Alternatifim Cafe

Müzik => Klasik Müzik => Yabancı Sanatçılar -Gruplar => Konuyu başlatan: Diyez - Haziran 17 2008, 16:07:51

Başlık: Giacomo Puccini
Gönderen: Diyez - Haziran 17 2008, 16:07:51
Giacomo Antonio Domenico Michele Secondo Maria Puccini ya da kısaca Puccini olarak tanınan İtalyan besteci, 22 Aralık 1858'de İtalya'nın Toscana bölgesinde Lucca şehrinde doğmuştur. 19. yüzyılın sonu ve 20.yüzyılın başındaki en büyük besteciler arasında yeralmaktadır. Puccini, 29 Kasım 1924'de Belçika'nın Brüksel şehrinde hayata gözlerini yummuştur.

Hayatı ve eserleri  [edit]Giacomo, 22 Aralık 1858'de yedi çocuklu bir ailenin ilk erkek evlatı olarak Lucca'da dünyaya gelmiştir. Babasını beş yaşındayken kaybetmiş ve eğitim için dayısı Fortunato Magi'nin yanına gönderilmiştir. Fortunato onu hem yetenekli hem de disiplinsiz bir öğrenci olarak görmüştür. Müzik geçmişi olan bir aileye mensup olması, Giacomo'nun da ataları gibi müzik eğitimi almasının başlıca nedenidir.

Giacomo müzik eğitimi sayesinde önce kilisede org çalmaya başlamıştır. Operaya olan ilgisi, konservatuvar hocası Angeloni'nin teşviğiyle, Verdi'nin Aida operasının Pisa şehrinde 1876'daki bir gösteriminde başlar. 1880'den 1883'e kadar Milan konservatuvarında eğitim görür, Amilcare Ponchielli ve Antonio Bazzini'nin öğrencileri arasında yeralır.

1882'de, Sonzogno müzikevinin açtığı tek perdelik opera lirik yarışmasına katılır. Le Villi isimli bu ilk opera yarışmayı kazanamasa da, Ponchielli et Fontana'nın yardımıyla Verme tiyatrosunda 1884'de sahnelenir. Bu sayede yayıncı Ricordi'nin dikkatini çeken Puccini'ye ikinci bir opera siparişi gelir: Edgar. Bu dönemde, Puccini Elvira ile tanışır ve evlenirler. Bu evlilikten Tonio isimli oğlu dünyaya gelir.

Üçüncü operası, Manon Lescaut, Puccini'ye sadece büyük başarı getirmekle kalmaz, ayrıca lirik yazarı Luigi Illica et Giuseppe Giacosa ile üç yeni opera ile devam edecek bir işbirliğinin başlangıcını oluşturur. Bu operaların ilki, Henri Murger'in bir parçası üzerine yazılan, romantik operaların en iyileri arasında gösterilen La Bohème'dir. Bu serinin ikinci operası olan Tosca, Puccini'nin natüralizme ilk adımıdır. David Belasco'nun bir eseri üzerine yazılan serinin üçüncü operası Madame Butterfly, ilk gösterimlerde ilgi görmese de, daha sonraki dönemlerde büyük başarılar kazanmıştır.

Besteci, 1903'de bir araba kazasında yaralanmış ve topal kalmıştır. Bunun sonucunda çalışmaları da yavaşlamıştır. 1906'da güftecisi Giacosa ölür. 1909'da karısının ithamları sonucunda, Puccini ile ilişkisi olduğu iddia edilen hizmetçisi intihar eder.

1918'de Il Trittico'yu, üç ayrı operayı parisli Grand Guignol stiliyle birleştirerek yaratır: dehşet bölümü Il Tabarro, duygusal bir trajedi Suor Angelica ve komedi bölümü Gianni Schicchi. Gianni Schicchi takdir görürken, Il Tabarro sınıflandırmaya alınmaz.

Puccini 1924'de Brüksel'de, gırtlak kanserinin yolaçtığı krizler sonucunda hayata gözlerini yumar. Son operası Turandot hala tamamlanmamıştır. Franco Alfano son iki sahneyi tamamlamış olsa da, bu eser yıllar içinde farklı finallerle sahnede yeralmıştır.

