Gönderen Konu: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.  (Okunma sayısı 11231 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #25 : Eylül 20 2008, 18:09:00 »
Dalkılıç (Serdengeçti)

Osmanlı Devleti'nde muhasara edilen kaleye girmek veya düşman ordusu içine dalmak için fedaî yazılan asker.

Bunlara serdengeçti de denirdi. Bunlar toplu halde düşman ordusunun sağ, sol veya arkasından hücum ederlerdi. Ölümü hiç düşünmeyen bu yiğitlerin hücumları, pek dehşetli olur ve ekseriya daldıkları ordunun moralini bozar, içlerine korku salarlardı. Napolyon, birkaç yüz dalkılıç meydana çıktığında bunların önünde durmanın güç, mağlup olmamanın ise imkânsız olduğunu beyan eder.

Kuşatması uzayan kalelere, serdengeçtiler, gece merdiven kurarak yalın kılıç içeri girerler. Bütün kale efradına karşı gözlerini kırpmadan kılıç sallarlardı. Bunlar için şehitlik, adeta mukadderdi. Az da olsa sağ kalanlar olurdu. Bunlar gerek kumandanları, gerekse arkadaşları tarafından çok iltifat görürlerdi. Din ve devlet için başlarını vermekten çekinmeyen bu yiğitlerin sağ kalanlarına mükâfatlar verilir, serdengeçti ağası tabiriyle hürmet gösterilirdi.

Yeniçerilerin bozulmasıyla serdengeçtiler de eski ehemmiyetini kaybettiler, ocak kaldırılınca, dalkılıç serdengeçti de kendiliğinden kalkmış oldu.

Özlüyorum Malazgirt, Niğbolu ve Kosovayı
Şimşek nallı rüzgâr atlar üstünde,
Dalkılıçlar biçerken ovayı ...
Yaşasaydım aaah öyle bir günde
''Cehennem, başkalarıdır. ''

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #26 : Eylül 20 2008, 18:09:53 »
Devşirme

Saray hizmetleriyle, Bostancı Ocağı ve Yeniçeri Ocağında istihdam edilmek üzere Osmanlı Devleti'nin Hıristiyan halkından topladığı çocuklara verilen isim.

Orhan Gâzi devrinde, yalnız Türklerden teşkil edilen Osmanlı ordusunun kâfi gelmemesiyle, harpte ele geçirilen güçlü ve kuvvetli esirlerden faydalanma yoluna gidilmiştir. Böylelikle Pençik Oğlanı denilen ve her beş esirden birinin alınması yoluyla bir ordu teşkil edilmiştir. Sultan Birinci Murad zamanında, Pençik Oğlanı teşkilâtı bir kanuna bağlanarak, Gelibolu Acemi Ocağı kuruldu. Böylece, Kapıkulu Ocağının temelleri atılmış oldu.

Acemi Ocağı teşkilâtı daha sonraları ihtiyaç nispetinde genişletildi ve yeni kanunlarla, daha mükemmel bir hâle kondu. Fütuhâtın ilerlemesi üzerine, bir taraftan askere olan ihtiyaç, diğer taraftan siyasî hadiseler neticesinde ordu mevcudunun azalması, Pençik Oğlanından başka Devşirme ismiyle Osmanlıların Rumeli�deki topraklarında bulunan Hıristiyan tebaadan ocağa yeniçeri namzedi olarak efrad alınmasını gerektirdi. Bu suretle, Hıristiyan tebaa evlâdından asker devşirmek için, bir Devşirme Kanunu yapıldı. Bu yeni kanunla, baştan başa gayrimüslim olan Rumeli halkı yavaş yavaş Müslümanlaştırılacak, böylece Müslüman olmuş askerle Türk ordusu kuvvetlenecekti. İki yönlü faydası olan Devşirme Kanunu, artık eski ehemmiyetini kaybeden Pençik Kanunuyla asker alınmasının yerine geçmiş, kuvvetli ve sürekli olarak iki buçuk asır devam etmiştir.

Devşirme işiyle birinci derecede Yeniçeri Ağası alâkadardı. Ağa, gerek Acemi Ocağı ve gerek diğer hizmetlerdeki acemilerle, Türk çiftçilerinin hizmetlerinde bulunan acemileri göz önünde bulundururdu. Yeniçeri Ocağına Acemi Oğlanı verilmesi ve Acemi Ocağına oğlan alınması, hep onun tezkiresiyle olurdu. Bunun için devşirmeye lüzum hâsıl olunca, Yeniçeri Ağası bir arîza ile dîvâna müracaat ederek ihtiyaç miktarını gösterirdi. Bunun üzerine, kanun gereği Osmanlı ülkesindeki muhtelif mıntıkalara memurlar sevk olunarak sancakbeyleri, kadılar, topraklı süvari ve zeamet sahiplerinin de yardımlarıyla acemi efrat devşirilirdi. Devşirme için, ocak tarafından bir emin ile bir memur tayin olunması kanundu. Başka yerden olamazdı.

Devşirme memuru, vazifesinde tamamen serbestti. O tayin olunduğu mıntıkada her bir kadılığı, yani kazaları gezip görerek, kanunî vasıfları haiz olmak şartıyla, sekiz-on ve on dört yaş arasında kırk hanede bir oğlan hesabı üzere çocuk devşirirdi. Devşirme memuru, bu çocukları alırken kadılar, sipahiler veya vekilleri ve köy kethüdaları da hazır bulunurlar ve bir suiistimal olmamasına dikkat ederlerdi. Devşirilen çocuğun köyü, kazası, sancağı, baba ve anasının ve sipahisinin isimleri, doğum tarihi ve bütün özellikleri bir deftere yazılır ve bu defter iki nüsha olarak biri devşirme memurunda bulunur, diğeri de çocukları sevk eden sürücüye verilirdi.

Kanun üzere, Hıristiyan çocukların en asil olanları seçilirdi. İki çocuğu olanın biri ve birkaç çocuğu olanın müsait olan en sıhhatlisi ve yakışıklısı seçilirdi. Bir oğlu olanın çocuğu alınmaz, babasının hizmetine bırakılırdı. Alınacak çocukların orta boylu olmasına dikkat edilirdi. Anası ve babası ölmüş çocuklar, terbiyesi noksan ve aç gözlü olacağı düşüncesiyle, devşirmeye müsaade edilmezdi. Sığırtmaç ve çoban oğullarıyla genç sığırtmaç ve çobanlar, kel ve köse olanların da alınmamaları kanundu.

Devşirilen çocuklar, yüzer, yüz ellişer, iki yüz veya daha fazla gruplar hâlinde, muhafızların nezaretleri altında hükümet merkezine sevk edilirlerdi. Bunların, yollarda kaçmamaları ve değiştirilmemeleri için, sıkı tedbirler alınırdı. Devşirmeler, devlet merkezine gelince iki, üç gün istirahat ettirilir, daha sonra yeniçeri ağası tarafından, sarayda görev yapacaklarla kapıkulu ve bostancı ocağına gidecekler seçilir ve padişaha arz edilirdi.

Devşirme Kanunu, bilhassa 17. yüzyılın başından itibaren, Hıristiyan çocuklarının gerekli tetkik ve muayeneler yapılmadan alınmaları, tutulması gerekli olan eşkâl defterine pek ehemmiyet verilmemesi üzerine bozulmaya başlamıştır. Bu durum, Yeniçeri Ocağına, devşirme efradının alınmasından vazgeçilmesine yol açmıştır. On sekizinci yüzyıl başlarında, yalnız Bostancı Ocağı için 1000 devşirme toplanmışken, aynı yüzyılın ortalarında, devşirme usulü kesin olarak bırakılmıştır. (Bkz. Devşirme Usûlü nereden ve neden çıkmıştır?)


Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #27 : Eylül 20 2008, 18:10:55 »
Donanma (Eğlence, Şenlik)

Osmanlı Devleti'nde mübarek günlerde, bayramlarda, Osmanlı ordularının zafer dönüşlerinde, padişahların çocuklarının doğumlarında ve düğünlerde yapılan şenlik ve gösterilere verilen isim.

