allah’ın yardımını almışlardır. İşte Sultan II. Murad’ın rehberi de Hacı Bayram-ı Velî’ydi. Nitekim kendisine İstanbul’un fethinin, oğlu Mehmed’e nasip olacağını müjdeleyen yine Hacı Bayram-ı Velî Hazretleridir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:42:26
“Padişah benim ama o benim hocamdır”


14 asır önce müjdelenmişti İstanbul’un fethi, kıymetlilerin en kıymetlisi tarafından. Âlemde kaç kişiye nasip olurdu, Allah’ın sevgilisinin övgüsüne mazhar olmak? Allah aşkı için, Resulu Ekrem sevdası uğruna; gözü, gönlü Allah’a dönük nice Hak dostu, nice Hak sevdalısı dayanmıştı surların kapısına.
Ama bir Osmanlı vardı ki Onu kuranlar hamurunu imanla yoğurmuş, aşkla işlemişti. Osmanlı sultanlarının her biri bu şerefe mazhar olmak için dayanmıştı Bizans’ın kapısına...

“Küffâr üzerine yürüyünüz!”
Zaman ırmağı sonsuza doğru aktı, günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı ve Sultan Murad Han oğlu Mehmed Han Osmanlı tahtına çıktı... Hiç vakit kaybetmeden bütün âlimleri Edirne’ye dâvet etti ve onlardan sordu. Herkes fikrini söyledi. Sıra “Ak Şeyh”e, yani Akşemseddin hazretlerine gelince o, şöyle dedi:
- Allah Resûlü’nün iltifat-ı seniyyesi size vâki olmuştur! Gayret sizden, yardım yüce Allah’tan... Hiç tereddüt etmeden küffâr üzerine yürüyünüz!...
Her zaman keskin bir bıçak gibi parlayan zekânın sahibi İkinci Mehmed Han, ordusuna dikkat emrini verdi ve fetih ordusu nurdan bir ırmak gibi Kostantiniyye üzerine aktı...
Tekbir sesleri, ezan ve Kur’ân nağmeleri surlarda bulutların kanadına konup semâ semâ yükselirken beklenen an geldi ve İstanbul kapıları ebedî olarak Müslümanlara açıldı... Fetih, Akşemseddin hazretlerinin dediği demde olmuştu... Hünkâr, saâdetinden uçacak gibiydi... Mübârek yüzünden nurlar akıyordu... Beyaz atı üstünde ilerliyordu... Hemen yanı başında yüce mürşidi bulunuyordu.
Muzaffer orduyu selâmlayan mağlûplar, Akşemseddin’i hünkâr sanarak ona doğru koştular ve ellerindeki çiçekleri Ak Şeyh’e uzattılar:

“Yine ona gidiniz!..”
- Buyurunuz, ey âlem padişahı!..
Yüce şeyh, eliyle Fatih Sultan Mehmed Han’ı işaret ederek:
- Sultan odur, ona gidiniz!..
O zaman, genç ve muzaffer kumandan gülümsedi ve dedi ki:
- Gidiniz, yine ona gidiniz!.. Evet, ben padişahım, ama o benim hocamdır!
Bir hoca, bir üstâd ve bir rehber için bundan büyük saâdet hayâl edilebilir mi?..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:43:01
Üstelik de kırmızı şemsiye kullanıyor”


Nezir Ağa adlı biri, Boğaz’dan geçen elçi kayığını Sadrazam Daltaban Mustafa Paşa’ya göstermek amacıyla onun yanına gelir ve şöyle der:
- Şu küstahlığa bakınız Paşam. Baldırı çıplak Frenkler, nispet yaparcasına Padişahımızın kullandığı iki kürekli kayığın aynısına binmişler. Üstelik de kırmızı şemsiye kullanıyorlar. Kadirşinas bir vezir nasıl olur da böyle bir rezalete sessiz kalır?

“Paşam, ya boğulurlarsa?”
Sadrazam, hemen emir çavuşuna çağırarak emreder:
- Derhal denize açılarak şu gördüğümüz elçi kayığına yaklaşıp adamların başlarından şemsiyeyi, altlarından da kayığı çekip alın.
Çavuş, korku dolu gözlerle Sadrazam’a bakarak endişeyle sorar:
- Ama paşam, ya boğulurlarsa?

“Onu da babası düşünsün!”
Paşa, şöyle cevap verir:
- Onu da ben düşünecek değilim ya, orasını da yüzmeyi öğretmeyen annesi ile babası düşünsün...
Bugün, İstanbul’da Cibali ile Fener arasındaki semte adı verilen Küçükmustafapaşa “Daltaban” olarak da anılan Bozoklu Küçük Mustafa Paşa’dır. 17. yüzyılda yaşamış ve II. Mustafa Han’a ancak dört ay sadrazamlık yapabilmiştir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:46:13
Dünyanın en başarılı “tehcir” hadisesi...


Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti Doğu cephesindeki muharebeleri kaybedince, Ruslar bütün Doğu Anadolu’yu işgal ettiler ve burada yaşayan Ermeniler ile Rusya Ermenistanı’ndaki Ermenileri silahlandırarak bu vilayetlerde yaşayan vatandaşlarımız üzerine saldılar. Ermenilerin binlerce Türk’ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti’nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır.

Güvenlikleri için...
Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.
Her şeyden önce, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği’nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı’nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir.
27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vilayetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul’un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye’nin doğu kısmı ile Halep’in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir.

Belgeler ortada...
Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni’nin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:46:33
Musul’un Osmanlı hâkimiyetine girmesi

31 Ekim 2005 Pazartesi
Yavuz Sultan Selim Han, Safevîlerle yapılan Çaldıran Savaşı’nda elde edilen zaferden sonra, İran sınırını güvenlik altına almak maksadıyla, İdris-i Bitlisî’yi, daha önce Şah İsmail’e bağlılık bildirmiş Kürt ve Türkmen emirlerinin Osmanlı Devleti’ne tâbi olmalarını sağlamak için, bölgeye göndermişti.

İdris-i Bitlisî’nin başarısı!
Nitekim İdris-i Bitlisî hazretleri buralarda çok başarılı çalışmalar yapmıştı. Osmanlı Devleti’ne tâbi olan emirlere, oturdukları yerler yurtluk ve ocaklık olarak ikta edilmiş, buradaki aşiretlerin Osmanlı Devleti’ne tâbi olmaları sağlanmıştı.
Kanunî Sultan Süleyman Han, Tebriz Seferinde Hemedan ve Kirmanşah yolunu takip edip Cebel-ü Hamrin, Sülükân Çayırı ve Leylan’dan geçerek 1534’te Kerkük şehrine girdi. Kerkük, Osmanlı idaresine girmeden önce de Türkmenlerin elinde bulunduğundan “Gökyurt” olarak adlandırılmış ve resmî kayıtlara böyle geçmiştir.

1312 tarihli Salnâme
Kanunî Sultan Süleyman Han, Kerkük’te yirmi sekiz gün kaldı. Aynı sene içinde Kanunî’nin Bağdad Seferi ve Bağdad’ın fethiyle Musul bölgesinde Osmanlı hâkimiyeti kesinleştirilerek altı sancak ihtiva eden eyalet merkezi yapıldı. Bazı kaynaklarda verilen bu bilgiye karşılık 1312 tarihli Musul Salnâmesinde (1679-80) yılında Musul’un eyalet olduğu ve üç sancağı ihtiva ettiği belirtilmektedir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:46:52
Otlukbeli’nde iki Türk hakanı karşı karşıya!

01 Kasım 2005 Salı
Karamanoğlu İbrahim Bey’in 1464’te ölmesi üzerine oğulları birbirlerine düşmüşlerdi. Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın yardımıyla İshak Bey, Karamanoğlu Beyliğine sahip oldu. Bunun üzerine diğer oğlu Pir Ahmed Bey, Fatih Sultan Mehmed’den yardım istedi ve gelen yardım sayesinde Beyliği ele geçirdi. Fakat Pir Ahmed Bey bir süre sonra gidip Venediklilerle anlaşınca, Fatih Sultan Mehmed, hemen Karaman Seferi’ne çıkmaya karar verdi.

Uzun Hasan’a sığındı
Konya ve Karaman alınarak Osmanlı’ya bağlandı. Karaman halkı İstanbul’a ve çeşitli yerlere göç ettirildiler. Pir Ahmed Bey kaçarak Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a sığındı. Bu olay Osmanlılarla Akkoyunluların arasının açılmasına sebep oldu.
Osmanlılar Avrupa ve Anadolu’daki topraklarını genişletirken, Akkoyunlular Devleti de Doğu Anadolu, Kafkasya, İran ve Irak üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Sınırlarını genişleten iki Türk Devleti arasında büyük bir savaş kaçınılmaz olmuştu.

Akkoyunlu tehlikesi bitti
Otlukbeli mevkiinde 11 Ağustos 1473’te yapılan savaşta, devrin en kuvvetli savaş tekniğine ve araçlarına sahip olan Osmanlı ordusu, Uzun Hasan’ın kuvvetli süvarilerden kurulmuş olan ordusunu birkaç saatte dağıttı. Bu savaştan sonra Akkoyunlular bir daha kendilerini toparlayamadılar.
Fatih Sultan Mehmed Han, Akkoyunlu tehlikesini bu şekilde engellemiş oldu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:47:18
Astronomi âlimi Kadızade Rumi

07 Kasım 2005 Pazartesi
Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom Bursalı Kadizade Rumi’dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa’da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari hazretlerinden öğrendi. Kadızade, öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalıştı...

Başmüderrisliğe getirildi
Timur Han’ın torunu Uluğ Bey (1394-1449) zamanında Semerkand’da bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkand Rasathanesi Müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkand Medresesi Başmüderrisliğine getirildi.
Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören Kadızade, asrımızın profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapar:
“Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik.”
? Eski görevine döner...
Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürür ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıklar. İşte size, tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına müşahhas bir örnek...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:47:37
Fatih’in Medreseleri “Sahn-ı Semân”

08 Kasım 2005 Salı
Fatih Sultan Mehmed döneminde ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamıştır. Caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı, Ayasofya’yı cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda Molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek Camii’nde derslere başlamıştır. İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlardır...

Zeyrek’teki öğrenciler...
Fatih Medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye (Sahn-ı Semân) adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, (Sekiz medrese) ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. Medreselerin her birinde “akli” ve “nakli” bilimlerde birer müderris, daruşşifada ise hangi milletten olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.

“Enderun Okulu”...
Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki “Enderun Okulu”dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik, güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. Tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen “Enderun Okulu”nda Galatasaray, Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:48:08
Kınalızâde Ali Çelebi

09 Kasım 2005 Çarşamba
Kınalızâde Ali Çelebi ilk tahsilini doğduğu yer olan Isparta’da yaptıktan sonra İstanbul’a gelir. Burada akrabalarından Kadir Efendi’nin nezaretinde tahsilini ikmale çalışır. Mahmud Paşa, Davud Paşa ve eski Ali Paşa Medreselerini bitirdikten sonra Fatih’teki üniversiteye girer. Burada dönemin tanınmış müderrislerinden Kara Salih Efendi, daha sonra da Kamil Çivizâde’nin derslerine devam eder ve onun yardımcılığını üstlenir...

Ebussuud Efendi’ye gider...
Sıra Ali Çelebi’nin müderris olmasına gelince, Ebussuud Efendi’den ses soluk çıkmaz. Çünkü tayin etme ve görevlendirme onun uhdesindedir. Ne ki, Ebussuud Efendi, bütün kemalet ve faziletine rağmen kendisine rakip saydığı Çivizâde’nin yardımcısına müderrislik görevi vermek istemez. Bu durum Ali Çelebi’yi fazlasıyla üzer.
Görev beklemekten bıkan ve sabrı tükenen Ali Çelebi, sonunda teklif etmiş olduğu bazı eserleri alıp doğruca Ebussuud Efendi’ye gider. O da niçin geldiğini sorar. Kınalızâde biraz kırgın ve kızgınlıkla şöyle karşılık verir:
-Bazıları, memuriyet ve müderrislik için devlet ricalinin kapılarını dolaşarak maksadlarına nail oluyor. Biz ise istediğimiz müderrisliği bu eserlerle almak istiyorduk. Şayet başka kapıları müracaat lazımsa bilelim ve ona göre hareket edelim?
Ebussuud Efendi, genç müderris adayının kendisine takdim ettiği eserleri okur, inceler, daha sonra da onu derhal Edirne’deki Hüsameddin Medresesine tayin eder.

“Mürüvvete sığmaz!..”
Kınalızâde Ali Çelebi’nin verdiği sert karşılığa, alicenap ve kadirşinas Ebussuud Efendi kızmamış ve darılmamış, hatta onun cevabını yanındakilere şöyle örnek göstermiştir:
-İşte insan olan böyle fiilen ehliyet ve liyakatini ispat etmek suretiyle hakkını ister. Emeline nail olabilmek için şunun bunun şefaat ve delaletine müracaat etmek
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:48:29
Hristiyan tarihçinin kaleminden “hac”

10 Kasım 2005 Perşembe
18. yüzyılda Osmanlı ülkesine gelerek intibalarını yazan Hristiyan tarihçi M. A Ubucini, Müslümanların hac ibadetini araştırdıktan sonra kendi dini ile kıyaslamış. Ubucini, İslam’ın eşitlik anlayışına olan hayranlığını bakın nasıl ifade ediyor:

Eşitlik kavramı...
“Hac aslında sadece büyük Müslüman ailesinin dağınık fertlerini birbirine bağlamak hedefini gütmüyordu; hac bilhassa, bu ibadeti yapmakta olan Müslümanlara, aynı imanı taşıyan kimseler arasında hüküm sürmesi gereken eşitlik kavramını hatırlatmak için tesis edilmişti. Biz Hristiyanlar böyle bir eşitlik örneğini, bu yüce ahlaki eşitliği gösterebiliyor muyuz? Değil kilisenin içinde, mezarlarımızda bile bu ulu eşitlik kavramından tek eser yok. Buyurun bir camiye girelim... Orada Allah’ın şanına yakışmayan, lüzumsuz ve boş süslemeler, resimler, heykeller yok yalnızca şunlar var;

Müslüman mabetleri...
Duvarların üzerine işlenmiş bazı Kur’an ayetleri, bir mihrap, bir kürsü ve müminler için tertemiz sergiler. Hiçbir şeref kürsüsü hiçbir özel yer ve hiçbir derece farkı göremezsiniz Müslüman mabetlerinde... Sadece ibadet eden insanlar vardır ve ibadetten alıkoyacak veya ibadet edenleri rahatsız edecek hiçbir şeye rastlayamazsınız...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:48:48
İngiliz elçisi Sir Flip Küri’nin pişmanlığı!

11 Kasım 2005 Cuma
Ermeni olaylarının cereyanı sırasında Sultan İkinci Abdülhamid’e şiddetle muarız olan ve hükûmetine yazdığı raporla İngiltere hariciye nazırı (dışişleri bakanı) Lord Salzbury’nin Türkiye aleyhinde icra ettiği teşebbüslerin ve nihayet parlâmentoda söylediği şiddetli nutkun âmillerinden bulunan İstanbul’daki İngiliz elçisi Sir Flip Küri’nin teşebbüsü neticesiz kalınca İstanbul’dan gönderilecekti... Vedânâmesini takdim için hariciye nezaretine tevdi ettiği huzura naliyet istidası padişah tarafından bilhassa uzatıldıktan ve binaenaleyh sefir epeyce kızdırıldıktan sonra nihayet huzura kabul olundu.

Padişahın gezinti teklifi!
Pedişah elçiyi yanında uzunca müddet tutabilmek için vedânâmesinin takdiminden sonra bahçede bir gezinti teklif etti. Bu gezinti sırasında sözü Ermeni olaylarına getirerek, cereyan eden hali sefire, anlayacağını tahmin ettiği bir şekilde samimî bir lisanla hikâye etti.
Saraydan doğruca Sirkeci Garı’na gelen elçi orada telâş ve teessür içinde bir aşağı bir yukarı dolaşırken sefaret ikinci tercümanı Mariniç’e dedi ki:
-Yazdığımız raporlarda, hata etmiş ve padişah hakkında âdeta iftiraya kadar gitmiş olduğumuzu kesinlikle anladım. O sebeple ziyade müteessirim. Teessüf ederim ki artık bu hatayı tamire imkân yok!

O, siyasî bir deha idi...
Evet, düşündürücü ve düşünülmesi gereken bir durum değil mi? Sultan Abdülhamid Han gibi siyasî deha sahipleri İngilizlere bile gerçeği anlatmasını biliyor ve onları yaptıklarına pişman kılabiliyordu. Ya şimdi?..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:52:11
Veren de O alan da O!..”

13 Kasım 2005 Pazar
Sultan Selîm Han Mısır’ı zaptettiği zaman, Cumâ namazını Ezher Câmiinde kıldı. Namazı kıldıran hatîb için yüz altın bağışladı. Bunu önceden öğrenen hatîb, o gün Cumâ namazını kıldırma sırası kendisinde olan diğer hatîb arkadaşından izin almıştı.
Nöbetini devreden hatîb, diğer arkadaşının altınlara kavuştuğunu görünce, söylenmeye başladı. O sırada orada bulunan Abdülvehhâb-ı Şa’rânî aralarına girip, nöbetini veren hatîbe;

“Sana kısmet değilmiş”
- Üzülme! Allahü teâlâ bunu sana kısmet etmemiş, dedi. O da;
- Rızkımın kesilmesine bu arkadaşım sebeb olduğu için kızıyorum, dedi. Şa’rânî hazretleri de;
- O sebeb oldu görünüyorsa da, aslında sebeb o değildir. Arkadaşın ilâhî kudretin bir âletidir. Aleti kim hareket ettiriyorsa, hüküm onundur. Yoksa âletin değildir. Senin böyle söylemen, sopa ile dövülüp de, sopayı vurana değil sopaya kızan adamın hâline benziyor.

“Savunacak halim yok!”
Hani sen her Cumâ hutbelerinde; “Vallahi veren de Allahü teâlâdır, alan da. Yükselten de Allahü teâlâdır,
alçaltan da...” demez miydin? Şimdi niçin bunun tersine göre hareket ediyorsun?” deyince, o hatîb;
- Üstâdım! Bu sözler karşısında aciz kaldım. Hüccet ve isbâtlarınla beni susturdun, diyerek oradan ayrıldı..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:52:31
İngiliz casuslarının uyguladığı metotlar

14 Kasım 2005 Pazartesi
Birinci Dünyâ Savaşı’nda İngilizler, İslâm dünyâsını parçalayıp yutmak için çok kesif bir câsusluk ve propaganda faâliyetlerine girişmişlerdi. Bu çalışmalar sonucunda Hint Müslümanlarının aşırı dostluk ve bağlılıklarına mukâbil Arap dünyâsında bâzı çözülmeler başlamıştı. Birçok Arap liderlerine Osmanlı Devletinin yıkılmasıyla kurulacak devletlerden taçlar vadedilerek ayrılık telkin edilmekteydi...

Birliğin tesisi için...
Sultan Reşâd Han sarsılan İslâm birliğini “Hilâfeti hâiz olan Türkler” etrâfında yeniden tesis ve takviye için Şeyh Senûsî hazretlerini huzûruna kabûl etti. Ondan Müslüman Âlemini dolaşarak Hilâfet etrafında bozulan birliği yeniden kurmasını ricâ etti. Gerçekten de o devirde Müslümanların en fazla sözünü dinleyecekleri şahsiyet gâyet haklı bir şöhrete mâlik olan Şeyh Senûsî hazretleri idi. Şeyh hazretleri derhâl muvâfakat ederek Sultana, Türk milletine hizmete hazır bulunduğunu bildirdi. Ancak tam İslâm Dünyâsını dolaşmaya çıkacağı sırada kendisini dâvet eden Sultan Reşâd Han vefât etti. Evet, kaderde olanlar başa gelecekti...

Hâlâ faaliyetteler mi?!.
İslam ülkeleri içinde ve dışında Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında çatışma ve kargaşa çıkartmak veya Müslüman fırkaları arasındaki İslam birliğini zayıflatmak, her asırda İngilizlerin vazgeçmediği hedeflerdir. Böylece Müslümanların gelişme ve ilerlemeleri engellenecek aralarında sürekli ihtilaf ve geçimsizlik oluşturarak esas meselelerle ilgilenmelerini önlenecek ve mevcut birlik ortadan kaldırılacak. Müslümanların fikrî güçlerini, millî servet ve mâlî hazinelerini boşa harcatarak, gençlerin vatana millete şevkle hizmet etmelerini önlemek için “yerli işbirlikçileri” ile çalışan “İngiliz casusları”nın hâlâ faaliyette oldukları anlaşılmıyor mu? Ne dersiniz?!.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:53:04
“Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmaz”

15 Kasım 2005 Salı
Sultan Orhan Gâzi, âlimleri, evliyâyı görüp gözeten bir zât-ı muhterem idi. O mübârek kimse, bir gün Alâeddîn Esved hazretlerini ziyârete gitti. Onun mahalline vardığında, Alâeddîn Esved hazretleri nâfile namaz kılmakta idi. Orhan Gâzi, avluda bekledi. Bu sırada farz namaz vakti geldi. Orhan Gâzî ve orada bulunan Alâeddîn Esved’in talebeleri namaz için hazırlandılar. Namazın sünnetini kıldılar. İkâmet okununca, Kara Halîl imâmete geçti. Cemâata namazı kıldırdı.

“Hâkim-i samedânî lâzım”
Alâeddîn Esved de, odasından çıkıp namaza katıldı. Namazdan sonra bir müddet sohbet ettiler. Orhan Gâzi edeble dinledi. Sonra başını kaldırıp;
-Seferde ve hazerde, ahâli arasında vâki olacak hâdiselerde hükmedip, hak ile bâtılı ayırmak ve hüküm beyân etmek için bir hâkim-i samedânî lâzımdır. Talebenizden birini benim ile sefere gitmek için tâyin etseniz, deyip, merâmını arzetti.
Alâeddîn Esved hazretleri Orhan Gâzi’nin bu arzusunu kabûl ettikten sonra talebelerine baktı. Her birinin; “Ne olur beni gönderme!” diye yalvarır bir hâli vardı. Çünkü onlar, sultanlara yakın olan ulemâyı tehlikede görüyorlardı ve ahiretleri için korkuyorlardı. Ancak, Sultan Orhan öyle bir kimse değildi. Yanına ulemâyı, emretmek için değil, Allahü teâlânın emirlerini onun ağzından dinlemek için, kendisini Allahü teâlânın yasaklarına meyletmekten sakındırması için istiyordu. Kendisine kul değil, başına sultan arıyordu. Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmuyordu. Devletin bekâsı için sultana, sultanın yanlış yola sapmaması için ulemâya ihtiyaç vardı...

İş başa düşmüştü...
Alâeddîn Esved diye anılan “Kara Hoca”nın talebelerinden birinin bu işi yapması lâzımdı. İş başa düşmüştü. Kara Hoca, en gözde talebesi Çandarlı Kara Halîl’i Sultan Orhan Gâzi’ye verdi. Kara Halîl de, “Memur, mâzûrdur” hükmünce, hocasının emrine uyup Orhan Gâzi ile birlikte gitti. Seferde ve hazerde, Sultana müşâvirlik, anlaşmazlıklarda hâkimlik yaptı. Yanlış yola sapanları terbiye edip, dîn-i İslâmın emir ve yasaklarının, Devlet-i âliyye-i Osmâniye içerisinde sünnet-i şerîfe uygun şekilde tatbikine gayret eyledi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:53:23
Bahri Dede”nin zafer müjdesi!

16 Kasım 2005 Çarşamba
Kânûnî Sultan Süleymân Zigetvar Seferine çıkmadan önce hazırlıklarını tamamlayıp, evliyâ kabirlerini ziyâret edip zafer kazanmak için duâ etti. Ayrıca hayatta olan evliyâ ve ulemâdan da duâ istedi. Devrin meşhûr evliyâsı olan Bahri Dede’den de duâ istemişti. Bahri Dede savaşa kendisinin de katılacağını söyledi. Ordunun hareket günü gelince o da orduyla yola çıktı. Böyle mübarek bir zâtın aralarında bulunması pâdişâh, komutanlar ve askerler için büyük bir ümit ve moral oldu...

Her şeye rağmen...
Ancak, Zigetvar Kalesi kuşatılıp peş peşe iki taarruz yapılmasına rağmen bir türlü fetih müyesser olmuyordu. Ordunun içinde büyük bir mânevî destek olan “Bahri Dede”, kalenin fethedileceğini müjdeledi ve zafer için çok duâ etti. Nihâyet üçüncü defâ büyük bir taarruz yapıldı. Bu taarruz sırasında şiddetli yağmur yağdığı için arâzi çamur ve bataklık hâlini almıştı. Her şeye rağmen Bahri Dede gibi bir zâttan fetih müjdesi almışlardı. Bu sebeple büyük bir azim içinde idiler...

Pâdişâh vefât etmişti...
Yeniçeri Bölükbaşısı abdest alıp vasiyetini yazdı. Merdivenlerle kaleye tırmanıp mazgallardan birine humbara yerleştirip fitilini ateşledi. O anda düşmanın hücûmuna uğrayan Yeniçeri Bölükbaşısı şehît düştü. Fakat ateşlediği humbara patlayıp kalede büyük bir gedik açtı. Osmanlı askerleri bu gedikten dış kaleye, daha sonra da iç kaleye girerek kaleyi fethetti... Ordu zafere ulaşmıştı, ancak pâdişâh hastalanıp vefât etmişti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:53:46
Bayezîd Han ve “Yiğitbaşı”...

17 Kasım 2005 Perşembe
Sahte tarîkatler türediğini duyan İkinci Bayezîd Han, bir meclis kurdurdu. Bu mecliste şeyhlerin imtihana tâbi tutulmasını istedi. Kim hak yolda kim batıl yolda, bu düğümün çözülmesi için Ahmed Şemseddîn (Marmaravî) hazretlerini Manisa’dan İstanbul’a dâvet etti.
Ahmed Şemseddîn hazretleri derhal bu ulvî görevi kabûl edip İstanbul’da Sultan Bâyezîd-i Velî hazretlerinin huzûruna çıktı ve Osmanlı Sultânının da hazır bulunduğu imtihan heyetine reislik etti.

Hakikat süzgeci...
O gün Ahmed Şemseddîn hazretlerinin tuttuğu süzgeçten hak ve doğru yolda bulunan rehberler rahatlıkla geçerken sahteleri tutuldu. Bunlar mahcup ve perişan oldular. Tekkeleri kapatıldı ve yaptıkları işten men edildiler.
Ahmed Şemseddîn hazretlerine, imtihan sırasında gösterdiği kemâl, dirâyet ve olgunluk sebebiyle “Yiğitbaşı” lakabı verildi. Pâdişâh çok hoşnut kaldığı ve takdir ettiği bu büyük velîyi hediyelerle taltîf etti. O ise bu hediyelerin tamamını fakirlere dağıttı. İstanbul’da kalması tekliflerine rağmen, tekrar Manisa’ya döndü.

Manisa’ya akın ettiler...
Bu hâdise dilden dile, şehirden şehire yayıldı ve o mübareğin ilminden istifade etmek isteyenler Manisa’ya akın ettiler...
Ahmed Şemseddîn hazretleri arkasında yüzlerce talebe ve sekiz cilt eser bırakarak 1504 yılında sonsuzluk âlemine göçtü. Türbesi Manisa’da Seyyid Hoca Mahallesindedir. Zamanla yıkılan ve kaybolmak üzere bulunan dergahının yerine Yiğitbaşı vakfı tarafından adına bir mescid inşâ ettirilmiştir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:54:06
Muhammed aleyhisselam

21 Kasım 2005 Pazartesi
Âlemlerin efendisi Muhammed aleyhisselâm, hastalığı ağırlaşıp, şiddetli ağrılarının olduğu gün, Eshabını mescidde toplayıp buyurdu ki:
“Ey Eshabım! Bilmiş olunuz ki, aranızdan ayrılmam yaklaştı. Kimin bende hakkı varsa, istesin. Benim yanımda sevgili olan, benden hakkını istesin veya helal etsin ki, Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak kavuşayım...”

“Namaza devam ediniz”
Sonra evine çekildi. Âlemlerin efendisi, artık son anlarını yaşıyordu, mübarek dudaklarından, “Aman! Aman! Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Onların üzerlerine elbise giydiriniz, karınlarını doyurunuz. Onlara yumuşak konuşunuz. Namaza, namaza devam ediniz. Kadınlarınız ve köleleriniz hakkında Allahü teâlâdan korkunuz!.. Ey Allah’ım! Beni yarlığa! Bana rahmetini ihsan eyle!.. Beni Refik-i ala zümresine kavuştur!..” cümleleri döküldü.
Cebrail aleyhisselam gelince de ona; “Allahü teâlâ katından üç muradım vardır: Biri; ümmetimin günahkârlarına beni şefaatçı etmesi, ikincisi; dünyada yaptıkları günahlardan dolayı onlara azab etmemesi, üçüncüsü; Perşembe ve Pazartesi günleri ümmetimin amellerinin bana arzedilmesidir” buyurdu.
Cebrail aleyhisselam, Allahü teâlâdan, bu üç arzusunun da kabul edildiği haberini verdi. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz rahatladı. Son nefesinde bile “Namaza! Namaza! Ellerinizdeki kölelerinize...” diye tavsiyede bulunmaktan geri durmamakta idi. Peygamberimizin en son sözü “Kadınlarınız ve ellerinizdeki köleleriniz hakkında Allah’tan korkunuz!” buyruğu oldu.

“Rahmetini ihsan et!”
Rebiül’evvel ayının on ikinci Pazartesi günü kuşluk vakti, Hz. Aişe, şifa bulması için dua edince, Peygamberimiz “Hayır! Ben, Allah’tan, Refik-ı ala zümresine katılmayı Cebrail, Mikail ve İsrafil ile birlikte olmayı dilerim! Ey Allahım! Beni, Refik-ı ala zümresine kavuştur! Ey Allahım! Bana, rahmetini ihsan et! Beni, Refik-ı ala zümresine kavuştur!..” diyerek duaya devam ediyordu. Sonra, gözü evinin tavanına doğru dikildi ve “Allahım! Beni, Refik-ı ala zümresine kat!” diye dua etti. Sonra da gözlerini kapadı...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 11:56:14
Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş

22 Kasım 2005 Salı
Vlad, Romanya Sighisoara’da doğar (1431), babası Dragula (ejderha) adıyla anılan ünlü bir Romen savaşçısıdır. Görünen odur ki istikbalde Eflak-Boğdan’ı bu aileden soracaktırlar.
O günlerde Romanya üzerinde iki güç söz sahibidir: Türkler ve Macarlar. Macar Kralı Stanislav işgal ettiği topraklara kendi adamlarını yollar, idareyi yerli halkla paylaşmaz. Macarlar Romenleri adam yerine koymaz, felaket bunaltırlar. Türkler ise fethettikleri ülkelerin başına yerli prenslerden birini oturtur, yöre insanının diline, dinine, yemeğine, kıyafetine karışmazlar. Onları vicdanlarıyla baş başa bırakırlar. Ha içlerinden Müslüman olmak isteyenler çıkarsa ne ala...
Zaten Osmanlılar Balkanlar’da bu yüzden yayılır, “tercihe şayan” olurlar.
Sultan Murad da geleneği bozmaz, Eflak Boğdan’ı ele geçirince efsane savaşçı Dragula’nın büyük oğlu Mircea’yı Voyvodo yapar, kardeşleri Vlad ve Radul’u yanına alır, önce Bursa’da, bilahare Edirne’de ağırlar.
Bu iki kardeşten Vlad henüz 11 yaşındadır, Radul ise 8-9 filan...

Fatih’le yan yana
Osmanlılar iki prense 3 yıl boyunca Türk örf ve ananelerini, devlet adabını belletmeye çalışırlar. Hatta Vlad ile Fatih aynı hocaların önünde diz kırar (itibara bak), birlikte ders okurlar.
Aradan uzun yıllar geçer, Fatih, babasının vefatı üzerine (1451) sultan olur ve İstanbul’u alarak payitaht yapar.
Bu arada Prens Mircea, Macarlarla savaşırken ölür, Fatih yakinen tanıdığı Vlad’ı Eflak’ın başına koyar, mâkul bir vergiye bağlar. Vlad’ın ilk yıllarında yöre sakindir ancak goygoycu takımı genç prensin etrafını sarar, çalar sazlar, oynar kızlar... Hani derler ya “alkol bu, şişede durduğu gibi durmaz” voyvoda tez dağıtır, o terbiyeli çocuk insanlıktan çıkar.
Birlikte kadeh kaldırdığı şakşakçılar sık sık “sizi Wallachia Kralı olarak görmek istiyoruz” der, hazretli, haşmetmeaplı cümlelerle nağme yaparlar. Bunların makara olduğunu o da bilir ama içinde bir hırstır kımıldar, boyuna posuna bakmadan Osmanlıya kafa tutar!

Çocuk düşmanı
Vlad, kullandığı uyuşturucular yüzünden çocuk sahibi olamaz, aslı nesli kuruyunca “babalara” felaket takar. Başka bir şeye gülünse bile kendisiyle alay edildiğine yorar. Bir zaman sonra iyice şirazeden çıkar, çocuğunu emziren annelerin memelerini kestirir, bebelerinin kafalarını göğüslerine çakar. Bir türlü hamile kalamayan karılarına eziyet eder, hele “sen kısırsan ne yapabilirim ki” deme cüretinde bulunan metresini bacaklarından gerdirir, kamasıyla ikiye yarar.
Zulmettikçe, ayağına takılanlar azalır, düşünebiliyor musunuz kan döktükçe alkışlayanı artar.
Hatta bir keresinde fakir fukarayı bir hangara toplar. Onlara yeni elbiseler dağıtır, önlerine hiç görmedikleri saray yemekleri koyar. Yıllanmış fıçılarını da açınca adamlar çakır keyif olurlar. Ne zaman ki şarkılar söylemeye başlarlar, kapıları kapattırır ve içeri neftli bezler atar. Sonra alevli bir ok...
Feryatlar, figanlar...

Zevke bak!
Voyvoda suçlu olsun olmasın “sen, sen ve sen bu yana” der, piyango kime çıktıysa kazığa oturtup seyrine bakar. İnsanları kazıklama hususunda “kazı kazancı” adaletiyle yaklaşır, kimseye ayırım yapmaz. Bazen yakınları da hışmına uğrar, “n’aptım, niye ben” diyemeden kazıklanırlar.
Voyvoda bu kazık meselesine çok önem verir ve detayları gözden kaçırmaz. Direkleri itina ile hazırlar ve ihtimamla çakar. Kazık için sert ve mukavim ağaçlar getirtir, bunları önce yuvarlatır, sonra parlatırlar. Ucunu kurşun kalem gibi sivriltip (sanıldığı gibi bağırsak çıkışından değil, iç organları parçalanmış bir adam neye yarar?) kuyruk sokumundan ve deri altından çaktırmaya başlar, adamın omurgalarını destek alarak ilerler ama felç etmemeye bakar (öyle çabucak ölüp kurtulmak var mı? Adam neşesini bulacak!). Ne zaman ki kazığın ucu enseden çıktı adamı götürür, tabela gibi meydana asarlar. Garipler acıdan ve açlıktan ölür, genelde bir hafta kadar canlı kalırlar. Şuurları yerindedir, sayarlar söverler ama neye yarar? Evden işe, işten eve gidenler kuzu gibi şişe geçirilmiş zavallılara bakar, hadlerini bilir, ayaklarını “denk” alırlar.
Prens Vlad, mangalını bostan korkuluğu gibi sıralanan kazık ormanının ortasına kurar. Feryadlar yükseldikçe iştahı artar, ekmeğini kazıklardan damlayan kanlara banar. Çığlıklar azalırsa içlerinden birinin derisini yüzdürür ve canlı canlı tuza basıp salamura yapar.

İkramlar firmadan!
Peki bunca ceset n’olur? Voyvodamızın hempaları definle filan uğraşmaz, mevtaları kuşbaşı doğrayıp çömleklere basarlar. Genç erkek ve kızları, körpe çocukları tandıra bırakır, biberini baharatını ayarında kullanırlar.
Zira Voyvodamız ebeveynlere, yavrularının etini yedirmekten büyük bir zevk duyar. Bir gün kendisini görür görmez esas duruşa geçemeyen bir papazı şişe geçirtir, eşeğini de ondan ayırmaz. Zavallı hayvan neye uğradığını anlayamaz, kazıkta debelenir, acı acı anırıp ortalığı yıkar. Bu hiç alışılmadık bir sestir, o gece kimse uyuyamaz, sabahı zor yaparlar.
Zalim bir yönetici, mazlum bir halk... Hadise bu kadar basit değildir, Vlad iktidarda kalmanın iki yolu olduğunu çok iyi anlar. Tebaayı memnun etmek! Ya da korkutmak! Ahaliyi hoş tutmak zor mu zordur, verdikçe ister ve en ufak bir aksaklıkta ihanete kalkarlar. Bunca nimete rağmen Allah’a bile şükretmeyen insanlar, ona sadık kalacak değillerdir ya. Ama korkutmak kolay ve masrafsızdır. Hem Balkanlar’da şiddet daima prim yapar...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:00:21
Balkanların çıbanı Kazıklı Voyvoda

23 Kasım 2005 Çarşamba
Kazıklı Voyvoda namlı Vlad Tepeş, dengesiz bir adamdır, kime ne yapacağı hiç belli olmaz. Bir bakarsınız kapısında nöbet tutan muhafızı öldürtür, bir bakarsınız birlikte sofraya oturduğu asilzadeyi kazığa çakar. Eflâk’a dil öğrenmeye gelen 400 Macar öğrenci ile panayıra uğrayan 600 Alman tüccarı sebepsiz mesnedsiz cellada yollar. Hıristiyanlara da saldırmaktan geri durmaz ama öncelikle dedelerimizi tüketmeye bakar.
Fatih, birlikte okuduğu ve bizzat seçip Eflak Boğdan’a yolladığı prensi yakinen tanır, bu zulmü Vlad’a yakıştıramaz. Yine de soruşturma yaptırmaktan geri durmaz. Ne yazık ki elçiler de aynı akıbete uğrar, şerefsiz herif Osmanlıların sarıklarını başlarına çiviletir, kafataslarından kadeh yaptırıp kanlarını yudumlar.
Eh küstahlığın bu kadarı da fazladır. Bu kez Vidin Muhafızı Hamza Paşa’dan Vlad’ın kulağnı bükmesini arzular. Ancak bu kanlı katil, paşa maşa tanımaz, sakalı devlet işlerinde ağaran ihtiyar muhafızı kazığa çakar.
Yetmez Bulgaristan’a iner, ahaliyi kırar. Zemin, katran gibi pıhtı tutar, 25 bin esiri de zincirleyip peşine takar.
Fatih Sultan Mehmed iş başa düştü deyip Eflâk seferine çıkar. Veziriâzam Mahmud Paşa 175 teknelik donanma ile Karadeniz ve Tuna kıyılarını abluka altına alır, sahilde kuş uçurtmaz.

El mi yaman bey mi?
Voyvoda bozuntusu önce Transilvanya ormanlarına sonra Karpat dağlarına kaçar. Göründüğü yerde asla durmaz. Fatih, Eflâk başkentine girdiğinde 20 bin cesetlik bir kazık ormanı ile karşılaşır ki ortalık felaket kokar. Kargalar göz oymakta, köpekler kol bacak koparmaktadırlar. Mevtalar arasında anlı şanlı Hamza Paşa’yı da görünce gözyaşlarını tutamaz.
Vlad’ın izini sürer, onu Poeinari Kalesi’nde kuşatırlar. Bu hisar 900 metre yüksekliğinde sarp bir tepenin zirvesine kurulmuştur, top tüfek işe yaramaz.
Vlad teslim olmayacak kadar inatçıdır ancak kendisiyle birlikte mahsur kalan eşi Elizabetha bu sinir savaşına dayanamaz, kendini burçlardan aşağı atar. Gelgelelim Vlad gizli geçitleri kullanarak kurtulur ve Macaristan’a kaçar.

Beklenen akıbet
Fatih, Vlad’ın yerine kardeşini (yakışıklılığı ve munis tabiatıyla tanınan Radul’u) oturtur. Doğrusu bu zarif prens Osmanlı’ya sadık kalır, Padişahı üzmemeye bakar. Fatih Vlad’ı cezalandırma işini Macarlara havale eder, nitekim adamlar onu yakalar, içeri tıkarlar.
Vishegrad ve Peşte’de 14 yıl gözaltında tutulan Dracula, hapishane günlerini fareleri kazığa geçirerek değerlendirir, kuşlar üzerinde çalışabilmek için gardiyanlara rüşvet verir, hayvancıkların diri diri tüylerini yolup stres atar.
Politika pis iştir vesselam. Türklerle, ne askeri, ne siyasi hiçbir alanda aşık atamayan Avrupalılar belden aşağı vururlar. Yeni Macar Kralı Matei Corvin ve Moldova Prensi Stefan, Vlad’ı silbaştan Osmanlının başına sararlar. Onu salıvermekle kalmaz, silah ve asker de verir, kanlı operasyonlar düzenlemesi için kışkırtırlar.

Adrese teslim
Ancak Osmanlı istihbaratının gücünü unutmuş olmalıdırlar, Voyvoda’nın sadık sandığı adamları dahi İstanbul’a çalışırlar. Nitekim onu hiç ummadığı bir anda yere yıkar, kafasını koparırlar. Kanlı kelleyi bir sepete koyar, Dersaadete yollarlar. Laşesini de Bükreş yakınlarında (Snagov Manastırı’nda) bir çukura atarlar...
Efendim yıllar sonra mezar açılmış da boş çıkmış filan... Laf...
Duymuşsunuzdur, yılın üç yüz günü güneşe hasret kalan Britanyalılar kasvetli binalara kapanır, ürkütücü hikayeler uydururlar. Onlara sorarsanız mahzenlerde çatı aralarında hortlaklar dolanmakta, kapıların ardına sinmekte ve gırtlak sıkmak için fırsat kollamaktadırlar. Güya göllerin derinliklerinde, zürafa boyunlu canavarlar yaşamakta balıkçıları ham yapmaktadırlar. Sonra her şatoya iç ürperten bir hikaye yakıştırırlar.
İşte hayatı boyunca İrlanda’dan çıkmayan, Romanya’ya ve Karpatlar’a adımını dahi atmayan, sabah 8 akşam 5 mesaisi ile Dublin’de devlet memurluğu yapan bir yazar (Bram Stoker) Kazıklı Voyvoda’nın hikayesinden “Kont Dragula” gibi bir karakter çıkarır (1890’lar filan) ve milletin tüylerini diken diken yapar.

Dublinli Dracula
Aslında Avrupa’da eskiden beri cadı, vampir, kurtadam hikâyeleri anlatılagelir, sonra kara kancoloslar, kör korsanlar, yılanlı defineler, kuru kafalar filan...
Birileri insanların zaaflarıyla oynar, sinir tellerine dokunmaktan zevk alırlar...
Hattı zatında bu masallar taaa Homeroslu yıllara uzar, sözde Zeus’un gayrimeşru dalgası Lemeia canavarın tekidir, öyle ki kendi çocuklarını öldürecek kadar...
Orta Çağ kilisesi bunlara teammüden (bilerek, isteyerek) alkış tutar, ürken korkan insanlara haçlar, ikonalar, kutsal sular pazarlar.
Engizisyon mahkemeleri bir milyona yakın kadını “cadı olabileceği” ihtimaline karşı yakar. Eh cadılar yalancı olabilecekleri için (!) kendilerini savunamazlar. Halbuki tarihçiler engizisyondan başka cadı tanımaz.
İşte Mr. Brom da romanını bu alt yapı üstüne kurar. Hadise elbette karanlık gecelerde geçer, mezarlıklar, siyah perdeli faytonlar, mumya edalı arabacılar filan... Sonra metruk şatolar, baykuşlar, yarasalar...
Ansızın çakan şimşeklerle yüzleri hayal meyal aydınlanan kara vicdanlılar, kanını emecek “av” ararlar...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:01:09
Hazreti Nuh’un vefatı

25 Kasım 2005 Cuma
Nuh aleyhisselâm vefatı yaklaştığı sırada yerine büyük oğlu Sâm’ı vekil bıraktı ve yanına toplanan oğullarına birtakım tavsiyelerde bulundu. Allahü tealaya ibadete devam etmelerini onlara emretti. Ayrıca oğlu Sam’a:
“Yavrum, kalbinde zerre miktarı şirk olduğu halde kabre girme! Çünkü Allahü tealanın katında müşrik olarak gelen kimse için bir mazeret, özür yoktur. Yavrum, kalbinde zerre miktarı kibir bulunduğu halde kabre girme! Çünkü kibriya, büyüklük Allahü tealaya mahsustur. Büyüklük taslayan kimseye azab eder...

“Sana vasiyetimi söylüyorum”
Yavrum, kalbinde zerre miktarı rahmetten ümit kesmiş olarak kabre girme! Çünkü dalalete, küfre düşmüş kimseden başkası Allahü tealanın rahmetinden ümid kesmez. Sana vasiyetimi söylüyorum. Sana iki şeyi emrediyor, iki şeyden nehyediyorum. Sana Kelime-i tevhidi emrediyorum. Çünkü yedi kat sema ve yedi kat yer terazinin bir kefesine ve La ilahe illallah kelimesi de diğer kefeye konsa bu kelime onlardan ağır gelir. Eğer yedi kat sema ve yedi kat yer uçsuz bucaksız bir çember olsalar La ilahe illallah ve Sübhanallahi ve bihamdihi kelimeleri onları kırar. Çünkü bunlar her şeyin duasıdır ve halk bunlarla rızıklanır. Seni şirkten ve kibirden nehy ediyorum. Gücün yeterse kalbinde şirkten ve kibirden bir şey bulundurmamaya çalış!..”
Hazreti Nuh’un vefatı yaklaştığında, Cebrail ve Azrail (aleyhimesselam) birlikte geldiler. Azrail aleyhisselâm buyurdu ki:
“Ey uzun ömürlü peygamber! Ömür olarak bu kadar (Bin sene yaşadı) hayat sürdün. Çok günler geçirdin, sıkıntı ve meşakkat diyarı olan bu fâni âlemi nasıl buldun?”

“İçeride çok az kaldım!”
Hazreti Nuh da şöyle cevap verdi:
“İki kapısı olan bir kervansaray gibi buldum. Bu kapının birinden içeri girdim. Diğerinden çıkıp gidiyorum. Ancak içeride az bir miktar kaldım...
Bundan sonra vefat edip, Kudüs’te Beyt-i Makdis civarına defnedildi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:01:37
Efsane kaptan Çaka Bey

29 Kasım 2005 Salı
Çaka Bey düzenli deniz tatbikatlarımızdan biri miydi? Yoksa Yenikapı’dan Bostancı’ya kalkan İDO teknesi mi?
Başka?
Aklımıza başka ne gelebilir?
Topçu, popçu değil ki...
Efendim, Çaka ve Yalvaç, Çavuldur boyundan bir bey oğludurlar. Bunlar Danişmend Gazi’nin emrinde at oynatırlar. İşte Bolu civarlarına çıktıkları akınlardan birinde Kabalika Alexandra komutasındaki güçlü bir Bizans ordusuyla karşılaşırlar. Çaka henüz yüzünde ustura gezinmemiş bir genç irisidir, ancak mahirane hamleleriyle göze batar. Etrafında kalan beş on sadık adamıyla ortalığın tozunu atar. Ne yazık ki o bir avuç akıncı da tükenir, çakallar çalakılıç dövüşen Çaka’yı kuşatırlar. Delikanlı buna benzer kapanlardan çok kurtulmuştur, keyfini hiç bozmaz. Eli kadar dili de çalışır, bir yandan adam yıkar, bir yandan laf sokar. Güle oynaya dövüşür, cendereden sıyrılmaya bakar. Lakin kılıcı kırılıp da kabzası elinde kalınca...
Çaka derhal okkalı gürzünü kavrar, sağa sola çaka çaka üç şeritli yol açar. Kağıt gibi kalkan ezer, ceviz gibi miğfer kırar. İyi de insanın da bir takati vardır di mi ama?
Kaybettiği kanlar gücünü alıp gidince gözleri kararmaya başlar. Bir ara hayal meyal yere yuvarlandığını hatırlar. Sonra?
Sonra n’olsun yüzüne dikilen öfkeli bakışlar, göğsüne dayanan sivri kargılar!
Kabalika, Çaka’yı paralamaya niyetlenen adamlarını durdurur, bir sedyeye yatırtıp hususi cerrahına yollar. Doğrusu savaşı böylesine basite alan ve bu kadar net okuyan bir gencin zayi olmasına dayanamaz Çaka’yı İmparatoruna (Nikephoros Botaneiates’e) takdim ederek “aferin” almaya bakar...
Yiğidimizin bünyesi sağlamdır, kısa sürede kendini toplar. Nitekim onu İstanbul’a getirir, imparatora sunarlar.
Nikeforos boş laftan hoşlanmaz, delikanlıyı muhafız bölüğündeki yarmaların karşısına çıkararak kıratını tespite kalkar. Çavuldur’un bahadır oğlu rakiplerini ciddiye almaz, elini kılıcına atma ihtiyacı duymaz. Asiller, bu adsız sansız çocuğun vakur duruşundan, alaycı tavırlarından çok hoşlanırlar. Onbeşgen vücudlu gladyatörleri tek tek buruşturunca ayağa fırlar ve çılgınca alkışlarlar.
Nikeforos ona “Protonolilismus” gibi janjanlı bir isim yakıştırır ve bizzat sarayında ağırlar. Çaka Bey prensler gibi yaşamasına rağmen, istenilen manada bir lejyoner olmaz. Bu arada Rumca’yı da söker atar, kütüphanenin altından girer, üstünden çıkar.

İstikbal denizlerde
Kahramınımız etrafını dikkatle inceler, adamların zaaflarını yakalamaya bakar. Doğrusunu isterseniz Bizans’ın köklü bir devlet yapısı vardır, ordusu eğitimli ve disiplinlidir, hem müessir silahlar kullanırlar. Süvarisi, piyadesi bir yana şu muhteşem donanma durdukça kolay yıkılmazlar. Deniz gücü olmayan, Bizans’tan tek taş koparamaz.
Noksanlıklarına gelince, İmparatorluğu tek hanedan yönetmez, hizipler iktidara yürümek için fırsat kollarlar. Erkekler kolay gaza gelseler de taife-i nisa hesabı ince yapar. Saray kadınları entrika üretim merkezi gibi çalışır, habire fitne kaynatırlar.
Krallar taçlarını tahtlarını kaybetmemek için “güçlü olduklarını” göstermek zorundadırlar. Bazen sırf bu yüzden manasız eziyetler yapar, halkı yıldırırlar. Ahlar vahlar artınca muhalefete malzeme çıkar, ne yazık ki gelenler gidenleri aratır. Sempatizanlar kullanıldıklarıyla kalırlar.

Tevafuk bu ya
“Vaki olanda hayır vardır” derler ya, esaret yıllarında tayfalarla, kaptanlarla oturup kalkan Çaka, denizciliğin püf noktalarını kapar. Günün birinde “bozkır çocuklarıyla deryaya açılmak” gibi “olmayacak” hayaller kurar...
O sıralar sıradan bir general olan Alexi Kommen ısrarla iktidara oynar. Hayır denemeyecek vaadlerle gelerek Çaka’yı kazanmaya bakar. Beyimiz, Rumlara inanmaz, Kommen’e hiç inanmaz, zira ihtilalcilerde merhametin zerresi bulunmaz.
Hem kendisini yıllardır konuk eden imparatora ihanet edecek değildir ya. Alexi reddedilmeyi yediremez ve bunu bir kenara yazar.
İki taraf birbirine girince ortalık felaket karışır. Çaka da “fırsat bu fırsat” der, şehirden kaçar. (1082)
Hürriyetine kavuşur kavuşmaz babasının sancağını açar, Çavuldur boyunu etrafına toplar. Aklı fikri bir donanma kurmaktadır ama önce sığınacak bir liman bulmalıdırlar. Döner dolaşır ve İzmir’de karar kılar. Şehri ansızın kuşatır ve “Ya Müslüman olun, ya da bayrağımız altında yaşayın” gibi mâkul bir teklif yapar.
“Ya da” ile başlayan üçüncü bir cümleye asla kapı aralamaz.

Kalite farkı
İzmir valisi, aksi bir adamdır, bu yüzden olacak ahali müdafaaya katılmaz, savaşıyor”muş” gibi yapar, sıralarını savarlar. Mancınıklar atışa başlayınca haşmetmeapları bir huruç harekatına kalkar. Ancak ava giderken avlanır, canını kaleye zor atar.
Vali içeri girer girmez kapıları sürgületir, yoldaşlarını dışarıda koyar. “Bizi de alın” diye yalvaran zavallıların tepesinden aşağı kızgın yağlar döktürtür, göz göre göre adamlarını haşlar.
Halbuki Türklere esir olanların keyfi yerindedir. O gece sıcak bir döşekte uyur, önlerinde etli sütlü bir sofra bulurlar. Ne zincir, ne pranga. Ellerinden silahları alınır o kadar.
Haberler bir şekilde şehre ulaşır, halk lokma paylaşan Türklerle, askerine bile acımayan vali arasında net bir tercih yapar. Hodbin herife tekme tokat girişir, anahtarları getirip Çaka Bey’in önüne koyarlar.
İzmir bundan 5-6 yıl evvel de Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından, fethedilmiş bir süre elimizde kalmıştır. Bu yüzden Derviş gazileri iyi tanır, sarıklılara güvenir ve inanırlar. Nitekim umduklarını bulur, nazlı hilalin gölgesinde huzur içinde yaşarlar. Alır, satar, işlerine bakar, paralarına para katarlar...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:02:03
İlk reis ilk donanma Çavuldur oğlu Çaka

30 Kasım 2005 Çarşamba
Çaka Bey, İzmir’i kışlaya çevirmez, aksine alabildiğine sivilleştirip tacirlere açar. Karargâhını körfeze tepeden bakan Kadifekale’ye kurar, kimsenin tavuğuna kış demez, ahalinin işine karışmaz. İzmirliler de ona yardımcı olur, mesela bir tekne çaktırmayı düşündüğünde “emrin olur” der, yardımına koşarlar.
Çaka Bey teknesiyle Ege’yi turladığı günlerde Bizans’a ait bir kalyonu ele geçirir. Şu işe bakın ki Alexi Kommen’in kızı Anna gemidedir. Çaka Bey babasından çok çekmiştir ama kızını aşağılamaz. Bir servet kaldırabileceği halde onu pazarlık vesilesi yapmaz. Genç prensesi yedirir, içirir, sultanlar gibi ağırlar.
Peki Anna, Çaka’ya?..
Yoo hayır, hayır! Aşık filan olmaz, ancak Türk hanımlarının nezaketine zarafetine vurulur, onlar arasında unutamayacağı günler yaşar. Türkleri “bozkırdan kopan barbarlar” olarak tanıyan kızcağız, iğneli fıçılarda yuvarlanacağını sanmıştır, gördüğü misafirperverlik karşısında lal olur, duygularını anlatacak kelime bulamaz.
Anna Kommen ülkesine döner dönmez odasına kapanır ve hatıralarını kitaplaştırmaya bakar. İşte o günden sonra Çaka Bey bir efsane olur, belki de bu yüzden Urla, Çeşme, Sığacık ve Foça Türklere kapılarını açar.

İlk donanma
Gün gelir, Çaka Bey, İzmir tersanesinde yaptırdığı 40 tekne ile deryaya açılır, ki tarihçilerimiz bunu “ilk Türk donanması” sayarlar. Bir başka ifade ile “Türk Deniz Kuvvetleri” o gün doğar. Çaka Bey yenilmez denilen Haçlı armadasını yener (Koyun Adaları Zaferi), alınmaz denilen Midilli’yi alır, topraklarına katar. Bizanslı Amiraller (Niketas ve Dalassenus) şaşkınlıktan yüzlerini yolar, çobanlara (Türklere öyle derler) yenildiklerine inanamazlar.
Lâkin Alexi Kommen dövüşe doymaz, Amiral Konstantin adlı bir deniz kurdunu Türklerin üzerine yollar. Donanmada 500 kadar Flandr’lı şövalye vardır, bunlar çok tecrübeli ve pek acımasızdırlar.
Türkler tekneleri birbirlerine bağlar ve adeta bir duvar şeklinde düşmana saldırırlar. Hep bir ağızdan tekbir getirir, deryayı çınlatırlar. Kemankeşler alevli oklarını Rumların akıl erdiremediği mesafeden menziline ulaştırır, yelkenleri tutuşturmayı başarırlar. Amiral üzerlerine doğru gelen hilalin uçtan uçtan kapanmaya başladığını hissedince düştüğü tuzağı anlar. Anlar ama neye yarar? Postu para eden soylular Çaka Bey’in elinden kurtulamazlar.
Rumlar biraz da kendilerine eder, leventleri çok abartır, bir zaman sonra uydurdukları canavardan korkar olurlar. Namı yürüyen Çaka, Sisam’ı, Rodos’u zorlamaya başlar. Bu nasıl bir şöhretse imparatorun “yakalayıp getirin” diye üzerine yolladığı amiraller alakasız yerlerde turlar, bir türlü karşısına çıkamazlar.
Çaka Bey bunların Sakız’da konakladıklarını duyunca adayı sarar. Bu arada Niketas Kastamonites komutasında ki dev donanma da onları kuşatır, iki arada bir derede kalırlar.
Çaka Bey, o gece çok iyi yüzen yüz genci deryaya salar. Bunlar balık sessizliği ile Rum gemilerine ulaşır ve gövdelerinde delikler açarlar. Ortalık karıştığında ambarları su dolan tekneler yerinden oynayamaz. Pek azı kurtulabilir, çoğu çıra gibi yanar.
Çaka Bey, Çanakkale ve Trakya’yı ele geçirip Marmara’ya açılır ve gün gelir İstanbul civarını yol yapar.
Bu arada ahali Alexi Kommen’den bıkar, kurtulmaya bakarlar. Zira angaryalar katlanarak artar, yağmacı askerler durdan çüşten, vergi memurları vardan yoktan anlamazlar.

Manyağa bak!
Çaka Bey İznik’i elinde tutan Ebû-l Kâsım ile de dostane münasebetler içindedir. Yetmez Balkanlar’ı mekan tutan Peçeneklerle de anlaşır, onları örgütleyip Bizans’ı bunaltmaya başlar.
İmparator da az anasının gözü değildir, o da bir başka Türk kavmi olan Kumanları ayartır, kuşaklarına keseleri sıkıştırıp Türk’ü Türk’e kırdırmaya bakar. Kumanların liderleri Manyak (adam hakkaten manyaktır) altının kızılına kardeşlerinin kanını satar. Peçenekleri beşiğindeki bebeğine kadar kırar, fidan boylu kızları, ak saçlı kocamışları kana boyar. Bu namert “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” sözüne limon sıkar.
Alexi Kommen, Manyak’ın ardından yine Türk asıllı Tatik’i “Megas Primikerios” unvanıyla allar pullar, Selçukluların üstüne salar. Bu fitneci dönek de belden aşağı vurur ve çok can yakar.

Vade dolunca...
Aradan yıllar geçer, Sultan Kılıç Arslan, Çaka Bey’in kızıyla evlenir, Selçuklu İznik’te kök salar. İzniklilerle İzmirliler el ele verip İstanbul’u sallamaya başlarlar. Edremit’i zorlanmadan ele geçirir ve Boğaz kalelerinden Aydos’u kuşatırlar. Türkler bu küçük hisarı kolayca alırlar ama...
Çaka Bey’i kaybettikten sonra neye yarar (1095).
Bir avuç adamıyla büyük işler başaran ve sayısız tuzaktan kurtulan Çaka Bey en güçlü anında ve kaale bile alınmayacak bir düşman karşısında...
Ecel işte... Demek ki vadesi dolar...
Aslında Anadolu Selçukluları eskiden beri denizlere açılmayı arzularlar ama artan Moğol baskıları yüzünden bu hamleyi ertelemek zorunda kalırlar. Sultan Alaeddin Keykubat, Alanya ve Sinop tersanelerinde sağlam, zarif ve süratli gemiler inşa ettirse de Ege ve Akdeniz’de arzuladığı güce ulaşamaz.
Çaka Bey’in şehadeti ile denizciliğimiz ciddi bir yara alır, bu bayrağı iki asır sonra Karesi ve Aydınoğulları (özellikle Umur Bey) dalgalandırırlar.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:03:15
Deniz arslanı Umur Bey

01 Aralık 2005 Perşembe
Umur, bir Bey oğludur. İstese bir elini yağa, bir elini bala atar, köşklerde keşanelerde yaşar. Ama o yerinde duramaz daha 17’lik delikanlıyken İzmir’i ele geçirir, Çaka Bey’in yadigârına sahip çıkar (1320).
Ağabeyleri Tire, Ödemiş ve Birgi taraflarında dolaşırken, mütevazı donanması ile denize açılır ve Ege Adalarının tozunu atar. Koca koca valileri, adı büyük korsanları haraca bağlar.
Babasının vefatı üzerine kardeşler bir araya gelir ve ona tabi olurlar (1334). Umur Bey henüz 25 yaşındadır ama Bizans gibi bir imparatorluğu parmağında oynatmaya başlar. Hatta bir ara Karadeniz’e açılır, Kili ve Eflak beldelerine girer çıkar.
Kısa sürede Ege Adalarında ve Mora Yarımadasında söz sahibi olur, Venedik ve Rodos şövalyelerine nefes aldırmaz. Bu arada Hristiyan dünyasının çok değer verdiği Philadelphia’yı (Amerika’daki eyalet de adını ondan alır) fetheder ve adını “Alaşehir” koyar.
Umur Bey komşuları ile iyi geçinir, Karesi, Saruhan ve Menteşoğulları ile aralarından su sızmaz. Tam 300 parça gemiyle Girit ve Kıbrıs’ı harmanlar, Bozcaada, Semadirek, Gelibolu derken Gümülcine ve Selanik’i sıkıştırmaya başlarlar.
O yıllarda Anadolu’da oturup Ege’de dolanan bir millet Bizans’ı yok sayamaz. Kaldı ki Umur Bey İstanbul’daki çekişmelere de bigane kalmaz. Tahta Türk düşmanı tiplerin oturmasındansa nispeten “mutedil” isimlerin geçmesi için çaba harcar. Mesela Andronikos ölüp de ağzı süt kokan İonnes tac giyince, kara kuvvetleri komutanı Kantakuzen’e oynar (farkındaysanız Orhan Gazi de bu isimde karar kılar). İmparatorun baş edemediği Bulgarları hizaya sokmak için Meriç ağzından girer, Vardar Ovasından çıkar. Makedonya’da muhalif bırakmaz. İmparator da Sakız Adasını ona verir Aydınoğullarını Ege’de üs sahibi yapar.
Kral Kantakuzen, Paleologoslar’a karşı güç durumda kalınca yine Umur Bey’den himmet umar. Genç mücahid derhal yardımına koşar ve gereğini yapar.
Hasılı Türkler bir şekilde Bizans’ın dahilî işlerine karışır ve Rumeli’de zemin bulurlar.
Yıllardır Türk-Bizans savaşlarını körükleyen Venedikliler, “Umur Bey-Kantakuzen ittifakı”ndan çok korkar, Akdeniz’deki menfaatlerinin zedelenince ortalığı birbirine katarlar. Nitekim Papa VI. Clement’in teşviki ile hazırlanan Haçlı donanması İzmir’e doğru yelken açar. Viennois Dükü Humbert Dauphin komutasındaki muazzam ordu İzmir’e saldırırlarsa da Umur Bey’in mukavemeti karşısında bir netice alamaz. Ancak bu hengamede Saint-Jean Şövalyeleri Aydınoğulları’nın tersane ve gemilerini yakarlar. (1346)

İzmirler savaşı
Haçlılar ilk hücumda perişan olurlarsa da yılmaz, ısrarla vuruşup Sahil İzmir’i almayı başarırlar. Umur Bey Yukarı İzmir’e (Kadifekale’ye) çekilir ve Katolikleri söküp atmak için zaman ve zemin kollar. İşte o günlerde iki İzmir peydahlanır birini “bizim İzmir” diğerini “Gâvur İzmir” diye anarlar.
Doğrusu Haçlılar da yorgun ve bitaptırlar. Ayaklarıyla gelir, ateşkes teklifi yaparlar.
Umur Bey, bu boşlukta İstanbul’daki işlerini tamamlar, Kantakuzen’le birlikte aykırı sesleri sustururlar. Bu işler hiç de kolay olmaz, nitekim Saruhan Beyin yiğit oğlu Süleyman’ı kaybeder, bağırlarına taş basarlar.
Umur Bey, Haçlılara karşı Bizansla (Rumlar Latinlerden hiç hoşlanmaz) birlikte mücadele etmeyi çok arzular. Zira Venediklilerin defolup gitmesi ikisine de uyar.
Venedikliler tehlikeyi hissetmekte gecikmez ve eteklerini tuttukları gibi Papaya çıkarlar. Haçlılar bir kez daha yollara koyulur ve daha şiddetli saldırırlar. Umur Bey bunu beklemektedir. Zira Batılıların sözlerine sadık kalmadıklarını bilir, hesabını kış tutar.

Buruk final
Leventler Avrupalıları çok sert karşılar, adamların gözlerini yıldırırlar. Lâkin sırça sarayından çıkmayan Papa ısrarla savaşın devamını arzular. Umur Bey adeta yeni bir Selahaddin Eyyubi olur, Haçlı güruhunu Ege’de barındırmaz. Gelgelelim adamlar kırıldıkça artar, cepheye gemiler dolusu silahşor yollarlar. Umur Bey alayının hakkından gelecektir ama cengin kızıştığı bir anda isabet alır ve şehadet şerbetini yudumlar (1348).
Kardeşleri ünlü mücahidin kutlu naaşını, Birgi’de toprağa verip yolundan gitme kararı alırlarsa da yerini dolduramazlar. Ağabeyi Hızır donanmayı dağıtmak ve Haçlılara imtiyazlar vermek zorunda kalır. Denizcilikle uğraşmadığı için bunun ne mânâya geldiğini anlayamaz. Evet Ayasuluğ (Selçuk) merkezli beyliğin hâlâ altmış şehri, üç yüzden fazla kalesi ve yetmiş bin askeri vardır ama denizcilikten kopan Aydınoğulları Aydınoğlu olmaktan çıkar.
Ancak Osmanlılar (Süleyman Paşa ve Murad-ı Hüdavendigar) Umur Bey’i iyi anlar, onun teşebbüslerini tamamlar ve taçlandırırlar.
Ya İzmir?
Timur Han şirin şehri Rodos Şövalyelerinin elinden alır ve Aydınoğlu Cüneyd Bey’e bırakır. O büyük Hakan dahi Umur Bey’in hatırasını canlı tutar.

Çağının önünde
Umur Bey, kavga kovalayan kuru bir cengaver değildir, Ayasuluğ, Tire, Ödemiş ve Birgi’yi birbirinden mükemmel eserlerle donatır, hanlar, hamamlar, kervansaraylar açar. Ediplere, hattatlara, nakkaşlara, mimarlara ve özellikle ulemaya sahip çıkar.
Tezkiretü’l-Evliya, Araisü’l-Mecalis (Peygamberler tarihi), Süheyl ü Nevbahar, Hüsrev-ü Şirin, Kelileyle Dimne, Tabiatnâme ve Ibn-i Baytar’ın Müfredâtü’l-edviye ve’l-agdiye adlı tıp kitabını tercüme ettirip dört bir yana yollar.
Umur Bey eline kılıç aldığı andan şehid olduğu güne kadar başkent Birgi’de sadece “üç gün” yatar, İzmir’e ise soluklanmak için uğrar. Bu nasıl beylikse sırtı döşek yüzü görmez, sıcak aş bulduğu günleri parmakla sayar.
Şair Enverî “Düstûr-Nâme” adlı eseri ile onu destanlaştırır, o güzel üslubu ile gençlere tanıtmaya çabalar...
Makamları âlâ ola!
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:04:48
Süleyman aleyhisselâm

02 Aralık 2005 Cuma
Süleyman aleyhisselâm, Beyt-ül-Makdis’e girip, bir yıl, iki yıl, bir veya iki ay yahut daha az ve daha çok ibâdetle meşgul olurdu. Yiyecek ve içeceğini yanında getirirdi. Yine vefatına yakın oraya girdi. Her sabah geldiğinde, mihrabında bir fidanın bittiğini görürdü. Hazreti Süleyman ona, ismini ve faydasını suâl ederdi. Eğer dikilecek bir fidan ise, onu çıkartıp başka bir yere diktirir, ismini, faydasını, zararını ve tıbda ne işe yaradığını da üzerine yazdırırdı...

“Ben keçiboynuzuyum”
Süleyman aleyhisselâm yine bir sabah Beyt-ül-Makdis’e geldiğinde, bir fidanın bittiğini gördü. Ona ismini sordu. İsminin Harnûb (keçiboynuzu) olduğunu söyledi.
“Sen niçin bittin?” diye sorunca;
“Senin mescidini harâb etmek için” dedi. Süleyman aleyhisselâm, onun cevâbı üzerinde düşündü. Kendi kendine;
“Ben hayatta iken Allahü teâlâ bu mescidi harâb etmez. Bu benim vefatımın yaklaştığına alâmettir” dedi. Oradan o harnûb fidanını çıkartıp, başka bir yere diktirdi.
Allahü teâlâya yalvarıp;
“Yâ Rabbî! Benim vefatımı cinlerden gizle! Böylece insanlar, cinlerin gaybı bilmediklerini anlasınlar” dedi. Çünkü cinler;
“Biz gaybdan bâzı şeyleri, mesela yarın olacak şeyi biliriz” derler, insanları aldatırlardı.
Sonra, Süleyman aleyhisselâm mihraba girdi. Âdeti üzere asasına dayanarak namaz kılmaya başladı. Nihayet bir gün asasına dayanmış bir vaziyette, namazda iken ayakta ruhu kabzolundu...

Kimse anlayamadı!..
Beyt-ül-Makdis’in ön ve arka yüzlerinde delikler vardı. Cinler, bu delikten bakarlar, Süleyman aleyhisselâmı asasına dayanmış, ibâdet ediyor görüp, hayatta olduğunu sanıp, o hayatta iken olduğu gibi, en ağır ve zor işleri yapmaya devam ederlerdi. Uzun zaman insanların arasına çıkmamasını da garip görmezlerdi. Çünkü daha önce de, ibâdetle meşgul olduğu için insanlar arasına pek çıkmazdı. İşte cinler, Süleyman aleyhisselâmın vefatından uzun bir müddet sonra da, eski minval üzere ağır işlerde çalışmalarını sürdürdüler. Nihayet, bir ağaç kurdunun asayı yemesi üzerine, Süleyman aleyhisselâm yere düştü. Böylece, insanların ve cinlerin onun vefatından haberleri oldu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:06:03
Ebû Bekir (Radıyallahü anh)

05 Aralık 2005 Pazartesi
Müslümânların birinci halîfesi olan Hazret-i Ebû Bekir, Aşere-i mübeşşerenin (Cennetle müjdelenen on kişiden) birincisidir. Peygamberlerden sonra, bütün insanların en üstünüdür. Bütün gazâlarda bulundu. Âyet-i kerîmeler ile medh olundu. Kur’ân-ı kerîmi kitâb hâlinde ilk toplayan budur. 13 [m. 634] senesinin Cemâzil-âhir yirmisekizinci salı gecesi, altmışüç yaşında vefât etti. Resûlullahın yanındadır.

“Kavuşma zamanı yaklaştı”
Hz. Ebû Bekir, son hastalığında; “Halifeliği kime bırakacağım hususunda tekrar istihare ettim. Hak teâlâdan, rızâsına uygun olmasını diledim. Bilirsiniz, yalan söylemem. Hiçbir akıllı kimse de, Hak teâlâya kavuşma zamanında kendisine iftira edilmesini istemez ve Müslümanları aldatmayı uygun bulmaz” buyurdu. Orada bulunan Eshâb-ı kirâm;
-Ey Allah’ın Resûlünün halifesi! Senin doğruluğundan şüphemiz yoktur. Söyleyeceklerini söyle, dediler. Şöyle buyurdu: -Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Resûl-i Ekrem’i rüyada gördüm. İki beyaz elbise giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyordum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı, iki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nûr elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resûl-i Ekrem selâm verip müsafeha etmekle beni şereflendirdi. Mübârek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. “Yâ Ebâ Bekir, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı” buyurdu. Ben de seni özledim, yâ Resûlallah dedim. “Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızasını kazanmış, zamanın en temizi olan Fârûk’u (Hz. Ömer’i) halife seç!” buyurdular. Yanındakileri göstererek: “Bunlar, dünyâda vezirlerin, vefâtın zamanında yardımcıların, Cennette komşularındır. Bana senin isminin gökte melekler arasında, yerde halk arasında Sıddîk olduğunu haber verdiler” buyurdu.
Uyandığımda yüzüm gözyaşlarından ıslanmış, evdekiler baş ucumda ağlıyordu...

“Bir kız kardeşim var”
Hz. Ebû Bekir, ölüm hastalığında çocuklarını Hz. Âişe’ye, iki erkek, iki kız olarak ısmarladı. Hz. Âişe, benim bir kız kardeşim var, ikincisi hangisidir? diye sordu. “Hanımım hâmiledir. Kızı olacağını zan ediyorum” buyurdu. Hakikaten vefâtından sonra, hanımının bir kızı oldu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:09:35
Kübizmin mimarı Pablo Picasso

07 Aralık 2005 Çarşamba
Picasso, Paris Mont Martre da “Bateau ‘Lavoir” (çamaşır teknesi) adını verdiği atölyesinde çalışırken yazarları, eleştirmenleri de ağırlar, oturup iki lafın belini kırarlar.
Akademisyenler onun tatlı hatırına “kübizmin analitiği” üzerine kafa yorar, “çözümleme dönemi” üzerine kalem oynatırlar. Güya kübist ressam bir figür ya da portrede mekâna bağlı kalmadan ve sadece tonlamalarla üçüncü boyutu yakalar. Derken “kübizmin sentetiği”ni tırmalar, gazete yırtıklarıyla, sigara yanıklarıyla, cam kesikleriyle yapılan abuk çalışmalarla cismin resimle alâkasını koparırlar. Onlara sorarsanız “tam bağımsızlığa” ulaşırlar.

Guernica
1937 yılında Franco, Almanların yardımıyla Guernica kasabasını bombalar. Picasso felaket üzülür, alır eline fırçasını sağa sola parçalanmış organlar yağdırmaya başlar. Haykıran, bağıran, ağlayan kadınlar, mızraklanmış adamlar, kırık kılıçlar, atlar, boğalar, kuşlar, kaçanlar, kovalayanlar, lamba tutanlar... Vücut oranları abartılıdır ve figürleri üst üste kondurmaktan kaçınmaz. Sadece siyah, beyaz ve gri renkler kullanır, havasız, mekansız, ışıksız bir çalışmayla savaşın umutsuz tarafını yansıtmaya bakar. Faşistler bunu “yozlaşmış”, sosyalistler ise “anti-sosyal” bulurlar.

Hayır siz
Alman orduları Paris’e girince Gestapo’nun teki gelip sorar: Bunu siz mi yaptınız?
Üstad “hayır siz” der ve golünü atar.
Halbuki şimdi ne çok “Guernica” var. Gazzeler, Felluceler, Bağdatlar...
Yine İspanya iç savaşını anlatan “Ağlayan Kadın” da (1937) katledilenler için gözyaşı döken bir ana vardır. Picasso, teyzenin yüzünü çarpıtır, gözlerini öne, burnunu yana takar. Naziler bunu hiç beğenmez, çöpe atarlar.