(http://www.partecipiamo.it/musica/immagini/puccini.jpg)
Başlık: Ynt: Giacomo Puccini
Gönderen: Diyez - Şubat 06 2009, 17:22:01
Melodilere ve Duygulara Hükmeden Besteci

Kimse ne olduğunu anlayamamıştı ve bir anlam da
veremiyordu. Yakın arkadaşı Ricordi hemen yanına gitti
“Ne oldu, sorun nedir?” diye besteciye sordu. Ama o yanıt verecek
durumda değildi; sürekli ağlıyordu. Neden sonra ağlaması
biraz yavaşladı. Eşi “Ne oldu Tanrı aşkına?” diye sordu.
Antonio içini çekerek yanıtladı: “Mimi öldü! Mimi öldü!”


Ünlü besteci Antonio, Massacciuccoli Gölü kıyısındaki villasının terasında, insanın içini ısıtan İtalyan güneşi altında uykunun tatlı kollarının bedenini sardığını duyumsayarak otururken, Milano’da geçirdiği günleri anımsadı. Müzik, sanat ve aşk kenti Milano... Avrupa’nın hatta dünyanın her köşesinden, güzel sanatların her dalında şansını denemek için gelmiş yetenekli gençlerle dolu Milano... Ünlü olmak için, başarı meleklerinin sihirli değneklerini omuzlarına dokundurmasını bekleyenlerin toplandığı büyülü kent Milano...

O da Milano’ya ünlü bir opera bestecisi  olmak için gelmişti. Ama bunun için de çok iyi bir eğitim alması gerektiğinin bilincindeydi. Önce öğrenmek, bilgilenmek, sonra da kulaklarında çınlayan o   güzel melodileri en etkileyici biçimde notalara dökerek ölümsüzleştirmek...

Milano’da öğrenimi sırasında, kentin en sefil mahallelerinde kalmıştı. Bir evin tavanarasında küçücük bir odada oturuyordu. Parası çok kısıtlıydı. En lüks yemeği fasulye çorbasıydı. Sanatçı çevresinden çok dost edinmişti; hepsi de parasal sıkıntı içindelerdi. Soğuk kış gecelerinde ısınabilmek için odadaki tek sandalyeyi kırarak sobada yaktıkları günü anımsadı. Bir keresinde de, kırılacak ahşap bir eşya kalmadığı için şair arkadaşının şiirlerini yazdığı defteri yakmışlardı sobada. İki arkadaşı da, kötü beslenme ya da soğuk algınlığı nedeniyle hastalanmış ve parasızlık nedeniyle tedavi olamayıp yaşamlarını yitirmişlerdi.

 

Bu zor günleri yaşarken, ilk fırsatta bu kentte tanıdığı yoksul ve zor koşullarda yaşayan ama sevgi dolu, arkadaş canlısı sanatçıların yaşamını anlatan bir opera bestelemeyi aklına koymuştu. Onların çektikleri acıları, uğradıkları felaketleri müzikal bir biçimde anlatacaktı. Bu, Milano’nun, Milano’lu sanatçıların şarkısı olacaktı.

O günleri anımsayınca gözleri doldu. Uzun süredir imgelediği bu operayı besteleme çalışmalarına başlayabilirdi. Önce söz yazarlarıyla toplantılar yapıldı. Henry Murger’in romanı da sanki Antonio’nun düşüncelerini kaleme alınmış biçimiydi. Birlikte yapıtın librettosunu (sözlerini) tamamlayınca, zihninde uçuşan melodileri kağıda dökmeye başladı.

Yazmaya başlayınca çevresinden hiç etkilenmiyordu. Yalnızmış ya da kalabalık içindeymiş hiç fark etmiyordu. O akşam da yine kendini çalışmaya vermiş, sanki dış dünyaya kapılarını kapatmıştı. Eve gelen konukların bir bölümü iskambil oynuyor, bir bölümü sohbet ediyor, Antonio da piyanosunun başında harıl harıl çalışıyordu. Bir ara iki elinin parmaklarını hızla ve rastgele birkaç kez tuşlara vurdu. Çıkan korkunç gürültü tüm konukların irkilmesine neden olmuştu. Ne olduğunu anlamak için dönüp Antonio’ya baktılar. Ünlü besteci hüngür hüngür ağlıyordu.