Düğün ve sünnet düğünleri dolayısıyla yapılan şenlik ve gösterilere Sûr-i Hümâyûn adı veriliyordu. Bu şenlikler ve gösteriler, üç gün üç geceden az, kırk gün kırk geceden de çok olmazdı. Fakat istisna teşkil edip, kırk gün kırk geceden daha fazla süren donanmalar da olmuştur. Bu donanmalar esnasında, denizde ve karada fener alayları, ışıklandırmalar tertip edilir, top, tüfek ve fişek atışları yapılır, çeşitli oyun ve yarışlar düzenlenirdi. Bu millî ve köklü Osmanlı geleneği, devrin tarihçileri tarafından kaydedilmiştir. Ayrıca bu devrin ünlü şair ve edebiyatçıları, manzum ve mensur olarak bu şenlikleri, eserleriyle dile getirmişlerdir. Böylece edebiyatımızın parlak sayfalarına yenileri eklenmiş oldu. Meselâ, düğün şenlikleri adına �Sûrnâme�ler, büyük zaferler adına �Zafernâme�ler, bayramlar için �Iydiyye�ler, Ramazân-ı şerîflerdeki şenlikler ve donanmalar için �Ramazânnâme�ler, Miraç geceleri için �Mi�râciyye�ler, Mevlid geceleri için �Mevlid� kasîdeleri yazıldı. Bu millî kültür mahsulleri, asırlarca zevk, lezzet ve ruhaniyetleriyle gönüllerden gönüllere akarak devam edegeldi. Bu donanma ve şenlikler, İslâm dininin çizdiği meşru sınırları taşmazdı. Donanmaları, başta padişahlar olmak üzere, sadrazamlar, vezirler ve diğer devlet erkânı da teşrif ederek neşe, sevinç ve saadeti halkla paylaşırlardı.

Bu şenliklere, yabancı devlet adamları, büyükelçiler de davet edilirlerdi. Donanmalar, hem karada hem de denizde tertip edilirdi. Şehzadelerin, özellikle de ilk şehzadelerin doğumları münasebetiyle yapılan donanmalar, diğerlerinden daha uzun süre yapılırdı. Meselâ, Sultan Üçüncü Ahmed Han, ilk oğlu Şehzade Mehmed Efendinin doğumunda, beş gün beş gece donanma yapılmasını ferman eylemişti. İkinci oğlu Şehzade Selim Efendi için de, üç gün üç gece donanma şenlikleri yapıldı. Padişah ve devlet erkânından başka, halk da şehzadelerin doğumuna pek sevinir ve ehemmiyet verirdi. Bazı defalar, doğumlarda, donanma şenlikleri yapılmayıp, fukaraya sadaka, tekke ve zâviyelere yardım yapılarak halkın gönlü alınırdı. Bazen de, yangın çıkması endişesiyle, donanmalara izin verilmezdi.

Donanma şenliklerini düzenlemekle görevli memura, �Donanma Muhtesibi� denilirdi. Donanmalar esnasında, İstanbul�un çarşı ve camileri, pazar yerleri, hanlar, hâneler, limandaki gemiler, özellikle saraylar, baştanbaşa çeşitli renkte kıymetli kumaşlarla, bayrak ve flamalarla süslenirdi. Mahyalar ve fener alayları yapılırdı. Gündüzleri, Sultanahmed Meydanında, İbrahim Paşa Sarayında, Bâb-ı Hümâyûnda, Alay Köşkü önünde, Dolmabahçe Sarayında, Vaniköyü�nde ve diğer eğlence ve mesire yerlerinde tertip edilirdi. Geceleri şehir baştanbaşa ışıklarla donatılır, belirli aralıklarla top, tüfek atışları yapılırdı. Fişekler fırlatılırdı.

Donanmalar, padişahların fermanıyla ilan ve tespit edildikten sonra, fermanın sadrazamın otağına gelmesiyle birlikte başlardı. Kalabalık dolayısıyla düzenin bozulmaması için �tulumcu� denen özel görevliler tayin edilirdi. Donanmaların masrafına, başta padişahlar ve diğer devlet erkânı olmak üzere, halk da kendi çapında katılırdı. Fukaraya sadaka, hediye dağıtılır, nefis ziyafetler çekilirdi. Böylece halk mesrur ve mesut edilirdi.

On dokuzuncu asırda (1843) İstanbul�da bulunan tanınmış Fransız edibi Gerard de Nerval, o yılın Ramazanının birinci gününde gördüğü sevinç ve şenlikleri hayranlıkla dile getirmeye çalışmış, İstanbul�un temizlik ve zarafetine, halkının nezaketine, burada tattığı huzur ve saadete hayran kalmıştı. Yazdığı hatıralarda bunları gıptayla dile getirmektedir.

1858 yılında, Sultan Abdülmecid Han, dört şehzadesini birden sünnet ettirmişti. Bu münasebetle, İstanbul�da Sakızağacı�ndan Ihlamur�a kadar arazi seçildi. Bugün buraya Topağacı denilmektedir. Nişantaşı�nın altındadır. Sayısız ve pek süslü çadırlar kuruldu. Rengârenk âvizeler içinde on binlerce mum, geceleri ortalığı adeta gün gibi aydınlatıyordu. Zaten bütün İstanbul donatılmıştı. Dört şehzade ile birlikte, tam 10.000 Müslüman evlâdı da sünnet edildi. Uzak şehirlerden ana babalarıyla gelenler ve bu şenliklere katılanlar da çoktu. Tek kelimeyle, şahane bir şenlikti.

Fransızlar, böyle şenliklere �Fete Imperial� adını verirlerdi. Fakat, onların tasavvur ve hayallerinin ulaşamayacağı hâlisâne merhamet ve şefkatin semeresi olan bu donanma şenlikleri, onların şenliklerine hiç benzemez, sünnet edilecek çocuklar, özellikle fakir ailelerden seçilirdi. Devlet erkânının çocukları da, yine bu düğünler sırasında sünnet edilirdi. Böyle düğünler, devletle tebaanın gönülden kaynaşması ve sevişmesinin, derin bir muhabbet ve şefkatin semeresidir ve Osmanlı toplumunun tam bir huzur cemiyeti olduğunu göstermektedir.

Bu donanmalar sırasında, Osmanlı toplumunun kuruluşları, bütün sanat erbabı, yeni hamleler kaydederlerdi. Devlet ve tebaanın, sanat ve edebiyatın ve tekniğin bütünleştiği böylesine leziz bir kültür geleneğine, hiçbir millet sahip olmamıştır. Batı dünyasında yapılan şenlik ve eğlenceler, iğrenç bir sefahat ve ahlâksızlık ve zulüm örneği olarak, insanlık tarihinin sayfalarını karartmıştır. Bu Osmanlı şenliklerini bizzat müşahede eden yabancı bilgin, tarihçi ve devlet adamları bile hayranlık ve takdirlerini belirtmektedirler.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #28 : Eylül 21 2008, 14:42:34 »
Dönmeler (Dönme, Dönmelik)

On yedinci yüzyıldan itibaren, muhtelif Osmanlı şehirlerinde, bilhassa Selânikte, Müslüman adı ve kıyafeti altında yaşayan Musevî cemaati fertlerine verilen ad.

Çeşitli dinlerden Müslüman olanlara mühtedî denildiği halde, bu tabir bunlar hakkında hiçbir zaman ve hiçbir yerde kullanılmamış, yüksek tabaka tarafından, bir dereceye kadar nezaketen avdetî tabiri kullanılmıştır. Kendilerine; maâmînim (müminler) veya haberim (ortaklar), bir de ba�ale milhamah (mücahitler) isimlerini verirlerdi.

Gizli bir mezhep sayılan dönmelik, aslen İspanyalı olup, İzmir�e yerleşen Mordehay Sevi adlı bir Yahudi'nin oğlu olan Haham Sabatay Sevi tarafından kuruldu. Özel bir eğitim görüp haham olarak yetişen Sabatay Sevi, ilk önce, 1648�de İzmir�de Mesihliğini ve İsrâiloğullarını kurtarmak için Allahü teâlânın göndereceği peygamber veya kurtarıcı olduğunu iddia etti. Musevîler, Mesih�in Filistin�e hükümdar olacağına ve Kudüs�ü merkez yaparak dünyanın dört köşesine dağılan Yahudileri burada toplayacağına inandıkları için, onun etrafında toplandılar. İzmir�deki hahamlar, ona karşı çıkınca, 1650�de İstanbul�a geldi. İstanbul hahambaşısı da Sabatay Sevi�ye karşı çıkınca, kendisine daha uygun bir muhit olan Selânik�e geçti. Selânik�teki hahamlar tarafından sevgi ve saygıyla karşılanan Sabatay Sevi, bazı tepkilerle karşılaşınca Selânik�i de terk ederek, Atina�ya ve tekrar İzmir�e döndü. İzmir�de kaldığı üç yıl içinde, dikkati çekecek bir davranışta bulunmaktan kaçındı. 1663�te Mısır�a giden Sabatay Sevi, kısa bir müddet Kahire�de kaldı. Burada Rafael Josef Çelebi adında zengin bir sarrafla tanıştı. Daha sonra Kudüs�e gitti. Musevîlerin takdirini kazanmak için Kudüs�ün mukaddes yerlerini ve evliya kabirlerini ziyaret etti. Davranış ve çekici konuşmalarıyla Kudüs halkının itibarını kazandı. Josef�ten aldığı paraları bunlara dağıttı.