Çocuk kalır
Pablo’ya sorarsanız bunlar fevkalade buluşlardır. Hatta “benim arayışlarımdan söz ediyorlar, ben aramam ki... Bulurum” der, bu konuda mütevazı olamaz.
Picasso’ya göre yalınlık esastır, adam bilerek ve isteyerek çocuk kalmaya bakar. Nitekim “sekiz yaşındayken Rubens gibi resim yapabiliyordum; halen sekiz yaşında bir çocuk gibi resim yapabilmeye uğraşıyorum” demekten kaçınmaz.
“Bütün çocuklar sanatçıdır, zor olan büyüyünce de öyle kalabilmektir” diyen Picasso hayatı boyunca tıfıl kalır, büyüdüğünü anlayınca da yaşayamaz.

Deklanşörle raks
Ünlü ressam fotoğrafa çok meraklıdır, zaten mavi ve pembe dönem resimlerini, siyah beyaz fotoğraf mantığı ile yapar. Ancak makine gibi perspektife uymaz.
Bazen üç fotoğrafı ve altı tabloyu üst üste basar, optik bir titreşim arar.
Picasso şekilleri bilerek ezer, tablosuna adeta “figüratif dipnotlar” yazar. Tuvalsız fırçasız çalıştığı günlerde kendini objektifin gücüne bırakır. Kadrajın geometrisiyle hayal ormanında tuzaklar kurar. Lekeler, çizgiler karmakarışıktır, herkes kafasına göre okur, ki o dahi bunu arzular.
Şimdi bunlarda ne var diyeceksiniz? İnanın Kenan Evren kralını yapar.

Yorulmadan
Öyle ya da böyle Picasso velud bir ressamdır. 13.500 resim, 34 bin kitap resmi, 100 bin baskı, 300 heykel ve birçok seramik üretir, Guinness rekorunu kırar.
Eh, bu arada eserlerinin toplam değeri milyar dolarları aşar.
“Çalıştığımda rahatlıyor ve dinleniyorum. Beni asıl yoran şey hiçbir şey yapmamak ya da gelen anlayışsız misafirleri ağırlamak” diye dert yanar.
“Sanat nedir” diye soranlara iki kelimeyle cevap verir: Yoğun yaşamak!
Sevgililerinden Françoise Gilot, saatler boyunca, kıpırdamadan çalışan Picasso’ya sorar “Bu kadar ayakta kalmak sizi yormuyor mu?”
-Hayır. Ben çalışırken bedenimi kapının dışında bırakırım, tıpkı Müslümanların camiye girmeden ayakkabılarını çıkarması gibi.
Picasso’nun Madoura de Vallauris’deki çömlek atölyesinde Türk ressam Abidin Dino’dan seramik dersleri aldığını biliyoruz, yine Ara Güler’e poz vermekten kaçmaz.
Abidin Dino’ya “seramik çalışmalarımı pazarda satmak hoşuma gidiyor” der, “bunları ucuza alıp, altın fiyatına satacak olan uyanıkların mevcudiyetini bilsem dahi hoşuma gidiyor.”
“Halka daha yakın olmak için” seramiğe yönelir ve harcadığı zamana asla pişman olmaz.

3 ay 300 eskiz
Bir zengin Picasso’dan “horoz resmi” ister. Picasso bu resim için üç ay süre talep eder. Üç ay sonra elinde boş bir kağıtla gelir ve şipşak bir horoz resmi karalar. Adam şaşırır ve kızar: “Madem bu resmi on saniyede bitirecektin, benden niye 3 ay mühlet istedin?”
Picasso çantasından yüzlerce horoz eskizi çıkarıp önüne atar. “Bu resim 3 aylık bir çalışmanın ürünüdür” der, “terlemeden olmaz!”

40 yıl artı on saniye
Yine lokantada yemek yerken adamın biri gelip tebelleş olur. Şu peçeteye bir şeyler karalayabilir misiniz” diye sorar.
Birkaç kıvrak çizgi. “Buyrun borcunuz şu kadar!”
- Ama bu sadece on saniyenizi aldı.
- Evet ama on saniyede resim yapabilmek de kırk yılımı aldı!..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:11:11
Hazreti Ali (Radıyallahü anh)

08 Aralık 2005 Perşembe
Hazreti Ali, on yaşında iken îmân etmiştir... Bütün gazâlarda kahramânlıklar gösterdi. Hicri Otuzbeş senesinin Zilhicce ayında halîfe oldu. Hicretin kırkıncı yılının Ramazan-ı şerîf ayının onyedinci Cuma günü sabah namazına giderken İbni Mülcem adlı bir Harici tarafından şehîd edildi... Techiz ve tekfini, oğlu Hz. Hasan tarafından yapılmış ve namazı eda olunduktan sonra Kûfe’nin kabristanı sayılan Necef’e defnedilmiştir...

Haricilerin kin ve intikam!
Hazret-i Osman zamanında çıkan fitne ateşi dört büyük halifenin sonuncusu olan Hazret-i Ali zamanında da devam etti. O, zamanındaki fitne ocağı olan Haricilerle savaşmış ve hepsini de perişan etmişti. Bunlardan, kin ve intikam ateşiyle dolu olanlar, zaman zaman bir araya gelerek, nasıl intikam alacaklarını planlıyorlardı. Sonunda; Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Hz. Amr bin Âs’ı öldürmeğe karar verdileri. Hz. Ali’yi , Abdurrahman bin Mülcem öldürecekti.
İbni Mülcem, Hazret-i Ali’yi kollamağa başladı. Bir gün sabah namazından önce Halifenin geçeceği yola pusuya yattı. O mübareğin geldiğini görünce âniden arkadan üzerine atılarak zehirli kılıcını indirdi.
Hz. Ali ağır yaralıydı. Durmadan kan kaybediyordu. O vaziyette iken bile yanındakilere dönerek, camiye gidip sabah namazını kılmalarını, vakti geçirmemelerini söyledi. Namazı kıldırmak için de yerine vekil tayin etti.
Oğlu Hz. Hasan’ı yanına çağırarak: “Bunun yemeğini yedirip istirahatini de temin edin. Eğer yaşayacak olursam ya affederim veya cezasını veririm. Eğer ölürsem, cezasını verin fakat aslâ haddi aşarak Müslümanların kanlarına girmeyiniz. Zira Allah haddi aşanları sevmez” buyurdu.
Kendisine, “Yâ Emire’l mü’minin, şayet size bir hal olursa oğlunuz Hasan’ı halife saçelim mi?” diye sordular. “Ben bu hususta sizlere ne emrederim ve ne de nehyederim. Siz işinizi daha iyi bilirsiniz. Resûl-i Ekrem’in bu meseleyi bıraktığı gibi ben de bırakacağım” buyurdu.

“Mazluma yardım edin!”
Durumu gittikçe ağırlaşyordu. Bir ara yanına oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i çağırdı. Onlara şu şekilde nasihatta bulundu:
“Evlâtlarım! Sizlere Allah’a karşı müttaki olmanızı vasiyet ederim. Daimâ doğru söyleyin ve yetimlere acıyın. Âhiret için iyi ameller işleyerek sıkıntıya düşenlerin imdâdına koşun. Zâlimin hasmı olup mazluma daimâ yardım edin. Allah’n kitabı ile amel edin ve Allah yolunda olmaktan sizi hiçbir şey alıkoymasın!”
Bu nasihatlerden sonra Hz. Ali âyet-i kerimeler okumağa başladı. Vefatında, son sözü “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” oldu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:12:01
Hazreti Âmine (radıyallahü anha)

09 Aralık 2005 Cuma
Resulullah efendimiz altı yaşına geldiğinde, mübarek annesi Hz. Âmine, yanına Ümm-i Eymen’i de alarak Medine’ye gitti. Niyeti hem oradaki akrabalarını, hem de kocası Abdullah’ın kabrini ziyaret etmekti. Bir ay Medine’de kaldılar.
Ümm-i Eymen Medine’deki bir hatırasını şöyle anlatır:
“Bir gün Yahudî âlimlerinden ikisi yanıma gelerek dediler ki:
-Bize Ahmed’i göster!

“Bu çocuk peygamber olacak”
Ben de Resulullah efendimizi dışarı çıkardım. İyice incelediler ve dediler ki:
-Bu çocuk, ahir zaman peygamberi olacaktır. Burası da onun hicret edeceği yerdir. Bu memlekette büyük savaşlar olacaktır.”
Ümm-i Eymen onların bu konuşmalarından sonra çok korkmuştu. Sevgili Peygamberimize bir zarar vermelerinden endişe duyuyordu.
Herhangi bir tehlikeye karşı onu korumak için, Peygamberimizin yanından ayrılmamaya gayret gösteriyordu.
Nihayet Mekke’ye hareket günü gelmişti. Ümm-i Eymen buna çok sevindi. Artık Yahudîlerin Resulullaha bir zarar veremeyeceklerini düşünüp rahatladı.
Bu üç kişilik kafile Medine’den ayrıldılar. Mekke’ye doğru yola koyuldular. Neşeli bir şekilde yollarına devam ediyorlardı ki, beklemedikleri bir şey oldu. Ebva denilen yerde, Hz. Âmine birdenbire rahatsızlandı. Mübarek kadın bu hastalıktan kurtulamayıp vefat edeceğini anlamıştı.
Baş ucunda duran Peygamberimizin yüzüne baktı. Bir rüyasını hatırlayarak şöyle dedi:
-Şayet rüyada gördüklerim doğruysa, sen celal ve bol ikram sahibi olan Allah tarafından, Âdemoğullarına helal ve haramı bildirmek üzere, Peygamberliğin bildirilecektir. Sen, teslimiyeti, ceddin İbrahim’in dinini yerleştireceksin. Cenab-ı Hak seni devam edegelen putlardan, putperestlikten koruyacaktır.
Bundan sonra şu şiiri söyledi:

Ne büyük nimet...
Her yaşayan ölür, eskir her yeni,
Her yaşlanan elbet, oluyor fani.
Ben de öleceğim, bir gün elbette,
Lâkin kalacaktır, adım dillerde.
Çünkü senin gibi, hayırlı evlat,
Bıraktım geriye, ne büyük nimet...
Hz. Âmine, Ebva denilen yerde hastalığının artması üzerine, ciğerparesini Ümm-i Eymen’e emanet etti. Ona iyi bakması ricasında bulundu. Çok geçmeden de ruhunu teslim etti. O sırada otuz yaşında bulunuyordu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 18 2008, 12:17:03
Sa’d bin Rebî (radıyallahü anh)

15 Aralık 2005 Perşembe
Sa’d bin Rebî hazretleri, Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Resûl aleyhisselâmın bi’setinin (peygamberliğinin) onbirinci senesinde, Akabe mevkiînde Medîneli on iki kişi ile buluştu. Bunlardan birisi de Sa’d bin Rebî idi... Burada Peygamber efendimize, “Allahü teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek, kimseye iftira etmemek, hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak” hususunda söz verdiler...
Hz. Sa’d, Bedir ve Uhud gazâlarında bulunmuş bir bahadırdır. Uhud’da büyük kahramanlıklar gösterdi. Vücûdu delik deşik oldu...

“Bana kim haber getirir?”
Uhud Muharebesinde, bir ara, Müslümanlar arasında karışıklık başladı. Hz. Sa’d o zaman hiçbir gevşeklik göstermedi. Eshâb-ı kirâma Akabe biatında, canlarını fedâ edeceklerine dâir verdikleri sözü ve yemîni hatırlattı.
Muharebe sona erip, Kureyş müşrikleri çekilip gitmişlerdi. Resûl aleyhisselâm sordu:
-Sa’d bin Rebî’nin ne durumda olduğunu, canlılar arasında mı, yoksa şehitler içerisinde mi olduğunu, tesbit edip, bana kim haber getirir? Bir ara onu şu tarafta görmüştüm, diyerek eliyle bir tarafı işaret buyurdular.
Ensârdan bir zât dedi ki:
-Bu işi ben yaparım, yâ Resûlallah.
Haber getirmeye giden Muhammed bin Mesleme veya Ubeyy bin Ka’b’dan birisi idi. Resûlullah efendimizin işâret buyurduğu tarafa gitti. Vâdide yatan şehîdler arasında, seslenerek dolaştı. Fakat cevap alamadı. Bu defa şöyle seslendi:
-Ey Sa’d, beni sana Resûlullah gönderdi! Ne taraftasın?
O zaman Sa’d hazretleri bulunduğu yerden kımıldandı. Haber için gelen zât da dedi ki:
-Resûlullah, senin sağlar mı, yoksa ölüler arasında mı olduğunu, araştırıp, kendisine haber vermemi emretti.
Bunun üzerini Hz. Sa’d şu cevâbı verdi:

“Ben ölüler arasındayım!”
-Ben artık ölüler arasındayım! Resûlullaha selâmımı arz et ve “Sa’d bin Rebî ümmetine doğru yolu göstermek için rehberlik yapan Peygambere verilecek mükâfatların en üstünü ile, Allahü teâlâ seni mükâfatlandırsın diyor” de! Kavmin Ensâr’a da selâm söyle! Onlara da;
“Sa’d bin Rebî size, Akâbe gecesinde, Resûl aleyhisselâmı korumaya dâir söz verip, yemîn etmediniz mi? Vallahi hayatta bulunduğunuz müddetçe, Peygamber efendimizi iyi korumayıp, ona bir zarar gelirse, sizin için, Allahü teâlânın yanında gösterebileceğiniz hiçbir mazeret yoktur, diyor” de!
Bunları söyledikten bir müddet sonra da vefât etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 18:42:05
Meymune binti Hâris (radıyallahü anha)

16 Aralık 2005 Cuma
Meymune binti Hâris, Hz. Abbas’ın hanımı Ümm-i Fadl’ın kız kardeşi idi. İlk önce cahiliyye devrinde Mesud bin Amr ile evlenmişti. Ondan ayrılınca, Ebû Rühüm bin Abdiluzza ile nikâhlandı. Bu da vefat edince dul kaldı...
Resulullah efendimiz, Hicretin yedinci senesi Hayber’in fethinden sonra, Zilkade ayında, umre niyeti ile yola çıktı. Cuhfe’de bulunduğu sırada Hz. Abbas ile buluşunca, Hz. Abbas, “Ya Resulallah! Meymune binti Hâris dul kaldı. Onu kendine hanımlığa alsan olmaz mı” diye teklifte bulundu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz Ebu Rafi ile ensardan bir zatı Mekke’ye dünürlüğe gönderdi.

Resulullahın son hanımı
Hz. Meymune, Resulullahın kendisine dünür olduğu haberini deve üzerinde iken alınca, dedi ki:
-Deve de, üzerindeki de Resulullahındır.
Peygamber efendimizin teklifini severek kabul etti. Bu işin gereğinin yapılmasını da ablası Ümm-i Fadl’a, o da kocası Hz. Abbas’a bıraktı.
Böylece Hz. Abbas, Hz. Meymune’nin nikâhlanmasında vekil oldu. Resulullah efendimiz Mekke’de umreyi tamamladıktan sonra, Medine’ye dönerlerken Şerif mevkiine gelince, Hz. Abbas, dörtyüz dirhem mehir ile Hz. Meymune’yi Resulullaha nikâhladı. Burada düğün merasimi de yapıldı.
Hz. Meymune, Resulullahın nikâhı ile şereflenen, son hanımı oldu. Peygamberimiz bundan sonra bir daha evlenmedi.
Hz. Meymune çok hayır yapar, ibadette bulunurdu. Dinî emir ve yasaklara da son derece dikkat ederdi. Hz. Âişe onun hakkında buyurmuştur ki:
- Meymune bizim hepimizden fazla Allahü teâlâdan korkan ve sıla-i rahmi, yani yakın akrabaları gözeten bir hanım idi.
Hz. Meymune bazan borç alır ve hayır işlerine harcardı. Bir ara çok borçlanmıştı. Bunu nasıl ödeyeceğini sordukları zaman dedi ki:
- Resulullah efendimizden işittim. Buyurdu ki: Herkes iyi niyetle borçlanırsa, Allahü teâlâ onun borcunu öder...

“Beni Mekke’den çıkarınız!”
Hz. Meymune 671 senesinde Mekke’de hastalandığında dedi ki:
-Beni Mekke’den çıkarınız! Çünkü Resulullah efendimiz, benim Mekke’nin dışında vefat edeceğimi haber verdi.
Kendisini çıkardıkları zaman, Resulullaha nikâhı yapılmış olduğu yerde vefat etti. Cenaze namazını yeğeni Hz. Abdullah bin Abbas kıldırdı. Cenazesi kaldırılacağı zaman Hz. Abdullah şöyle dedi:
-Bu Resulullahın hanımıdır. Cenazeyi fazla sallamayın ve edeple yola devam edin
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 18:42:27
Ebû Musa el-Eş’ari (radıyallahü anh)

19 Aralık 2005 Pazartesi
Ebû Musa el-Eş’ari hazretleri, Resûlullah efendimizin vâlilerindendir. Resûlullah zamanında Zebid, Aden ve Yemen valiliklerinde bulundu. Peygamber efendimiz onu, Muaz bin Cebel ile birlikte Yemen’e vali gönderirken ikisine hitaben şöyle buyurdu;
“Yemen’e vardığınızda halka kolaylık gösteriniz ve güçlük göstermeyiniz! Sevindirin de nefret ettirmeyiniz. Muhabbet ediniz de ayrılmayınız.”
Resulullah ile Zâtü’r-Rika Gazâsında, Mekke’nin Fethinde, Huneyn Gazâsında bulundu. Hz. Ömer’in hilâfetinde Kûfe, Basra valiliklerine tâyin olundu. Burada vâli iken Ehvaz, İsfehan ve Nusaybin fethedildi.

Hz. Ali’nin vekili...
Hz. Osman’ın halifeliği esnasında önce Basra daha sonra da Kûfe vâliliğine tayin edildi. Hz. Ali zamanında da Kûfe valiliğine devam etti. Cemel Vakası’na katılmadı. Sıffîn Muharebesi’nden sonra, sulh için Hz. Ali’nin vekili oldu...
Ebû Musa el-Eş’arî, Kur’ân-ı kerîm’in bütün sürelerini ezbere bilirdi. Hz. Ebû Bekir’in hilafetinde Kur’ân-ı kerîm’i toplayan heyetteydi.
Safvân bin Süleyman diyor ki: “Resûl-i ekrem efendimiz zamanında Hz. Ömer ile Hz. Ali’den ve Muâz ile Ebû Mûsel-Eş’arî’den başkaları fetvâ vermezdi.”
İslâm takvimini yazılarında ilk defa O mübarek kullandı. Hayâ sahibi olup çok edebliydi. O hep; Kur’ân-ı kerîm’in Meryem sûresi seksendördüncü âyetindeki “Biz onların ecel günlerini sayıyoruz” (Bu muayyen bir müddettir) meâlindeki hâl üzerinde bulunurdu. Her an son nefesini düşünürdü.
Dünyaya hiç değer vermezdi. Her halinde ve davranışında Allahü teâlâdan çok korktuğunu ifade eder, son nefesi îmânla vermekten başka bir şey düşünmezdi. Bu haline akrabaları “Kendine biraz acısan” diye tavsiyede bulunduklarında son sözü; “Atlar koştuğu vakit, son noktaya yaklaşınca nasıl bütün imkânlarını kullanırsa, ben de o noktaya geldiğimde bütün imkânlarımı kullanmak mecburiyetindeyim” buyurdu.

“Azığını hazırla hanım!”
Böyle yaşayıp bu hâl üzerine vefat etti. Hanımına “Azığını hazırla, Cehennemin üzerinden geçilecek bir vasıta yoktur” buyururdu...
Hastalığı sırasında feryad eden zevcesine Rasûlullah’ın bağırıp çağırarak ağlamayı yasakladığını hatırlatmış ve şöyle vasiyet etmiştir: “Cenazemi süratle götürünüz. Peşimden kimse gelmesin, mezarımda vücudumla toprak arasına bir şey konmasın. Kabrimin üstüne bir türbe yapmayınız. Kadınlar içinde saçını-başını yolarak ağlayanları uzaklaştırınız. Bunları kendimden söylemiyorum; Resûli ekremden naklediyorum...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 18:42:48
Muaz bin Cebel (radıyallahü anh)

20 Aralık 2005 Salı
Muaz bin Cebel hazretleri, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden, helâl ve harâm ilmini en iyi bilenlerdendir. Milâdî 605 senesinde Medine’de doğdu. Hicretin 18. (m. 640) yılında Kudüs ile Remle arasındaki Amvas köyünde vefât etti...
“İkinci Akabe Bîatı”nda, kendi canlarını ve mallarını korudukları gibi Peygamber efendimize yardım ederek İslâmiyete hizmet edeceklerine söz verip, Müslüman olan yetmiş Medineliden birisi de Muaz bin Cebel’dir (radıyallahü anh). Onsekiz yaşında iken Müslüman oldu.

Hadîs-i şerîfle övüldü
Mu’âz bin Cebel, Yemen’de vâlilik yapmak, halka İslâmiyeti anlatmak, Kur’ân-ı kerîmi öğretmek ve o ülkede toplanan zekât mallarını vazîfelilerden teslim almak ve onların arasındaki ihtilafları çözüp hükme bağlamak üzere Yemen’e gitti. Peygamberimizin vefâtını da orada iken haber aldı. Daha sonra Yemen’deki hizmetini tamamlayıp, Medîne’ye döndü. Hz. Ebû Bekir’in halîfeliği sırasında Medîne’de Hz. Ebû Bekir’in seçtiği danışma hey’etinde yer aldı. Suriye taraflarına da giderek hem oralarda yapılan savaşlara katıldı, hem de insanlara din bilgilerini ve Kur’ân-ı kerîmi öğretti.
Mu’âz bin Cebel’in fazîleti, üstünlüğü çoktur. Resûlullah efendimiz birçok hadîs-i şerîflerinde onu methetmiş, övmüştür. Hz. Ömer’in halîfeliği sırasında Kilâboğulları beldesine zekât memuru olarak, sonra da Suriye taraflarında din bilgilerini ve Kur’ân-ı kerîmi öğretmekle vazifelendirildi. Filistin bölgesinde bu vazifesinde iken burada çıkan tâûn (vebâ) hastalığı salgınına yakalanarak otuzsekiz yaşında iken vefât etti.
Buyurdu ki: “Size benim vasiyetim olsun! İlmi, ancak Allah rızası için öğrenin! Zira Allah rızası için öğrenilen ilim, takvâyı (Allahtan korkmayı) hâsıl eder. Bu niyetle ilim aramak ibâdettir. Bu ilmi müzakere etmek tesbihtir, ilimden konuşmak, Allah yolunda cihaddır.”

“Kalbim sana bağlıdır”
Mu’âz bin Cebel vefâtı esnasında şöyle dua ediyordu: “Allahım! Şimdiye kadar senden korkuyordum. Fakat şimdi sana ümit besliyorum...”
Ölüm sancıları şiddetlenip baygınlıklar geçirip, ayılıyordu. Nihayet;
“Allahım! Ne kadar zor durumda kalsam da bilirsin ki, kalbim sana bağlıdır, seni sever” diyerek son nefesini verdi..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 18:43:13
Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallahü anh)

21 Aralık 2005 Çarşamba
Ebû Saîd el-Hudrî hazretleri, Eshâb-ı kirâmın fakihlerindendir. Babası, Medine’de İslâm’ın tebliği başladığında Müslüman olmuş, bu vesileyle Ebû Said de Müslüman bir aileden dünyaya gelmiştir...
Ebû Saîd el-Hudrî bin yüz yetmiş hadis rivâyet etmiştir. Bunlardan kırk üç tanesi Buhâri ve Müslim’de yirmi altısı yalnız Buhâri’de, elli ikisi yalnız Müslim’de, diğerleri öteki hadis kitaplarında bulunmaktadır...

Babası ile Uhud’da...
Ebû Saîd, Medine’de Mescid’i Nebevî’nin inşasına katılmış, Bedir Gazasında küçük olduğundan bulunamamış, onüç yaşında Uhud Gazasına babası ile katılmış ve bu savaşta babası Mâlik şehid olmuştur. Babasının ölümünden sonra ailesinin geçimi ona kalmış ve önceleri açlık çekmiş, karnına taş bağlamıştır. Ailenin kadınları, “Kalk da Resûlullâh’a git, ondan bir şey iste, herkes istiyor” dediklerinde önce gitmemiş, sonra Resûlullah’ın huzuruna gittiğinde onun şu hutbeyi irâd buyurduğunu görmüştür:
“İstiğna gösteren ve iffeti muhâfaza eden insanları Cenâb-ı Hak âlemden müstağni kılar.” Bu sözü duyduktan sonra bir şey istemeye cesaret edemeden dönmüştür. Bunun sonrasını kendisi şöyle anlatır:
“Resûl-i ekremden bir şey dilemeyerek döndüğüm halde Cenâb-ı Hak bize rızkımızı gönderdi. İşimiz o kadar yoluna girdi ki, ensar içinde bizden daha zengin bir kimse yoktu...”
Ebû Said, Benî Mustalık ve Hendek Gazâlarına da katılmış, seferlere çıkmıştır. Hudeybiye, Hayber, Mekke’nin Fethi, Huneyn, Tebük Gazalarında bulunmuştur. Resûlullah’ın on iki gazasında yer almıştır. Hz. Ömer ve Osman devirlerinde Medine’de fetvâ vermiş, Hz. Ali devrinde Nehrevan Savaşında bulunmuştur. Ebû Said hazretleri, seksenbir yaşında vefât etmiştir.

“Gösterişli mezar istemiyorum!”
Hicri yetmiş dört yılında Medine’de vefatına yakın günlerde oğlu Abdurrahman’ın elinden tutup Mescid-i Nebevi’nin yakınındaki Cennetü’l-Baki Mezarlığı’na giden büyük sahabi, oğluna kenardaki tenha bir köşeyi işaret ederek şöyle buyurur:
“Beni işte şu köşedeki boşluğa gömün. Üzerime de gösterişli bir şey sakın yapmayın. Ayrıca arkamdan da sesli şekilde ağlamayın. Bana iyilik yapmak istiyorsanız bu vasiyetimi aynen yerine getirin. Ben gösterişli mezar ve sesli ağlama istemiyorum!..”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 18:43:35
Ammâr bin Yâser (radıyallahü anh)

22 Aralık 2005 Perşembe
Ammâr bin Yâser, müşriklerin korkunç işkencelerine düçar olan ilk sahabilerdendir... Resulullah efendimizin Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın evinde bulunduğu sırada Süheyb-i Rûmî, Hz. Peygamber efendimize giderek Müslüman oldu. Suheyb, yakın arkadaşı Ammar’ı da Allah Resulü’ne götürüp onun da Müslüman olmasını sağladı. Ammâr, Resulullah’ın huzurundan çıktıktan sonra evine gelip, anne ve babasına da İslâm’ı anlattı. O gün onlar da iman ettiler...

İslâmın ilk şehitleri...
Ammâr hazretleri “Resulullah’ı gördüğüm zaman etrafında beş köle, iki kadın ve Ebû Bekir (radıyallahü anh) vardı” buyurmuştur...
Hz. Ammâr’ın annesi Sümeyye Hatun ve babası Yâser ilk şehitlerdir. Bu itibarla Ammâr âilesinin İslâm tarihindeki mevkii çok büyüktür. Hz. Ammâr, anne ve babasının şehit olduklarını görmekle imanı daha da artmış, müşriklerin bütün eza ve cefalarına göğüs germişti. Bütün eshab onun bu fedakârlığını, herkes için bir ibret numûnesi olan hâllerini yâd ederlerdi. Sâid bin Cübeyr ile Abdullah bin Abbâs hazretleri, Hz. Ammâr’ın ancak en dayanılmaz işkencelere uğradığı anlarda müşriklerin elinden kurtulmak için birkaç söz söylediğini beyan ve ifadede birleşirler. Hz. Ammâr, uğradığı bütün bu müşkülleri, giriftâr olduğu bütün işkenceleri derin bir sabırla karşılamış kalbinde yerleşen tevhîd inancı, bir lahza bile sarsılmamış; çölün kızgın kumları, kızgın kayaları sırtını ve göğsünü yaktığı veyahut sular içine daldırılarak boğulmak istendiği zamanlarda bile kalbi hep Kelime-i tevhid ile çarpmıştı...
Hz. Ammâr bir gün Peygamber efendimize kendisinin ve ailesinin uğradığı eza ve cefadan bahsetti. Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona “Sabrediniz, sabrediniz, siz Ammâr ailesi, Allah’ın lütfuna mazhar olacaksınız” buyurdu.
Başka bir gün de Resulullah, Ammâr ailesini Cennet’le müjdelemişti...

“Bugün dostlara kavuşacağım”
Sıffin günlerinin birinde, güneş batmak üzereydi ve savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. İftar zamanı geldi ve oruçlu olan Ammâr çevresindekilere: “Bana bu dünyadaki son rızkımı veriniz!..” diye seslendi. Ona bir miktar süt getirdiler. Ammâr sütü içtikten sonra: “Bugün dostlara kavuşacağım, Resulullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem), varacağım. Bir gün Hz. Peygamber bana; “Ammâr, senin dünyada son rızkın süt olacaktır” buyurmuştu, dedi”. Bu sırada İbn-i Câdiye adında biri onu yaralayarak yere düşürdü ve biraz sonra da şehadet şerbetini içti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 18:44:09
Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh)

23 Aralık 2005 Cuma
Abdullah bin Ömer hazretleri, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden olup, dört büyük halîfeden Hz. Ömer’in oğludur. İlk îmâna gelenlerdendir. Babası îmân ile şereflenince, o da küçük yaşta Müslüman oldu...
Küçük yaştan itibaren Peygamber efendimizle beraber bulunan Hz. Abdullah, Eshâb-ı kirâm içinde en çok hadîs-i şerîf nakledenlerden oldu. Ayrıca, yaratılış olarak üstün hâllere sahip olduğundan ve Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) hizmeti ile şereflenip, uzun zaman sohbetlerinde bulunduğundan, bütün ilimlerde mâhir oldu...

Baba sözü tuttu...
Yaşı küçük olduğu için Bedir ve Uhud Gazalarına Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından katılmasına müsaade edilmeyen Hz. Abdullah, onsekiz yaşlarında iken Hendek Gazvesine ve daha sonra Hz. Peygamber zamanında meydana gelen bütün savaşlara katıldı. Mekke’nin Fethinde, Mûte Savaşında, Tebük Seferinde ve Vedâ Haccında bulundu.
Abdullah bin Ömer, İslâm devleti bünyesinde meydana gelen anlaşmazlıklarla ortaya çıkan ve birbirleriyle mücadele eden gruplara karışmadı, tarafsız kaldı ve devlet kadrolarında vazife almadı. Zira oğlunu hilâfete aday göstermesini tavsiye eden sahâbelere Hz. Ömer: “Bir evden bir kurban yeter” demişti. Babasından sonra başa geçecek halifeyi seçmeye görevli olan şûrâya sadece müşâvir olarak katıldı. Hz. Ömer oğluna şûrâya katılmasını ancak aday olmamasını tavsiye etmişti...
Harâm ve şüphelilerden sakınmakta, dünyaya düşkün olmamakta örnek durumda olan bu mübarek zat, her işte çok araştırıcı, inceleyici ve dikkatliydi. Çok cömert olup, ikrâm etmeyi çok severdi. Akşam yemeklerini, yalnız yediği hiç vâki değildi. Mutlaka misâfir arar bulurdu...

“Üç şeye hayıflanıyorum”
Hac mevsiminde adamın biri ucu zehirli bir mızrak ile Abdullah bin Ömer’i ayağından yaraladı. Vücûdu zehirlendi. Bu zehirlenme vefatına sebep oldu. Bir rivâyete göre yukarıda söylediğimiz gibi bu yaralama Haccac bin Yusuf’un bir tertibi idi.
Said bin Cübeyr hazretleri anlatır:
“İbn-i Ömer’in vefat anı geldiğinde dedi ki:
-Dünyada yalnız şu üç şeye hayıflanıyorum. Sıcak ve uzun günlerin susuzluğu (oruç), gecelerin zorluklarına katlanmamak ve başımıza inen şu bagi (asi) Haccac ordusu belasına karşı savaşmamak!..”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:45:12
Ebû Eyyûb el-Ensârî (radıyallahü anh)

26 Aralık 2005 Pazartesi
Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri, Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Peygamber efendimizin mihmândârı, yâni Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye hicret ettiği zaman, Resûlullahı’ı evinde misâfir eden sahâbîdir. İsmi, Hâlid bin Zeyd olup, künyesi Ebû Eyyûb’dur. Türkiye’de “Eyyûb Sultân” olarak tanınır.
Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin, Peygamberimiz için, her gün bir sofra hazırlamak âdetiydi. Bu izzet ve ikrâmıyla derecesi çok yükseldi...

İstanbul’a gelen ordu...
Hicretten 52 yıl sonra, İstanbul üzerine sefer açıldı. Mısır’dan, Şam’dan, Arabistan’ın her yerinden ordular geldi. Çünkü, Resûl-i ekrem efendimiz buyurmuşlardı ki:
(İstanbul elbette fetholunacaktır! Onu fetheden emîr, ne güzel emîr; onun askeri, ne güzel askerdir.)
İşte bu methedilen, övülen askerler arasına katılmak arzûsuyla Müslümanlar, akın akın İstanbul’un fethine koştular...
O sırada, Hz. Ebû Eyyûb rahatsızdı. Fakat cihâd haberlerini duyduğunda, heyecanla doğruldu. Hele İstanbul gazâsını işitince, gözleri parladı. Hazırlıklara başladı. Yakınları dediler ki:
“Yâ Ebâ Eyyûb! 70 yaşını geçtin. Üstelik hastasın. Bu sefer ise, uzun ve tehlikelidir!”
Hz. Eyyûb’un cevabı tereddütsüz ve kesin oldu:
“Cihâd ve gazâyı terk etmek, daha tehlikelidir.”
Sevgili Peygamberimizin Medîne’ye gelişlerinden yarım asır sonra, sevgili arkadaşları da İstanbul önlerine geldiler. Kalın surlar dibinde Ebû Eyyûb hazretleri, vefât etmek üzeredir. Güçlükle konuşmaktadır:
“Mücâhidlere selâm söyleyiniz. Onlara Resûl-i Kibriya Efendimizden duyduğum şu mübârek sözleri bildiriniz: “Her kim, Allaha şerîk koşmadan, rûhunu teslim ederse; cenâbı Hak da onu, Cennetine koyar.”

“Racül-i sâlih...”
Etrafındaki gâzi ve askerler, gizli gizli ağlıyorlardı. Ak sakallı gâzi, son bir gayretle şunları fısıldadı:
“Sizlere vasiyetim olsun: Öldükten sonra cesedimi, burada bırakmayın! Gâzilerin girebildikleri, en uzak yere götürün! Bizans topraklarının, İstanbul’a en yakın noktasına defnedin. Zîrâ Peygamber efendimiz; ‘Kostantiniyye’de kalenin yanında bir racül-i sâlih defnolunacaktır’ buyurmuştu.”
Ertesi gün büyük Sahâbî, şehâdet kelimeleri arasında temiz rûhunu, yüce Allaha teslim etti. Sevgili Resûlullaha kavuştu.
Ne mutlu bizlere ki; Resûlullah efendimize ev sahipliği yapan Ebû Eyyûb hazretleri; şimdi de bizlere ev sahipliği yapmaktadır..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:45:55
Dıhye-i Kelbî (radıyallahü anh)

27 Aralık 2005 Salı
Dıhye-i Kelbî hazretleri, Eshab-ı kiramın büyüklerindendir ve Bedir dışındaki bütün harplere katıldı. Geç îmâna geldi. Zengin tüccâr idi. Müslümân olmadan önce de Resûlullahı sever, uzaktan geldikçe hediyye getirirdi. Müslümân olunca, Resûlullah çok sevindi. İyi Rumca bilirdi. Rum devletine sefîr olarak gönderildi. Yermük ve Şâm savaşlarında bulundu. 50 [m. 670] senesinde vefât etti...

Kabilesinin reisi idi...
Dıhye-i Kelbî ticâretle meşgul olup, çok zengindi. Kabîlesinin reisiydi. Müslüman olmadan önce de Resûlullah efendimizi severdi. Ticaret için Medîne’den ayrılır, her dönüşünde Resûlullahı ziyâret eder ve hediyeler getirirdi. Fakat Peygamberimiz bunlara kıymet vermez ve;
“Yâ Dıhye, eğer beni memnun etmek istiyorsan îmân et! Cehennem ateşinden kurtul” buyurur, onun îmân etmesini isterdi. Dıhye ise, zamanı olduğunu söylerdi. Peygamber efendimiz onun hidâyet bulması için duâ ederdi.
Bedir Gazâsından sonra bir gün Cebrâil aleyhisselâm, Dıhye’nin îmân edeceğini Resûlullaha haber vermişti. ?mânla şereflenmek için huzuru saâdetlerine girince, Resûlullah efendimiz üzerindeki hırkasını Dıhye’nin oturması için yere serdi. Dıhye-i Kelbî, Resûlullah efendimize hürmeten Hırka-i saâdeti kaldırıp, yüzüne gözüne sürdükten sonra, başının üzerine koydu. Resûlullahın duâları bereketiyle kalbinde îmân nûru doğmuş ve öylece Resûlullaha gelmişti.
Cebrâil aleyhisselâm çok defa Resûlullahın huzuruna, onun sûretinde gelirdi. Resûlullah efendimiz, Ümeyyeoğullarından üç kimseyi üç kimseye benzetti ve buyurdu ki:
“Dıhye-i Kelbî Cebrâil’e, Urve bin Mes’ûd-es-Sekâfi ?sâ’ya, Abdülüzzi ise Deccâl’a benzer...”

“Güzeller güzeline kavuştur!”
Bedir Gazâsı dışındaki Resûlullahın bütün gazvelerine iştirak eden Hz. Dıhye, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında Suriye seferine katıldı. Hz. Ömer zamanında Yermük Savaşında bulundu. Şam seferlerine katıldı. Şam’ın fethinden sonra oraya yerleşti ve Muzze’de oturdu. Hz. Muaviye zamanında, Şam’da 672’de vefât etti.
Vefat ederken buyurdu ki: “Yâ Resulallah! Zatınıza kavuşmak ne güzel! Ey can emanetini alan melek, gel de beni güzeller güzeline kavuştur!..”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:47:50
Amr bin Cemuh (radıyallahü anh)

28 Aralık 2005 Çarşamba
Amr bin Cemuh hazretleri, cahiliye devrinde Yesrib ileri gelenlerinden, Celemeoğullarının efendilerinden, Medine cömertlerinden, karakter sahibi bir zat idi...
Mus’ab bin Umeyr’in (radıyallahü anh) Medine’ye davetçi olarak gelmesinden kısa bir zaman sonra insanların birçoğu iman ettiler. O sırada altmış yaşını geçmiş olan Amr bin Cemuh’un oğulları Muavvez, Muaz, Hallad ve eşi Hind de ondan gizli bir şekilde iman ettiler. Nihayet Amr bin Cemuh da yaşı altmışı geçtiği halde iman etti.
? Bir ayağı felçli idi...
Uhud Savaşı için üç oğlu gibi Amr bin Cemuh da cihad için hazırlanmaya başladı. Halbuki Amr (radıyallahü anh) o anda çok yaşlı ve bir ayağı tamamen felç idi. Bu yüzden çocukları onun mazur olduğunu anlatıp cihada katılmamasını istediler. Bunun üzerine baba oğullarını şikayet için Resulullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzuruna çıktı ve:
-Ya Resulallah, oğullarım ayağımı bahane ederek beni bu hayırlı işten alıkoymak istiyorlar. Vallahi ben topallığımla cennete girmek istiyorum, dedi.
Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) oğullarına;
-Ona engel olmayın. Herhalde Allahü teâlâ ona şehidlik verecek, buyurdu.

“Ben cenneti istiyorum”
Ordunun hareket vakti gelince Amr (radıyallahü anh) hiç dönmeyecekmiş gibi hanımıyla helallaştı ve sonra kıbleye yönelip şöyle dua etti:
“Allah’ım! Bana şehidlik ver. Beni şehidliği kaybetmiş olarak aileme döndürme.”
Savaşın kızışıp müşriklerin Resulullah’ı (sallallahü aleyhi ve sellem) kuşattığı sırada o tek ayağı üzerinde sıçrayarak cihada devam ediyordu... Oğlu Hallad’la beraber Resulullah’ı (sallallahü aleyhi ve sellem) koruyan müminlerin ön safında çarpışırken bir taraftan da:
-Ben cenneti istiyorum, ben cenneti istiyorum, diyordu.

İkisi de şehid oldu...
Derken oğluyla birlikte şehid olup çok arzuladıkları cennet nimetlerine kavuştular...
Peygamber Efendimiz, Amr’ın cesedi yanından geçerken buyurdu ki:
“Ben onu Cennette sağlam ayaklarla yürürken görür gibiyim...”
Ve onu oğluyla birlikte aynı kabre defnettiler...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:48:31
Sümeyye Hatun (radıyallahü anhâ)

29 Aralık 2005 Perşembe
Ebu Cehil bilhassa kölelerin Müslüman olmasına fena halde içerliyor, hiç hazmedemiyordu. Yaser hazretleri yabancı, Sümeyye Hatun ise köle idi. Kureyş zorbası Ebu Cehil, Hz. Yaser’in evini yaktırdı. Karısı ve oğlu ile beraber üçünü de zincire vurdurttu, sonra kırbaçlattırdı, daha sonra da hapsetti...
Dışarıda sıcak şiddetlenip, çölün kumları yanmaya başlayınca, zincirleri ile Yaser ailesini çöle çıkardılar. Bağladıkları zinciri çıkarmadan çölde sürüklemeye başladılar. Hz. Sümeyye’yi ateş gibi yanan kumlara gömüyorlar, Ammar’ı durmadan taşlıyorlardı... Bazan zavallıların önünde kuvvetli bir ateş yakılıyor, demir kıpkırmızı oluncaya kadar ateşte bırakıldıktan sonra, arka ve yanlarından geçiriliyordu... Yaserler her şeye rağmen dinilerine sımsıkı sarılmışlardı.

“Sizi Cennetle müjdelerim”
Bu arada Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı eshabı ile Mekke’nin dışına çıkmıştı. O, Ebu Cehil’in Yaser ailesine yaptığı işkenceyi gördü. Resûlullah efendimiz çok üzülmüştü. Onlara doğru dönerek;
-Yaserler sabredin, dayanın. Size vaad olunan yer şüphesiz Cennet’tir müjdelerim sizi, buyurdu.
Bu güzel cümle karşısında Yaser, Hz. Peygamber’e baktı ve;
-Bize ne yaparlarsa yapsınlar. Allah’ın dininde kalacağız. Senin Allah’ın Resulü olduğuna şahadet ederim. Şüphesiz senin vaadin haktır, dedi. İçi iman ile dolan Hz. Sümeyye, işkence yapan zalimlere dönerek bütün sesinin heyecanı ile;
-İşte bedenlerimiz elinizde ey Allah’ın düşmanları istediğinizi yapın. Vaad olunan yerimiz Cennet’tir, dedi.
Bu gürleyen ses Ebu Cehil’in öfkesini daha da artırdı. Sümeyye’ye yaklaşarak;
-Sen böyle kalmayacaksın, nihayet Muhammed’in dinini bırakıp bize döneceksin! dedi.

İlk kadın şehid
Bunun üzerine Sümeyye Hazretleri şöyle haykırdı:
-Sana ve inandığın putlara kötülükler olsun, ey Allah’ın düşmanı. Seni görmektense, bana ölmek daha iyidir. Bak duy! Allah Rabbimizdir, Muhammed Peygamberimizdir!
Hz. Sümeyye’nin bu ağır konuşması karşısında Ebu Cehil’in aklı başından gitti. Birden mızrağı ile vurdu ve bunun tesiri ile Sümeyye Hatun ruhunu teslim etti. Böylece Sümeyye Hazretleri İslam’da ilk kadın şehid oldu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:49:12
Amr bin Âs (radıyallahü anh)

30 Aralık 2005 Cuma
Amr bin Âs hazretleri, İslâmiyeti kabûl ettikten sonra, eski hatâlarına çok pişman oldu. İslâma hizmet etmeyi, müşriklere karşı savaşmayı şiddetle arzû etti. Böylece büyük bir mücâhid oldu. Birisi, Amr bin Âs’a sordu:
-Siz akıllı adamdınız. Niçin İslâma girmekte geciktiniz?
-Biz yaş ve bilgi bakımından, bizden üstün kabûl edilen insanlarla beraberdik. Onlar, Resûlullah efendimizi Peygamber olarak kabûl etmediler. Biz de onlara tâbi olduk. Onlar gidip, sıra bize gelince, düşündük, inceledik, hakkın çok açık olduğunu gördük. Böylece İslâmiyet kalbime yerleşti. Resûlullah efendimizin, iyilik yapana öldükten sonra iyilik, kötülük yapana kötülük yapılacağı, sözünü içimde doğru buldum...

Mürtedleri yola getirdi!
Amr bin Âs, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti sırasında, önce Umman’daki mürtedleri, sonra Benî Kudaa mürtedlerini yola getirdi. Bundan sonra Hz. Ebû Bekir tarafından Şam’ın fethine gönderildi. Başkumandan Hâlid bin Velîd’in idâresinde cereyan eden Yermük Muharebesinde büyük kahramanlıklar gösterdi ve Şerahbil bin Hasene ile beraber ordunun sağ kanadını idâre etti.
Yermük Muharebesi, İslâm ordusunun zaferiyle bitti. Bu savaşta Müslümanlar 250 bin kişilik Rum ordusunu büyük bir hezîmete uğrattı.
Amr bin Âs, Ecnadin’de büyük bir Rum ordusunu bozguna uğrattı. Bütün Filistin ve Ürdün’ü elegeçirdi. Hz. Ömer’in halîfeliği sırasında Filistin Vâliliğine tayin edildi.
Hz. Ömer zamanında Mısır’ı fethetti ve oraya vali tayin edildi. Hz. Muaviye’nin hilafeti zamanında 664 senesinde Mısır Valisi iken vefat etti. Vefat edeceği zaman ağlamaya başladı. Yanıbaşında bulunan oğlu sordu:
-Niçin ağlıyorsun baba, yoksa ölümden korkuyor musun?

“Hayatımda üç devre var”
-Hayır, ölümden korkmam, lakin sonrasından korkarım. Zira hayatımda üç devre var; evvela imansız idim ve herkesten ziyade Resulullah’ın aleyhinde idim. O zaman ölseydim, yerim cehennemdi. Sonra Resulullah’tan hayâ eden ve imana gelen ben oldum. O vakit ölseydim, beni tebrik ederler ve İslam üzere, hayır üzere gitti derlerdi ve benim için cennet umulurdu. Sonra saltanat elbisesi giydim. Şimdi ne haldeyim bilemiyorum...
Amr bin Âs hazretlerinin, 664 senesinde, ölüm döşeğindeyken son sözleri şunlar oldu:
“Allahım! Sen emrettin, biz emrine isyân ettik. Sen nehyettin biz tersini yaptık. Affına sığınırız. Allahım! Sen bize yardım et. Suçluyum. Özrümü kabûl et. Senden af diliyorum. Senden başka ilâh yoktur.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:49:44
Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh)

02 Ocak 2006 Pazartesi
Selmân-ı Fârisî hazretleri, İslamiyetin doğuşundan önce İran’da İsfehân şehrinde dünyaya gelmişti. Mecûsî idi. ?rân’da iken kiliseye girip Hristiyan oldu. Babasının kendisine zulmetmesi üzerine Anadolu’ya kaçıp, kiliselerde hizmet etti. Nihayet Şâm’a geldi. Medîne’de âhir zamân Peygamberinin çıkacağını bir papazdan işitti. Âlim oldu. Resûlullahın Medîne’ye hicret edeceğini öğrendi. Fakat oraya girerken, köle yaptılar. Bir Yahudi onu satın aldı. Daha sonra Medine’de başka birine sattı. Hicretten sonra, Medîne’ye gelerek, Peygamber Efendimiz’de evvelce işitmiş olduğu alâmetleri gördü. Hemen îmân etti. Çok hâlis Müslümân oldu...

“Kardeşinize yardım ediniz!”
Peygamber Efendimiz onun kölelikten kurtulmasını istedi. Bunun üzerine, sâhibine gidip, azâd olmak istediğini söyledi. Yahûdî, hurma verecek duruma gelmiş üç yüz fidan getirmesi ve kırk ukiye altın vermesi şartıyla kabûl etti.
Bunu Resûlullaha haber verdi. Resûlullah Eshâbına buyurdu ki:
- Kardeşinize yardım ediniz!
Onun için üç yüz hurma fidanı topladılar. Resûlullah efendimiz, “Bunların çukurlarını hazır edip, tamam olunca bana haber veriniz” buyurdu. Çukurları hazırlayıp haber verince, Resûlullah efendimiz teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Hepsi, Allahü teâlânın izni ile, o sene hurma verdi. Bunları satarak sahibine verdi ve kölelikten kurtuldu...
Selmân-ı Fârisî, Resûlullahtan sonra, hazret-i Ebû Bekir’in sohbetinde ve hizmetinde de çok bulunarak, hazret-i Ebû Bekir’in almış olduğu kemâlâttan da bazılarına kavuştu. Resûlullaha kendi kalbi ile bağlanmış olduğu gibi, hazret-i Ebû Bekir’in daha parlak olan kalb aynası ile de bağlanarak, daha çok feyzlere, marifetlere kavuştu. İkiyüzelli yaşında Medâyin’de, bir rivâyete göre, 33 senesinde vefât etti.

Ölüm anı gelince...
Hz. Selman’ın ölüm anı gelince evin hanımına dedi ki:
-Gizlediğim şeyi getir! Hanımı bir misk kesesi getirdi. Selman:
-Bana içinde su olan kaseyi getir. Sonra miski o kaseye attı, karıştırdı ve dedi ki:
-Bunu etrafıma serpin! Zira Allahın mahlukatından kokuyu alan ama yemek yemeyenler yanımda hazır duruyorlar. Böyle yapıldı. Tekrar hanımına dedi ki:
-Kapıyı üstüme kapat ve aşağı in. Hanımı aşağı inip biraz bekledikten sonra tekrar yanına çıktığında onu vefat etmiş halde buldu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:51:05
Âsım bin Sâbit (radıyallahü anh)

03 Ocak 2006 Salı
Müşriklerden bir heyet Medîne’ye giderek Resûlullahın huzuruna çıkıp şöyle bir ricada bulundular: -Yâ Resûlallah! Bizim kabîlelerimiz, İslâmiyeti kabûl ettiler. Yalnız Kur’ân-ı kerîm öğretmenine ihtiyâcımız var. Lütfen bize; İslâmiyeti, Kur’ân-ı kerîmi öğretecek kimseler yollar mısınız?
Sevgili Peygamberimiz kendilerine, 10 kişilik bir öğretmenler heyeti yolladılar. Başlarında, Âsım bin Sâbit hazretleri bulunuyordu. Bu öğretmenler kâfilesi, geceleri yürüyerek, gündüzleri gizlenerek Hüzeyl kabîlesi topraklarında, Reci suyu başında, seher vakti konakladılar... Çok geçmeden kâfilenin etrâfı sarıldı. 200’den fazla silâhlı eşkıyâ oradaydı. Âsım bin Sâbit ellerini açarak şöyle duâ etti:

“Ey Âsım teslim ol!”
-Allahım! Peygamberini durumumuzdan haberdâr et!
Müşriklerin ileri gelenlerinden Süfyân bağırdı:
-Ey Âsım, kendini ve arkadaşlarını zâyi etme, teslim ol!
Âsım bin Sâbit ok atmak suretiyle cevap verdi. Ok atarken:
-Ben güçlüyüm hiç eksiğim yok... Yayımın kalın teli gerilmiştir... Ölüm hak, hayat boş ve geçicidir... Mukadderâtın hepsi başa gelicidir... İnsanlar er-geç Allaha rücû edicidir... Eğer ben sizinle çarpışmazsam anam üzüntüsünden aklını kaybeder, manâsında şiirler söylüyordu...
Hz. Âsım’ın sadağında yedi ok vardı. Attığı her ok ile bir müşriki öldürdü. Oku bitince birçok müşriki mızrağıyla delik deşik etti. Öyle bir an oldu ki mızrağı da kırıldı. Hemen kılıcını sıyırdı. Sonra da şöyle duâ etti:
-Allahım! Ben bugüne kadar senin dînini koruyup hıfzettim, sakladım. Senden bugünün sonunda, benim etimi, vücudumu koruyup, hıfzetmeni niyâz ediyorum.

Başını kesmek istediler!
O gün orada mevcut bulunan on sahâbîden yedisi şehîd oldu, üçü esir edildi. Lıhyanoğulları Sülâfe binti Sa’d’a satmak için Âsım bin Sâbit’in başını kesmek istediler. Fakat Allahü teâlâ, Hz. Âsım bin Sâbit’in duâsını kabûl buyurdu ve mübârek cesedine müşrikler el süremediler.
Allahü teâlâ bir arı sürüsü gönderdi. Bulut gibi Âsım bin Sâbit’in üzerinde durdular. Hiçbir müşrik yanına yaklaşamadı. Akşam olunca da Allahü teâlâ hiç bulut yok iken bir yağmur gönderdi. Sel suları da Âsım bin Sâbit’in cesedini alıp götürdü. Cesedin nerede olduğu bilinemedi. Bunun için müşrikler Âsım bin Sâbit’in hiçbir yerini kesmeye muvaffak olamadılar.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:51:50
Ebû Hureyre (radıyallahü anh)

04 Ocak 2006 Çarşamba
Ebû Hureyre hazretlerinin asıl adı Abdürrahmândır. Hicretin 7. senesinde Hayber’de Müslüman oldu. Gençliğinde fakîrlik ve sıkıntı içinde yaşamıştır. Yemen’deki Devs kabîlesinin ileri gelenlerinden ve meşhûr şâir olan Tufeyl bin Amr vâsıtasıyla iman ettiğinde 30 yaşını geçmişti...
Ebû Hureyre hazretleri, Eshâb-ı kirâm arasında en çok hadîs-i şerîf bilen ve rivâyet edenlerdendir. İsmi Abdurrahman bin Sahr’dır. Künyesi Ebû Hureyre’dir. Bu künyenin verilişini kendisi şöyle anlatır:

“Ey kedicik babası!”
“Bir gün kaftanımın içinde küçük bir kedi taşıyordum. Resûlullah gördü. ‘Nedir bu?’ buyurdu. Ben de, ‘kedicik’ dedim. Bunun üzerine Resûlullah bana ‘Ey kedicik babası’ buyurdu...”
Abdurrahman bin Mihran, Ebu Hureyre (radıyallahü anh)’nin ölüm anında şöyle vasiyet ettiğini bildirir:
-Üstüme çadır dikmeyin. Arkamdan buhurdanlık tüttürmeyin. Beni kabre çabuk ulaştırın. Çabuk olun. Resulullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) işittim ki; “Mümin tabutuna konulduğunda, tabutu ‘hemen götürün’ der. Kâfir tabutuna konduğunda ‘yazıklar olsun beni nereye götürüyorsunuz?’ der!..”

“Seni ağlatan nedir?”
Hemmam’ın anlattığına göre, Ebû Hureyre hazretleri ölüm zamanı geldiğinde ağlamaya başladı.
-Seni ağlatan nedir, diye sordular.
-Azığın azlığı, kurtuluşun uzaklığı, cennet ya da cehennemle bitecek meçhul bir son, dedi...
Ömrünün son günlerinde hastalandı. Hastalığını duyanların ziyarete gelmesiyle büyük bir kalabalık toplandı. Hastalığı ağırlaştığında “Allahım sana kavuşmayı seviyorum. Bunu bana nasib eyle” demiştir.

Feryât edip, kendinden geçti!
Şakya Eshahi şöyle rivâyet etmiştir:
“Bir defasında Medîne’ye Ebû Hüreyre’yi ziyâret için gelmiştim. Ebû Hüreyre, Resûlullahın kıyâmet gününe dâir bir hadîs-i şerîfini rivâyet ederken, birdenbire feryât edip, kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine gelince, neden böyle yaptığını sordum. Dedi ki:
-Kıyâmet günü için Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
(Kıyâmet günü, Allahü teâlânın insanları hesâba çekeceği gündür. Kur’ân-ı kerîme, O’nun emirlerine uyanlar makbûl olup, uymayanlar cezâlandırılacaktır. Kur’ân-ı kerîmi bilip okuyan, öğrenip öğretenlerden amel etmeyenlerin vay hâline!..)
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:52:18
İmran bin Husayn (radıyallahü anh)

05 Ocak 2006 Perşembe
İmran bin Husayn hazretleri, Eshab-ı kiramdandır. Huzaa kabilesinden olup, Hayber Gazasında, kız ve erkek kardeşi ile birlikte Müslüman olmuştur. Babasından evvel iman etmiştir. Babası Husayn, Peygamber Efendimizin yanına gelince, uygunsuz davranacağını sandığı için ayağa kalkmadı. Peygamber Efendimizin dâvetini kabul edip şehadet kelimesini getirmesi üzerine, yerinden kalkıp babasının elini ayağını öptü. Sırf Allah rızasını gözeterek yapılan bu hareket karşısında Peygamber Efendimizin ağladığı da nakledilmektedir...

O bir fıkıh âlimiydi...
İmran bin Husayn, Eshab-ı kiram içinde çok faziletlere sahipti. Fıkıh ilminde üstün derecesi vardı. Mekke’nin fethinde Huzaa kabilesinin sancağını o taşıyordu...
Hz. Ömer halife olunca, Basra halkına İslamiyeti öğretmesi için onu gönderdi. Basra’nın ilim ve irfan hayatına büyük emeği geçen Hz. İmran’a büyük iltifatlarda bulunan meşhur Hasan-ı Basrî, “İmran bin Husayn’dan daha değerli bir kimse Basra’ya ayak basmamıştır” meâlindeki ifadeyi dile getirmiştir.
Resmî görevi sırasında ve sonrasında hadis ilmi ile uğraşarak talebelere ders verdi. Kadılık görevinden istifa ettikten sonra da fetva vermeye devam etti. Basra imamları ve tabiinin büyüklerinden olan Muhammed ibni Sirin de kendisi için övgülerde bulunmuş, Basra’da bulunan büyük şahsiyetlerden biri olarak tavsif etmiştir.
Siyasî olaylara hiç müdahil olmadı. Hz. Ali’ye (radıyallahü anh) karşı yapılan iç savaşlara katılmadı. Hayatı boyunca sünnete uygun yaşamak için büyük gayret gösterdi. Kabiliyetli iyi bir yönetici ve takva sahibi bir insan olarak tanındı. Güzel giyinmesiyle dikkat çekti. Sebebini soranlara; “Cenâb-ı Hak, kuluna verdiği nimetin işaretinin onun üzerinde görülmesinden hoşlanır” cevabını verdi.

“Melekler selam veriyorlar”
Bir ara mide hastalığına yakalandı. Bu hal 30 sene devam etti. Hz. Mitraf ve kardeşi A’lâ, ziyaretine gitti. Onun bu halini görünce ağlamaya başladılar. İmran (radıyallahü anh) onlara:
-Ağlama! Melekler benim ziyaretime gelip selam veriyorlar. Meleklerin selamını alıp onlarla konuşuyorum. Hasta olduğumdan dolayı verilen bu nimete şükrediyorum. Böyle bir kimse, bu dertlere razı olmaz mı? dedi.
Bundan kısa bir zaman sonra da vefat etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:53:02
Abdullah bin Selâm (Radıyallahü anh)

06 Ocak 2006 Cuma
Abdullah bin Selâm hazretleri, Eshâb-ı kirâmdan olup, Ensârın büyüklerindendir. Medîne’deki Yahûdî Benî Kaynuka kabîlesinden idi. Soyu Hz. Yûsüf’e dayanıyordu. Asıl ismi Husayn idi. Müslüman olunca Resûlullah efendimiz ona Abdullah ismini verdi...
Abdullah bin Selâm’ın îmân ettiğine ve fazîletine Kur’ân-ı kerîmin bir âyet-i kerîmesinin şehâdet ettiğini müfessîrler ifâde etmektedirler.

Yükünü kendisi taşırdı!
Abdullah bin Selâm hazretleri nefsini kötü huylardan ve isteklerden tamamen temizleyip terbiye etmişti. Kendisi zengin olduğu hâlde, bazen Medîne çarşısında sırtında yük taşıdığı görülürdü. Bir gün yine onu bu hâlde görenler dediler ki:
-Senin çocukların, hizmetçilerin var. Bu işleri niçin onlara gördürmüyorsun? diyenlere şöyle cevap vermiştir:
-Evet bu işleri görecek kimselerim vardır. Fakat ben nefsimi denemek istiyorum. Böyle işler nefsime ağır geliyor mu, gelmiyor mu? Maksadım bunu anlamaktır. Çünkü Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde, (Kalbinde hardal tanesi kadar kibir, büyüklenme bulunan kimse, Cennete girmeyecektir) buyurmuştur. Başka bir hadîs-i şerîflerinde de, (Meyve veya herhangi bir şeyi kendi eliyle evine götüren, kibirden uzaklaşmıştır) buyurmuştur. İşte bunun için yükümü kendim taşıyorum...
Abdullah bin Selâm hazretleri, Hz. Osman’ın şehâdeti esnâsında yanında bulunuyordu. İsyâncılara dedi ki:
-Tarihte öldürülen her peygamber için yetmiş bin asker öldürülmüştür. Öldürülen her halîfe için de onbeş bin kişi öldürülmüştür. Gelin bu işten vazgeçin! Yoksa âhirette bunun cezâsını çok şiddetli olarak çekeceksiniz! Ayrıca Hz. Osman’ın üzerinizde çok hakkı vardır.
Fakat âsîler sözünü dinlemediler, ayrıca kendisine hakâret ettiler.

“İşte onlar salihlerdendir”
Hz. Abdullah hakikaten, ahlâk ve ilim ile kendini süsleyen Cennetlik insanlardan idi. 663 (H. 43) senesinde vefat edeceği zaman Âl-i İmran suresinin 114 ve 115. âyetlerini okudu ki, meâl-i şerîfi:
“Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarış ederler. İşte onlar salihlerdendir. Ve hayırdan her ne işlerlerse mükafatsız kalmazlar. Allahü teâlâ takvaya erenleri hakkıyla bilir.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:53:29
Abdullah bin Zübeyr (radıyallahü anh)

16 Ocak 2006 Pazartesi
Abdullah bin Zübeyr’in annesi, Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ’dır. Teyzesi, mü’minlerin annesi Hz. Âişe’dir. Babası tarafından babaannesi Safiyye, Rasûlullah’ın halasıdır...
Yedi yaşında iken babası tarafından Peygamber Efendimize getirilerek O’na biat etme şerefine kavuştu. Hz. Ebû Bekir devrinde çocukluğunu atlattıktan sonra Hz. Ömer devrinde henüz oniki yaşlarında iken babası ile Yermük Savaşı’na gitti. Dört yıl sonra da babası ile birlikte Amr ibni Âs kumandanlığında Mısır’ın fethine katıldı...

Bizanslılarla da savaştı
Afrika’da Abdullah bin Sa’d ile Tunus’un fethine gitti. Bu savaşta üstün Bizans kuvvetleri karşısında kahramanca savaşıp Roma Bölge Valisi Gregor’u öldürerek zaferin kazanılmasında büyük rol oynadı...
Otuz yaşında, Saîd ibni Âs kumandasındaki orduyla Horasan Seferinde bulundu. Aynı yıl içinde Hz. Osman tarafından Kur’ân-ı kerimin çoğaltılması için toplanan ilmî heyete katıldı. Hz. Osman şehid edildiği gün, âsilere karşı gayretle müdâfaa edenlerden idi...
Abdullah bin Zübeyr, Hz. Muâviye’nin vefatından sonra, Mekke’ye geldi. Daha sonra Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehid olduğunu işitince hilâfetini ilân etti. Mekke ve Medine, Hicaz halkı kendisine bi’at etti. Mısır ve Şam dışında İslâm devletinin diğer bölgeleri olan Hicaz, Yemen, İran, Irak ve Horasan halkı Abdullah bin Zübeyr’e bi’at etti. Hz. Abdullah dokuz yıl Mekke’de halifelik makamında bulundu...
Mîlâdî 684’te Abdülmelik bin Mervan, Emevîlerin başına geçince Abdullah’ın kardeşini Irak’ta öldürttü. Haccac kumandasında bir orduyu Mekke’ye gönderdi ve Mekke’yi kuşatıp tahrib etti. Muhasara altı aydan fazla sürdü. Abdullah’ın yiğitçe müdâfaasına rağmen iki oğlu ve yakınları Haccac’a teslim oldular. Abdullah’ın taraftarları dağıldı.

Onu şehid ettiler...
Bir gün sonra İbni Zübeyr “Makam” denilen yerde iki rekat namaz kıldıktan sonra yeniden harbe girdi. Mancınıktan atılan bir taşla yaralandı. Kanlar içinde kıvranırken Abdülmelik bin Mervan’ın adamları üzerine atılarak onu şehid ettiler. Şehid olduğunda yetmişüç yaşındaydı.
Son nefesini vermeden önce şunları söyledi:
-Biz, gerisin geriye kaçarak kanlarımız elbiselerimize bulaşmış değil, fakat ayakta dimdik savaşırken kanımız damla damla akıp gitmektedir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:54:41
Abdullah bin Üneys (radıyallahü anh)

17 Ocak 2006 Salı
Bir gün Resûlullah Efendimiz, huzurlarına Abdullah bin Üneys radıyallahü anhı çağırdılar: -Yâ Abdullah! Hüzeli kabilesinin Lıhyanoğulları kolundan Halid bin Süfyan, bizimle çarpışmak üzere etrafına adamlar topluyormuş. Halid, şu sıralar ya Nahle’de veya Urene’dedir. Onu bertaraf ederek bir fitneyi daha baştan yok etmeliyiz...
Hazreti Abdullah, Sevgili Peygamberimiz kendisine bir vazife verdikleri için çok sevindi:

“Onu nasıl tanıyabilirim?”
-Başüstüne yâ Resûlallah! Derhal. Ancak onu nasıl tanıyabilirim?
-Halid bin Süfyan’ı gördüğün zaman şeytanı hatırlarsın. Ayrıca onu gördüğünde içinde bir ürperti ve korku hali doğacaktır.
-Pekalâ yâ Resûlallah. Ancak sizden bir hususta, müsaade istirham ediyorum. İcab ederse onu kandırmak için aleyhinize konuşabilir miyim?
Efendimizden, bu mevzuda istediğini söylemek için izin alan mübarek sahabi, kılıcını kuşanarak yola çıktı...
Abdullah bin Üneys, Urene Ovası’nda, elinde asası ile azametle yürüyen birine rastladı. İşte o Allah düşmanı Halid idi. Ona şöyle dedi:
-İşittim ki Muhammed’in üzerine gitmek için adam topluyormuşsun; ben de size katılmak için geldim. Huzaalı Arablardanım.
Abdullah bin Üneys’in Kâinat’ın Efendisi aleyhine söylediği sözler, Halid bin Süfyan’ı son derece memnun etmişti. Nihayet konuşa konuşa iblis suratlı adamın çadırına kadar geldiler. Buraya gelince ahmak İslâm düşmanının adamları dağıldılar. Halid, Hazreti Abdullah’ı bırakmadı. Nihayet gece olmuş; çadırdakiler uykuya varmış; onlar, hayli laflamışlardı. Kahraman sahabi, işte bu sırada bir punduna getirerek bedbahtın canını cehenneme yolladı ve kaçıp izini kaybettirdi.
Abdullah bin Üneys hazretleri, onsekiz gün sonra Medine’ye döndü. Resûlullah’ı mescidde buldu.

“Aramızda işaret olur!”
Yiğit sahabi, olup bitenler hakkında tekmil verdi. Peygamberimiz, gayet memnun kaldılar ve O’nu alarak evlerine götürdüler ve kendi elleri ile bir âsâ hediye ettiler ve buyurdular ki:
-Bu asâyı sakla yâ Abdullah bin Üneys; cennette bunu kullanırsın. Bu sebeple aramızda işaret olur...
Abdullah bin Üneys radıyallahü anh vefat, edeceği zaman, bu hadiseyi nakletti ve:
-Bu mübarek asâyı kefenimin içine koyun, buyurduktan sonra da ruhunu teslim etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:55:53
Abbâs bin Abdulmuttalib (radıyallahü anh)

18 Ocak 2006 Çarşamba
Resûlullah efendimiz İslâmiyeti anlatmaya başlayınca, Hz. Abbâs muhâlefet etmeyip, akrabâlık şefkatinden dolayı, Peygamber efendimize yardımda bulundu ve destek oldu. Bedir Savaşında daha Müslüman olmamıştı. Müşriklerin zoruyla savaşa sokuldu. Savaş sonunda, esîr edilip Medîne’ye götürüldü. Peygamber efendimiz kendisine buyurdu ki:
-Ey Abbâs, kendin, kardeşinin oğlu Ukayl bin Ebû Tâlib ve Nevfel bin Hâris için kurtuluş akçesi öde! Çünkü sen zenginsin.
-Yâ Resûlallah, ben Müslümanım. Kureyşliler beni zorla Bedir’e getirdiler.
-Senin Müslümanlığını Allahü teâlâ bilir. Doğru söylüyorsan Allah sana elbette onun ecrini verir. Fakat senin hâlin, görünüş itibâriyle, aleyhimizedir. Bunun için sen kurtuluş akçesi ödemelisin!

“Şimdi gerçekten inandım!”
-Yâ Resûlallah, yanımda 800 dirhemden başka param yoktur.
-Yâ Abbâs, o altınları niçin söylemiyorsun?
-Hangi altınları?
-Hani sen Mekke’den çıkacağın gün, hanımın Hâris’in kızı Ümmül Fadl’a verdiğin altınlar!
Abbâs çok şaşırdı ve:
-Allaha yemîn ederim ki, ben bu altınları hanımıma verirken yanımızda kimse yoktu. Senin, Allahü teâlânın Resûlü olduğuna şimdi gerçekten inandım, diyerek hemen Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu...
Peygamber efendimizin amcası olan Hz. Abbâs çok zengin olup, çok cömert idi. İkrâm ve ihsânları çok meşhûr idi. Fakîr, fukarâyı sevindirmeyi çok severdi. Özellikle köle satın alıp, azâd etmekten çok memnun olurdu. Yetmiş kadar köle azâd etmiştir.
Yakın akrabâyı ziyâret etmeye, onların haklarına riâyete çok dikkat ederdi. Peygamber efendimiz, kendisini çok severdi. Bir defasında buyurdu ki:

“Allahım, Abbâs’ı bağışla!”
“Allahım, Abbâs’ı ve oğullarını magfiret eyle ve bağışla! Öyle ki, hiç günâhları kalmasın! Yâ Rabbî, onu ve oğullarını meydana gelecek âfet ve belâlardan koru!”
Ömrünün sonuna doğru görmez oldu. Hazreti Osman’ın şehid edilmesinden iki sene önce 88 yaşında Medine-i Münevvere’de vefat etti.
Kelime-i şehadeti söylemeden önce son sözü, şu hadis-i şerif oldu:
“Mü’minin kalbi Allah korkusundan ürperdiği zaman, ağacın yaprakları düşer gibi günahları dökülür.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 21:58:51
Abbas bin Ubâde (Radıyallahü anh)

19 Ocak 2006 Perşembe
Abbas bin Ubâde hazretleri, Peygamber efendimizin davetini duyunca, Müslüman olmak için koşarak gelen Medineli ilk 12 kişiden biridir. Birinci Akabe Biatında Müslüman olan altı Medineli, ikinci sene yanlarına altı arkadaş daha alıp, on iki kişi olarak Mekke’ye geldiler. Peygamberimizle gece Akabe’de görüşmek üzere söz aldılar. Gece olunca buluştular ve aralarında anlaştılar...

Arkadaşlarından söz aldı!
Hazreti Abbas bin Ubâde, Peygamber efendimizle yapılan anlaşmayı pekiştirmek için arkadaşlarına dedi ki:
-Ey Hazrecliler! Peygamber efendimizi niçin kabul ettiğinizi biliyor musunuz?
Onlar da, “Evet” cevabını verdiler. Bunun üzerine sözlerine söyle devam etti:
-Siz Onu, hem sulh, hem de savaş zamanları için kabul edip, Ona tâbi oluyorsunuz. Mallarınıza bir zarar gelince, akraba ve yakınlarınız helak olunca, Peygamberimizi yalnız ve yardımcısız bırakacaksanız, bunu şimdiden yapınız!
-Vallahi, eğer böyle bir şey yaparsanız dünyada ve ahirette helak olursunuz. Eğer davet ettiği şeyde, mallarınızın gitmesine ve yakın akrabalarınızın öldürülmesine rağmen, Peygamberimize bağlı kalacaksanız, Onu tutunuz. Vallahi bu, dünyanız ve ahiretiniz için hayırdır.

“Ölmek var, dönmek yok!”
Bu sözler üzerine arkadaşları da dediler ki:
-Biz Peygamberimizi, mallarımız ziyan olsa da, yakınlarımız öldürülse de yine tutarız. Ondan hiçbir zaman ayrılmayız. Ölmek var, dönmek yok!..
Sonra Peygamber efendimize dönerek sual ettiler:
-Ya Resulallah, biz bu ahdimizi, sözümüzü yerine getirirsek, bize ne vardır? Resûlullah efendimiz ise; “Cennet” buyurdular. Bundan sonra sıra ile Peygamberimize biat ettiler ve söz verdiler...
Abbas bin Ubade hazretleri, Uhud Harbinde Eshab-ı Kiramın dağılmakta olduğunu fark ettiği zaman, yüksek bir yere çıkarak onlara şöyle seslendi:

Onu da şehid ettiler!
-Ey kardeşlerim! Bu uğradığımız musibet, Resulullah’a itaatsizliğin neticesidir. Dağılmayınız! Peygamberimizin yanına geliniz! Eğer bizler onu koruyamaz da Resulullah’a bir zarar gelmesine sebep olursak, artık Rabbimizin katında bizim için ileri sürülecek bir mazeret bulunmaz!
Bunlar, hayattaki son sözleri oldu. Müşrikler üzerine atıldı ve şehid ettiler.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:02:49
Abdullah ibni Abbas (radıyallahü anh)

20 Ocak 2006 Cuma
Eshab-ı kiramın büyüklerinden olan Abdullah ibni Abbas (radıyallahü anh) hazretleri, “müfessirlerin şahı” olarak tanınır. Resûlullah efendimiz Mekke’de iken, Abdullah ibni Abbâs’ın annesine buyurmuştu ki:
-Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir!
Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve ikâmet okuyup, ismini Abdullah koydular ve;
“Allahım! Onu dinde fakîh kıl ve kitabını ona öğret” diyerek duâ ettiler. Sonra annesinin kucağına verip buyurdular ki:
-Halîfelerin babasını al, götür!

“Bu, halîfelerin babasıdır!”
Hazreti Abbâs bunu işitip, bu durumu Peygamber efendimize gelip sorunca;
-Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halîfelerin babasıdır, buyurdu.
Abbâsî Devletinin başına çok halîfeler geldi. Bunların hepsi, Abdullah ibni Abbâs’ın soyundan oldu...
Abdullah ibni Abbâs, Resûlullahın duâsı bereketiyle, ilimde çok yüksek derecelere ulaştı. Daha küçük yaşta iken, Resûl-i ekrem efendimizin yanına giderdi. Teyzesi Meymûne binti Hâris, Resûlullahın zevcesi idi. Bu sebeple pek çok defa Peygamberimizin evine gidip gelmiş, bazı geceler orada kalmıştır...