Kimse ne olduğunu anlayamamıştı ve bir anlam da veremiyordu. Yakın arkadaşı Ricordi hemen yanına gitti “Ne oldu, sorun nedir?” diye besteciye sordu. Ama o yanıt verecek durumda değildi; sürekli ağlıyordu. Neden sonra ağlaması biraz yavaşladı. Eşi “Ne oldu Tanrı aşkına?” diye sordu. Antonio içini çekerek yanıtladı:

“Mimi öldü! Mimi öldü!”

Konuklar ve eşi daha da şaşırmışlardı: “Mimi de kim?” Besteci derin bir soluk aldıktan sonra soruyu yanıtladı: “Mimi, gerçek aşkın ne olduğunu bilen, aşkı uğruna ölümü bile göze alan bir ölümsüzdür. Şimdi size, biraz önce tamamladığım onun ölüm sahnesini çalacağım.”

Antonio’nun parmakları piyanonun tuşları üzerinde dolaşıp birbirinden güzel ezgiler saçarken, dostları da kendilerinden geçmiş biçimde dinliyorlardı. Parça bittiğinde konuklardan biri “Gerçekten de yapıtın Mimi’yi ölümsüzler arasına katacak. Ama sen de yapıtlarınla ölümsüzler arasında yerini alacaksın” dedi. Alçakgönüllü besteci konuğunu “Dilerim öyle olur” diye yanıtladı. Bir başka konuk da şöyle seslendi besteciye:

“Peki bu operanın adı ne olacak?”

 “Madam Butterfly” operasının 17 Şubat 1904’de La Scala’daki ilk

temsili fiyasko oldu. Eleştirmenler operayı hiç beğenmediler ve yapıt ikinci oyununu oynayamadan programdan çıkarıldı. Alınan

bu karar Puccini’yi çok üzdü. “Milano’daki bu yamyamlar

hiçbir şey anlamıyor! Beni linç ettiler!” diye haykırıyordu.

 “Madam Butterfly”ın “Baba”sı

Giacomo Puccini

 “Operanın adı ‘La Boheme’ olacak” diye yanıtladı Puccini...

Tüm müzikseverlerin kısaca Puccini olarak tanıdığı besteci Giacomo Antonio Domenico Michele Secondo Maria Puccini, 22 Aralık 1858’de İtalya’nın Toscana bölgesinde Lucca kentinde, ailenin altıncı çocuğu olarak doğdu. Ailesi, beş kuşaktan buyana profesyonel olarak müzikle meşguldü; hepsi de Lucca’daki San Martino Katedrali’nde kilise müziği bestelemiş ve org çalmışlardı.

Altı yaşında babasını kaybetti. Giacomo’nun da aile geleneklerini sürdüreceği ve kilisede org çalıp kilise müziği besteleyeceği umuluyordu. Gerçekten de babasının ölümünden sonra kilisede org çalmaya ve koroda şarkı söylemeye başladı. İlk müzik derslerini amcası Fortunato Magi’den aldı. 1876 yılında bir olay, onun yaşamında bir dönüm noktası oldu:

Lucca’dan Pisa’ya 18 kilometrelik yolu, arkadaşıyla birlikte yürüyerek gitti ve Verdi’nin “Aida” operasını izledi. Yapıt, onu o denli etkilemişti ki, orada kararını verdi, opera bestecisi olacaktı. Ama bunu başarabilmek için önce iyi bir eğitimin gerekli hatta zorunlu olduğu bilincindeydi.

Önce Lucca’daki Pacini Müzik Enstitüsü’nde eğitimini tamamladı. 1880 yılında, burs kazanarak Milano konservatuvarına gitti. Her ne kadar konservatuvara giriş için yaş sınırının üzerindeyse de– 22 yaşındaydı– sınavda gösterdiği yüksek başarı nedeniyle kabul edildi. İlk yıl ünlü besteci ve viyolonist Antonio Bazzini ile, ikinci yıl da “La Giaconda” operasının bestecisi Ponchielli ile çalıştı.