Nayir adındaki Polonyalı bir hahamın kızı olan Sara ile evlendikten sonra Gazze�ye gitti. Orada Abraham Nathan adlı Yahudi ile tanıştı. Abraham Nathan, kendisinin Mesih�ten önce gelecek olan peygamber olduğunu ve Sabatay�ın da Mesih olduğunu söyledi. Böylece Sabatay Sevi�nin taraftarları çoğaldı. Kudüs�e tekrar döndüğünde, kendisinin Mesih olduğunu gizlemeye gerek duymadı. Kudüs�teki hahamlar karşı çıktılarsa da, Sabatay�ın taraftarları gün geçtikçe arttı. Mısır, İstanbul, İzmir ve Avrupa�nın çeşitli şehirlerine Mesihliğini ilan ve propagandasını yapmaları için sadık adamlarını yolladı. Kudüs�ten Halep�e geçti. 1667�de tekrar İzmir�e döndü. Sabatay Sevi, Musevîlerin dinî âyin ve törenlerinde bazı değişiklikler yaptığı gibi, sinagoglarda okunan duaların çoğunu değiştirdi. Musevîler kendisini bir kral olarak görmeye başladılar.

O ise kendisini kralların kralı olarak görüyordu. Dünyayı, kendi hesabına göre 38 krallığa böldü. Her birine de, kardeşlerini ve sadık adamlarını kral tayin etti. Çeşitli beyannameler yayınlayarak, Osmanlı idaresine karşı harekete geçti. Musevîler, Müslümanlara karşı taşkınlıklarını arttırdılar. Musevîlerin, Müslümanlara karşı yaptığı işler ve Sabatay Sevi�nin durumu üzerine, Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşa, sahte Mesih ile hakkında düzenlenecek evrakın İstanbul�a gönderilmesini emretti. Yakalanan Sabatay Sevi ve adamları, 1668 senesi Ocak ayında İstanbul�a gönderildi.

İstanbul�a getirilen Sabatay Sevi, sorgulamasında, korkusundan yaptıklarını inkâr etti.

Sadaret Kaymakamı Mustafa Paşa, Şeyhülislâm Minkârizâde Yahya Efendi ve Sultan�ın imamı Vânî Mehmed Efendi huzurunda, kendisinin Mesih olmadığını söyledi, yaptıklarını inkâr etti ve Müslüman olduğunu ilan etti. Mehmed Efendi ismini aldı. Böylece, Osmanlı tarihinde dönmeler meselesi başlamış oldu.

Onun Müslüman olmuş görünmesiyle ilgili olarak Vânî Mehmed Efendi; �Bu adamın, Müslümanlığı kalbî hisler ve ihlâsla kabul ettiğine kâni değilim. Fakat dinimiz şüpheyi reddeder ve kişinin imanı üzerine hüküm, ancak cenâb-ı Hakk�ındır. Bu itibarla ihlâsla Müslüman olmasını niyâzdan başka şey yapamam...� demekten kendini alamadı.

Sabatay Sevi�nin Müslüman olmuş görünmesi, Türkiye ve diğer memleketlerdeki Yahudiler arasında şaşkınlığa sebep oldu. Sabatay Sevi, taraftarlarını yatıştırmak için de; �Tanrı beni İsmâilî, yani Müslüman yaptı. Ben kardeşiniz kapıcıbaşı Mehmed�im. O öyle emretti. Ben itaat ettim� dedi. Müslüman olmuş görünmesine rağmen, Mesihlik iddiasından vazgeçmedi, eski faaliyetlerine devam etti.

Bu arada padişaha ve müftüye başvurarak, Yahudileri hidayete davet etmek üzere kendisine izin verilmesini istedi. Sabatay�a, sinagoglarda, isteyenlere Müslümanlığı anlatması için müsaade çıktı. Bundan istifade ederek, taraftarlarını toplamaya çalıştı. Müslümanlar arasına giren Musevîler, kıyafetlerini değiştirip Ahmed, Mehmed, Mehmed Ali, Abdullah, İsmail gibi isimler almaya başladılar. Mehmed ismini aldıktan sonra, Mesihlik iddiasından vazgeçmeyen Sabatay Sevi, Selânik ve İstanbul�dan sonra, sürgüne gönderildiği Bağdat ve Ürgüp�te kaldı. Bu arada Sabatayistlik, yani dönmeliğin esas inanış ve ibadetlerini bir araya toplayan on sekiz emri yayınladı ve kutlayacakları bayram günlerini tespit etti. Dönmelerin uyması gereken 18 maddelik; �On sekiz emir� denilen nizamnâmenin özeti şöyledir: �Allah�ın birliğine ve Sabatay Sevi�nin Mesihliğine inanılacak, yalan yere yemin edilmeyecek, Allah�ın adı anıldığında saygı gösterildiği gibi, Mesih�in zikri geçince de saygı gösterilecek, Mesih�in sırrını anlamak için toplantılar yapılacak. Adam öldürülmeyecek, zina edilmeyecek, Yahudi yılının dokuzuncu ayı olan Kislev�in 16. günü bayram yapılacak. Yalan yere şahitlikte bulunulmayacak, birbirlerine karşı mürüvvetli ve merhametli davranılacak, her gün Mezâmir okumaya gizlice devam edilecek. Müslüman Türklerin âdetlerine, onların gözlerini boyamak maksadıyla riayet edilecek. Ramazan orucunu tatbik için sıkıntı çekilmeyecek, aynı şey Kurban için de yapılacak. Dinî merasimlere zahiren uyulacak, Müslümanlarla evlenmekten kaçınılacak. Kamerî ayların ilk günlerine dikkat ve hürmet gösterilecektir.�

Bu emirleri neşreden Sabatay Sevi�nin yaptığı işler, Sadrazam Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşaya anlatılınca, onu çağırıp sorguya çekti. Sabatay Sevi; �Aman efendimiz! Hakkımda size söylenenlerin hepsi yalan ve iftiradır. Bir takım dost ve akrabalarımı etrafıma topladığım doğrudur. Ama bunun hakikî sebebi, onları da hidayete erdirip Müslüman eylemektir. Eğer bu suç ise türlü cezaya razıyım. Boynum kıldan incedir� dedi. Sadrazamı bu sözlerle kandırdığını zanneden Sabatay Sevi, Kuruçeşme ve Kâğıthane�de taraftarlarıyla gizlice İbranice âyin yapıp dualar okurken yakalandı. Adamlarıyla birlikte Arnavutluk�a sürüldü. Bir müddet orada kalan Sabatay Sevi, 30 Eylül 1675�te Berat kasabasında öldü.

Kadınları sarı mest ve beyaz car giyinen, erkekleri ise, beyaz keçe üzerine yeşil sarık saran, görünüşte Müslüman bilindikleri ve Müslüman adı taşıdıkları halde bayramdan bayrama namaza giden dönmeler, Sabatay Sevi�nin ölümünden sonra, Yâkubîler, Karakaşlar, Kapancılar olarak üçe ayrıldılar. Değişik adlar alan bu grupların nesl-i şerîf denilen en yüksek asil ailelere mensup birer reisi vardı. Bunlar, cemaat ihtiyarlarının reyleriyle seçilirler, ölünceye kadar bu mevkide kalırlardı. Ab-be-din denilen reisler tarafından tayin olunan ruhanî reisler, dinî vazifeleri yerine getirirlerdi. Dönmelerin bu üç zümresi, hariçten veya birbirlerinden kız alıp vermezlerdi. İlk zamanlar Selânik�te yerleşen dönmeler, Balkan Harbi'nden sonra, Selânik�ten tamamen ayrılarak İstanbul�a geldiler. Ekseriyetle Nişantaşı ve Şişli semtlerine yerleştiler. Çocuklarını da Türk okullarına vermemek için, Feyziye Lisesi ve Şişli Terakkî Lisesi adında iki okul açtılar ve bu okullara gönderdiler. Aralarındaki eski katı gruplaşmaları kaldırıp, dayanışmaya yönelerek ticarî hayatta tesirli oldular. Bunun yanında valilik, müsteşarlık ve siyasî olarak da milletvekilliği ve bakanlığa kadar yükselenler ve gazetecilik mesleğinde muvaffak olanları da oldu.


Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #29 : Eylül 21 2008, 14:44:28 »
Duhuliye Resmi

Şehir ve kasabalara ticaret amacıyla getirilen eşyadan alınan vergi.

Batıda bu vergi, komünlerin ortaya çıkışıyla alınmaya başlamıştır. Bir tür mahallî idare olan komünler, malî bakımdan yetersiz olan gelirlerini artırmak için, kraldan yetki almışlardır. Bu yetkiye (oktruvaye) izafeten alınan vergiye oktruva adı verilmiştir.

Osmanlı Devleti'nde, kuruluşla birlikte pazarlara satılmak üzere getirilen mallardan �pazar baçı� alınmaya başlanmıştır. Kanunî'nin Kanunnâmesi�nde; �taşradan gelen metaın resmi� şeklinde adlandırılan duhûliye resmine tâbi mallar sayılmıştır. Bu vergi, 1826 tarihinde şekil değiştirerek, Yeniçeri Ocağı yerine kurulan �Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye� harcamaları karşılığı alınan �ihtisap resmi� hâline gelmiştir. 1854 yılına kadar görev yapan ihtisap nezaretinin başlıca geliri olan ihtisap resmi, nezaretin şehremaneti (belediye) hâline gelmesiyle, bir belediye geliri olarak alınagelmiş ve pazar, kantar, palamar resimleri şeklindeki kalıntıları, daha sonra yürürlükten kaldırılmıştır.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #30 : Eylül 21 2008, 14:45:20 »
Efendi

Okuyup yazması olanlara verilen unvan. Okumuş, molla, hoca, çelebi, seyyid manâlarında da kullanılırdı.

Efendi tabiri, Selçuklular zamanında kullanılmaya başlanmış, daha ziyade Osmanlılar'da 15. yüzyıl ortalarından itibaren tahsil, terbiye görmüş kimselere mahsus bir lakap olarak kullanılmıştır. Zamanla, bu manâda kullanılan çelebi kelimesinin yerini almıştır. Devletin ileri gelen memurlarından bazılarına efendi demek âdet hâline gelmişti. On dokuzuncu yüzyılda bu kelime, daha geniş manâda kullanılmaya başlanmıştır. Bu devirde şehzadelere de efendi denmiştir. Peygamberimiz için de hâlâ günümüzde kullanılmaktadır. Kadınlar da, kocalarına hitap ederken efendi tabiri kullanırlar.

Saraydaki Sultan hanımlara kadın efendi unvanının, kibar muhitlerde hanımefendi, beyefendi, tabirlerinin kullanılmasına, 19. asrın ikinci yarısından sonra rastlanır. Şeyhülislâmlara efendi dendiği gibi, orduda binbaşıya kadar rütbe sahiplerine de, resmen, efendi unvanı verilirdi. Tanzimat'tan sonra efendi unvanı, resmî muamelâtta, yalnız okur yazarlar ve mektep talebeleri için kullanılmıştır. Bugün de halk arasında tahsil terbiye görmüş, terbiyeli kibar manâsında kullanılmak âdet olmuştur.

Efendi, ağa, bey, paşa tabirlerinin resmî unvan olarak, devlet ile fertlerin münasebetine ait işlerde kullanılması 1934�te çıkan kanunla yasak edilmiştir.



Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #31 : Eylül 21 2008, 14:46:54 »
Efendi Kapısı

Yeniçeri kâtibinin dairesine verilen ad.

Yeniçeri kâtibine Yeniçeri Efendisi de denildiği için dairesine Efendi Kapısı ismi verilmiştir.Yeniçeri kâtibi Kütük ve Esâme denilen ana defterini bizzat tutmakla görevliydi. Buna kimse kalem karıştıramazdı. Kalem heyeti, ancak maaş defterinin düzenlenmesinde ve yazılacak işlerde yardım ederdi. Ulûfe defteri, üç ayda bir hazırlanırdı ve işi biten eski evraklar, dış hazinede muhafaza edilirdi.

Bu tabir, azad edilen köle ve cariyelerin eski sahiplerinin evleri için de kullanılırdı. Ayrıca yüksek mevki sahibi kimselerin evlerine de efendi kapısı denilirdi.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #32 : Eylül 21 2008, 14:47:39 »
Elviye-i Selâse (Üç Vilayet)

Kars, Ardahan ve Batum sancaklarına verilen ad.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonunda yapılan Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Kongresi uyarınca, Elviye-i Selâse, savaş tazminatı karşılığı olarak, Çarlık Rusya'sına verildi. Ruslar, Osmanlı Devleti'nden, Türk ordusunun Kafkaslarda yaptığı zarar, savaş masrafları, Rus demiryollarına, ticaret ve ihracatına, Rusya'nın güney kıyılarına yapılan zarar ve Türkiye'deki Çarlık Ruslarının uğradığı ziyana karşılık olmak üzere, 1 410 000 000 Ruble (245 000 000 Osmanlı altını) istediler. Çarlık Rusya'sının, para tazminatının toprak parçasıyla ödenmesi isteğini, Osmanlı Devletinin de olumlu karşılaması sonucunda, Dobruca'da Tulça sancağı, yani Süne, İshakçı, Mecidiye, Maçin, Babadağ, Hırsova, Köstence kazaları, Tuna adaları, Kuzeydoğu Anadolu'da Kars, Ardahan ve Bayazıt, Rusya'ya bırakıldı. Ancak, verilen topraklar, istenen savaş tazminatının hepsini karşılayamadı, Osmanlı Devleti, Rusya'ya 310 milyon Ruble borçlu kaldı. Yine antlaşmaya göre, Rusya'ya verilen topraklardaki halkın, mallarını satma hakkı serbest bırakılmakta, üç yıl içinde göç etmeyenlerin Rus uyruğuna girmiş olacakları belirtilmekteydi.

Berlin Konferansı'nda, İngiltere-Rusya ve İngiltere-Türkiye itilâfnamelerine uygun bir değişiklik yapıldı. Eleşkirt vadisiyle Bayazıt, Osmanlılara geri verildi.

I. Dünya Savaşı'nda Rusya'nın yenilgiyi kabul etmesinden sonra imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması'na göre, Elviye-i Selâse'nin plebisit sonucu Osmanlı Devletine bağlanması hakkı tanındı. Ancak, Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918), Osmanlı Devletinin, bu sancakları altı hafta içinde boşaltması mecburiyetini koyuyordu. Elviye-i Selâse'nin, bu sefer İngilizlerin de desteklediği Gürcüler ile Ermenilere verilmesi öngörüldü. Ancak, yerli halk silahlanarak, Ermeni ve Gürcü kuvvetlerine karşı direnişe geçti. Millî Türk hükümeti, ilk askerî ve siyasî zaferini, Kars, Ardahan sancaklarını, Aras'ın doğusundaki Sürmeli (Iğdır, Kulp, Tuzluca) ve Batum sancağının güney topraklarını (Artvin) işgalden kurtarmak suretiyle sağladı. Batum, Acarlar ülkesi, Çürüksu, bağımsız bir cumhuriyet olan Gürcistan'a bağlandı.

Bu değişiklikler, Kars (1920) ve Moskova (1921) antlaşmalarıyla gerçekleşerek resmiyet kazandı.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #33 : Eylül 21 2008, 14:49:12 »
Ergenekon Destanı

Göktürkler'in türeyişini anlatan destan.

Belli başlı iki kaynağa dayanır. Birinci rivayet; Ebü�l-Gâzi Bahadır Han tarafından yazılan Şecere-i Türkînin rivayeti olup şu şekildedir:

Oğuz Han soyundan olan İlhan, Moğol iline hükümdar oldu. Bu sırada Tatarların başında Sevinç Han vardı. Aralarında savaş çıktı. İlhan daima galip geliyordu. Sevinç Han, Kırgız Hanına birçok adamlar ve hediyeler göndererek onu kendi tarafına çekti. Oralardaki kabilelerin en kalabalığı Moğollar olduğundan, bütün savaşlarda galip geliyorlardı. İdareleri altındaki insanlara kötü davrandıklarından, kabileler tarafından sevilmezler, hep kötülenirlerdi. Bundan dolayı bütün kabileler Moğollardan öç almak üzere anlaştı. Hepsi birleşerek Moğollar üzerine yürüdüler. Moğollar çadır ve sürülerini bir yere toplayıp etrafına hendek kazdılar. Beklemeye başladılar. Sevinç Han geldi ve savaş başladı. On gün savaşıldı. Hepsinde Moğollar kazandı. Bunun üzerine Sevinç Han, bütün beyleri toplayarak gizli bir toplantı yaptı. Ertesi gün tan yeri ağarırken çadırlarını kaldırıp, işe yaramayan mallarını bırakarak çekildiler. Moğollar bunların yenildiklerini ve kaçtıklarını sanarak kovalamaya başladılar. Tatarlar geri dönüp savaşmaya başladılar. Bu sefer Moğollar yenildi. Kaçanları da ordugâha gelinceye kadar kılıçtan geçirdiler. Çocuklarını esir ettiler.