Birlikte namaz kılarlardı...
Abdullah ibni Abbâs, Resûlullahın abdest suyunu hazırlar, birlikte namaz kılarlardı. Abdest almayı, namaz kılmayı, Resûlullahtan görerek öğrendi. Devamlı hizmeti sebebiyle, Resûlullahın çok duâ ve iltifâtına kavuştu...
Bir defasında Peygamber efendimiz, mübârek elini Abdullah bin Abbâs’ın başına koyarak şöyle duâ etti:
-Yâ Rabbî! Bütün ilim ve hikmeti, bu başa ver! Onları te’vîl ve tefsîr edebilsin!
Bir başka gün de mübârek elini göğsü üzerine koyup:
-Allahım! İnsanoğluna ihsân ettiğin her ilim ve hikmet, bu güzel göğüste toplansın, buyurmuştur...

Vefat anında gülüyordu!
Hicri 68 senesinde bir hafta hasta yattıktan sonra vefat etti. Vefat anında gayet neşeliydi. Halinden, ümitli olduğu anlaşılıyordu. Buna rağmen çok tövbe ve istiğfar etti. Sonra hamd ve senada bulundu. Başını kaldırıp yanındakilere baktı ve buyurdu ki:
-Kıyamet günü Cennete ilk davet edilecek olanlar, her zaman Allahü teâlâya hamd edenlerdir.
Bir müddet sonra Kelime-i şehadet söyleyerek ruhunu teslim etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:03:36
Huzeyfe bin Yemân (radıyallahü anh)

23 Ocak 2006 Pazartesi
Huzeyfe bin Yemân hazretleri, Eshâb-ı kirâm arasında Peygamberimizin sırdaşı olmasıyla meşhurdur. Peygamberimiz ona, Eshâb-ı kirâm arasına karışarak kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak isteyen münâfıkların kimler olduğunu tek tek söylemiştir. Bundan başka vukû bulacak hâdiseleri de bildirmişti. Bu mübarek zat, Eshâb-ı kirâm arasında çok sevilir ve ayrı bir itibar görürdü. Çünkü o, Resûlullahın verdiği sırlarla dolu idi. Resûlullah efendimiz gizli kalması lâzım olan birçok bilgiyi, hazreti Huzeyfe’ye söyledi.

Ordu kumandanı oldu
Huzeyfe bin Yemân hazretleri, Peygamber efendimizin sağlığında Hendek’ten sonraki savaşların hepsine katıldı. Resûlullahın vefâtından sonra Hazreti Ebû Bekir, onu ordu kumandanı tayîn etti. Mürtetlerle (Dinden dönenlerle) savaşmak üzere Umman’a gönderdi. Kendisine katılan Hz. İkrime ile birlikte Umman halkını tekrar İslâma döndürdü. Bundan sonra Umman’da, önce zekâtları toplamakla, sonra da vâli olarak vazîfelendirildi. Sonra da Mezopotamya taraflarında yapılan savaşlara katıldı. Irak’ın ve İran’ın fethinde bulundu.

“Hakkımda hayırlısını ver”
Hazreti Huzeyfe ölüm döşeğinde yattığı vakit “Dost ânî bir baskınla geldi. Pişmanlık fayda vermez. Allahım fakirlik ve hastalıktan hakkımda hayırlı olanı bana ver. Ölüm hakkımda yaşamaktan hayırlı ise, sana ulaşıncaya kadar ölüm yolunu bana kolaylaştır” diyerek duâ etmiştir.
İbni Mesud hazretleri, Huzeyfe bin Yemân’ın ölüm anı geldiğinde gecenin başında bir ara bayılıp kendine gelerek şöyle dediğini nakleder:

“Bu hangi gecedir?”
-Bu hangi gecedir, ey ibni Mesud?
-En yüce, büyük seher vakti, dedim. Bana dedi ki:
-Cehennemden Allah’a sığın! (Bunu iki ya da üç kez tekrarladı) Bana iki elbise alın aşırıya kaçmayın. Eğer arkadaşınızdan razı olunursa bu onun için bu iki elbiseden önemlidir. Yoksa zaten bunlar ondan hızla sökülüp alınacaktır...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:05:05
“Ben sana nimetim, sen bana mihnetsin”

25 Ocak 2006 Çarşamba
Dün başladığımız ibretli Hifâ Hâtun ve Hz. Süheyb kıssasına bugün, kaldığımız yerden devam ediyoruz... Resûlullah efendimiz, Hifâ Hâtun’a ve Hz. Süheyb’e çok duâ etti. Eshâb-ı Kirâm da, Hifâ Hatun’un bu asil davranışını çok övüp, Allahü teâlâya hamd ettiler. Süheyb hazretleri ve Hifâ Hâtun kalkıp, konağa gittiler.
Yemekten sonra, gece vakti Hifâ Hatun;

Hz. Cebrâil’in müjdesi!..
-Ey Süheyb! İyi bil ki, ben sana nimetim, sen bana mihnetsin (sıkıntı veren). Sen bu nimete şükür, ben bu mihnete sabır için, gel, bu geceyi ibadet ve taatle geçirelim. Sen şükür ediciler, ben de sabır ediciler sevabına kavuşalım. Çünkü Resûlullah efendimiz; “Cennet’te yüksek çardak vardır. Burada yalnız şükür edenler ve sabır edenler bulunur” buyurdu, dedi.
Zifaf gecesi ikisi de Allahû teâlâya karşı ibâdet ve taatta bulundular...
Süheyb (radıyallahü anh), Mescide geldi. Cebrâil (aleyhisselam) geceki durumdan Resûlullah’ı haberdar etti. Cennet ve Cemâl-i ilahi ile müjde verdi. Resûlullah da;
-Ey Süheyb, geceki halini, sen mi anlatırsın, ben mi söyleyeyim? buyurunca Hz. Süheyb;
-Yâ Resûlallah siz söyleyiniz, dedi. Peygamber efendimiz;
-Siz Cennetliksiniz ve Allahü teâlâyı göreceksiniz, müjdesini verdi.
Süheyb sevincinden ve Allahü teâlâyı görmek ve O’na kavuşmak aşkından secdeye kapanarak şöyle dua etti:
-Ya Rabbi! Eğer beni mağfiret ettiysen, günahlara bulaşmadan ruhumu al!

Öyle bir aşk ki!..
Allahü teâlâ, onun bu duâsını kabul ederek, secdede ruhunu aldı. Eshâb-ı Kirâm bu duruma ağladı. Resûlullah,
-Size şimdi daha da şaşacağınız şeyi söyleyeyim mi? Hifâ Hatun da şu anda ruhunu Hakka teslim ettti, buyurdu.
Her ikisinin de namazını kılarak yan yana defnettiler. Başları ucuna iki tahta diktiler. Tahtanın birine;
“Bu Allahü teâlânın nimetine şükredenin kabridir” diğerine de;
“Bu Allahü teâlânın mihnetine sabredenin kabridir” diye yazdılar.
İşte, Eshâb-ı kirâm’ın Allahü teâlâya karşı aşkları ve Resûlullah’a karşı bağlılıkları bu kadar kuvvetliydi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:06:44
Tufeyl bin Amr (radıyallahü anh)

26 Ocak 2006 Perşembe
Tufeyl bin Amr hazretleri, meşhur bir şâirdi. Misâfirperver ve cömert bir insan olduğu için, herkes tarafından sevilirdi. Yemen taraflarında mamur ve verimli bir beldede oturan Devs kabilesine mensuptu...
Peygamberimiz, Mekke’de İslâmiyeti açıkça yaymaya başladığı yıllarda, gece gündüz insanlara nasîhat ediyor, onlara İslâm dinini anlatıyordu. Mekkeli müşrikler ise, Resûlullahın bu gayretini boşa çıkarmak için hiç durmadan uğraşıyorlardı. Hattâ dışarıdan Mekke’ye gelenleri Peygamberimizle görüştürmemek için, ellerinden geleni yapmaktan geri durmuyorlardı...

Garip bir rüyâ!..
İşte böyle bir zamanda Tufeyl bin Amr, bir iş için Mekke-i mükerremeye gelmişti. Gizlice Peygamber Efendimizi görmeye gitti ve onun kalblere ferahlık veren sözlerine hayran kalarak hemen Kelime-i şehadeti söyleyerek Müslüman oldu. Hemen dönüp memleketine geldi. Devs halkını İslâma davetten hiç boş kalmadı. Hz. Ebû Hureyre de dâhil birçok kimse Müslüman oldu.
Tufeyl bin Amr, Peygamber efendimiz Hayber’de bulunduğu sırada, Devs kabilesinden kendisine tâbi olup, Müslümanlığı kabul edenlerle birlikte Medine’ye geldiler. Sayıları 70 veya 80 civarındaydı...
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra Arablardan dinden dönenler oldu. Tufeyl bin Amr “radıyallahü anh” bir grup Müslümânla Yemâme tarafına cihâda gitti. Yolda bir rüyâ gördü. Rüyâsını arkadaşlarına şöyle anlattı:
-Başımı tıraş ettiler, ağzımdan bir kuş çıkıp uçtu. Bir kadın beni gördü, alıp karnının içine koydu. Oğlum beni çok aradı, bulamadı...

Oğlu sıhhate kavuştu
Arkadaşları bu rüyâsına hayırdır inşâallah dediler. Kendisi;
-Ben bu rüyâmı şöyle tabîr ettim, dedi: Başımı tıraş etmeleri, bu gazâda başımı vereceğimi, şehîd olacağımı gösterir. Ağzımdan çıkan kuş rûhumdur. Beni karnına koyan kadın yeryüzüdür. Oğlumun beni çok arayıp bulamaması ise, onun bu gazâda şehîd olmayı çok isteyip, şehîd olamamasını gösterir...
Tufeyl bin Amr “radıyallahü anh” bunları söyledikten sonra muharebe meydanına atıldı ve şehîd oldu. Oğlu ise çok yara aldı. Fekat sonra sıhhâte kavuştu. Hazret-i Ömer’in “radıyallahü anh” halîfeliği zemânında Yermük senesinde o da şehîd oldu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:07:24
Bera bin Marur (radıyallahü anh)

27 Ocak 2006 Cuma
Bera bin Marur, Hazrec kabilesinin reislerinden ve Muhacirinin önderlerindendir. O da Resulullah’a Akabe’de biat etti ve orada ayağa kalkarak veciz bir konuşma yaptı. Yüce Allah’a hamd ettikten sonra O’na, (sallallahü aleyhi ve sellem) uymanın, O’nun ümmeti olmanın kıymetine dikkatleri çekiyor ve kazanılan bu nimetin üzerine titremek lâzım geldiğini hatırlatıyordu...
Bera (radıyallahü anh), daha o günden son Peygamberin sevgisini kazanmıştı...

Kâbe-Kudüs meselesi!..
Bütün Medineli Müslümanlar, namazlarını Kudüse dönerek kılarken Bera bin Marur, Kâbe’ye yöneliyordu. Bir gün bir Medine kafilesi ile Mekke’ye giderken diğer mü’minlerle aralarında bu Kâbe-Kudüs bahsi açıldı. Bera:
-Ben sırtımı Kâbe’ye dönerek; Kâbe-i şerifi arkamda bırakarak Beytülmakdise yönelemem. Bu sebeple namazlarımı Mekke’ye doğru eda ediyorum, dediğinde oradakiler dediler ki:
-İyi ama; sen, Resulullahın bildirmediği bir şeyi nasıl yaparsın! Ümmeti olduğun Peygamber üstelik Mekke’de hemen Kâbe-i şerifin yanında yaşadığı halde kıble olarak Kâbe’ye değil de Mescidi Aksa’ya duruyor; sen aklına uyuyorsun... böyle olur mu?
-Ben Kâbe’ye sırtımı dönemem, dedi. Ama bunu söylerken de huzursuz olmuştu... Ya bu yaptığından Peygamber aleyhisselâm memnun olmazsa!.. Bu sebeple Mekke’ye gelince doğruca ahir zaman Nebisine gitti ve yolda arkadaşları ile aralarında geçen konuşmaları arz etti...
-Yâ Resulallah, ben namazlarımı Kâbe’ye dönerek kılmaya devam ettim ama; arkadaşlarımın ikaz ve muhalefetlerinden dolayı içime bir huzursuzluk girdi, nedir bu işin doğrusu?
Sevgili Peygamberimiz cevap buyurdular. Kısa, lâkin mânâsı derin, işareti geleceği kucaklayan bir cevap:
-Biraz sabretseydin ne iyi olurdu!
Bera, radıyallahü anhın ondan sonra bu sözün dışına çıkması mümkün mü? Anlaşılan daha evvel kıble hususunda Peygamber efendimizden nakledilen bilgiler kendisine tam ulaşamamıştı... (Nitekim daha sonra ayet-i kerime geldi ve mü’minlerin kıblesi Mescidi Aksa’dan Kâbe’ye çevrildi.)

Medine’de vefat etti...
Hazreti Berâ, Hicret’ten bir ay evvel Medine’de vefat etti. Hazrec’in reisi hasta yatağında iki şey vasiyet ediyordu:
-Malımın üçte birini dilediği yere sarf etmek üzere Resulullah’a veriniz... Bir de beni, ölünce kabirde Kâbe istikametine çeviriniz. Çünkü Peygamberimize hac mevsiminde yine ziyaretine gideceğimi vaad etmiştim; ama, görüyorsunuz ki ölüyorum. Sözümde durmam mümkün değil.
Vasiyet edildiği gibi mezarında Kâbe tarafına çevrildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:09:56
Bişr-i Hâfî (Rahmetullahi aleyh)

30 Ocak 2006 Pazartesi
Bişr-i Hâfî hazretleri Horasan’ın Merv şehrinde doğdu. Bağdât’ta vefât etti. Kabri orada olup ziyâret yeridir. Çocukluğu ve gençliğinin bir kısmı bolluk, refâh içinde geçti. Gençliğinde kendisini oyun ve eğlenceye verdi... Bir gün eğlence âlemlerinden sonra sarhoş ve bitkin olarak evine dönerken yolda üstünde Besmele yazılı bir kağıt buldu. İçi sızlayıp yerden aldı. Öpüp, çamurlarını silerek, temizledikten sonra, güzel kokular sürüp, evinin duvarına astı... O gece âlim ve velî bir zâta, rüyâda;

Hemen tövbe etti!..
“Git Bişr’e söyle! İsmimi temizlediğin gibi seni temizlerim. İsmimi büyük tuttuğun gibi, seni büyültürüm. İsmimi güzel kokulu yaptığın gibi, seni güzel ederim. İzzetime yemin ederim ki, senin ismini dünyâda ve âhirette temiz ve güzel eylerim” dendi. Bu rüyâ üç defâ tekrar etti. O zât sabah Bişr-i Hâfî’yi arayıp meyhânede buldu. Mühim haberim var diye içerden çağırdı. Bişr geldiğinde; “Kimden haber vereceksin?” dedi. “Sana Allahü teâlâdan haber vereceğim” deyince, ağlamaya başladı. “Bana kızıyor mu, şiddetli azap mı yapacak?” dedi. Rüyâyı dinleyince arkadaşlarına; “Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremeyeceksiniz” dedi. O zâtın yanında hemen tövbe etti. Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara, “Allahü teâlâya tövbe ettiğim, günâh işlememeye söz verdiğim zaman yalın ayaktım. O zaman giymediğim ayakkabıyı şimdi giymeye hayâ ederim” dedi. Bu zamandan sonra ayakkabı giymediği için kendisine yalın ayak mânâsında “Hâfî” lakabı verildi.
Vefatı yaklaşınca, kendisini büyük bir ıstırab kapladı. “Galiba hayatı seviyorsun” diyenlere, “Hayır” dedi: “Lâkin ‘Padişahlar Padişahı’nın huzuruna çıkmak cidden zor bir iş.”

“Eyvah! Bişr öldü!”
Naklederler ki, hayatta olduğu müddetçe yalın ayak gezdiği için hayvanlar ona hürmeten sokaklarda hiç terslemezlerdi. Bir gün bir şahıs sokakta hayvan tersi görünce: “Eyvah! Bişr gitti!” diye feryadı bastı. Araştırdılar, adamın dediği doğru çıktı. “Bunu nasıl anladın?” diyenlere: “Çünkü” dedi; “O hayatta olduğu sürece, Bağdat’ın hiçbir sokağı hayvan tersiyle kirlenmemişti. Bu sefer ise alışılmışın aksine bir durum gördüm. Anladım ki, Bişr artık hayatta değil!”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:11:19
Râbi’a-i Adviyye (Rahmetullahi aleyhâ)

31 Ocak 2006 Salı
Râbi’a-i Adviyye hazretleri, Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerindendir. Babasının adı İsmâil’dir. 752 yılında Kudüs civârında vefât etti. Basra’da Zühd ve salahı ile meşhur idi...
Süfyan-ı Sevri ve Hasan-ı Basri bu mübarek kadının ilminden istifade etmiş, feyz almışlardır. Gönlü aşk-ı ilâhî ile dopdoluydu. Gözü devamlı yaşlıydı. “Bizim istiğfârımız yeni bir istiğfâra muhtaçtır” derdi. Geceleri kâim (huzûr-i ilâhîde ibâdet hâlinde), gündüzleri sâim (oruçlu) idi.

Kimseden bir şey almazdı
Bu mübarek kadın, kimseden bir şey almazdı. Bir keresinde Hasan-ı Basrî hazretleri kendisini ziyârete gelmişti. Kulübesinin kapısında, zenginlerden birinin ağladığını gördü. “Niçin ağlıyorsunuz?” diye sordu. O zengin; “Zühd ve kerem sâhibi şu hâtun olmasa, halk mahv olur. O, zamânın bereketidir. Allahü teâlâ bizi, birçok belâ ve sıkıntılardan onun hürmetine muhâfaza etmektedir. Ona bir miktar yardımım olsun diye şu keseyi getirdim. Fakat kabûl etmez diye ağlıyorum. Bunu ona verseniz, belki sizin hatırınız için kabûl eder” dedi.
Hasan-ı Basrî hazretleri kendisine bildirince, Râbi’a-i Adviyye buyurdu ki:
“Ben bu dünyâlıkları bunların hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâdan istemeğe utanır iken başkasından nasıl alırım? Allahü teâlâ bu dünyâda, kendisini inkâr edenlerin bile rızkını verirken, kalbi O’nun muhabbetiyle yanan birinin rızkını vermez mi zannediyorsunuz? O kimseye selâmımızı söyle. Kalbi mahzûn olmasın. Biz Allahü teâlâdan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiçbir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kabûl etmiyoruz. Bir defâsında devlete âit olan bir kandilin ışığından istifâde ederek gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım...”

“Has kullarım arasına katıl!”
Vefât etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen sevdiklerine;
“Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız. Allahü teâlânın melekleriyle baş başa kalayım” deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı örttüler. İçeriden meâlen şu âyet-i kerîmenin okunduğu işitiliyordu:
“Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön! Has kullarım arasına katıl ve Cennetime gir.” (Fecr sûresi: 89)
Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri girdiklerinde vefât ettiğini gördüler. Vefâtından sonra Abede binti Şevvâl vasiyyetini yerine getirdi. Tur Dağı üzerine defnedildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:15:52
Aziziye Müdafaası (Savunması)
Doksanüç Harbi diye tarihe geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında, Erzurum’daki Aziziye Tabyasında, Ruslara karşı gerçekleştirilen müdafaa.
24 Nisan 1877’de Ruslar, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmişler, batıda Tuna boyundan ve doğuda Kars cihetinden saldırıya geçmişlerdi. Doğu cephesinde ordumuzun başkumandanlığını Gazi Ahmed Muhtar Paşa yapıyordu. Kabiliyetli ve cesur bir asker olan Ahmed Muhtar Paşa, Kars’ı alan Rus ordusu karşısında askerini muhafaza ederek programlı bir şekilde Erzurum’a çekilmişti. Bu çekilme sırasında yaptığı Halyaz, Zivin, Gedikler ve Yahniler meydan savaşlarında zafer kazanmış, hatta Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından taltif görerek “Gazi” unvanını almıştı. Askerimiz, kuvvet ve teçhizat yönüyle üstün Rus ordusu karşısında, silah ve yiyecek bakımından iyi şartlarda olmaması sebebiyle, Erzurum’a kadar çekilmeye mecbur kalmıştı.

Erzurum’a yaklaşan Rus ordusu kumandanı, Ahmed Muhtar Paşaya elçi göndererek teslim olmasını istedi. Paşa, komutanları ile yaptığı istişareden sonra “kesinlikle hayır” cevabını verdi. Teslim teklifi şehirde duyulmuş, halk galeyana gelmişti. Çocuğundan ihtiyarına, kadınından hastasına kadar halkın, kanlarının son damlasına kadar Moskof kâfirlerine karşı savaşıp, vatan ve namuslarını, şehid oluncaya kadar müdafaa edeceklerine karar aldıklarını, Gazi Ahmed Muhtar Paşaya bildirmişlerdi. Göz yaşlarını tutamayan kumandan, heyet başkanının alnından öptükten sonra, Sultan İkinci Abdülhamid Hanın gönderdiği telgrafı gösterdi. Padişah, telgrafında; “Şu anda bulunduğunuz yer, Asya’nın en mühim noktası ve düşmanın göz diktiği yerdir. Bu sebeple Erzurum’u büyük bir tehlike beklemektedir. Allahü teala muhafaza eylesin, epeydir ordumuzda görülen dağılma ve çöküntüler bu sefer de meydana gelir, Erzurum’a bir zarar olur, istilaya duçar olursa, böyle elemli bir olayın devletimizin maddi ve manevi varlığında açacağı yarayı size anlatmaya lüzum yoktur. Şu halde, asıl iş görecek ve devletin üzerindeki nimet hakkını gözetip, milletimizin sizden beklediği şerefi ispat edecek gün bugündür. Namus ve şerefimizi muhafaza edemezsek, bu, kıyamete kadar tarihimizden silinmeyecek ve askerlik şerefimize sürülmüş acıklı bir leke olacaktır...” diyordu.

Bu telgraf, halka duyuruldu. Herkes balta, satır, kılıç, süngü, tüfek, tabanca ne bulduysa tedbirini alıp büyük bir heyecan içinde, Rusların Erzurum’a yaklaşmasını bekliyordu. Bu arada halkın içinde gizliden gizliye faaliyet gösteren Osmanlıyı içten vurmaya çalışan Ermeni ve Yahudiler, menfi propaganda yaparak halkın savaş azmini kırmaya çalıştılar. Teslim olunduğunda can ve mal emniyetinin olacağını, aksi halde herkesin kılıçtan geçirileceğini söyleyerek Rusların vaatlerini tekrar ediyorlardı. Fakat, buna aldıran olmadı. Ne pahasına olursa olsun savaşacaklardı!..

Gazi Ahmed Muhtar Paşa da, savunma tedbirlerini almış, tabyalara güvendiği komutanları vazifelendirmişti.

Anadolu içlerine doğru yürümelerine, Erzurum’u tek engel olarak gören Rusların başlıca gayesi, şehri ele geçirmekti. Ayrıca, yerli Ermeni ve Yahudilerden de faydalanıyorlardı. Hacibey adlı bir hainin kumandasında, 8 Kasımı 9 Kasıma bağlayan gece, saat ikide harekete geçen düşman, Aziziye Tabyasına baskın düzenledi.

Baskın için, Müdürge ve Tasmahur köylerinin Ermenilerini ve Vank kilisesi papazlarını kullandılar. Müslüman kılığına giren ve Osmanlıca'yı çok iyi bilen bu hainlerin yardımıyla Vank Deresindeki nöbetçileri şehid ettiler. Büyük bir sessizlik içinde, Aziziye Tabyasına girerek ikinci ve üçüncü kesimlerinde uyuyan yüzlerce askerimizi şehid ettiler. Tabyanın birinci kesimi, biraz kenarda kalıyordu ve komutanları kaymakam (Yarbay) Bahri Bey, uyanıktı. İkinci ve üçüncü kesimlerdeki gürültüyü işitmiş, baskına uğradıklarını anlamıştı. Derhal silah başı ederek, şiddetli bir müdafaaya başladı. Türk askerini toplu katliamdan kurtaran kaymakam Bahri Bey, yaralanmasına rağmen, bunu askerden gizleyerek müdafaaya devam etti.

Gece yarısı, top ve tüfek seslerini duyan Erzurumlular, müezzinin; “Ey Erzurumlular! Ey ahali!.. Moskof kâfirleri Aziziye’yi bastı. Allah’ını seven, eli silah tutan herkes, askerimizin yardımına koşsun!... Vatanını seven yetişsin!..” nidası üzerine, gece karanlığında sokaklara döküldüler. Bunlar arasında, Nene Hatun da vardı.

Askerini silah başı eden Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Aziziye istihkâmından, telgrafla haber almaya çalışıyor, fakat; “Harb oluyor!..” cevabından başka bir şey öğrenemiyordu. Paşa, üç tabur alarak Topdağı’na çıktı. Oranın kumandanı Müşir Hasan Tahsin Paşa ile birleşti. Ortalık iyice aydınlandıktan sonra, Aziziye istihkâmlarından birinde şiddetli çarpışmaların olduğunu, diğer iki tabyada ses seda çıkmadığını gördü. Ahmed Muhtar Paşa, Kaptan Mehmed Paşa kumandasındaki iki tabur askeri, Aziziye’ye gönderdi. Kaptan Mehmed Paşa, askerleriyle Aziziye istihkâmının ortasındaki kışlaya doğru yaklaşınca, Ruslar tarafından ele geçirilmiş olan kışlanın mazgallarından şiddetli bir tüfek ateşine tutuldu. Bunun üzerine Kaptan Mehmed Paşa, kışlayı kuşattı. Üçüncü kısımda çarpışma hâlâ devam ediyordu. Artık, Erzurum halkı da yetişmişti. Hücum ederek istihkâmın içine girdiler. Düşmanla muharebe, göğüs göğüse cereyan ediyordu.

Bu arada, tabyanın birinci kısmından hâlâ çarpışmaya devam eden Bahri Beyden, Ahmed Muhtar Paşaya; “Gece, baskın anında yaralandığını, askere belli etmeden çarpışmaya devam ettiğini, acele yardıma gelinmesini” bildiren bir haber geldi. Yardıma gönderilen Kaptan Mehmed Paşa ve halk, Bahri Beyin bulunduğu kısma geçti. İki ateş arasında kaldığını gören düşman, bozguna uğrayarak kaçmaya başladı. Halk ve asker takibe başladılarsa da, Rusların ateşi karşısında durakladılar. Hadiseyi dikkatle takip eden Topdağı’ndaki istihkâmlarımız, Ruslara karşı ateşe başladılar. Bu durum karşısında, başarı elde edemeyeceklerini anlayan Ruslar, geri çekildiler.

O gün Aziziye kurtarılmış, asker ve halktan 1000 civarında şehid verilmiş, 2300 civarında Rus öldürülmüştü.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:17:41
İmâm-ı Birgivi’nin Vasiyetnâmesi

07 Şubat 2006 Salı
İmâm-ı Birgivî hazretleri buyuruyor ki: Kardeşlerime, evlâdıma ve âhiret yolcularına vasiyetimdir ki; Allahü teâlânın emrettiği şeyleri yapınız. Kâzâya kalmış namazlarınızı kılınız, kalmış zekâtlarınızı veriniz. Oruçlarınızı tutunuz. Üzerinize farz oluyorsa hac yapınız. Her Müslümanın öğrenmesi farz-ı ayn olan ilmihâl bilgilerini öğreniniz. Âlimlerin sohbetine devam ediniz. Güvenilir ve sağlam âlimlerin fetvasıyla amel ediniz. Tegannî dinlemeyiniz...

“Sıla-i rahmi terk etme!”
Hocanıza hürmet gösteriniz. Yol göstermek hâriç, hocanın önünden yürümeyiniz. Ondan önce söze başlamayınız ve yanında çok konuşmayınız. Hizmetini severek yapınız. Her yerde hocanın rızâsını gözetiniz, îtirâz etmeyiniz. Hocanızın yakınlarına da hürmet gösteriniz...
Akrabayı ziyâret etmeli, sıla-i rahmi, akraba ziyaretini terk etmemeli. Anne ve babanın haklarını gözetmeli, onlara karşı yüksek sesle konuşmamalı ve kızgın bakmamalı, günah olmayan emirlerini yapmalıdır. Dövmesine ve bağırmasına sabretmelidir. Karşılık vermemelidir.
Komşuların haklarını da gözetmelidir. Mümkün olduğu kadar komşuların ihtiyacını görmeli ve zarara uğrarlarsa yardım etmeli ve iyilik gelirse sevinmelidir. Diğer din kardeşlerini de sevmelidir. Kusurlarını mümkün mertebe affetmelidir...
Çok gülmekten, faydasız konuşmaktan sakınmalıdır. Alışverişte dînin emirlerine uymalı ve cemâate devam etmelidir. Bid’atlerden sakınmalı...

“Müminlere dua etmeli”
Duâya, Allahü teâlâya hamd ve senâ ile ve Resulüne salât ve selâm ile başlamalıdır. Dua ederken bütün müminlere dua etmeli, anneyi, babayı ve iyilik gördüğü kimseleri de dualarında anmalıdır. Yalvararak ve gizli dua etmelidir. Yalnız iken Allahü teâlâya yalvararak duâ etmeli, âcizliğini ve günâhlarını düşünerek ağlamalıdır. Allahü teâlâdan istikâmet, af, afiyet, rızâsına uygun muvaffakiyet istemelidir, îmânın gitmesinden korkup, dâima hüsn-i hatime (son nefeste îmân ile gitmeyi) istemeli, İslâm nîmetine her zaman şükretmelidir.
Çoluk-çocuğuna ilmihâlini (lâzım olan din bilgilerini) öğretip, İslâmiyete uymayan şeylerden korumalı ve sakındırmalıdır...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:18:58
Diktatörün itirafı Mareşal Tito

08 Şubat 2006 Çarşamba
Ömrünün elli yılını komünist düşüncenin peşinde geçirdikten sonra Müslüman olan Salih Gökkaya anlatıyor. Kendisi Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı’nın Başkanı sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito’nun konuğu olarak Belgrad’a gidiyor. Ömrünün sonuna yaklaşmış olan Tito kendilerine hitaben şunları söylüyor:

“Ben ölüyorum artık...”
“Yoldaş! Ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün, ölmek, yok olmak... Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş... İşte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç bir şey anlıyor musunuz?
Yoldaşlarım! Sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum. Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza ve mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana! Yoldaşlarımın kalplerine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım yahut alkışlanacakmışım, neye yarar?
Ben mahvolduktan sonra beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım:
Ben Allah’a, Peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün şu kâinatın bir yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır...

“Marks halt etmiş!..”
Mazlumca gidenlerle zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Haklarını almadan cezalarını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insana yaptığımız eza ve zulümler şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette... Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi. Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler ne derseniz deyin.”
Bu sözleri söyledikten sonra komaya girdi ve bir süre sonra hayata gözlerini kapadı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:19:44
Son İran Şahı Rıza Pehlevî

09 Şubat 2006 Perşembe
Şah Rıza Pehlevî, son İran Şahıdır. 1911 yılında Tahran’da dünyaya geldi. Tahsilini Avrupa ülkelerinde yaptı. 1941 yılında, İngiltere ve Rusya’nın baskılarına boyun eğerek tahtı bırakan babasının yerine Şah oldu...
Büyük ölçüde İngiliz egemenliği altında olan İran petrol endüstrisi devletleştirilmek istenince, İngiltere’nin boykot uygulama kararı sonrası İran büyük mali sorunlar yaşamış, içte meydana gelen huzursuzlukların büyük bir tepki hareketine dönüşme tehlikesi karşısında Şah, 1953 yılında ilk kez, kısa süreli de olsa sürgüne gitmek zorunda kalmıştı...

Şah’a ABD desteği!..
Fakat kısa bir müddet sonra ABD’nin desteğiyle yeniden başa geçti. Arkasında müthiş bir halk desteği olduğuna inanan Pehlevi, kendisiyle halkı arasındaki bu özel ilişkinin dünyadaki hiçbir güç tarafından bozulamayacağını sık sık dile getiriyordu...
Şah, bu dönemden sonra dengeli bir politika izledi ve İran petrol gelirindeki artış Şaha yardımcı oldu. 1963’te Şah, Beyaz Devrim diye bilinen reformları gerçekleştirdi. Amaç, sermaye birikiminin önündeki engelleri ortadan kaldırmaktı. Toprak reformunu, kadınlara oy hakkının tanınmasını, okuma yazma oranının arttırılması doğrultusunda eğitim sisteminin değiştirilmesini vs. içeren bu reformlara, din adamları ve bilhassa Humeyni çok sert tepki gösterdi; çünkü reform, geniş topraklara sahip olan üst düzey din adamlarının ve dini vakıfların topraklarına ve ayrıcalıklarına da dokunuyordu.
1978’de ilk isyan hareketleri başladı ve nihayet 1979’da Humeyni taraftarları Şah’ı tahttan indirdiler...
Rıza Pehlevi yurt dışına kaçtı. Kanser hastası olan Şah, önce Panama’ya gitti, ardından da Mısır’a. 1.5 yıl sonra ise burada kansere yenilerek vefat etti.

Ahmed Rıfâî türbesinde...
Vefatından hemen önce Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat kendisini ziyarete geldiğinde ona;
-Hayatım boyunca Ehl-i Sünnet büyüklerine sevgi ve saygı besledim. Şimdi vefat ediyorum. Beni o büyüklerden birinin, bilhassa Ahmed Rıfâî hazretlerinin yakınına defnediniz ki, ölümümden sonra onlarla beraber olayım” dedi.
Enver Sedat, onun bu vasiyetini yerine getirdi ve vefat edince evliyânın büyüklerinden Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin türbesi içine defnettirdi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:21:00
“Herat Güneşi” Molla Câmî

13 Şubat 2006 Pazartesi
Abdurrahman bin Nizameddin Ahmed Nureddin-i Câmî, Şeyh-ul-İslam idi. Âlim, veliy-yi kâmil idi. 1414’te, İran’da Câm kasabasında doğup, 1492’de Afganistan’ın Herat şehrinde vefat etti. İmam-ı Muhammed Şeybani hazretlerinin soyundandır. Beş yaşında iken Muhammed Parisa hazretlerinin huzuruna götürülüp teveccühüne mazhar oldu. Ubeydullah hazretlerine yazdığı mektuplardan ikisi Reşehat’ta mevcuttur...

Konya’ya geldi, ancak!..
Molla Câmî, Mevlana Sadüddini Kaşgari’den feyiz alarak kemale geldi ve irşada mezun oldu. (Sadüddin hazretleri, Nizameddini Hamuş’un halifesidir. Nizamüddini Hamuş hazretleri, Alaüddin-i Attar hazretlerinin halifelerinin en üstünü idi...)
Molla Câmî hazretleri çok kitap yazdı. (Şevahid-ün-nübüvve kitabı, Mahmud bin Osman Lamii ve Ehi-zade Abdulhâlim tarafından, Farsça’dan Türkçe’ye tercüme edilmiş ve Farisisi ve Türkçe tercümesi Hakikat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.) Fatih Sultan Mehmed Han, kendisini İstanbul’a davet etti. Konya’ya kadar geldi. Fatih’in vefatını haber alarak geri döndü.
Molla Câmî, şöhretten kaçan bir zat idi. Halkın övmesine ve yermesine ehemmiyet vermezdi. Dâimâ namazda oturur gibi otururdu. Öyle bir zekâsı vardı ki bir defâ okuduğu kitabı hiç unutmazdı.
Mübarek, Ehl-i Beyt’e ve Eshâb-ı kirâma âşık idi. Onlara kötü gözle bakanlara, uygun olmayan sözler sarfedenlere derhâl cevaplarını verir ve sustururdu.
Bir gün buyurdu ki: “Akıllılar, ölümle sona eren her nîmeti, nîmetten saymazlar. Ömür, ne kadar uzun olursa olsun ölüm yüz gösterince, o uzunluğun ne faydası olur? Nîmetin değeri, sonsuz olmasında ve yok olmak tehlikesinden uzak bulunmasındadır.”
Molla Câmî hazretleri “Vârislerime, ehlime (âileme) vasiyetimdir” diyerek şu ibretli sözleri yazmıştır:

“Kimsede hakkım yoktur”
Dostların sözlerine râzı olup, mahkemeye gitmeyeler. Birbirine rızâ gösterip, mücâdele ve mühâsama etmeyeler (çekişmeyeler). Herkes biliyor ki, dünyâ fâni, âhiret bâkîdir. Allahü teâlâyı zikre, anıp, hatırlamaya çok gayret edip, çalışalar. Çünkü, bütün saâdetlerin başı budur. Herkese gönül hoşluğu ile kıyâmete kadar hakkımı helâl ettim. Kimsede hakkım yoktur. Mürüvvet ve insanlık, kerem, cömertlik, asâlet ve yardım odur ki, tanıyan ve tanımayan dostlar ve başkaları dahi âhiret hakkını helâl ve hayır duâdan unutmayıp, hayır ile iyilikle şehâdet edeler. Vesselâm...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:24:01
Samimi tövbekâr Fudayl bin Iyâd

14 Şubat 2006 Salı
Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin Iyâd hazretleri, önceleri Merv ve Ebyurd şehirleri arasında eşkıyâlık yapardı. Sahranın tenha bir yerinde çadırını kurar, eşkıyâ reisi olduğu için kendisi içerde otururdu. Ancak bir hadiseden sonra hem kendisine hem de beraberindekilere tövbe etmek nasip oldu. Aldığı malları fazlasıyla sahiplerine geri verdi. Herkes ile helâllaştı. Samimi tövbesi onu, Allahın sevgili kulları arasına soktu...

Kâbe yollarında...
Fudayl bin Iyâd hazretleri, hanımı ile birlikte hac yoluna çıktılar. Allahü teâlâ, yolculuklarını kolaylaştırdı. Kâbe’de bâzı âlim ve velîlerle görüştü. Kûfe’de İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin derslerine katıldı. Ondan ilim ve edeb öğrendi. Kuvvetli hâfızası vardı. Kısa zamanda çok sayıda hadîs-i şerîf ezberledi ve hadîs ilminde mütehassıs oldu. Evliyânın büyükleri arasına girip, şöhreti her tarafa yayıldı. Hikmetli söz ve nasihatlarıyla çok talebe yetiştirdi. Abdullah ibni Mübârek, İmâm-ı Şâfiî, Sırrî-yi Sekatî talebelerinin önde gelenlerindendir...
Mübarek, ölümü esnasında bayıldı. Sonra gözünü açınca: “Âh uzun yolculuk ve âh az azık” dedi.
Fudayl bin İyâd hazretlerinin iki kızı vardı. Vefâtı yaklaşınca hanımına şöyle vasiyet etti:
-Vefâtımdan sonra iki kızımı al ve Ebû Kubeys Dağı’na çık. Ellerini açarak şöyle niyazda bulun: “Yâ Rabbî! Fudayl bana vasiyetinde dedi ki: Ben hayatta iken bu iki emânete gücümün yettiği kadar baktım. Ama ben ölüp de kabre girdikten sonra bu emânetleri sana iâde ettim.”
Fudayl bin İyâd hazretleri vefât edip defin işleri tamamlandıktan sonra, hanımı vasiyeti yerine getirmek üzere bildirilen yere kızlarını götürdü ve bildirdiği gibi duâ edip çok ağladı. Bu sırada Yemen Hükümdârı, yanında iki delikanlı oğlu ile beraber oradan geçiyordu. Hanımların ağlayıp sızladıklarını görünce, yanlarına gidip;

Yemen’e gittiler...
-Bu hal nedir! diye sordu. Hanım hâdiseyi anlatınca, Yemen Hükümdârı dedi ki:
-Bu kızları, her biri için bin altın mehir ile oğullarıma nikâhlamak istiyorum?
Fudayl bin İyâd’ın hanımı;
-Râzıyım, dedi. Kızların ve oğulların da rızâsı alındı. Hep berâber Yemen’e gittiler. İleri gelenler toplandı ve nikâhları kıyıldı, düğün yapıldı. Böylece, mübareğin bir kerameti de vefatından sonra açığa çıkmış oldu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:25:29
Hanım velîlerden Seyyidet Nefîse

15 Şubat 2006 Çarşamba
Dünyâya düşkün olmaması, haramlardan çok sakınması, kerem ve cömertliği ile meşhûr hanım velîlerden. İsmi, Nefîse binti Hasan olup, hazret-i Ali’nin dördüncü göbekte torunudur. “Tâhire” ve “Kerîmet-üt-dâreyn” lakabları vardır. 762 (H.145) senesinde Mekke-i mükerremede doğdu. Annesi, Lübâne binti Abdullah bin Abbâs bin Abdülmuttalib’dir. 823 (H.208)’de Kâhire’de vefât etti...

Mısır için büyük nimet
İslâm âlimleri, Seyyidet Nefîse hazretlerinin; zamânından günümüze kadar Mısır’da bulunanlar ve bütün müminler için bereket olduğunu buyurmuşlardır. Kendini, günahı çok ve duâ etmeğe yüzü yok bilerek, “Hastam iyi olursa veya şu işim hâsıl olursa, sevâbı Seyyidet Nefîse hazretlerine olmak üzere, Allah rızâsı için üç Yâsîn okumak veya bir koyun kesmek nezrim, adağım olsun” deyince, bu dileğin kabûl olduğu çok tecrübe edilmiştir. Burada, Allahü teâlânın rızâsı için Kur’ân-ı kerîm okunup veya koyun kesip, sevâbı hazret-i Seyyidet Nefîse’ye bağışlanmakta, onun şefâati ile, Allahü teâlâ hastaya şifâ vermekte, kazâyı, belâyı gidermekte, duâyı kabûl etmektedir.
İmâm-ı Şâfiî ve devrindeki başka âlimler, onun ilminden istifâde ederlerdi...
Evinin önünde, kendisi için bir kabir kazmıştı. Kabre iner, orada namaz kılardı. Bu yerde altı bin hatim okumuştu. Vefâtı yaklaştığı sırada oruçlu idi. Hastalığı ağırlaşınca kendisine, orucunu bozabileceklerini söylediklerinde, onlara;
-Siz ne diyorsunuz? Ben otuz senedir oruçlu olarak vefât etmem için duâ ediyorum, buyurdu.
En’âm sûresini okumaya başladı. “Düşünen ve hakkı kabûl edenlere, Rableri katında Cennet vardır.” (En’âm sûresi:127) meâlindeki âyet-i kerîmeye gelince vefât etti...

Tasarrufu en fazla olan...
Kocası cenâzesini Medîne’ye götürmek istedi ise de, halk çok ısrâr edip onu vazgeçirmeye çalıştı. Nitekim rüyâda Peygamber efendimizi görüp, kendisine; “Mısırlıları kırma. Nefîse’nin bereketi ile oranın halkına rahmet iner” buyurunca, cenâzeyi nakletmekten vazgeçti...
Cenâzesi çok kalabalık oldu. Şehirli-köylü, büyük-küçük toplanıp ağladılar ve kendi eliyle kazdığı kabrine defnettiler. Derb-üs-Sibâ denilen yerde medfundur. Kabri üzerinde bir nûr ve heybet vardır. Her taraftan ziyâretine gelinir.
İmâm-ı Şa’rânî hazretleri, “Ehl-i beyt içinde tasarrufu en fazla olanı, Seyyidet Nefîse’dir” buyurmuştur.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:27:42
Gavs-ül-a’zam Abdülkâdir-i Geylânî

16 Şubat 2006 Perşembe
Abdülkâdir-i Geylânî, evliyânın büyüklerindendir. İran’ın Geylân şehrinde 1078 (H.471)’de doğdu. Hem seyyid, hem şerîftir. (Hazret-i Hüseyin’in evladına seyyid, hazret-i Hasan’ınkine şerîf denir.) Gavs-ül-a’zam Abdülkâdir Geylânî hazretleri 1166 (H.561)’da Bağdad’da vefât etti. Türbesi Bağdad’dadır. Ziyâret edilmekde, feyz ve bereketlerine kavuşulmaktadır...
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki:
-Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!

“Allahümme refîk’al a’lâ”
Yine buyurdu ki: “Aleyküm-üs-selam ve rahmetullahi ve berekâtühü. Allahü teâlâ beni ve sizi magfiret etsin! Allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin!”
Bir gün bir gece hep böyle buyurdular.
Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır:
-Gavs-ül-a’zam, o esnâda, ellerini kaldırıp, uzattı ve; “... Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz!” buyurdu.
Vefât ederken iki defâ; “Allahümme refîk’al a’lâ” deyip; “Size geliyorum, size geliyorum” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken; “Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim” buyurdu.
Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr;
-Babacığım, bedenin acı duyuyor mu? diye arz edince;
-Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teâlâ iledir, buyurdu.
Oğlu Şeyh Abdülazîz;
-Hastalığınız nasıldır? diye sorunca;
-Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümm-ül-kitab O’ndadır, O’na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur, buyurdu.

Kıyâmete kadar...
Daha sonra; “Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allahü teâlâ, her ayıp ve kusurdan münezzehtir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah!” Sonra da; “Allah, Allah, Allah...” deyip sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek rûhunu teslim eyledi.
Kıyâmete kadar, her velîye feyzler Abdülkâdir-i Geylânî vasıtasıyla geleceği için kendisine “Gavs-ül-a’zam; En büyük Gavs” denildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:28:21
Fakirlerin sığınağı Nizâmeddîn Evliyâ

17 Şubat 2006 Cuma
Nizâmeddîn Evliyâ, 1238 (H.633) senesinde Bedâyun’da doğdu. 1325 (H.725) senesinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. Doğar doğmaz Kelime-i şehâdet söylediği bildirilen babası Seyyid Ahmed Buhârî, doğuştan keramet ehli idi. Aynı şekilde, annesi Bibi Züleyha Hâtun, dindar bir hanımdı. Zamânını dâimâ duâ ve ibâdetle geçirirdi. Duâsının kabûl olduğu meşhûrdur...

Yedi sultan gördü!..
Nizâmeddîn Evliyâ’nın baba tarafından dedesi Hâce Seyyid Ali Buhârî ile, anne tarafından Hâce Arab Buhârî kardeş çocuklarıydı. Her ikisi de, Hindistan’a Buhârâ’dan Sultan et-Tamîs zamânında hicret etmişler, Lâhor’da kısa bir müddet eğleştikten sonra, dâimî olarak yerleştikleri Bedâyun’a gelmişlerdi. Birçok büyük ulemâ ve evliyâ, dâimî olarak bu şehre yerleşmişlerdi...
Uzun bir ömür yaşayan Nizâmeddîn Evliyâ, yükselen ve düşen yedi Dehli sultânı gördü. Bu sultânlardan bâzıları, onun bağlılarından idi. Bâzısı ise, zâlimdiler. Bunlar, Nizâmeddîn Evliyâ’nın misâfirperverliğini, cömertliğini ve şöhretini kıskanırlardı. Bu mübarek zat, kendisine bağlı ve sevenler dâhil, hiçbir sultânı ziyâret için saraya gitmemiş ve sultânları da dergâhına kabûl etmemiştir.

“İnsanların cefâsına katlan”
1325 (H.725) senesinde vefâtından az önce, husûsî çantasından talebelerine çeşitli hediyeler dağıttı ve hakîkati anlatmak için Hindistan’ın bütün köşelerine gitmelerini emretti. Altı yüz seneden beri Çeştiyye yolunun büyüklerinden gelip, hocası tarafından kendisine verilen mukaddes emânetleri, Dehlili Hâce Nasîreddîn Mahmûd Çirağ’a vererek; “Dehli’de otur ve insanların cefâsına katlan” buyurdu.
Bundan sonra, sabah namazını kıldılar. Güneş ufuktan yükselirken, bu büyük velî ve mânâ güneşi, Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Duyanlar hüzne boğuldu
Ömrü boyunca yanında bulunan talebeleri, halîfeleri, arkadaşları, sayıları yüz binlere varan bağlıları ve altmış sene onun emsâlsiz misâfirperverliğini görmüş binlerce fakir halk, kedere boğuldu. Mültanlı Hâce Behâeddîn Zekeriyyâ Sühreverdî’nin torunu Şeyh Ebü’l-Fettah Rükneddîn, onun cenâze hizmetlerini görmekle şereflendi. Sultan Muhammed Tuğlak, Nizâmeddîn Evliyâ’nın mezarı üzerine büyük bir türbe inşâ ettirdi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:29:03
Panayırda bir hatip Kuss bin Saide

20 Şubat 2006 Pazartesi
Arapların büyük hatiplerinden ve yaşı bir asrı geçmiş olan bir kimse vardı... Adı, Kuss bin Saide idi... Bu zat bir gün Suk-ı Ukaz denilen yerde, imanından aldığı güçle insanlara hitap ederek, onlara imanın hakikatlerinden bir demet sunuyordu...
Kuss bin Saide, gökten, yerden, denizlerden, yıldızlardan bahsediyor, arkasından ölüm gerçeğine dikkati çekiyor ve bütün bunların boşu boşuna olmadığını, merakla etrafında toplananlara anlatıyordu...

“Risalet Güneşi”nin parıltısı...
Kuss bin Saide, sanki Kur’ânın hakikatlerini etrafına vaaz etmekteydi. Söylediklerinin teki bile İlahî mesajlara ters düşmemekte olup, adeta yakın gelecekte ortaya çıkacak “Risalet Güneşi”nin parıltısından bir demet sunuyordu etrafa. Söyledikleriyle imansızlığın kararttığı ortalığı aydınlatmaya çalışmaktaydı sanki.
Kuss bin Saide, beliğ ifadelerinin bir yerinde, yakında gelecek Allah’ın peygamberini de müjdeliyor, gölgesinin başlarının üzerinde olduğunu söylüyordu. Şüphesiz, eğer bu zat, gönderilecek olan peygamberin o anda kendisini dinleyenler arasında olacağını bilseydi, durum daha başka bir hal alırdı. Kuss, o zaman hayatının en huzurlu gününü yaşamış olurdu. O zaman İslâmla ilk müşerref olanların içinde onun da ismi zikredilirdi. Ancak Kuss bin Saide, bu hitabesiyle İslâm tarihinin ibretli sahifeleri arasında yerini almıştı. Allah’ın yüce Resûlü, daha sonra bu zat için, “Ümit ederim ki, Cenâb-ı Hak, Kıyâmet gününde Kuss bin Saide’yi ayrı bir ümmet olarak haşreder” ifadelerini kullanarak, onun küçümsenmesi mümkün olmayan derecesini nazarlara vermiştir

“Ben de öleceğim!”
Kus bin Sâide’nin, Mekke-i mükerremede kurulan Ukaz Panayırındaki meşhûr konuşmasının bir kısmı şöyledir:
“Her şey fânîdir (geçicidir)/ Bâki (devamlı olan) ancak Allahü teâlâdır/ Birdir, ortağı ve benzeri yoktur/ İbâdet edilecek ancak O’dur/ Evvel gelip geçenlerde bize ibret alacak şey çoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Kesin olarak inandım ki, herkese olan bana da olacaktır. (Ben de öleceğim)...”
İşte bu şiirini söyledikten kısa bir zaman sonra da vefat etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:30:39
Muslihuddîn Mûsâ “Merkez Efendi”

21 Şubat 2006 Salı
Muslihuddîn Mûsâ Efendi, küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsîlini bitirdi. Çevresinde sayılan bir âlim oldu. İlimdeki yüksekliğini, zamânının âlimleri tasdîk ettiler. Nitekim, Şeyhulislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı... Tahsil ettiği muhtelif ilimler arasında tıp ilmini dahi merak ederek kendi zamanındaki gelişme nispetinde tıbbi tedavi ilimleri hakkında bilgi sahibi olmuştur. Kendine has metotla, 41 çeşit baharattan “Mesir macunu” adını verdiği bir terkip yaparak hastaları tedavi etmiştir...

Bir gördü pir gördü!..
Muslihuddîn Mûsâ Efendi, bir gün, Sünbül Sinân hazretlerinin şöhretini işitti. Onu bir gördü pir gördü... O günden sonra her gün Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip, ondan ders almağa başladı. Sünbül Efendinin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri bereketiyle mânevî dereceleri kat etti. Ona “Merkez Efendi” ismini de hocası Sünbül Sinân hazretleri verdi. Çok sevdiği kızı Rahime Hâtun’u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’yle evlendirdi.
Merkez Efendinin ömrü, hep ibâdet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet îtikâdını yaymakla, hayır ve hasenât yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himâye etmekle geçti. Merkez Efendi, ibadet hususunda çok titizdi. Namazlarını cemaatle kılmaya azami gayret sarfederdi. Hep “Namazlarınızı cemaatle kılmaya gayret edin” buyururdu.
Bu Allah adamı, 1551 (H.959) senesi Rebî’ul-âhir ayının on yedisine rastlayan perşembe günü, talebelerine son vasiyetini yaptıktan sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti... Cenâzesini Şeyhulislâm Ebüssü’ûd Efendi yıkadı. Cumâ günü Fâtih Câmii’nde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebüssü’ûd Efendi cenâze namazını kıldırdı ve;
-Dünyâda bu kimseyi riyâsız olarak görmüştük, buyurdu. Sonra, kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmağa başlandı.

Şefâatine kavuşmak aşkıyla...
Herkes, bu âlim ve velîye hizmet edip, âhirette şefâatine kavuşmak aşkıyla tabutu taşımak için birbirleriyle yarışıyordu. Öyle ki, bazen kalabalıktan sıkışan, güç durumlara düşenler bile oluyordu. Kalabalığın çok olması sebebiyle, uzun bir sürede, Topkapı surlarının dışında Kânûnî Sultan Süleymân Hân’ın vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkedeki kabrine Ebüssü’ûd Efendinin bizzat kendi eliyle defnedildi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:31:20
Üsküdar’ın kandili Abdülfettâh-ı Bağdâdî

22 Şubat 2006 Çarşamba
Abdülfettâh-ı Bağdâdî Akrî hazretleri, hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin emriyle Bağdâd’dan İstanbul’a gelip senelerce insanlara hak yolu anlattı... 1865 senesinde vefât etti. Kabr-i şerîfi Üsküdar’da Eski Vâlide Câmii’nden Karacaahmed Mezarlığına çıkan yol ile Selimiye-Bağlarbaşı Caddesinin kesiştiği köşedeki Şeyhülislâm Arif Hikmet Beyin kabristanındadır...
Din ilimlerinde kendisini yetiştiren Abdülfettâh Efendi, asrının en büyük âlimi, İslâm bilgilerinin mütehassısı Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine talebe oldu...

Çok sabırlı idi...
Abdülfettâh Efendi, dertlere, sıkıntılara, meşakkatlere çok dayanıklı idi. Gelen sıkıntıları gülerek karşılar, verenin Allahü teâlâ olduğunu düşünerek sevinirdi. Hattâ, dert ve belâ gelmediği zaman; “Rabbimin husûsî ihsânına kavuşamadım” diye üzülürdü.
Mevlânâ Hâlid hazretleri, Hak âşıklarının yanan rûhlarını serinletmek için Abdülfettâh-ı Bağdâdî’yi İstanbul’a gönderdi. O mübarek de, İstanbul’un Üsküdar semtinde Karacaahmed Kabristanı ile Bağlarbaşı arasında, Nuhkuyusu mevkiindeki dergâha yerleşti. Bunu işitenler yanına akın ettiler. Kısa zamanda, devlet erkânından vezîrler, komutanlar, paşalar, âlimler, velîler onun talebesi olmak için etrâfını doldurdular. Herkes, kapasitesi oranında ondan istifade etti...

Herkesle vedâlaştı...
Abdülfettâh-ı Bağdâdî Akrî hazretleri, ömrünün son senelerinde, Allahü teâlâya ve kendisinden otuz dokuz sene önce vefât eden mübârek hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye kavuşmak arzusu ile yanmaya başladı. 1865 senesinde talebeleri ve tanıdıkları ile helâlleşti, vedâlaştı. Vasiyetini bildirdi. Son sözleri “Bana Kur’ân-ı kerîmden okuyun” oldu. Muharrem’in on dokuzunda Cumâ günü talebelerinin başında okudukları Yasin-i şerîfi dinleyerek son nefesini verdi...

Âlimler bildirdiler ki...
Bütün âlimler ve velîler sözbirliği ile bildirdiler ki, (Eyüp’te medfûn bulunan Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî ve diğer Eshâb-ı kirâm hâriç) İstanbul’un en yüksek üç velîsinden biri Abdülfettâh-ı Akrî hazretleridir. Diğer ikisi ise; Edirnekapı-Eyüp arasındaki Murâd-ı Münzâvî ile Zeyrek’teki Mehmed Emîn Tokâdî’dir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:32:57
Hüccetül İslam” İmâm-ı Gazâlî

23 Şubat 2006 Perşembe
Çocukluğundan îtibâren ilim tahsîl eden Muhammed Gazâlî, fıkıh ilminin bir kısmını kendi memleketinde okudu. Bir müddet sonra Cürcân’a giderek İmâm Ebû Nasr İsmâilî’den ders aldı. Üç sene kadar Cürcân’da ilim öğrendi. Sonra tekrar memleketi olanTûs’a dönmek üzere yola çıktı. Memleketinde bulunduğu üç sene içinde âlim zâtların derslerine ve ilim meclislerine devâm etti. Üç yüz binden fazla hadis-i şerifi ravileriyle ezbere bilen İmam-ı Gazali hazretleri “Hüccetül-İslam” adıyla meşhurdur.

Nişâbûr’dan Bağdâd’a...
Zaman zaman büyük velî Ebû Ali Fârmedî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Daha sonra zamânının büyük ilim ve kültür merkezi olan Nişâbur’a gitti. Nişâbûr’da tahsîlini tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hâmisi olan Selçuklu vezîri üstün devlet adamı Nizâm-ül-Mülk’ün dâveti üzerine Bağdâd’a gitti.
Bu sırada otuz dört yaşında bulunan İmâm-ı Gazâlî’nin İslâmiyete yaptığı büyük hizmetleri gören Selçukluların büyük vezîri Nizâm-ül-Mülk, onu Nizâmiye Medresesi (Üniversite)’nin Başmüderrisliğine, şimdiki tâbiriyle Rektörlüğüne tâyin etti. Bu medresenin başına geçen İmâm-ı Gazâlî hazretleri, üç yüz seçkin talebeye, lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti.
Müctehid idi. İctihâdı, Şâfi’î mezhebine uygun oldu. O kadar çok kitâb yazdı ki, ömrüne bölününce, bir güne onsekiz sahîfe düşmekdedir. Hacca gidip gelince, Şâm’da profesörlük yaptı. Sonra Nişâpûr’da profesörlüğü zorla kabûl etti. Kitâbları çok kıymetlidir.

Kefenini giydi ve...
Ömrünü İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek ve öğretmekle geçiren İmâm-ı Gazâlî hazretleri 1111 (H.505) senesi Cemazil-evvel ayının 14. Pazartesi günü, büyük kısmını zikir, tâat ve Kur’ân-ı kerîm okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde, abdest tâzeleyip namazını kıldı, sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu:
“Ey benim Rabbim, mâlikim! Emrin başım gözüm üzere olsun” dedi. Odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine orada bulunanlardan üç kişi içeri girdiklerinde, İmâm-ı Gazâlî hazretleri kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, rûhunu teslim ettiğini gördüler...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:58:05
Büyük Hak âşığı Hallâc-ı Mensûr

24 Şubat 2006 Cuma
Hallâc-ı Mensûr, Sofiyye-i aliyye denilen büyük velîlerdendir. Asıl adı Hüseyin bin Mensûr’dur. 858 yılında İran’ın Beyzâ şehrinde doğduğu rivâyet edilmektedir. Sekr halinde iken (kendinden geçme) gördüklerini dine aykırı kelimelerle söylediği için 919 yılında şehîd edildi...
Alî Râmitenî hazretleri, (Hüseyin Mensûr zamânında, hâce Abdülhâlık-ı Goncdevânî’nin oğullarından biri bulunsaydı, Mensûr idâm edilmezdi.) Hâcenin manevî oğullarından biri bulunsaydı, Hüseyin Mensûru terbiye ederek, o makâmdan geçirirdi, buyurmuştur.

“Üzülme, işini hallederiz”
Hüseyin bin Mensûr’a “Hallâc” denilmesine bir kerameti sebeb olmuştur. Bir gün o, bir dostu olan bir hallâcın (pamuk işiyle uğraşan) dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun aracı olmasını ricâ etti. Fakat hallâcın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde;
-Ey Hüseyin, gördün mü başımıza gelenleri. Senin için bugün kendi işimden oldum, diye söylendi.
Hüseyin bin Mensûr onun endişeli hâline bakarak tatlı tatlı gülümsedi ve;
-Üzülme, sen bizim işimizi hallettin biz de senin işini hallederiz, dedikten sonra parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz işlenmemiş olan pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı.
Hallâcın gözleri fal taşı gibi açılmış şaşkınlıktan sanki ayakta donmuş kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bu târihten sonra da Hüseyin, “Hallâc-ı Mensûr” diye anıldı...
Hallâc-ı Mansûr şehit edilmeden önce halk taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hattâ tebessüm ediyordu. Bir dostu, taş yerine gül attı. O zaman Mansûr hazretleri inledi. Sebebi sorulduğunda;
-Taş atanlar beni yakînen tanımayanlardır. Tabiîdir ki halden anlamazlar. Halden anlayanların bir gülü bile beni incitti, cevâbını verdi.

“Sen bu kullarını affet!”
Bu arada kendisinden nasîhat istemek için gelen hizmetçisine;
-Nefsini, yapması gereken bir şeyle, ibâdetle meşgul et! Yoksa o seni yapılmaması gereken bir şeyle, haramlarla meşgul eder, buyurdu.
Kendisine idam cezası verenler için;
“Allah’ım, bana senin için bu cezayı verenlere rahmet et! Bunu, dinin emrini yerine getirmek için yapıyorlar! Sen bu kullarını affet!” diye dua etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:58:37
İngiliz devlet adamı Winston Churchill

27 Şubat 2006 Pazartesi
Winston Churchill, meşhur İngiliz başbakanlarındandır. Oxfordshire’da, 30 Kasım 1874’te, Lord Randolph Churchill’in oğlu olarak dünyaya geldi. 1895’te Kraliyet Harb Okulunu bitirdi ve orduya girdi... 1911’de Bahriye Nazırı olan Churchill’in, başarılı siyasi kariyeri, 1916 Çanakkale Savaşından sonra düşüşe geçti. Sadece donanmayla Çanakkale Boğazının geçilebileceği, ardında rahatça İstanbul’a ulaşılabileceği konusundaki ısrarcı tavrı, Türklerin umulandan çok daha başarılı bir savunma yapması; müttefik ordusunun tarihi yenilgisine yol açtı.

Mağlubiyetin mimarı!..
Bu başarısızlığın mimarı olarak nitelendirilen Churchill, İngiliz halkı karşında çok zor bir durumda kaldı ve muhaliflerinin de zorlamasıyla görevinden ayrıldı...
1939’da bir kez daha Bahriye Nazırlığına ve 1940’ta Chamberlain’ın yerine Başbakanlığa getirildi. İkinci Dünya Savaşında izlediği savaş politikası ve Roosevelt ile kurduğu iyi ilişkiler onu İngiliz tarihinin en önemli devlet adamları arasına soktu. Gene bu dönemde Müttefik Devletlerin Balkanlar’a kaydırmağa çalıştığı strateji konusunda Ruslarla çalıştı. Ancak SSCB’nin burada hakim duruma geçmesinden de çekiniyordu. Bu yüzden savaşın başından itibaren stratejik önemi büyük olan Türkiye’yi savaşa sokmağa çalıştı. Kahire ve Adana’da Türk yöneticileriyle bu konuda yaptığı görüşmelerde, Türkiye’nin istediği askerî yardımı vermeğe de yanaşmadı. Savaş sonrası Avrupa ülkelerinin birleşmesini sağlayan Kuzey Atlantik Paktı, Avrupa Konseyi gibi kurumların oluşması için büyük çaba gösterdi. 1951 seçimlerinde tekrar iktidara geldi. 1955’te siyasetten çekildi...

Nobel Ödülü kazandı
Son yıllarını daha çok yazarak ve resim yaparak geçiren Churchill, 1953 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. 1963’te Amerikan Devleti, kendisine onursal vatandaşlık verdi. 1965 yılında, 90 yaşında öldü ve Blenheim Palace’a gömüldü.
Churchill’in son sözleri şunlar oldu:
“Her şeyden öyle sıkıldım ki...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:59:26
“Müceddîd-i elf-i sânî” İmâm-ı Rabbânî

28 Şubat 2006 Salı
İmâm-ı Rabbânî hazretleri; insanların îtikâd, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslâm âlimlerinin yirmi üçüncüsüdür. 1563 (H.971) senesinde Hindistan’ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu. İmâm-ı Rabbânî ismiyle tanınmıştır.

2’nci bin yılın yenileyicisi
İmâm-ı Rabbânî, “Rabbânî âlim” demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kâmil, olgun âlim demektir.
Hicrî ikinci bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı “Müceddîd-i elf-i sânî”, ahkâm-ı İslâmiye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, “Sıla” ismi verilmiştir. Hazret-i Ömer’in soyundan olduğu için ,”Fârûkî” nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, “Serhendî” denilmiştir...
Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendî’dir.
Vefât ettiği safer ayının yirmi dokuzuncu salı günü, gece kendine hizmet eden hizmetçilerine;
-Çok zahmet çektiniz, bu sizin son zahmetinizdir, buyurdu. Gecenin sonunda:
-Bu gece de bitti, sabah oldu, buyurdu. O günün işrâk zamânında;
-İdrar sıkıştırdı, bir leğen getirin, buyurdu. Getirdiler, fakat içinde kum yoktu.
-İçinde kum olmazsa sıçrayabilir, buyurdu. O ömrünün son anında bile en ince hususlara dikkat ediyordu.
-Beni de yatağıma yatırın, buyurdu. Dediği gibi yaptılar. Kendilerine biraz sonra, vefât edeceksin, abdest almağa vakit bulamayacaksın ilhâmı gelince, abdestini bozmak istemedi ve abdestli olarak rûhunu teslim etmek istedi.

“Hâl-i şerîfiniz nasıldır?”
Sedirin üzerine yatınca, sünnet üzere sağ elini sağ yanağının altına koyup, zikirle meşgûl oldu. Büyük oğlu Muhammed Saîd, babasının sık sık nefes aldığını görünce;
-Hâl-i şerîfiniz nasıldır babacığım? diye sorunca;
-İyiyim ve kıldığım o iki rekat namaz kâfidir, buyurdu...
Bundan sonra bir daha konuşmadı. Yalnız Allahü teâlânın ismini söyledi ve biraz sonra da vefât etti. Peygamberlerin son sözleri namaz olmuştur. Bu hususta da peygamberlerin Serverine tâbi oldu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 22:59:50
Kanaatkâr tüccar Sırrî-yi Sekatî

01 Mart 2006 Çarşamba
Sırrî-yi Sekatî hazretleri, büyük ve meşhûr velîlerdendir. İsmi, Sırrî bin Muglis es-Sekatî, künyesi, “Ebü’l-Hasen”dir. Bağdât’ta doğdu. 865 (H.251)’de Ramazan-ı şerîf ayında orada vefât etti. Şûnizî Kabristanına defnedildi. Ma’rûf-i Kerhî hazretlerinden feyz aldı. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin dayısı ve hocasıdır. Bu mübarek zat, tasavvufta, verâ ve takvâda asrının bir tânesi idi...

Ticaretle uğraşırdı...
Bağdât’ta bir dükkânı vardı. Ticârette yüzde beşten fazla bir kâr almazdı. Bir defasında altmış altına bâdem aldı. Bâdem birden pahalılaştı. Tellâl, bâdemleri doksan altına satmak istedi. Sırrî-yi Sekatî hazretleri, “Ben âdetimi bozmam, ancak 63 altına satarım” dedi. Tellâl ise bunu kabûl etmeyip malları satmadı.
Bir gün Lübnan’dan biri gelip; “Falan zâtın size selâmı var” dedi. Sırrî-yi Sekatî hazretleri buyurdu ki: “O kişiye bizden selâm söyle. İnsanlardan uzaklaşıp dağ başında oturması, yalnız ibâdetle meşgûl olması uygun değildir. Hak âşığı dediğin, çarşıda, pazarda alışverişle de meşgûl olur ve bu esnâda bir an olsun Allahü teâlâdan gâfil olmaz. İnsanlara hizmet etmesi de ibâdettir. Kişinin zarûrî ihtiyaçlarını karşılaması tevekkülüne mâni değildir...”
Ebü’l-Abbâs bin Mesrûk şöyle anlatır: “Sırrî-yi Sekatî’yi son hastalığında ziyârete gittik. Yanında uzun süre oturduk. Halbuki karnında bir sancı vardı. Yanından ayrılırken, “Bize duâ edin” dedik. Ellerini kaldırdı ve şöyle duâ etti:
“Yâ Rabbî! Bunlara hasta ziyâretinin nasıl olacağını öğret!”

“Yelpaze neylesin!..”
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri anlatır: “Dayım Sırrî-yi Sekatî hazretlerinden ziyâde ibâdet ehli kimse görmedim. Allahü teâlâdan hiçbir zaman gâfil olmadı. Yetmiş yıl, hiç kimse onun ayaklarını uzatıp yattığını, edebe uymayan bir hareketini görmedi. Gece gündüz Allahü teâlânın huzûrunda olduğunu düşünür ve her zaman edepli bir şekilde otururdu. Ancak ölüm hastalığında yatağa uzanabildi. Son anlarında onu ziyârete gittiğimde “Dayıcığım nasılsın?” diye sordum. O da, “Bendeki hastalıktan tabibe nasıl şikâyet edeyim? Zîra bana gelen, ondan geldi” dedi. Bunun üzerine yelpaze ile kendisini biraz serinletmek istedim. Bana, “Ciğerleri yanan birine yelpaze tesir eder mi?” buyurdu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:00:23
Mücâhid velî Ebû İshak Kâzerûnî

02 Mart 2006 Perşembe
Kâzerûnî hazretleri, Çin, Hindistan, İran ve Anadolu’da İslâmiyetin yayılmasında büyük hizmeti geçen âlim ve mücâhid velîdir. 963 (H.352) senesi Ramazân-ı şerîf ayında İran’da, Şîrâz civârındaki Kâzerûn kasabasında doğdu. 1034 (H. 426) senesinde Kâzerûn’da vefât etti. Kabri oradadır.
O devirde Kâzerûn ve civârı, putperest, ateşperest ve müşriklerle doluydu. Müslümanlar azınlıktaydılar. Onun irşâd faâliyetleri netîcesinde Kâzerûn ve etrâf memleketlerde îmân nûru parlayıp Müslümanlar çoğaldı.

“İlmihâlini iyi öğren!”
Kâzerûnî hazretleri, vefâtından önce oğluna şu vasiyette bulundu:
“... Kıymetli yavrum! Sana yaptığım bu vasiyete sıkı sarılıp onunla amel edesin. Böylece Allah yolunda muvaffak olup saîdlerden ve reşîdlerden olasın.
Sana birinci vasiyetim, din ilimlerini, ilmihâlini iyi öğrenip, bunu dâimâ artırmandır. Çünkü tarîkat ve hakîkat ehli olsun kim olursa olsun herkes bu ilme muhtaçtır. Tabii din bilgilerini Ehl-i sünnet âlimlerinden ve eserlerinden öğrenmek insanın derece ve kıymetini artırır.
Sevgili yavrum! Bid’at sâhiplerinin sohbetinden, onlarla bulunmaktan sakın. Onlarla oturup münâkaşa ve mücâdeleye girişme. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîminde bunu yasaklamıştır. Resûlullah efendimiz de; (Bir kimse haklı bile olsa, dinde münâkaşa ve husûmeti terk etmedikçe îmânın hakîkatine eremez) buyurdu.
Sevgili yavrum! Bir de şu fazîletli ibâdete devâm etmeni vasiyet ederim. Bunu, sevgili Peygamberimize Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde emir buyurdu. O ibâdet, gece namazı kılmaktır. Bunu sakın ihmâl etme. Cenâb-ı Hak gece namazı kılanlara târif edilmez ihsân ve nîmetlerini vaat ediyor.

“Sana son vasiyetimdir!”
Son vasiyetim ise şudur: Dostlara hizmeti canına minnet bil. Çünkü hizmet, peygamberlerin sünnetidir. Hizmet et, fakat kendine hizmet ettirme. Çünkü Peygamber efendimiz; (Bir kavmin, topluluğun efendisi, o topluluğa hizmet edendir) buyurmuştur. Yine; “Müminlere hizmet edenlere hesap yoktur, azap da yoktur” buyurdular.
Bu vasiyetlerimi yerine getir. Muvaffakiyet, Allahü teâlâdandır. Yâ Rabbî! Bize hizmetinin edeplerini, evliyâna, dostlarına ve takvâ sâhiplerine hizmet etmenin edeplerini öğret. Bizi bunlar ile rızıklandır. Yâ Erhamerrâhimîn!..”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:00:45
Arapların meşhur şairi Ümeyye bin Ebî Salt

03 Mart 2006 Cuma
Ümeyye bin Ebî Salt, bir gün Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna geldi. Göklerin ve yerlerin nasıl yaratıldığını, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hâllerini bildiren ve Muhammed aleyhisselâmın methiyle biten bir kasîde söyledi. Resûlullah ona Tâhâ sûresini okudu. Ümeyye dinleyince, “bu insan sözü değildir” dedi. Fekat, “benim kardeşlerim vardır, onlar ile meşveret yapmadan bir iş yapmam” dedi. Resûlullah efendimiz “sana yazık olur, îmân et Müslümân ol, doğru yola gir” buyurdu. “Çok çabuk gelirim” diyerek devesine bindi ve süratle Şâm’a gitti...

“Yazıklar olsun!..”
Ümeyye bin Ebî Salt, yolda bir kiliseye uğradı. Orada râhibler vardı. Hâlini onlara anlattı. Râhiblerden biri, Ümeyye’ye dedi ki:
-Sana yazıklar olsun. Hemen geri dön ve Ona îmân et! O âlemlerin Rabbinin Resûlüdür. Son Peygamberdir, dedi.
Ümeyye bin Ebî Salt geri dönüp, Hicâz’a ulaştı. O sırada Bedr Gazâsı yapılmış ve Kureyş kabîlesinin ileri gelenleri ölmüştü. Ümeyye bunu öğrenince; “eğer O Peygamber olsaydı, kendi kavminin ileri gelenlerini öldürtmezdi” diyerek fikir yürüttü. Oradan ayrılıp Tâif’e gitti. Uzun zemân orada kaldı...
Bir gün uyumuştu. Kız kardeşi de yanında idi. Rüyâsında evin damının yarılıp iki beyâz kuşun içeri girdiğini gördü. Kuşlardan biri karnının üzerine konup kaftânını açtı. Diğeri “öleceğini işitmiştir” dedi. Öteki ise “hâyır, henüz ömrü var” diyerek kaftânını üzerine örttü. Sonra evin damından çıkıp, gittiler... Kız kardeşi Ümeyye’yi uyandırdı. Rüyâsını anlatıp, “bana bir haber getirmişler. Fakat bana söylenmesine müsâade edilmemiş” dedi...