Konservatuvar çalışmaları meyvesini vermekte gecikmedi. Okul bitirme ödevi olarak hazırlayıp bestelediği “Capriccio Sinfonico”, öğrenci orkestrası tarafından çalındı ve çok beğenildi. 1883 yılında “Maestro di Musica” (Müzik Ustası) derecesiyle mezun oldu.  Henüz konservatuvar öğrencisiyken, Ponchielli onu opera söz yazarı (librettist) genç Ferdinando Fontana ile tanıştırdı.

 

İkisinin ilk çalışması olan “Le Villi” (Büyücüler) ile 1882 yılında bir yarışmaya katıldılar. Puccini o yarışmada derece alamadı ama Milano’lu, müzik yapıtları basımcısı Giulio Ricordi’nin dikkatini çekti. Ricordi, Milano’daki Teatro del Verme’de 31 Mayıs 1884’de “Le Villi”nin çalınmasını sağladı. Yapıt o denli beğenildi ki, ertesi sezonda Teatro della Scala’da programa alındı.

Ricordi’nin zorlamasıyla Puccini ikinci operası “Edgar”ı besteledi. Yapıt, ilk kez Milano’da La Scala’da 25 Nisan 1889’da sahnelendi ancak beğenilmedi.

Puccini 25 yaşındayken, Lucca’lı zengin bir tüccarın eşi Elvira Gemignani ile tanıştı. İlişkileri kısa sürede aşka dönüştü ve Elvira, kızını da yanına alarak Puccini’nin yanına taşındı. 23 Aralık 1886’da oğulları doğdu. Bir taraftan toplum baskısı, öteki taraftan katolik kilisesinin katı kuralları  nedeniyle sıkıntılı günler geçirdiler. Bu ilişki, 1904 yılında Elvira’nın eşinin ölümünden sonra evlenmeleriyle hukuksal açıdan düzenli duruma geldi.

“Edgar” operasının başarısızlığı Puccini’yi karamsarlığa itti. Çünkü 31 yaşındaydı ve bir kez daha başarısız olursa, kariyerinin biteceğini çok iyi biliyordu. Bunun için işi sıkı tuttu. Öncelikle çok iyi bir konu bulmalıydı. Massenet’nin 1884 yılında ilk kez Paris’te sahnelenen ve sonradan dünya çapında başarı kazanan “Manon” adlı yapıtını kendi tarzında bestelemeyi istedi. Her ne kadar Ricordi ve yakınları karşı çıktılarsa da kararı kesindi. Abbe Prevost’un otobiyografik romanı esas alınarak “Manon Lescaut” operasının beste çalışmalarına başladı.  Ricordi dahil altı librettist konuyu hazırlıyor, kendisi de her aşamada metni denetleyip gerekli düzenlemeleri yapıyordu. Yapıt ilk kez 1 Şubat 1891’de Turin’de sahnelendi ve olağanüstü bir başarı kazandı.

“Manon Lescaut” operasıyla Puccini, dünyaca tanınan bir besteci olmuştu. Yine bu yapıttan kazandığı parayla, Pisa kentine çok yakın bir köy olan Torre del Lago’da, Massacciuccoli Gölü kıyısında bir villa satın aldı. Puccini, buraya avlanmak için ilk kez geldiğinde, yöreye ve göle âşık olmuştu. Sevgilisi, sonradan eşi Elvira ile buraya yerleşti ve yaşamının sonuna dek de buradan ayrılmadı.

 

“Manon Lescaut”yu  “La Boheme” operası izledi (1896). Bu yapıtın hazırlanması ve sahnelenmesinde de çok titiz davranıyordu Puccini. Provalar sırasında yapıtta Rudolfo’yu oynayan tenorla anlaşamamış, çok kötü arya okuyor diye dostlarına yakınmıştı. Puccini’nin beğenmediği tenor, sonradan  yakın dostu olan, dünyaca ünlü Caruso’dan başkası değildi. Yapıt tamamlanınca, genç yetenek Arturo Toscanini’den orkestrayı yönetmesini rica etti. Onun da muhteşem yönetimiyle opera büyük başarı kazandı. Puccini, 1900 yılında Londra’dayken, David Belasco’nun tek perdelik “Madam Butterfly” oyununu izledi ve İngilizce’yi anlamamasına karşın çok etkilendi. Ertesi yıl öykünün İtalyanca çevirisini librettist Giuseppe Giacosa’ya gönderdi. Çalışmalara başlamaya karar verdiler ancak, önce 1901 Mayıs’ında Giacosa’nın sağlık problemleri engel oldu. 25 Şubat 1903’de Puccini bir kaza geçirdi ve 8 ay süreyle tekerlekli sandalyeye tutuklu kaldı. Sonra da bestecinin “şeker hastalığı” sorununun düzene sokulması için bir süre kaybedildi.