Sevinç Han, Moğolları yendikten sonra ülkesine döndü. İlhan�ın oğulları ve bütün Türkler, bu savaşta ölmüşlerdi. Yalnız en küçüğü olan Kıyan kalmıştı. Kıyan, o yıl evlenmişti. İlhan�ın kardeşinin oğlu Nüküz de o yıl evlenmişti. Bunların ikisi de aynı bölükten iki kişiye esir olmuştu. Savaştan on gün sonra bir gece atlarına binip hanımlarıyla birlikte kaçtılar. Savaştan önce ordu kurdukları yere geldiler. Düşmandan kaçıp gelen deve, at, öküz ve koyunlar orada toplanmıştı. Onları da alarak daha emin bir yer aradılar. Sarp dağları aşarak, geniş ve bolluk bir vadiye varıp yerleştiler. Oraya Ergenekon ismini verdiler. Burada dört yüz sene yaşayıp çoğaldılar. Oraya sığmaz oldular. Toplandılar ve buradan çıkmanın yolunu aradılar. Bir demirci, dağın bir yerinde demir madeni olduğunu ve onu eritirlerse yol bulup çıkacaklarını söyledi. Orayı eriterek, bir deve geçecek kadar yol açıp geçtiler. Bu geçiş esnasında bir bozkurt gelerek kendilerine yol gösterebileceğini söyledi. Kurdun peşinden giderek Ergenekon�dan yol bulup çıktılar.

Ergenekondan çıktıklarında, Türklerin başında Börte Çene bulunuyordu. Börte, bütün boylara elçiler göndererek Ergenekon�dan çıktıklarını bildirdi. Tatarlar bunların üzerine yürüdü ve çok çetin savaş oldu. Tatarları kılıçtan geçirdiler. Mallarını zaptettiler. Küçüklerini esir ettiler ve eski yurtlarına yerleştiler. O boyların en kuvvetlisi oldular. Bu destanı, her ne kadar Moğollar kendilerine mal etmeye çalışırlarsa da, bu Türklerin destanıdır. Câmi�ut-Tevârihi yazdıran Geyan Han, Cengiz�in soyundandır. Şecere-i Türkî�nin yazarı Ebü�l-Gâzi Bahadır Han da Cengiz soyundan bir hükümdardı.

Çin kaynaklarında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Doğru olan, Hunlar'ın bir kolu olan Göktürklere ait bir destan olmasıdır.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #34 : Eylül 21 2008, 14:50:30 »
Ertuğrul Faciası

Japonya ziyareti dönüşü batan Türk gemisindeki 587 kişinin şehid olması.

1887 yılında Japonya İmparatorunun amcası, bir harp gemisiyle İstanbula ziyarete gelmişti. Bu dostluk ziyaretine karşılık vermek, Hind ve Pasifik Okyanuslarında Türk bayrağını dalgalandırmak ve oralardaki Müslüman halkı halifeye bağlamak düşünceleri ile, geziye karar verildi. Sultan Abdülhamid�in emriyle karar verilen bu ziyaret için Ertuğrul Firkateyni görevlendirildi. İstanbul tersanelerinde yapılan bu savaş gemisi, 2344 tonluk olup hem yelken hem de makine ile hareket ediyordu. Esas yelkenli olan bu geminin 600 beygir gücündeki makinesi, yardımcı vazife görüyordu.

15 Temmuz 1889 günü, o yıl Heybeliada daki Bahriye Okulunu bitiren genç teğmenlerin hepsi, gemi komutanı Yarbay Ali Beyin idaresinde, İstanbul�dan hareket ettiler. Kafile başkanı Albay Osman Bey dahil, gemide 1092 kişi bulunuyordu. Gemi, Aden, Cidde ve Bombay�a uğrayarak yoluna devam ediyordu. Uğrak yerlerindeki Müslüman halk, Türk denizcilerine çok yakınlık gösteriyordu. Gemi, Seylan Adası, Singapur, Saygon, Hong-Kong limanlarına uğradıktan sonra, 28 Haziran 1889�da Japonyanın Yokohama limanına ulaştı.

Amiral ve emrindeki heyet, İmparator Meiji tarafından Tokyo�daki sarayında kabul olundu ve kendilerine birer nişan verildi. Ertuğrul personeli, Japonya�da kaldığı üç ay içinde en itibarlı misafirler olarak muamele gördüler. Gittikleri her yerde derin bir ilgi ile karşılandılar.

Normal dönüş zamanında, kafileden 37 kişi koleraya tutulduğundan, Yokohama�da 33 gün karantinada kalındı. 15 Eylül 1889�da Yokohama�dan hareket eden Ertuğrul gemisi, iki gün sonra fırtınaya tutuldu. Fırtına şiddetlenerek tayfun haline geldi. Arka direk kırılınca açılan deliklerden makine dairesine su doldu. Bu durum gemi idaresinin tamamen kaybolmasına sebep oldu. Gemi, Oskima burnundaki kayalıklara doğru sürüklenerek, 18 Eylül 1889 günü battı. Amiral Osman Bey dahil 587 kişi şehid oldu.

Şehitlerin cesetleri ve vücut parçaları, Japon köylülerince ve sağ kurtulan Türk denizcilerince toplanarak, adada bulunan fener yakınındaki hakim bir tepeye gömüldüler.

Sağ olarak kurtulanlar ise, yaralı vaziyette, iki Japon harp gemisi tarafından, birkaç haftada Çanakkale Boğazına kadar getirildi. Bu gemiler, 2 Şubat 1890�da Dolmabahçe önüne ulaştılar. Sultan İkinci Abdülhamid Han da, Japon İmparatorunun, Türk deniz ailesine gösterdiği yakınlık ve sevgiyi, fazlası ile göstererek Türk-Japon sevgi ve işbirliğinin temelini attı.

Japonlar, Kaşımazaki Fenerinin 300 metre güneydoğusundaki bir yere, denizcilerimizin hatırasına hürmeten âbirde diktiler.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #35 : Eylül 21 2008, 14:51:42 »
Eşkinci

Osmanlılarda timarlı sipahilere ve cepheye çağrılan geri hizmet kıtalarına verilen ad.

Osmanlılar'da her timarlı sipahi bir savaş yükümlüsü olduğu için, eşkinci sayılırdı. Eşkincilerin mülk timar sahipleri bizzat sefere katılmazlar, yerlerine cebelü (silahlı asker) gönderirlerdi. Be-nevbet timarı olanlardan ise nöbet sırası gelenler sefere katılırlardı. Osmanlıların timar teşkilâtı içinde, ilk kuruluş devrinde teşkilâtlandırdıkları eşkinciler, devletin bir nevî, sayıları bilinen, hazır kuvveti durumundaydılar.

Yaya, müsellem, kızılca müsellem, yörük ve canbazlardan teşekkül eden eşkinciler, 1590 yılına kadar 20şer, bu seneden sonra 30ar kişilik ocaklara bölünmüşlerdi. Kanuna göre her ocaktan beş eşkinci sefere gitmek zorundaydı. Geri hizmetlerde kalanlara, yamak adı verilirdi. Yamaklar, ocak eşkincilerine, her sefer sırasında ellişer akçe ödemek zorundaydılar. Bu sebeple bunlar elliciler olarak da adlandırılmıştır. Sefere katılan eşkinciler, daha çok köprü, hisar ve yol inşaatıyla uğraşırlardı. Sefere çıkan her eşkinci, mensup olduğu orta büyük bölük sandıklarına, sefer sırasında yiyecek ihtiyaçlarının karşılanması için iki altın verirdi. Herhangi bir sebeple sefere katılamayan eşkinciden de bu para tahsil edilirdi.