“Sana ne oldu?!.”
Ümeyye bin Ebî Salt, kuşların dilini bilirdi. Bir gün şarâb içiyorlardı. Oradan geçen bir karga ses çıkardı. Ümeyye’nin rengi değişti. “Sana ne oldu” dediler. “Eğer şu karganın garîb sözü doğru ise, şarâb sırası bana gelmeden ben ölürüm” dedi. Onun söylediklerinin doğru çıkmaması için şarâb sırasında acele davrandılar. Sıra Ümeyye’nin yanındaki kimseye geldiği sırada, Ümeyye yere düştü. Kaftânını üzerine örttüler. Bir müddet sonra bakdılar ki ölmüş!
Ne diyelim, İslam büyükleri; “İyiliğe elverişli olmayan kimse/Fâidelenemez Peygamberi de görse” buyurmuyorlar mı?.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:01:18
Rüya tabiri denince İbn-i Sirin

06 Mart 2006 Pazartesi
Büyük âlim İbn-i Sirin hazretlerinin annesi (Safiye Hatun), Hazret-i Ebûbekir’in azatlı kölesi, ablası (Hafsa Radıyallahü anha) ise sayılı muhaddislerden biridir. O da genç yaşlarda ilme sevdalanır ve Hazret-i Âişe, Zeyd bin Sabit, Hasen bin Ali, Ebu Hureyre, Abdullah bin Abbas, Cündeb bin Abdullah, Samira bin Cündeb, İmran bin Husayn, Huzeyfe bin el Yemani, Ebû Said-i Hudri ve Ebû’d-Derdâ’nın (aleyhimürrıdvan) sohbetlerinde yetişir. Özellikle Enes bin Malik’ten (Radıyallahü anh) çok istifade eder...

O “Hadis İmamı”dır...
İbn-i Sirin hazretleri, hadis ilminde isnada çok ehemmiyet verir. O yıllarda talebeleri bu titizliğin lüzumunu kavrayamazlar, ancak ortalık karışınca hocalarının hassasiyetini anlarlar. İbn-i Sirin âyet-i kerimelerin hangi hadise üzerine inzal olduğunu araştırır ve talebelerine sadece Sahabe-i kiramın yaptığı tefsirleri aktarırdı. Kendisi müctehid olmasına rağmen bütün fıkhi meseleleri sahabelere danışırdı. İşte bu yüzden talebelerinin arasından Şâb’i ve Malik bin Dinar gibi zirveler yetişir...
300.000 hadis-i şerif ezbeleyerek “Hadis İmamlığı” derecesine yükselen İbn-i Sirin hazretlerinin, rüya tabirinde de eşi benzeri yoktu. Bu konuda bir de kitap yazmıştı. Rüyayı “Hadis-i nefs”, “Tahvif-i şeytan” ve “Tebşir-i Rahman” olmak üzere üçe ayırmıştı...

“Alan da O, veren de O”
İbn-i Sirin hazretleri, evinde her cuma paluze (bir nevi tatlı) pişirtir hem çoluk çocuğuna hem gelene gidene yedirirdi. 41 çocuğu olmuştur, ancak Abdullah’tan gayrisi bebek iken ölür. 40 defa evladını da kendi elleriyle defneder ama bir kere bile “üf” demez. Dil ile “Alan da O (Allah Celle Celalüh) veren de O” demek kolaydır ama o bunu hal ile söyler...
Bu mübarek zat, ölüm hastalığında tamamen Allahü teâlâya müteveccih bulunuyordu. Vefatından biraz önce gelen ziyaretçilere şunu söylemişti:
“Şiddetli bir bela içindeyim. Acıkıyorum, yiyemiyorum. Susuyorum, kana kana içemiyorum. Uzun müddet uyuyorum, fakat biraz uyuklamaktaki zevki duyamıyorum...”
Kelime-i şehadeti söyleyerek çok güzel can verir. Hasan-ı Basri gibi bir zirveyle aynı kubbe altında yatmakla şereflenir..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:01:53
“Pasifist” siyasetçi! Mahatma Gandhi

07 Mart 2006 Salı
Hintli “pasifist” siyasetçi ve düşünce adamı Mahatma Gandhi, İngiliz sömürgeciliğine karşı Hint milli hareketinin, 1919-48 yılları arasındaki en önemli lideriydi. 1869’da Porbandar’da Vaşiya kastından bir ailenin oğlu olarak doğan Mohondas Karamçand Mahatma (Ulu Ruh) Gandhi, 1888-91 yılları arasında Londra’da hukuk öğrenimi gördükten sonra, iki yıl Bombay ve Rackot kentlerinde avukatlık yaptı. 1893-1914 yılları arasında Güney Afrika’da avukat olarak çalıştı. Burada ırkçı Apartheid rejiminin ırk ayrımı politikalarına maruz kalan Hintli göçmen işçilerin haklarının savunucusu durumuna yükseldi...

İdeolojisinin temelleri...
Gandhi’nin Güney Afrika’da geçirdiği yıllarda oluşturduğu ‘ideoloji’sinin temellerini, şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaşmacılık, çilecilik, Asya milliyetçiliği, Hinduizm akımının dinsel mistik ögeleri, inançlara saygı ve teknoloji karşıtlığı oluşturur. Tam 21 yıl sonra, 9 Ocak 1915’te ülkesi Hindistan’a dönen Gandhi’yi karşılamaya gelen onbinlerce Hintli, onun artık Hindistan için milli bir simge haline geldiğinin de bir kanıtıdır.

Bir suikastte öldürüldü
Hindistan’da olduğu yıllar boyunca İngiliz emperyalizmine karşı “pasif” ve “uzlaşmacı” bir çizgi izleyen Gandhi, gerçekleşen birçok yığınsal milli bağımsızlıkçı ve emekçi eylemlerinden doğan kurtuluş fikrini, olgun bir fikir olarak görmedi. Orta Doğu ürünlerini boykot, sivil itaatsizlik gibi eylemler gerçekleştiren Gandhi, ayaklanmaya ve ulusal kurtuluş için savaşa karşı oldu.
Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler için asker toplamak Gandhi’nin en büyük hatalarından biri olmuştur. 30 Ocak 1948’de radikal-milliyetçi bir Hintli tarafından gerçekleştirilen suikastte öldürülen Gandhi’nin son sözleri şunlar oldu:
“Ya yaşamayı seçecektim ya da ölümü...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:03:03
Bir gönül sultanı Sehl-i Tüsteri

08 Mart 2006 Çarşamba
Sehl bin Abdullah Tüsterî, evliyanın büyüklerindendir. 815 (H. 200) senesinde dünyaya geldi ve 896 (H. 283)’da Basra’da vefat etti. Sehl bin Abdullah, daha küçükken önce annesi sonra da babası vefât etti. Babası vefât edeceğinde Sehl’i dayısına emânet edip bakıp gözetmesini söyledi. Evliyâ bir zât olan Muhammed bin Süvâr, onu güzel bir şekilde terbiye edip yetiştirdi. Sehl bin Abdullah, sonra Horasan’ı terk edip Bağdâd’a geldi. Bir rivâyette Ma’rûf-i Kerhî hazretlerinin hizmetine girdi. Hacca gidince orada evliyânın büyüklerinden Zünnûn-i Mısrî hazretlerini gördü ve ona talebe olmakla şereflendi. Küçük yaştan îtibâren hârikulâde hallere kavuştu. Tasavvuf ehlinin büyüklerinden olup zamanın gönül sultanı, hakikatin deliliydi...

“Minbere kim çıksın?”
Ömrünün sonunda, Sehl bin Abdullah’ın el ve ayakları hareket etmez olmuştu. Namaz vakti gelince, el ve ayakları açılır, namaz bitince, eskisi gibi hareketsiz olurdu... Bir gün zikirden bahsederken; “Allahü teâlâyı hakkıyla zikreden, ölüyü diriltmeyi kast ederse, dirilir” dedi ve elini, önünde duran bir sakata sürdü, kötürüm kimse hemen iyileşip, ayağa kalktı...
Vefatı anında ziyaretine gelen bir talebesi:
-Efendim, sizden sonra minbere kim çıksın? diye sordu.
Sehl-i Tüsteri, gözlerini açıp, Şâdıdil adındaki bir mecusinin adını söyledi. Etrafındakiler;
-Şeyhin aklı gitmiş, bu kadar âlim varken, yerine bir mecusiyi geçiriyor, diye söylenirlerken, mübarek zat:
-Başımda gürültü etmeyin. Vaktim azdır. Gidin Şâdıdil’i çağırın gelsin, dedi. Şâdıdil’i getirdiler. Ona hitaben buyurdu ki:
-Ey Şâdıdil, beni iyi dinle! Üç gün sonra minbere çık ve Müslümanlara vaaz et. Bu sana vasiyetimdir!
Mübarek, bunları dedikten kısa bir zaman sonra da vefat etti...

“Zamanı gelmedi mi?”
Vefâtından üç gün geçince, ikindi namazından sonra, Şâdıdil minbere çıktı ve şöyle dedi:
-Ey Müslümanlar! Ey Sehl-i Tüsterî’nin talebeleri! Bana bir zamanlar şeyh efendi; “Ey Şâdıdil! Daha iman etme zamânın gelmedi mi?” demişti. İşte o dediği zaman geldi ve ben bugün o emri yerine getiriyorum...
Şâdıdil hemen orada Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Cemâat bunu görünce ve o sözleri duyunca Sehl-i Tüsteri’nin büyüklüğünü düşünerek gözyaşı döktüler...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:03:56
Hadîs ve fıkıh âlimi Abdullah ibni Mübârek

09 Mart 2006 Perşembe
Abdullah ibni Mübârek, Emevî halîfelerinden Hişâm bin Abdülmelik devrinde 736 (H.118) yılında Merv’de doğdu. 797 (H.181) senesi bir gazâ dönüşü, Bağdâd yakınlarındaki Hît adlı yerde vefât etti. Türk asıllıdır... İlk tahsîlini, Merv’de yapan Abdullah ibni Mübârek tahsîl için Bağdâd, Basra, Hicaz, Yemen, Mısır, Şam gibi ilim merkezlerine gitti. Bağdâd’da büyük âlimler ve evliyâ ile görüştü. Onların ders ve sohbetlerinden faydalandı...

İmâm-ı A’zam’ın talebesi
Abdullah ibni Mübârek, Hammâd bin Zeyd, Evzâî, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Mâlik bin Enes gibi âlimlerden hadîs-i şerîf okudu. Dört bin kişiden hadîs-i şerîf dinledi. Bunlardan yalnız birinden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden de büyük âlimler rivâyette bulundular. Hocalarının önde gelenleri arasında İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe rahmetullahi aleyh de vardı. Fıkıh ilmini ondan öğrendi. İmâm-ı A’zam vefât edince, İmâm-ı Mâlik’in derslerine devam etti ve ilimde yüksek bir dereceye ulaştı.
İlim tahsîlinden sonra tekrar Merv’e döndü. İlmi, edebi çok olup, az konuşmak âdeti idi. Geceleri ibâdet ile geçirirdi. Sözü senetti. Emânete pek riâyet ederdi. Şam’da birinden aldığı kalemi unutup veremeden Merv’e gelmişti. Kalemi sâhibine vermek için Merv’den tekrar Şam’a gitti...
Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem görüp sohbetlerinde bulunma şerefine kavuştukları için Eshâb-ı kirâmın üstünlüğünü anlatır ve;
“Hz. Muâviye’nin, Resûlullah’ın yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîz’den bin defâ üstündür” buyururdu...

“Başımı toprağa koy!”
Abdullah bin Mübârek vefâtı esnâsında, âzâdlı kölesi olan Nasr’a; “Başımı toprağa koy!” dedi. Nasr ağladı. “Niçin ağlıyorsun?” deyince; “Senin iki varlığını, servetini ve şimdi de yoksul olarak ölümünü görüp ağlıyorum” dedi.
İbn-i Mübârek; “Ağlama. Zîrâ ben, Allahü teâlâdan zenginler gibi yaşamamı ve yoksullar gibi ölmemi istedim. Sonra sen, bana şehâdeti telkîn et ve ben başka bir söz konuşmadıkça da onu terk etme” buyurdu.
Vefât ânında gözlerini açtı, güldü ve meâlen; “Amel edenler, bu ebedî nîmete kavuşmak için çalışsınlar” (Sâffât sûresi: 61) âyet-i kerîmesini okudu ve ruhunu teslim etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:04:46
“Sultân-ül-Âşıkîn” Hazreti Mevlânâ

10 Mart 2006 Cuma
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, büyük bir velî idi. Onun; Müslümanların haricindekileri de kendisine hayran bırakan merhameti, insan sevgisi, tevâzuu, gönül okşayıcılığı gibi üstün vasıfları, İslâm dîninin emrettiği güzel ahlâkından bâzı nümûnelerdir. Hazreti Mevlânâ’yı yalnız bir mütefekkir, şâir gibi düşünmek çok yanlıştır. O, tasavvuf deryâsına dalmış bir Hak âşığıdır. İlmi, teşbihleri, sözleri ve nasîhatleri bu deryâdan saçılan hikmet damlalarıdır.

“Şeb-i Arûs=düğün gecesi”
Mevlânâ ölüme, “Şeb-i Arûs=düğün gecesi” adını vermektedir. Onun için, tasavvuf ehline göre ölüm; bir felâket değildir. Tekrar Allah’a dönmek olduğundan, ancak bir sevinç vesîlesidir...
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin son hastalığında, yanına hocası Sadreddîn-i Konevî ve şehrin ileri gelen âlimleri geldiler. Ziyâret esnâsında Mevlânâ’ya;
-Allahü teâlâ âcil şifâlar versin. İnşâallah en kısa zamanda sıhhat bulursunuz? Zîrâ siz, âlemin rûhusunuz, âlem sizinle hayat bulur, dediler.
Mevlânâ hazretleri ise onlara;
-Bundan sonra cenâb-ı Hak, size şifâlar, sıhhat ve âfiyetler ihsân eylesin. Artık bizim işimiz bitmiştir. Rabbimle aramızda, kıldan yapılmış bir gömlek kaldı. Kısa zamanda o gömleği de çıkarıp nûru nûra ulaştırırlar. Artık bana duâ ediniz, buyurdu.
Dostları, talebeleri;
-Cenâze namazınızı kim kıldırsın? diye sordular. Ona da;
-Hocam Sadreddîn Konevî hazretleri kıldırsın, buyurdular.

“Artık gitmek zamânıdır”
Hüsâmeddîn Çelebi anlatır:
-Mevlânâ hazretlerinin son günüydü. Bir delikanlının, hocam Mevlânâ’nın bulunduğu yerde belirdiğini gördüm. Mevlânâ, kalkıp bu delikanlıyı karşılayarak, bana; “Döşeği kaldırın” buyurdu. Ben hayret ettim. Çünkü hocam hasta idi. O yiğidin yanına varıp; “Siz kimsiniz ki, hocam hasta yatağından kalkarak sizi karşıladı?” diye sordum. O da; “Ben Azrâil’im. Rabbimizin emrini yerine getirmek, Mevlânâ’yı öbür âleme dâvet etmek için geldim” dedi. Mevlânâ da; “Rabbimiz, beni kendi hazretine dâvet ediyor. Artık gitmek zamânıdır. Yâ Azrâil! Çabuk ol! Beni Rabbime çabuk kavuştur!” deyip Kelime-i şehâdet getirdi ve bu fânî hayâta gözlerini yumdu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:06:07
İlk şeyh-ul-islâm Molla Fenârî

14 Mart 2006 Salı
Molla Fenârî (Muhammed bin Hamza) zamanının en güçlü ve büyük âlimlerindendi. Faziletli, sağlam karakterli, yüksek ahlâklı üstün bir insandı. 1350 (H.751) senesinde Fener köyünde doğdu. Bu köyde doğması veya babasının fenercilik sanatıyla meşgûliyetinden dolayı “Fenârî” nisbetiyle meşhur oldu. Osmanlı Devletinin ilk şeyh-ul-islâmı ve büyük velîledendir...
Bu mübarek zat, uzun zaman Bursa’da kalan ve “Somuncu Baba” diye tanınan Hâmid-i Aksarâyî’den de ilim ve feyz aldı. Büyük bir velî ve yüksek âlimlerden olan Somuncu Baba, önceleri Bursa’da yaptırdığı fırında pişirdiği ekmekleri satarak geçinirdi. O sırada Molla Fenârî de Bursa’da kadılık yapıyordu. Somuncu Baba’nın ilimdeki ve velîlikteki üstünlüğünü bilenlerdendi...

Keşîş Dağı eteklerinde
Molla Fenârî hazretleri, 1431 (H.834) senesi Receb ayında Bursa’da vefât etti. Kabri, Bursa’da Keşîş Dağı eteklerinde, Maksem adı verilen semtte yaptırdığı mescidin yanındadır ve ziyâret edilmektedir...
Şemseddîn Fenârî’nin ömrünün sonlarına doğru gözlerine perde geldi. Göremez oldu. Bir süre sonra, bir gece rüyâsında Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz; “Tâhâ sûresini tefsîr eyle!” diye buyurunca; “Yüksek huzûrunuzda, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmeye gücüm olmadığı gibi, gözlerim de görmüyor” diye cevap vermişti. Peygamberlerin tabîbi olan Resûlullah efendimiz mübârek hırkasından bir parça pamuk çıkarıp, mübârek ağzında ıslattıktan sonra gözleri üzerine koydu. Molla Fenârî uyanınca, pamuğu gözlerinin üstünde buldu, kaldırınca, görmeye başladı. Allahü teâlâya hamd ve şükretti.

“Gözlerimin üzerine koyun!”
Vefat edeceği vakit, o rüyayı gördüğü gün sakladığı pamukları getirmelerini söyledi ve:
-Bunlar, Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizin, mübarek ağızlarıyla ıslatıp gözümün üstüne koydukları pamuklardır. Cenazemi kefenlemeden önce gözlerimin üzerine yine bu pamukları koyun, buyurdu ve Kelime-i şehâdet getirerek ruhunu teslim etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:06:53
Bir ilim deryâsı İbrâhîm Harbî

15 Mart 2006 Çarşamba
İbrâhîm Harbî hazretleri, aslen Merv’den olup, Bağdâd’da yerleşmiştir. Ahmed bin Hanbel’den fıkıh ilmini öğrendi. Ebû Nuaym, Fazl bin Dekkîn, Affân bin Müslim, Abdullah bin Sâlih, İclî Mûsâ bin İsmâil, Ebû Havdî, Ubeydullah bin Muhammed, Amr bin Merzûk, Ahmed bin Hanbel ve diğer âlimlerden hadîs-i şerîf işitip, rivâyet etmiştir.
Hadîs ilminde hâfız derecesinde olup, yüz bin hadîs-i şerîfi senetleriyle birlikte ezberlemiştir. Ayrıca lügat ve nahiv ilminde de âlim olup, edipliği ile meşhûrdur. Edebî ilimleri, Ebû Abbâs Sa’lebe’den öğrenmiştir. Vera, takva ve edebde, asrının seçkin âlimlerinden idi.

“Kalbimize yerleştirdi”
Zamanının âlimlerinden bir zât şöyle demiştir:
“Üç kimsenin benzerini görmedim. Biri, Ahmed bin Hanbel’dir ki, analar onun gibisini doğurmamıştır. Diğeri Beşîr bin Hâris olup, tepeden tırnağa akıl ile dolu idi. Üçüncüsü, Ebû Ubeyd-İbrâhîm Harbî’dir ki, ilim deryası idi...”
Dâre Kutnî de onun hakkında, “O sâdık ve her ilimde emsalini geçmiş bir âlimdir” demiştir.
İbrâhîm Harbî, ilimde, zühd ve takvada (dünyâya düşkün olmamada, harâm ve şüphelilerden sakınmada) Ahmed bin Hanbel hazretlerine çok benzerdi. Kendisi bu hocasına kıyas edilir, onun gibidir, denilirdi. Şu sözü meşhûrdur;
“Size hadîs âlimlerinden söylediğim her söz, Ahmed bin Hanbel’den nakildir. O bize, çocukluğumuzdan beri Resûlullahın sünnetine tâbi olmamızı, Eshâb-ı kirâmın naklettiklerine ve Tâbiînin, Eshâbdan bildirdiklerine uymamızı söyledi ve bunu kalbimize yerleştirdi.”

“Ölüm yaklaşmakta...”
İbrâhîm Harbî, ömrünün son günlerinde hastalanmıştı. Bir tabip, onun tedavisi için yanına gelip gidiyordu. Bir gün hizmetçisi ona; bu tabibin öldüğünü haber verdi. Bunun üzerine şu beyiti söyledi:
“Hastalığı tedavi eden tabip öldü/Ölüm, hastaya da yaklaşmakta...”
Sonra kendisini ziyarete gelenlere de şu şiiri söyledi:
“Her taraftan üzerime musibetler geliyor/Yavaş yavaş eridiğimi görüyorum/Nefs, insanı nasıl da aldatıyor/Kulluk yapmaya fırsat vermiyor/Ömür yaydan fırlayan ok gibi geçiyor...”
Bunları söyledikten kısa bir zaman sonra da vefat etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:07:14
“Ebü’l-Alemeyn” Ahmed Rıfâî

16 Mart 2006 Perşembe
Ahmed Rıfâî hazretleri, Mısır’da yaşamış olan büyük velîlerdendir. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. Anne tarafından da nesebi hazreti Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye dayanır. Bu yüzden kendisine “Ebü’l-Alemeyn” (iki sancak sâhibi) künyesi verilmiştir. Ebü’l-Abbâs da denir. Benî Rıfâe kabîlesine mensûb olduğu için Rıfâî nisbesi ile meşhur oldu...
Ahmed Rıfâî hazretleri, hayâtını hep dîne hizmet ile geçirirdi. Bid’at sahiplerine öğüt verir gittikleri yolun bozukluğunu bildirir, kurtuluşlarına vesîle olurdu.

“Kıyamet gününe hazırlanın”
Bu mübarek zat, sohbetlerinde sık sık şöyle nasihat ederdi:
“Hayırdan bir şey öğrenirseniz onu insanlara öğretiniz. Böylece bu hayrın meyvelerinden istifâde edersiniz... Kıyamet gününe hazırlanın, çünkü gidişiniz Allahü teâlâyadır.”
Vefâtına yakın ishale yakalanmıştı mübarek... Hastalık bir ay kadar devâm etti. Hizmetçisi;
-Efendim! Hiçbir şey yemediğiniz halde, bu gelenler neredendir? diye sordu. O da;
-Bu gelen ettir. Dışarı çıkıyor. Artık eridi kalmadı. Yalnız kemiklerimin içindeki ilik kaldı. O da bugün çıkar biter. Yarın da Allahü teâlâya gitme günüdür, buyurdu.
İyice ağırlaştığı zaman hizmetçisi;
-Efendim, kavuşmak vakti yaklaştı herhalde, deyince;
-Evet öyle görünüyor. Hastalığımın şu son zamânında bâzı hâdiseler cereyân etti. İnsanlar üzerine büyük bir belâ gelmekteydi. Bu belâlara karşı kendi vücûdumu fedâ edip, bu belânın giderilmesi için, Allahü teâlâya yalvardım. Cenâb-ı Hak da kabul buyurdu, dedi...

Pişman olmamak için!..
Daha sonra mübarek yüzünü toprağa sürmeye başladı. Yüzü gözü toza toprağa bulanmış bir halde ağlayarak;
“Yâ Rabbî! Affet! Yâ Rabbî! İnsanların üzerine gelecek olan dert ve belâlar için beni siper yap da, belâlar benim üzerime yağsın!” diye yalvardıktan sonra Kelime-i şehâdet getirip;
“Dünyâda âhiret için çalışıp yorulan pişman olmaz, râhata kavuşur. Her hayır işleyenin ameli kendisine sunulacaktır. Her şer, kötü iş yapanın da ameli kıyâmet gününde önüne çıkacaktır” buyurdu.
1182 senesi Ağustos ayının 23’ünde Perşembe günü (H.578 Cemâziyelevvel ayının 22. günü) ikindi vaktinde, altmış altı yaşında Mısır’da vefât etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:07:41
Irak velîlerinden Mimşâd ed-Dîneverî

17 Mart 2006 Cuma
Küçük yaştan îtibâren doğum yeri olan Dînever’de ilim tahsîl eden Mimşâd ed-Dîneverî; Cüneyd-i Bağdâdî, Rüveym bin Ahmed ve Süfyân-ı Sevrî gibi büyük velîlerle aynı yıllarda yaşadı... Pekçok âlim ve velînin sohbet ve ilim meclislerinde bulunarak zâhirî ve mânevî ilimlerde ilerledi. Yahyâ el-Celâ, Sırrî-yi Sekatî ve Mâr-f-i Kerhî hazretleriyle görüşüp, sohbetlerinde bulundu. Hübeyretü’l-Basrî hazretlerine talebe oldu.

“Abdest alıp gel!”
Hübeyret-ül-Basrî hazretlerinin derslerine devâm ederken bir gün kendisine;
-Git abdest alıp gel, buyuruldu. Söyleneni yaptıktan sonra hocasının yanına geldi. Hocası elinden tutup;
-Yâ Rabbî! Mimşâd ed-Dîneverî’yi dervişlik makâmına eriştir, diye duâ etti. Bu duânın tesiri ile Mimşâd ed-Dîneverî hazretleri kırk defâ bayılıp ayıldı. Sonunda kendisine gelip ayağa kalktı. Hocasının ellerini öptü. Hübeyre hazretleri;
-Arzu ettiklerine kavuştun mu? diye sordu. Cevâbında;
-Otuz senedir bunun için uğraşırım. Elhamdülillah himmetinizle arzuma bugün kavuştum, dedi. Kendisine icâzet verilip, talebe yetiştirmekle vazîfelendirildi...
Uzun müddet Hübeyret-ül-Basrî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerinde bulunan Mimşâd ed-Dîneverî büyük velîlerden oldu. Gittiği yerlerde İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. İnsanlara nasîhat ettiği gibi bâzan da kendinden üstün velîlerin sohbetlerinde bulunup nasîhat aldı...

Kim kimden çekiyor!..
Mimşâd ed-Dîneverî vefâtı yaklaştığında ona;
-Hastalıktan ne çekiyorsun? dediklerinde;
-Benden ne çektiğini, gidin de hastalığa sorun, dedi.
-Gönlünü nasıl buluyorsun? diye sorduklarında;
-Gönlümü kaybedeli otuz sene oldu, onu tekrar ele geçirmek istedim ama bulamadım. Bu süre içinde gönlümü bulamayınca, bütün sıddîkların gönüllerini kaybettikleri şu hâl içinde, ben onu nasıl bulacağım? dedi ve ruhunu teslim etti...
Ölümü esnâsında Şeyh’in biri yanına gitti ve;
-Allah sana iyi muâmelede bulunsun, diye duâ etti. Bunun üzerine Mimşad gülümseyerek;
-Otuz yıl önce Cennet bütün varlığı ile bana arz edildi, dedi ve Kelime-i şehâdet getirerek ruhunu teslim etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:09:42
“Faşist diktatör” Benito Mussolini

20 Mart 2006 Pazartesi
Benito Mussolini, (halk arasındaki lakabıyla Il. Duce “Duçe”) İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalya’nın başında bulunan ünlü diktatördür. 1883’te Forli’de doğan Mussolini, bir süre öğretmenlikle meşgul olduktan sonra 1902’de askerlik yapmamak için İsviçre’ye gitti. 1904’te geri dönerek 10 sene boyunca gazetecilik yaptı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine orduya yazıldı ve savaşta aktif olarak görev yaptı...

İtalya’da yıkım büyüktü!
Savaşta yaralanan Mussolini Milano’ya döndü ve burada sağ görüşlü “Il Popolo d’Italia” gazetesinin editörü oldu. 1918’de savaş sona erdiğinde İtalya’da yıkım büyüktü. Bu sırada Mussolini ise çeşitli sağcı grupları, kurduğu Faşist Partisinin bünyesinde toplamıştı. Mussolini ülkenin problemlerini çözeceğini vaat ediyor ve eski Roma İmparatorluğu’nu tekrar kuracağını söylüyordu. Ekim 1922’de Mussolini Kral Viktor Emmanuel III’ü yönetimi kendisine devretmekle tehdit etti. Aksi takdirde 26.000 taraftarı ile Roma’ya yürüyecek ve bunu kendi yapacaktı. Komünist hareketinde önüne geçmek isteyen Kral bu teklifi kabul etti ve İtalya’da “Duçe” dönemi başladı. Hitler’le Roma-Berlin mihverini kurdu. Bu tarihten sonra devamlı Hitler’in etkisinde kalan Duçe 10 Temmuz 1940’ta Müttefiklere savaş ilan etti. 1943’te Müttefikler İtalya’ya çıkarma yaptılar. Kral Viktor Emmanuel III, Mussolini’yi görevden aldı. Hapse atılan Duçe, 12 Eylül 1943’te Gran Sasso’da tutuklu bulunduğu otelden kurtarıldı ve uçakla Viyana’ya kaçırıldı...

“Beni göğsümden vurun!”
İtalya’da kendine bağlı birliklerle mücadeleyi sürdüren Mussolini Nisan 1945’te yani savaşın son günlerinde kaçmaya çalışırken İtalyan Mukavemeti mensupları tarafından öldürüldü. (28 Nisan 1945)
Mussolini’yi ayağından ağaca astılar. Sonra da tabanca ile ateş ettiler, fakat silah tutukluk yaptı. Mussolini inleyerek son defa şunları söyleyebildi:
“Göğsümden vurun beni!”
Ve öyle yaptılar...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:10:15
Fakih, hafız ve âbid Abdullah bin Adîy

21 Mart 2006 Salı
Abdullah bin Adîy Maveraünnehir’de yaşamış olan Hadis ve Fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. Kendi şehrinde birçok âlimden ders aldıktan sonra ilim öğrenmek ve hadis-i şerif toplamak için Semerkand’a, sonra Maveraünnehir ve İran’daki çeşitli şehirlere gitti. Daha sonra Şam’a gelerek uzun zaman orada kaldı. Sonra da Mısır’a gitti ve önce Kahire, sonra İskenderiye’de ilim tahsil etti. Bu esnada çok sıkıntılar çekti. Uzun yıllar yatak yüzü görmedi. Nihayet zamanının en büyük hadis âlimlerinden biri oldu. Yüzbinden fazla Hadis-i şerifi ezberleyerek, hadis ilminde “Hafız” unvanını aldı. Kadılar ve hakimler, onun bildirdiği hükümleri aynen kabul ederlerdi.

Sevilen bir zât idi...
İbn-i Adîy; hadîs ilminde sika (güvenilir, sağlam) bir râvi, fıkıh ilminde yüksek bir âlim, harâmlardan son derece kaçan, dünyâya ehemmiyet vermeyip, mubahların çoğunu terk etmiş bir âbid (çok ibâdet eden), herkes tarafından sevilen ve sayılan bir zât idi.
297 (m. 909) yıllarında ilim öğrenmek için Şam’a, daha sonra Mısır ve başka yerlere gitti. İlim öğrenmekteki gayreti pek ziyâde olup, her türlü zorluklara göğüs gererdi. Hiçbir şey onun bu azmini kıramadı.
Uzun yıllar hiç yatak yüzü görmedi. Verdiği hükümler ve beyanları, kendinden evvel ve sonra gelen âlimlerin hepsinin ilmine ve hükümlerine uygun idi. Kadılar ve âlimler onun hükümlerini aynen kabul edip onun bildirdiğiyle hükmettiler, iyilik ve hayır arayanlar onun sözlerine ve kitaplarına uyup, onlarla amel ettiler.

“Sağlam bir râvidir”
Hâkim bin Asâkir de, İbn-i Adîy’in kendisine müracaat edilen güvenilir bir râvi olduğunu bildirmiş, Hamza es-Sehmî ise şöyle anlatır:
“O hadîs ilminde hâfız (yüzbin hadîs-i şerîfi râvileriyle ezbere bilen) itimat edilir bir âlim, sağlam bir râvidir. Zamanında onun gibisini görmedim. Dâre Kutnî’ye zâif hadîsleri bildiren kitap sordum. O, ‘Sende İbn-i Adîy’in kitabı var mı?’ dedi. Ben de ‘Evet’ dedim. Bana ‘O, sana yetecek kadar bilgi verecek mükemmellikte bir kitaptır’ dedi.”
Abdullah bin Adîy hazretleri vefat ederken son sözü şu oldu:
“Yâ Rabbi! Namusumu senin dininle zinetlendirdim. Sen de bu günahkâr kulunu aziz eyle! Senden başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam senin kulun ve Resulündür.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:10:35
“Cephelerin müezzini” Âmir bin Abdullah Anberî

22 Mart 2006 Çarşamba
Âmir bin Abdullah Anberî hazretleri, Benî Temîm kabîlesinin Benî Anber koluna mensub olduğundan “Anberî” nisbesiyle anılmaktadır. Doğum târihi belli değildir. 674 (H.55) senesinde Kudüs’te vefât etti. Eshâb-ı kirâmdan hazret-i Ömer’i, hazret-i Osman’ı ve Abdullah bin Mes’ûd gibi büyükleri gördü. Hazret-i Ömer’den ve Selmân-ı Fârisî’den hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden, Hasan-ı Basrî ve Muhammed bin Sîrîn rivâyette bulunmuşlardır...

Fetihlere katıldı...
Âmir bin Abdullah, hazret-i Ömer’in halîfeliği sırasında Medâin ve Tüster’in fethine katıldı. Sonra da Basra’ya yerleşti. Basra’da vâli Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den kırâat ilmini öğrendi. Kendisi de ders verir, vaktinin çoğunu Kur’ân-ı kerîm ve kırâat ilmini öğretmekle geçirirdi. Ayrıca yapılan savaşlara katılır, cihâd ederdi. Savaşa çıktıkları zaman arkadaşlarının hizmetini ve müezzinliği o yapardı. Ayrıca arkadaşlarına mümkün olan her ikrâmı yapmaya çalışırdı. Bu üç hususu kendisinin yapmasını şart koşar, kabûl edenlerle yol arkadaşı olurdu.
Yaşayışı gâyet sâdeydi. Az yer ve çok ibâdet ederdi. Hiç evlenmemişti. Hâli, bir yerden bir yere gitmek üzere olan yolcu gibi olup, dünyâya rağbet etmezdi. Geceleri namaz kılar, gündüz oruç tutardı.
O namaz kılarken şeytan yılan şeklinde gelip gömleğinin içine girer, kolundan çıkardı. Bu hali görenler hayret edip, namazdan sonra, yanına yaklaşıp, yılanı niçin kovmadığını sorarlardı. O ise; “Vallahi ben namaza durduktan sonra koynuma girip gömleğimin kolundan çıktığını söylediğiniz bu yılandan hiç haberim yok, farkında değilim. Allahü teâlâdan başkasından korkmaktan Allah’tan utanırım” derdi.

“Dünyâ üzüntü yeridir!”
Vefâtına sebeb olan hastalığa tutulduğu zaman çok ağladı.
-Niçin ağlıyorsun, ölümden mi korkuyorsun? diye soranlara buyurdu ki:
-Benden daha çok ağlamaya lâyık kim var? Dünyâ hırsıyla veya ölüm korkusuyla ağlamıyorum. Fakat yolun uzunluğundan ve azığın azlığından ağlıyorum. Gecelerimi hep Cennet’e kavuşma ümidiyle ve Cehennem’e düşme korkusuyla geçirdim. Şimdi hangisine gideceğimi bilmiyorum! Sıcak günlerde oruç tutmaktan, uzun gecelerde namaz kılmaktan mahrum kalacağım için ağlıyorum. Çünkü dünyâ, kederler, üzüntüler yeridir. Âhiret ise, cezâ ve mükâfat yeridir...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:11:42
Hanbelî mezhebinin imamı Ahmed bin Hanbel

23 Mart 2006 Perşembe
Ahmed bin Hanbel, aslen Basralıdır. Babasının ismi Muhammed bin Hanbel’dir. Dedesi Hanbel bin Helâl, Basra’dan Horasan’a gelip yerleşmiş ve Emevî Devletinde Serahs vâliliği yapmıştır. Babası asker (subay) idi. Ahmed bin Hanbel’in âilesi, annesi ona hâmile iken, Merv’den Bağdat’a göçmüş ve o Bağdât’ta doğmuştur.
İlk önce İmam-ı a’zam hazretlerinin talebesi olan İmam-ı Ebu Yusuf’tan fıkıh ve hadis ilminde ders alan bu mübarek zat, bundan sonra da üç sene Huşeym’in derslerine devam etmiş, ondan hadis-i şerif dinlemiştir. Bundan başka Bağdad’da bulunan meşhur âlimlerden de ders aldı.

Her fâni gibi o da...
İslamiyette, Ehl-i sünnet i’tikadı üzere olan, amelde dört hak mezhepten biri de, Hanbelî mezhebidir. Ahmed bin Hanbel hazretleri bu mezhebin imamıdır. O, ictihadlarıyla Müslümanların Allahü teâlânın rızasına kavuşmaları için, amellerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun gösterdiği bu yola “Hanbeli Mezhebi” ve Ehl-i sünnet i’tikadında olan Müslümanlardan, amellerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Hanbelî” denir...
Her fâni gibi onun da vefât ânı gelmişti... O anda eliyle işâret edip; “Hayır olmaz!” dedi. Oğlu;
-Babacığım bu ne hâldir? diye sorunca;
-Şu an tehlike zamânıdır, duâ ediniz. Şeytan felâket toprağını başıma saçmak istiyor. “Ey Ahmed! Benim elimde can ver” diyor. Ben de; “Hayır olmaz! Hayır olmaz!” diyorum. Bir nefes kalıncaya kadar tehlike vardır. Şeytanın aldatmasından emîn olmak yoktur, buyurdu.

“Nereye gidiyorsun?”
855 (H.241) senesi cumâ günü vefât etti. Vefât haberi, bütün Bağdat halkını ağlattı. Cenâze namazını kılmak üzere çevreden gelenlerle birlikte, binlerce insan toplanmıştı. Bağdatlılar evlerinin kapısını açıp; “Cenâze namazı için abdest almak isteyen gelsin” diye bağırdılar. Cenâze namazı kılınınca, kuşlar üzerinde uçuşup, kendilerini tabuta vurdular. O gün yüz bine yakın kişi toplanmıştı. Yahûdî ve Hristiyanlardan pekçok kimse, bu hâdiseyi görerek Müslüman oldu...
Vefâtından sonra Muhammed ibni Huşeyme hazret-i İmâm’ı rüyâsında gördü.
-Nereye gidiyorsun? dedi. “Cennet’e” dedi.
-Allahü teâlâ sana ne muâmele etti? diye sorunca, cevâbında; “Allahü teâlâ beni mağfiret etti. Başıma taç giydirdi ve; ‘Ey Ahmed! Kur’ân-ı kerîme mahlûk demediğin için, bu nîmetleri sana verdim’ buyurdu” dedi.

Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:12:33
Sultan Alâeddin Muhammed Harezmi

27 Nisan 2006 Perşembe
Sultan Alâeddin Tekiş, Harezmşahlar sülalesinin en kudretli şahsiyetlerindendir. Harezmşahlar Devleti, onun sayesinde imparatorluk hâlini aldı. Tekiş, ilk olarak Karahitaylar ile mücadeleye girişti. İsmailîler elinde bulunan bazı kaleleri geri aldı. Bu geniş fütuhatları gerçekleştiren Tekiş, Harezm’e döndüğü 1200 yılında vefat etti. Yerine bu sırada Turziz muhasarasında bulunan oğlu Muhammed “Alâeddin” unvanı ile tahta çıktı.

Medeniyetten eser kalmadı!..
Harezmşahlar’ın bu haşmetli devresinde, doğuda büyük bir tehlike baş gösterdi. Bu tehlike, doğuda yalnız Harezmşahlar’ı ortadan kaldırmakla kalmayacak, bütün dünyanın tarihînde derin izler bırakacaktır. Çünkü, tam bir çapulcu sürüsü olan Moğollar, önüne gelen her yeri yakıp yıkmakta, girdikleri ülkelerde kültür ve medeniyetten eser bırakmamaktaydı. 1216 yılından itibaren, uzun askerî hazırlıklar içinde olan Cengiz’in hedefi, İslâm âlemi idi.
Cengiz, 1219 yılı sonlarına doğru, 200 bin kişilik ordusuyla ilk olarak Harezmşahlar’a karşı harekete geçti. Harezmşahlar’ın, kuvvetlerini, büyük şehir ve kalelere dağıtmasından da istifade ederek, önemli merkezleri tek tek ele geçirmeye başladı. Mukavemet gösteren mevkiler, korkunç bir katliama uğratılıyordu. Kısa bir süre içinde Buhara, Semerkand, Otrar, Sığnak, Berakend ve Hocend gibi şehirler, Moğollar’ın eline geçti. Harezm müdafaa kuvvetlerinin, büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen, sonuç değişmiyordu. Sultan Alâeddin, son olarak Devletâbâd yakınlarında Moğollar’ın karşısına çıktı ve tekrar yenildi.
Sultan Alaeddin Muhammed, bir miktar maiyetiyle Harandar kalesine giderek aile ve hazinesini burada bıraktı. Kendisi de Irak istikametine kaçmaya başladı. Fakat yolda Moğollar karşısına çıkıverdiler. Atı, oklanarak öldürüldü ise de kendisi kaçmaya muvaffak oldu. Nihayet Kuzgun Denizine vardı. Burada Aboskon adasına sığındı.

Mahmud Çavuş’un gömleği!
Diğer taraftan Moğollar, Sultan Alaeddin Muhammed’in vezirini, küçük oğlunu ve Türkan Hatun’u Cengiz’e gönderdiler. Cengiz bunların hepsini öldürttü. Haberi alan Sultan Alaeddin’e bir fenalık gelerek yere yığıldı. O kadar sefalete düşmüştü ki, yanındakiler ölüsünü saracak bir kefen bile bulamamışlardı. Maiyetinde bulunan Mahmud Çavuş’un gömleğini kendisine kefen yaptılar. Ölmeden önce şu sözleri söylemişti:
“Ben, bütün bu yerlerin sahibiydim. Şimdi ise iki arşın bez ve mezar yeri bulamıyorum!”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:14:28
“Bezzâz” ve “Mülâî” Amr bin Kays

Amr bin Kays el-Mülâî, Kûfe’nin beş büyüğünden biri olarak tanındı. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve selem) hadîs-i şerîflerini dinlemek ve nakletmek husûsunda yüksek gayret gösterdi. Tâbiînden olan âlimlerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bağdâd’a giderek Ahmed bin Hanbel hazretleriyle görüşüp sohbette bulundu. İlimde yüksek dereceye ulaşan Amr bin Kays’dan da pekçok kimse hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu...

Tasavvufta da ilerledi...
Ahmed bin Hanbel, Yahyâ bin Maîn, Ebû Hâtim er-Râzî ve Nesâî gibi büyük âlimler Amr bin Kays’ın “sika” yani “güvenilir” bir râvî olduğunu bildirdiler.
Hadîs ilminde yüksek derece sâhibi olan Amr bin Kays, kırâat yâni Kur’ân-ı kerîmi okuma ilmini kırâat imâmlarından olan Asım bin Behdele’den öğrendi. Zamânında kâriler yâni Kur’ân-ı kerîmin kırâat ilmini bilerek okuyanlar arasında yer aldı. Zâhirî ilimlerde yüksek derece sâhibi olduğu gibi, tasavvuf ilminde de ilerledi...
Bu mübarek zat, Allah korkusundan devamlı ağlardı... Bazen rengi değişir, bembeyaz olurdu. İnsanlara nasîhatta bulunur, onlara Kur’ân-ı kerîm okumasını öğretirdi. İlim ehlinden bir kimse gelince, önünde diz çöker; “Allahü teâlânın sana bildirdiklerinden bana öğret” derdi.
Ömrünü Resûlullah efendimizin sünnetini öğrenmek, öğretmek ve yaşamakla geçiren Amr bin Kays hazretleri zâhid yâni dünyâdan uzak bir hayat yaşadı. 763 (H.146) senesinde Kûfe’de vefât etti. Vefat ederken yanında bulunan Ebû Hayyân et-Temîmî’ye: “Ben ölüyorum. Cenaze namazımı sen kıldır” buyurdu ve ruhunu teslim etti...

Etrafı “kuş”lar kapladı!..
Bütün Kûfeliler onun cenâze namazında bulundular. Vasiyyeti üzerine cenâze namazını Ebû Hayyân et-Temîmî kıldırdı. Ebû Hayyân, cemâatin önüne geçip dört defâ tekbir aldığı zaman; “İhsân edici olan Amr bin Kays geldi” diye yüksek bir ses işitildi. Namazdan sonra baktıkları zaman beyaz renkli ve o zamana kadar görülmemiş olan kuşların etrafı kapladığını gördüler... İnsanlar o kuşların güzelliğine ve çokluğuna şaştılar. Ebû Hayyân et-Temîmî; “Niçin şaşıyorsunuz? Bunlar meleklerdir. Amr bin Kays’a iyi şehâdette bulunmak üzere geldiler” buyurdu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:15:21
Muhammed oğlu Abdurrahmân

Mâlik bin Dînâr hazretleri, hacda iken garip bir rüya görmüştü... Uyanınca rüyada kendisine bahsedilen “Muhammed oğlu Abdurrahmân” adındaki kimseyi aramaya başladı. Sordukları kimse “Aradığın kimse her yıl hacca gelir” dediler. Araya araya onu bir köşede Kur’ân okurken buldu. Abdurrahmân onu görünce bir âh çekip bayıldı. Daha sonra şöyle dedi:
-Allahü teâlânın beni affetmediğini söylemeğe geldin değil mi?
Mâlik bin Dînâr hazretleri çok şaşırdı. Ona hayret edip sordu:
-Sâlihlerden birine benziyorsun. Çok merak ettim. Acaba, Allahü teâlâ seni niçin affetmiyor.

“Ona hakkımı helâl ettim.!”
-Bir ramazan ayının ilk gecesi idi. İçip sarhoş olmuştum. Bu sırada babama vurup bir gözünü çıkarmışım. O da bana bedduâ etmiş. Ertesi günü ayılınca neler yaptığımı büyük bir üzüntü ile öğrendim. Her yıl böyle hacca gelir duâ ederim. Fakat, her seferinde sizin gibi birisi rüyâmda “Allah seni affetmedi” diye söyler...
Onun bu hâline Mâlik bin Dînâr acıdı, babasını sorup yerini öğrenerek onun yanına gitti ve şöyle dedi:
-Farzet ki kıyâmet kopmuş, oğlun Abdurrahmân’ı tutup Cehennem’e götürüyorlar. Onu bu hâlde görsen üzülmez misin?
Bunu duyunca babası ağlamaya başladı. Daha sonra kendine gelip dedi ki:
-Sen şâhit ol ki, oğlumu affettim ve ona hakkımı helâl ettim.
Mâlik bin Dînâr, hemen ondan izin alarak oğlunun yanına gelip müjdeyi verdi:
-Baban senin suçunu bağışladı. Biraz sonra seni görmeye gelecek.
Bunu duyunca Abdurrahmân ağlayarak tekrar bayıldı. Bu sırada babası geldi. Ayıldığında babasını baş ucunda gördü ve dedi ki:
-Babacığım ne olur, sen de benim gözümü çıkar ki, kıyâmete kalmasın! Babası;
-Ey gözümün nûru! Ben seni affettim. Senden râzı oldum, dedi.

“Baban senden râzı değil!”
Bu sırada Abdurrahmân iki defâ şehâdet getirdi. Mâlik bin Dînâr ona “Hâlin nasıldır?” diye sordu:
-Baygın halde iken elinde topuz olan bir melek bana: “Baban senden râzı değil! Bu topuzla senin başına vuracağım” dedi. Az sonra, başka bir melek gelip yeşil bir mendille gözlerimin yaşını sildi ve dedi ki: “Şehâdet getir! Baban ve Allahü teâlâ senden râzı oldu” dedi. Bunları söyler söylemez rûhunu teslim etti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:16:32
Buhârâ’dan İstanbul’a Seyyid Ahmed-i Buhârî


Seyyid Ahmed-i Buhârî, küçük yaşta Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine talebe oldu. Onun hasta kalplere şifâ veren sözleriyle yetişti. Hizmetiyle şereflenip, teveccühlerine kavuştu. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri onu çok severdi. Nerede görse ayağa kalkar, tâzim ve ikramda bulunurdu. Seyyid Ahmed, hocasının bu iltifâtlarına çok mahcub olurdu. Bir gün hocasına;
-Muhterem efendim! Bu fakir için gösterdiğiniz hürmet bizi çok üzmektedir, deyince, Ubeydullah-ı Ahrâr ona;
-Size nasıl hürmet etmeyelim ki? Sizi gördüğümüz zaman iki büyüğün azametini müşâhede etmekteyiz. Biri; sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın neslindensiniz. Diğeri de; Hâce Mahmûd İncirfagnevî ceddinizdir, buyurdu...

Pek çok talebe yetiştirdi
Seyyid Ahmed-i Buhârî, daha sonra hocasının işâretleri üzerine yine Simavlı Abdullah-ı İlâhî ile berâber Anadolu’ya geldi. Yolda Molla Câmî ile görüşüp sohbet ettiler.
Emîr Ahmed-i Buhârî, İstanbulluları irşâda, yetiştirmeğe başladı. Her taraftan talebeler huzûruna koşuyordu. Bereketli sohbetleriyle, talebelerin dünyâya meyilleri azalıyor, hidâyete kavuşarak, âhirete yöneliyorlardı. Talebeleri çoğalınca, Fâtih Câmii’nin batısında bir yere mescid ve talebelerin kalacağı bir ev yaptırdı. Orada ders vermeye başladı. Talebeleri daha da çoğalınca, Balat’a yakın bir yerde, Galata’ya karşı birçok odalar yaptırdı. Talebeler, orada ikâmet ederek derslerine devâm ettiler.
Talebeleri, huzûrunda çok edepli otururlardı. Dâimâ gösterişten uzak durur, kalben Allahü teâlâyı zikrederlerdi. Seyyid hazretleri, sohbetlerinde hiç dünyâ kelâmı konuşmazdı. Allahü teâlânın emir ve yasaklarından, Resûlullah efendimizin mübârek sözlerinden, âlimlerin hallerinden başka şey anlatmazdı. İnsanların kalbinden geçenleri, evliyâlık nûru ile keşfederdi. Çok kimse arzusunu söylemeden cevaplarını alır, tatmin olur giderlerdi...

Mescidinin yanına defnedildi
Seyyid Emîr Ahmed-i Buhârî, 1516 senesi Cemâzil-âhir ayının bir pazartesi günü, kuşluk vaktinde talebelerine vasiyetini yaptı. Vasiyetlerinden biri de; “Mezarımı, mescidimin güneyindeki duvarın dibine kazınız. Yanındaki defne ağacını kesmeyiniz” şeklindeydi. Talebeleriyle vedâlaştı ve onlara son nasîhatlerini yaptıktan sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 19 2008, 23:17:29
Züfer bin Hüzeyl “İmâm-ı Züfer”

05 Mayıs 2006 Cuma
Züfer bin Hüzeyl hazretleri, aslen İsfahanlı olmasına rağmen Basra’da yaşadı ve orada ilim tahsîl etti. Önce zamânının âlimlerinden hadîs ilmini öğrendi. Sonra Kûfe’ye gidip İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin derslerine devâm etti. Ondan fıkıh ilmini tahsîl ederek zamânının meşhûr fakîhlerinden oldu. İmâm-ı A’zam; “Talebelerimin en mükemmelidir” buyurarak, onu medhetti. İctihâd derecesine yükselip İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin koyduğu usûl ve kâidelere göre ictihâdda bulundu.

Basra kadılığı da yaptı...
İmâm-ı Züfer, Hanefî mezhebinde fukahânın ikinci tabakasından yâni mezhepte müctehidlerden oldu. İlimdeki yüksek derecesi yanında, güzel ahlâk ve fazîlette de örnek insan oldu. Ömrünü ilme ve ibâdete verip dünyâya ve dünyâ malına hiç meyletmedi.
Bir müddet Basra kadılığı yaptı. Ömrü boyunca ilim öğretmek ve ders vermekle meşgûl oldu. Muhammed bin Abdullah Ensâr, Halef bin Eyyûb, Asım bin Yûsuf, Hilâl-er-Rey gibi büyük âlimler onun ders halkasında yetiştiler. Hocası İmâm-ı A’zamın vefâtından sonra sekiz sene yaşadı.
İmâm-ı Züfer çok az meselede İmâm-ı A’zamdan ayrı ictihatta bulunmuştur. Hocası İmâm-ı A’zama, hayâtında ve vefâtından sonra muhâlefet etmemiştir. Hanefî mezhebinde, zarûret hâlinde İmâm-ı Züfer’in ictihadı ile amel etmek câizdir. İbn-i Abd-ül-Berr, şöyle demiştir:
“Züfer bin Hüzeyl, yüksek bir akıl ve idrâke sâhipti. Haramlardan çok sakınan, verâ sâhibi ve hadîs ilminde sika, yani güvenilir, sağlam bir âlimdir.”
Bu mübarek zat, evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî ile arkadaş olup birbirlerini çok severlerdi. Dâvûd-i Tâî, ibâdetle, zühd ve takvâ ile yaşadı. İmâm-ı Züfer ayrıca ilme devâm etti. Hem ilimde, hem de ibâdette çok gayretli bir âlim olup, bunları kendinde toplamıştır.

“Şu mallar hanımımındır”
İmâm-ı Züfer vefât edeceği zaman İmâm-ı Ebû Yûsuf ve yanında bulunanlar “vasiyetin nedir?” diye sordular. Onlara:
-Şu mallar hanımımındır. Şunlar da, kardeşimin oğlunundur, dedi.
Bu sözlerine şaşırdılar. Çünkü kardeşi varken, kardeşinin oğluna bir şey düşmezdi. Vefâtından sonra kardeşi onun zevcesiyle evlendi. Bir oğlu oldu. Mallar oğluna kalınca, İmâm-ı Züfer’in kerâmeti o zaman anlaşıldı..
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:44:34
Bir rüya, bir yorum ve Muhammed Bedahşî

Yavuz Sultan Selîm Han’ın musahibi (sohbet arkadaşı) Hasan Can anlatır: “Mısır’ın fetholunduğu günlerdi. Bir sabah, Selîm Han bana şöyle buyurdu:
-Bu gece rüyâmda Muhammed Bedahşî’yi gördüm. Bir yolculuğa çıkacağını söyleyip bizimle vedâlaştı...
Ben hemen rüyâyı tabire giriştim ve;
-Sultanım, velîlerin görünüşte çıkacakları yolculuk, âhiret seferi olmak gerektir. Eğer vefât etmemiş ise, yakında vefât edeceklerine işârettir, dedim.

“Veliler onun yardımcısıdır”
Yavuz Sultan Selîm Han karşılık vermedi. Ben de rüyâyı böyle tabir ettiğim için pişmanlık duydum... Çok geçmeden, Muhammed Bedahşî’nin ölüm döşeğinde Şam’ın ileri gelenlerini toplayıp; “Yavuz Sultan Selîm Hanın Allahü teâlâ katında övülmüş olduğunu haber vererek, Arap diyârının fethiyle Hak teâlâ tarafından vazifelendirildiğini, bilcümle evliyânın onun yardımcısı olduğunu” bildirmiş. Orada hazır olanlara Sultânın emirlerine saygılı olmalarını tavsiye etmiş ve Sultân’a benden duâ ve selâmlarımı ve muhabbetlerimi iletirken dünyâdan da sefer ettiğimi bildirin” diye vasiyette bulunmuştu.
Şam vâlisi, durumu, Sultânına duyurunca, Sultânın hocası Halîmi Çelebi Efendi, Sultânın yanına geldi. Konuşurlarken Yavuz Sultan Selîm Han;
-Şöyle bir rüyâ görmüştüm. Hasan Can da böyle yorumlamıştı. Çoğunlukla rüyânın gerçekleşmesi, tâbirin şekline bağlıdır. Şimdi o velî zât, vefât etmiştir. Böyle olması tâbirden ileri gelmiştir. Siz hakem olun. Bu yönden cezâlandırılmaya hak kazanmadı mı? dedi. Halîmi Efendi ise bana dönüp;
-Atılganlık etmişsin, dedi. Ben ise, utancımdan başımı eğip dedim ki:

“Fermân Pâdişâhımındır”
-Vefât günü ile rüyânın görüldüğü târih tesbit edilsin. Eğer rüyâ daha önce ise, fermân devletlü Pâdişâhımındır. Eğer iş aksi ise, gerçek budur ki, cezâsı hediye ihsânıdır.
Halîmi Efendi, bu sözlerimi doğru bulup;
-Sultanım, Hasan Can’ın görüşü akla uygundur. Gerçekte de değerli katınızda hoş karşılanmalıdır, dedi. Pâdişâh, Şam’dan gelen mektubu gösterdi. Gördüğü rüyânın, Muhammed Bedahşî’nin vefât ettiği geceye rastladığı meydana çıkınca, kıymetli bir elbise ile, iki yüz dinâr altın bana ihsân buyurdu. ‘Bunca lütuf Muhammed Bedahşî’nin kerâmeti eseridir’ diyerek, rûhuna duâlar eyledim...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:44:57
“Hacı Çelebi” Abdürrahîm Müeyyedî

Hacı Çelebi, her türlü güzel ahlâkı kendinde toplamış, ilim ve ameli kendisinde birleştirmiş bir zât idi. Tasavvuf bilgilerini, dînî ilimleri ve zamânının fen bilgilerini çok iyi bilirdi. Hüsn-i hat sanatında da çok ustaydı. Yüksek hâller ve mânevî makamlar sâhibiydi. Abdürrahîm Müeyyedî hazretleri vefatından hemen önce şunları vasiyet etti:

“Yanımdakiler şâhid olsun”
“Bismillâhirrahmânirrahîm. Yanımda bulunan kişiler şâhid olsunlar. Fakîr Abdürrahîm bin Ali bin Müeyyed el-Kâtib’in vasiyetidir:
Allahü teâlânın bir ve noksansız olduğuna, eşi, ortağı, benzeri olmadığına, hiçbir varlığa muhtaç olmadığına kesin olarak inandım. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı bütün insanlığa, diğer Peygamberleri de bâzı kavimlere gönderdi. Hepsinin bildirdikleri haktır ve gerçektir. Onların hepsi, kıyâmet gününün, Cennet ve Cehennem’in, Mîzân ve Sırât’ın, nîmet, azâb ve affın, kabir hayâtının hak olduğunu bildirdiler. Bu îmânla yaşadım ve bu îmânla vefât ediyorum. Dostlarıma ve talebelerime şunları vasiyet ediyorum:
Ben vefât ettikten sonra, ilk gecede hatm-i tehlil (yetmiş bin “Lâ ilâhe illallah”) okusunlar. Sonra hepsi, Allahü teâlânın azâbından mutlak kurtuluşum için duâ etsinler. Allahü teâlânın her türlü azâbından, Muhammed aleyhisselâmın tebliğ ettiklerini tasdîk etmemiz sebebiyle, duâlarının kabûl olacağı ümîdiyle kurtulabilirim...

“İşlerimi Allaha havâle ediyorum”
Yine dostlarıma ve talebelerime, gerekli şekilde techiz, tekfin ve defnetmelerini, kabrim üzerine türbe ve ziyâretgâh yapmamalarını, cenâze namazımda bid’at işlenmemesini ve bid’at ehlinden kimseyi bulundurmamalarını, elbiselerimin, dostlarıma ve sâlih kimselere verilmesini vasiyet ediyorum. Beni böylece duâlarıyla, kardeş ve dost olarak hatırlamalarını istiyorum. Dînen kendilerine düşen vazifelerin yapılmasını sağlamaları böylece mümkün olur. Size söylediğimi hatırlayacaksınız. İşlerimi Allahü teâlâya havâle ediyorum. Muhakkak O, kullarını görür. Kendim ve sizin için Allahü teâlâdan magfiret diliyorum. Vasiyetimi, ‘Sübhâneke Allahümme ve bi-hamdike lâ ilâhe illâ ente estagfiruke ve etûbü ileyke fagfirlî verhamnî inneke entel gafûrurrahîm’ diyerek bitiriyorum...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:45:21
“Altıncı İmam” Câfer-i Sâdık

Hazret-i Ali’nin torununun torunu olan Câfer-i Sâdık hazretleri, Tâbiîn devrinin yükseklerinden ve evliyânın büyüklerinden olup, tasavvufta büyük rehberlerden olan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen Nakşibendiyye yolu âlimlerinin dördüncüsüdür... İsmi Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi “Ebû Abdullah”dır. “Tâhir”, “Fâdıl” gibi lakabları da vardır. En meşhûr lakabı, “Sâdık”tır.

İmâm-ı a’zâmın hocasıdır...
Câfer-i Sâdık hazretleri 702 (H.83) senesinin Rebîul-evvel ayının on yedisinde Pazartesi günü Medîne-i münevverede doğdu. 765 (H.148) senesinde orada vefât etti. Kabri, Cennet-ül-Bâkî’de olup, babası ve dedesinin yanındadır.
İmâmlığı, yâni tasavvufta, Kur’ân-ı kerîmin mânevî hükümlerini kalblere yerleştirme vazîfesi, feyz vermesi otuz dört sene sürmüştür.
İmâm-ı Câfer, ilmi, “Oniki İmâm”dan beşincisi olan babası Muhammed Bâkır’dan öğrendi. İlim ve fazîlette zamânının bir tânesi oldu. Bütün din bilgilerinde olduğu gibi, zamânının bütün fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. “Kimyânın babası” kabul edilen Câbir de, Câfer-i Sâdık’ın talebesidir. En meşhûr talebesi, Hanefî mezhebinin kurucusu ve Ehl-i sünnetin reisi olan İmâm-ı a’zâm Ebû Hanife Nu’man bin Sâbit’tir.

“İnsanların ayıplarını görme!”
Câfer-i Sâdık hazretleri, Hazret-i Ali’ye çok benzerdi. On evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları: Mûsâ Kâzım, İshak, Muhammed, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali’dir. Evlâtlarının hepsi zamânının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın rehberiydiler.
Vefatı esnasında buyurdu ki:
“Ey oğlum! Arkadaşlık yaptığın, ziyaretine gittiğin kimse iyi ahlâk sahibi olsun, kötü ahlâklı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme. Çünkü onlar suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar... İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:45:42
Gavs-ül-a’zam” Abdülkâdir Geylânî

Abdülkâdir Geylânî hazretleri, 1078 (H.471)’de İran’ın Geylân şehrinde doğdu, 1166 (H.561)’da Bağdad’da vefât etti. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost’tur. Hazret-i Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîftir.

Yüksek dereceye kavuştu...
Abdülkâdir Geylânî hazretleri, Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Kâdiriyye tarîkatının kurucusudur. Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. İlim için vefâkârlıkta emsâli az bulunur bir velî idi...
Resûlullah efendimizden hazret-i Ali vâsıtasıyla gelen feyizler, mânevî ilimler ondan sonra hazret-i Hasan ile Hüseyin ve “Oniki İmâm”dan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyizler hep “Oniki İmâm” vasıtasıyla geldi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri dünyâya gelip velî oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o evliyâlıkta yüksek dereceye kavuşunca, “Oniki İmâm”dan gelen feyizler, ilimler, bereketler onun vâsıtasıyla geldi. Başka hiçbir velî bu makâma ulaşamadı. Kıyâmete kadar, her velîye feyizler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine “Gavs-ül-a’zam=En büyük Gavs” denildi. Yalnız İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu hususta onun vekîlidir.

“Bedeniniz acı duyuyor mu?”
Vefat edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: “Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde, görünüşte sizinle, bâtında Allah ile beraberim. Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara ebedi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!”
Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr; “Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?” diye arz edince; “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allah iledir” buyurdu.
Daha sonra; “Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allah, her ayıp ve kusurdan münezzehtir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah!” Sonra da; “Allah, Allah, Allah!..” deyip sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek ruhunu teslim eyledi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:46:01
Hz. Hızır’ın talebesi Abdülhâlık Goncdüvânî

18 Mayıs 2006 Perşembe
Malatyalı Abdülcemîl hazretleri, Hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ederlerdi. Bir gün Hızır aleyhisselâm kendisine:
-Ey Abdülcemîl! Senin sâlih bir erkek evlâdın olacak. İsmini Abdülhâlık koyarsın, buyurdu.
Abdülcemîl bu konuşmadan kısa bir zaman sonra Buhârâ’ya göçtü ve Goncdüvân kasabasına yerleşti. Çok geçmeden Hızır aleyhisselâmın buyurduğu gibi bir erkek evlâda sâhib oldu. İsmini Abdülhâlık koydu...

Zamânının bir tânesi oldu...
Abdülhâlık da babası gibi Hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ederlerdi... Bir gün Hızır aleyhisselâm Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin yanına geldi. Ona, Allahü teâlâyı gizli ve açık zikretmenin yollarını öğretti ve mânevî evlâtlığa kabûl edip; “Kalbinden Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah kelime-i tayyibesini şöyle şöyle zikredersin!” diye târif etti. Abdülhâlık hazretleri de, târif üzere, bu mübârek kelime-i tevhîdi sessiz sessiz kalben söylemeğe başladı. Bunu, kendisi için ders kabûl etti. Bu hâl mânevî makamlarda yükselmesine sebeb oldu.
Bu sıralarda Yûsuf-ı Hemedânî hazretleri Buhârâ’ya geldi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri onun hizmetine girdi ve bu hizmette bir süre kaldı. Böylece sohbette üstâdı Yûsuf-i Hemedânî, zikir tâlim hocası da Hızır aleyhisselâm oldu.
Bu mübarek zat, hâlini insanlardan gizli tutardı. Nefsinin isteklerine uymayıp, istemediği şeyleri yapmakta kendisini pek ağır imtihanlara tâbi tutar fakat hiç kimseye bir şey sezdirmezdi. Hele onun Hızır aleyhisselâm ile ulaştığı mânâda ilim tahsîline hiç kimse vâkıf olmazdı. Zamânının bir tânesi oldu...

Nûr çeşmesinin başı...
Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin âhiret âlemine göç etmesi yaklaşmıştı. Talebelerinin terbiyesini Ahmed Sıddık, Evliyâ Kebir, Şeyh Süleymân Germinî ve Ârif-i Rivegerî adlarındaki dört büyük halîfesine bıraktı. Onlara nasîhatlerde bulundu. 1180 (H.575) yılında Goncdüvân’da vefât etti. Vefâtından evvel şu şiiri söyledi:
Dosta mübâreğim ve düşmana musîbetim/Cenkte demir gibi ve sulhta mum gibiyim/Nûr çeşmesinin başı Goncdüvân, menzilimizdir/Rum kapısına kadar iki ağızlı kılıç vururum...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:46:36
Buhara’dan doğan güneş Hâcegi Emkenegi

Emkenegi hazretleri, 1512’de Buhara’nın İmkene kasabasında doğdu ve 1599’da orada vefat etti. Evliyanın büyüklerinden Derviş Muhammed hazretlerinin oğlu ve Muhammed Bâki-billah hazretlerinin hocasıdır. Zahiri ve batıni ilimleri babasından öğrendi. Babasından feyiz alarak tasavvufta kemale erdi. Tasavvuf ilminin ve hallerinin mütehassısıydı.

Ömrü hizmetle geçti...
Hâcegi Muhammed Emkenegi hazretlerinin, ömrü İslamiyete hizmetle ve Peygamber efendimizin güzel ahlakını insanlara duyurmakla ve öğretmekle geçti. Çok veli yetiştirdi. Yetiştirdiği velilerin en başta geleni kendisinden sonra halifesi olan Muhammed Bâki-billah’tır. Hacegi hazretleri ona feyiz verip, yüksek faydalara kavuşturdu. Sonra Bâki-billah hazretlerine;
-Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yüksek yolun büyüklerinin ruhlarının terbiyeleriyle tamam oldu. Tekrar Hindistan’a gitmeniz lâzım. Çünkü bu Silsile-i aliyyenin, orada sizin sayenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden çok istifade edip, büyük işler yapacak kimseler gelecek, buyurdu.
Hace Bâki-billah kendilerini bu işe lâyık görmediğinden, özür dilediyse de, Emkenegi hazretleri, ona istihare yapmasını emretti. Rüyasını Emkenegi hazretlerine anlattığı zaman, şu karşılığı aldı:
-Derhal Hindistan’a gidiniz! Orada sizin bereketli nefeslerinizden bir aziz meydana gelecek, bütün dünya onun nuruyla dolacak. Hatta, siz de ondan nasibinizi alacaksınız!
Hace Bâki-billah hazretleri Hindistan’da Serhend şehrine geldiği zaman, kendisine; “Kutbun etrafına geldin” diye ilham olundu. Bu kutub, İmâm-ı Rabbani hazretleriydi.

Gülemem asla...
Evet, bu kıymetli tohum, Semerkand ve Buhara’dan getirilmiş, Hindistan toprağına (Serhend’e) ekilmiş oluyordu...
Hacegi Muhammed Emkenegi hazretleri, ömrünün sonlarına doğru sık sık şöyle söylerdi:
Ölümü hatırlar, gülemem asla,
Bugün ne olacak bilemem asla,
Maksadım Rabbime yakın olmaktır,
Bundan başkasını dilemem asla...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:47:50
Malik bin Dinar’ın zenci kölesi!..

Basra’da kuraklık had safhadaydı... Müminler son bir kere daha bir tepenin üstüne çıkarak Cenab-ı Hakk’a dua etmeye başladılar. Akşam olup ortalık kararmaya başlamasına rağmen havada tek bulut bile görülmedi...
Şehre dönmeye başladılar. Tam bu sırada sırtında yamalı bir aba bulunan güler yüzlü bir zenci köle ortaya çıktı ve ellerini açarak şunları söylemeye başladı:
“Yâ Rabbi! Ben kuluna olan sevgin hürmetine, bekledikleri yağmuru esirgeme!..”

Sâlih biri olduğunu anladı!
Zenci kölenin duası henüz bitmemişti ki, havanın birdenbire karardığı görüldü. Az sonra da bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Yağmur duasına çıkanların içinde bulunan Malik bin Dinar hazretleri, zenci kölenin yanına sokuldu ve dedi ki:
-Ey garip Müslüman! Allahü teâlâya karşı “Bu kuluna olan sevgin hürmetine” sözünü nasıl kullanırsın? Allahü teâlânın seni sevdiğini nereden biliyorsun?
Kölenin cevabı enteresandı:
-Allahü teâlânın beni ne kadar sevdiğini, benim O’na olan sevgimle ölçerim. Cenâb-ı Hak, hiç kulundan aşağı kalır mı? O, beni; benim O’nu sevdiğimden daha az sevebilir mi?
Malik bin Dinar hazretleri, bu zenci kölenin sâlih ve ârif biri olduğunu anladı. Peşine düştü, bir esir tüccarının evine girdiğini gördü. Kendisini satın almak için teşebbüse geçti. Esir tüccarı, köleyi çok ucuza satabileceğini söyledi. Malik bin Dinar hazretleri sebebini sorunca:
-Gece gündüz ibadetle meşgul olur. Hiçbir işe yaramaz! cevabını verdi.

Secdede iken vefat etti
Malik bin Dinar hazretleri yine de köleyi almaktan vazgeçmedi. Zenci köle, yeni efendisiyle giderken yolda bir mescide rastladı ve içeri girmek için izin istedi. Zenci köle orada iki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırdı ve Cenab-ı Hakk’a şöyle yalvardı:
“Yâ Rabbi! Seninle aramızdaki sır ortaya çıktı? Artık beni yanına al!..”
Malik bin Dinar hazretleri ve yanındakiler mescide girdiklerinde gördüler ki zenci köle secdeye kapanmış ve orada ruhunu teslim etmişti...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:48:11
Üsküdarlı âlim Nasûhî Efendi

30 Mayıs 2006 Salı
Nasûhî Üsküdârî hazretlerinin babası Sipâhî Seyyid Nasûh Beydir. İsmi “Muhammed”, babasının ismine nisbetle “Nasûhî” Üsküdar’da doğup yaşadığı için “Üsküdârî” nisbeleriyle meşhûr olmuştur. Doğum târihi bilinmemektedir. Ancak 1647 (H.1057), 1648 (H.1058) senelerinde İstanbul’da, Üsküdar’da doğduğu tahmin ediliyor. 1718 (H.1130) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Üsküdar-Doğancılar’da Nasûhî Dergâhı bahçesindedir. Sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir...

“İnşallah oruçlu giderim!”
Muhammed Nasûhî hazretlerinin talebelerinden Şâmî Ahmed Efendi, vefât edeceği gün hocasını ziyâret etti. Mahammed Nasûhî Efendinin hastalığı iyice artmıştı. Şâmî Ahmed Efendi ona;
-Efendim biraz oruca ara verip ilaç kullanırsanız rahatsızlığınız iyileşebilir, deyince, Nasûhî Efendi;
-Oğlum! Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle otuz senedir farzları değil nâfileleri dahi noksan yapmadım. İnşallah bu gece dergâh-ı izzete, oruçlu giderim, buyurdu.
Mahammed Nasûhî hazretleri vefât ettikleri günün ikindi namazından sonra hizmetinde olan dervişlere;
-Bu gece Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkâdir-i Geylânî, Molla Hünkâr Celâleddin, Mârûf-i Kerhî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, Sultan Şâbân-ı Velî ve hocam Ali Atvel hazretleri teşrif buyuracaklardır. Onlara hizmette kusur etmeyin!

Üçüncü lokmayı yerken...
İftar vaktinde Derviş İbrâhim, Nasûhî hazretlerinin yanından odanın kapısına varıp iki lokma ekmek yedi. Üçüncü lokmayı yerken Nasûhî hazretleri bir defâ; “Allah” dedi. Derviş İbrâhim ekmeği bırakıp içeri girerken tekrar; “Allah” dedi ve rûhunu teslim etti...
Nasûhî Efendinin, Ali Alâeddîn Efendi, Fadlullah Efendi ve Fahreddîn Muhammed Efendi isimli üç oğlu vardı. Fadlullah Efendinin kızının oğlu İbrâhim Efendinin neslinden “Nasûhîzâdeler” diye ulemâdan bir âile devâm etmiştir. Nasûhî Efendinin tasavvufta tâkib ettiği yola kendisinden sonra gelen talebeleri ve sevenleri tarafından Nasûhiyye adı verildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:48:32
“Kebîr-ül-evliyâ” Celâleddîn Hindî

31 Mayıs 2006 Çarşamba
Celâleddîn Hindî, büyük velîlerdendir. İsmi, Muhammed olup babasının adı Mahmûd’dur. Aslen Kâzrûn şehrinden olduğu için, “Kâzrûnî”, Hindistan’da Pâni-püt şehrinde yerleştiği için “Pâni-pütî”, hazret-i Osmân’ın soyundan olduğu için “Osmânî” nisbesiyle bilinir... Kendisine, “Celâleddîn”, “Kebîr-ül-evliyâ”, “Kutb-i Rabbânî” lakabları da verildi. Hindistan’da “Celâl Pâni-pütî” diye tanındı. Dergahında yüzlerce talebe yetiştirdi ve 1363 (H. 765) senesinde 175 yaşında iken vefat etti. Pâni-püt’te defnedildi. Mezarının üstüne büyük bir türbe yapıldı...