“Madam Butterfly” operasının 17 Şubat 1904’de La Scala’daki ilk temsili fiyasko oldu. Eleştirmenler operayı hiç beğenmediler ve yapıt ikinci oyununu oynayamadan programdan çıkarıldı. Alınan bu karar Puccini’yi çok üzdü. “Milano’daki bu yamyamlar hiçbir şey anlamıyor! Beni linç ettiler!” diye haykırıyordu. Kızgınlığına karşın hemen yapıtın librettosu ve müziği gözden geçirildi, kimi detaylar çıkarıldı. Yeni biçimi 1904 Mayıs’ında Brescia’da sahnelendi  ve bu kez çok başarılı oldu.

“Madam Butterfly” ile sonraki yapıtı “La Fanciulla del West” (Altın Batı’nın Kızı) arasında altı yıllık bir boşluk vardır. Nedeniyse evde çalışan hizmetçi kızın intiharı sonucu gelişen olaylardır.

 

“Altın Batı’nın Kızı”, 1910 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde New York’ta ilk kez sahnelendi ve müthiş başarılı oldu. Bunu 1917 sonbaharında Monte Carlo’da sahnelenen “La Rondine” izledi. Sonra “Il Tabarro”, “Sour Angelica”, “Gianni Schicci” ve “Il Trittico” geldi. Tüm yapıtları da, mesleğinin zirvesinde olan Puccini için başarılı oldu.

“Il Trittico”dan sonra iki yıl, kendisine hoş gelen güzel bir konu bulamadı Puccini. Bir öğle yemeğinde meslekten arkadaşlarıyla konuşurken ortaya “Turandot” konusu atıldı. Kısa bir çalışmadan sonra Puccini bunu bestelemeye karar verdi. 1 Ocak 1921’de birinci perde ile ilgili çalışmalara başladı. 1923 yılı sonlarında ikinci perdeyi tamamlamaya çalışırken, boğazında duyumsadığı ağrı ve sürekli öksü rük, çalışmalarını olumsuz biçimde etkiliyordu. Buna karşın ikinci perdeyi de 1924 Şubat’ında tamamladı. Sonraki aylarda çalışmalarını hızlandıran besteci, üçünü perdede Liu’nun ölümü sahnesine dek geldi. Ağrılar çok artınca bir doktora başvurma gereği duydu. Tetkikler sonucu  8 Ekim 1924’de konulan tanı, gırtlak kanseriydi. 4 Kasım’da ameliyat olmak üzere Brüksel’e gitti. Ameliyat tarihi olan 24 Kasım’a dek de “Turandot” operasını bitirmek için var gücüyle çalıştı. 24 Kasım’da ameliyat oldu. Beş gün sonra, geçirdiği bir kalp krizi,  66 yıllık müzik dolu yaşamını noktaladı.

Öldüğünde, Turandot’un son perdesi ile ilgili birçok taslak bırakmıştı. Dostları, operanın bitirilmesini istiyordu. Orkestra şefi Toscanini, yapıtı Ricardo Zandonai’nin bitirmesini istedi ama oğlu bunu kabul etmedi. Çünkü ona göre Zandonai çok ünlü biriydi. Sonunda Franco Alfano’nun bitirmesi kararlaştırıldı. Altı aylık bir çalışmayla yapıt tamamlandı.

Tarih, 25 Nisan 1926, yer Milano La Scala Operası.. “Turandot” operasının ilk temsili…

Orkestrayı yine Arturo Toscanini yönetiyor. Birinci ve ikinci perdeler başarıyla tamamlandıktan sonra, üçüncü perdede Liu’nun ölümünden sonra perde yavaş yavaş inerken Toscanini elindeki batonu nota sehpasının üzerine bıraktı, seyirciye döndü ve “Opera burada biter çünkü şu anda Maestro öldü” dedi. Yapıt, ertesi günkü temsilde Alfano’nun tamamladığı biçimde oynandı.