Eşkincilerin maaş kâğıtlarına �esâme� adı verilirdi. Eşkincilerin bu esâmelerini başkalarına devretmeleri veya satmaları kesinlikle yasaktı. 1714�te Mora Seferinde Anapoli Kalesinin fethi sırasında gösterdikleri başarı sebebiyle, eşkincilere ulûfeleriyle emekli olma hakkı verildi. Ancak, zamanla kadrolarıyla emekli olan eşkinciler, devleti iki bakımdan zarara sürüklediler. Biri, sefere çıkacak eşkincilere yeni kadro bulma zorluğu; diğeri ise, emekli olan eşkincilerin, esâmelerini askerlikle ilgisi olmayanlara satmaları idi. Bu durum, timar sisteminin önemli ölçüde bozulmasına yol açtı.

Sultan İkinci Mahmud Han, daha da bozulan bu teşkilâtı, 25 Mayıs 1825�te düzenleyerek modern bir eşkinci ocağı kurdu.

Şeyhülislâm Tâhir Efendiden, askerî eğitimin lüzumlu olduğuna dair fetva alınıp, yeniçerilerin �bütün� adı verilen elli bir ortasından şimdilik yüz ellişerden 7650 asker, �eşkinci� adıyla kaydedilip, bir kanunnâme yazıldı.

Eşkinci askerlerinin başına Hacı Sâib Efendi getirilip, eğitiminden de Mısır Cihâdiye Askerî Binbaşılarından Davud Ağa ile eski Nizâm-ı Cedîd Yüzbaşılarından İbrahim Ağa sorumlu idi. Eşkinci yazılanların ayaklarına sıkı potur ile başlarına yeşil renkli Karadeniz kalpağı giydirilip, kundaklı tüfek ile birer kılıç verildi. Dua ve sena ile yeni elbiseleri giydirilip, silahları kuşatılan eşkinciler, 11 Haziran 1826 Pazar günü, At Meydanında eğitime başladı. Ancak, disiplini tamamen kaybolan yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra, eşkinci ocağı da yerini yeni kurulan Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediye adlı orduya bıraktı.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #36 : Eylül 21 2008, 14:52:40 »
Evladı Fatihan (Evlâd-ı Fâtihân)

Rumelinin fethinden sonra, oralarda yerleşmek üzere, Anadolunun Müslüman-Türk halkından, aileleri ile birlikte gidenlere verilen ad.

Osmanlılar'ın Balkan Yarımadası'ndaki fetihleri neticesinde orada yerleşmeleriyle, buradaki yörük cemaati gruplarının sayıları artmış ve çok ehemmiyet kazanmıştı. Rumelinin iskânı ve Türkleştirilip, İslâm dininin yayılması maksadıyla yörük ve Tatar Türklerinin bu bölgeye ilk defa ayak basmaları, Sultan Yıldırım Bayezid zamanında oldu. Önceleri yörüklerin bulundukları kazalar; Manastır, Filorina, Cuma, Tikveş, İştip, Doyran, Yenice, Vadina, Serez, Demirhisar, Drama, Longaza idi.
Fetihlerden sonra Rumelide yerleşen yörük teşkilâtı, zamanla dağılmaya yüz tuttu. Dağınıklık ve disiplinsizlik, İkinci Viyana Kuşatması'nda iyice kendini gösterdi. Böylece halkın daha sıkı bir disiplin altına alınmasının gerekli olduğu ortaya çıktı. 1691 senesinde sultanın hatt-ı hümâyûnu ile yörük Türkleri, Evlâd-ı Fâtihân adı altında ve Rumelinin sağ, sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamanın ihtiyaçlarına göre, teşkilâtın askerî ve iktisadî bünyesi az çok değiştirildi. Kanunnâmede; Yörük taifesi öteden beri Devlet-i Âliyyenin güzîde ve cengâver, itâatli, ferman dinleyen askerlerinden olup, eski seferlerde küffâr ile yapılan harplerde, kendilerinden iyice yararlık ve yüz aklıkları görüldüğünden, bu tâifeye Evlâd-ı Fâtihân adı verilmiştir� denilmektedir. Altı sene sonra nüfus sayımı yapılarak, her altı kişiden birinin seferber asker olması ve bu şekilde her türlü vergiden muaf tutulacakları ve harplere iştirakleri kayda bağlanmıştı. Böylece Yörükler, yerleşik hayata geçmiş olsalar dahi, yeni bir kuruluş hâlinde, yine askerî bir hizmet için teşkilâtlandırılmış oldular. Evlâd-ı Fâtihân, önceleri yörük deyimi ile birlikte kullanılmış ise de, daha sonraları yörük tabirinden vazgeçilmiştir. Evlâd-ı Fâtihânın yerleşmiş bulunduğu bölge, yörük vilayeti adı ile anılmıştır. Bu bölgeye tayin edilen vezir veya beylerbeyi, Yörük Hakimi olarak tanınmışlardı.

1691 senesinden sonra, Evlâd-ı Fâtihânın defterleri tutulmaya başlanmıştır. Evlâd-ı Fâtihân defterlerinde Belgrad Muhafızı olarak geçen Hasan Paşanın, hem Evlâd-ı Fâtihân piyade askerlerinin, hem de vilayet Yörüklerinin defterlerini tanzim ettiği tespit edilmiştir. Daha sonraları Evlâd-ı Fâtihân, bütün eski yörük gruplarının özel ismi hâline geldiğinden, defterlerde �yörük� tabiri kullanılmamıştır. 1697�de yapılan yoklamaya göre, Rumeli�de Evlâd-ı Fâtihân olarak 1116 hane ve 16 582 kişi tespit edilmiştir.

Evlâd-ı Fâtihânı, çeribaşılar (yörük teşkilatında serasker) idare etmekteydi. Kapıcıbaşı rütbesinde bulunan zabitler ise İstanbul�da ikamet ederlerdi. Çeribaşları; kaza müdürü durumunda olup, vazifeli bulundukları yerlerin asayişine bakarlar, sefer anında eşkinci askerler çıkarırlar, harp olmadığı zamanlarda vergileri toplarlardı. Sonraları Osmanlı Devletinin çeşitli yerlerinde vazife alan bu teşkilât, kurulduğu ilk yıllarda sadece Rumeli�deki gazâlara katılmak mecburiyetindeydi.

1826 senesinde Evlâd-ı Fâtihân teşkilatı yeniden düzenlendi ve yirmi dört grupta toplanarak dört tabur hâline getirildi. Çeribaşıların yanına kolağası, mülâzım ve yüzbaşı rütbesinde subaylar verildi. Bir süre sonra bu taburlar alay yapıldı. Rumeli ve Selânik eyaletlerinde oturan Evlâd-ı Fâtihânın diğer halktan farklı bazı imtiyazları vardı. Bunlar, Tanzimat'tan sonra çıkarılan kanunla kaldırıldı ve diğer halk gibi vergi ve askerlik mükellefiyetine tabi tutuldular (1846). Böylece, yaklaşık iki asırdan beri devam eden Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtı, ortadan kaldırılmış oldu.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #37 : Eylül 21 2008, 14:54:25 »
Evrenosoğulları

Osmanlılar'ın Rumeliyi fethi sırasında büyük ün yapmış Evrenos Gâzi'nin kahramanlar yetiştiren âilesi.

Bu sülâle, ismini; Makedonyayı Türklere kazandıran, Rumelide büyük başarılar gösteren Hacı Evrenos Gâzi'den aldı. Evrenos Gâzi'nin yedi oğlu oldu. Bunlardan, Ali Bey ile İsa Bey, içlerinde en çok hizmet eden ve isimlerini duyuranlardır.

Ali Bey, daha babasının sağlığında gösterdiği kahramanlıklarla, kendisini tanıttı. Bundan dolayı Ali Beye Ayyüreklü lakâbı verildi. Bu başarılarından dolayı Yıldırım Bayezid, Ali Beye Engürü sancağını verdi. Yıldırım Bayezidin vefatı ile ortaya çıkan fetret devrinde Mehmed Çelebinin padişah olmasında yardımcı oldu. 1430da Selânikin fethinde büyük kahramanlık gösterdi. 1432 tarihinden itibaren Macaristana yaptığı akında, 70 000 esirle döndü. İstanbulun fethinde ve Fatihin Eflak Seferinde (1462) bulunan Ali Beyin vefat tarihi belli olmayıp, kabri Vardar Yenicesindedir.

Ali Beyin, Evrenos, Şemseddin Ahmed ve Hüseyin isminde üç oğlu olup, Bunlar da meşhur akıncı beylerinden idiler. Ahmed Bey, Fatihin İşkodra Seferine katıldı. Fatih, orduy-ı hümâyûn ile buradan çekilirken, Ahmed Beyi, 40 000 kişilik bir kuvvetle kaleyi abluka altında tutmak üzere İşkodrada bıraktı.