Amcasının terbiyesinde yetişti
Celâleddîn Hindî hazretleri, küçük yaşta babasını kaybetti. Amcasının terbiyesinde yetişti. Temel din bilgileri ile âlet, yardımcı ilimleri öğrendi. Asrın büyüklerinden yüksek din bilgilerini tahsîl etti.
Şerefüddîn Ebû Ali Kalender hazretlerinin terbiyesine verildi. Yıllarca ilim öğrendi ve riyâzetler çekti. Çöllerde, sahrâlarda dolaşıp nefsini terbiye etti. Senelerce çöllerde, ıssız yerlerde dolaştı. Pek çok âlim ve velî ile sohbet etti.
Tayy-i zaman ve tayy-i mekân sâhibi olup zaman ve mekan elinde dürülür, Allahü teâlânın izniyle, kendisine uzaklar yakın olur, zaman uzar ve kısalırdı. Çok zaman, cumâ namazlarını Kâbe-i şerîfte kıldığı halk arasında meşhûrdu.

Hindistan onunla nurlandı...
Uzun zaman Hindistan’ı nurları ile aydınlatan ve insanları ebedî saâdete, âb-ı hayat suyuna kavuşturmak için uğraşan Muhammed bin Mahmûd Celâleddîn-i kebîr pânî-pütî hazretleri, birçok kıymetli eser de yazdı. Fevâid-ül-Füâd ve Zâd-ül-Ebrâr adlı eserleri çok ince bilgileri ihtivâ etmekte, severek okuyanların kalplerini serinletmekte ve gönüllere huzûr, sürûr ve neşe vermektedir.
Bu mübarek zâtın son sözleri şunlar oldu:
“Günahtan sakınınız. Bir günah işlerseniz biliniz ki, Allahü teâlâ o işinize vâkıftır ve işlediğinizi görmektedir. Bunu unutmazsanız, Allahü teâlâ sizi günah işlemekten kurtarır...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:48:51
Firavun’un imanı kabul edilmedi!

01 Haziran 2006 Perşembe
Firavun da Bâbil hükümdarı Nemrud gibi ilahlık iddiasında bulunuyordu. Allahü teala Hazret-i Mûsâ ile kardeşi Hârûn aleyhisselâmı Firavun’a gönderip dine dâvet etmelerini buyurdu. Hazret-i Mûsâ, kardeşi Hârûn aleyhisselâm ile gidip emri tebliğ ettiler. Firavun kabûl etmedi. Ancak, Mûsâ aleyhisselâmın mûcizeleri karşısında şaşırıp kalan Firavun, durumu vezirlerine anlatınca, “o sihirbâzdır” dediler. Firavun;
-Ey Mûsâ! Sihirbâzlığın ile bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Biz de sana sihir göstereceğiz. Bir vakit ve yer tâyin et! diyerek ülkesindeki bütün sihirbâzları topladı. Mısır halkı önünde sihirbazlarla karşı karşıya geldiler.

Dehşetli bir ejderhâ!..
Sihirbazlar ellerindeki ip ve sopaları yere attılar, sihirle birtakım yılanlar geziyor gibi gösterdiler. Bu sırada Mûsâ aleyhisselâm elindeki asâsını yere bırakıverdi. Mûcize olarak dehşetli bir ejderhâ olup, sihirbazların yere attıkları ve yılan gibi gösterdikleri şeyleri yuttu. Bu mucize karşısında sihirbazlar hazret-i Mûsâ’ya iman ettiler.
Firavun iyice azgınlaşıp, baskı ve zulmünü arttırdı. Mûsâ aleyhisselâma inananları şehit ettirdi. Firavun ve kavmi küfürde ve imansızlıkta ısrâr edince, Allahü teâlâ onları çeşitli belâlar verdi. Başlarına belâ geldikçe hazret-i Mûsâ’ya gidip belânın kaldırılmasını ve iman edeceklerini söylediler. Fakat belâ kalkınca azgınlıklarına devâm ederek iman etmediler. Tekrar belâlar başlarına geldi. Buna rağmen iman etmediler. Firavun ve kavmi, Mûsâ aleyhisselâmın gösterdiği mûcizeler karşısında İsrâiloğullarının Mısır’dan gitmelerine izin verdi...

“Âsânı denize vur!”
Mûsâ aleyhisselâm bir gece vakti bütün İsrâiloğullarını toplayıp Mısır’dan çıktı. Bunun üzerine Firavun izin verdiğine pişmân oldu. Derhâl askerini toplayıp, peşlerine düştü ve sabaha doğru onlara Kızıldeniz kenarında yetişti. Bu sırada Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma “Âsânı denize vur” diye vahyetti. Hazret-i Mûsâ bu emir üzerine âsâsını denize vurdu. Deniz hemen ikiye ayrıldı. İsrâiloğulları yürüyüp karşıya geçtiler.
Firavun, askerleriyle birlikte peşlerine düşüp denizde açılan yola dalınca, açılan yol kapanıp sular kavuştu. Firavun askerleriyle birlikte boğuldu. Firavun’un son sözü “Musa’nın Allahı’na inandım” oldu. Ancak bu, gaibe iman olmadığından Allahü teâlâ kabul etmedi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:49:15
“Seydî Halîfe” Ali el-Halvetî

02 Haziran 2006 Cuma
Seyyidüddîn Ali el-Halvetî, küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Din ve fen bilgilerinde mütehassıs oldu. Mânevî feyzlere kavuşmak arzusu ile yanıp tutuşuyordu. Tam bu sırada evliyânın ve Halvetî büyüklerinden Şeyh Habîb-i Karamânî hazretleri Amasya’ya gelmiş ve halkı irşâda, yetiştirmeğe başlamıştı. Her taraftan talebeler huzûruna koşuyordu. Bereketli sohbetleriyle talebelerin dünyâya meyilleri azalıyor, âhirete yöneliyorlardı.

Aradığı rehberi bulmuştu!..
Şeyh Seyyidüddîn, aradığı mürşidi, yol göstericiyi bulmanın heyecanıyla dergâha koştu ve bu zâta candan bağlandı. Bu bağlılık ve muhabbeti sebebiyle kısa zamanda yüksek derecelere kavuştu. Habîb-i Karamânî hazretlerinin baş halîfesi oldu, sonra “Seydî Halîfe” unvânıyla anıldı.
Seydî Halîfe, hocasının vefâtından sonra onun yerine geçip, insanlara hak ve hakîkati anlattı. Allahü teâlânın dîninin emirlerini öğretip, yasaklarından sakındırmakla meşgûl oldu. Devamlı olarak haram ve şüphelilerden kaçınırdı. Hattâ nefsin istemediği şeyleri yaparak onu terbiye etmeye çalışırdı. Geceleri devamlı olarak ibâdet etmekle, namaz kılmakla ve gündüzleri oruç tutmakla meşgûl olurdu.
Kerâmetler sâhibi olan Seydî Halîfe’nin vefâtı ânında yanında bulunanlar şöyle anlatır:
-Mübareğin rûhu bedenden ayrılmak üzere iken, Cennet-i âlâda kendi yüksek makâmını görüp, bir an evvel kavuşmak aşkı fazlalaştı. Allahü teâlâya; ‘Rûhumu hemen kabzedip, geciktirmeden beni o yüce makâmına ulaştır’ diye duâda bulundu.

“Bana makâmımı gösterdiler”
Seydî Halîfe’ye gördüklerini sorduklarında; “Cennet-i âlâda hûrîler ve gılmânlar bana makâmımı gösterip, Allahü teâlânın benim için hazırladıklarına dâvet ettiler. Onun için o tarafa yöneldim” diye buyurdu ve rûhunu teslim etti...
Seydî Halîfe, Amasya’da Mehmed Paşa İmâretinin avlusunda, hocası Şeyh Habîb-i Karamânî’nin kabri yanına defnedildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:49:36
Şehit Padişah Murâd-ı Hüdâvendigâr

Osmanlı devletinin ilerleyişini durdurmak isteyen Haçlı devletleri büyük bir ordu ile bizzat Sultân Murâd-ı Hüdâvendigâr’ın başında bulunduğu Ordu-yu hümayunun üzerine yürüdüler. Kosova’da müttefik Haçlı ordusuyla karşılaşıp muhârebe nizâmı alındı. 8 Ağustos 1389’da muhârebe öncesi Kosova’da şiddetli fırtına vardı ve o gün Berât Gecesiydi. Akşam çadırına çekilen Sultan Birinci Murâd Han, Berât Gecesini ihyâ edip namaz kıldı. Kur’ân-ı kerim kıraât ettikten sonra, seccâdesinin üzerinden kalkmadan târihe geçen şu duâyı okudu:

“Askerlerimi bağışla Allahım”
“Ey Rabbim! Bu fırtına, şu âciz Murâd kulunun günahları yüzünden çıktıysa, mâsum askerlerimi cezâlandırma. Onları bağışla. Allahım. Onlar ki, buraya kadar, sâdece senin adını yüceltmek, İslâm dinini kâfirlere duyurmak için geldiler. Bu fırtına âfetini, onların üzerinden def eyle. Senin şânına lâyık bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede. Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle. Ve dilersen o bayram gününde şu Murâd kulun sana kurbân olsun. Önce beni gazi kıldın, sonra şehit et!’’
Fırtına dinip, 9 Ağustos 1389 günü yapılan Kosova Meydan Muhârebesinde Birinci Murâd Han büyük bir zafer kazandı...
Sırp Devletinin yıkılıp, Balkanların Türk hâkimiyetine geçişini sağlayan Kosova Zaferinden sonra, Sultan Murâd Han, devrin anânesince muhârebe meydanını dolaşmaya başladı. Bu sırada Miloş Obiliç adında yaralı bir Sırp âsilzadesi tarafından hançerlenerek şehit edildi. Kaçan düşmanı tâkip etmekte olan oğlu Şehzâde Yıldırım Bâyezid, devlet adamlarının da ittifakıyla hükümdâr seçildi.

Milletin kalbinde taht kurdu...
Sultan Murâd Hanın cenâzesi Bursa Çekirge’de yaptırdığı türbesine gönderilip, defnedildi. Şehit edildiği yere de türbe yapılıp, “Meşhedi Hüdâvendigâr” denildi.
Murâd-ı Hüdâvendigâr Han zaferden zafere koşmuş, Anadolu’da ve bilhassa Avrupa’da devletin hudutlarını çok genişletmiş ve babasından bir beylik olarak aldığı ülkeyi büyük bir devlet hâlinde oğluna bırakmıştır. Kazandığı zaferlerle olduğu gibi, yaptığı eserlerle de milletin kalbinde taht kurmuştur...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:50:58
Hz. Nuh’un asi oğlu: Kenan

Nuh aleyhisselamın ikinci olarak evlendiği Vâile adında bir hanımı vardı. Bu kadın önce iman etmiş ise de daha sonra, imandan ayrılmış, mürted olmuştu. Hazreti Nuh’un bu kadından doğan oğlu Kenan da babasına iman etmemişti.
Nuh aleyhisselâm, yüzyıllar boyunca, kavmini iman ve hidayete davet ettiği hâlde, onların, inanmamakta ısrar etmeleri sebebiyle helâk olmalarının yaklaştığı sırada, son olarak kavmine, Allahü teâlâya iman edip yaptığı gemiye binmelerini söyledi.

“Bizi tufanla korkutuyorsun!”
Hazreti Nuh’un son olarak söylediği bu sözlerine de uymayan insanlar dediler ki:
-Ey Nuh! Bizi tufanla korkutuyorsun. Biz sana da, söylediklerine de inanmıyoruz!
Nuh aleyhisselâm gemiyi bitirdiğinde, vaat olunan azabın vakti gelmişti. Tufanın alametleri görüldü. Allahü teâlâ, Hazreti Nuh’a vahyedip, her hayvan ve kuştan birer çifti ve kavminden iman edenleri gemiye almasını emretti.
Nuh aleyhisselâm sular yükselmeye başladığında, oğlu Kenan’ı bir köşede gördü. Babalık ve peygamberlik şefkati ile son bir defa daha, bu asi evlada nasihat etti. İman etmesini söyleyerek buyurdu ki:
-Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gemiye bin ki, inananlarla beraber selamete eresin! Kâfirlerle beraber olma! Allahü teâlânın iman nasip etmekle rahmet buyurdukları hariç, bugün boğulmaktan kimse kurtulamaz!
Kenan buna karşılık şu cevabı verdi:
-Ne iman ederim, ne de gemiye binerim. Bir büyük dağa sığınırım. O dağ beni, suda boğulmaktan korur!..
Kenan, bunları söyledikten hemen sonra dağa tırmanmaya başladı. Fakat sular hızla yükselip onu yuttu...
Nuh aleyhisselâm, Allahü tealaya şöyle arz etti:
“Ya Rabbî! Oğlum Kenan benim ehlimdendir ve senin vaadin elbette haktır. Senin vaadinde değişiklik olmaz. Sen beni ve ehlimi suda boğmayacağını vaat etmiştin!”

“O senin ehlinden değildir”
Allahü teâlâ buyurdu ki:
“Ey Nuh, o senin ehlinden, dininden değildir. Zira o salih olmayan bir amel sahibidir. O hâlde ilmine vâkıf olmadığın bir şeyi benden isteme! Şüphesiz ben, seni, cahillerden olmaktan men ederim!”
Bunun üzerine Nuh aleyhisselâm şöyle dua etti:
“Ya Rabbî! İlmim olmayan şeyi senden istemekten, sana sığınırım. Eğer beni magfiret ve bana affınla rahmet etmezsen, ben ziyana düşenlerden olurum!..”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:51:30
Gariplerin sığınağı Ebû Saîd Kaylavî

Ebû Saîd Kaylavî, Allahü teâlânın sıfatlarında bilgi sâhibi, kerâmetleri görülen bir zât idi. Kaylaviye ve çevresindeki insanlar huzûruna gelip bilmediklerini sorarlar, kendisinden fetvâ alırlardı. O kadar çok gelen olurdu ki, yüksek bir kürsî yaptırmak mecbûriyetinde kaldı. Kürsî üzerinde, insanların dertlerine çâre olurdu. Nasîhatleri ile pekçok kimsenin doğru yola gelmesine sebeb olurdu...

Onu üzen helâk olurdu!
Ebû Saîd’in duâlarını cenâb-ı Hak kabûl eylerdi. Çok hasta olan bir kimseyi ziyâret etse, hasta sıhhate kavuşur, iyileşirdi. Bir kimseye şefkatle baksa, o şahıs kötü ahlâklı bile olsa, sâlih bir Müslüman olurdu. Her kim onu üzerse, o da helâk olurdu!
Ebû Saîd Kaylavî bir gün buyurdu ki: “Velînin kalbinde dünyâ malına karşı hiçbir muhabbet olmamalı, kalbi, bütün kötü huylardan temizlenmelidir. Hiç kimse ile münâkaşa etmemeli, herkesle hoş geçinmelidir. Elinde olanları muhtaçlara verip, onlara hizmeti ganîmet bilmelidir.”
Ebû Saîd Kaylavî’nin çok kerameti görülmüştür. Mübarek, bir gün abdest alacaktı. Talebelerinden Ebü’l-Hasan Ali el-Kureşî kendisine ibrik götürüyordu. İbrik birden elinden düşüp parçalandı. Talebe çok telaşlandı. Ebû Saîd talebesine şefkatle bakarak, yerdeki ibriğin bir parçasını eline alır almaz, diğer parçaları ona yapışmış gördüler. Hattâ içi su ile dolu idi.
Ebû Saîd Kaylavî hazretleri, Hızır aleyhisselâm ile görüşürdü. Abdülkâdir-i Geylânî ile sohbet ederlerdi. Gavs-ı âzam Abdülkâdir Geylânî’ye çok hürmet eder, edebli davranırdı.

“O, evliyânın çiçeğidir”
Vefâtı ânında oğlu Saîd; “Babacığım, bana vasiyet eder misin?” dedi. O da oğluna; “Evlâdım! Abdülkâdir-i Geylânî’ye karşı çok hürmetli ol!” buyurdu. Orada bulunan âlimlerden Muhammed el-Medînî; “Ey efendim! Abdülkâdir-i Geylânî’nin hâlinden bize anlatır mısınız?” dedi. O da; “O, bu zamandaki evliyânın çiçeğidir. Yeryüzündeki insanların, Allahü teâlâya en yakın ve O’na en sevimli olanıdır” buyurdu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:52:35
Hindistan evliyâsından Alâeddîn-i Sâbir

14 Haziran 2006 Çarşamba
Alâeddîn-i Sâbir hazretleri, 1285 (H.684) senesinde Şemsüddîn’e altı senelik mücâhedeye girmesini emretti. Buna “Habs-ı Kebîr” denir ve bir kabrin içinde yapılırdı. Alâeddîn-i Sâbir de bunu yapmıştı. Şemsüddîn de;
“Başüstüne efendim!” dedi. Kabrin içine girerek nefsini terbiye etmeye başladı. Bu mücâhededen çıktığında hocası ona buyurdu ki:

“Alâeddîn-i Hilcî’ye yardım et”
“Şimdi Amber şehrine git. Alâeddîn-i Hilcî’ye yardım et. Kaleyi zabtedin. Senin yardımın olmadan kaleyi alamaz. Kaleyi aldığınız gün, ben vefât etmiş olacağım. O da inşallah 16 Mart 1291 Cumâ günü (H.690) nasîb olacaktır...”
Şemsüddîn bu sözleri duyunca ağlamaya başladı. Dedi ki:
“Efendim, cenâze hizmetlerinizi kim yapacak? Nereye defnolunacaksınız? Sizi kabre kim koyacak? Türbeniz nasıl olacak?” Hocası da;
“Hizmetleri siz yapacaksınız. Allahü teâlânın ihsânı ve büyüklerimizin rûhâniyeti yardımcınız olacak. Gaslederken vücûduma değmeyeceksin. Gasil esnâsında gözlerini açmayacaksın. Cenâze hizmetleri kendiliğinden yapılacaktır” buyurdu.
Şemsüddîn, hocasının emrini yerine getirmek için Amber Kalesine gitti. Kalenin fethinden sonra, askerlerin arasından gizlice ayrıldı. Yolda Alîmullah Ebdâl ile karşılaştı. Alîmullah ağlıyordu. Buyurdukları gibi, Alâeddîn-i Sâbir’in aynı târihte vefât ettiğini öğrendi. Kalyâr’a vardıklarında, Şemsüddîn, Alâeddîn-i Sâbir’in kendisine tenbih ettiği gibi gusül abdesti aldırttı. Her iş kendiliğinden oluyordu. Şemsüddîn, hocasının vücûduna dokunmuyordu. Cenâze namazı kılınacağı zaman, Şemsüddîn yalnız olduğunu görerek çok üzüldü. O sırada Sâbir’e benzeyen bir atlı, dört nala yanına geldi. Yüzünde bir tül, elinde bir mızrak vardı. Şemsüddîn’in yanına gelip;
“Şemsüddîn dikkat et! Namaza hemen durma” deyip, atından indi. Biraz sonra imâmete geçti ve namaza durdular. Şemsüddîn selâm verdiği zaman, velîlerin ve kutubların, cenâze namazına iştirak ettiğini gördü...

“İsminizi öğrenebilir miyim?”
Namazdan sonra cenâzeyi kabre koydular. Süvâri atına döndüğü zaman, Şemsüddîn;
“Özür dilerim efendim! Kıymetli hocamın cenâze namazına katılan sizlerin isimlerini öğrenebilir miyim?” diye sordu. Süvâri, yüzündeki tülü çıkardı ve buyurdu ki:
“Şemsüddîn! Bu cenâzenin namazını, cenâzenin kendisi kıldırdı!”
Şemsüddîn, süvârinin yüzüne baktığında Alâeddîn-i Sâbir olduğunu gördü ve bayılıp yere düştü.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:53:12
“Deli Birâder” Muhammed bin Durmuş

Muhammed bin Durmuş, Fârisî lisânını çok güzel konuşur, “tûtî dilli” dedikleri kimselerin onun yanında dilleri tutulurdu. İkinci Bâyezîd Han’ın oğlu Şehzâde Korkut, Manisa Sancakbeyi iken onunla sohbet arkadaşı oldu. Berâber oturup kalkarlar, berâberce yer içerlerdi. Şehzâde Korkut ile birlikte Mısır’a gitti. Yine onunla tekrar Anadolu’ya döndü. Şehzâdenin vefâtına kadar ondan hiç ayrılmadı. Şehzâde Korkut vefât edince, Yavuz Sultan Selîm Han tarafından Bursa’daki Geyikli Baba Zâviyesinde vazîfelendirildi. Burada bir müddet ibâdet, tâat ve Allahü teâlâyı zikirle meşgul oldu. Talebelere dersler verdi...

> Herkesle iyi geçinirdi...
Muhammed bin Durmuş hazretleri, güzel ahlâk ile donatılmış, serbest tabiatlı, yâni bir yerde uzun müddet kalmayıp, hareket ve değişikliği seven halîm selîm bir zâttı. Temiz kalpli ve doğru îtikâdlı, zarîf bir kimse idi. Merâsimli işlerden ve yapmacık davranışlardan hiç hoşlanmaz, herkesle iyi geçinirdi. İnsanlarla konuşurken, nükteli ve latîf kelimeler kullanırdı...
Şiir söylemeye kâbiliyetli olan Muhammed bin Durmuş, şiirlerinde “Gazâlî” mahlasını kullanırdı. Bâzı halleri ve söylediği şu beyit üzerine kendisine “Deli Birâder” lakabı verildi ve bununla meşhûr oldu.
“Mecnûn ki fenâ deştini geşt itdi serâser
Gamhâneme geldi, dedi: Hâlin ne birâder?”

> “Sohbetle geldik sohbetle gittik”
1534 senesinde, bir gün dostlarını dâvet etti. Onlara çeşitli ikrâmlarda bulundu. Bir müddet sonra rahatsızlanıp, dostlarından müsâade istedi. “Müsâdenizle azıcık uyuyayım, rahatsızlığım geçer” dedi. Bir müddet sonra uyanıp gözlerini açtı. “Ey ahbablarım! Elhamdülillah sohbetle geldik sohbetle gittik, ülfetle geldik ülfetle gittik” deyip, tövbe ve istiğfâr eyledi. Arkasından Kelîme-i şehâdet söyleyerek rûhunu Hakk’a teslim eyledi. Mekke-i mükerremede yaptırdığı mescidin avlusuna defnedildi...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:53:53
Âlim manifaturacı “Demir Hoca”

Demir Hoca, tahsil çağı gelince Köse Vâiz Medresesinde ilim öğrenmeye başladı. Hocası Hacı Hamdi Efendiden icâzet, diploma aldı. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra manifaturacılık yaparken, en çok Nevşehir’in Tavukçu Camii’nde ve daha sonra da diğer bütün câmilerinde ücretsiz imâm-hatiplik yaptı. Bir süre sonra ticâreti tamâmen bırakıp insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmeye çalıştı. Kendisi için tutulan han odalarında çok talebe yetiştirdi...

“Ben ilmi parayla satmam”
Bir ara Konya’ya giden Demir Hoca, burada bir ay boyunca vaaz ve ders verdi. Ramazanın sonunda Demir Hoca’ya bir mikdâr para verdiler. O bunu kabûl etmedi. Paranın az olduğunu sanarak iki katına çıkardılar. Yine kabûl etmeyip; “Ben ilmi parayla satmam” buyurdu...
Üçhisarlı emekli müftü Ali Efendi bir gece rüyâsında, Demir Hoca’yı Resûlullah efendimizin bahçesine girmiş, ağaçtan bir nar koparmak isterken gördü. Bahçenin bekçisi ona; “Burada nar hissen var. Narı alman için biraz daha beklemen lâzım” dedi. Demir Hoca’nın huzûrunda rüyâsını anlatınca, talebelerinden biri; “Âhirete yolculuk var” diye tâbir etti. Orada bulunan arkadaşlarının; “Bunu nasıl söylersin?” demeleri üzerine, Demir Hoca; “Dokunmayın! Bu talebemiz doğru tâbir etti” dedi...

“Sizlerle gitmeye izin yok!”
Bu hâdiseden bir süre sonra Demir Hoca’yı vaaz için götürmeye gelen köylülere; “Sizlerle gitmeye izin yok. Ancak Nar köyüne gitmeye izin var” diyerek onlarla helalleşti. Daha sonra Nar köyüne gitti. Buradaki câmide bir müddet vaaz etti. Vefâtından önceki gece yanında bulunanlara; “Eğer vefât ederken şuurunuz yerinde olursa, Peygamber efendimizin son nefesinde okuduğu duâyı okursunuz” dedi ve yanındakiler gidince, onlara bu duâyı okumalarını söyledi. Bu halde iken 1952 (H.1372) senesinde vefât etti. Cenâzesi Nevşehir’e getirilerek Dâmâd İbrâhim Paşa’nın yaptırdığı Kurşunlu Câmii’nde kalabalık bir cemâatle namazı kılındı. Nevşehir mezarlığına defnedildi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:54:40
“Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin”

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’ı fethettiğinde bir süre orada kalır. Bu sırada kaldığı otağda görevli Mısırlı bir cariye vardır ki, Selim Han sabah çıkınca, geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor...
Bu cariye Yavuz Sultan Selim Hanı görür görmez âşık olur. Lâkin ümitsiz bir aşk!.. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı Halife-i Rûy-i Zemin, diğer tarafta basit bir cariye...

“Derdi olan neylesin?”
Cariyenin aşkı dayanılmaz seviyeye ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Padişaha açılmaya karar verir. Lâkin aradaki uçurumu düşününce koca sultanın karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamaz. Düşünür, taşınır ve bir yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir. Bir not yazarak Selim Hanın yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır: “Derdi olan neylesin?”
Akşam gelince notu gören Selim Han, bunun, çadırını süpüren cariyeye ait olduğunu anlar ve kâğıdın arkasına cevabını yazar: “Derdi neyse söylesin.”
Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Cariye temizlik için çadıra geldiğinde kaparcasına kâğıdı alıp heyecanla okur. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip önceki notunun altına şu cümleyi ekler: “Korkuyorsa neylesin?”

“Hiç korkmasın söylesin!”
Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar: “Hiç korkmasın söylesin!”
Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir! Aşkını o akşam halifeye söyleyecektir. O gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip beklemeye başlar...
Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariye hemen ayağa kalkar. Selim Han “Buyurunuz, sizi dinliyorum” deyince, cariye bütün cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur. Heyecandan kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle “Efendim...” der. “Cariyeniz...” ve cümlesini tamamlayamadan “Allah!” diye feryad ederek yığılıp kalır. Selim Han da çok hislenmiştir. Gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der:
“Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür.”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:55:13
Devamlı salevât okuyan adam!..

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden olan Süfyân-ı Sevrî hazretleri Mekke-i mükerremeye gittiği zaman halk başına toplanır, bilmedikleri ve anlayamadıkları hususları sorarlardı. Hepsine teker teker cevap verir, müşkillerini hallederdi...
Bu mübarek zat bizzat kendisi anlatır:
“Bir gün Kâbe-i şerîfi tavaf ederken devamlı salevâtı şerife okuyan birini görünce ona şöyle sordum:

“Bu husûsta bir bildiğin mi var?”
-Behey adam! Sen tesbih ve tehlili bırakmışsın, kendini tamamen Peygamber efendimize salât-ü selâm getirmeye vermişsin, bu husûsta bir bildiğin mi var? dedim. Bana;
-Allahü teala günahını bağışlasın, sen kimsin? diye sordu, ona;
-Süfyan-ı Sevrî’yim, diye cevap verdim. Bunun üzerine bana şunları söyledi:
-Eğer sen zamanının en büyük zahidi olmasaydın sana durumumu anlatmaz, seni sırrıma ortak etmezdim. Şimdi dinle! Babamla birlikte hac için yola çıkmıştık, konak yerlerinden birinde babam hastalandı, yolculuktan geri kalarak onun durumu ile ilgilendim. Fakat sonunda vefat etti. Ruhu çıkar çıkmaz da yüzü kapkara kesildi. Ben dehşete kapılarak ‘İnnâ lillâh ve innâ ileyhi raciun’ dedim ve yüzünü örttüm. Bu sırada göz kapaklarım ağırlaştı, üzgün bir ruh hali içinde uykuya daldım. Rüyada, bu kadar güzel yüzlüsünü, bu kadar temiz kılıklısını ve bu derecede hoş kokulusunu hayatta görmediğim birini gördüm, ağır adımlarla yürüyerek babamın yanına sokuldu, kefeni yüzünden kaldırarak avucunu çehresinin üzerinden geçirir geçirmez, babamın yüzü ağarıverdi. Sonra, tam yerinden kalkmış, gidiyordu ki, elbisesine yapışarak sordum:

“Benden imdad istedi!..”
-Ey Allahın kulu. Kimsin sen ki bu gurbet elde Allahü teala seni babama ihsan buyurduğu nimete vâsıta kılmıştır?
Bana şöyle cevap verdi:
(Beni tanımadın mı? Ben Kur’ânın sahibi Muhammed’im. (sallallahü aleyhi ve sellem) Baban günahkâr bir kimse idi, fakat bana çok salât-ü selâm getirirdi. Ölürken başına bu hâl gelince benden imdad istedi, ben ise üzerime salât-ü selâm getirenlerin imdadına hemen koşarım.)
Bu sırada uyandım, bir de baktım ki, babamın yüzü gerçekten bembeyaz olmuş...
İşte ben de o günden beri devamlı Seyyidü’l-Beşer’e salevât-ı şerife getiriyorum ki, şefaatine nail olayım...”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:55:49
Kıtlık zamanında alınan “Köşk”

Meşhur velilerden Habib-i Acemî hazretleri zamanında yaşanan şöyle bir hadise anlatılır: Horasanlı bir adam, evini on bin dirheme satarak, ailesiyle Basra’ya geldi. Oradan hacca gidecekti. Habib-i Acemî’yi buldu ve ondan şöyle bir istekte bulundu:
“Ben eşimle hacca gidiyorum. Şu on bin dirhem parayı al da, Basra’da benim için uygun bir ev alıver.”

“Rızası olmazsa, parasını öderim!”
Horasanlı ve eşi Mekke’ye doğru yola koyuldu...
O günlerde Basra’da müthiş bir kıtlık ve açlık başgöstermişti. Habib-i Acemî hazretleri ise elindeki emanet parayla gıda maddeleri alıp, sahibinin hayrına muhtaçlara dağıtmak zorunda kaldı. “Adamın rızası olmazsa, parasını ben öderim” diye düşündü.
Horasanlı adam, hac dönüşünde kendisine ev alınıp alınmadığını sordu. Habib-i Acemî hazretleri dedi ki:
“Sen benden bir ev almamı istedin ben ise sana Cennet’ten bahçeli bir köşk alıverdim!”
Adam sevindi ve bu durumu eşine de haber verdi. Kadın da buna memnun oldu, fakat köşkün tapusunu da istedi. Horasanlı bu isteği iletince, Habib-i Acemî hazretleri ona şöyle bir senet yazıp verdi:
“Bismillah... Bu senet, Habib’in Horasanlı zat için Rabbinden aldığı köşkün tapusudur. Allahü teâlâ bu köşkü Horasanlıya verecek ve Habib’i de borcundan kurtaracaktır...”

“Bu tapuyu kefenime koyun!”
Bu senedi aldıktan sonra adamcağız ancak kırk gün daha yaşadı. Ölmek üzereyken;
“Bu tapu senedini kefenime koyun” dedi ve ruhunu teslim etti.
Öyle yaptılar... Bir zaman sonra da kabrinin üstünde, parlayan bir levha buldular. Üzerinde şunlar yazıyordu:
“Habib Ebu Muhammed’in falan Horasanlı için on bin dirheme aldığı köşkün beratıdır. Rabbi, Habib’in istediği köşkü Horasanlıya verdi ve Habib’i de borcundan kurtardı.”
Habib-i Acemî hazretleri bu yazıyı alıp okuyunca, levhayı öptü ve ağlayarak dostlarının yanına koştu: “Bu, Rabbimin bana olan beratıdır!” diye sevincini ifade etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 02:57:01
Medine yollarında... Cündeb bin Damre

Cündeb bin Damre, çok zengin ve çok yaşlı ve dört erkek evlâd sahibi Mekkeli bir Müslümandı. Hicret edememeşti. Birçok Müslüman Mekke’den Medine’ye; Resulullah’ın yanına göçmüşken O’nun hâlâ Mekke’de durup kalması yüreğini yakıyordu. Nisâ sure-i şerifesi, bu yangını harlandırdı; ihtiyar çınar tutuştu. Sure-i şerifede mealen “Mü’minlerden mazereti olmadan yerlerinde oturup kalanlar; elbette mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle bir olamazlar!..” diye buyuruluyordu... Cündeb radıyallahü anh, Rabbine yalvarmaya başladı:

“Bu şehirden rızkımı kaldır!”
“Allahım! Hicret etmemek için benim hiçbir mazeretim yok! Buna rağmen hâlâ buradayım! Halbuki Habibin Medine’de. Ey Allahım! Benim bu şehirden rızkımı kaldır. Beni müşriklerin yanından ayırarak hicret yurduna gönder. Oraya gitmek, Resulünle olmak; O’nun hizmetinde bulunmak istiyorum...”
İhtiyar Müslüman, çok geçmeden hastalandı. Evlâdları yatağının önüne diz çöktüler; onlara buyurdu ki:
- Beni Mekke’den çıkarın!
- Nereye çıkaralım babacığım, nereye gitmek istiyorsun?
- Hasretinde olduğum yere; hicret yurduna... Resul aleyhisselamın yanına.
Evlatları “Peki babacığım” dediler ve hemen, hiç vakit kaybetmeden mübarek sahabiyi bir deveye bindirerek yola koyuldular...

Hicret sevabına kavuştu...
Hayvanın üzerinde hasta ve yaşlı bir insan; önde uzayıp giden sapsarı çöl, tepede yakıcı güneş var ama elde özlenilen Medine’ye kavuşacak kadar ömür var mı? Hayır... Ne yazık ki Cündeb hazretlerinin ömrü Medine yakınlarına varıldığında bitti...
Şimdi Eshab-ı kiramda bir merak:
- Acaba, diyorlar. Cündeb bin Damre muhacir mi; hicret sevabına kavuştu mu?
Nisa suresinin yüzüncü ayet-i kerimesi geldi... Evet; Cündeb radıyallahü anh Medine’ye varamamış olsa da; hicret etmiş ve hicret sevabına da kavuşmuştu...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:47:34
İTALYA�DA BİR YENİÇERİ

Perşembe, 05 Temmuz 2001
Bir Osmanlı Yeniçeri’si 1683’deki Viyana Kuşatması’nın hemen ardından bir yeniçeri İtalya’ya geçip yerleşir. İl Turco olarak çağrılan Yeniçeri’mizin yerleştiği köyün adı Moena. Şimdi, kendilerini bu Türk’ün torunları olarak bilen köy halkı, o zamanlar Ausburg Dükalığı’na bağlıymış. Târih boyunca birçok kültürün izlerini taşıyor.Avusturya’nın sınır kapısına 165, Roma’ya da 700 kilometre uzaklıktaki Alp’ler üzerindeki Teronda bölgesinde bulunan bu köy, bu şirin dağ kasabası şimdi Moena sporları için modern bir turizm yeri. Bütün geliri turizmden. Yerli turstlerin dışında Avusturya ve Almany’dan gelenler çoğunlukta. Gerçek nüfusu 2600, ancak nüfus kışın 55 bin yazın da 30 bin’e ulaşıyor. Moena’yı yani Türk Köyü’nü ilk önce Türkoloji dalında öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Anna Masala keşfetmiş. Prof. Masala köyle ilgili ilk tanışmasını şöyle anlatıyor: “Âilemle Moena da dolaşırken birden (Turchia) yazan bir ok işâreti görmüştüm. Bu işâret bir ara sokağı gösteriyordu. Sokak, Avusturya usulü balkonlu, bol çiçekli ahşap evlerle doluydu. Meydanın ortasında bir çeşme vardı. Çeşmenin sulağının bittiği yerde, bir Yeniçeri büstü bütün heybeti ile sanki bana bakıyordu. Donakaldım...Gördüklerimin ne olduğunu sordum. Cevâbı karşısında şoke oldum. Burası bir Türk’e inanç duyan ve asırlarca bunu koruyabilen bir Türk köyüydü. Anlatılan hikâyesi şöyle: 1683 Viyana Kuşatması sonrası yara alan bir yeniçeri donmak üzereyken bir Ausburglu kendisini bulur ve köye yerleştirir. Yeniçeri bir kızla evlenir. Osmanlı erkeği görünümü ile köyün ağası hâline gelir. O zaman köy en çok 30 hânedir. Sık sık dükalığın askerleri vergi toplamak için köye gelmektedir. Bizim Türk, köyünün erkeklerini bu haksız vergiye karşı ayaklandırır. Türk yaşadığı sürece bir daha ne askerler gelirler ve ne de vergi toplanabilir. Kahramanımız kısa sürede, Ladino dilini de öğrenir. Ama hiç bir zaman frenk elbisesine alışamaz. Başında sarık, belinde kılıç, günlerini geçirir.Türk damat kendini çok sevdirmiş. Türk âdet ve örflerinden hiçbir zaman vazgeçmemiş tir. Öğrettikleri de bugün bile, köylüler tarafından hâlâ bir tabu gibi tatbik edilmeye çalışılıyor. O kasabanın belediye başkanı şöyle anlatıyor:“Ben kendimi bildim bileli her yıl, karnaval sırasında Türk gelenekleri ve Elbiseleri ile tören düzenleriz. Topluluğun en yaşlısı sultan olarak İl Turco’yu temsil eder. Şiirler okuruz, deyişler kullanırız, tekerlemeler söyleriz. İl Turco bir anlamda hâlâ bizim liderimizdir. Onu her zaman hatırlarız. Bu bizim için artık bir gelenek, bir kuvvettir. Çoğumuz bırakın İstanbul’u, Türkiye’yi, Roma’yı bile bilmeyiz. Kitaplardan, televizyonlardan gördüğümüz kadarı ile Türk elbiselerini taklit ederiz. Düğünlerde Türk elbiseleri giyeriz. Türk bayrağını da İtalyan bayrağı kadar benimseriz. Türk topluluğundan olmakla gurur duyarız. Şimdi 120 kadarız. Her geçen gün sayımız azalıyor. Her ay bir kere dernekte toplanırız. 3 yılda bir başkan seçeriz.Aramızdan Türkiye’ye ziyârete gidenler olur. Dönüşte halkımıza arka arkaya konferans lar verilir. Türkiye ile ilgili izlenim ve hâtıralar anlatılır, sorular cevaplandırılır. Türk’ün torunları olan bizlerin başlıca kaynağı ne var ki yine turizm. Erkekler kayak öğretmenliği yaparken bâzılarımız evlerinin iki odasını pansiyon olarak verir...” 
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:48:00
MAHPEYKER VALİDE SULTAN

Salı, 06 Temmuz 2004
Mahpeyker Vâlide Sultan, Sultan I. Ahmed Hân’ın hanımı, Sultan IV. Murâd ile Sultan İbrâhim Hân’ın anneleridir. Kösem Sultan da denen Mahpeyker Sultan, Ahmed Hân’ın genç yaşta vefâtı ile 27 yaşında dul kaldı. Sultan IV. Murâd Hân’ın 11 yaşında tahta geçmesi ile Vâlide Sultan oldu.Zekâsı, kâbiliyeti, devlet işlerindeki ince anlayışı ile, iki oğluna da yardım etti. 30 sene devletin idâresinde başarılı hizmetleri görüldü. Aklı ve zekâsı, güzelliği, hayrat ve hasenâtı ile meşhûr, sâlihâ, afîfe (temiz) bir hanım idi. Bâzı târih kitaplarında katı yüreklilikle ithâm olun makta ise de, bıraktığı eserler onun dindar, cömert ve iyiliksever olduğunu göstermektedir. Çok şefkatli olan Mahpeyker Sultan, fakirlere bir daha kimseye muhtaç kalmayacakları şekilde yardım ederdi. Her sene Receb ayında, kıyâfet değiştirip, araba ile hapishânelere gider, borç yüzünden hapse düşenleri, borçlarını ödemek suretiyle hapisten kurtarırdı. Kâtiller hâriç, bütün mahkumlara yardım elini uzatırdı. Hizmetindeki câriyeleri, eğitip terbiye ettikten sonra, serbest bırakıp, her birine kâbiliyetine göre çeyiz verir ve uygun gördüğü kimselerle evlendirirdi. Yetim ve kimsesiz kızları araştırır ve çeyizlerini düzerek evlendirirdi.Üsküdar’daki Çinili Câmii’ni ve yanındaki mektep, çeşme, dârülhadîs, çifte hamam ve sebili inşâ ettirmiştir. Boğaziçi’nde Anadolu Kavağı, Fâtih’te Vâlide Medresesi Mescidi ile, Çakmakçılar Yokuşu’nda büyük Vâlide Hân’ı ve içindeki mescidi yaptırdı.Rumelide milyonlar değerinde vakıfları ve hayrâtı vardır. Yeni Câmi’nin temeli onun tarafından atılmıştır. Ayrıca her sene Mekke-i Mükerreme ile Medîne-i Münevvere’deki fakirlere, Sürre Alayı ile gönderilmek üzere, vakıflar da bulunmuştur. Mahpeyker Vâlide Sultan, 1651’de çıkan bir isyân sırasında Topkapı Sarayı’ndaki âsiler tarafından şehîd edildi. Sultan Ahmed Hân’ın, Sultanahmed Câmii yanındaki türbesine defnedildi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:48:23
İSLAMİYET DERSİ 

Çarşamba, 07 Temmuz 2004
Ahmed Cevdet Paşa, Sultan Abdülazîz Hân devrinde, Bosna’dan, İstanbul’a dönerken, Tuna Nehri’nde bir vapura biner. Vapurda Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Mösyö Moustier’e rastlar. Onunla, dünya siyasî ahvâlini, dînî, felsefî konuları samimi havada konuşurlar. Fransız Büyükelçi bir aralık, Napoleon’un yukardaki sözünü, hatırlatarak der ki:-İslâmiyeti iyice inceleten Napoleon Bonaparte: “Eğer bir dinin dindarı olsaydım Müslüman olurdum. Zirâ Müslümanlıkta ruhbâniyet yoktur.” demiş. Halbuki, bir müddet İstanbul’da kalınca Ulemâ Sınıfını gördüm. Demek ki, Napoleon, buraya gelmediği için, gerçek durumu bilememiş. -Napoleon, bu meseleyi pekâlâ incelemiş ve pek güzel söylemiş. Hakikaten İslâmda ruhbân yoktur. “Lâ ruhbâniyete fi’l islâm” diye hadis-i şerif dahi vardır. Gördüğünüz sarıklılar ruhbân değildir. Çünkü onlarda ruhânî bir resmi sıfat yoktur. Papazların Hıristiyanlar için yaptıkları ruhânî devlet uygulamalarına, müslümanlar hiç bir zaman katlanamaz.Bir Hıristiyan çocuğu doğunca, vaftiz olmak için papaza muhtaçtır. Sonra Allaha ibâdet edebilmek ve günahlarını affettirmek için de papaza muhtaçtır.Yine neslini devam ettirmesi de papazın nikâh etmesine bağlıdır. Ölülerinin ruhlarına bir hediye göndermek için de papazın duâsı gereklidir. Kendisi öldüğünde, toprağa gömülmesi de, papaz olmadan imkânsızdır. Velhasıl, her dînî muamelede Hıristiyanlar, papaza ihtiyâç duyduklarından, papazların o bîçârelere etmedikleri fenalık kalmaz. Avrupa’nın birçok yerinde Hıristiyanların dinsizlik yolunu seçmelerinde, bu muâmeleler başlıca sebeptir.İslâmda bu türlü karışık işler yoktur. Bir çocuk doğar. Babası, kulağına Ezân okur ve adını koyar. İmam Efendiye muhtaç olmaz. Çocuk büyür, okur, ilmihâlini öğrenir. Kendi kendine Cenab-ı Hakka ibâdet eder. Öğrenmek için hocaya muhtaç olur ama, ibâdet için başkasına gerek duymaz. Cemaat ile namaz kılacak olduklarında içlerinden birisi imam olur.Ayrıca İslâm indinde, günahları ancak Allah teala Hz. bağışlar. Bunun için lâzım olan ancak Allah’a gönül hulûsiyle yalvarmaktır. Rabb ile kulu arasına başkası giremez.Ehl-i İslamdan biri, ölülerinin ruhlarına “hediye” göndermek ister ise Kur’ân okur yahut fukaraya sadaka verir. Bu sevabı onlara ulaştırmak için hocaya ihtiyaç duymaz.Elhâsıl imam ve müezzin gibi sarıklılar hep hizmet sahibi kimselerdir. Onların başka kişilerden fazla rûhani sıfatları yoktur.”Fransız Büyükelçisi M. Moutsier, Cevdet Paşa’yı dinler ve:“-Hayli vakit İstanbul’da oturdum, bunları lâyıkiyle öğrenememişim” der.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:48:52
REZİL OLURSUN

Perşembe, 08 Temmuz 2004
Venedikliler’le 14 Aralık 1502’de bir anlaşma imzalanır. Sultan Bâyezid Hân, haber alır ki, Venedikliler anlaşmayı bozarlar. İki kadırgamızı zaptedip Girit’e gönderirler. Eşkiyâlar bize âit Mora’da ortalığı kasıp kavururlar. İki levendimizi esir alırlar. Birisini satıp, diğerini işkence yaparak zindana atarlar. Venedik Dükü, sarayının bir duvarına Türkler aleyhinde bir resim yaptırır. Sultan, şu nâme-i hümâyûnu gönderir:“Haber aldım ki, 2 askerimi esir alıp birisini işkenceye yatırmışsın. Bu Nâme-i Hümâyûnum’u sana getiren Turhan oğlu Ömer Bey’in yanındaki kulum Ali’ye, vakit geçir meden sattığın levendimi nerede ise bulup teslim edesin! İşkence edilene ise 150 bin gü müş akçe tazminat ödiyesin! Ve de, sarayından bizim aleyhimizdeki ol tasviri söküp yaka sın ve küllerini kendisine teslim edesin! Yoksa, bilesin ki sonu senin için nice ve nasıl azaplarla dolu olacağını tahmin edemeyeceğin bir sefer açarım ki sefil-ü rezîl olursun!”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:49:19
HASAN CAN'IN TABİRİ

Cuma, 09 Temmuz 2004
Yavuz Sultan Selim Hân’ın sırdaşı ve yoldaşı olan, birçok dil de bilen ve âlim bir zat olan Hasan Can’a, birgün Sultan der ki:-Bu gece rüyâmda Muhammed Bahşî hazretlerini gördüm. Beyaz bir elbise giymiş, yolcu luğa hazırlanıyordu.Hasan Can, gayriihtiyâri olarak cevap verir:-Âhıret yolculuğu olsa gerektir.Sultan’ın bu cevâba canı sıkılır. -Sen bilmez misin? Rüyâlar tâbire bağlıdır. Eğer şeyh hazretlerine birşey olursa, sakın gözüme gözükme! Çok geçmez, Muhammed Bahşî hazretlerinin vefât haberi gelir. Hasan Can hâl ehli dir, telâşlanmaz. Sultan’a der ki; -Araştıralım. Eğer benim tâbirimden sonra vefât ettiyse cezâya râzıyım. Ama önce vefât etti ise, Sultanım bu fakire bir hediye verse gerek.Araştırmalar sonunda Hasan Can haklı çıkar. Sultan, kaftanını çıkarır, bir kese altın la birlikte hediye eder. Hasan Can kaftanı alır, parayı da fakirlere dağıtıp sevâbını Muham med Bahşî hazretlerinin rûhuna hediye eder.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:49:46
ŞEYH EDEBÂLİ'NİN VASİYETİ

Cumartesi, 10 Temmuz 2004
Şeyh Edebâli hazretlerinin, Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve dâmadı olan Osman Bey’e vasıyeti şöyledir:“Ey oğul! Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın! Ama; bunları nerede, nasıl kul lanacağını bilmezsen, sabah rüzgârında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup, aklını yener. Dâima sabırlı, sebatlı ve irâdene sâhip olasın! Dünya, senin gözlerinin gördüğü gi bi değildir. Bütün bilinmeyenler, feth edilmeyenler, görünmeyenler, senin fazîletinle ve ahlâkınla gün ışığına çıkacaktır.Ey oğul! Ananı, atanı say! Bereket büyüklerle berâberdir. İnancını kaybedersen, ye şilken çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü görme! Bildiğini bilme! Sevildiğin yere sık gidip gelme! Ey oğul! Üç kişiye acı: Câhil arasındaki âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken îtibârını kaybedene. Ey oğul! Unutma ki; yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğunda mücâdeleden korkma!.. ”
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:50:08
ULU CÂMİ�NİN AÇILIŞI

Pazar, 11 Temmuz 2004
Yıldırım Bayezid Hân, 1396 Niğbolu Zaferi’nden sonra Rabbine karşı bir şükran ifâdesi olarak Bursa’ya büyük bir câmi yaptırmaya karar verdi. Câminin inşasında çalı şanların ekmek ihtîyacını yakında küçük bir fırını bulunan Somuncu Baba karşıladı. Ulu Câmi’nin bir Cuma günü açılmasına karar verildi. Bursalılar bu muhteşem câmiyi hınca hınç doldurmuşlardı. Başta pâdişah Yıldırım Bayezid Hân, Şeyhülislam Molla Fenâri, gönüller sultanı Emir Sultan, diğer ulemâ ve devlet erkanı açılış için hazırdı. Yıldırım Bayezid Hân, câminin açılış hutbesini okuması için Emir Sultan’ı görevlen dirdi. Emir Sultan, “Sultanım, zamanımızın büyük âlimi burada iken, bizim hutbe okumamız uygun düşmez.” diyerek affını istedi. Yıldırım Bayezid, Emir Sultan’ın bahsettiği âlim in kim olduğunu sordu. Emir Sultan da Somuncu Baba’yı gösterdi. Somuncu Baba, pâdişahın ricâsını kıramadı. Minbere doğru yürüdü. Emir Sultan’ın yanından geçerken, “Emirim, niçin beni ele verdiniz?” diye sordu. Emir Sultan’ın cevabı anlamlıydı: “Senden ileride kim seyi göremedim.” Bu işe Bursalılar çok şaşırdı. Her gün “Mü’minler Somunu” diye leziz ekmekler sa tan nur yüzlü insan meğer ne büyük bir âlim ve gönül sultanıymış!..Herkes merakla Somuncu Baba’nın hutbesini bekliyordu. Minbere çıkan Somuncu Baba, bir girişten sonra şunları söyledi:“Bâzı âlimler Fâtiha sûresinin tefsirinde zorlanıyor. Onun için hutbede bu sûrenin tefsirini yapacağım.“Somuncu Baba, Fâtiha sûresinin 7 ayrı tefsirini yaptı. Tefsirden fıkıha, kimyadan astronomiye, hayattan kâinata girmediği konu, vermediği örnek kalmadı. Hikmetli sözler sarfetti. Herkes ağzı açık dinliyordu. Herkes, “Meğer Somuncu Baba ne büyük bir âlimmiş de bilememişiz.” diye hayıflandı...O günden sonra Somuncu Baba’yı Bursa’da gören olmadı. Kendinin teşhir edildiği ni anlayınca başka diyarlara gitti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:50:39
ŞAŞIRAN ŞÂİR

Pazartesi, 12 Temmuz 2004
Şâirlerden biri, yeni yazdığı bir şiiri, Pâdişaha takdim etmek üzere huzûra kabul edi lir. Pâdişah o kadar zekidir ki, okunan bir şeyi ezberlemekte, birinci vezir 2 defâ okunanı, ikinci vezir de 3 defâ okunanı ezberleyebilmektedir. Şâir şiirini okuyunca, Pâdişahın çok hoşuna gider ve bir latîfe yapmak ister. Der ki:-Burada herkes bu şiiri zâten bilirdi. Şâir şaşırıp arzeder:-Pâdişahım, affedersiniz. Bu şiiri yeni yazdım ve ilk defâ burada, yâni huzûrunuzda okudum.
-Sen benim sözüme inanmadın gâlibâ. Bak şimdi ben okuyorum dikkatle dinle!
Pâdişah şiiri okur ve şâirin çok fazla şaşırdığını görünce, iki defâ dinlediği için ezberleyen birinci vezire dönüp der ki:-Şâirimiz iyice tatmin olsun, bir de şiiri sen oku bakalım!Şâirin şaşkınlığı iyice artar. Birşeyler söylemek için kekeler. Pâdişah iyice şaşırtmak için ikinci vezîre dönüp der ki:-Bir de sen oku da, şâir dostumuz iyice kanaat getirsin artık. O da yanlışsız okur. Şâir ne diyeceğini şaşırmış vaziyette iken, Pâdişah imdâdına yeti şir. Durumu anlatır ve çeşitli hediyeler verir. Şâir de anlar ki; devletimizin başında hakîkat en seçilmiş insanlar var.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:51:05
II. MAHMUD HAN�IN HOCASI

Salı, 13 Temmuz 2004
Abdurrahman Harputî hazretleri, küçük yaşta ilim tahsili için gittiği Diyarbakır'da tahsîli sırasında, bütün derslerden geri kalması üzerine, arkadaşları onunla alay ederlerdi. Bu durumu hocası öğrenince, onun daha çok rencide olmaması için, yanına çağırarak; "Şimdiye kadar okudukların ve öğrendiğin bilgi sana kâfidir. Köylerde çok rahat imamlık yapabilirsin. Var git oralarda kısmetini ara." dedi. Bunun üzerine medrese tahsîlini bırakarak, şehirden ayrıldı. Yolda bir hanın önünden akmakta olan bir çayın kenarında oturup düşünür ken, çayın içerisindeki taşların, suyun şiddetli akıntısından yusyuvarlak olduklarını ve pırıl pırıl parladıklarını gören genç Abdurrahmân, üzüntü ve kırık bir kalb ile; "Yâ Rabbî! Beni sen yarattın. Bu dersleri anlayamamam da senin kudretin iledir. Senin emrinde akan sular, şu taşları nasıl yusyuvarlak yapıyor ve parlatıyorsa, sen de benim zihnime kuvvet ihsân et de, rızâna kavuşturacak ilim deryâsın dan biraz nasîb alayım." diye Allahü teâlâya yalvardı. Daha sonra yorgunluğu sebebiye uykuya daldı. Rüyâsında, yanına nûrânî üç zât gelerek, yanlarında getirdikleri bir çuval darıyı Abdurrahmân Molla'ya nöbetleşe yedirdikten sonra, kaybolup gittiler. Abdurrahmân Harpûtî uyanınca, içinde bir ferahlık bir sevinç duydu ve zihninin açıldığını hissetti.Abdurrahmân-ı Harpûtî bu hâdiseden sonra medreseye geri döndü. Arkadaşları onu aralarında görünce yine alay etmeye başladılar. Fakat bunlara hiç aldırış etmedi. Ders saatinde hocasının huzuruna çıkarak elini öptü ve müsâade isteyerek yerine oturdu. Cevapsız kalan bâzı sorulara, Abdurrahmân Efendi cevap verince, hocası dâhil herkes hayret içinde kaldı. Hocasının geçmiş derslere âit sorularını da rahatlıkla cevaplandırdı. Aradan kısa bir zaman sonra yapılan imtihanda birincilik alınca, hocası ona icâzet, diploma vererek İstanbul'a gönderdi.Abdurrahmân-ı Harpûtî, İstanbul'a gitti ise de bir vazîfe verilmemesi üzerine memleketine döndü. Burada tâliblere ders vermekle meşgûl oldu. Bir müddet sonra tekrar memleketini terk ederek İstanbul'a gitti. Bir gün vakit namazını kılmak için girdiği Ayasofya Câmiinin duvarında asılı bir levhaya gözü takıldı. Levhanın altındaki kâğıtta; "Bu levhadaki ibâreyi, her kim doğru olarak hâllederse, mükâfatlandırılacaktır." yazıyordu. Hemen bir kâğıda ibâreyi bütün kâideleri ile çözen Abdurrahmân-ı Harpûtî, kâğıdın altına "Daha başka mânâların da mevcûd olduğu ibâreden anlaşılmakta ise de, kâğıdım olmadığı için bu kadarıyla iktifâ edilmiştir." diye bir şerh koyarak adını ve adresini yazdı ve tahlilnâmelerin içine bıraktı. Ertesi gün kâğıtlar sultânın huzûrunda teker teker tetkik edildi. Bu tetkik esnasında Abdurrahmân Efendinin yaptığı tahlilin diğerlerine göre, daha yüksek bilgilerle donatılmış olduğu anlaşıldı ve Abdurrahmân Efendi irâde-i seniyye ile saraya dâvet edildi. Kendisine mesleğinin gereği kıyâfetler giydirilerek sultânın huzûruna çıkarıldı. İkinci Mahmûd Han; "Siz benim hocamsınız." diyerek yanına oturttu ve büyük iltifâtlarda bulundu. Üsküdar'da bir ev verildi ve evlendirildi.Bu sırada Osmanlı Devleti içerisinde yeniçeri isyân ve zorbalıklarının önü alınamaz bir hâle gelmişti. Tâlim ve eğitim kabûl etmiyorlar, savaşa çıkmayı da reddediyorlardı. Kendilerine harp fenlerinin öğretilmesini isteyen din ve devlet adamları na karşı harekete geçtiler. Bunun üzerine İkinci Mahmûd Han vezirleri ve ulemâ sınıfını toplantıya çağırdı. Abdurrahmân-ı Harpûtî hazretleri de bunlar arasında idi. Yeniçerilerin artan zorbalıklarından bahisle ne yapılması gerektiği soruldu. Mesele son derece nâzikti. Yeniçeriler tekrar isyân ederek devlet ileri gelenlerinin kellelerini istemeye başlamışlar dı. Tamâmen bid'at yuvaları hâline gelen bektâşî tekkeleri de kendilerini tahrik ediyordu. Sonuçta ulemâ birlik içerisinde bunların öldürülmeleri câizdir diye fetvâ verdi. Savaşın başlangıcı olmak üzere sancak-ı şerîfin çıkarılması kararlaştırıldı. Fakat sancağı şerîfin açılması çok önemli bir olaydı. Bu işin dönüşü yoktu. Yeniçeriler ile yapılacak mücâdele nin sonu ise kestirilemiyordu. Bu sebepten karar alınmasına rağmen herkeste bir tereddüd vardı. İşte bu devlet adamlarının çekingen ve kararsız hâlleri sırasında Abdurrahmân Harpûtî hazretleri söz aldı."Bu din ve devletin ayakta kalması Allahü teâlânın istediği şeyse yeniçerileri vururuz, yok ederiz. Değilse biz de bu din ile berâber batıp gideriz, daha ne ihtimâl kaldı?" diyerek kalplerdeki şüpheleri giderdi. Herkes tek bilek tek yürek oldu. Nitekim bu inanç ve îmânla harekete geçerek yeniçeri ocağını ortadan kaldırdılar ve bozulmuş bektaşî yuvalarını kapattılar.Kürd Hoca ünvânı ile de meşhûr olan Abdurrahmân-ı Harpûtî hazretleri sonra Şam'a giderek Emevîyye Câmii İmâmı Saîd Efendinin derslerinde bulundu. Ayrıca Nakşibendiyye yolunu Muhammed Sâdık Erzincânî'den öğrenerek icâzet, diploma aldı.Abdurrahmân Efendi 1851 (H.1267) senesinde Üsküdar'daki evinde vefât etti. Karacaahmet mezarlığındaki türbesine defnedildi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:51:35
MİMAR SİNANDAN MEKTUP...

Çarşamba, 14 Temmuz 2004
Birkaç yıl önce, Süleymaniye Camii'sinin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı anlaşılmış. Eğer çözüm bulunamazsa, koca cami kısa bir zaman içinde yıkılacakmış. Caminin tüm taşıyıcı yükü kemerlerindeymiş. Bu kemerlerin ortalarında bulunan kilit taşları zamanla aşınmış. Ama elde yazılı bir proje olmadığı için nasıl değiştirileceği bilinmiyormuş.
Hemen Türkiye'nin en yetkin mühendis ve mimarlarından oluşan bir heyet oluşturulmuş. Ortaya bir sürü fikir atılmış. Her kafadan bir ses çıkmış ama sonuç alınamamış. Tartışmalar sürerken caminin içinde büyük bir karmaşa sürüyormuş. Ülkenin çeşitli bilim kuruluşlarından bir sürü mimar, mühendis kemerleri inceliyormuş. Bu adamlardan biri ortalarda dolanırken, kazara, gizli bir bölme bulmuş. Bölmede, üzerinde eski yazı olan bir not varmış. Uzmanlara inceletilen kağıdın orijinal olduğu belgelenmiş. Bu kağıt parçası bizzat Mimar Sinan'ın imzasını taşıyan bir mektupmuş. Mektupta yazılanlar tercüme ettirilince ortaya şöyle bir metin çıkmış:"Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştirileceğini bilmiyorsunuz." Koca Sinan, kademe kademe, kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyormuş. Heyet Sinan'ın söylediklerini aynen yapmış. Süleymaniye camisi böylelikle kurtarılmış. Bu mektup şu an Topkapı Sarayı'nda saklanıyormuş.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:52:04
SULTANLAR RİKÂBINDA YÜRÜSÜN!

Perşembe, 15 Temmuz 2004

Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşîdini ziyâret için Üsküdar'a gelmişti. Çarşıdan geçerken, Hüdâyî hazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkâr bu esnâda attaydı. Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâ etti. Bir müddetHüdâyî hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yaya olarak ardınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyî dünyâyı titreten koca bir pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve; "Sultanım! Sırf hocam Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o; "Pâdişâhlar rikâbında yürüsün." diye duâ etmişti." buyurarak atından indi. Ata tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdi.Sultan Ahmed Hanın bu hâdiseden sonra aşağıdaki beytleri söylediği belirtilir:

"Varımı ben Hakka verdim, gayrı vârım kalmadı.

Cümlesinden el çekip pes dü cihânım kalmadı.

Çünkü hubbullah erişti, çekti beni kendine,

Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.

Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi,

Sâfiyim, buldum safâyı dü cihânım kalmadı.

Ahmedî der, "Yâ ilâhî! Sana şükrüm çok-durur",

Hamdülillah aşk-ı Haktan gayri vârım kalmadı."
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:52:29
İKİ MİLYON STERLİNE BANKO 

Cuma, 16 Temmuz 2004
1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu artık bir Avrupa devleti kabul edilmişti. Bu tarihten itibaren gençler Avrupa ülkelerine tahsil yapmaya gönderilmeye aşlandı. Fakat oralara gidenler, Avrupa’nın teknolojisinden daha ziyade kültürünü alıp ülkemize getirdiler. Bu tarihten itibaren devlet kademelerinde görev alanlar, hep bu kültürle yetişmiş olanlardı. Bunlardan biri de Mısır Hidivi İsmail Paşanın kardeşi Mustafa Fazıl Paşa idi. Osmanlı Devletine, Mısır’da ve İstanbul’da uzun yıllar hizmet etmiş olan bu zat, oldukça zengindi. 1867 yılında bir görev için Paris’e gidiyordu. İstanbul’dan gemiyle, kumarhaneleriyle ünlü Monte Carlo’ya kadar geldi. Buradan trenle yoluna devam edecekti. Burada birkaç gün kaldı. Bir gün, Avrupa sosyetesinin uğrak yeri olan ünlü Casino’da oturmuş, gazetesini okuyordu. O sırada bulunduğu salonda Bakara oynanmaktaydı. Derken bir Rus Prensi masaya yaklaştı ve iki yüz bin Frank için kağıt çekmek istedi. Fakat bu kadar büyük bir paraya kumar oynamaya kimse cesaret edemedi. Bu hal, Prensin gururunu fena halde okşadı. Ancak sevinci uzun sürmedi. Ona haddini bildirmek isteyen Mustafa Fazıl Paşa oturduğu yerden:-Banko... diye seslendi, yani oyunu kabul ettiğini bildirdi. Bunun üzerine Rus Prensi, Osmanlı Paşasına döndü ve onu küçük gören bir tavırla süzerek:-Sizden başka banko diyecek kalmadı mı? Dedi.Mustafa Fazıl Paşa, hiç vakarını bozmadan, sükûnetle yerinden kalktı, masaya yaklaştı ve cebinden çıkardığı kapalı bir zarfı ortaya koyarak Prense döndü:-Ben sizin iki yüz bin Frankınızı kabul etmiştim... Siz de bu kapalı zarfın içindekine banko der misiniz?Prens, bu meydan okuyuşu çaresiz kabul etti. İkisi de kağıt çektiler ve Mustafa Fazıl Paşa kazandı. O zaman kapalı zarf açıldı ve içinden Credit Lyonnais Bankası Paris Merkez Şubesinin, Mustafa Fazıl Paşa adına yazılmış iki milyon Sterlinlik çeki çıktı. Hazır bulunanlar, şaşkınlıktan dilerini yutacaktı. Bu parayı, hata bunun onda birini bile ödeme imkanı bulunmayan şımarık Rus Prensi, ne yapacağını bilmeden perişan bir hale düştü. Sonunda Osmanlı Paşasına bu işten vazgeçmesi için herkesin önünde ağlayarak yalvar maya ve özür dilemeye başladı. Mustafa Fazıl Paşa, esasen millî şeref ve haysiyetimizi korumak için bu işe girmiş ve bu maksatla servetinin büyük bir kısmını tehlikeye atmıştı. Moskof parasında gözü yoktu. Şimdi pek aşağıdan almaya başlayan ve Osmanlı hamiyetperverliğine sığınmaktan başka çare bulamaya Prensi affetti. Yalnız banko hakkı olan iki yüz bin Frank alıp garson lara bahşiş olarak dağıttı. Bu ağır dersi alan Rus Prensi ise artık oralarda tutunamamoş, ertesi gün Monte Carlo’yu terketmişti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:52:50
FAT0H SULTAN MEHMED HAN VE AKBIYIK SULTAN

Cumartesi, 17 Temmuz 2004
Akbıyık Sultan, İkinci Murâd Han'ın haçlılar ve diğer din düşmanlarına karşı giriştiği cihâd hareketine de katıldı. Giriştiği seferlerde, Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin diğer talebeleri ile birlikte büyük kahramanlıklar gösterdi. Böylece Osmanlıların Rumeli deki yayılmasında önemli hizmetler gördü.Bu gazâlarda gösterdiği başarılardan birinin sonunda İkinci Murâd Han tarafından Yenişehir köylerinden bir tanesi kendisine temlik edildi (1437). Bu parayı ticarette kullanan Akbıyık Sultan kısa zamanda malının hesâbını yapamayacak kadar zenginleşti. Mal, mülk meşgûliyeti az zaman içinde, hocasının sohbetinden daha az istifâde etmesine yolaçtı. Bu sebeple birgün hocası Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, dünyâya ve onun geçici lezzetlerine bağlanmanın mahzurlarından bahsederek Akbıyık Sultan'a; "Evlâdım bu dünyâ fânîdir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa murâd alamazsın. Âhiretten gâfil olma. Zîrâ gidişin dönüşü yoktur. Allahü teâlâdan gayri işlere tutulmaktan kurtul. Devamlı bâki kalan işlerle meşgul ol."Hocasının bu sözleri üzerine Akbıyık Sultan;"Hocam! Peygamber efendimiz; "Dünyâ, âhiretin tarlasıdır." buyuruyor. Bu sebeple dünyâ malı ile de meşgul olmak gerekmez mi?"Hacı Bayram-ı Velî hazretleri uzun bir sükûttan sonra;"Evlâdım! Mâdem ki dünyâyı terk edemiyorsun, öyle ise bizi terket. Bu dergâhta dünyâ ile meşgul olanların işi yoktur." buyurdu.Akbıyık Sultan bu sözler üzerine kapıdan dışarı çıkarken tam eşik üzerinde başından sarığını düşürdü. Bunu hocasının bir kerâmeti bilip günü gelince sebebi meydana çıkar, düşüncesiyle alıp başına giymedi.Akbıyık Sultan'ın bundan sonra topladığı altın ve gümüş para sayılamayacak ölçüde arttı. Ancak gönlünü hiç bir zaman para ve pula kaptırmadı. Eline geçen para da hiç bir zaman kendisinde kalmadı. Fakir, fukarâ, kimsesiz, öksüz, yetim, dul, borçlu ve gariplerin sığınağı oldu. Bursa'da büyük bir imâret yaptırarak gelen geçen yoksullara ikramlarda bulundu. Misâfirleri ağırladı. O dağıttıkça parası artıyor, parası arttıkça o da dağıtmaya devâm ediyordu. Bu arada Alâeddîn Ali el-Arabî hazretlerinin derslerine devam ederek ilimde ilerlemeye de gayret sarfediyordu.Ve nihâyet... Hocasının kerâmeti tahakkuk etti. Sarığının eşik üzerinde düşmesinin esrârı aydınlandı. Yine şeyhi ve üstâdı Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin eşiğine yüz sürdü. Mübârek sohbetlerine tekrar kabûl olunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Hocasının sekiz halîfesinden biri olma şerefine kavuştu.Bu arada dînine hizmet etmek, İslâmiyeti küffâr diyârına duyurmak aşkı Akbıyık Sultan'da hiç sönmeden için için gittikçe alevlendi. 1444'te Varna'da haçlı sürüleri perişan edilirken o, mânevî liderlerin en önündeydi.Nisan 1453. Osmanlı ordusu son defâ İstanbul önlerinde göründü. Peygamber efendimizin fetih müjdesi gerçekleşmek üzeredir. Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Akşemseddîn ve Akbıyık Sultan gibi gönül erenleri ordunun en önündeler. Akbıyık Sultan, Akşemseddîn hazretleri ile berâber Fâtih Sultan Mehmed Han'ın yanında bulunuyor ve devamlı askeri teşcî' edip coşturuyor, duâ ve sözleri ile onları gayrete getiriyordu.Fâtih Sultan Mehmed Han fetihten sonra İstanbul'da yaptırdığı câmilere bu gâzi şeyhlerin isimlerini verdi. Akbıyık Sultan adına da Cankurtaran civârında bir câmi yaptırdı.Akbıyık Sultan ömrünün son yıllarını Bursa'da talebe yetiştirmek, zikr, tâat ve ibâdetle meşgûl olmak ve yine fakir fukaraya yardımda bulunmak sûretiyle geçirdi. 1455 (H.860) de âhirete göçtü. Arkasında pekçok hayır müesseseleri bıraktı. İstanbul'da bir, Bursa'da iki mahalle ve dergâh ve câmisi Akbıyık Sultan'ın adı ile anılmaktadır. Kabri, Bursa'da Akbıyık mahallesi Akbıyık Çıkmazı'nda yaptırmış olduğu dergâhının yanındaki türbededir.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:53:21
ALÂEDDÎN ALİ ESVED KARAHİSÂRΠ

Pazar, 18 Temmuz 2004
Alâeddîn Esved, Osmanlının namlı Kara Hoca'sı, Osmanlı Devletinin temellerini sağlamlaştırıp, askerî ve mâlî teşkilâtlarını kuran, evlât ve torunlarının da, yüz elli yıl devlete en üst seviyede hizmet etmesine vesîle olan Çandarlı Kara Halîl Hayreddîn Paşayı da yetiştirdi. Osmanlı Sultanı Orhan Gâzi, Kara Hoca'nın evine gelip, talebelerinden birini, kendisine yardımcı olmak için vermesini isteyince, Çandarlı Kara Halîl'i verdi.Bu hâdise şöyle cereyân etti: Sultan Orhan Gâzi, âlimleri, evliyâyı görüp gözeten bir zât-ı muhterem idi. O mübârek kimse, birgün Alâeddîn Esved hazretlerini ziyârete gitti. Onun mahalline vardığında, Alâeddîn Esved hazretleri nâfile namaz kılmakta idi. Orhan Gâzi, avluda bekledi. Bu sırada farz namaz vakti geldi. Orhan Gâzî ve orada bulunan Alâeddîn Esved'in talebeleri namaz için hazırlandı lar. Namazın sünnetini kıldılar. İkâmet okununca, Kara Halîl imâmete geçti. Cemâata namazı kıldırdı. Alâeddîn Esved de, odasından çıkıp namaza katıldı. Namazdan sonra bir müddet sohbet ettiler. Orhan Gâzi edeble dinledi. Sonra başını kaldırıp;"Seferde ve hazerde, ahâli arasında vâki olacak hâdiselerde hükmedip, hak ile bâtılı ayırmak, şer'î hükümleri beyân etmek için bir hâkim-i samedânî lâzımdır. Talebenizden birini benim ile sefere gitmek için tâyin etseniz." deyip, merâmını arzetti.Alâeddîn Esved hazretleri Orhan Gâzi'nin bu arzusunu kabûl ettikten sonra talebelerine baktı. Herbirinin; "Ne olur beni gönderme!" diye yalvarır bir hâli vardı. Çünkü onlar, sultanlara yakın olan ulemâyı dünyâya düşkün addediyorlar, sultanların, kötülüklerine, ulemânın ilimlerini âlet etmelerinden korkuyorlardı. Ancak, Sultan Orhan öyle bir kimse değildi. Yanına ulemâyı, emretmek için değil, Allahü teâlânın emirlerini onun ağzından dinlemek için, kendisini Allahü teâlânın yasaklarına meyletmekten sakındırması için istiyordu. Kendisine kul değil, başına sultan arıyordu. Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmuyordu. Devletin bekâsı için sultana, sultanın yanlış yola sapmaması için ulemâya ihtiyaç vardı. Alâeddîn Esved diye anılan Kara Hoca'nın talebelerinden birinin bu işi yapması lâzımdı. İş başa düşmüştü. Kara Hoca, en gözde talebesi Çandarlı Kara Halîl'i Sultan Orhan Gâzi'ye verdi. Kara Halîl de, "Memur, mâzûrdur" hükmünce, hocasının emrine uyup Orhan Gâzi ile birlikte gitti. Seferde ve hazerde, Sultana müşâvirlik, anlaşmazlıklarda hâkimlik yaptı. Yanlış yola sapanları terbiye edip, dîn-i İslâmın emir ve yasaklarının, Devlet-i âliyye-i Osmâniye içerisinde sünnet-i şerîfe uygun şekilde tatbikine gayret eyledi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:53:45
İNGİLİZ DÜŞMANI ŞEYHÜLİSLAM

Pazartesi, 19 Temmuz 2004
1654 senesinde vefat eden ve Sultan IV. Mehmed Han’ın Şeyhülislamı olan Behâeddin Efendi, son derece hoş sohbet ve nüktedan olarak tanınmıştı. Fakat İslam düşmanlarına, hele İngilizlere karşı muazzam bir din gayreti vardı. Bütün yumuşaklığı ve nüktedanlığına rağmen, İslam düşmanlarına karşı gayet sert davranır, onlara hiç taviz vermezdi. 1651 senesinde, İngiliz vatandaşı olan birisi, İzmir’deki İngiltere konsolosundan 200.000 akçe alacağı olduğunu iddia ederek onu mahkemeye verdi. İzmir Kadısı Haşimi zade, konsolosu mahkemeye davet edip alacaklısının davasını bildirdi. Konsolos sert bir tavırla:-Efendi, sen bu davaya bakmaya mezun değilsin... dedi ve İngiltere ve Osmanlı hükûmetleri arasında imzalanan “Ahidnâme” nin bir nüshasını gösterdi. Burada, İngiliz vatandaşlarından birinin öbüründen alacağı 200.000 akçeden az olursa Osmanlı kadıları nın davayı dinleyebilecekleri, aksi halde davanın İngiltere’de görüleceği yazılıydı. Lâkin Kadı Efendi, konsolosun sert ve mütekebbir tavırlarından incinmişti:-Bre mel’un!.. ben İslam şeriatine göre bu davaya bakmaya memurum...diye ısrar etti.Buna karşılık konsolos, onun söylediklerine hiç aldırış etmeden mahkeme hademesini ve mübaşiri itip kakarak çıktı gitti.Haşimizade onun bu yaptıklarına büsbütün kızdı ve devlete hakaret saydı. Hemen Şeyhülislam Behâeddin Efendiye bir mektup yazarak hadiseyi nakletti. Şeyhülislam da bu mektubu Sadrazam Melek Ahmed Paşaya gösterdi ve konsolosun azlini, İstanbul’daki İngiltere büyükelçisinden istemesini rica etti. Sadrazam, bu tehlikeli olabilecek ve siyasi anlaşmazlılara yol açabilecek meseleye karışmanın doğru olmayacağı kanaatine vardı ve Behâeddin Efendiye:-Bizim işimiz çoktur. Bu meselede ne gerekirse lütfen kendileri yapsınlar.. diyerek mektubu Şeyhülislama geri gönderdi.Bunun üzerine Behâeddin Efendi, Sadrazama da gücenerek, kendisi İngiltere Büyükelçisini çağırtarak, meseleyi teferruatıyla anlatıp, İzmir’deki konsolosun azledilmesini istedi. Ancak buna hiç yanaşmayan büyükelçi, soğuk bir tavırla:-Onu oraya kralımız dikmiştir. Kaldırmak benim elimden gelmez...karşılığını verdi. Behâeddin Efendi büsbütün kızıp:-Bre dinsiz, diye çıkıştı. Hem bizimle dost olduğunuzu söylersiniz, hem de harp halinde olduğumuz Venedik kafirine gemi verip imdat edersiniz. Bunu bilmez miyiz sanır sınız? Diye bağırdı.Büyükelçi inkar etmedi:-Bizden kim gemi isterse kira ile veririz ve istediği malı para ile satarız. Bu, ahidnameye aykırı değildir, dedi.İyice sinirlenen Şeyhülislam:-Götürün bunu hapsedin! Diye bağırdı.Adam her ne kadar:-Efendi, sen beni hapsedemezsin...buna salahiyetin yoktur, diye direnmek istedi ise de, gayreti galeyana gelen Behâeddin Efendi haykırdı:-Bre kaldırın şunu!..Büyükelçiyi yaka paça sürükleyip ahıra hapsettiler. Şeyhülislam daha sonra Sadrazama haber göndererek:-Bu herifi elbette Yedikule zindanına yollayıp hapsedesiniz. Din ve devletimize ihaneti vardır. Dedi.Fakat elçilik mensupları daha önceden Sadrazama ve saray adamlarına giderek, bu durumun anlaşmalara aykırı olduğu ve büyükelçinin derhal serbest bırakılması gerek tiğini bildirdiler. Sadrazam da hemen bir adamını Şeyhülislama yolladı ve şunları bildirdi:-Sultanımızın huzuruna dua ederiz. Bu kadar senedir Venedikli dedikleri balıkçı kafirle baş edilemeyip bunca can ve mal gitti. İngiltere Kralı ise Avrupa’nın büyüklerin den, asker ve donanma sahibi kimse olup, bize büyük zarar vermeye gücü yeter kâfidir. Onunla sulhu bozup İslam askerine yeni iş açmak münasip midir?Ertesi gün Divan toplandı ve Vezirler de Şeyhülislama, bu meselede haksız olduğu nun bildirilmesini kararlaştırdılar. Anadolu Kadıaseri de ona, -Şimdiye kadar hiçbir Şeyhülislamın bir büyükelçiyi ahıra hapsetmiş midir? Bu olmuş bir şey mi? Şu herifi serbest bırak! Diye haber gönderdi. Behâeddin Efendi, bu habere sinirlenerek:-Efendi...Efendi!.. sen Kadıasker değil misin? Kafirleri himaye edenlerin hükmü nün geçtiği devirde neden Divan toplantılarına varırsın? Madem ki onların dediği olur, senin orada işin ne? Yarın evinden çıkma ve Divana varma... cevabını gönderdi.Fakat Şeyhülislamın bu din gayreti, Osmanlı Devletinin İngiltere ve bütün Avrupa devletleriyle arasının bozulmasına yol açacak, belki de harp halinde olduğu Venedik Cumhuriyetinin yanında harbe iştirak edeceklerdi. Bunun üzerine Sadrazamın teklifiyle Padişah tarafından 2 Mayıs 1651 günü vazifesinden azledilerek Bergama’ya sürgün edil di. Sürgün yerine giderken, bir dostuna şunları söylüyordu:-Sadrazam gayretsiz ahmak, biz ise gayretli ahmak olduk. İkimizin de yaptığı devlete zarar verdi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:54:09
YAVUZ VE ŞAH İSMAİL�İN SATRANÇ OYUNU

Salı, 20 Temmuz 2004
Yavuz Sultan Selim Han, şehzadeliğinde Trabzon valisiydi. Osmanlı Devletinin komşusu İran’daki Safevi hükümdarı Şah İsmail’in kendileri için büyük bir tehlike teşkil ettiği ni yakından anlamış ve bunu defalarca İstanbul’a bildirmişti. Bununla da kalmayıp, İran’ın durumunu ve şahı daha yakından görmek için kıyafet değiştirip, gezici bir derviş gibi gizlice ve tek başına, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İran’ın başkenti Tebriz’e geldi. Şah İsmail, satranca pek meraklı ve oyunun namlı bir ustasıydı. Her gün birkaç parti saranç oynar ve sosyal durumuna bakmadan kim isterse tereddütsüz karşılaşırdı. O güne kadar kendisini mat eden çıkmamıştı. Tabii, şaha olan korkunun da bunda payı vardı. Yavuz da büyük bir satranç ustasıydı. Yollarda gelirken ve Tebriz’de geçirdiği günler içinde Safevi Devleti hakkında öğreneceklerini öğrendikten sonra sarayın yolunu tuttu. Oraya varınca Şah ile satranç oynamak istediğini söyledi. İçeriye haber verdiler:-Bir garip derviş gelmiş, şahımızla satranç oynamah ister durur...Şah İsmail, bilhassa tanımadığı yabancılarla oynamayı severdi. Yavuz’u hemen kabul etti ve, gayet iyi konuştuğu Türkçe ile:-Derviş baba...Kanden gelür, kande gidersün? Diye sordu.Derviş baba (!) saygı ile ve onun şivesiyle cevap verdi:-Kazvin’den gelürem, şahımın mübarek cemalini görmekliğe gelmişem-Yollarda izlerde ne var, ne yoh?-Şahımun ulu himmetü sayesinde her yirde eman, âsayiş ve seâdet olup, cümle kulların ferhundehaldur.Bu cevapların şahın hoşuna gitti:-Benümle satranç oynamah dilürsen, garşuma geç!Yavuz:-Ben şahımdan sadece oyun aparmağa gelmüşem... diyerek satranç tahtasının başına oturdu. İlk oyunda bilerek yenildi. Fakat Şahtan daha usta olduğu için ikinci oyunda onu mat etti. Şah İsmail, herkesin gözü önünde uğradığı bu yenilgiye fena halde sinirlenip elinin tersiyle Yavuz’un göğsüne bir sille vurup:-Bre Kongay Işık (Serseri Derviş), hiç şah olanlar mat olur mu? Tutalum edebin yohmuş, sultanlara riayeti de mi bilmezsün? Diye çıkıştı. Yavuz, soğukkanlılıkla cevap verdi:-Şahım, danışıklı oyundan evvel habarım olsa böyle etmezdüm.Şah İsmail derhal kendisini toparladı ve:-Şah olanlar danışıklı oynamaz, var sağlıcakla git... dedi.Yavuz sarayda ayrılıp kaldığı hana gitti. Ertsigün şah, kendisine bir kese içinde bin altın yolladı. O günü odasında dinlenerek geçiren Yavuz, ortalık karardıkta sonra dışarı çıktı, karalıkta saraya sokulup şahın ata binerken kullandığı binek taşını omuzlayıp yerinden oynata rak, keseyi taşın altına koydu ve o geceyi Tebriz’de geçirdikten sonra ertesi sabah erkenden Trabzon’a doğru hızla hareket etti.Satrançta bir garip dervişe yenilmek Şah İsmail’e ağır gelmişti. Sonunda onunla bir daha oynayıp daha da dikkatli davranarak mutlaka yenmeye karar verdi. Ayrıca rakibi nin yenildiği zaman çok sinirlendiğini gören Kongay Işık’ın onu bir daha mat etmeye cesaret edemeyeceğini de umaktaydı.Yavuz’un Tebriz’den ayrılmasından ik gün sonra şah, tekrar oyuna çağırmak için kaldığı hana bir haberci yolladıysa da , onun çoktan ayrılıp gitmiş olduğunu öğrendi. Üstelik ne tarafa gittiğini de bilen yoktu. Ancak, evvlece kendisi Kazvin’den gelmiş olduğunu söylediği için hemen o tarafa doğru hızlı süvariler çıkarıldıysa da, bunlar kendisine rastlayamadan geri döndüler. Onu ne tanıyan, ne bilen, ne de gören vardı. Ancak şahın hademelerinden biri şehzadeyi tanımıştı. Bunu, şahın yakınlarından birinin yanında ağzından kaçırdı. Şah İsmail onu hemen huzura çağırttı ve:-Benimle satranç oynayan Şehzade Selim imiş, doğru olup mu? Diye sordu.-Beli Şahım...evvel Trabzon’da idim ve onu gördüm. -Peki ya bana neden habar etmedün?-Şehzadenin mehâbeti mani olup cesaret edemedim....................................Şehzade Yavuz Selim, uzun bir maceradan sonra 24 Nisan 1512 güün tahttan vazgeçen babasının yerine padişah oldu. Hemen, Osmanlı Devleti için en büyük tehlike olan İran üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Nihayet büyük bir orduyla yola çıktı. 23 Ağustos 1514 günü Çaldıran’da iki ordu karşılaştılar. Savaş sonunda, mutlaka kazanaca ğını uman Şah İsmail kaybetti. Hızır adlı seyisinin kendisini feda ederek atını ona verme siyle harp meydanından kaçarak canını zor kurtardı.Yavuz daha sonra İran başkenti Tebriz’e doğrı yola çıktı. Şehre girince, şahın sarayının önüne vardı ve sırtını saray tarafına verip dört bir yanı gözden geçirdikten sonra yanında bulunan devlet erkanının yüzlerine baktı, sonunda Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağaya:-Şu kapı eşiğinde şahın ata bindiği taşın altına kendi elimle bin altın koymuştum, helal malımdır. O altınları sana ihsan ettim. Taşı kaldırıp al... dedi.Padişahın bu emri üzerine orada bulunanlar şaşırdılar. Çünkü Yavuz Sultan Selim Hanın daha önce Tebriz’e geldiğini kimse bilmiyordu. Bir an tereddüt geçiren Osman Ağa atından indi ve taşın yanına varıp altını yoklayınca hakiakten tam ayarlı bin altın buldu. Kese çürüdüğü için altınlar dağılmıştı. Hemen altınları mendiline doldurdu ve Padişahın üzengisi hizasına gelip elini öptü. Durumu daha sonra öğrenen devlet erkanı, Yavuz’un daha şehzadeliğinde İran’ı fethetmeyi planladığını anladılar.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:54:35
EZAN SESLERİ DEVÂM ETSİN!

Çarşamba, 21 Temmuz 2004
Kurtuluş savaşı yılları. İznik'le Mekece arasındaki bir mevkide Hâlid Paşa kuvvetleri yeni bir savaşa girmenin hazırlığı içinde bulunuyor. Bütün efrâd hazır vaziyette durmaktadır. Yoklama yapıldıktan sonra heybetli, siyah sakallı, ilim ve fazîlet sembolü, sarığıyla kır bir atın üzerinde Ali Rızâ Acara Efendi meydana çıktı. Efrâdı bir baştan bir başa at üstünde dolaştıktan sonra orta yerde durdu. Gür sesi ile ruhlara rahatlık, heybet ve heyecan veren şu konuşmayı yaptı:"Askerler! Kardeşlerim! Mübârek dînimizin ana şartlarından biri de hacdır. Hacılar hac maksadıyla mübârek Kâbeye gittikleri zaman orada "Hacerü'l-Esvede" yüzlerini, gözlerini sürmek sûretiyle onu öperler. Çünkü Hacerü'l-Esved cenâb-ı Rabbülâlemin tarafından Cennet'ten gönderilmiş mübârek bir taştır. Siz de bugün öyle şerefli bir mücâdele ve hizmet üzerindesiniz ki, cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla muvaffak olup, zafer müyesser olunca, bütün millet, ihtiyar analarımız, güngörmüş babalarımız, genç kızlar, çocuklar, hâsılı bütün arkada bıraktıklarımız Hacerü'l-Esvedi öpen hacıların heyecan ve iştiyakiyle sizi sarılıp öpecek ve bağrına basacaktır. Siz bu mücâdelede ölürseniz "şehîd", kalırsanız "gâzi" olmak sûretiyle Cennet-i âlâdan gönderilmiş bulunan Hacerü'l-Esved gibi bu mazlûm milletin mukaddesâtına dâhil olacaksınız. Cenâb-ı Hak, nurlu ve açık alınlarınız gibi bahtınızı da açık eylesin ve yarın rûz-ı mahşerde Peygamber aleyhisselâtü vesselâm efendimizin iltifât ve şefâatlerine mazhar kılacak zaferi lütfu ihsân buyursun. Sizleri, İslâm'ın bin yıllık vatanı olan bu topraklarda ezan seslerini devâm ettirecek bu savaşın gâlibiyetiyle şereflendirsin."Ali Rızâ Acara Efendinin böylece devâm eden heyecanlı vâzı sonunda erlerden yedi kişi aşırı heyecan sebebiyle bayıldı. Bundan sonra başlayan taarruzda erler, kükremiş arslanlar gibi düşmana saldırdılar. Ali Rızâ Efendi de elinde silâhla askerin arasında idi. Cenâb-ı Hakk'ın yardımı ile düşman püskürtüldü.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:55:05
YAVUZ SULTAN SELİM VE BİHRÛZE HATUN

Perşembe, 22 Temmuz 2004
İran şahı İsmail Safevî, Yavuz Sultan Selim Han ile savaşmak için, Erzincan yakınların daki Çaldıran ovasına gelirken, zaferden son derece emindi. Savaşı kazandıktan sonra İstanbul’a gelecek, Yavuz’un tahtına oturacak ve Osmanlı devletini kendisine bağlayacaktı. Bu yüzden harp meydanına gelirken yanında bütün hazinelerini ve çok sevdiği hanımı Bihrûze Hatunu da getirmişti.Fakat Yavuz’un iyi eğitilmiş ordusu, ustaca manevralarla İran ordusunu kısa sürede bozguna uğrattılar. Şah İsmail, kendisini feda eden seyisi sayesinde canını zor kurtardı ve yanındaki birkaç kişiyle Kafkasya taraflarına kaçabildi. Bütün hazinesi ile birlikte, hanımı da Yavuz’un eline geçti. Taçlı Hanım diye şöhret bulan Bihrûze Hatun, o devrin en güzel kadını olarak dillere destandı. Yavuz, onu esir alınca, fevkalade güzelliğine rağmen hiç iltifat etmedi ve hemen İstanbul’a gönderdi. Şah ile olan Şii nikahını da geçersiz saydı. Bu yüzden kendi hizmetkar larından Tâcîzâde Cafer Çelebiyi, Taclı Hanım Bihrûze Hatun ile evlendirdi. Onun dillere destan olan güzelliğinin aksine, Cafer Çelebi de, çiçek bozuğu yüzü ve çarpık bedeni ile son derece çirkindi. Yavuz bu evliliği, Şahı daha çok tahkir etmek için planlamıştı.Bihrûze Hatun ile evlendikten çok kısa bir müddet sonra Cafer Çelebi öldü. Yavuz bu hanıma dayalı döşeli bir ev, hizmetçiler, araba ve beş bin altın bağışladı. Ayrıca geçimine yetecek kadar da maaş bağlattı. Fakat, savaşta Yavuz’a mağlup olduktan sonra hükümdarlığını da kaybeden ve nereye gittiği bilinemeyen (eski) Şah İsmail, eski hanımı Bihrûze Hatun’a olan aşk ve hasretini dile getiren Âzerî şivesiyle bir şiir yazdıEyâ gönül kuşu, derler bahar imiş bana neBısât-ı ayş acep rûzigâr imiş, bana ne  Derler ki oldu deli Leyla zülfüne Mecnun  Deminde ol dahi bî karar imiş bana neAkıttı yaşımı devran, batırdı kanıma elRakîb elindeki dest-i nigar imiş bana ne  Lebin zülali ne sırdı tükendi ömr-ü aziz  Hayat-ı Hızır eğer payidar imiş bana ne Bu baht-ı bed ki benim var HATAÎ (Şah İsmail) ol şuhuGam ehline diyeler gamküsâr imiş bana ne
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:55:26
KANUNİ VE ALVAN HAMEVİ HAZRETLERİ     

Cuma, 23 Temmuz 2004
Sultân Süleymân Han, Rodos'u fethe karar vermişti. Adanın fethi sırasında, Alvân Hamevî'nin beyaz bir at üzerinde harbe katılıp yardım ettiği, kale kapısını açtığı görüldü. Bu durum, vezir ve ileri gelenlere haber verilince, gerçekten kapının açık olduğunu gördüler. Hep birlikte kapıdan içeri girdiklerinde, Alvân Hamevî'nin, bir toplulukla namaz kıldığını gördüler. Sonra hâdiseyi gören birisi Hama'da Alvân Hamevî ile karşılaşınca ağladı. Alvân Hamevî ona;"Yavrum, gördüğün şeylerden kimseye bahsetme, yoksa helâk olursun." buyurdu. Fakat o şahıs bu durumu gizlice başkalarına söyleyince, Alvân Hamevî ona birini gönderip, bunları anlatmaktan men etmesini söyledi. Gönderdiği şahıs, gidip, "Niçin herkese anlatıyorsun? Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi müslümanlığın güzelliğindendir. Bunu bilmiyor musun?" dedi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:55:44
AŞÇI YAHYA BABA VE SULTAN II. BAYEZİD 

Cumartesi, 24 Temmuz 2004
Aşçı Yahyâ Baba sâdece insanları değil, bütün mahlûkâtı severdi. Her gün yemek dağıtımından sonra artan pilavı Tunca balıklarına dökerdi. Bir süre sonra oranın anbar memuru; "Her gün pilavlar Tunca Nehrine dökülüyor. Demek ki fazla geliyor. Verilen pirinç mikdârını azaltın." diye emir verdi. Kilerci her gün artan pilav kadar az pirinç vermesine rağmen, her zamanki kadar pilav arttı. Aşçı Yahyâ Baba yine bu pilavı kepçe kepçe Tunca balıklarına serpti. Onlar yedikçe o doyuyordu. Her gün pirinç azaltılmasına rağmen sonuç değişmedi. Öyle oldu ki, durum pâdişâha aks etti. Sultan da denemek istedi. Kararlaştırılan günde bütün misâfirler yemeklerini yediler. Yemek yiyenler her zamanki misâfirden fazla ve pirinç mikdârından az olmasına rağmen pilav yetti ve arttı. Yahyâ Baba balıkların nasîbini nehre dökeceği sırada Sultan Bâyezîd-i Velî'nin; "Yahyâ Baba! Bu yaptığın isrâf değil midir?" demesi üzerine, binlerce balık başını sudan çıkarıp; "Sultânım! Devletin artığını bize çok mu görüyorsun?..Senin devletinin ikrâmı sâdece insanlara mıdır?" dedi. Aşçı Yahyâ orada secdeye kapanarak rûhunu teslim etti. Onun büyüklüğünü anlayamayanlar, yaptıklarına çok pişmân oldular. Muhteşem bir cenâze merâsimi ile külliyesinin kuzey tarafındaki bahçeye defnedildi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:56:05
ÖZBEKLER TEKKESİ VE SULTAN II. MAHMUD HAN

Pazar, 25 Temmuz 2004
Sultan İkinci Mahmûd Han devrinde Özbekistan'dan kalkıp hacca gitmek üzere yola çıkan bir grup Türkistanlı, Halîfeyi görmek ve izin almak için İstanbul'a gelmişlerdi. Çünkü eskiden beri hacca gidecek olanlar, sultandan izin almak maksadıyla İstanbul'a gelirler, Cumâ selâmlığında Halîfeyi görürler duâsını alırlardı. Bu bir nevî izin almak idi. Türkistan'dan gelen Özbekler de ilk Cumâ selâmlığında Halîfeyi görmek üzere Sultan tepesinde çadırlarını kurup yerleşmişlerdi. Sultan İkinci Mahmûd Han maiyyetiyle oradan geçerken, çadırlarının şeklinden onların yabancı olduğunu anlayarak kim olduklarını merâk etti ve bir adamını göndererek durumu öğrendi. Sonra da atını sürerek yanlarına gitti. Durumlarını anladıktan sonra; "Halîfe emretse burada kalır mısınız?" deyince, hepsi birden; "Hay hay emr ü fermân Pâdişâhımız efendimiz hazretlerinindir." dediler. Bunun üzerine Sultan İkinci Mahmûd Han; "Öyle ise ben halîfeyim, emr ediyorum. Hacdan sonra dönünüz, burada kalınız. Size münâsip bir dergâh yapıla ve siz de gelecek hemşehri hacılarınızın hizmetini îfâ edesiniz!" diyerek onların el etek öpmesine meydan vermeden atını sürüp gitti. Hac dönüşüne kadar, bir dergâh ve iki odalı bir ev yapıldı. O günden îtibâren "Özbekler Tekkesi" diye anılan bu dergâh yapıldı ve Türkistanlı hacıların hizmetlerinde kullanıldı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:56:32
ATA EFENDİ�NİN VATAN AŞKI

Pazartesi, 26 Temmuz 2004
İstiklâl Harbi sırasında, İstanbul ile Anadolu arasındaki gizli haberleşmenin merkezi ve İstanbul'dan Anadolu'ya gitmek üzere hareket edenlerin üssü olarak kullanılan Özbekler Dergâhının şeyhi Atâ Efendi bu sırada büyük fedâkârlık ve kahramanlıklar gösterdi. İstanbul'un İngilizler ve İtalyanlar tarafından işgâl edildiği kara günlerde vatanı kurtarabilme çârelerini araştırdı. İngiliz işgâline, ilk karşı koyma hareketi olarak "Karakol Cemiyeti"ni kuranlar arasında yer aldı. Temsil ettiği dînî ve mânevî kıymetleri, vatanın selâmet ve kurtuluşuna vakfetti. Kendisi gibi olan tasavvuf ehli ve âlim kimselerle elele vererek en gözü pek gençlerin gösteremediği cesâreti ortaya koydu, kapı kapı dolaşarak, birçoklarının ağızlarının açılmadığı o günlerde müminlere ümit telkin etti, başına sarındığı yeşil destârı, sarığı ve üzerindeki siyah cübbesi ile işgâl kuvvetlerinin dikkatini çekmeden çalışmalarını sürdürdü. İşgâl kuvvetlerinin evlerin haremine bile soktuğu yerli-yabancı câsûslar, ilk zamanlar tekke, mescid ve câmilerden ve dînî şahsiyetlerimizden şüphe etmiyorlar, Türk'ün bu mânevî öncülerini yakından tanımıyorlardı. Başı sarıklı, destârlı, üzeri cübbeli olan bu vatanperver insanlardan olan Atâ Efendi, düşmanların bu gafletlerinden istifâde etmesini bildi. Evlerde, câmi ve mescidlerde müslümanlara cesâret veren ve onların işgâl kuvvetlerine karşı direnmelerini teşvik eden konuşmalar yaptı. Mahallelerde tesiri büyük olan câmi imâmlarını safına alarak onları silâh ve cephânelerin naklinde vazîfelendirdi.Gündüzleri insanlara nasîhatlariyle ümid telkin eden Atâ Efendi, gece olunca silâhlanıyor, Nakkaş Karakolundan Özbekler Dergâhına kadar olan yolları tutturuyordu. Silâh ve cephâneler taşınıyor, oradan da Karakol Cemiyetinin fedâileri eliyle Büyük Çamlıca'nın arkasından dolandırılarak Libâdî'deki göz doktoru Esad Paşanın çiftliğine aktarılmak üzere Kısıklı imâmı Nûri Hocanın Libâdî'deki evinin yanındaki mahzende saklatıyordu. Münâsip zamanlarda tomruk taşıyan arabaların alt bölümüne yerleştirerek Alemdağı'nda gizli karargâh kuran millî kuvvetlere ulaştırılmasını sağlıyordu. Özbekler Dergâhında gizli bir hastâne bile kurmuştu. Azgın Rum ve Ermeni çeteleriyle çarpışırken, düşman işgâli altındaki cephâne depolarını basarken yaralanan mücâhidler burada yatırılıyor, gizlice gelen hamiyetli ve yardımsever doktorlar tarafından tedâvî görüyordu.Atâ Efendinin asıl fedâkârlığı, Anadolu'ya geçecek kimseleri dergâhında barındırması idi. Birçok meşhûr isim onun dergâhında misâfir olmuşlar, daha sonra da müsâit vakitlerde Ankara yolunu tutmuşlardı. Vurun Kahpeye isimli eseriyle, Atâ Efendi gibi düşünen ve yaşayan din adamlarını kötüleyen, onları İstiklâl Savaşı aleyhindeymiş gibi gösteren Hâlide Edip Adıvar da, bu dergâhta misâfir olup, Anadolu'ya geçen kimselerdendi. Atâ Efendi, Üsküdar'ın çarşı ve kahvelerini dolaşır, tesbit edilmiş parola ile Anadolu'ya gidecek kimseleri bulup dergâhında toplardı. Sonra da bunları on beşer-yirmişer kişilik kâfileler hâline koyar, gerekli emniyet tedbirlerini aldıktan sonra Çamlıca'nın eteklerinden işgâl mıntıkası dışına çıkarırdı. Her gün Üsküdâr'da dolaşırken kurduğu gizli cemiyet vâsıtasıyla çeşitli haberler toplardı. Aldığı bu haberlere göre hareket eder, Müslümanlara yol gösterirdi.Atâ Efendinin dergâhı bir posta merkezi gibi çalışırdı. İstanbul'dan Anadolu'ya, Anadolu'dan İstanbul'a en kritik haberler bu kanaldan ulaştırılıyordu. Bilhassa İstanbul'dan Anadolu'ya geçmiş olan Kuvay-ı Milliyecilerin, İstanbul'daki âileleriyle irtibatları en fazla bu posta vâsıtasıyla temin ediliyordu. İstanbul'da, Anadolu'nun harekâtının adam ve silâh ihtiyâcını karşılamak üzere kurulan mahallî mukâvemet ve faâliyet merkezleri ile de temasta bulunan Atâ Efendi, onların gönderdikleri adam ve silâhları da kurduğu bu teşkilât sâyesinde Anadolu'ya gizlice ulaştırıyordu.Atâ Efendinin talebeleri ve Özbekler Tekkesinin kahraman dervişleri Çamlıca eteklerine kadar sokulan milis kuvvetlerine yardım etmek, îcâbında onları saklamak ve yaralılarına gerekli ihtimâmı göstermek sûretiyle de faydalı oluyordu.1920 senesi Nisan ayının bir akşamı idi. Havada tatlı bir bahar şenliği ve serinliği vardı. Hafif esen rüzgâr, her yana bahar kokularını yayıyordu. Özbekler Tekkesi de benzeri sık sık görülen müstesâ gecelerinden birini daha yaşıyordu. Bütün odaları biraz sonra Anadolu yolculuğuna çıkacak misâfirlerle doluydu. Bu misâfirler arasında işgâl kuvvetleri tarafından kapattırılan son Osmanlı Mebuslar Meclisinin bir kısım âzâları, üyeleri de bulunuyordu. Atâ Efendi ise dergâhın bahçesinde bâzı kimselerle oturuyordu. Çadırlaşmış ve çiçeklerle donanmış bir akasya ağacının altında, tatlı tatlı sohbet ediyordu. Etrafını saran ve onu dinleyen yolcuları konuşmalarıyla teselli ediyor, yüreklerine çöken ayrılık acılarını, gariplik duygularını unutturmaya çalışıyordu. Bu esnâda Üsküdar câmilerinde yatsı ezânı okunmaya başlamıştı. Atâ Efendi sustu, yanında bulunanlarla birlikte huzûr ve huşû içinde okunan ezânları dinledi. Tam bu sırada Fıstıkağacı ile dergâh arasındaki yol üzerinde gözcülük yapan bir derviş soluk soluğa bahçeye girdi. Yanına sokulduğu Atâ Efendinin kulağına eğildi ve fısıldadı: "Aman Şeyhim!Üsküdar'daki İtalyan polis kumandanı, yanında birkaç İngiliz zâbit ve polisi olduğu hâlde buraya doğru geliyorlar!.. Bilmem ki..." Şeyh Atâ Efendi dervişin sözünü bitirmesine meydan bırakmadı. Hemen yerinden fırladı. Bahçede ve odalarda kümelenen ve dertleşen misâfirlerine koştu. Yaklaşan tehlikeyi haber verdi, alınması gerekli tedbirleri de hepsine ayrı ayrı bildirdi. İki dakika bile geçmemişti ki, bahçede sessiz bir hareket başladı. Anadolu'ya geçmek üzere orada bekleyen misâfirler kendilerine kılavuzluk eden dervişleri takib ederek dergâhtan, set başına doğru sarkan ağaçlık ve fundalıklı yamacın üzerindeki dik patikalardan akmaya başladı. Sağa sola saparak, tarlaların kenarlarındaki çalılıklara sokulup, gözden kayboldular.Böylece, sayıları otuzu geçen misâfirler, tamâmiyle dağıldı, dergâh ve bahçe de her zamanki ıssız hâlini aldı. Dergâh kapısından içeri dalan işgâlci zâbitlerle berâberinde kilerden bir kısmı bahçe ve mezarlığa saldırdı. Bir kısmı da açık duran kapıdan dergâhın içine daldı. Oda kapılarını tekmeleyerek açan ve içeriye dalan işgalciler, yüklük ve dolapları bile aradılar. Nihâyet dergâhın mescid olarak kullanılan büyük odasına daldılar. Karşılaştıkları manzara karşısında şaşırıp aptallaştılar. Çünkü Şeyh Atâ Efendi, gerisinde saf tutan dervişleri ile birlikte namaz kılıyorlardı. Aralarında yabancı kimselerin bulunma dığını gören ve biraz sonra bahçe ve mezarlıkta da kimsenin görülemediğini öğrenen işgalci zâbitleri, uğradıkları başarısızlık karşısında, hırs ve hayretlerinden dudaklarını ısır dılar. Kızgınlık ve hınç ile dergâhtan uzaklaşmak zorunda kaldılar.O gece Özbekler Tekkesinde atlattıkları büyük tehlike dolayısıyla sevinerek ayrılan yolcular ise, ertesi günün akşamı geç vakitte Çal köyüne ulaşıp kurtuluşa erdiler. Onları tâkib eden ve Nal'a kadar uğurlayan Şeyh Atâ Eendi, her biri ile ayrı ayrı kucaklaşa rak vedâ etti. Misâfirler ona takdirkâr bakışlarla; "Ne mutlu sana şeyhim. Kurtuluş savaş çılarına yaptığın bu büyük hizmetler, hiç bir zaman unutulmayacak ve milleti istiklâle kavuşturacak, yıldızlar arasında Şeyh Atâ adı da dâimâ hürmetle anılacak..." diyorlardı.Anadolu'nun kurtuluş hareketinde, İstanbul ile Anadolu arasında köprü vazîfesi gören Özbekler Dergâhının kahraman şeyhi Atâ Efendi, kurtuluş hareketi tamamlanma dan işgâlciler tarafından tutuklandı. İngiliz İntellices (entelijans) servisi yetkilisi Harron Armstrong, Şeyh Atâ'nın tevkif edilip tutuklandığı zaman kendisiyle konuşmasından sonraki görüşleri için şu cümleleri kullandı: "Bizler, Türk din adamlarının bu mevzûlarda faâl rol oynayacaklarını aslâ tahmin etmiyorduk. Diğer araştırmalarımız, Türk mukâvemet kaynaklarının meydana çıkarılması yolunda müsbet netîce vermeyince, vâki ısrarlı ihbarları değerlendirerek, tekkeler, mescidler, câmiler gibi dînî yapılar üzerinde durduk ve din adamlarını tâkib ve kontrola başladık. Elde ettiğimiz bilgiler ve karşılaştığımız hakîkatler bizleri hayrete düşürdü. Bu din adamları özellikle telkinlerle ve mâneviyâtı yükseltmekle yetinmemişler, fiilî olarak da mukâvemet teşkilâtı içinde vazîfe almışlardı.Halk üzerinde nüfûzları fevkalâde olduğundan, üzerlerine aldıkları vazîfeleri başarıyla yerine getirmişlerdi."İstanbul'un işgâlden kurtarılması ve Kurtuluş Savaşının zaferle netîcelenmesin den sonra dergâhından ayrılmayan Şeyh Atâ Efendi, sessiz kalmayı tercih etti. Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra, Şeyh Atâ Efendinin Anadolu Kurtuluş hareketinin üssü olarak kullandığı Özbekler Tekkesi de kapatıldı. Tekkenin târihî kitâbesi de çimento ile sıvanarak terk edilmiş bir hâlde bırakıldı.Himmet ve gayretlerini sâdece ve yalnızca vatanın kurtuluşu için sarfeden, bu uğurda müslümanları aydınlatan ve teşvik eden Şeyh Atâ Efendi, 1936 senesinde İstanbul'da vefât etti. Onun tatlı hâtıraları hâlâ zihinlerde yaşamakta, kendinden sonra gelen nesillere örnek teşkil etmektedir. Kabri Üsküdar'dadır.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:57:03
HÜDÂYÎ YOLU

Salı, 27 Temmuz 2004
Sultan Ahmed Han, büyük bir câmi yaptırmak istiyordu. Kararını verdi ve yerini tesbit ettirdi. Temel atma merâsimi için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî ve diğer âlimleri dâvet etti. Kurbanlar kesildi. Temel atmak için ilk kazmayı, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazret leri vurdu. Pâdişâh, yoruluncaya kadar temel kazdı. Böyle bir başlangıçtan yıllar sonra, câmi yapıldı ve açılışını yapmak ve Cumâ hutbesini okumak üzere Azîz Mahmûd Hüdâyî dâvet edildi. Ancak o gün beklenmedik bir şey oldu. Önce bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Sonra fırtına ile berâber denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlen di. Bu şartlar altında Üsküdar'dan Sarayburnu'na geçmek imkânsızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hünkâra söz vermişti. Bu sebeple Üsküdar iskelesine geldi ve bir kayık kiralayarak içine atladı. O binince sâdık talebeleri durur mu? Hemen onlar da bindiler. Böylece Şeyh hazretleri yanında birkaç talebesiyle birlikte Sarayburnu'na doğru açıldı. Allahü teâlânın izniyle Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin himmeti bereketiyle, kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesâfesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Bu şekilde herkes korkudan denize çıkamazken, Azîz Mahmûd Hüdâyî kayığıyla selâmetle karşıya geçti. Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola "Hüdâyî yolu" dendi ki, fırtınadan uzak, selâmetle gidilen bir deniz yolu olduğu kabûl edilir.Bu sırada Ahmed Han da, Fevkânî Kasr-ı Hümâyûnunda telaş ve üzüntü içerisinde Hüdâyî hazretlerini bekliyordu. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri tam köşkün yanına gelince, müthiş bir gümbürtü koptu. Kulakları sağır edecek bir biçimde patlayan gürültünün ardından düşen yıldırım, Kasr-ı Hümâyûnun bir yanını çökertti. Binâ allak bullak olmuş; ne pâdişâh dışarı çıkabiliyor, ne de bir kimse içeri girip onu kurtarabiliyordu. Ancak Hüdâyî hazretleri telaşlanmadılar. Kimsenin de telaşlanmasına fırsat vermediler. Hemen Kasr-ı Hümâyûnun çöken tarafına asâsını dayayıp binânın yıkılmasına engel oldu. Sonra Pâdişâhı ve yanındakileri tek tek köşkten indirdiler.Bu sırada dayanak direkleri de getirilmiş ve çöken yana konulmuştu. Köşkteki son kişinin de inmesini müteâkip gerekli tedbirlerin alındığını gören Hüdâyî hazretleri, bastonunu dayadığı yerden çektiler. O anda inanılmaz bir olay oldu. Küçük bir bastonun çektiği yüke direkler dayanamayıp çatır çatır kırıldı ve binâ çöktü.Bu olayı gören herkes Hüdâyî hazretlerine daha fazla gönülden bağlandı. Artık yağan yağmur ve kopan fırtına kimsenin umurunda değildi. Büyük bir alayla Sultanahmed Câmiine gelindi. Sonra câmi büyük mürşîdin eli ve duâsı ile ibâdete açıldı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:57:28
PÂDİŞÂHIM, BABA HAYDAR SİZİ BEKLİYOR!

Çarşamba, 28 Temmuz 2004
Zamânın pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân, bir gece rüyâsında ak sakallı, nûr yüzlü bir ihtiyârın sırtını sıvazladığını gördü. İhtiyâr kendisine: "Efendimiz, Eyüp'teki Baba Haydar, sizi kulübesinde bekliyor. Onu ziyâret ediniz." dedi. Pâdişâh uyanınca bu sıcak sesi mânâlândırmaya çalıştı. Kimdi bu Baba Haydar? Devamlı Eyüb'e gitmesine rağmen, Baba Haydar diye birisinden bahsedildiğini hiç duymamış tı. Pâdişâhı ayağına dâvet eden bu zât kimdi? Kânûnî bunları düşünürken Şeyhülislâm huzûra girdi. Pâdişâhı düşünceli görünce; "Bir derdiniz mi var Sultânım?" diye sordu. Pâdişâh da; "Hayrolsun inşâallah. Bu gece rüyâda yaşlı bir zât bana; "Eyüp'te Baba Haydar sizi bekliyor." dedi. Buna bir mânâ veremedim. Bu dâvete, sen ne dersin?" dedi. Şeyhülislâm; "Hayırdır inşâallah Pâdişâhım! Eyüp'te hiç bu isimde kimsenin bulun duğunu bilmiyorum. Baba Haydar kim acabâ? Sizinle Baba Haydar'ı arayıp bir ziyâret etsek iyi olur." dedi. Kânûnî bir süre sonra rüyâsını unuttu. Akşam yatınca, yine o ak sakallı ihtiyârı rüyâsında gördü ve yine: "Baba Haydar sizi kulübesinde bekliyor Pâdişâhım!" dedi. Sabah Pâdişâh, rüyâsını Şeyhülislâma anlatınca, o da; "Bu ziyâret artık mecbûr oldu Pâdişâhım!" dedi. Pâdişâh buna rağmen o gün de Baba Haydar'ın ziyâretine gidemedi. Gece yatınca rüyâsında üçüncü defâ yaşlı zâtı gördü. Pâdişâha dargın dargın bakıp, kırık bir sesle sâdece: "Baba Haydar sizi bekliyor." dedi. Sabah olunca, Sultan lalasını yanına çağırıp; "Tez davran. Eyüp'ten dâvet aldık gidiyoruz." dedi. Her ikisi kıyâfet değiştirip, Eyüb'e gittiler. Öğle ezânı okunduğu sıra Eyüb'e vardılar ve namaz kıldıktan sonra cemâatten bâzı kişilere: "Biz uzaktan geldik. Baba Haydar isimli birini arıyoruz. Acaba tanıyor musunuz?" diye sordular. Koca câmide Baba Haydar'ı tanıyan çıkmadı. Sokakta bulunan dükkan sahiplerine de sordular. Onlar da tanımıyordu. Bu sırada küçük bir çocuk: "Siz şu tepede oturan ve kimseyle konuşmayan amcayı mı arıyorsunuz?" diye sordu. Sultan da gayr-i ihtiyârî; "Evet, onu arıyoruz." deyince, çocuk kendisini tâkib etmelerini istedi. Epeyce gittikten sonra, yapayalnız köhne bir kulübeyi işâret ederek; "O amca bu kulübede yaşar. Ama kimseyle konuşmaz, kimseyi de kulübeye almaz." dedi. Pâdişâh ve lalası yavaşça kulübeye yaklaşıp, kulübenin önünde tereddüd içinde beklerken içeriden titrek ince bir ses: "Buyurunuz Pâdişâhım!" diyerek dâvet etti. Pâdişâh selâm vererek içeri girdi. Baba Haydar bir postekinin üzerinde oturuyordu. Binlerce sinek her yanını kaplamış onu gizliyordu. Geceleri rüyâsına giren zâtı merak eden Pâdişâh, büyük bir dikkatle Baba Haydar'ın yüzüne bakıyordu. Fakat sineklerden yüzünü seçemiyordu. Bir müddet duran Sultan dayanamayarak; "Hazret! Şu sinekleri kovalasan da yüzünü bir görsek." dedi. Baba Haydar; "Sultânım! Siz Peygamber efendimizin vekîlisiniz. Şu gücünüzü gösterin de sinekleri siz kovalayın." buyurunca, Sultan hemen harekete geçti. Ne kadar uğraştı ise sinekleri kovalayamadı. Baba Haydar hazretleri kalkıp, pencereyi açtı ve odaya doğru dönüp; "Haydi bakalım!" deyince, bütün sinekler emir almışçasına odayı hemen boşalttı. Pâdişâh o anda karşısında nûr yüzlü güleç bir ihtiyar zâtın durduğunu gördü. Elini öpmek istedi ise de Baba Haydar elini çekti. Pâdişâh ona: "Efendim! Benden ne dilerseniz dileyin." dedi. "Senin sağlığından başka hiçbir şey istemem." deyince, Sultan postekinin altına, altın dolu bir kese bırakmak istedi. Bunu fark eden Baba Haydar, eliyle keseyi iterek: "Mâdem çok istiyorsan, şuraya bir mescid inşâ ettir. Çünkü öyle zannediyorum ki bana komşular gelecek. Eyüp Câmii uzak. Onlar için buraya bir mescit yaptır da gece gündüz ibâdet etsinler." dedi. Pâdişâh bu isteği hemen yerine getirdi. Câmi kısa zamanda tamamlandı. Câminin açılışında Kânûnî Sultan Süleymân da hazır bulundu ve Baba Haydar'ın yanına giderek: "Efendi hazretleri buyurunuz. Artık mescid sizindir. Orada sizin için de husûsî yer yaptırılmıştır." dedi. Baba Haydar, Sultana; "Ben ölünceye kadar mekânım şu gördüğün kulübedir. Öldüğüm zaman bu kulübenin bulunduğu yere gömülmek isterim. Benim başımın ucunda mescid olduktan sonra, üzerime sakın türbe yaptırmayın. Bir mezar taşı bana yeter. Bu bizim sana vasiyetimiz olsun." dedi. Pâdişâhın bütün ısrarlarına rağmen, mescidde kendisi için hazırlanan odada oturmadı. Baba Haydar, vefât edinceye kadar bu câmide imâmlık yaptı ve insanlara vâz u nasîhatleri ile doğru yolu anlattı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:57:51
SULTAN II. BAYEZİD VE BABA YUSUF SİVRİHİSARİ

Perşembe, 29 Temmuz 2004
Sultan İkinci Bâyezîd Han, Bâyezîd Câmiini yaptırınca, bir Cumâ günü câminin açılışı için geldi ve Baba Yûsuf Sivrihisârî'yi de dâvet etti. Baba Yûsuf Sivrihisârî, namazdan sonra kürsüye çıkıp vâz etmeye başladı. Tesirli vâzıyla, Pâdişâh ve câmide bulunan cemâat ağlamaya başladı ve bu ağlama ile câmi inledi. Câminin açılışını seyretmek için gelip, dışarıda bekleyen üç hıristiyan, Baba Yûsuf hazretlerinin tesirli sözlerinden ve cemâatin topluca ağlamasından çok etkilenmişlerdi. Bu üç hıristiyan, müslüman olmaya karar verdiler. Hemen câmiye girip, Baba Yûsuf Sivrihisârî'nin huzûrunda müslüman oldular. Bu hâdiseyi gören Sultan İkinci Bâyezîd Han, yaptırdığı Bâyezîd Câmiinin ilk açılışında böyle bir hâdisenin vukû bulmasından dolayı çok sevindi. Sonra bunlara pek çok para ve mal hediye etti. Ayrıca vezîrlerinin de vermelerini söyledi. Böylece müslüman olmakla şereflenen üç kişi, dünya ve âhiret saâdetine kavuştular. İkinci Bâyezîd Han, Baba Yûsuf Sivrihisârî'yi çok sever, sohbetinde bulunurdu. O da Sultanı çok severdi. Baba ve oğulluk sözleşmesi yapmışlardı. Bir sohbetlerinde pâdişâh ona; "Hacca gideceğin zaman mutlaka bana gel görüşelim." demişti. Bundan sonra Baba Yûsuf memleketine dönüp, orada bir müddet kaldı. Memleketinde iken rüyâsında Kâbe'de Hacer-i esved yanında manzûm bir kitap yazması işâret edildi. O zamana kadar hiç şiir yazmamıştı. Bu rüyâdan sonra şiir yazma kâbiliyeti hâsıl oldu. Sonra hacca gitmek üzere hazırlanıp, Pâdişâh İkinci Bâyezîd Hanı görmek üzere İstanbul'a gitti. Pâdişâh ona bir mikdâr altın verip; "Bunlar helâldir. Kendi elimle kazandım. Bu altınları Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellemin türbe-i mutahherasının kandillerine harcarsın. Mübârek türbesinin yanında dersin ki: "Yâ Resûlallah! Ümmetinin koruyucusu, günahkâr kul Bâyezîd sana selâm söyledi ve bu helâl altınları türbenin kandillerine yağ almak için gönderdi." de. Sonra; "Bu hediyenin kabûlü için yalvar, senin vâsıtanla kabûl olacağını ümid ediyorum." dedi. O da bu isteğini yerine getirmek üzere altınları alıp, vedâlaştı ve yola çıktı.Baba Yûsuf hazretleri, Mekke'ye varıp, hac ibâdetini yaptıktan sonra, bir sene orada kaldı. Rüyâsında Hacer-i esved yanında yazması emredilen manzûm kitabı yazdı. Çok güzel ve büyük bir kitâb oldu. Allahü teâlâ ona, orada daha önce hatırından geçirmediği mârifet kapılarını açtı ve bunları yazdığı kitapta topladı.Bir sene sonra da Mekke'den Medîne'ye gitti. Medîne-i münevvereye varınca, bir yün elbise giydi. Ellerini esir gibi arkadan bağlattı. Yere yatıp yüzü koyun sürünerek ve şefâat dileyerek Resûlullah efendimizin mübârek türbesine yaklaştı. Türbenin kubbesi dışında değerli bir asâ vardı. Türbedâr onu dikkatle korurdu. Resûlullah efendimiz rüyâda Baba Yûsuf'a bu asâyı almasını, üç parça edip, bir parçasını Bursa'da Seyyid Emîr Sultan türbesine, bir parçasını Hâcı Bayrâm-ı Velî'nin türbesine, bir parçasını da bir başka zâtın (üçüncü zâtın ismi, bu hâdiseyi nakleden tarafından hatırlanamamıştır.) türbesine koymasını emir buyurmuştur. Bu emir üzerine asâyı almak istediğinde, türbedâr mâni olmak istemiş, ancak Peygamber efendimiz türbedâra vermesini işâret buyurunca, asâyı vermiştir. Baba Yûsuf hazretleri, İkinci Bâyezîd'in isteğini arzu ettiği gibi yerine getirip, asâyı da alarak İstanbul'a döndü ve asâ husûsunda buyrulan emri aynen yerine getirdi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:58:11
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN VE BAHRİ DEDE

Cuma, 30 Temmuz 2004
Kânûnî Sultan Süleymân Zigetvar seferine çıkmadan önce hazırlıklarını tamamlayıp, evliyâ kabirlerini ziyâret edip zafer kazanmak için duâ etti. Ayrıca hayatta olan evliyâ ve ulemâdan da duâ istedi. Devrin meşhûr evliyâsı olan Bahri Dede'den de duâ iste mişti. Ayrıca fakirlere muhtaçlara dağıtır diye bir kese içinde bin flori altın hediye etti. Bahri Dede bu hediyeyi kabul edip bir yere sakladı. Sonra savaşa kendisinin de katılacağı nı söyledi. Ordunun hareket günü gelince o da orduyla yola çıktı. Böyle evliyâ bir zâtın aralarında bulunması pâdişâh, komutanlar ve askerler için büyük bir ümit ve moral oldu. Zigetvar Kalesi kuşatılıp peşpeşe iki taarruz yapılmasına rağmen kale fethedileme di. Ordunun içinde büyük bir mânevî destek olan Bahri Dede, kalenin fethedileceğini müjdeledi ve zafer için çok duâ etti. Nihâyet üçüncü defâ büyük bir taarruz yapıldı. Bu taarruz sırasında şiddetli yağmur yağdığı için arâzi çamur ve bataklık hâlini almıştı. Her şeye rağmen Bahri Dede gibi evliyâ bir zâttan fetih müjdesi almışlardı. Bu sebeple büyük bir azim içinde idiler. Yeniçeri bölükbaşısı abdest alıp vasiyetini yazdı. Merdivenlerle kaleye tırmanıp mazgallardan birine humbara yerleştirip fitilini ateşledi. O anda düşmanın hücûmuna uğrayan yeniçeri bölükbaşısı şehît düştü. Fakat ateşlediği humbara patlayıp kalede büyük bir gedik açtı. Osmanlı askerleri bu gedikten dış kaleye, daha sonra da iç kaleye girerek kaleyi fethetti. Ordu zafere ulaştı. Bu seferde pâdişâh hastalanıp vefât etmişti. Ordu Bursa'ya döndükten sonra, Bahri Dede, sultanın kendine hediye ettiği bin altını sakladığı yerden çıkarıp geri iâde etti. Kısa bir müddet sonra da vefât etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 03:58:30
SULTAN AHMED VE BOSTAN ÇELEBİ

Cumartesi, 31 Temmuz 2004
“Kadr” olması muhtemel olan bir gece Sultan Ahmed Han da şöyle bir rüyâ gördü:Saray-ı hümâyûndaki husûsî köşkün etrâfında heybetli ve nûrânî zâtlar geziniyordu. Onların kimler olduğunu araştırınca, yakın adamlarından birisi gelerek; "Sultânım! Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri köşkünüzü teşrif ettiler. Peşindekiler, onun dervişleri ve talebeleri dir." dedi. Bu haberi alan Sultan büyük bir sevinçle sarayın içine girdi ve orada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerini gördü. İkrâm ve iltifât olmak üzere ona saltanat tahtına oturmasını teklif etti. O zaman Mevlânâ hazretleri; "Arşın gölgesi altında oturanlar, bu birkaç ağaç parçasından yapılmış tahta iner mi? Bu tac ve taht sizindir." buyurdu. Bu sırada Sultan Ahmed Han, Mevlânâ hazretlerinin orada bulunuşunu fırsat bilip, ondan devlete isyân eden, azgınlık ve taşkınlık yapan celâlîlerin hakkından gelebilmek için himmet ve hayır duâda bulunmalarını istedi. Mevlânâ hazretleri ona; "Sen eğer bizim çocuklarımıza karşı azgınlık ve taşkınlık edip onlara sıkıntı verenlere mâni olursan, biz de bunun mükâfâtı olarak mânevî yolla size karşı gelenlerin zararlarını ve çıkardıkları fitneleri def ederiz. Bostan'ımıza var, himmetine sarıl!" diye tenbih eyledi. Mevlânâ hazretleri oradan Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerini ziyârete gitti. Sultan Ahmed de kendisini tâkib etmişti. Gördü ki, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri hayatta ve Mevlânâ hazretlerinin torunlarından biriyle sohbet etmektedir. Mevlânâ hazretleri de oraya varıp bu büyük sahâbîyle sohbetten sonra vedâ edip ayrılırken; "Benim Bostan'ım budur." diye işâret etti.Sultan Ahmed tam bu esnâda uyandı. Böyle mübârek bir rüyâ görmenin şükrânesi olarak Allahü teâlâ için kurbanlar kestirdikten başka, derhal Eyüb Sultan'a ziyârete gitti. Orada Bostan Çelebi'yi görünce sevindi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin tenbihi üzere saray-ı hümâyûna dâvet etti. O da bu dâveti kabûl etti. Sultan ona Mevlânâ hazret lerinin oturduğu yere oturmasını teklif ettiğinde; "Mübârek dedemin yerine oturmam edebe sığmaz." diyerek, Sultanın akşamki rüyâsına işâret etti. Böylece Ahmed Han, Mevlânâ hazretlerinin; "Bostan'ımıza yapış." sözündeki inceliği ve Bostan Çelebi'nin de hâlinin yüksekliğini ve velî olduğunu anladı. Kendisine pekçok hürmet ve saygı gösterdi. Sohbetlerinden bereketlendi ve bütün sıkıntılarının giderilmesi için emirler verdi. Bu mübârek zâta ve mevleviyye yolunun büyüklerine eziyet edenlerin, rahatsızlık verenlerin cezâlandırılmasını istedi. Zâten Sultan Ahmed Hanın, Bostan Çelebi'ye gösterdiği hürmeti duyan fesadçılar, büyük bir korkuya kapılmışlar ve sözlerini kesmişlerdi. Bostan Çelebi bir müddet sonra Konya'ya gitmek üzere pâdişâhtan izin istedi. Bu mübârek zâttan ayrılmak, genç pâdişâh Ahmed Hana çok ağır geldi. Büyük bir kalabalıkla kendisini İstanbul'dan uğurladı. Ayrılırken memleketin isyâncıların şerrinden kurtulması için pekçok duâ eden Bostan Çelebi, Konya'da da muhteşem bir kalabalık tarafından karşılan dı. Bostan Çelebi'nin ayrılışının üzerinden çok geçmeden Ahmed Hanın Anadolu'da celâlîler üzerine gönderdiği ordunun zafer haberleri gelmeye başladı ve kısa sürede âsîlerin tamâmı temizlendi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:10:34
RÜSTEM PAŞA VE ŞEYH BURHANEDDİN

Pazar, 01 Ağustos 2004
Osmanlı devlet adamlarından Rüstem Paşa vezir olmayı arzu edip bunun için uğraşırdı. Fakat bâzı kimselerin aleyhinde çalışması sebebiyle Teke sancağına tâyin edilip, merkezden uzaklaştırıldı. Teke'ye vazîfeli olarak gidince Isparta'ya da uğradı. Orada zamânın meşhur velîsi, büyük mürşid Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin şöhretini duydu. Bu zâtı tanımak ve sohbetinde bulunmak için Eğridir'e ziyâretine gitti. Sohbetinde bulunup duâsını aldı. Şeyh hazretleri kendisine iltifat gösterdi. Bu tanışmadan sonra dergâhına sık sık gidip sohbetinde bulunurdu. Yine bir gece dergâha misâfir olmuştu. Bu ziyâretinde Rüstem Paşaya vezir olacağını iki defâ müjdeledi. Rüstem Paşa çok arzu ettiği vezirlik için ümit kesilmişken böyle bir müjdeye çok sevindi. O zâtın duâsını ve himmetini aldıktan sonra günden güne devlet kademelerinde yükselmeye başladı. Sonunda vazîriâzam oldu. Burhâneddîn hazretlerinin verdiği müjde gerçekleşince ona muhabbeti ve bağlılığı iyice arttı. Burhâneddîn hazretleri bir ara oğullarını görmek için İstanbul'a gitmişti. Rüstem Paşa vezîriâzam sıfatıyla ona çok alâka, hürmet gösterip, hizmet etti. Ayrıca Küçük Ayasofya Zâviyesini verip burada insanlara hak ve hakîkati anlatması için ısrarla ricâda bulundu. Ricâsını kabûl edip bir sene kadar bu zâviyede kaldı. Sonra evliyâ olan ecdâdının rûhâniyetinin işâreti ile Eğridir'de Mezâr-ı Şerîf denilen yerdeki dergâhlarına dönmeye karar verdi. Vezîriâzam Rüstem Paşaya; "Oğul! Biz dağ civârında büyüyüp uzlete, yalnızlığa alışmışız. Hayır duâmızı istersen bizi mekânımıza gönder. Sağ olursak üç dört senede bir İstanbul'a gelip sizi ve burada bulunan kâdı, müderris olan evlâdımızı ziyâret ederiz." dedi. Paşa bu durumu pâdişâh Sultan Süleymân Hana arz etti. Gerekli müsâade çıktı. Eğridir'de bir vazîfe verip maaş bağlamak istenince; "Bize otuz akçe kâfidir." dedi. Otuz akçe maaş ile Eğridir'e döndü. Dönmeden önce Rüstem Paşa onu pâdişâhla görüştürmeyi arzu ettiyse de şeyh hazretleri; "Sultanlarla görüşmek dervişlere zarar verir." diyerek görüşmedi. Burhâneddîn hazretleri Eğridir'e döndükten sonra Baba Çelebi adında biri hasedinden dolayı Rüstem Paşaya onun hakkında uygun olmayan sözler sarfederek kötüledi. Rüstem Paşanın îtimâdının ve muhabbetinin sarsılmasına sebeb oldu. Şeyh hazretleri bu durumun farkına varıp Rüstem Paşaya kırıldı. Bundan sonra Rüstem Paşa, Sultan Mustafa vak'asında vezirlikten uzaklaştırıldı. Ummadığı bir anda bu işin başına gelmesi onu şaşkın bir hâle soktu. Sonra bu işin, Burhâneddîn hazretlerini kırması sebebiyle başına geldiğinin farkına vararak ziyâretine gidip özür diledi. Daha sonra bir adamını gönderip, kusurumuza bakmasın, bizi bir kenara bırakıp himmetlerini çekmesinler diye haber yolladı. Ayrıca bu hâlini arzeden bir de mektup yazdı. Mektubu alıp okuyunca; "Evvelki sözümüz doğru çıktı ise sonraki sözümüz de doğru çıkar." buyurarak yeniden vezîriâzam olacağına işâret etti. Gelen haberci dönüp durumu Rüstem Paşaya anlattı. Rüstem Paşa onun teveccühleri ile yine vezîriâzam oldu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:11:21
AVUZ VE ŞEYH MEHMED EFENDİ

Pazartesi, 02 Ağustos 2004
Bir gün Yavuz Sultan Selîm'e bâzı kimseler gelerek Amasya'da Gümüşlüoğlu Şeyh Mehmed'in, Sultan Korkut sağdır diye propaganda yaptığını ve başına adamlar topladığı nı bildirdiler. Bunun üzerine Pâdişâh şeyhi getirtip İstanbul'da hapsettirdi. Şeyh Mehmed Efendi doğru sözlü, ihlâslı ve muhterem bir zâttı. Bunu bilen Vezîriâzam Pîri Paşa derhal Pâdişâhın yanına gelerek Şeyh Mehmed hakkındaki sözlerin asılsız olduğunu ve bunu tahkik için mûtemed birisinin memur edilmesini arzetti. Bunun üzerine Sultan Selîm Han da; "Ehl-i vukûftan birisini bana gönder." diye tenbihledi. Celâlzâde Mustafa Çelebi'yi gören Pîri Paşa; "Dîvânda meseleler görüşüldükten sonra pâdişâhın yanına gideceksin, bir yere ayrılma." diye bildirdi. Pâdişâhın huzûruna çıkacağını duyan Celâlzâde büyük bir heyecan geçirdi ve dîvân müzâkerelerinden sonra arz odasına girdi. Sultan Selîm Han bu esnâda bir kitap mütâlaası ile meşguldü. Celâlzâde'yi görünce; "Celâl oğlu Mustafa sen misin?" diye sordu. "Ben kulun Pâdişâhım." demesi üzerine; "Gümüşlüoğlunu nasıl bilir sin? Cevher veya meder midir? (Yâni cevher veya toprak mıdır) nice idrâk kılursın, bilürsin?" dedi. Mustafa Çelebi de; "Evliyâlık membaının, kaynağının cevheri ve nefisle mücâdele meydanının hâlis eri bir ulu kişi bilirim." diye cevap verince; "Ulu mu, ulu mu, ulu mu?" diye üç kere tekrar ederek hiddet göstermiş. Fakat Mustafa Çelebi'nin her defâsında; "Evet pâdişâhım ulu kişidir." demesiyle hiddeti geçmiş ve kendisiyle sonra yumuşak bir şekilde konuşmuştur. Bu arada Celâlzâde'ye yevmiyesini de soran Selîm Han, on akçe olduğunu duyunca çok az bulmuş ve artırılmasını emretmiştir. Sonra da; "Şeyhe bizden selâm söyle, hatırını hoş tutsun." diyerek Celâlzâde'yi Gümüşlüoğlu'na göndermiştir.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:11:45
BEYKOZ, TOKAT BAHÇESİ 

Salı, 03 Ağustos 2004
Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre, Tokat bahçesi, Tokat kalesi’nin zaptının bir hatırası olarak Hz. Fatih’in emriyle yapılmıştır. Genis bir ormanlığı ihtiva eden bahçe, çitle çevrili olup, içinde av hayvanları hıfz edilirdi. Tokat bahçesinde bir kösk, büyük bir havuz ve suları kubbede asılı altın bir tasa kadar fışkıran güzel bir şadırvan, bir hamam ve müteaddid avlular vardı. Bir bahçe üstadı tarafından bakılan bu yerden IV. Murad çok haz eder, çemenzarında cirid oynardı. Bahçede Sultan IV. Murad’in attığı mızrağın mesafesini gösteren iki aded dikili taş vardı. Iki taş arasındaki mesafe 120 adımdı. Seyyahlar Hünkar iskelesinden Tokat bahçesine kadar olan sahanın “yeryüzünde cenneti andıran” güzelliğini meth ederek, onun Süleyman Han’ın dehasının bir mahsülü oldugunu, suların dört kat havuzdan aktığını, fakat sonra yüzüstü bırakılarak harab olduğunu ve bilahare 1746 senesinde Sultan I. Mahmud tarafından restore edildiğini söylerler. Duvarlarda Sultan Ahmed, Sultan Murad ve Sultan Osman zamanlarinda yazılmış güzel kitabeleri havi üç levha vardı. Bu kitabelerdeki yazılardan ikisi şöyledir: Ağaçlar altun olsa inciler yaprak İnsanın gözünü doyurmaz, illa toprak ...      Fikr et ey dil ki, doğduğun vakit Halk handan idi ve sen giryan    Ona sa’y et ki öldüğün vakit Halk giryan ola ve sen handan
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:12:07
ÇANDARLI KARA HALİL

Çarşamba, 04 Ağustos 2004
Sultan Orhan Gâzi, âlimleri, evliyâyı görüp gözeten bir büyük bey idi. O mübârek kimse, bir gün Alâüddîn-i Esved hazretlerini ziyârete gitti. Bu sırada Alâüddîn-i Esved hazretleri nâfile namaz kılmakta idi. Orhan Gâzi, avluda bekledi. Bu sırada farz namaz vakti geldi. Orhan Gâzi ve orada bulunan Alâüddîn-i Esved'in talebeleri namaz için hazırlandılar. Namazın sünnetini kıldılar. İkâmet okununca, talebeler arasında bulunan Kara Halil imâmete geçti. Hazır olan cemâate namaz kıldırdı. Alâüddîn-i Esved de odasından çıkıp geldi. Bir müddet sohbet ettiler. Orhan Gâzi edeple dinledikten sonra başını kaldırıp; "Seferde ve hazerde, ahâli arasında vâki olacak hâdiselerde hükmedip, hak ile bâtılı ayırmak, şer'î, dînî hükümleri beyân etmek için bir hoca efendi, âlim lâzımdır. Talebenizden birini benimle sefere gitmek için tâyin etseniz." deyip, arzu ve isteğini arzetti. Alâüddîn-i Esved hazretleri Orhan Gâzi'nin bu arzusunu kabûl ettikten sonra, talebelerine baktı. Her birinin; "Ne olur beni gönderme!" diye yalvarır bir hâli vardı. Çünkü onlar, sultanla berâber olan ulemâyı, dünyâya düşkün biliyorlardı. Sultanın kötülüklerine ulemânın ilimlerini âlet etmelerinden korkuyorlardı. Ancak Sultan Orhan, öyle bir kimse değildi. Yanına ulemâyı emretmek için değil, Allahü teâlânın emirlerini onun ağzından dinlemek için, kendisini Allahü teâlânın yasaklarına kaymaktan sakındırması için istiyordu. Kendisine kul değil, başına sultan arıyordu. Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmuyordu. Devletin bekâsı için sultana, sultanın yanlış yola sapmaması için ulemâya ihtiyaç vardı. Alâüddîn-i Esved namlı Kara Hocanın talebelerinden birinin de bu işi yapması lâzımdı. İş başa düşmüştü. Kara Hoca da en gözde talebesi Çandarlı Kara Halil'i, Sultan Orhan Gâziye verdi. Kara Halil de; "Memur mâzurdur." hükmünce, hocasının emrine tâbi olup, Orhan Gâzi ile birlikte gitti. Seferde ve hazerde, sultana müşâvirlik, anlaşmazlıklarda hâkimlik yaptı. Yanlış yola sapanları terbiye edip, dîn-i İslâmın emir ve yasaklarının tatbîkinin, Devlet-i aliyye-i Osmâniye içerisinde Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği şekilde icrâsına, yapılmasına gayret eyledi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:12:43
MÂDEMKİ ALLAHÜ TEÂLÂNIN EMRİDİR

Perşembe, 05 Ağustos 2004
Murâd Han döneminde yeniçeri ocağının kuruluşuna ilk adım olmak üzere târihlerde şu vak'a anlatılmaktadır: "Sultan Murâd Gâzi, Edirne'de tahta geçüp oturdu. Bir gün Kara Rüstem derlerdi, Karaman vilâyetinden bir dânişmend geldi. Halil Hayreddîn Paşa ol vakitde kâdıasker idi. Kara Rüstem; Efendi! Bunca sultanlık malı niçün zâyi edersiniz, deyince, Kâdıasker; nice mal zâyi etmişiz, diye sordu. Kara Rüstem, bu gâziler ki gazâlarda esir çıkarırlar, cenâb-ı Hakk'ın emriyle beşde biri hünkârındır, dedi. Çandarlı Halil Hayreddîn bunu hemen Murâd Hana nakletti. Sultan: Mâdemki Allahü teâlânın emr-i şerîfidir şimden sonra alın, dedi... Bundan sonra Gâzi Evrenuz ve Lala Şâhin'e ısmarladılar ki akınlarda çıkan esirden beş başda birin pâdişâh için alalar. Bu usûl üzere hayli oğlanlar toplayıp Murâd Gâziye getürdüler. Halil Hayreddîn Paşa; bunları Türk'e verelüm hem müslüman olsunlar, dedi. Kabul edilip bunlar evvelen Türk köylüsünün yanına verildiler. Hem Türkçe öğrenip ve hem de müslüman oldular. Ondan sonra saray kapısına girüp, ak börk giydirip adını yeniçeri koydular."
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:13:03
ÇELEBİ HALİFENİN KERAMETİ

Cuma, 06 Ağustos 2004
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın oğlu Bâyezîd Amasya vâlisi idi. Şehzâde Bâyezîd, Çelebi Halîfe Muhammed Cemâleddîn Efendiye çok iltifât eder, talebele rine ve dergâhına ihsânlarda bulunur, duâlarını taleb ederdi. Fâtih Sultan Mehmed Han vefâtından önce de duâ etmesi için haber gönderip, fakirlere sadaka dağıttırmıştı. Her şehzâde gibi, şehzâde İkinci Bâyezîd de, babasından sonra pâdişâh olmak, kendisine veri len onca emeğe karşılıkta bulunmak istiyordu. Çünkü her şehzâde sultan olmak için yetiş tirilir, kısmetse sultan olurdu. Çelebî Halîfe, herkese karşı iyi niyet ve hüsn-i zân sâhibi, ilim ve tasavvuf ehli Şehzâdeyi kırmadı. Onun için duâ ve niyazda bulundu. Allahü teâlâ nın kerâmet sâhibi evliyâsından olan Çelebî Halîfe'ye, Şehzâde'nin sultan olacağı vakit ilhâm edildi. Çelebi Halîfe, Şehzâde Bâyezîd'e gönderdiği haberde; "Otuz üç gün sonra büyük bir hâdise olacak ve kırk gün sonra da sultan olacak." buyurdu. Gerçekten de, otuz üç gün sonra Fâtih Sultan Mehmed Han vefât etti. Şehzâde Bâyezîd, Vezîr-i âzam Karamânî Pîrî Mehmed Paşanın dâveti ile İstanbul'a gelip, Allahü teâlânın dînini ehl-i küfre yaymakla, insanlara huzûr ve saâdet dağıtmakla meşgûl olan ordunun ve devletin başına geçti. Vazîfeyi oğlu Yavuz Sultan Selîm Hana devredinceye kadar, tam bir adâletle memleketi idâre etti. Koca Mustafa Paşa'yı da kendine vezîr tâyîn etti. Koca Mustafa Paşa da, İstanbul'da bir dergâh ve câmi yaptırmıştı. Sultan, Çelebi Halîfe'yi İstanbul'a dâvet etti. O da İstanbul'a gelip, emrine verilen Kocamustafapaşa dergâhına yerleşti. İstanbul'da yıllarca hizmet verip, pekçok talebe yetiştirdi. Pâdişâh ve devlet adamlarından çok yakınlık görmesine rağmen, yanlarına hiç gitmezdi. Zikirle meşgûl olur, isteyenlere zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretmekle vakit geçirirdi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:13:26
İSTERSENİZ GERİ DÖNEBİLİRSİNİZ

Cumartesi, 07 Ağustos 2004
Sultan İkinci Bâyezîd Hanın pâdişâhlığı sırasında İstanbul'da büyük bir zelzele olmuş, yüzlerce kişi ölmüş, vebâ salgını baş göstermişti. Çelebi Halîfe'nin büyüklüğünü kabûl eden Sultan İkinci Bâyezîd Han onu sık sık ziyâret ederek, duâsını almaya çalışırdı. Ona ve talebelerine iltifât ve ihsânlarda bulunurdu. Hattâ ilim ve fazîleti ile duâsının kabûl olduğuna inandığı Çelebi Halîfe'yi kırk talebesi ile birlikte Medîne-i münevvereye gönderdi. İstanbul'a isâbet eden, yüzlerce kişinin ölümüne sebeb olan vebâ musîbetinin kalkması için, Peygamber efendimizin kabrini ziyâret edip duâ ile şefâat dilemelerini istedi. Çelebi Halîfe talebeleriyle birlikte hac ibâdetini yerine getirmek ve Peygamber efendimizin kabr-i şerifini ziyâret etmek üzere İstanbul'dan ayrıldılar. Onların yola çıkmasından hemen sonra İstanbul'daki vebâ salgını son buldu.Vebâ salgınının Allahü teâlânın izniyle âniden durması başta pâdişâh olmak üzere bütün devlet adamlarında ve halkta büyük sevince yol açtı. Sultan İkinci Bâyezîd Han, Çelebi Halîfe'ye haber gönderip; "Gitmenize lüzûm kalmamıştır. İsterseniz geri dönebilirsiniz." dedi. Fakat gönlü mukaddes topraklara ulaşmak aşkıyla dolu olan Çelebî Halîfe; "Mâdem ki bu hayırlı yolculuğa niyet ettik. Hac vazîfemizi ifâ ile, iki cihânın efendisini ziyâret edip, Devlet-i Aliyye-i Osmâniye'nin selâmeti için duâ ve niyazda bulunalım. Allahü teâlânın sultanımıza hayırlı uzun ömürler ihsân etmesi için yalvaralım." dedi. Sultandan müsâde alarak yoluna devâm etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:14:20
KANUNİ�NİN MEVLANA�YI ZİYARETİ

Pazar, 08 Ağustos 2004
Kânûnî Sultan Süleymân Han 11 Haziran 1534'te Irakeyn seferine çıktığında 20 Temmuz’da Konya'ya geldi. Burada otağını kurup birkaç gün kaldı. Bu esnâda Konya'da medfûn bulunan başta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî olmak üzere velîlerin kabirlerini ziyâret etti. Kânûnî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi yanında dervişlerin namaz kılacakları, âriflerin duâ edip yalvaracakları bir mescid yaptırdı. Ayrıca Behâeddîn Sultan Veled hazretlerine âid eski ve yıkık bir medreseyi tâmir ettirip yeniledi. Bu sırada Çelebi Hüsrev hazretleri de dâhil olmak üzere mevlevî şeyhlerinin sohbet meclislerinde bulunup duâlarına kavuştu. Kânûnî Sultan Süleymân Han, evliyâ duâlarının da bereketi ile seferi zaferle netîce lendirdi. Bağdât'ı fethetti. Buradaki İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin ve diğer velîlerin türbelerini tâmir ettirdi. Dönüşte tekrar Konya'ya geldi. Mevlânâ hazretleri nin türbedârı Osman Dede'nin sohbetlerinden bereketlenmek ve mânen istifâde etmek için onun birkaç sohbetinde bulundu. Bu sırada memleket meselelerinden bâzı müşkillerini arzeden Süleymân Han, o hususlarda kendisini rahatlatacak cevaplar aldı. Sohbet esnâsında kendisinde mânevî coşkunluk hâlleri meydana geldi. Bunları evliyâyı sevmenin bir alâmeti bilen şânı yüce pâdişâh bundan sonra şiirlerinde "Muhibbî" mahlasını kullanmaya başladı. Kânûnî Sultan Süleymân bu arada Çelebi Hüsrev Efendi ile de çok defâ sohbet etti. Çelebi hazretleri bu sohbetlerde pâdişâha Mesnevî'nin ince, derin ve akılları hayrette bırakan mânâlarından bahsetti. Kânûnî, işittiği, duyduğu bu gizli sırlardan öyle bir haz aldı ki, apayrı bir âlemde yaşadı. Kendisini değişik hâller kapladı. Kânûnî bir ara Şeyh Hüsrev hazretlerine bu hâllerini arzedip hikmetini sordu. Şeyh hazretleri; "Bu çeşit mânevî tesir ve kalb aydınlığı başka meclislerde hâsıl olmaz. Ancak gönül sâhiplerinin, Allahü teâlânın sevdiklerinin yüksek meclislerinde ele geçer." diye cevap verdi. Pâdişâh buna hayret edince de; "Sultânım! Her şey, kendisine uygun olan şeye tesir eder. Yâni söz ve kalıba âid olan şeyler, görünen his uzuvlarına tesir ettiği gibi, hâle ve kalbe âid şeyler de, görünmeyen duyguları, kalbi, aklı, rûhu aydınlatır." buyurdu. Bundan sonra pâdişâha, devamlı hal ve gönül sâhiplerine yönelip onlarla berâber ve irtibât hâlinde olmayı tavsiye etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:16:12
FATİH�İN RUHANİYETİ 

Pazartesi, 09 Ağustos 2004
Hâfız İsmâil Paşa, Ömer Rızâî hazretlerinin zaman zaman ziyâretine gider ve duâlarını istirham ederlerdi. 1805 yılında Sadâret makâmına geldikleri zaman bir gün Sultan Üçüncü Selîm Han; "Seksen bin asker hazır eyledim. Tuna boyuna göndermek murâdım dır." diye emir buyurdular. Bu emri alan İsmâil Paşa derhal Şeyh hazretlerine gelerek durumu bildirdi ve teveccühleri ile hayır duâlarına mazhar olmak istedi. Lâkin Ömer Rızâî hazretleri hiç bir söz beyan etmedi. O gece rüyâlarında hazret-i Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin türbe-i şerîflerine dâvet olundu. Vardıklarında kıbleyi şerîfe karşı oturan iki muhterem zât gördü. Onlar da Ömer Rızâî Efendiyi gördüklerinde; "Gel yâ Şeyh Ömer! Bizleri bilir misin? Ben Fâtih Sultan Mehmed 'im bu da oğlum Bâyezîd'dir. Sultan Selîm oğlum Tuna cihetine asker göndermek ister. Ancak şimdi vakti değildir. Terk eylesün. Fesâda sebeb olur, haber ver." diye emir buyurdu. Ömer Rızâî hazretleri bu vakayı derhal İsmâil Paşaya yazarak haber verdi. Bunun üzerine harp ilânın dan vazgeçildi. Ancak 1806 da sadârete getirilen İbrâhim Hilmi Paşa döneminde Rusya'ya harp ilânı ile çıkan savaş ülke içinde fitne çıkarmak isteyen Nizâm-ı Cedid düşmanlarını harekete geçirdi. Kabakçı Mustafa adındaki bir âsinin liderliğinde kısa zamanda büyüyen isyan, Üçüncü Selîm Han'ın tahttan indirilmesine ve nihâyet şehid edilmesine kadar vardı. 
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:16:40
DERYA ALİ BABA