Evrenos Beyin diğer oğlu İsa Bey de akıncı sancak beylerinden olup, Arnavutluk üzerine yaptığı akınlarla Adriyatik Denizi kıyılarına kadar indi. 1443�te Haçlılarla yapılan Morava Muharebesinde büyük yararlıklar gösterdi. 1455�de 40 bin kişilik bir ordu ile İtalya-Arnavutluk ordusunu yok etti. İsa Beyin vefatı, biraderi Ali Beyden sonra olup, Vardar Yenicesindeki türbesine defnolunmuştur. İsa Beyin burada cami ve imaret gibi hayır kurumları vardır.

Evrenosoğullarından Hızır Şah Beyin torunu Yusuf Bey, 1517de Mısır seferine katıldı. Sefer sonunda kurulan Kudüs sancağına ilk sancakbeyi oldu.

Evrenos ailesi, Rumelide Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtının başında olarak 19. yüzyıl ortalarına kadar geldi. On dokuzuncu yüzyıldan sonra siyasî ve idarî görevlerde eski tesirlerini kaybeden Evrenos ailesi mensupları, çeşitli kollar hâlinde zamanımıza kadar devam etmiştir.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #38 : Eylül 21 2008, 14:55:31 »
Fenerliler

Osmanlılarda devlet hizmetlerinde çalışmış, büyük makamlarda bulunmuş Rumlar hakkında kullanılan deyim.

Merkezi Fenerde bulunan Rum Patrikhânesi etrafında toplandıklarından bu ismi almışlardır. Bunlar, çoğunlukla İstanbullu ve Egeliydiler. Fenerliler, Rum patrikliğine bağlı yarı dinî hizmet sahipleriydi. Bunlar arasında lisan bilenler ve siyasî işleri kavrayanlar, Tanzimat dönemine kadar, Osmanlı Devleti'nin Avrupa devletleriyle olan münasebetlerinde görev aldılar. Fenerliler, tercümanlık ve kâtiplik gibi görevlerden başka, Eflak ve Boğdan beyliklerine de tayin edildiler. Bu görevleri Romen tarihi açısından incelendiğinde; bazı sosyal ve iktisadî çalışmaların yanında rüşvet, ahlâkî düşüş, vergilerin artması, arazinin küçülmesi ve Yunan tesirinin artması görülür. Yani Fenerlilerin, Eflak ve Boğdandaki devri, bir inhitat (gerileme) dönemidir.

Fenerin tarihî aileleri olan Fenerliler, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Feneri terk etmeye başladılar. Çok zenginleşen Fenerliler, Boğaziçine yerleştiler. Özellikle Arnavutköy, Kuruçeşme ve Tarabya taraflarında oturmaya başladılar. 1821den sonra, bu ailelerden birçokları İstanbulu terk ederek, Yunanistan ve diğer Avrupa ülkelerine yerleştiler. Bugün Türkiyede, eskiden meşhur olan bu ailelerin soyundan gelen pek az aile kalmıştır.
Bunlardan, Prens unvanını alan beylerin çocuklarına beyzâde, hanımlarına donma, kızlarına domanica adı verilirdi.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #39 : Eylül 21 2008, 14:56:20 »
Ferik

Osmanlı Devleti'nde büyük askerî rütbelerden birinin adı. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Osmanlı ordusunda bir kolorduyu meydana getiren yedi birlikten her biri.

Feriklik, yeniçeri ocağının kaldırılmasından (1826) sonra kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye teşkilâtında müşir ile mirliva rütbesi arasında tespit edilmiştir. O sırada iki feriklik mevcuttu, Hassa ferikliği, Mansûra ferikliği. 1830-1835 yılları arasında ferikliğin teşrifattaki (protokoldeki) yeri hakkında kesin bir bilgi yoktur. 1835te feriklik rütbesi, Anadolu kazaskerliği ve rütbe-i sâniyenin sınıf-ı evvel mümeyyizi ile aynı derecede olduğu kabul edildi. Feriklik, Bâlâ rütbesinin kurulmasından sonra, 1847de teşrifattaki yerini kesin olarak bulmuştu. Böylece feriklik; İstanbul pâyesi, ûlâ evvelliği ve Rumeli beylerbeyliği ile aynı derecede bir rütbe hâline geldi. 1903te müşirlik ile feriklik rütbesi arasında sivilde bâlâ rütbesine eşit olmak üzere birinci feriklik rütbesi kurulmuş ve ilk olarak Tüfekçibaşı Tahir Paşa ile fahrî yaverlerden Salâhaddin, Şakir ve Nâsır paşalara verilmiştir.

Ferikler, paşa unvanını taşırlar ve kendilerine konuşma sırasında, Saâdetlü paşa hazretleri denirdi. Yazılarda ise Saâdetlü efendim hazretleri diye yazılırdı.

Cumhuriyet döneminde, birinci ferikler ile feriklerin sahip oldukları unvanlar kullanılmakla beraber, bunlar bir süre daha paşa unvanını korudular. Nihayet bu unvanlar; efendi, bey vs. unvanları ile birlikte 1934 tarih ve 5290 sayılı kanunla kaldırıldı.

Ferikin bugünkü karşılığı olarak; birinci ferik korgeneral, ikinci ferik ise tümgeneraldir

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #40 : Eylül 21 2008, 14:57:07 »
Ferman

Padişahların herhangi bir iş hakkında tuğra veya nişanını taşıyan yazılı emri. Ferman; Farsça bir kelimedir. Emir, irade ve buyruk demektir.

Ferman kelimesi, İlhanlılar tarafından, İslâmiyet'i kabul etmelerinden sonra kullanılmış, daha sonra da Osmanlılar'a geçerek yerleşmiştir. Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Memlûklar'da ferman yerine tevki kullanıldığı gibi, İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlu ile Akkoyunlu devletleri, Altınordu ve Kırım Hanlıklarında yarlığ kelimesi de kullanılmıştır. Tevki ve yarlığ kelimeleri, padişahın tuğrası bulunan ferman anlamındadır.

Osmanlılarda Ferman, yedi esas üzerine yazılırdı: 1) Ferman kelimesinin anılması, 2) Fermanın yazıldığı kişinin rütbe derecesine göre dua ve övgü yazılması, 3) Fermanın gönderilme sebebi, 4) Ferman gönderilen kişiye, padişah isteğinin emrolunması, 5) Yapılması istenilen işin belirtilmesi, 6) Verilen işin bitirilmesi için istek, 7) Fermanın tarihi ve gönderildiği yerin ismi.

Osmanlılarda iki çeşit fermana rastlanmaktadır. Fermanlardan birisi, doğrudan doğruya dîvândan, mâliyeden yazılıp üzerine hükümdarın tuğrası çekilerek gönderilen emr-i şerîf idi. Diğeri ise tuğralı bir fermanın üzerine ve baş tarafına padişahın kendi el yazısıyla fermanda yazılanı teyid eden iradedir. Hatt-ı Hümâyûnla Muvaşşah, yani padişahın el yazısıyla tezyin edilmiş olan ikinci çeşit ferman, işin ehemmiyetini göstermek, hakkında teveccüh gösterilen zâta, yahut da tehdit edici olarak bir vali veya serasker vesâireye gönderilirdi. Ferman şekil olarak, dîvânî hat denilen girift keşideli yazıyla yazılırdı.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #41 : Eylül 21 2008, 14:59:04 »
Fetret Devri

Yıldırım Bayezidin, Ankara Meydan Savaşı'nda Timur Han'a esir düşmesinden sonra dağılan Osmanlı birliğinin, 1413 yılında, Birinci Mehmed Han tarafından yeniden sağlanıncaya kadar geçen devresi.

Yıldırım Bayezidin ölümünden sonra, geriye altı oğlu kaldı. Bunlar Emir Süleyman ile, İsa, Mehmed, Mustafa, Musa ve Kasım Çelebiler idi. Ankara Savaşı'ndan, yanında büyük kuvvetlerle ayrılan Emir Süleyman, süratle Bursaya geldi ve ailesi ile çocuklarını yanına alarak Gelibolu�ya gitti. Burada İmparator Manuel ile bir antlaşma yaptı. Anadolu sahilindeki bazı adalar ile Silivri, Selânik ve Teselya�yı Bizanslılara terk ediyordu. Bu suretle Rumeli'ye geçen Emir Süleyman, Edirnede hükümdar ilan edildi. Aynı zamanda Venedik ve Cenevizlilerle de ticarî antlaşmalar yaptı.