Salı, 10 Ağustos 2004
Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul'u küffâr elinden kurtarmak üzere kuşatmıştı. Fetih ordusu İstanbul surlarına dayanmış, Fâtih Sultan Mehmed Han fethin gerçekleşece ği zamânı sabırsızlıkla bekliyordu. Leşker-i duâ adı verilen duâ ordusu âlimler ve velîler, fetih için gözyaşı dökerek duâ ediyorlardı. Kır atının üstünde heybet ve celâdetle duran genç hükümdâr, orduyu şevke getirici konuşmalar yapıyordu. Etrâfa dalga dalga yayılan ordu, Feth-i mübînin gerçekleşmesi için canla başla çarpışıyordu. Şehir düşmek üzere idi. İşte tam bu kritik zamanda ordunun arasında; "Ordu susuz kalmak tehlikesiyle karşı karşıya, kuyular boş, çeşmeler akmıyor." şeklinde bir söylenti yayılmaya başladı. Bu kötü haber kısa zamanda her tarafta yayıldı. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılan bu söylenti nihâyet genç pâdişâhın kulağına kadar geldi. Bu haber üzerine genç pâdişâhın yüz hatları bir anda değişti. Etrâfında bulunan vazîfelilere hitâb ederek; "Tez gidin Sakabaşını bana getirin!.." dedi. Vazîfeliler hemen gidip Sakabaşı Ali Efendiyi genç pâdişâhın huzûruna getirdiler. Yüzünden nûr akan, hafif beli bükük Ali Efendi sırtında kırbası olduğu hâlde Fâtih Sultan Mehmed Hanın huzûruna girdi. Pâdişâh ne kadar telaşlı ve üzüntülüyse, Saka Ali Efendi de o kadar soğukkanlı ve sâkin duruyordu. En ufak bir endişe izi taşımıyor, her zamanki gibi tebessüm eder bir hâlde pâdişâhın yüzüne bakıyor du. Pâdişâh onun böyle kritik bir anda gâyet sâkin ve aldırmaz bir durumda olduğunu görünce iyice celâllendi ve şöyle seslendi:"Olanlardan haberin yokmuş gibi duruyorsun Ali Efendi!.. Ordu susuz kalmış, asker susuzluktan kırılıyor. Neden gerekli tedbiri almazsın da bizi müşkil hâle düşürürsün? Şimdi ne olacak. Bu hâle nasıl çâre bulacağız?"Sakabaşı Ali Efendi gâyet sâkin ve tebessüm ederek; "Devletlü pâdişâhım! Merak etmeyiniz. Su çok." diye cevap verdi. Onun bu hâli karşısında daha da hiddetlenen genç pâdişâh; "Su çok mu dersin? Alay mı edersin sen askerle? Ordu susuzluktan kırılırken ne biçim laf edersin?" Sultanın iyice öfkelendiğini ve üzüldüğünü gören Sakabaşı Ali Efendi, arkasını pâdişâha dönüp, sırtındaki su kırbasını pâdişâhtan tarafa çevirdi ve; "Ben yalan söylemem sultanım. Bakın isterseniz ne kadar çok suyumuz var." dedi.Sakabaşı Ali Efendinin bu sözünden pek bir şey anlamayan Fâtih Sultan Mehmed Han, Ali Efendinin sırtındaki kırbanın içine baktı. Bir de ne görsün? Kırbanın içinde bir deryâ büyük bir okyanus görünmekte. Göz alabildiğine uzanan su, bir değil, binlerce orduyu doyuracak kadar çok. Gözlerine inanamayan genç pâdişâh, yanında bulunanlara da kırbanın içine bakmalarını emretti. Sırasıyla kırbanın içine eğilip bakan vezirler, kumandanlar ve diğer vazîfeliler de büyük bir şaşkınlık ve hayret içinde aynı manzarayı gördüler.Olanların, Allahü  teâlânın velî kullarına ihsân ettiği bir kerâmet olduğunu anlayan genç pâdişâh, su bulunmasına rağmen askerin susuz bırakılmasından maksadın ne olduğunu birden kestiremedi. Sakabaşı Ali Efendiye dönerek; "Su bulunmasına rağmen nedir senin bu yaptığın?" diye seslendi. Pâdişâhın daha fazla gazaplanmasından çekindiği için olanları tek tek anlatmaya başladı:"Ey cihan pâdişâhı! İstediğin kadar su işte burada. Fakat ben askere suyu doyumluk veremiyorum. Çünkü onlar kahramanca savaşıyor, yorulup terliyorlar. Eğer istedikleri kadar suyu versem hepsi hastalanıp yatacaklar. Sonra da zaferimiz tehlikeye düşecek düşüncesiyle böyle yapıyorum." dedi.Sakabaşı Ali Efendinin ârifâne sözleri ve kerâmeti karşısında söyleyecek söz bulamayan Fâtih Sultan Mehmed Han, saygı ve muhabbet dolu nazarlarla ona bakmaya başladı.Kerâmet göstermekten kaçındığı halde, kerâmetinin ortaya çıktığını gören Sakabaşı Ali Efendi, sırtındaki kırbayı hızlıca yere bıraktı. Başta pâdişâh olmak üzere bütün vezirlerin ve âlimlerin hayret dolu bakışları arasında kırbanın düşüp parçalandığı yerde bir su kaynağı ortaya çıktı. Şırıl şırıl akan bu pınardan ordunun su ihtiyâcı giderildi. Bu hâdise üzerine Fâtih, Sakabaşı Ali Efendiye Deryâ Ali Baba ismini verdi.Olanlardan son derece memnun olan Fâtih Sultan Mehmed Han, yüksek bir velî olduğunu anladığı Deryâ Ali Baba'ya; "Ne murâd edersin ey Deryâ Ali! İste ki verelim." dedi.Deryâ Ali Baba'nın bu dünyâ ile ne alâkası olabilirdi. O, gönlünü yüce Rabbine bağlamış, Hakk'ın zikriyle ömrünü geçirmekteydi. O, görünen deryâlarda değil, ilâhî aşk deryâsında gark olmuştu.Fâtih Sultan Mehmed Han, fetihten sonra büyük bir velî olan Sakabaşı Deryâ Ali Dede'yi unutmadı. Ona şimdi Kazlıçeşme'nin kurulu bulunduğu yerde geniş bir arâzi tahsis etti. Uzun yıllar burada yerleşen, İslâm dînine ve müslümanlara hizmet etmeyi tek gâye edinen Deryâ Ali Baba, Fâtih Sultan Mehmed Hanın saygı ve muhabbet duyduğu kimselerden oldu. Zaman zaman ziyâret eden Fâtih Sultan Mehmed Han ona ve sevenlerine iltifât ve ihsânlarda bulundu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:17:34
ERZİ SÛFÎ BABA 

Çarşamba, 11 Ağustos 2004
Gargarofça kasabasından Koca Şâban adlı bir sipâhi, Terzi Sûfî nâmında sâlih bir kimse ile berâber Zigetvar seferine katıldı. Sirem sancakbeyi, Bâlî Beyin yanında karakol hizmetinde idiler. Çevreyi kontrol ettikten sonra, sahrada uyuya kaldılar. Bir müddet sonra uyanan Terzi Sûfî, Şâban Beyi uyandırıp; "Gel Şâban Bey, hücûma katılalım. İnşâallah hisar fetholunur." dedi. O da latîfe edip; “Düşte görmüşsen hayrola." dedi. Terzi Sûfî de; "İnşâallah olur. Ak abalı dervişler gelip, hisarı ateşe verip içeri girerler, hayır alâmetidir." dedi. Abdest alıp yola koyuldular. Kaleye yaklaştıklarında, sevinç çığlıkları atan askerler; "Muslihuddîn Efendi geldi. Kalenin fethini haber verdi." diyorlardı. Onlar yürüyüşe devâm ettiler. İşte bu sırada, hisarın alevler içinde yandığını gördüler. Hep berâber hücûm edip, fetihten ümitsiz iken, o gün kaleyi ele geçirdiler.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:18:01
MUSLİHUDDİN EFENDİ�NİN YARDIMI 

Perşembe, 12 Ağustos 2004
Kânûnî Sultan Süleymân Han, Zigetvar seferi esnâsında kaleyi kuşatınca, Pertev Paşa da Küle kalesini kuşatıp, topa tuttu. Zafer müyesser olmadı. Muslihuddîn Efendi, Dimitrofça'dan talebelerini toplayıp, Küle'ye doğru yola çıktı. Muslihuddîn Efendinin oraya ulaştığı gün, asker arasında zafer haberi yayıldı. Askerin mâneviyâtı çok yükseldi. Askerler, daha kale alınmadan birbirlerini tebrik ediyorlardı. Kısa süre sonra İslâm ordusu kaleyi fethetti. Muslihuddîn Efendi, fetihten sonra Hüseyin Dede'ye; "Hemen bir  araba bul, öğleyin çıkıp Zigetvar gazâsına yetişelim!" diye tenbih etti. Hüseyin Dede, arayıp taradı, münâsip bir şey bulamadı. Bütün arabacılar, askere erzak ve silâh yetiştir mekle meşgûldü. Gelip Muslihuddîn Efendiye durumu arzetti. Muslihuddîn Efendi; "Ne yapıp yapmalı, bir araba bulmalıyız. Bütün erenler, gazâya çıktılar." dedi. Hüseyin Dede, yeniden araba aramaya çıkıp, ikindiye doğru bir araba buldu. O gece Travnik kasabasına vardılar. Ertesi gün ikindi saatine doğru, havâlideki nehre ulaştılar. Ancak yakında konak yeri olmadığından, bir saldırı tehlikesi vardı. Bunun için köprüden geçmeyip yukarıdan dolaştılar. Cumâ günü seher vakti kalkıp, öğle vaktinden sonra Şikloş'a yetiştiler. Oradan da sevenleri yanlarına katılıp, akşama doğru pâdişâhın ordusuna ulaştılar. Ertesi gün savaş alanına vardılar. Çok geçmeden hisâr tutuştu, yanmaya başladı. Bir müddet sonra da İslâm bayrağı Zigetvar kalesi burçlarında dalgalandı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:18:53
ŞEHZADE SELİM VE MEVLANA CELALEDDİN-İ RÛMÎ

Cuma, 13 Ağustos 2004
Kânûnî Sultan Süleymân Hanın oğlu Şehzâde Bâyezîd saltanat iddiâsı ile ayaklanmıştı. Kânûnî, diğer oğlu Selîm'i, onun üzerine gönderdi. Şehzâde Selîm kuvvet leri ile Konya'ya geldi. O öncelikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin kabrini ziyâret etmek istedi. Yanında bulunanlarla birlikte türbeye girdi. Her zamanki yürüyüşü ile serbest bir şekilde kabre doğru ilerlerken, türbedâr Mahmûd Dede önünü kesti ve; "Mânâ âleminin sultanları olan böyle mübârek zâtların huzûrunda mütevâzî ve boynu bükük olmalıdır." diyerek ziyâret usûlünü hatırlattı. Bunun üzerine şehzâde ve yanındaki askerî erkân hatâlarını anladılar. Orada bulunan mihrabda Allah rızâsı için namaz kıldılar. Türbenin içini ve kubbeyi seyreden Şehzâde Selîm, oradaki tezyinâtı, süslemeleri görünce; "Acaba önce gelen sultanlar ve vezirler niçin lüzum görmüşler de bu kadar masraf etmişler." diye düşündü. Ancak bu sırada maddî perdeler gözlerinin önünden kalktı ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin kabrinin yanında dikilen iki arslanın kendisine doğru hücum ettiklerini dehşetle gördü. Hemen, "Yetiş Mahmûd Dede!" diye bağırdı. Mahmûd Dede derhâl harekete geçerek şehzâdeyi arslanların parçalamasından kurtardı. Sonra şehzâdeye dönüp; "Evlâdım burası hakîkat sultanlarının pâyitahtıdır. Burada böyle arslanlar olmadan olmaz. Fakat onlar edep perdesini yırtanlara karşı harekete geçer ve böyle hârika gösterirler." diyerek îkâz etti.Şehzâde Selîm ertesi gün tekrar Mevlânâ hazretlerinin kabrini ziyârete gittiğinde türbenin kapısında mânâ âleminin sultanlarından Çelebi Hüsrev hazretleri ile karşılaştı. Ondaki vakar ve heybetin karşısında Şehzâde Selîm'e dünyâ sultanlığının verdiği heybet bir anda yok oldu. Şeyh hazretlerine pekçok edeb ve hürmet gösterdi. Bu tavrı ile şeyhin mânevî yardımına kavuştu. Şeyh Hüsrev kendisine; "Mânâ sultânı ile dünyâ sultânı karşısında bir tek kişi baş kaldırmış ne yapabilir." diyerek onun endişesini giderdi. Böylece zafer kazanacağını müjdelemiş oldu. Ayrıca tasarrufunun onun yanında olduğuna işâret etti. Ertesi gün Konya yakınında Şehzâde Selîm, Şehzâde Bâyezîd'i bozguna uğratıp mağlup etti (1559). Savaştan sonra Şeyh Hüsrev Efendinin yanına gelip muzaffer olmaları için duâcı olmaları ve mânevî yardımlarından dolayı teşekkürlerini arzetti. Ona karşı kalbinde büyük bir sevgi peydâ oldu. Pekçok ikrâm ve iltifâtlarda bulundu. Bütün mevlevî şeyhleri ve dervişlerini donatıp ihsânlarda bulundu. Ayrıca bu zaferin şükrânesi olarak gelip geçenlerin içmesi için bir de sebil yaptırdı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:19:23
OSMAN GAZİ VE KUMRAL EBDAL

Cumartesi, 14 Ağustos 2004
Osman Gazi zamanında Kumral Ebdal isminde, evliyadan bir zat vardı. Bir çok kerameti görülen bu zat, sık sık Hızır aleyhisselam ile görüşürdü. Yine bir defasında Hızır aleyhisselâm, Ebdal Kumral'a Osman Bey'den söz etti. Onun dağılmış olan müslümanları bir bayrak altında toplayacağından ve kurduğu devletin üç kıtaya yayılacağından bahsetti. Ebdal Kumral hazretleri bu genç beyi tanımıyordu. Ancak, birçok gazâda bulun duğunu ve zaman zaman gelip Şeyh Edebâlî'nin zâviyesinde misâfir kaldığını duymuştu. Hızır aleyhisselâm; "O genç erin, geleceği çok ümitlidir. Kendisine bu müjdemizi ulaştır" dedi. Kumral Ebdal kendisini tanımadığını söyleyince, Hızır aleyhisselâm; "Onu, Edebâlî hazretlerinin yanında bulacaksın. Şeyhe bu mevzuda bir rüyâsını nakledecektir." buyurdu. Kumral Ebdal, Hızır aleyhisselâmdan ayrılınca, içini bir ateş ve özlem sardı. Büyük doğuşun müjdesini içinde hissediyordu. Doğruca şeyhi Edebâlî hazretlerinin huzuruna varmak üzere yola çıktı.Bu sırada Osman Gâzi Şeyh Edebâlî'nin Bilecik'teki zâviyesinde misâfir bulunuyor du. Osman Gâzi o gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında, Edebâlî hazretlerinin koltuğu altından çıkan bir nûr, gelip Osman Beyin koltuk altına girdi. O nûrun girmesiyle, Osman Beyin karnından bir ağaç peyda oldu. Birden dallanıp budaklandı. Dalları çok yükseklere ulaştı. Altındaki nice dağlar ve nehirleri gölgeledi. Onun gölgesindeki dağ ve nehirlerden birçok insan gelip istifâde etmeye başladı, Osman Bey uyandı. Hemen abdest alıp şeyhinin huzûruna vardı. Baktı ki şeyhi birkaç derviş ile sohbet etmekte. Bunlardan biri de Ebdal Kumral'dı.Ebdal Kumral Osman Gâzinin rüyâsını dinlerken heyecandan kalbinin duracak gibi olduğunu hissetti. İşte Hızır aleyhisselâmın bahsettiği genç. İşte muazzam İslâm devletini kuracak genç mîmâr. Bu sıradaOsman Gâzinin rüyâsını dinleyen Şeyh Edebâlî tebessüm edip, ruhları okşayan tatlı bir sesle şöyle tâbir etti:"Ey Osman! Sana müjdeler olsun. Sana ve senin evlâdına Hak teâlâ saltanat verdi. Ve dünyâ âlem, evlâdının saltanat güneşi altında ola. Ve hem kızım Mal Hâtun sana helâl oldu."İşte şeyhi ile Hızır aleyhisselâmın söyledikleri de birbirini doğruladı. Ebdal Kumral hazretleri artık daha fazla dayanamayıp şeyhi ile mürid arasına girdi. Osman Gâziye Hızır aleyhisselâmın müjdesini de söyledikten sonra; "Ey Osman! Sana pâdişâhlık verildi. Bize şükrâne ne verirsin?" diye sordu. Osman Gâzi ise;"Ne vakit pâdişâh olursam sana bir şar, şehir vereyim." dedi. Ancak Ebdal Kumral'ın gözü öyle yükseklerde olmadığından; "Bize şu köyceğiz yeter. Şehirden vazgeçtik." dedi. Osman Gâzi kabûl etti. Ama Ebdal Kumral, ileride bu vaadi Osman Gâzinin çocuklarına karşı ispat etmek için yazılı bir belge istiyordu. Bu maksatla; "Öyleyse bize bir kâğıt ver." dedi. Osman Gâzi ise; "Kâğıt yerine işte bir kılıcım var. Babamdan ve dedemden kalmıştır. Onunla birlikte bir de maşrapa vereyim. Birlikte senin elinde olsunlar. Neslin bu nişanı saklasın. Eğer Hak teâlâ beni pâdişâhlığa eriştirirse benim neslim dahi bu alâmeti görüp kabûl etsinler, köyünü almasınlar." deyip verdi.BöyleceOsman Gâzinin kılıcı Ebdal Kumral ve onun nesli eline geçti. Ancak Kumral Ebdal hazretleri Osman Gâzinin tahta çıktığını göremedi. 1288'de Osman Gâzi, babası Ertuğrul Gâzinin yerine baş seçildiğinde o vefât etmişti. Osman Gâzi ise bu mücâhid şeyh hazretlerini unutmadı. Ona Ermeni Derbendinde güzel bir zâviye yaptırdı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:20:10
EBDAL MURAD�IN KILICI 

Pazar, 15 Ağustos 2004
Ebdal Murâd, Orhan Gâzinin Bursa'yı fethinde yanında bulunan mücâhidlerden idi. Yanında dâimâ bir tahta kılıç bulundurur, bu nasıl kılıç deyip alay edenlere; "Siz onun ne kadar keskin olduğunu bilmezsiniz" derdi.Ebdal Murâd fetih esnâsında Bursa kalesini gözetleme vazîfesi yaptı. "Hıdmet-ül-Mülûk nısf-üs-sülûk" (Devlet başkanlarına hizmet tarîkat yolculuğunun yarısıdır) sözü gereğince fetihde Sultan Orhan Gâziye maddî ve mânevî yardımlarda bulundu. Dört arşın uzunluğundaki tahta kılıç ile şaşılacak kahramanlıklar gösterdi. Tahta kılıcını kocaman bir kaya parçasına vurmasıyla kayayı ikiye ayırması düşmanı dehşete düşürdü. Harp bitip Bursa feth olunduktan sonra Ebdal Murâd'ın, Keşiş Dağı eteklerindeki tekkesine çekildiği ve Orhan Gâzinin tekkeye binden fazla bakır kapkacak verdiği rivâyet edilmektedir.Eskiden bu tekkede esnafa peştemal kuşatılır ve çeşitli eğlenceler yapılır, sonra daEbdal Murâd'ın türbesine gidilerek duâ edilir ve; "Destini destime vergil destikeremdir. Allah bir dedik, pervâne geldik, yönümüz dergâha döndük. Gün kubbe altında, yeşil seccâde üzerinde, erenler meydanında, sizler huzurunda peştemal kuşanıp bir murâd almaya geldik." denirdi. Sonra tekbirler getirilir. Velîlere rahmet okunurdu. Kalfalar, çıraklar esnâfın en yaşlısının ve ustasının elini öperlerdi. İhtiyâr usta da; "Allah mübârek etsin oğlum, sanatına doğru ol." diyerek duâ ederdi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:20:48
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN HAN�IN ÇEKMECESİ 

Pazartesi, 16 Ağustos 2004
Kânûnî Sultan Süleymân Hân 1566 (H.974) senesinde vefât edince, cenâze namazını Ebüssü'ûd Efendi kıldırdı. Kılınan cenâze namazından sonra Kânûnî'nin hayatta iken yaptırdığı Süleymâniye Câmii bahçesindeki türbesine gelindi. Cenâze kabre konuldu. Bu sırada bir çekmece getirilip kabre konulmak istendi. Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendi müdâhale etti. Çekmecenin niçin konulduğunu, dînimizde kıymetli bir şeyin cenâzeyle gömülmesinin mümkün olmadığını söyledi. Sultan Süleymân Hanın, vefâtın dan bir gün önce vasiyet edip bu çekmecenin kendisi ile gömülmesini istediğini bildirdiler. Ebüssü'ûd Efendi, mutlaka içindekilerin görülmesi gerektiğini, kıymetli bir şey varsa gömülemeyeceğini söyledi. Çekmece Ebüssü'ûd Efendiye verilirken, elden kayıp düştü ve içindekiler döküldü. Kâğıtların her birinde bir fetvâ ve altında şeyhülislâmın imzâsı vardı. Ebüssü'ûd Efendi, yazıların altında kendi imzâsını görünce; "Ey Süleymân! Sen kendini kurtardın ama, biz ne yapacağız?" diyerek ağlamaya başladı. Kânûnî Sultan Süleymân Han, yapacağı her işi şeyhülislâma sormuş ve aldığı fetvâya göre hareket etmişti. Delîl olarak da, aldığı fetvâların yanında gömülmesini vasiyet etmişti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:21:50
MÜFTÎ OLSA GEREKTİR

Salı, 17 Ağustos 2004
Ebüssü'ûd Efendi, şeyhülislâm olmasıyla ilgili bir rüyâsını şöyle anlatmıştır: "Henüz daha medresede talebe iken, bir gece rüyâmda Zeyrek Câmiine girdim. Câmi çok kalabalık idi. "Bu topluluk nedir?" dedim. "Resûl-i ekrem efendimizin dîvân-ı seâdetleridir, toplantılarıdır" denildi. Hürmetle bir köşede durdum. Önümde de, o devrin müftîsi İbn-i Kemâl Paşa oturuyordu. Peygamber efendimiz mihrâbda bulunuyordu. Sağ ve solunda Eshâb-ı kirâm efendilerimiz edeble ayakta duruyorlardı. Resûlullah efendi mizin huzûrunda da bir zât vardı. Kıyâfetinden onu Arab zannetmiştim. Peygamber efendimiz ile dizdize denilecek bir hâlde oturuyor ve konuşuyordu. Acabâ bu zât kimdir ki, Eshâb-ı kirâm efendilerimiz ayakta oldukları hâlde, o, Resûlullah'ın huzûrunda oturuyor? diyerek hayret ettim. Konuşmalarını dinledim; Peygamber efendimiz Arabca konuşuyorlar, o zât ise Farsça söylüyordu. Peygamber efendimiz ona; "Yâ Mevlânâ Câmî, ben Arabca konuşuyorum, sen de Arabca konuş" buyurunca, Arab zannettiğim o zâtın Mevlânâ Abdürrahmân Câmî olduğunu anladım. Mevlânâ Câmî, Peygamberimize; "Yâ Resûlallah! Bir hatâmdan dolayı sizden özür dilemiştim. Acabâ özrüm makbûl olmadı mı?" dedi. Peygamber efendimiz; "Ne yolla îtirâz etmiştin?" buyurunca, şöyle dedi: "Sizi methetmek için yazdığım bir kasîdemde; "Onun sırrına eremiyorum, O Arabdır, ben ise Acemim" demiştim" dedi. Peygamber efendimiz; "Beis yok, Farsça konuşman da makbûl dür" buyurdu. Sonra Peygamberimiz, Mevlânâ Câmî'ye hitâben; "Şu oturan kimseyi bilir misin?" diyerek İbn-i Kemâl Paşayı gösterdiler. Mevlânâ Câmî; "Bilmem yâ Resûlallah" dedi. Peygamber efendimiz; "O, İbn-i Kemâl Paşadır ve hâlen ümmetimin müftîsidir." Buyurdu. Sonra da beni göstererek; "Ya onun arkasında oturan şu kimseyi bilir misin?" buyurdu. Mevlânâ Câmî yine; "Hayır Yâ Resûlallah" dedi. Peygamber efendimiz; "O, Ebüssü'ûd bin Yavsî'dir. O da ümmetimin müftîsi olsa gerektir." buyurdu. Bu sâdık rüyâdan tam otuz yıl sonra, bu âcize fetvâ işleri vazifesi verildi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:22:35
KUR�AN-I KER0ME HÜRMET

Çarşamba, 18 Ağustos 2004
Ertuğrul Gâzi bir gece ulemâdan bir kimseye misâfir oldu. Sohbet esnâsında Ertuğrul Gâzi, yüksekçe bir yerde duran kitabı göstererek ne olduğunu sordu. Ev sâhibi; "Bu kitap Allahü azîmüşşân hazretlerinin Resûl-i ekremine indirdikleri Kur'ân-ı kerîmdir." cevâbını aldı. Sonra ev sâhibi uyumak için gittiğinde, Ertuğrul Gâzi mushafın bulunduğu odada sabaha kadar mushaf-ı şerîfin huzûrunda hürmet ve tâzim ile ayakta durdu. Fakat sabaha karşı bir ara dayanamayıp uykuya daldı. Bu sırada rüyâda kendisine; "Sen benim kelâmıma hürmet ve tâzimde bulundun, ben de senin evlâdına kıyâmet gününe kadar dâim olacak bir ulu devlet ihsân eyledim." diye hitâb olunduğunu işitti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:23:28
OSMAN GAZİ�NİN RÜYASI

Perşembe, 19 Ağustos 2004
Edebâlî hazretlerinin kendi parasıyla yaptırıp talebelerine ders verdiği Bilecik'teki zâviyesini ziyâretlerinden birinde, Osman Bey bir rüyâ gördü. Rüyâsını hocası Edebâlî hazretlerine anlattı. Osman Beyin rüyâsında, Edebâlî hazretlerinin koltuk altından çıkan bir nûr, gelip Osman Beyin göğsüne girdi. O nûrun girmesiyle, Osman Beyin karnından bir ağaç peydâ oldu. Birden dallanıp budaklandı. Dalları çok yükseklere ulaştı. Altındaki nice dağlar ve nehirleri gölgeledi. Onun gölgesindeki dağ ve nehirlerden birçok insan gelip istifâde etmeye başladığı sırada, Osman Bey uyandı. Edebâlî hazretleri, Osman Beyin böyle bir rüyâ görmesine çok sevindi. Onun yapacağı büyük hizmetlerde, kendisi nin de nasîbi olmasına çok şükretti. Osman Beyin bu güzel rüyâsını şöyle tâbir etti: "Oğul sen, Ertuğrul Gâzi oğlu Osman, babandan sonra "Bey" olacaksın, kızım Mâl Hâtunla evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nûr budur. Sizin asîl ve temiz soyunuzdan nice pâdişâhlar gelecek. Onlar, nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar. Allahü teâlâ, nice insanın huzur ve saâdete kavuşmasına, dîn-i İslâmla şereflenmesine senin neslini vesîle edecek." dedi. Osman Beyi tebrik etti. gözünün nûru kızını, bu mübârek insana nikâh etti. Osman Beyin, Mâl Hâtunla izdivâcından Orhan Bey dünyâya geldi.Edebâlî hazretleri, dâmâdı tarafından kurulan Osmanlı Devletine mânevî güç verdi. Sultan Osman Gâzinin hürmet ettiği, her hususta istişâre edip danıştığı en yakın yardımcılarından oldu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:24:58
YILDIRIM BAYEZİD�İN MENDİLİ

Cuma, 20 Ağustos 2004
Osmanlı ordusu Niğbolu kalesini kuşatmıştı. Kalenin fethi için günlerce kanlı çarpışma lar oldu. Kale bir türlü feth edilemedi. Hücûmların en şiddetli ânında, daha önceki muhârebe de askerlerin yaralarını saran bir genç, kale kapısını ardına kadar açtı. Yıldırım Bâyezîd ve askerleri kaleye girdiler. Kaledekiler, bu durum karşısında teslim olmak mecburiyetinde kaldılar. Zaferden sonra bu genci aradılar, bir türlü bulamadılar. Yıldırım Bâyezîd Han, Rumeli fethinden sonra Bursa'ya gelmeyip Edirne'de konakladı. Bu sırada Yıldırım Bâyezîd'in kerîmesi (kızı), rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Resûl-i ekrem ona; "Oğlum Muhammed Buhârî ile evlen, sakın beni kırma ve sözümü dinle!" buyurdu. Temiz rûhlu, edeb ve hayâ sâhibi Hundî Fâtıma Sultan, rüyâsını kimseye söyleyeme di. Ertesi gün yine Resûl-i ekremi rüyâda gördü. Server-i âlem, ona; "Eğer âhirette benden şefâat etmemi istiyorsan, Muhammed Buhârî ile evlen." buyurdu. Hâlbuki Hundî Fâtıma Sultanın, Rumeli Beylerbeyi Süleymân Paşa ile evleneceği söylenmekte idi. Emîr Sultan, zâhiren fakîr ve garîb bir kimse idi. Hundî Sultan, bu çâresizlikler içinde bunalıp, duâ etti. "Acabâ Emîr Buhârî'nin bundan haberi var mı?" dedi. Kiminle ve nasıl haber gönderebileceğini düşünüyordu. Sonra kendisi gibi edeb ve hayâ sâhibi hizmetçisine rüyâsını anlattı ve durumu Emîr Sultan'a bildirmesini söyledi. Hizmetçisi gidip durumu Emîr Sultan'a anlatınca, o; "Bizim de mâlûmumuzdur. Nikâhımız, Allahü teâlâ tarafından kıyıldı. Dînimiz üzere burada da kıyılması gerekir. Durumu Hundî Fâtıma Sultan'a iletin." dedi. Bunun üzerine Emîr Sultan, dünürler gönderip sultânın kızını istedi. Fakat Vâlide Sultan kızını vermek istemeyip, işi zora sürerek, dünürlere; "Emîr Sultan'a söyleyin, kırk deve yükü altın getirirse kızımı veririm." dedi. Emîr Sultan hazretleri de; "Sultan vâlidemiz develeri göndersinler, isteklerini yerine getirelim. İstediği altınları gönderelim." deyince, sarayı bir telâş aldı. Bu işe kimsenin aklı ermedi. Böyle fakir bir dervişin kırk deve yükü altını nasıl vereceğini, şaşkınlıkla karşıladılar. Saraydan kırk deveyi Emîr Sultan'a götürdüler. Emîr Sultan, develerle birlikte Nilüfer Çayının kenarına gitti. Develeri getirenlere; "Heybeleri bu kumlarla doldurun, sizler de istediğiniz kadar alın. Aldığınız altın olsun." buyurdu. Kimisi şüphe ederek bir şey almadı. Kimisi de heybeleri ve keselerini doldurdular. Kırk deveden meydana gelen kervan saraya girince, Emîr Sultan; "Boşaltın, istediğiniz altın olsun." dedi. Heybeler boşaltılınca, hepsi altın oldu. Kimi kendisi için de almadığı, kimisi de yolda aldıklarını döktüğü için çok pişmân oldu.Emîr Sultan ile Hundî Fâtıma Sultan'ın evlenmelerine karar verilince, Fâtıma Sultan, kendi el işlemesi gömlek ve çamaşırları Harem ağası ile Emîr Sultan'a gönderdi. Emîr Sultan, bohça geldiği zaman bir odada mangal yakmış, talebeleri ile sohbet etmekte idi. Harem Ağası içeri girip; "Vâlide Sultan'dan." diyerek, bohçayı Emîr Sultan'a verdi. Bohçayı bir kenara bırakan Emîr Sultan, onların sıhhat ve âfiyetleri için duâ etti. Sonra bohçayı açıp, içinden bir mendil aldı. Mendilin içine birkaç köz parçası koyup, mendili kapadı. Tebessüm ederek Harem Ağası'na; "Vâlide Sultan'a selâm söyleyiniz. Biz fakir dervişlerin, sultânlara hediyesi ancak böyle köz parçaları olur. Kabûl etmelerini arz ederim" dedi. Harem Ağası, herkesin şaşkın bakışları arasında oradan ayrıldı. Yolda giderken mendilin yanıp yanmadığını merak etti; fakat mendilden duman bile çıkmıyordu. Saraya kadar kendisini zor tuttu. Hediyeyi Vâlide Sultân'a teslim etti. Mendil sarayda olanların merakları arasında açıldı. Mendilin içinden ateş tâneleri değil, gözleri kamaştıran elmas parçaları çıktı. Bu durumun, Emîr Sultan hazretlerinin kerâmeti olduğu anlaşıldı. Nikâh haberi Edirne'ye ulaşınca, Yıldırım Bâyezîd, Kapıkulu askerlerinden kırk askeri Süleymân Paşanın emrine vererek, Emîr Sultan'ın ve Hundî Hâtun'un başlarını getirmesi için Bursa'ya gönderdi. Süleymân Paşa Bursa'ya gelince, Vâlide Sultandan onları istedi. Vâlide Sultan vermeyince, kırk asker, Vâlide Sultan'ın sarayına saldırdı. Vâlide Sultan, onların bu saldırısından korktu. Emîr Sultan onun bu hâlini görünce, ona; "Bu dehşet ve korkunuz nedir? Allah aşkına söyleyin." dedi. Sonra Vâlide Sultan'a "Şu yayı alın ve oku gerin. Ben bakayım siz atın." dedi. Vâlide Sultan; "Ben ok atamam." deyince, Emîr Sultan; "Siz oku takın, o kendiliğinden gider." dedi. Bunun üzerine Vâlide Sultan, pencereden askerlere karşı oku kirişe koyup, bıraktı. Yeşil ok, parlayarak gidip kırkına saplandı. Askerler derhâl kaçtılar. Vâlide Sultan; "Yâ Emîr Sultan! Niye oku sen atmadın da bize attırdın?" diye sorunca, Emîr Sultan; "Eğer oku biz atmış olsaydık, hem o askerlerin, hem de Osmanoğullarının nesilleri helâk olurdu. Onun için bu işi size yaptırdık." dedi.Pâdişâhın, Emîr Sultan'ın ve kızı Hundî Sultân'ın öldürülmesi için Bursa'ya asker gönderdiğini duyan Molla Fenârî, Yıldırım Bâyezîd'e şu mektubu yazdı:"Mektubuma, dâimâ kullarına acıyıcı olan Allahü teâlânın adıyla başlarım. İnsanların en âcizi olan ben, Türk ve İslâm memleketlerinin koruyucusu, Osmanoğullarının övündüğü ve Hak uğruna savaş edenlerin başkanı, İslâm dîninin ve müslümanların yardımcısı olan, Pâdişâhımın ömrünün uzun olmasını ve evlâdının çoğalıp kıyâmete kadar şan ve şerefle yaşamasını Rabbimden niyâz ederim.Sultânımızın şunu bilmesi gerekir. Bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ'dan önce, Îsâ aleyhisselâm, kendine inananlardan üç kişiyi Hak dîne dâvet için bir beldeye gönder mişti. Fakat oranın halkı, onları yalanlayıp ödürdüler. Bu cinâyeti işledikten sonra, sevinerek evlerine gittiler. Cenâb-ı Hak onların bu davranışlarından râzı olmadı ve Cebrâil aleyhisselâm a, o belde üzerinde yürekleri parçalayıcı, korkunç ve keskin bir sesle haykırmasını emretti. Cebrâil aleyhisselâm haykırınca, oradakilerin hepsi bir anda öldü. Böyle büyük bir felâkete düşmekten Allahü teâlâya sığınırız.Şimdi bizim de Sultânımızdan bir ricâmız vardır. Dün öldürülmesini emrettiğiniz Emîr Sultan, Resûl-i ekremin neslinden hürmete değer bir insandır. Bu zât gibi temiz kalbli, Peygamber neslinden bir kişi, zamânımıza kadar Anadolu'ya ayak basmamıştır. Buna benzer aslı temiz bir kimseyi elleri hediyeler dolu davetçiler göndererek Buhârâ' dan Anadolu'ya getirmeye çalışsaydınız, sizin için ebedî bir şeref olurdu. Böyle yapmadığı nız hâlde, mânevî irâde üzerine yurdumuza gelen bu zât dolayısıyla Peygamber efendimize yakınlık kazandığınız takdirde, dünyâ ve âhiret saâdetiniz artacaktır.Şunu da bildireyim ki, bu dâmâdınız, Peygamber efendimizin; "Ümmetimin âlimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir." buyurduğu kimselerdendir. Bizim böyle seyyidlerden gördüğümüz feyz eserlerini, hazret-i Muhammed'den sonra kimse göstermemiştir. Eğer bir daha onun başını kestirmek için asker gönderirseniz, bütün yurdumuzun felâketi olacağından şüphemiz yoktur. Son ferman sultânımızındır."Aradan günler geçtikten sonra Bursa'ya dönen Osmanlı ordusunu ve sultânı karşılayan lar arasında Emîr Sultan da vardı. Yıldırım Bâyezîd, onunla selâmlaşınca, harb meydanında askerlerle kendi yarasını saranın bu genç olduğunu anladı. Sultan, ona şifreli olarak; "O el çabukluğu ne idi?" diye sordu. Emîr Sultan; "Allah'ın kuvvet ve yardımı, o bîat edenlerin vefâ ve sadâkatlerinin üzerindedir." (Feth sûresi: 10) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Yıldırım Bâyezîd; "Ya o mendilin yarısı ne oldu?" diye sorunca, Emîr Sultan; "Babacığım, o mendilin yarısı cebimdedir. Bendeniz dâmâdınız Muhammed Şemseddîn." dedi. Yıldırım Bâyezîd Han atından inerek onunla kucaklaştı ve gözyaşlarını tutamıyarak ikisi de ağladılar.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:25:49
YILDIRIM BAYEZİD VE İHTİYAR KADIN

Cumartesi, 21 Ağustos 2004
Sultan Yıldırım Bâyezîd Han, Niğbolu zaferinden sonra kazanılan ganîmetler ile müslümanların ibâdet etmeleri için, Bursa'nın güzide bir yerinde câmi yaptırmak istedi. Bu durumdan vezîrini de haberdar etti. Bugünkü Ulu Câminin yeri uygun görüldü ve arsa sâhip leri ne mülklerinin bedelleri verildi. Herkes gönül rızâsıyla arsalarını verdiler. Fakat câminin inşâ edileceği yerde bir ihtiyar kadıncağızın evi vardı. Bu hanım; "Ben evimi satmam." diye inâd etti. Ona; "Bize bu ev mutlaka lâzım." denildi ise de, hiçbir kimsenin, sözünü dinlemedi. Sultan Yıldırım Bâyezîd Han da o kadının yanına gidip, durumu anlattı. Fakat, kadını fikrinden döndüremedi. Sonra Sultan, dîvânı toplayarak bu husûsu görüştü. Dîvânda, Emîr Sultan hazret lerine durumun bildirilmesi ve ona göre hareket edilmesi kararına varıldı. Sultan Bâyezîd, Emîr Sultan'ın huzûruna giderek durumu anlattı ve; "Sizin hizmetinize muhtâcız, yoksa câmi-i şerîf yapılamaz." dedi. Emîr Sultan; "Her işin gerçekleşeceği bir vakit vardır." diyerek Sultânı teselli ve teskin etti. O gece ihtiyar kadın rüyâsında, mahşer günündeki hâlini gördü. Herkes Muhammed Mustafâ'dan şefâat umup, Cennet tarafına gidiyordu. İhtiyar kadın da onlar gibi Cennet'e gitmek istedi. Fakat yürümeye gücü olmadığı için, Arasat meydanında yapayalnız kaldı. Bunun üzerine ihtiyar kadın feryâd etmeye başlayınca, zebâniler ona; "Niye ağlıyorsun?" diye sordular. İhtiyar kadın; "Müslüman tâife Cennet'e gitti. Ben kaldım, onun için ağlarım." dedi. O sırada gâibden bir ses; "Eğer sen de Cennet'e gitmek istersen, Yıldırım Bâyezîd Hana evini sat, inâd etme, yoksa inatçılardan olup, ehl-i nâr, cehennemlik olursun." dediği ânda, ihtiyar kadın hemen uyandı. Uyandığı zaman, evinin bir nûr ile kaplanmış olduğu nu gördü. "Elhamdülillah ben de Cennet ehli oldum." diyerek sabaha kadar ibâdetle meşgûl oldu. Sonra gönül rızâsı ile evini sattı ve câminin yapılmasına vesîle oldu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:26:13
ARTIK GÖÇ VAKTİ GELDİ

Pazar, 22 Ağustos 2004
Emîr Sultan çok gayret göstermesine rağmen, Tîmûr-Yıldırım çarpışmasının önüne geçemedi. İki Müslüman-Türk ordusunun birbirleri ile savaşmasını istemeyen Emîr Sultan, sonucun ne olacağını da çok iyi biliyordu. Ankara Savaşının başlamasına çok az bir zaman varken, hanımı Hundî Hâtun; "Niçin babamı yalnız bırakıyorsunuz yâ Emîr?" diye sordu. Emîr Sultan; "Telâşın boşunadır yâ Hundî! Bu savaş bizim aleyhimizedir. Bunu muhteşem pederinize daha önce arzettim." deyince, hanımı; "Ne olursa olsun. Şu anda babamın yanında olmanızı arzu ediyorum." dedi. Hanımının isteği üzerine Allahü teâlânın izniyle bir anda cepheye vardı. Orada Sultan Bâyezîd Han ile görüşmesine rağmen, kararından dönmeye niyetli olmayan Pâdişâhı, savaştan vazgeçiremedi. Emîr Sultan'ın îkâz ettiği şekilde, savaş Yıldırım Bâyezîd'in aleyhine sonuçlandı. Ankara Savaşından sonra Tîmûr Hanın ordusu Bursa önlerine gelip konakladı. Ordu uzun süre burada kaldığı için, Bursa'da yiyecek tükendi ve halk sıkıntı içine düştü. Bunun üzerine halk Emîr Sultan'a gidip yardım istedi. Emîr Sultan onlardan birisine; "Tîmûr'un ordusuna git, orada kumral sakallı, kırmızı yüzlü, kimsenin yüzüne bakmayan, bizi yürekten sevenlerden bir eskici var. Ona selâm söyle ve bir aydan beri müslümanlar yiyeceksiz kaldı. Göçmezler mi acabâ? de!" buyurdu. Bu emri alan kişi, Tîmûr'un ordusun daki eskiciyi buldu ve Emîr Sultan'ın sözlerini nakletti. Eskici Baba; "Evet, buraya geleli epey oldu. Artık göç vakti geldi." diyerek elindeki iğne ipliği bir kutuya yerleştirdi. O anda orduda toplanma hazırlıkları başladı. Kısa süre sonra Tîmûr ordusu şehri terk etti.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:27:04
ÇELEBİ MEHMED VE MOLLA ALİ

Pazartesi, 23 Ağustos 2004
Yıldırım Bâyezîd'in Ankara Savaşı mağlubiyetinden sonra, Amasya'da bulunan Şehzâde Çelebi Mehmed, bir gün Molla Ali'yi huzûruna dâvet edip dedi ki: "Yâ Molla Ali! Meydana gelen hâdiseden ibret aldın mı? Babam Yıldırım Bâyezîd'in başına gelen musîbet ve belâların sebeplerini düşünebiliyor musun? Görüyorsun ki, herbirimiz bir yere ayrıldık. Kardeşim Mûsâ Çelebi, Îsâ Çelebi'nin üzerine yürüdü ve Bursa'da tahta oturdu. Kardeşim Süleymân Çelebi ise Edirne'de tahta oturdu. Düşman bizden korkarken, şimdi biz âleme maskara olduk. Özellikle Edirne'de oturan kardeşim Süleymân Çelebi'nin fitne ve fesâdından korkulur. Din ve devlete taşıdığım iyi niyet ve gayret, bu olaylar karşısında beni daha da hassas kıldı. Gel seninle tac ve taht düşüncesini terk ederek hacca gidelim!" Çelebi Mehmed hem söylüyor, hem ağlıyordu. Akşam ikisi de istihâreye yattı. Çelebi Mehmed rüyâsında dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr'ı gördü. Yanında Emîr Sultan vardı. Ona bir kılıç, bir de eğerlenmiş at vererek; "Haydi yiğidim! Din esâslarını ikâme eyle!" dediler. Çelebi, ata binmek istemediği hâlde, çâresizlik içinde binmek zorunda kaldığını ve Gelibolu istikâmetine hareket ettiğini gördü. Molla, aynı gece rüyâsında Bursa'da oldu ğu ve Çelebi Mehmed'i tahtın üstünde, Mûsâ Çelebi'yi ise tahtın altında gördü. Bunun üzerine Mehmed Çelebi, Bursa'ya hareket etti ve Osmanlı tahtına geçti. Rüyâda gördüğü gibi Osmanlı tahtına sâhib oldu. Yıldırım Bâyezîd'in Ankara Savaşı mağlubiyetinden sonra, Amasya'da bulunan Şehzâde Çelebi Mehmed, bir gün Molla Ali'yi huzûruna dâvet edip dedi ki: "Yâ Molla Ali! Meydana gelen hâdiseden ibret aldın mı? Babam Yıldırım Bâyezîd'in başına gelen musîbet ve belâların sebeplerini düşünebiliyor musun? Görüyor sun ki, herbirimiz bir yere ayrıldık. Kardeşim Mûsâ Çelebi, Îsâ Çelebi'nin üzerine yürüdü ve Bursa'da tahta oturdu. Kardeşim Süleymân Çelebi ise Edirne'de tahta oturdu. Düşman bizden korkarken, şimdi biz âleme maskara olduk. Özellikle Edirne'de oturan kardeşim Süleymân Çelebi'nin fitne ve fesâdından korkulur. Din ve devlete taşıdığım iyi niyet ve gayret, bu olaylar karşısında beni daha da hassas kıldı. Gel seninle tac ve taht düşünces ini terk ederek hacca gidelim!" Çelebi Mehmed hem söylüyor, hem ağlıyordu. Akşam ikisi de istihâreye yattı. Çelebi Mehmed rüyâsında dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr'ı gördü. Yanında Emîr Sultan vardı. Ona bir kılıç, bir de eğerlenmiş at vererek; "Haydi yiğidim! Din esâslarını ikâme eyle!" dediler. Çelebi, ata binmek istemediği hâlde, çâresizlik içinde binmek zorunda kaldığını ve Gelibolu istikâmetine hareket ettiğini gördü. Molla, aynı gece rüyâsında Bursa'da olduğu ve Çelebi Mehmed'i tahtın üstünde, Mûsâ Çelebi'yi ise tahtın altında gördü. Bunun üzerine Mehmed Çelebi, Bursa'ya hareket etti ve Osmanlı tahtına geçti. Rüyâda gördüğü gibi Osmanlı tahtına sâhib oldu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:27:52
SİZE İTAAT ETTİK VE UYDUK

Salı, 24 Ağustos 2004
Penç kalesi, Süleymân Şah zamânında mücâhid gâzîler tarafından alınmak istendi. Kaleyi top ve tüfekle günlerce muhâsara altında tuttular. Bu sırada yirmiden fazla gâzî, orduya azık getirmek için, Penç Kalesinin ilerisindeki Lince vilâyeti taraflarına giderlerken, yolda bol miktârda ganîmet ele geçirdiler.  Gazîler bu ganîmetin verdiği sevinç içinde yollarına devam ederlerken, karşılarına yedi yüz kadar düşman askeri çıktı. Gâzilerin sayısı az olduğu için onlara teslim oldular. Düşman askerleri bunları alıp, Lince'ye yedi gün mesâfe uzaklıkta ve deniz kenarında bulunan Papa Suntüres Kalesine hapsettiler. Bu kalenin tâmire ihtiyâcı vardı. Bu yüzden esir müslümanları tâmir için gündüz çalıştırırlar, gece hapsederlerdi. Bu esirlerin içinde, Ahmed Zâza isminde bir zât vardı. Bu zât şöyle anlatır: "Beni ve altı arkadaşımı bir papaza hizmet için verdiler. Papaz her gün bize; "Gelin bizim dînimize girin. Sizi evlendirelim. Elinize para verip, sizi rahat ettirelim." diye teklifte bulunurdu. Sonunda papaz bizi, hıristiyan yapamayacağını anlayınca, bizim yanı mıza gelmez oldu. "Canın Cehennem'e ey papaz!" diyerek, yedi yıl papaza hizmet ettik. Günlerden, düşmanlarımızın yortu dedikleri bir gün idi. Hizmetinde bulunduğumuz rahip ile birkaç papaz aralarında konuşup, içki içtiler. Bir süre sonra sarhoş olup akılları başla rından gitti ve yere yıkılıp kaldılar. Ben, boğazımda ve ayağımda zincirlere bağlı halkalar olduğu hâlde hapishanede yatıyordum. Gece yarısı rüyâmda; "Emîr Sultan geliyor!" dedi ler. O ânda yeşil elbise giymiş nûrânî yüzlü bir zâtın bana doğru yöneldiğini gördüm. O zât yanıma geldi, elini boğazımdaki zincire uzatıp, çıkardı. Bana; "Ey mahpûs! Şimdi kâfir lerden sen ve arkadaşların kurtuldu. Hemen vatanınıza gidiniz." dedi. Hemen uyandım. Boğazımdaki zincirin çıktığını gördüm. Allahü teâlâya hamd edip, yanımda yatan arkadaşlarımı uyandırdım ve onların ayaklarındaki ve boynundaki zincirleri çıkardım. Sonra gördüğüm rüyâyı anlattım ve; "İnşâallah, şimdi serbestsiniz. İsterseniz bana tâbi olunuz." dedim. Onlar da; "Sana itâat ettik ve uyduk." dediler. Onlara; "Gelin şimdi papazlar ne haldedir onları görelim." dedim. Onlar da râzı oldular ve yukarıya çıktık. Papazlar kendilerinden geçmiş bir hâlde yatıyorlardı. Kılıçları duvarda asılı idi. Hemen arkadaşlarımla o kılıçları alıp, papazları öldürdük. Kale kapısına varınca, nöbetçiyi de öldürerek dışarıya çıktık. Kıyıda, gemiye bağlı bir sandal duruyordu. Sandalın içinde sarhoş birinin uyuduğunu gördük. Onu da öldürdük ve sandalla oradan uzaklaşmaya başladık. Allahü teâlâya şükrederek, yedi gün yedi gece kürek çekip bir kıyıya ulaştık. Sandalın içinde bir kap sirke ile altı ekmek vardı. Kıyıya varıncaya kadar onunla idâre ettik. Karaya çıktıktan sonra, topladığımız otları yemeğe başladık. Su bulamadığımız için, iki arkadaşımız susuzluktan öldü. Bir gölün kıyısına vardığımızda, su içmeyeli üç gün olmuştu. Gölden su içeriz zannettik, fakat gölün etrâfı yırtıcı hayvanlarla dolu idi. Korkumuzdan su içmeden yolumuza devâm ettik. Hâlsiz, çâresiz bir hâlde, birbirimize dayanak olarak bir akarsu kıyısına vardık. Su içtik ve biraz istirahat ettik. Orada açlıktan bir arkadaşımızı daha kaybettik. Dört kişi kalmıştık. Yolumuza devâm ettik. Ben, Emîr Sultan'ın yardımı ile bir yere ulaşıp kurtulacağımıza inanıyordum. Bir süre sonra Düzân kalesine vardık. Orada kimse bize, siz kaçak mısınız demedi ve bizi tutuklamaya kalkmadı. Görenler bize acıyarak, ekmek ve yiyecek verdiler. Kaleye varıp, kale komutanına hâlimizi bildirdik. O da bizi yedirip içirdikten sonra, Semendere iskelesine gönderdi. Her birimiz oradan vatanlarımıza gittik. Çocuklarımızı sağ bulduk. Bir süre çocuklarımızla kaldıktan sonra, Emîr Sultan hazretlerinin kabrini ziyârete gitmek için bir yerde buluştuk ve Bursa'ya gittik. Orada Emîr Sultan'ın türbesini ziyâret ederek, nezrimizi yerine getirdik."
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 16:29:23
YEŞİL SARIKLI GAZİ

Çarşamba, 25 Ağustos 2004
Gavs-ül-Memdûh'un akrabâlarından Ali Efendi birkaç arkadaşıyla hacca gitmişti. Dönüşte Lazkiye civârına geldiklerinde yiyecekleri bitti. Lazkiye'ye giderek orayı idâre eden Osmanlı paşasına durumu anlattılar ve yardım talebinde bulundular. Onların Tillolu olduğunu öğrenince, Gavs-ül-Memdûh hazretlerini sordu. Yeğeni olduğunu söyledi. Paşa buna çok sevindi ve hocalarının evsâfını sordu. O da tek tek anlattı. Anlattıkça paşa tasdik ediyordu. Buna oldukça şaşırdı. Acabâ paşa, hocamı nereden tanıyordu? Dayanamayıp sordu. Paşa da cevap olarak şöyle anlattı: Pâdişâhımızdan, buradaki Fransızlarla savaş yapmak üzere emir almıştım. Askerlerimi toplayarak düşmana saldırdık. Onlara karşı, gerek silâh, gerekse asker olarak çok az olmamız hasebiyle mağlup olmuştuk. Durumu sultânımıza bildirdik. Sultan da yeniden asker toplayıp Fransızların üzerine yürüyerek gâlip gelmemizi emretti. Başüstüne, diyerek tekrar asker topladım. Hazırlıklarımı tamamladıktan sonra savaş meydanına yürüdük. Her askere namazlarını geçirmemeleri için tekrâr tekrâr tenbih ettim. Sonra helallaşmalarını, âmirlerine mutlak itaat edip zamanın velîlerinden imdâd istemelerini söyledim. Böylece maddî ve mânevî sebeplere yapıştık. Başta kendim, savaş meydanında geçirdiğim o ilk gecede, sabahlara kadar uyumadım. Namaz kılıp, Kur'ân-ı kerîm okudum ve cenâb-ı Hakk'a çok duâ edip yalvardım. Gözyaşları arasında zamânın Gavs'ından da yardım istedim.Fecr vaktinde askerimi uyandırdım. Ezân-ı Muhammedî okundu. Cemâatle sabah namazını kıldık. Rabbimizden bize zafer nasîb etmesi için duâlar edip askerimle helâllaştım. Güneş doğarken, karşı tepede ordugâhını kuran Fransızlar üzerine; "Allah Allah!.." nidâlarıyla hücûma geçtik. Önce top atışları ile başlayan savaş, sonra tüfek ve tabancaya, göğüs göğüse geldiğimizde de kılıç ile çarpışmaya döndü. Her iki tarafın da bütün gücü ile vuruştuğu bir anda, bir atlının rüzgâr gibi saflarımıza katılıp düşmana hücûm ettiğini gördük. Bu gelen nûr yüzü, yeşil sarığı ve beyaz elbisesi içinde daha da heybetli görünüyordu. Elinde kılıcı ile; "Allahü Ekber" nidâlarıyla hücûm üzerine hücûm tâzeliyordu. Onun bu gayreti hepimizi heyecana getirdi. Canımızı dişimize takarak Fransızların üzerine şiddetle saldırdık. Öyle ki, herbirimiz birer arslan kesilmiştik. Vurduğumuz yerden ya kol, ya baş koparıyorduk.Bizim bu ânî gayretimiz düşmanın gözünü yıldırdı ve kaçmaya başladılar. Peşlerine düştük, pek çoğunu öldürdük, bir kısmını esir aldık. Pek azı kaçabilmişti. Topları, cephâneleri hep elimize geçti.  Bu arada bize yardıma gelen o mübârek zâtın, düşmanın kaçtığı istikâmetten atıyla geldiğini gördük. Önünde elleri bağlanmış bir Fransız vardı. Yanımıza gelmesini heyecanla bekledik. Nihâyet geldiklerinde esiri yere bıraktı ve; "Paşa! Bu papaz, Fransızları galeyana getirerek, müslümanlara saldırtıyordu. Bu İslâm düşmanını iyi zaptet!" buyurdu. Buna çok sevindim ve imdâdımıza yetişen nûr yüzlü zâtın ellerine sarıldım. Doya doya öptükten sonra; "Canım size fedâ olsun. Kim olduğunuzu lütfeder misiniz?" diye sordum. "Tillolu Memdûh'um." diyerek atını mahmuzladı. Önce şâha kalkan at, hızla yanımızdan uzaklaştı.O günden beri bu zâtı tanıyan biriyle karşılaşmak içinAllahü teâlâya duâlar ettim. Nihâyet kabûl olmuş. Sizinle görüşmek, ondan haber almak devletine kavuştum. Lütfen Tillo'ya vardığınızda, benim yerime mübârek ellerinden öp, selâm ve hürmetlerimi bildir. Kıyâmet günü bize şefâat etmesini istirhâm ettiğimi de bildir.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 17:10:09
O SÂHİBİNE TESLİM OLDU

Perşembe, 26 Ağustos 2004
Sultan İkinci Murâd Hanın otuz bin akçe değerinde bir atı vardı. At, yanına kimseyi yaklaştırmıyordu. Birgün Sultan Murâd, Emîr Sultan'ı ziyâret için gittiğinde; "Biz sizin için bir at almıştık. Siz nasıl isterseniz öyle yapalım. Atı getirecek birisini verin de atı size gönderelim." dedi. Bu arada Emîr Sultan'ın yanında bulunan talebelerinden, Hacı Baba denilen bir zât vardı. Sultânın sözü üzerine; "Ah! Hocam bu hizmeti bize verse de, atı alıp gelsem, atın timar ve bakım işlerini yapsam." diye kalbinden geçirdi. Emîr Sultan hazretleri ona dönerek; "Ey Hacı Babam! Gidin o ata, "Senin şimdiki sâhibin, Allahü teâlânın emrine mutî olup, fermânına mahkûm olmuştur. Sen dahî sâhibine tâbi olup, Allahü teâlânın emrine itâat edip, kötü huylardan vazgeçer misin?" deyin. Bakalım ne işâret eder?" dedi. O da hemen atın yanına gidip, hocası Emîr Sultan'ın dediklerini söyleyince, at üç defâ başını önüne eğip kaldırdı. O, hemen hocasının yanına gidip durumu arz etti. Bunun üzerine Emîr Sultan; "Hacı Baba, o kötü huylarını terk etti. Siz ondan kaçmayın, onu tımar edin." dedi. Bunun üzerine, Hacı Baba, hiç korkmadan atı alıp, eve getirdi. Emîr Sultan hazretleri o ata binip, Cumâ günleri câmiye giderdi. Hacı Baba da, her gün o ata binerek pazar işlerini görürdü. O atı bir kenara bağlar, çarşıya giderdi. At, yanına yaklaşmak isteyen bâzı kimselere saldırır, onları öldürmek isterdi. Onlar, o attan canlarını zor kurtarırlardı. Daha sonra bu saldırdığı kimselerin bid'at, kötü îtikâd sâhipleri olduğu anlaşıldı. Atın yanından Ehl-i sünnet itikâdında olan biri geçse, ona başını eğip, sâkin sâkin dururdu. Bu hâli o kadar meşhûr olmuştu ki, çarşı halkı o atı görünce, bid'at sâhiplerine yanına yaklaşmamaları için tenbihte bulunurlardı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 17:10:45
GEYİKLİ BABA VE ORHAN GAZİ

Cuma, 27 Ağustos 2004
 Orhan Gâzi ise Bursa'nın fethinde yardıma gelen evliyânın gönlünü almak, onların bereketli duâlarına kavuşmak için bir imâret yaptırdı. Onları Bursa'ya dâvet etti. Bu arada Bursa'nın fethinden sonra bir daha görmediği Geyikli Babanın da gelmesini istedi ve; "Eğer gelmezse, ben varıp elini öpeyim." dedi. Geyikli Babayı arayıp buldular. Sultân ın sözünü arz ettiler ve Bursa'ya dâvet ettiler. Geyikli Baba bu dâvete rızâ göstermedi. "Sakın Orhan da gelmesin. Dervişler gönül ehli olurlar, gözetirler. Öyle bir vakitte varırlar ki, vardıkları zamanda ettikleri duânın kabûl olmasını arzu ederler." buyurdu. "Bâri Orhan Gâziye duâ et." dediklerinde; "Biz onu hâtırımızdan çıkarmıyoruz. Her zaman devletine duâ ile meşgûlüz. Onun İslâmiyete hizmeti sebebiyle, sevgi ve muhabbeti kalbimizde taht kurmuştur." diye haber gönderdi. Aradan zaman geçti. Geyikli Baba, dergâhının yanından bir ağaç dalı keserek omuzuna alıp yola revân oldu. Doğru Bursa Hisarına vardı. Pâdişâh sarayına girip, avlu kapısının iç tarafına, getirdiği dalı dikmeye başladı. SultanOrhan Gâziye haber verdiler. "Bir derviş gelmiş, saray avlusuna ağaç diker." dediler. Sultan çıkıp hâli gördü. Bu dervişin Geyikli Baba olduğunu bildi. Geyikli Baba, ağacı dikince doğruldu ve Orhan Gâziye; "Bu hatıramız burada kaldığı müddetçe, dervişlerin duâsı senin ve neslinin üzerindedir. Senin neslin ve devletin bu ağaç gibi kök salacak, dalları çok uzaklara ulaşacak, evlatların dîn-i İslâma çok hizmet edecekler." deyip; "Kökü sâbit, dalları ise göktedir." meâlindeki, İbrâhim sûresi 24. âyet-i kerîmesini okudu. Az sonra da geldiği gibi gitti.Diktiği ağaç ulu bir çınar oldu. O ağacın bugün Bursa'da hazret-i Üftâde'ye giden Kavaklı Caddedeki çınar ağacı olduğu söylenmektedir.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 17:11:57
BİZİM TALEBELERİMİZ BU KADARDIR

Cumartesi, 28 Ağustos 2004
Hacı Bayram-ı Velî, bu şekilde hem talebelerini yetiştiriyor, hem de belli saatlerde câmide insanlara vâz ve nasîhat ediyordu. Herkes Hacı Bayram-ı Velî'nin vâzlarına koşuyor, bâzı kerâmetlerini görünce, ona daha çok bağlanıyorlardı. Bu şekilde Hacı Bayram'ın etrafında pekçok kimsenin toplandığını gören bâzı hasetçiler, Pâdişâh İkinci Murâd Hana; "Sultânım! Ankara'da Hacı Bayram isminde biri, bir yol tutturarak halkı başına toplamış. Aleyhinizde bâzı sözler söyleyip saltanatınıza kasdedermiş. Bir isyân çıkarmasından korkarız!" diyerek iftirâlarda bulundular. Bunun üzerine sultan, durumun tetkik edilmesi için iki kişi vazifelendirip; "O kimseyi hemen gidip huzûrumuza getirin. Emrimize baş kaldırıp isyân ederse, zincire vurarak getirin!" emrini verdi. Vazifeli çavuşlar, ellerinde pâdişâhın fermânı olduğu hâlde, Edirne'den kalkıp psüratle Ankara'ya gittiler. Şehre yaklaştıklarında önlerine, yaşlı, nûr yüzlü bir kimse ile bir genç çıktı. Selâmlaştıktan sonra ihtiyâr zât; "Evlâtlarım! Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?" diye sorunca, onlar da; "Ankara'da Hacı Bayram isminde biri, etrâfına adamlar toplayıp, Pâdişâhımıza başkaldırmış. Onu yakalayıp pâdişâhın huzuruna götüreceğiz." dediler. Çavuşların bu sözünü bekleyen ihtiyâr zât; "O aradığınız Hacı Bayram bu fakîrdir." diyerek, kendisini gösterdi. Çavuşlar bir fermâna baktılar, bir de Hacı Bayram-ı Velî'ye. Aradıkları isyâncı bu olamazdı. Bu nûr yüzlü, hoş sözlü zât, hiç isyân edecek birine benzemiyordu. Hacı Bayram-ı Velî'ye tekrar tekrar dikkatle baktıktan sonra, birbirlerine; "Gidelim, Sultanımıza gidelim. Bu zâtın mâsûm olduğunu, söylenilenlerin yanlış olduğunu bildirelim." dediler.Hacı Bayram; "Evlatlar! Sizin geleceğinizi biliyorduk. Onun için yola çıkıp sizi bek ledik. Pâdişâhımızın fermânı başımız üzerindedir. Haydi durmayınız, elimi zincirle bağlayı nız ve bir an önce buradan gidelim." buyurdu. Bu sözlere iyice hayret eden çavuşlar; "Sizi yanlış anlatmışlar efendim. Size karşı edepsizlik etmeye hayâ ederiz. Hele zincire vurmak hiç aklımızdan geçmez. Mâdem ki emrediyorsunuz, buyurunuz gidelim." dediler.Hacı Bayram ile yanındaki genç talebesi Akşemseddîn, çavuşlarla birlikte Edirne ye doğru yola koyuldular. Hacı Bayram-ı Velî, yol boyunca çavuşlarla sohbetler etti, onlar nasîhatlerde bulundu. Günler sonra Çanakkale Boğazından geçip, Edirne'ye geldiler. Sarayda Sultan İkinci Murâd Han, söylentilere göre devletin selâmetine kasd eden ve tahtına göz diken bir eşkıyâ beklerken, karşısında; nûr yüzlü, kâmil bir velî gördü. Hayretini saklamayarak, onu baş köşeye oturttu. Utancından bu büyük velînin yüzüne bakamadan; "Yolculugunuz zahmetli oldu herhalde." dedi. Hacı Bayram-ı Velî ise tebessümle; "İyi bir vesîle oldu. Birçok yerde ve buralarda epeyce mâneviyât âşıkları gördük ve tanıştık." diyerek, pâdişâhı rahatlattı. Sohbete başladılar. Sultan Murâd, şehzâdeliğinden beri ilme pek meraklıydı ve büyük bir âlim olarak yetişmişti. Hacı Bayram-ı Velî konuştukça, ilminin yüksekliğini daha iyi anladı. Tâ Ankara'dan buraya kadar getirttiğine çok üzüldü, tanışmakla şereflendiği için de çok sevindi. Tasavvuftaki bâzı müşkillerini Hacı Bayram-ı Velî'ye sordu. Aldığı cevaplardan ziyâdesiyle memnun oldu. Pekçok ihsânda bulunup, hediyeler verdi. Fakat Hacı Bayram-ı Velî; "Sultânım! Bizim dünyâ malında gözümüz yoktur. Siz onları, ihtiyâcı olanlara veriniz." diyerek nâzikçe reddetti. Pâdişhâh ısrar edince de; "Mutlaka ihsânda bulunmak istiyorsanız, talebelerimizin, devlete vereceği vergilerden muaf tutulmasını arzu ederiz." dedi. Pâdişâh da memnuniyetle kabûl etti. Hacı Bayram-ı Velî'yi günlerce sarayda misâfir etti, izzet ve ikrâmda bulundu.Hacı Bayram-ı Velî, Ankara'ya Sultan Murâd Hanın verdiği fermânla geldi. Fermanda, Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgûl olmaları için, onların vergi ve askerlikten muâf tutulduğu bildiriliyordu. Bunu duyan pekçok kişi, vergi ve askerlikten kurtulmak için Hacı Bayram-ı Velî'nin talebesi olduğunu söylemeye başladı. Bunlar o kadar çoğaldı ki, Ankara'nın mâlî ve askerî düzeni bozuldu. Sonunda Sultan, Hacı Bayram-ı Velî'den talebelerinin bir listesini istemek zorunda kaldı.Hacı Bayram-ı Velî de, Ankara'nın Kanlıgöl mevkiinde bir çadır kurdu ve; "Bize intisâb edenler, talebe olanlar burada toplansın." diye ilân etti. Hacı Bayram-ı Velî'nin talebesi olduğunu söyleyen herkes, akın akın gelip meydanı doldurdu. Hacı Bayram-ı Velî; "Derviş lerim, müridlerim! Bana intisâb eden talebelerimi bugün burada kurban etmem emrolundu. Canını, malını bana feda eden, çadıra girsin." buyurdu. Bütün talebeleri bir korku aldı. Bir uğultu yükseldi. Vergiden kaçmak için talebe görünenler; "Bu ne biçim mürşit; bu nasıl müritlik." diye söylenip duruyorlardı. Hacı Bayram-ı Velî de, eline keskin bir bıçak ile çadırın kapısında beklemeye başladı. Bu sırada topluluktan, bir erkek ile bir kadın kalabalığı yararak doğruca çadırın içine girdiler. Arkalarından Hacı Bayram-ı Velî de girdi. Daha önceden çadıra koyduğu koyunu içeride hemen kesti. Kırmızı bir kan, çadırdan dışarı çıktı. Kanı gören herkes hemen kaçtı. Meydanda kimse kalmadı. Daha sonra dışarı çıkan Hacı Bayram-ı Velî; "Anladık ki, bu kadar talebemiz varmış. Bunlardan başka herkes, vergi vermek ve askerlik yapmak sûretiyle, devlete olan borcunu ödemelidir." buyurdu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 17:12:37
FÂSIKLARDAN UZAKLAŞ 

Pazar, 29 Ağustos 2004
Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne'den ayrılırken kendisinden nasihat isteyen Sultan Murâd Hana şöyle dedi:"Tebean içinde herkesin yerini tanı, ileri gelenlere ikrâmda bulun. İlim sâhiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusûr etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peydâ etmedikçe, kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak insanlarla ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlarla aranızda bâzı beseleler görüşülürse, yâhut onlar bu meselelerde senin bildiğin hilafını iddiâ ederlerse, onlara hemen muhâlefet etme. Sana bir şey sorulursa, ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana bu görüş kimindir? diye sorarlarsa, fakîhlerin bir kısmınındır, de. Onlar, verdiği cevâbı benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler."Seni ziyârete gelenlere ilimden bir şey öğret, böylece faydalansınlar. Herkes, öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmî şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, ahbablık kur. Zîrâ dostluk, ilme devâmı sağlar. Bâzan da onlara yemek ikrâm et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve îtibârlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muâmele et, müsâmaha göster. Hiçbir kimesye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran."
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 17:13:08
FERİD PAŞA VE HACI ABDULLAH EFENDİ

Pazartesi, 30 Ağustos 2004
Bir gün Konya Vâlisi Ferîd Paşa, Hacı Abdullah Efendinin ziyâretine geldi. Birkaç gün Seydişehir'de kalan Paşa, Abdullah Efendinin sohbetlerine katıldı. Paşa ayrılmak üzere izin isteyince, Abdullah Efendi, işlerinin hayırlı olması için Paşaya duâ etti. Paşa ayrılırken; "Duâ buyurun efendim! İlk fırsatta ziyâretinize tekrar geleceğim." deyince, Abdullah Efendi; "Seydişehir'e son gelişiniz, bir daha görüşemeyeceğiz." buyurdu. Bu sözlerden Ferîd Paşa üzülünce, Abdullah Efendi; "Merak etmeyin netice hayırlıdır." dedi. Seydişehir'den ayrılan Ferîd Paşa AntalyaSancağına teftiş için gitti. Burada sadrâzam olduğuna dâir telgraf alarak hemen deniz yoluyla İstanbul'a gitti. Bir daha Seydişehir'e gelmek nasîb olmadı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 17:13:34
MÜBAREK BELDELERİN HİZMETİ ONA VERİLDİ 

Salı, 31 Ağustos 2004
Yavuz Sultan Selîm Han zamânında, Molla Şemseddîn diye bir saray hocası vardı. Teheccüd namazını kılan, iyi huylu bir zâttı. Yazması çok süratliydi ki, on günde bir mushaf-ı şerîfi yazıp bitirirdi. Yavuz Sultan Selîm Han, Mısır feth olununca, hocası, Halîmî Efendiye buyurdu ki: "Şemseddîn bize Tarih-i Vassâf yazsın." Halîmî Çelebi, pâdişâhın emrini Şemseddîn Efendiye bildirdikten sonra, Şemseddîn Efendi yirmi beş gün mühlet alıp, Halîmî Çelebi'nin evinde yazmaya başladı. Ancak Halîmî Çelebi'yi ziyârete gelenler den bâzıları Molla Şemseddîn'le tanış olduklarından onun hücresine de uğrarlar ve çalışmasına mâni olurlardı. Bunun için odasının kapısını kilitleyip ve üstten kapının sürgüsünü çekip hızla yazmayı sürdürdüğü sırada âniden yanında bir kimseyi oturur halde gördü. Korkup heyecanlandı. Bunun üzerine o kimse yaklaşıp, dizine yapıştı ve; "Korkma, biz de senin gibi insanız. Seni ziyâret için geldik." dedi. Molla Şemseddîn, kapıların kilitli ve pencerelerin demirli olduğunu görüp, bu kimsenin ricâl-i gâipten olduğunu anladı. Yazmayı bırakıp, sohbete başladılar. İlk önce şöyle sordu: "Arap diyârının tamâmı fethedilip Osmanlı topraklarına katılacak mı? Yoksa dönüşten sonra tekrar başka milletlerin eline mi geçecek?" O zât dedi ki: "Yavuz Sultan Selîm Hân bu vazife ile vazifelendirildi. Mübârek beldelerin, Mekke ve Medîne'nin hizmeti ona ve nesline verildi. Şimdi İslâm pâdişâhları arasında makbûl olan Âl-i Osman'dır. Selîm Hân dahî evliyânın dışında değildir." dedi.Molla Şemseddîn dedi ki: Sultan Selîm'in saltanat süresi uzun sürer mi?" O kimse; "Üç yıl vakti vardır." dedi. Molla Şemseddîn tekrar sordu: "Konağında oturduğum Halîmî Efendinin sonu nicedir? Yâni ne zaman vefât eder?" O zât dedi ki: “Şam'ı öteye geçemez, orada kalır." Şemseddîn Efendi dedi ki: "Ya benim ölümüm ne zaman olur?" O zât; "Kişiye kendi ölüm zamânını bilmek âdetullaha ters düşer. Hiçbir nefs nerede öleceğini bilemez." dedi. Şemseddîn Efendi; "Ricâl-ül-Gayb, Allahü teâlânın bildirmesiyle bilebilirler. Lutf edip de beni uyarınız." dedi. Bunun üzerine; "Allahü teâlâ bilir, ama sen dahi Halîmî Çelebi ile aynı günde vefât edip, sizinle birlikte bir cenâze daha zuhûr eder. Yavuz Sultan Selîm Hân, üçünüzün de cenâze namazında hazır bulunur." dedi. Koynundan bir arâkiyye (tiftikten ince başlık) çıkarıp, Şemseddîn Efendiye;"Bu, Selîm Hana hediyemizdir. Ona iletin." buyurdu. Bir daha çıkarıp; "Bunu da Halîmî Çelebi'ye veresin" dedi. Bunun üzerine Şemseddîn Efendi; "Bana bir hâtıranız olmaz mı." dedi. "Sana bir şey hazırlamadım. Eğer kötü demezsen, başımdaki arâkiyyeyi vereyim." dedi. Şemseddîn Efendinin istek göstermesi üzerine başındaki arâkiyyeyi ona verip; "Kitabını yaz bakayım, nice hızlı yazarsın göreyim." dedi. Şemseddîn Efendi yazmaya başladı. Gaybden gelen o zât hemen gözden kayboldu.Bu durumları Hasan Can'a anlatıp, arâkiyyeyi Selîm Hana ulaştırması için verdi. Hasan Can da arâkiyyeyi vermek üzere Selîm Hanın huzûruna vardı. Olanları anlatıp, arâkiyyeyi Selîm Hana verdi. Selîm Han arâkiyyeyi alıp, kokladı ve yüzüne saygı ile sürdü.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 17:14:08
KENDİLİĞİNDEN BURALARA GELMEZ 

Çarşamba, 01 Eylül 2004
 Yavuz Sultan Selim Hanın nedimi Hasan Can’ın babası Tebriz’in ileri gelen alimlerinden idi. Bir gün, babası ile Şeyh Erdebili hazretleri arasında vukû bulan bir konuşmayı şöyle nakletmektedir:"Bir gün ikindi namazını şeyh ile birlikte cemâatle kıldık. Namazdan sonra Amme (Nebe') sûresi okundukta, Şeyh Erdebîlî hazretleri babamı yanına çağırıp buyurdu ki: "Hak teâlâ, sizi ve evlâdınızı, bu büyük belâdan koruyacaktır. Çünkü sizler, Hâfız-ı Kur'ân olup, Hakk'ın kelâmını nâzil olduğu gibi korumaktasınız." Bunun üzerine babam (Hâfız Mehmed Efendi), Şeyh Erdebîlî hazretlerine; "Osmanlı Sultanı bu ülkeye ayak basmak üzeredir. Bu işin sonunun nereye varacağı görünüyor?" diye suâl etti. Şeyh hazretleri de; "Bu gelen Sultan öyle bir zâttır ki, kendiliğinden buralara gelmez. Bu bedbahtı (Şâh İsmâil'i) tedib etmek, cezâlandırmak için, Hak teâlâ tarafından memur edilmiştir. Bütün evliyânın ruhları onunladır. Kendisi dahi, evliyâlıkta rütbe ve makam sâhibidir." diye cevap verdi. Babam dedi ki: "Cezâlandırmak için geliyor, buyurduğunuzdan anlaşılıyor ki, Şâhı tepeleyip mağlûb edecektir." Şeyh hazretleri buyurdu ki: "Allahü tâlâ daha iyisini bilir ki, büyük bir bozgun var. Fakat Şâh İsmâil bu arada canını kurtaracaktır."Neticede Şeyh hazretlerinin buyurduğu gibi Yavuz Sultan Selîm Han, Çaldıran zaferinde Şâhı ve askerlerini büyük bir bozguna uğrattı. Şâh İsmâil perişân bir vaziyette, taht ve tâcını bırakarak harb meydanından kaçtı. Az bir mâiyetiyle canını zor kurtardı. Ehl-i sünnet düşmanı olan Şâh İsmâil'in zulmünden kurtulan müslümanlar, rahat bir nefes aldılar. Osmanlı Sultânı Tebrîz'e gelince bütün âlim ve sanat sâhibi olgun kimseleri huzûrunda topladı. Onlara pek ziyâde alâka ve iltifât gösterdikten sonra; "Kur'ân-ı kerîm kırâatinde edâsının güzelliği ve Dâvûdî sesi ile meşhûr Hâfız Mehmed Yâkûb'u işitir idik. O da burada mıdır, yoksa vefât etmiş midir? Okuduğu Kur'ân-ı kerîmi dinlemek istiyoruz?" diye suâl etti. Onun da hazır olduğunu haber verdiler. Kur'ân-ı kerîm tilâvetini dinleyince, hayranlığı bir kat daha arttı. Ona çok iltifât gösterdi. Tâzim ve hürmette hiç kusûr etmedi. Dönüşte İstanbul'a götürdü ve yakın dostları arasına aldı. Dâimâ berâberinde bulundurur, sohbetlerinden ayırmazdı. Sultanın musâhibi, sohbet arkadaşı oldu. Hâfız Mehmed'in vefâtından sonra da oğlu Hasan Can, Yavuz Sultan Selîm Hanın en yakın dostu, sırdaşı ve sohbet arkadaşı oldu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 20 2008, 17:16:39
HASAN CAN�IN TABİRİ

Perşembe, 02 Eylül 2004
Mısır'ın fetholunduğu günlerdi. Bir sabah, Yavuz Sultan Selîm Han, Hasan Can'a şöyle buyurdu: "Bu gece rüyâda Muhammed Bedahşî'yi gördüm. Yolculuk hazırlığında olup, bir beyaz kepenek giymiş, üstüne de bir ip kuşak bağlamıştı. Bu halde gelip, yolculuğa çıkacağını söyleyip bizimle vedâlaştı." Pâdişâh bu sözleri söyler söylemez Hasan Can gençlik atılganlığı ile hemen rüyâyı tâbire girişti ve; "Velîlerin görünüşte çıkacakları yolculuk, âhiret seferi olmak gerektir. Eğer vefât etmemiş ise, yakında vefât edeceklerine işârettir." dedi. Sultan Selîm Hanın bu cevâba cânı sıkıldı ve; "Rüyânın gerçekleşmesinin yormaya da bağlı olduğunu bilmez misin? Eğer Şeyhe bir hal olursa senin yorumuna bağlarız. Cezâlandırılmayı hak eyledin." dedi. Bu sözler üzerine Hasan Can rüyâyı o şekilde tâbir ettiğine çok üzüldü ve pişmanlık duydu. Çok geçmeden Muhammed Bedahşî'nin ölüm döşeğinde Şam'ın ileri gelenlerini toplayıp; Yavuz Sultan Selîm Hanın Allahü teâlâ katında övülmüş olduğunu haber vererek, Arab diyârının fethiyle Hak teâlâ katından vazîfelendirildiğini, bilcümle evliyânın onun yardımcısı olduğunu bildirdi. Orada hazır olanlara ve olmayanlara, Sultânın emirlerine saygılı olmalarını tavsiye etmiş ve ayrıca; "Harameyn-i muhteremeyne (Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye) hizmetleri ile başlara tâc olan Sultâna benden duâ ve selâmlarımı ve muhabbetlerimi iletirken, dünyâdan da sefer ettiğimi bildirin." diye vasiyette bulunmuştu. Şam vâlisi derhal durumu Sultanın kapısına duyurdu.Bu sırada Sultânın yanında hocası Halîmî Çelebi Efendi ile Hasan Can bulunuyordu. Sultan hocasına dönerek; "Şöyle bir rüyâ görmüştüm. Hasan Can da böyle yorumlamıştı. Çoğunlukla rüyânın gerçekleşmesi tâbirin şekline bağlıdır. Şimdi o velî zât, vefât etmiştir. Böyle olması tâbirden ileri gelmiştir. Siz hakem olun. Bu yönden cezâlandırılmaya hak kazanmadı mı? Bu şekilde tâbirin cezâsı dayak değil mi?" dedi. Halîmî Efendi ise Hasan Can'a bakıp; "Senden böyle acemi davranış beklemezdim. Atılganlık etmişsin." deyince, Hasan Can utancından başını öne eğip dedi ki: "Vefât günü ile rüyânın görüldüğü târih tesbit edilsin. Eğer rüyâ daha önce ise fermân devletlü Pâdişâhımındır. Eğer iş aksi ise, gerçek budur ki, cezâsı câize, hediye ihsânıdır." Halîmî Efendi bu sözleri doğru bulup, dedi ki: "Hasan Can kulunuzun görüşü akla uygundur. Gerçekte de değerli katınızda hoş karşılanmalıdır." Başlara tâc olan Pâdişâh bundan sonra Şam'dan gelen mektubu gösterdi. Gördüğü rüyânın, Muhammed Bedahşî'nin vefât ettiği geceye rastladığı meydana çıkınca, Hasan Can'a kıymetli bir hil'at, elbise ile, tam ayar iki yüz dînâr altın ihsân buyurdu. Bunca lütfu Muhammed Bedahşî'nin kerâmeti eseri bilen Hasan Can, şeyhin azîz rûhuna duâlar eyledi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:24:53
YAVUZ�UN VEFATI 

Cuma, 03 Eylül 2004
Hasan Can, Yavuz Sultan Selîm'in vefâtını şöyle anlatmaktadır: "Sultan-ı Arab ve Acem, 1520 Şâbân ayında eski saltanat merkeziEdirne'ye gitmeyi kararlaştırıp, vezirler ve dîvân erkânını önceden, ordu-yı hümâyûna lâzım olan pekçok ağırlıklar ve hazîne-i âmire ile yola çıkardılar. Ferhad Paşayı, berâber gitmek üzere alıkoydular. Hareketten evvel, bir gün oturdukları köşkten çıkıp, sarayın eteğindeki bahçeye yürüyerek indiler. Gezintileri sırasında bir yokuşa çıkarken, ol dîn-i İslâmın koruyucusu, sırtlarında hissettikleri bir acıdan rahatsız olup, bu zavallı hizmetçilerine hitâb ederek; "Arkama gûyâ bir diken batıp acıtır." buyurdular. Bu hakîr dahî: "Herhâlde bahçedeki ağaçlardan düşüp gömleğe takılmış olmalı. Ferman buyurulursa görülsün." dedim. Buyurdular ki: "Câizdir." O anda iskemleci, taşımakta olduğu yaldızlı kürsüyü getirdi. Selîm Hân da, kürsü üzerine oturdu. Mübârek yakalarından elimi sokup her ne kadar araştırdımsa da, bir şey bulamadım. Mübârek arkaları gâyet kıllı olduğu için, elimi sürmekle bir şey hissedemedim. Ayağa kalkıp bir miktar gittikten sonra, acıdan şikâyetlerini tekrarladılar. Bu kere düğmelerini açıp baktım. Kılların arasından birdenbire gördüm ki, bir kıl başı kadar yer ağarıp, etrâfı kırmızı olmuş. Üzerine dokununca; "İşte oldur." dediler. "Ne makûle nesnedir?" diye suâl buyurdukta, beyân ettim. Buyurdular ki: "Bir parça sık!" Ben dahî şehâdet ve orta parmaklarımla kenarından yokladım. Parmaklarımın arası sertleşmiş büyük bir gudde ile doldu. İrâdemi kaybedip; "Saâdetlû Pâdişâhım, bu büyük bir çıbandır. Henüz hamdır, olmadıkça zedelemek câiz değildir. Bir münâsip merhem koymak gerektir." dedim.Meğer bu hâdiseden üç gün önce, bu bendelerinin, çıban eleminden rahatsız olup arka arkaya üç gün kendilerine hizmet şerefinden mahrum olduğum hâtır-ı şerîflerinde kalmış imiş. Bu sözlerime karşı latîfe olmak üzere: "Biz çelebi değiliz ki, bir küçük çıbandan ötürü cerrahlara mürâcaat edelim." dediler. Bu hâlle Kasr-ı saâdete çıktılar. Ol geceyi acı ve ıstırap ile geçirdiler. Ertesi gün çıbanın olgunlaşması için hamama gittiler. Bu bendelerinin hazır bulunmadığını fırsat bilip, kendi tellâkları olan Hasan adındaki hizmetçilerine iyice sıktırıp, çıbanı zedelemişler. Hamamdan geldikte ayaklarına kapandım. "Hasan Can, sözünle amel etmedik amma, kendimizi helâk ettik." buyurdular. Mâcerâyı etraflıca anlatınca, aklım başımdan gitti. Zaman geçtikçe ol sert madde azıtıp, taştıkça taştı. Pâdişâh, Edirne'ye gitmeye karar verdiğinden, geri bırakılmayıp, Şâbân ayının ikinci günü Edirne'ye doğru yola çıktılar. Hastalığı gitgide şiddetlendi, ilaç kabûl etmez bir hâl aldı.Çorlu yakınında Sırt köyü denilen yere inildi. Buraya indiklerinde, çıban öyle bir hâl aldı ki, akıntısını vücûdundan def etmeye Sultânın iktidârı kalmadı. Çâresiz, o yerde ikâmet ve karar ihtiyar buyuruldu. Ve daha önce Edirne'ye varan erkândan Vezîr-i âzam Pîrî Paşa ve Mustafa Paşa ve Beylerbeyi Ahmed Paşa, ordu-yı hümâyûna dâvet olundular. Bunlar gelince askerin içine bir şüphe düşmesin diye, işlerin îcâbına göre dîvân toplanıp, mansıplar dağıttılar ve terfi-i merâtib eylediler ve neş'eli görünerek, gizli kederlerini belli etmediler. Ve iki ay müddet, acılar içinde vakit geçirdiler.Bu sırada asker arasında binbir türlü haber şâyi' olup, yersiz birtakım hareketler olacağı alâmetleri belirince, vezîrler bana haber gönderip, Sultan için nasıl bir çâre gerektiği sorulunca, ben de; askerin mübârek yüzlerini görmeye hasret kaldıklarını kendilerine arz edip, yalvarıp, yakararak otağ-ı hümâyûnun önüne çıkmalarını sağladım. Orada bir miktâr vekar içinde durup yüzünü gösterdikten ve sipâhilerin hatırlarına düşen tereddüdü izâle ettikten sonra, geri dönerek yerlerine avdet buyurdular. Ve Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşayı, sır saklamaya iktidârı olmadığı için Edirne muhâfızlığı behânesiyle o tarafa yolladılar. Çıbana hiçbir ilâç ve ihtimâm kâr etmediğinden, aynı sene Şevvâlin dokuzuncu gecesinde rûhunu teslim edip, bu elemli dünyâdan Cennet bahçelerine doğru uçup gittiler.Hastalığı sırasında ona hizmet etmek şerefinden bir an mahrûm olmadım. Gecele ri sabahlara kadar, mum gibi için için yanarak karşılarında dururdum. Bir hizmeti olmadığı zaman, emr-i âlileri ile döşekleri yanında otururdum. Kâh mübârek elleri elim de, kâh asîl ayakları dizimde idi. Cerrahlar ilâca giriştikleri sırada, kâh omuzuma dayanır, kâh cerrahların yaptıklarına bakmaya memur eder, ancak bana îtimâd buyururlardı.Vefâtında Kur'ân-ı kerîm okumak ve Kelime-i şehâdeti telkinde bulunmak vazîfesini yalnız ben gördüm. Son nefesine kadar bir an yanından ayrılmadım. Hattâ son nefesini vereceği sırada, bu hakîre hitâb edip buyurdular ki: "Hasan Can, bu ne hâldir?" Ben hizmetçileri dahî dedim ki: "Sultânım, Allahü teâlâ ile olacak zamandır." Buyurdular ki: "Bizi bunca zamandan beri kimin ile bilirdin? Cenâb-ı Hakk'a teveccühümüzde kusûr mu gördün?" Ben dahî dedim ki: "Hâşâ ki, bir zaman Allahü teâlânın adını anmayı unuttuğunuzu görmüş olam. Lâkin bu zaman başka zamanlara benzemediği için, ihtiyâten söylemeye cesâret eyledim."Kısa bir an geçtikten sonra; "Yâsîn sûresini oku!" diye fermân buyurdular. Emr-i hümâyûnları gereğince, Yâsîn sûresini hatmettim. Benimle berâber okudular. İkinci defâ okurken; "Selâmün kavlen min Rabbirrahîm" âyetine geldiğim zaman gördüm ki, mübârek dudakları bu âyet-i kerîmeyi okuyarak hareket eder ve o anda, önce sağ şehâdet parmağını kaldırıp diğer mübârek parmaklarını sıkıp temiz rûhunu teslim etti.Eli elimdeydi. Mübârek bileğini tutmuş, nabzını dinliyordum. Nabzın durduğunu hissedin ce, o anda lâzım olan hizmetleri yerine getirmek üzere ayağa kalktım. Hekimbaşı Ahî Çelebi oradaydı. Benim yaptığıma bakıyordu. Ayağa kalktığımı görünce: "Henüz hayat bâkidir. Ne için ayağa kalkarsınız?" diye beni oturtmaya kalkınca; "Bu eşiğe alnımı koyduğum andan bu âna kadar velî nîmetimin hizmetinden bir lahza yüz çevirmemişim. Bu sıralarda yapılacak iş budur. Tabîblik etmenin zamânı geçti ve asıl cevher kaybolup gitti." dedim. Gerekli hizmetleri yerine getirdim."
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:25:54
SALTANAT TAHTINA OTURACAKTIR 

Cumartesi, 04 Eylül 2004
Sultan İkinci Selîm Hân’ın iki oğlundan biri olan Şehzâde Murâd, Manisa'da vâli idi. Şehzâde Murâd, Hüsâmeddîn-i Uşâkî hazretlerine, kendisinin sultân olup olmayacağını anlamak üzere, bir mektupla hizmetçisini Uşak'a gönderdi. Uşak'a varan haberci, doğruca Hüsâmeddîn-i Uşâkî'ye giderek, huzura kabûl edilmesini ricâ etti. Huzûra kabûl edilen haber ci, daha mektubu Hüsâmeddîn-i Uşâkî hazretlerine vermeden ve ziyâreti hakkında bir şey söylemeden, Uşâkî hazretleri ona; "Git! Şehzâdeye söyle! Hemen İstanbul'a hareket etsin. Filan gün saltanat tahtına oturacaktır." dedi. Haberci, hemen Manisa'ya dönerek müjdeyi Şehzâde'ye bildirdi. Şehzâde Murâd, vakit geçirmeden İstanbul'a hareket etti. Balıkesir'e geldiğinde, Vezîr-i âzam Sokullu Mehmed Paşa'nın gönderdiği elçilerle karşılaştı. Elçiler, Sadrâzamın mektubunu Şehzâde'ye verdiler. Mektubu okuyan Şehzâde, bu mektuptan babası Sultan İkinci Selîm'in vefât ettiğini, Sadrâzamın ölüm haberini halktan sakladığını ve kendisini tahta çıkarmak üzere dâvet ettiğini öğrendi. İstanbul'a giderek, Hüsâmeddîn-i Uşâkî'nin haber verdiği zamanda, Sultan Üçüncü Murâd Hân nâmıyla tahta geçti.Bu hâdiseden sonra, Sultan Murâd Hânın Hüsâmeddîn-i Uşâkî hazretlerine karşı sevgi ve hürmeti çoğaldı. Onun kâmil bir zât olduğuna güveni bir kat daha ziyâdeleşti ve kendisini İstanbul'a dâvet etti. Bunun üzerine Hüsâmeddîn-i Uşâkî, Uşak'tan ayrılıp, İstanbul'a geldiğinde; Pâdişâh, erkânı ve büyük bir halk topluluğu tarafından hürmet ve tâzim ile karşılandı. Aksaray civârında oturması için Hüsâmeddîn-i Uşâkî'ye bir ev tahsis edildi. Bir müddet orada kalan Hüsâmeddîn-i Uşâkî hazretleri, Pâdişâha yakınlığından istifâde etmek isteyenlerin verdiği sıkıntı yüzünden Uşak'a dönmeye karar verdi. Yol hazırlıklarının yapıldığını haber alan Pâdişâh, bu büyük zâtın İstanbul'da kalması için ricâda bulundu. Uşâkî hazretleri, Sultan Üçüncü Murâd Hânın ricâsını kabûl edip, İstanbul'da kalmağa karar verdi. Pâdişâhın emriyle Kasımpaşa civârında Hüsâmeddîn-i Uşâkî'nin adına bir dergâh inşâ edildi. Burada uzun zaman kalarak, çok talebe yetiştirdi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:26:35
ÜLKEMDE BU ADAMA CEVÂB VERECEK BİR ÂLİM YOK MU? 

Pazar, 05 Eylül 2004
Fâtih Sultan Mehmed Han tahta geçtiği ilk günlerden îtibâren fırsat buldukça sarayda çeşitli âlimleri toplayıp onlarla ilmî sohbetler yapıyordu. Bu toplantılara zaman zaman orada bulunan yabancı ilim adamları da iştirâk ediyordu. Yine böyle bir ilim meclisi teşkil edildiğinde, Kuzey Afrika ülkelerinden birinden gelen ve gizli ilimlerde mahâret sâhibi bir âlim de katılmıştı. O âlim, Sultânın katında Türk âlimlerini, sorduğu zor ve çözülmesi güç sorularla epeyce bunalttı. Onları cevap veremez gördükçe de yeni yeni sorular yöneltti ve üstünlük gösterisinde bulundu. Osmanlı ulemâsının böyle acz içinde kalması, cihân pâdişâhı olan Fâtih'i son derece rahatsız etti. Bütün beyleri, paşaları ve vezirleri toplayıp; "Ülkemde bu adama cevap verecek bir âlim yok mudur? Çabuk olun, araştırın ve bana derhal müsbet bir cevap getirin!" dedi. Vatan topraklarını iyi bilen vezirler, düşündüler ve Sivrihisar Medresesinde görev yapan Hızır Beyi hatırladılar. Fâtih'e; "Sultânım! Ülkemizde Hızır Bey adında değerli bir âlimimiz var, emir buyurursanız, haberci gönderip buraya çağıralım." dediler. Sultan, "Durmayın, kim varsa derhal dâvet edin, hemen gelsin." buyurdu. Bunun üzerine, Hızır Beyi çağırmak üzere Sivrihisar'a üç kişilik bir heyet gönderdiler. Hızır Bey, bu heyetle Edirne'ye geldi. Hızır Bey, o zaman daha otuz yaşlarında ve asker kıyâfetinde bulunduğundan, yaş ve kıyâfeti, meşhûr âlimlere meydan okuyan zâtın alay edercesine gülmesine sebeb oldu.Onun bu tavrı üzerine Hızır Çelebi; "Gereksiz yere gülenler, hoşa gidenlerden sayılmaz. Soracağın her ne ise hemen bildir. Sözün gelişi beni de başarısızlığa uğrayacak lardan biri say." Bunun üzerine misâfir âlim, pâdişâhın huzûrunda ve kendinden son derece emin bir şekilde Hızır Çelebiye sorularını yöneltti. O sorarken Hızır  Çelebi mütevâ zi bir şekilde önüne bakıp gülümseyerek notlarını tuttu. Sonra sorulan suâllerin hepsine teker teker ve gâyet güzel cevaplar verdi. Çözülecek hiç bir meseleyi ortada bırakmadı. Misâfir âlim hiç beklemediği bu durum karşısında bir hayli şaşırdı ve tedirgin oldu.Sonra soru sorma sırası Hızır Beye geldi. Fâtih Sultan Mehmed'den izin istedikten sonra o âlime dönerek on altı değişik ilimden çözümü güç birer mesele sordu. Misâfirin bu konulardan haberi bulunmadığından dili tutuldu ve pekçok ilim adamının ortasında utanç içinde kaldı. Sonra; "Hızır Bey, İslâm âleminde benzeri pek az bulunan ilim adamlarınızdan biridir. Kendisinde öylesine bir hâfıza ve zekâ var ki, karşısında durmak mümkün değildir." diye itirafta bulundu.Kerem ve ihsân sâhibi yüce Pâdişâh sonuçtan çok memnun oldu. Sevinç ve heyecânın dan yerinden kalkıp yeniden oturdu. Hızır Beyi harâretle tebrik ederek; "Yüzümüzü ak eyledin. Cenâb-ı Hak da iki cihânda senin yüzünü ak eyleyip, ilmini ve fazlını arttırsın." dedi. Sonra sırtındaki kürkü çıkarıp, Hızır Beyin sırtına geçirdi. Yine bu memnuniyetinin karşılığı olarak Hızır Beyi atalarının inşâ ettiği Bursa'daki Sultâniye Medresesi müderrisliğine tâyin etti.Fatih onun kıymetini zaten bilir. Hızır Bey’i imparatorluğun merkezine (İstanbul’a) kadı yapar. O devir kadıları beldenin meseleleri ile de ilgilenirler, şehremini, yani belediye başkanı dırlar. Fatih, Hızır Bey’le sıkça buluşur. Onun feyizli sohbetlerini içercesine dinler. Devlet işlerini istişare eder. Birbirlerini abi kardeşten öte severler. Hatta Sultan onu sarayında görmek ister. Enderundan güzel bir yer ayırır. Ama Hızır bey kuytulardan hoşlanır. Anadolu yakasında kuş uçmaz kervan geçmez bir köşeye yerleşir ki, burada şekillenen köy adını ondan alır. Kadıköy!
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:30:02
ŞİMDİ OLMAZ, VEZİRLER VAR!

Pazartesi, 06 Eylül 2004

Meşhurdur, Osmanlı pâdişahları zaman zaman tebdili-i kıyâfet edip halkın arasına karışırlardı. Bazan da vezirlerin arasına girer, onların düşüncelerini öğrenmeye çalışırlardı. Nitekim vezirlerin hamam safâsında neler konuştuklarını anlamak için bir pâdişah, fakir kıyâfetinde gitmiş. Fakat hamamcılar:

— Şimdi olmaz, vezirler var! demişler.Bunun üzerine gariban kıyâfetindeki pâdişah:

—  Ne olacak, gariban da bir kenarda oluversin, diye ısrar etmiş.

— Peki; demişler, şöyle bir kenarda yıkan, demişler. O da bakmış orada garip yaşlı bir vezir var.

— Yardım edeyim amcacığım, diyerek başlamış ihtiyarın sırtını oğmaya... Ama kulağı da diğer vezirlerde imiş. Kamufle olsun diye de:

— Ah! Vezir olmak varmış. Bak şunların haşmetli hallerine!.. dermiş. Yaşlı vezir de aslında firâset sahibi büyük bir velî imiş, ona demiş ki:

— Evlat, eğer duâ edersen, Cenâb-ı Hakk seni daha da büyük makamlara getirir; hatta hastalıklı, sırtını zamanın pâdişahına oğdurup yıkatır bile! Tabiî böylece ikisinin de sırrı fâş olmuş...
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:31:28
FATİHİN MUHTEŞEM HAFIZASI

Salı, 07 Eylül 2004
Fâtih Sultan Mehmed Hân hazretleri, Topkapı Sarayı’nı yaptırdığında burası şimdiki gibi büyük binâlardan müteşekkil değildi. Ama Hz. Fâtih buradaki bir odayı, hazîne odası adıyla müze yaptırmayı ihmâl etmemişti. Burada hem ata yâdigârı silahlar, hem de kıymetli mücevherât muhâfaza edilirmiş. Dünyada henüz modern müzecilik anlayışı gelişmeden kurulan bu Osmanlı müzesinin, Yavuz Sultan Selim Hân’dan sonraki en kıymetli eserleri hiç şüphesiz Mukaddes Emânetler olmuştur.Hz. Fâtih’in hazîne odasında çok kıymetli bir mücevherât koleksiyonu olduğu bilinmektedir. Hatta müsâfir elçilere ve hükümdarlara bu oda gezdirilir ve bu koleksiyon gösterilmiş. Gedik Ahmed Paşa, Alâiye’yi (Alanya) fethettiği zaman esir aldığı Kılıç Arslan’ı İstanbul’a getirmişti. Hz. Fâtih, mağlup bey’i hoş karşıladı ve ona Gümülcine sancağını timar olarak verdi. Kılıç Arslan’ın bir hasleti de elmas’ın iyisini bilip bunları renge çekmesi, yani yontması idi. Kendisi, XV. asrın en usta elmastraşlarından biri olarak tanınıyordu. Hz. Fâtih, onu Gümülcine’ye uğurlarken, koleksiyonunda bulunan iri bir elması da renge çekmesi için kendisine teslim etti. Ne var ki Kılıç Arslan, Mısır ile anlaşmış ve gönderilen bir deniz vâsıtası ile Gümülcine’den Mısır’a kaçmıştı. Her Müslüman-Türk gibi hükümdarlar da ister gâlip, ister mağlup olsunlar, emânete riâyet ederler; aksini şerefsizlik sayarlardı. Kılıç Arslan da bir yolunu bulup Hz. Fâtih’in taşını İstanbul’a gönderdi. Taş, Gedik Ahmed Paşa’nın eline geçti ve o da, Sultan Fâtih hazretlerinin hâfızasını sınamak için taşı kendisine gösterip:— Hünkârım, dedi, bir kuyumcu getirmiş, satmak istiyor.Hz. Fâtih, taşı eline aldı ve incelemeye başladı. Ömrü boyunca birbirine benzer sayısız elmas gören gözleri, bu taşı diğerlerinden ayırmakta zorlanmadı ve:— Bu benim renge çekilmek üzere Kılıç Arslan’a verdiğim taştır, deyiverdi. Sonra da vezirine, imtihan edilmekten hoşlanmadığını îma eden sözler söyledi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:31:46
SENİ AVDAN MEN ETMEMİŞ MİYDİM? 

Çarşamba, 08 Eylül 2004
Sadrüddîn Muhammed bin Hüseyin, bir gün Şehzâde Bâyezîd Han ile sohbet ederler ken, bir ara ona, ava çıkmak husûsunda aşırı davranmamasını, hattâ ava hiç çıkmamasını tavsiye etmişti. Bâyezîd Han bu söze uyarak birkaç gün ava gitmedi ise de, yine bir gün av için hazırlanıp, avlanma yerine gitti. Av esnâsında Şehzâde'nin hizmetçi leri ve maiyetindekiler, buldukları av hayvanını onun bulunduğu tarafa doğru sürerlerdi. Böylece o da, önüne gelen avı kolayca avlayıverirdi. Bu avda da, güzel bir ceylanı Şehzâde'nin bulunduğu yere sürdüler. Şehzâde tam okunu atıp ceylanı avlayacaktı ki, birden vazgeçti. Onu vurmadı. Şehzâde'nin bu hâli orada bulunanları hayrette bıraktı. Bu garib hâlin sebebi kendisinden suâl edildiğinde, şöyle cevap verdi: "Tam ceylanı avlayacağım sırada gördüm ki, babam (Şehzâde Bâyezîd, Muhammed bin Hüseyin'den hep "Babam" diye bahsederdi) güzel bir ceylanın sırtına binmiş bana doğru geliyor ve; "Ben seni avdan men etmemiş miydim?" diyordu. Onun bu sözü bana çok tesir etti. Ben o korku ile avlanmaktan vazgeçtim."
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:32:06
EZAN SESİ

Perşembe, 09 Eylül 2004
Erzurum, Rusların hücûmuna uğradı. 8 Kasım 1877'de vukû bulan bu savaş, târihte Doksanüç Harbi adıyla bilinir. Azîziye tabyalarının düşmesi üzerine Erzurum halkı yediden yetmişe silâhlanıp, düşmana karşı kahramanca bir müdâfaa yapma hazırlığı içindeydi. 8 Kasım 1877 gecesi Erzurum mahallelerinde gümbür gümbür davullar çalınarak halk cihâd için uyandırıldı. Tanyeri ağarmadan önce halk kalkıp, balta, tahra, dehre, sopa ne bulduysa eline alıp hazırlandı. Tanyeri ağarırken, Ayaz Paşa Câmii şerîfi minâresinden sabah ezânı okunmaya başladı. Bu ezânı İmâm Efendi okuyordu. Ezân, ihlâs ve sadâkatle öyle okunuyordu ki, Erzurum'un dağı-taşı, deresi, tepesi, yamaçları, ağaçları sanki dile gelmiş, ezânı tekrar ediyordu. Ezân sesi dalga dalga yayılıp, ufukları aşıyordu. Bu ezân halka bambaşka bir şevk ve cesâret vermişti. Okuyanda bir başka hâl vardı. Bu arada mehter de çalınmaya başladı. Erzurum halkı büyük bir heyecan ve cesâretle Allah Allah nidâlarıyla, Azîziye tabyalarını işgâl etmiş olan Moskofların üzerine hücûm etti. İlk hücûmda Moskof dağılmaya başladı. Erzurumlu miralay Bahri Bey, halkı gazâya teşvik için haykırıyor; "Urun kardaşlarım, dadaşlarım urun!" diyordu. Erzurum halkı bir çırpıda Azîziye tabyalarını Ruslardan boşalttılar.Gâzi Ahmed MuhtarPaşa, halkı bu derece heyecana getiren ezân-ı Muhammedî'yi kimin okuduğunu öğrenmek istedi. Bulunması için yâverlerine emretti.Etrâfa dağılan yâverler ve çavuşlar ezânı okuyan zâtı arayıp buldular. Bu zât, Erzurum'un Abdurrahmân Ağa mahallesinden HocaSelman Sükûtî Efendinin oğlu Hâfız OsmanBedreddîn (İmâm Efendi) idi. Bu husus Gâzi Ahmed Muhtar Paşaya arzedilirken, orada bulunan cephe kumandanı Kurt İsmâil Paşa onun ismini duyar duymaz ileri çıkıp heyecanla Paşanın yanına yaklaştı ve şöyle dedi: "Paşam, ezânı okuyan zâtı tanıdım. Erzurumlu miralay Bahri Beyin kumandasında, heybetli, vakarlı, temkinli hareketleriyle ve bilhassa düşmana taşla hücumu dikkatimi çekmişti. Elinde silâh yoktu. Düşmanı taşla kovalıyordu. Attığı taş mutlaka hedefine ulaşıyor ve bir düşman askerini öldürüyordu. Onun taş atması, düşmanı bir bir yıkması şaşılacak bir hâldi. Çok dikkatle seyrediyordum. Bu zâtta mânevî bir hâl var diye düşünüyordum. Bu sırada kulağıma gazâya katılan iki Erzurumlu kadının konuşmaları geldi.Nene Abla adında bir kadın; "Hadîce bacı, bak görüyor musun? Selman Efendinin oğlu Hâfız Osman Bedreddîn Efendi düşmana taş atarken ikinci bir taşı atmak için yere eğilip almasına lüzum kalmıyor! Taş kendiliğinden eline yükseliyor o da atıyor" diyordu. Bu sözü duyunca daha dikkatli baktım. Söylenen gerçekten doğruydu; hâdiseyi gözümle gördüm. O, yere eğilmeden taş eline geliyor, alıp atınca bir düşmanı yıkıyordu. Bu kahramanın velî bir zât olduğunu anladım ve kerâmetini gözlerimle gördüm."Gâzi Ahmed Muhtar Paşa bu sözleri dinledikten sonra sevinç ve heyecanla; "Bre paşa kardaş niçün demezsiniz ki bu cenkde üçler, yediler, kırklar, erenler bizimle berâber lermiş. Elhamdülillah bu, Rabbimin bize bir ihsânıdır." dedi. Bunun üzerine Kurt İsmâil Paşa şöyle ilâve etti: "Şu anda o, şehîd düşen kumandanı kahraman miralay Bahri Beyin başındadır." dedi. Bundan sonra daha çok tanınıp sevilen İmâm Efendi hazretleri yirmi sekizinci alayın üçüncü taburu imâmlığına tâyin edildi ve artık "İmâm Efendi" diye tanındı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:32:38
ŞEMSEDDİN SİVASİ VE SULTAN III. MEHMED HAN 

Cuma, 10 Eylül 2004
Şemseddin Sivasi hazretleri birgün, Sultan Üçüncü Mehmed Han tarafından saraya dâvet edildi. Uzun müddet sohbette bulundular. Bu sohbette Şeyhülislâm Sâdeddîn Efendi de hazır bulundu. Sohbet esnâsında pâdişâh, Şemseddîn Sivâsî'ye; "Tarafımızdan sizi sefere dâvet etmek üzere gönderilen kapıcıbaşımız sizi yola çıkmak üzere hazır bulmuş. Hazırlıklı olduğunuza göre, bu işin sonununda ne olacağını bilirsiniz. O hâlde bizi müjde işâretinizle sevindirip, netîceden haber vermenizi isteriz." dedi. Bunun üzerine Şemseddîn Sivasî; "Hadîs-i şerîfte; "Amellerin en fazîletlisi, müminleri sevindirmektir." buyruldu. Mâlûmunuz ola ki Eğri Zaferi biraz zahmet çektikten sonra müyesser olacak. Düşman yenik ve perişân olacaktır. Hatırınızı hoş tutun." müjdesini verdi. Şemseddîn Sivâsî hazretlerinin bu cevâbına sevinen pâdişâh, kendi üzerindeki samur kürkü ona giydirdi. Ayrıca kapıcılar kethüdâsı Mehmed Ağa vâsıtasıyla, iki yüz altın sikke, dervişlerine de yüz altın sikke ihsân edip; "Bunlar helâl malımızdır. Kabûl buyursunlar." dedi. Şeyh Şemseddîn hazretleri; "Allahü teâlânın emri üzere kimseye sû-i zan etmemeli, hüsn-i zanda bulunmalıdır. Kimseyi araştırmak ve teftiş etmekle vazifeli değiliz. Tasavvufta da her geleni Allahü teâlâdan gelmiş bilip, hediyeleri ve ihsânları kabûl etmek gerekir." buyurdu.Birkaç gün İstanbul'da kaldıktan sonra pâdişâh ve orduyla birlikte yola çıkıp, Eğri Kalesi önlerine ulaştılar. Kale kolay bir şekilde fethedilip, harab olan yerler tâmir edildi. Ancak asıl düşman askerlerinin, kale yakınlarında bir başka yerde olduğu öğrenilince, ordugâh, düşmanın karşısına nakledildi. Küffâr askerinin sayısı çoktu. Rivâyet edilir ki yedi yüz bin kişilik bir orduydu. İslâm ordusuyla küffâr ordusu karşılaştı. İslâm ordusunda bozgun ve firâr başgösterdi. Pâdişâh Üçüncü Mehmed Han, yerinden hareket etmeyip; "Ey Rabbimiz! Üzerimize bol bol sabır dök. Ayaklarımıza kuvvet ve sebât ver, bizi kâfirler kavmi üzerine muzaffer kıl." meâlindeki Bekara sûresi iki yüz ellinci âyet-i kerîmesini okudu. Pâdişâhın yanında şeyhülislâm, kazaskerler, şeyhler ve bâzı vazifeliler hâricinde kimse kalmadı. Hazîne ve cephânelik düşman tarafından zabtedildi. Bu firâr ve bozgun üzerine her şeyin bittiğini zanneden pâdişâh, Şemseddîn Sivâsî hazretlerini çağırıp; "Söylediklerinizin tersi vâki oldu." deyince, Şemseddîn Sivâsî; "Pâdişâhım söylediklerimiz doğrudur. Kafirin hezîmete uğramasına yarım saat kalmıştır. Şu anda bir kuvvet sâhibi tasarruf için ortaya çıkmak üzeredir. Bu an fethin başlangıç ânıdır. Hâtırınızı hoş tutunuz." diye cevap verdi.Gerçekten de çok geçmeden, Şemseddîn Sivâsî hazretlerinin târif ettiği şekilde bir zât ortaya çıktı. Bunu gören şeyh, hemen pâdişâhın huzûruna çıkarak; "Fetih vaktidir." diye müjdeledi. Ortaya çıkan zât, dağılan ordunun önüne düşüp; "Ey müminler! Nerede İslâm gayreti? Nerede Peygamber efendimizin gayreti? Nerede cömertlerin cömerdi sultan gayreti?" diye nida edip; "Şehid olmak, dînini yüceltmek isteyen kimse yanıma gelsin!" buyurdu. Bu sırada yanına birkaç bin kişi toplanıp, birlikte düşmana hücûm ettiler. Bu durumu gören düşman neye uğradığını şaşırdı. Durumu haber alan firârî askerler dönüp, düşmana saldırdılar. Nihâyet düşman bozguna uğratılıp, kesin zafer elde edildi. Daha sonra o zâtın kim olduğu Şemseddîn Sivâsî'ye sorulunca, Hızır aleyhisselâm olduğunu haber verdi.Şeyh Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri, zaferi müjdelemek üzere pâdişâhın huzûruna çıktı ve aralarında şu konuşma geçti:Pâdişâh; "Buyurun ey gönlümün sultânı." dedi. Şemseddîn Sivâsî; "Vâ’dini yerine getiren, kuluna yardım eden ve kâfirleri hezîmete uğratan Allah'a hamd olsun. Ey benim pâdişâhım! Eğer dinlerseniz birkaç kelime nasîhat etmek isterim." deyince, pâdişâh; "Ey insanlara hakkı tavsiye eden üstâdım! Buyurun. Hak olan sözü dinlerim." dedi. Şemseddîn Sivâsî; "Ey benim pâdişâhım! Yeryüzünde Allahü teâlânın halîfesi olanların niyetleri; Allahü teâlânın rızâsını kazanmak olup, dayandıkları ve güvendikleri, Allahü teâlâ olması gerekir. Savaşta askerlerin çokluğuna güvenmeyip, kuvvet ve kudret sâhibi Allahü teâlâya tevekkül etmek gerekir. Âyet-i kerîmelerde meâlen; "Siz de, düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar, her türlü kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın." (Enfâl sûresi: 60) ve "Ey îmân edenler! Düşmana karşı hazırlığınızı görün ve silâhlarınızı takınarak cihâda hazır olun da, birlikler hâlinde savaşa çıkın, yâhut toptan seferber olun." (Nisâ sûresi: 71) emredildiği üzere, savaş için gerekli hazırlıklar yapılmalı. Ancak, buna güvenmeyip Allahü teâlâya tevekkül ve îtimâd etmelidir. Eğer Allahü teâlâya güvenmeyip askere ve cephâneye güvenilir ise, hezîmet, yenilgi zuhûr eder. Kalbden cenâb-ı Hakk'a tam tevekkül edip, hâlis kalb ile yönelebilirsen, zafer müyesser ve mukadder olur. Bizden hüznü gideren Allah'a hamd olsun." Ey pâdişâhım! Bilesin ki, deden Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul'un fethine niyetlenince, Akşemseddîn'in refâkatı ve duâsı bereketiyle fetih müyesser oldu. Akşemseddîn hazretleri; "Ey pâdişâhım! Büyük fethin şükrân ifâdesi olarak nice câmi, mescid, medrese ve hamamlar inşâ etmek gerekir." buyurmuştu. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed Hânın da, nice hayır ve hasenât yapmış olduğu mâlumunuzdur. Aynı şekilde, sizin de isminiz Sultan Mehmed, duâcınız hakîrin dahî ismi Şemseddîn'dir. Bu güzel fethin şükrânesi olarak zâtınız dahî, reâya (halk) ve fukarâ üzerinden sıkıntıyı kaldırıp, İslâm askerine ihsânlarda bulunup, her makâma dindar, adâletli ve doğru kimseler tâyin etmeniz gerekir." buyurdu. Bu nasîhatları can kulağıyla dinleyen pâdişâh Üçüncü Mehmed Han şu cevâbı verdi: "Bin can ile kabûl ettim ve nasîhatinize fazlasıyla riâyet edeceğim."
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:33:14
YEĞEN MEHMED PAŞA VE HOCASININ DUASI 

Cumartesi, 11 Eylül 2004
Yeğen Mehmed Paşa, Sultan Birinci Mahmûd Hânın vezîr-i âzamı idi. Bir defasında sefer için İstanbul'dan hareket etmeden önce, Aksaray civârında oturmakta olan kızının evini Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine tahsis edip, oraya dâvet etti. Mehmed Emîn Tokâdî de kabûl edip, orayı teşrif etti. Burada ikâmet ettiği sırada Yeğen Mehmed Paşa sık sık ziyâretine gidip, sohbetinde bulunurdu. Huzûruna girerken pâdişâhın huzûruna girer gibi edeb ve hürmet gösterirdi. Mehmed Emîn Efendi, ona latîfe yollu takılırdı. Fakat o dâimâ edeb ve hürmetle huzûrunda dururdu. Yeğen Mehmed Paşa, çıkacağı Avusturya seferi ile ilgili yaptığı hazırlıkları anlatıp duâ istedi. Mehmed Emîn Efendi de, gözyaşı dökerek zafere kavuşması için duâ etti. Yeğen Mehmed Paşa, sefer devâm ettiği müddetçe, Mehmed Emîn Efendinin, tahsis ettiği evde ikâmet etmesini arzu ediyordu. Sefer için ordunun hazırlanıp, Dâvûd Paşa semtine hareket edeceği sırada, tekrar ziyâretine gelmişti. Mehmed Emîn Efendi, sefer başlayınca kendi evine döneceğini söyledi. Bunun üzerine Yeğen Mehmed Paşa pek ziyâde üzülüp, tahsis ettiği bu evde kalmasını ve sefer boyunca duâ etmesini, böylece zafere kavuşacağını çok ümid ettiğini söyledi. Hattâ, tahsis ettiği bu evden ayrıldıklarını duyduğu yerde, vazifesinden istifâ edip, seferden de vazgeçeceğini söyledi. Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi, Vezîr-i âzam Yeğen Mehmed Paşayı kucaklayıp bağrına bastı. Bir müddet böylece tuttu. Sonra ağlayarak zafer kazanmaları için duâ etti. Fâtiha-i şerîfe okudu. Bundan sonra biraz daha sohbet ettiler. Sohbet sırasında yeğen Mehmed Paşaya; "Bizi eve dâvet edip getirmeni sana kim tavsiye etti?" dedi. O da; "İşlerin çokluğu sebebiyle benim hatırıma böyle bir şey gelmemişti. Fakat Dârüsseâde ağası (İstanbul vâlisi) Beşîr Ağa birâderiniz hatırlattı." dedi. Yeğen Mehmed Paşa, çok sevdiği hocası Mehmed Emîn Efendinin duâsını alarak, Avusturya seferine çıkmak üzere evden ayrıldı.Osmanlı ordusu, Vezîr-i âzam Yeğen Mehmed Paşa komutasında Avusturya seferine çıktıktan sonra, Mehmed Emîn Efendi, ordunun zafere ulaşması için çok duâ etti. Hattâ geceleri uyumayıp zafer için duâ edip yalvardı. Bu hâl yirmi günden fazla devâm etti. Bu sebeple tedâviye ihtiyâç duyacak derecede rahatsızlandı. Talebesi Seyyid Yahyâ diyor ki: "Bir sabah huzûruna gittiğimde, hastalanmış gördüm. Benden ilâç istedi, temin ettim. İlâcı kullandı. Sonra berâberce, talebelerinden Kafesdâr Abdülbâkî Efendinin evine gittik. Bu talebesi, Mehmed Emîn Efendinin neşeli hâlini görünce bana; "Hamdolsun İslâm askeri mansur ve muzaffer olmuştur. İnşâallah birkaç güne kadar fütûhât haberi gelir!" dedi. Sonra dostlara ziyâfet ve sadakalar verdi. Dört gün sonra Tatarlar, Ada kalesinin İslâm ordusu tarafından fethedildiği haberini getirdiler. Bundan sonra, İslâm askeri İstanbul'a geldi. Herkes birbirinin gazâsını tebrik etti. Yeğen Mehmed Paşa, Mehmed Emîn Efendinin ziyâretine geldi, ağlayarak mübârek ayaklarına kapandı. Her ikisi de bir müddet ağladılar. Paşa, Efendinin âdetini bildiğinden, seferde olanları anlattı. Koynundan iki atlas kese altın çıkarıp, seferde iken fakirlere vermek üzere adadığını bildirdi ve fakirlere dağıtmalarını ricâ etti. Mehmed Emîn Efendi de onların bu adağını övdü ve netîce verdiğini bildirdi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:33:41
MESİR MACUNU 

Pazar, 12 Eylül 2004
Yavuz Sultan Selîm Hânın kızı Şâh Sultan, zevci Sadr-ı âzam Lütfi Paşa ile Yanya'dan İstanbul'a gelirken, yolda eşkıyânın baskınına uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacakları nı düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamânın evliyâsından Merkez Efendi karşılarına çıkıverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarına dikilen Merkez Efendiyi gören haydutlar, şaşkına döndüler. Eşkıyâ reisi, Merkez Efendinin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta buldu. Diğerleri de kaçıp orayı terkettiler. Eşkıyânın ortadan çekilmesiyle Merkez Efendi de bir anda kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfi Paşa ve zevcesi Şâh Sultan, Merkez Efendiyi tanımışlardı. Şâh Sultan, Merkez Efendinin bu kerâmetinden dolayı, İstanbul'da Eyüb Bahariye'de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendiyi buraya tâyin ettiler. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez EfendiyeKânûnî Sultan Süleymân Hân, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Burada da aynı hizmete devam eden Merkez Efendi, Kânûnî Sultan Süleymân Hânın annesinin isteği ve Sünbül Efendinin tenbihi üzerine Manisa'ya gitti. Vâlide Sultanın Manisa'da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa'da bulunduğu sırada kırk bir çeşit baharattan meydana gelen bir mâcun yaptı. Bu mâcunu hastalar yiyerek şifâ bulurdu. İlkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu mâcunu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr mâcunu diye şöhret bulan bu mâcun, şimdi de yapılmaktadır.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:34:09
DİN ADAMLARINDAN DEVLETE ZARAR GELMEZ 

Pazartesi, 13 Eylül 2004
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam'da bulunduğu sırada, onun büyüklüğünü çekemeyenler, Osmanlı Pâdişâhı Sultan İkinci Mahmûd'a; "Asker ve silâh topluyor, güçlenip devletinize baş kaldırmak istiyor. Ülkeni ondan koruyasın." diye şikâyette bulundular. Sultan İkinci Mahmûd Han hemen büyük âlim Şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendiyi huzûruna çağırdı. Durumu kendisiyle görüştü. Mustafa Âsım Efendi; "Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin Hucûrat sûresi 6. âyetinde meâlen; "Size fâsığın biri haber getirirse onu iyice araştırın." buyuruyor. Görüşüm odur ki, onun hâlini araştırıp açığa çıkarabilecek güvenilir iki kişiyi bulup yollayınız. Hiç sezdirmeden gitsinler, araştırmalarını yapıp dönsünler." Bunun üzerine Sultan Mahmûd Han iki kimseye derviş elbisesi giydirip araştırmak için Şam'a gönderdi. Derviş kıyâfetiyle giden kimseler gizlice araştırmaya başladılar. Allahü teâlâ bu kimselerin gelişini Mevlânâ Hâlid hazretlerine mânevî olarak bildirdi. Kalbine, kendisine gelen iki misâfire ikrâmda bulunması ilhâm olundu. Derviş kıyâfetinde ki bu kimseleri bulduran Mevlânâ Hâlid-iBağdâdî hazretleri onları yemeğe dâvet etti. Yemek hazırlanıncaya kadar da kendi durumunu açıkladı. Kendi evini oda oda onlara gezdirdi. Bu odalarda ev eşyâsı dışında hiçbir şey bulamadılar.Bu hâlin Mevlânâ Hâlid hazretlerinin kerâmeti olduğunu anlayan o kimseler, saygı ve hürmetle ayaklarına kapandılar. Artık gizleyecek bir şey yoktu. Olan her şeyi açıkladı lar. Ona talebe olup tasavvuf yoluna girdiler. Huzûrunda kalıp İstanbul'a dönmek isteme diler. Fakat Mevlânâ Hâlid hazretleri; "Olmaz. En uygunu İstanbul'a dönmenizdir. Hazret  Sultana durumu anlatırsınız.Verilen görevi tam yerine getirmiş olursunuz. Ancak bundan sonra isteyen buraya döner, isteyen de orada kalır. Bundan sonrası için artık bir günâh yoktur." buyurdu.Vazîfeli iki kişi Sultan İkinci Mahmûd Hana dönüp şikâyetlerin asılsız olduğunu bildirdiler. Sultan da aldığı bu haber üzerine Allahü teâlâya hamd etti. Şeyhülislâma da bu teklifinden dolayı teşekkür etti. İki kişiden birini Mevlânâ Hâlid hazretlerinin hizmetine yolladı. O kimse Şam'a gidip senelerce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin hizmetinde bulundu ve orada vefât edip türbesinin yanına defnedildi.Sonra Sultan Mahmûd Hanın saray nâzırlarından Mevlevî Hâlet Efendi, Mevlânâ Hâlid'in şöhret ve îtibârını çekemeyerek, kendisini halîfeye çekiştirdi. "On binlerle adamı vardır. Devlet ve saltanat için tehlikelidir. Ortadan kaldırılması lâzımdır." dedi. Sultan Mahmûd Han; "Din adamlarından devlete zarar gelmez." diyerek sözüne kıymet vermedi. Mevlânâ Hâlid hazret leri bunu işitince, hayır ve selâmetle duâ etti ve; "Hâlet Efendinin işi Pîri Celâleddîn-i Rûmî hazretlerine havâle olundu. Onu huzûruna çekip cezâsını verecektir." buyurdu. Az zaman sonra SultanMahmûd Han Mora İsyânına sebeb olduğu için onu Konya'ya sürdü. Orada îdâm olundu.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:34:33
SOMUNCU BABA 

Salı, 14 Eylül 2004
Sultan Yıldırım Bâyezîd, Niğbolu zaferinden sonra Bursa'da Ulu Câmiyi inşâ ettirmeye başlamıştı. İnşâat sırasında, câmide çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba karşılamıştı. Câminin inşâsı bittiğinde, açılış günü Cumâ hutbesini okumak üzere Pâdişâhın dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan hazretlerine vazife verilmişti. O gün orada, Molla Fenârî ile berâber büyük bir âlim topluluğu da vardı. Tam Cumâ vakti gelince, Emîr Sultan hazretleri; "Sultânım, zamânımızın büyüğü burada bulunurken, bizim hutbe okumamız edebe uygun değildir. Bu câmii şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık zât, şu kimsedir!" diyerekSomuncu Baba'yı işâret etti. Şöhretten son derece sakınan bu büyük velî, Pâdişâhın emri üzerine mimbere doğru yürüdü. Emîr Sultân'ın yanına gelince; "Ey Emîr'im! Niçin böyle yapıp, benim hâlimi ele verdiniz?" dedi. “Sizden daha üstün bir kimse göremediğim için böyle yaptım" cevâbını verdi. Cemâat hayret içinde kalmıştı. Somuncu Baba'nın okuyacağı hutbeyi merakla beklemeye başladılar. Mimbere çıkan Somuncu Baba, öyle güzel bir hutbe îrâd buyurdu ki, o zamana kadar cemâat böyle bir hutbeyi hiç kimseden dinlememişti. Hutbede; "Ulemâdan bâzısının, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı bulunmaktadır. Onun için, bugünkü hutbemizde bu sûrenin tefsîrini yapalım." buyurdu. Fâtiha sûresinin yedi türlü tefsîrini yaptı. Bu konuda nice hikmetli sözler beyân eyledi. Herkes hayret içinde kaldı. Bursa'da onun büyüklüğünü anlamayan kalmamıştı. Başta kâdı Molla Fenârî; "Somuncu Baba, önce bizim bu sûrenin tefsîrindeki müşkilimizi halletti. O, bunun büyük bir kerâmetiydi. Çünkü, Fâtiha'nın birinci tefsîrini bütün cemâat anlamıştı. İkinci tefsîrini, cemâatin bir kısmı anladı. Üçüncüsünü anlayanlar çok azdı. Dördüncü ve sonraki tefsîrlerini, içimizde anlıyan yok gibiydi." demekten kendini alamamıştı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:34:51
BİR AVUÇ BULGUR

Çarşamba, 15 Eylül 2004
Sultân Dördüncü Murâd Han, Bağdât seferine giderken Misâlî Baba'nın bulunduğu köyün yakınında bir yerde ordusunu istirâhate çekmişti. Bu sırada çevreyi dolaşan Sultan, onun köyüne uğradı. Köyün alt tarafında küçük bir kulübe gördü. Yaklaşıp kapısını çaldı. Kulübenin kapısı açılıp, Sultanı, nûr yüzlü bir zât karşılayıp, tebessüm ederek içeri aldı. Onun velîlerden olduğunu fark eden Sultan, hürmetle huzûrunda oturup, bir müddet sohbetini dinledi ve duâsını aldı. Ayrılıp giderken Sultana birkaç avuç bulgur ve bir torba da saman verdi. Sultan bunları alıp ordusuna döndü.O gün yemek zamânı kendisine Misâlî Baba tarafından hediye edilen birkaç avuç bulgurun pilav yapılmasını istedi. Sultanın emri üzerine bulgur, pilav yapıldı. Bu bulgur pişirilirken gitgide artıp çoğaldı ve kazanlar dolusu pilav oldu. Bütün ordu bu pilavdan yiyip doyduğu halde yine de arttı. Samanı da atlara vermişlerdi. Saman da artıp atları doyurdu.Sultan, Misâlî Baba'nın bu kerâmeti üzerine tekrar huzûruna gitti. Ona bâzı hediyeler verdi. Misâlî Baba, Sultanın hediyesine karşılık, elini koynuna sokup, daha yeni açılmış tâze bir gül çıkardı ve Sultana verdi. Sultan gül mevsimi olmadığı halde kışın böyle bir gül vermesinin de başka bir kerâmeti olduğunu görerek, bir müddet daha sohbetinde kaldı. Sonra duâsını alıp elini öptü vedâlaşıp ayrıldı.Bağdât seferine giden Dördüncü Murâd Han, Misâlî Baba'nın ve yol boyunca ziyâret ettiği velî zâtların duâsı bereketiyle târihte benzeri az görülen bir zafer kazandı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:35:15
MESİH PAŞA VEZİR OLUR MU? 

Perşembe, 16 Eylül 2004
Osmanlı paşalarından Mesih Paşa, Hamid ilinin (Isparta'nın) beyiydi. Muhammed Çelebi Sultanın ziyâretine gider, hürmet gösterirdi. Vezir olması için duâ ve himmet etme si için yalvarıp yakarırdı. "Eğer vezir olursam, sizi ve talebelerinizi gazâya götürürüm." diye söz vermişti. Hayreddîn Halîfe adında bir halîfesi, talebesi vardı. Ona; "Var rüyâya yatıp istihâre eyle. Bakalım Mesih Paşa vezir olur mu?" dedi. Hayreddîn Halîfe istihâreye yatıp gördü ki: Hocası Şeyh Muhammed Çelebi Sultan bir kuşak getirdi. Onu Mesih Paşa nın başına sarması için kendisine verdi. Fakat Hayreddîn Halîfe onu bir türlü saramadı. Bunun üzerine şeyh hazretleri kendisi alıp sardı.Sabahleyin Hayreddîn Halîfe gördüğü rüyâyı anlatmak üzere huzûruna gitti. Huzûruna varınca daha anlatmadan;"Hayreddîn! MesihPaşa kuşağı sardı. İnşâallah vezir olur." dedi. Kısa bir müddet sonra Mesih Paşa vezir oldu. Rodos seferine çıktı. Fakat Muhammed Çelebi Sultan hazretlerine verdiği sözü yerine getirmedi. Sefere çıkarken onlardan hiç bahsetmedi. Bunun üzerine halîfesi Hayreddîn'e dedi ki: "O Mesih Paşa bizim sakalımıza güldü. Murâdı hâsıl olup, vezirliğe kavuştu. Bizi ihmâl edip, ismimizi bile anmadı. Yine istihâre eyle bakalım kal'ayı alıyor mu?" dedi. Hayreddîn Halîfe istihâre edip gördü ki: Rodos kalesini asker kuşatmış. Rodos un kalesinin içinde Şeyh Muhammed Çelebi Sultan oturmuş. Bir yanında dedesi Şeyhülislâm Berdeî bir yanında da Bursa'daki Emir Sultan hazretleri bulunmakta. Hızır aleyhisselâm da oradaydı. Bunlar ona; "Oğul kerem eyle hisarı ver!" diyorlardı. Muhammed Çelebi Sultan ise; "Bu sefer olmaz! Vezir bizi maskaralığa aldı." dedi. Hızır aleyhisselâma; "Merdiveni komayın." dedi. Hızır aleyhisselâm Mesih Paşanın hisara kurduğu merdivene bir kamçı vurup parçaladı. Rodoslular çiftlerini sürmek için sahraya dağıldılar. Hayreddîn Halîfe bu istihâresinde gördüğü rüyâyı anlatmak üzere Muhammed Çelebi Sultan'ın huzûruna gitti.Varır varmaz daha o anlatmadan; "Kâfirler kurtuldu gibi. Birkaç gün daha yürüsünler. Ahde muhâlefet, sözünde durmamak nasıl olur! Mesih Paşa da görsün." dedi. Gerçekten Mesih Paşa bu seferinde Rodos Kalesini fethedemedi. Kaleyi fethetmek için kurulan merdiven kırıldı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:36:05
SAKIZ ADASININ FETHİ VE NASUHİ EFENDİ

Cuma, 17 Eylül 2004
Sakız Adasını Venedikliler yeniden istilâ etmişler, oradaki müslüman halka eziyet ve işkencelerde bulunmuşlardı. Bunlara karşı Mezomorto HüseyinPaşa komutasında bir donanma gönderildi. Bu donanma Sakız'ı almak üzere savaşa girdi. Osmanlı yiğitleri Sakız'da çarpıştıkları bir sırada, Nasûhî Efendi, Üsküdar'daki dergâhında kırk gün süren bir halvete çekildi. Kimsenin olmadığı bir odada Allahü teâlâyı zikreder, oruç tutar, namaz kılar, Kur'ân-ı kerîm okuyarak ibâdet ederdi. Bir gün yakın dostlarına; "Elhamdülillah Sakız Adası ehl-i İslâma nasîb oldu." buyurdu. Yakın dostları bugünün târihini bir yere kaydettiler. Birkaç gün sonra fetih haberi duyuldu. Aylar sonra Sakız Adasının fethine katılan gâzilerden bâzıları Nasûhî Efendinin dergâhına ziyârete geldiler. Adanın fethi sırasında, Venediklilere karşı elinde kılıç olduğu halde asker kıyâfetinde olmayan pekçok yiğitle birlikte Nasûhî Efendiyi çarpışır gördüklerini söylediler. Adanın fetholunduğu günü bildirdiler. Talebeler daha önce kaydettikleri târihle karşılaştırdıkla rında bunun, bildirilen güne rastladığını hayretle müşâhede ettiler. Sakız Adası zaferinden sonraydı. Muhammed Nasûhî Efendi borçlarını ödemekle meşgûl olduğu sırada Mezomorto Hüseyin Paşa konağına dâvet etti. Nasûhî Efendi, Paşa nın konağına varınca, Paşa saygıyla ayağa kalkıp kendisine ikrâmda bulundu. Muhammed Nasûhî Efendi, Paşanın bu hareketine hayret etti. Kendi kendine; "Bu ne haldir? Bakalım sonu ne olacak." dedi. Çünkü Mezomorto HüseyinPaşa, Nasûhî hazretlerine daha önce yakınlık göstermezdi. Bugünlerde ilgilenmesi onun dikkatini çekti. Hüseyin Paşa, Nasûhî hazretlerine hitâben; "Efendi hazretleri! Bize niçin yabancı gibi bakıyorsun. Sakız önündeki muhârebede bize zaferi müjdeleyen siz değil miydiniz?" dedi. Çünkü Sakız muhârebesi sırasında Nasûhî Efendi, Mezomorto Hüseyin Paşanın bulunduğu kalyona kerâmet olarak gelmiş, zaferi müjdeledikten sonra kaybolmuştu. Sakız muhârebesi sırasında bu müjdeyi veren kimsenin Nasûhî hazretleri olduğunu bilen Hüseyin Paşa, o gece, onu konağında misâfir edip izzet ve ikrâmlarda bulundu. Ertesi sabah dergâh inşâası sebebiyle olan bütün borçlarını ödediği gibi, dergâhının çeşitli ihtiyaçlarını da temin etti. Böylece Nasûhî Efendinin kimseye borcu kalmadı.
 
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:36:26
YUNAN SUBAYI VE PİR EMİR SULTAN

Cumartesi, 18 Eylül 2004
Bursa'nın Yunan işgâli sırasında, bir Yunanlı asker, Pîr Emîr'in türbesine girerek, ata biner gibi mezarın üzerine çıkıp, kötü sözler söylemeye başladı. O anda askerin ayakları kurudu. Feryâdı üzerine arkadaşları tarafından türbeden çıkarıldı. Durum Yunan komutanına bildirilince, Pîr Emîr'in türbesinin bulunduğu çevre Yunan askerleri için yasak bölge îlân edildi.Yine Yunan işgâli sırasında Pîr Emîr mahallesine bakan korucu, bir gün elindeki sopası ile Pîr Emir'in mezarı üzerine vurarak; "Mâdem velîsiniz neden Yunanlıları Bursa dan kovmuyor sunuz? Bu nasıl velîliktir?..." şeklinde konuşunca, korucu rüyâsında Pîr Emir'i görür. Pîr Emîr ona; "Vatan ve iffeti korumak size âittir. Canlılar ne gün için var. Biz mi gerek..." der. Sonra korucuya bir tokat atar. Sıçrayarak uyanan korucunun ağzı çarpılır ve kısa zaman sonra ölür.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:38:49
ÇEHRİN KALESİ VE MEVLANA

Pazar, 19 Eylül 2004
Çehrin Kalesi muhâsara edildi. Muhâsaranın başlamasından üç ay geçmesine rağmen bir netîce alınamadı. Zaman zaman asker arasında, Sultan Süleymân'ın Kânunnâmesinde; “Yeniçerilerin üç aydan fazla muhâsara üzerinde kalmayacağının" yazılı olduğu konuşulmaya başlandı. Bu sırada bir ikindi vakti sefer kumandanının çadırına bir derviş geldi. Komutan ona çok hürmet etti. Sohbetin sonunda derviş; "Bu gece mânâ âleminde Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerinin bütün halîfeleri talebeleri ile gelip kalenin hizâsında murâkabe hâli üzere oturduklarını gördüm. İnşâallahü teâlâ yarın ikindi vakti kalenin alınma ihtimâli vardır." dedi ve askerin kaleye gireceği yeri gösterip, oradan ayrıldı. Komutan bu haber üzerine rahatladı. Bu hâdiseyi gören Sâkıb Dede'de bambaşka haller oldu. Sevdiği ve güvendiği Fevzi Efendiye durumunu arz edip, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin ahvâlini anlatmasını istedi. O da bildiği kadar anlattı. O güne kadar tasavvuf ehlinin sohbetlerine katılmamış olan Sâkıb Dede'de tasavvufa karşı bir sevgi ve meyl hâsıl oldu. Gece rüyâsında şunları gördü: Çehrin Kalesinin semâsında bir kubbe vardı. Burada evliyâ zâtlar gömülüydü. O kubbeden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî çıkıp, koltuğunda bulunan kopcayı Sâkıb Dede'ye eliyle işâret etti. Sâkıb Dede; "Peki efendim." deyip süratle yanına vardı. Elini öpüp, emirlerini, ne buyuracaklarını beklediği sırada o zât; "Ey genç! Ben seni kabûl ettim." dedikten sonra mevlevî elbisesi giydirdi ve; "Senin dünyevî bir işin yok." buyurdu. Ertesi gün rüyâsını Fevzi Efendiye anlattı. O da rüyâsını tâbir etti ve bundan sonra mevlevî olduğunu söyledi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:47:46
AVUZ VE GARİP DERVİŞ

Pazartesi, 20 Eylül 2004
 Osmanlı Pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Hân, Şâh İsmâil’i Çaldıran’da mağlûb ettikten sonra, Mısır’ı fethetmek üzere yola çıktı. Şam’a geldiğinde, Mısır’ın fethinin kendisine nasîb olup olamıyacağı düşüncesi zihnini kurcalıyordu. Bunu çok sevdiği Hasan Can’a anlattıktan sonra; “Bizi bu hususta ferahlatacak, Allahü teâlânın dostlarından bir velî varsa, ona niyetimizi anlatalım. Aceb ne buyuracaktır, merâk eder dururum.” buyurdu. Hasan Can da; “Devletlü Sultânım! Emevî Câmiinin bir köşesinde, sabah akşam Allahü teâlâyı zikreden bir derviş var. Belki sizin meselenizi halleder.” dedi. Bunun üzeri ne Sultan Selim Hân, sabahın erken saatlerinde câmiye gitti. Târif edilen bu zâtı, Allahü teâlâyı zikreder buldu. Yanına varıp selâm verdi. Selim Hân daha bir şey sormadan; “Ey muzaffer Sultan! İnşâallahü teâlâ, cenâb-ı Hak Mısır’ın fethini sana müyesser edecektir. Allahü teâlânın bütün sevdikleri seninle berâberdir. Allahü teâlâ muînin, yardımcın olsun. Mısır’ın fethinden sonra İstanbul’a döndüğünde, oradaki Sünbül Sinân'dan gâfil olma sakın!” dedi. Yavuz Sultan Selim Hân, bu müjdeye ziyâdesiyle memnun oldu. Şükür secdesine kapandı.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:48:10
ULTAN MAHMUD�UN VEZİRİ 

Salı, 21 Eylül 2004
 Bir gün Sultan Mahmud, vezirlerinden biriyle tebdili kıyafet yolda giderken, câminin duvarını tâmir eden Şâh Velî ile karşılaştı. O şâhıs, Şâh Velî’ye; “Hoca ikiylen nasılsın?” diye sordu. Şâh Velî de; “Üçlen iyiyim.” karşılığını verdi. O şâhıs; ”Niye er kalkmadın?” diye sorduğunda; “Er kalktım da el aldı.” cevâbını verdi. Yine o zât; “Bir kaz yollasam yolar mısın?” diye sorunca, Şâh Velî; “O işi iyi beceririm.” dedi. Vedâlaşıp ayrıldıktan sonra Sultan Mahmud yanındaki vezirine; “Biz ne konuştuk?” diye sordu. Vezir cevap veremedi. Bunun üzerine Sultan Mahmud;“Sen ki benim yardımcımsın! Bir yaşlının anladığını niçin anlamazsın. Eğer yarına kadar anlamazsan seni vezirlikten azl edeceğim.” dedi. Vezir hemen yaşlı adamı buldu ve; “Siz ne konuştunuz? Ne olur bana söyleyin. Ne isterseniz vereceğim.” dedi. Şâh Velî ondan câminin tâmir edilmesini istedik ten sonra; “O, ikiylen nasılsın, diyerek yâni ayakların tutuyor mu, kendi işini kendin yapabiliyor musun demek istedi. Bense, üçlen iyiyim, diyerek o dediklerini bastonla yapabiliyorum demek istedim. O, niye er kalkmadın, yânî, neden evlenip çocuk sâhibi olmadın, şimdi onlar bu işi sana bırakmazlardı, demek istedi. Bense, er kalktım da, el aldı, diyerek evlenip çocuklarımın kız olduklarını, evlenip gittiklerini bildirdim.” dedi. Yardımcı hemen; “Ya o, bir kaz yollasam yolar mısın, diyerek ne demek istedi. Şâh Velî; “Bana acıdı ve bana yardım etmek istedi. Bu iş için de seni gönderdi.” dedi. Vezir bunları öğrendikten sonra câmiyi tâmir ettirdi.
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:48:31
SULTAN MAHMUD�U KURTARAN ZAT

Çarşamba, 22 Eylül 2004
Bir gün Sultan İkinci Murâd Hân, Edirne'de abdest tâzelemek üzere çıktığı zaman ayağı kayıp düştü. O sırada nûr yüzlü bir kimse peydâ oldu. Sultânı elinden tutup, o tehlikeli hâlden kurtardı ve âniden kayboldu. Sonra Pâdişâh, kendini tehlikeden kurtaran o zâtla görüşmek istedi. Edirne'nin bütün sâlih kimselerini huzûruna dâvet etti. Ancak, dâvet ettiği kimseler arasında aradığı zât yoktu. Nihâyet bütün Edirne halkını bir yere toplatıp, birer birer gözden geçirdikten sonra, aralarında, elinden tutup kurtaran Şücâeddîn Karamânî'yi buldu. Ona hürmet edip, iltifât ve ihsânlarda bulundu. Debbaglar Mahallesinde ona bir mescid ve bir dergâh yaptırdı. Talebelerine Murâdiye evkâfından maaş bağlatıp, ihsânlarda bulundu. 
Başlık: Ynt: Tarihten sayfalar.. (Vehbi Tülek'ten)
Gönderen: Mercey - Eylül 23 2008, 13:49:08
YEDİĞİN, GİYDİĞİN HARAM OLUNCA      

Perşembe, 23 Eylül 2004
Bir gün Yahyâ Efendi hazretleri Sahn-ı semân Medresesine gitmek için yola çıkmıştı. Yolda atının yularını bir papaz tuttu ve; “Ey âlim zât! Ey Yahyâ Efendi! Size bir suâlim var. Bu müşkül işi bana îzâh edin. Soracağım şeyin cevâbı acabâ dîninizde var mıdır? Her sene yeni defter tutulmayıp, gidiyor. Ölen kalan kim bilinmeden ölmüş bir gayr-i müslimden devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl iştir. Bu şekilde hareket dîninizde var mıdır?” dedi. Yahyâ Efendi bunları duyunca; “Hayır. Dînimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan haraç alınmaz. Sonra çok fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok yaşlı olanlardan da haraç alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultânımız ona muhtaç değildir.” dedi. O zaman papaz; “Efendi şunu iyi bil ki, bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip, her yıl alırlar. Bunu ben size soruyorum. İslâm dîni bunun alınmasını istiyor mu? Ne olur bunu Sultan Süleymân Hana arzedin, haber verin, sorun?” dedi. Bunları işiten Yahyâ Efendi celâllendi ve din gayreti ile medreseye vardı. Ders yapma dan önce hemen kalem kâğıt istedi ve Sultan Süleymân Hana hitâben; “Ey cihân sultanı Süleymân Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün ölen kişilere kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir ilzâm ediyor, susturuyor, çâresiz bırakıyor.” diye yazdı. Sonra da sevdiği birine bu mektu bu verip Sultana gönderdi. Mektup, Kânûnî’nin eline ulaştığında, Kânûnî ona nazar edip okudu. Rengi değişip, kalbini bir üzüntü kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahyâ Efendiye göndere rek geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına binip Yahyâ Efendinin dergâhına vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve; “Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel haslet sâhibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyân edip açıklayınız? Biz de işin hakîkatını bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmeyledim?” diye sordu. O zaman Yahyâ Efendi hazretleri ona; “Pâdişâhım! Bu ne iştir. Defterleri her sene niçin yenilemezsiniz? Ölmüş olan gayr-i müslimlerden memurlarınız haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal sana hiç helal olur mu? Bu senden beklenmez. Yediğin, giydiğin haram olunca, elbetteki saltanat da sana haram olmuş demektir.” dedi. Hayretler içinde kalan Kânûnî; “Hâlimi Allahü teâlâ biliyor ki, bu söyledikleriniz den zerrece haberim yoktur.” dedi. Yahyâ Efendi de; “O halde bu gaflet nedir? Yarın Allahü teâlânın huzûrunda buna vereceğin cevap ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kâfir hakkı, kul hakkı olur. Ergeç Allahü teâlânın huzûruna çıkacaksın. Yakanı kâfirin eline vereceksin. Netîcede korkarım Cehennem ateşine atılırsın. Cihân pâdişâhı nın kâfirle birlikte gelmesi lâyık mıdır? Bu mudur din gayreti, bu mudur îmân gayreti? Kullara zarar verene, inletip ağlatana Allahü teâlânın rızâsı yoktur. Sana yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna Resûlullah efendimiz hiç rızâ gösterir mi? Yaptığın işler yanlıştır. Niçin adâletle işlerini görmez sin? Dîninin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki, ey cihân pâdişâhı! Şöhret zînetinin hepsi burada bu dünyâda kalır. Bu apaçık bir iştir. Eğer adâletle bir iş yapt