Timur Han, Emir Süleymana taç ve hilat göndererek, onu kendisine bağlamaya muvaffak oldu. Emir Süleyman, ince ruhlu, ilim ve sanat erbabının hâmisi olan bir zattı. Ancak babasının azim, irade ve enerjisine malik değildi. Bu itibarla devleti bir idare altında toplamak suretiyle Osmanlı birliğini kuramadı.

Ankara Savaşından sonra Balıkesir taraflarında gizlenen İsa Çelebi, Timur Han'ın İzmir�e doğru gittiği sırada, Bursa�ya geldi. Daha sonra Timur Han'ın muvafakatini da alarak, burada bir müddet oturdu. Ancak, Timur Han Semerkand�a dönerken, Yıldırım Bayezid�in tabutunu Musa Çelebi�ye vererek türbesine defnedilmek üzere gönderdi. Böylece büyük bir kuvvetle Bursa�ya gelen Musa Çelebi, İsa�yı kaçırdı ve hükümdarlığını ilan etti. Ancak, kuvvet toplayan İsa Çelebi�nin yeniden gelerek Bursa�ya hakim olmasından sonra, Musa Çelebi, Germiyanoğlu�nun yanına kaçtı.

Ankara Savaşında ihtiyat kumandanı olarak görev yapan Mehmed Çelebi ise, savaşın kaybedileceğini anlayınca, bin kadar askeriyle Amasya�ya doğru çekilmişti. O sırada Amasya�da, Timur Hanın tayin ettiği Kara Devletşah bulunuyordu. Şehre ani bir baskın yapan Mehmed Çelebi, Kara Devletşah�ı öldürttü ve eski sancağına yeniden hakim oldu. Çelebi Mehmed Amasya�da bulunduğu sırada Canik, Tokat, Niksar ve Sivas taraflarına hakim olmaya çalıştı ve buna da muvaffak oldu. Bu havâlideki isyancı beylerden Kubadoğlu, Gözleroğlu, Köpekoğlu ve Mezid Beyi ortadan kaldırdı. Bu arada Mehmed Çelebi, babasını esaretten kurtarmak gayesiyle Kütahya�ya casuslar göndermişti. Timur Hanın esirleri arasında bulunan Firuz Paşa da onlara yardım etmekteydi. Yer altında tünel kazarak Yıldırım Bayezid�in yanına varmak isteyen fedaîler, planlarının görülmesi üzerine yakalandılar ve öldürüldüler. Çelebi Mehmed, bir kez daha aynı gaye ile faaliyete geçti ise de, Timur Hanın güvenlik kuvvetlerini arttırması ve bu arada Firuz Beyi de öldürtmesi ile bir netice alamadı.

Mehmed Çelebi, aynı zamanda Osmanlı birliğini sağlamak yolunda ilk teşebbüslere girişti. İsa Çelebi�ye haber göndererek birleşmelerini istedi. Ancak red cevabı aldı. Bu durum üzerine, iki kardeşin kuvvetleri, Ulubat önlerinde karşılaştı. Sert geçen muharebeden sonra, İsa Beyin kuvvetleri dağıldı. Böylece, Bursa ile İznik�i ele geçiren Mehmed Çelebi, hükümdarlığını ilan etti. Bundan sonra Germiyanoğlu�na haber gönderen Mehmed Çelebi, ondan, Musa Çelebi�yi kendisine göndermesini istedi ve bu isteği derhal yerine getirildi. Bu sırada kardeşi Süleyman�ın yanına kaçan İsa Çelebi, ondan aldığı yardımlarla yeniden Bursa üzerine yürüdü. Bu arada Çelebi Mehmed�le anlaştığını söyleyerek Bursa�ya kolayca girmeyi düşündü ise de, Bursa halkı müdafaa tertibatı aldı. Bu durum üzerine Bursa�yı yakmaya kalkışan İsa Çelebi, Çelebi Mehmed�in gelmesi üzerine, karşısına çıktı. Yine muvaffak olamadı ve İsfendiyar Beyin yanına kaçtı. Daha sonra, Çelebi Mehmed�in elinde bulunan Ankara�yı almak isteyen İsa Çelebi, Gerede Muharebesinde üçüncü defa mağlup oldu ve Kastamonu�ya sığındı. İsa Çelebi, ardı ardına gelen mağlubiyetlere rağmen, taht iddiasından vazgeçmedi. Aydınoğlu Cüneyd Bey'in yanına giderek, böylece bir defa daha şansını denemeğe karar veren İsa Çelebi, Eskişehir�e kadar geldi. Ancak, yapılan muharebeyi kaybederek, savaş meydanında öldürüldü.

Edirne�de bulunan Emir Süleyman, Çelebi Mehmed�in faaliyetlerini yakından takip etmekteydi. İsa Çelebi�nin son hareketinde başarılı olamayarak öldürülmesinden sonra, Çelebi Mehmed�e daha fazla hazırlanmak imkânı vermek istemediğinden, süratle Anadolu�ya geçti ve Bursa�yı rahatlıkla aldı. Çelebi Mehmed ise, Süleyman�a karşı koyamayacağını anlayarak, Amasya�ya çekildi. Daha sonra Ankara�ya gelen Emir Süleyman, burasını da kendisine bağladı ve bütün Osmanlı ülkesine hakim olmuş bir hükümdar gibi davranmaya başladı.

Bu sırada Çelebi Mehmed, diğer Anadolu beylikleri ile ittifak kurma arzusundaydı. Lâkin bu teşebbüsünde tam bir başarıya ulaşamayınca, biraderi Musa Çelebi ile anlaştı ve ona kuvvet vererek Rumeli'ye geçirtti. Böylece Musa Çelebi ile Emir Süleyman�ı karşı karşıya getirmiş oluyordu. Musa Çelebi�nin Rumeli'ye geçmesinden endişelenen Emir Süleyman, süratle Edirne�ye döndü. Mehmed ile Musa Çelebi arasındaki antlaşmaya göre, eğer Musa, mücadeleden galip çıkarsa, Çelebi Mehmed�in hükümdarlığını tanıyacaktı. Mehmed Çelebi ise onu askerî bakımdan destekleyecekti. Bu sırada Anadolu�da serbest kalan Mehmed Bey, rahatlıkla Ankara, Bursa havâlisine, yani Anadolu�da Osmanlıların elinde kalan topraklara sahip oldu.

Karadeniz yoluyla Eflak�a gelen Musa Çelebi, kendisine burada da müttefikler bulmakta gecikmedi. Eflâk Prensi Mirça, Sırp despotunun kardeşi Vuk Brankoiç ve Bulgar Boyarları, kendisine kuvvet verdiler. Buna karşılık Emir Süleyman da Bizans İmparatoru tarafından destek görüyordu. Çatalca yakınlarında yapılan iki kardeşin mücadelesinden galip çıkan Emir Süleyman oldu. Savaş esnasında komutanlarından Vuk�un Emir Süleyman tarafına geçmesi, sonucu büyük ölçüde etkiledi. Bu ihaneti cezasız bırakmayan Musa Çelebi, ilk fırsatta Vuk�u ortadan kaldırdı. Savaştan mağlup çıkan Musa Çelebi, azim ve cesaretini kaybetmeyerek, yeniden güçlü bir birlik kurmaya çalıştı. Bu arada ağabeysinin gafletinden de faydalanarak, kuvvetlerini arttırdı. Musa Çelebi'nin bir daha karşısına çıkamayacağını zanneden Emir Süleyman, büyük bir rahatlık içerisindeydi. Bu vaziyetten en iyi şekilde faydalanmaya bakan Musa Çelebi, Edirne üzerine âni bir baskın yaparak, şehri ele geçirdi. Emir Süleyman, kaçmaya muvaffak oldu ise de, Musa Çelebi�nin peşine taktığı adamlar tarafından yakalanarak öldürüldü (1410). Cesedi Bursa�ya gönderilerek, Çekirge�de büyük babası Murad Hüdâvendigâr�ın yanına gömüldü. Hükümdarlığı sekiz sene yedi ay kadardır. Emir Süleyman, muharebelerde fevkalâde şecaatiyle ve cömertliği, ilim adamlarını himayesiyle meşhur olmuştu. Edirne Sarayı, onun zamanında âlim, şair ve sanatkârlarla dolmuştu. Ahmedî ve Mevlid yazarı Süleyman Çelebi bunlardandır.

Musa Çelebi, Edirne�ye sahip olduktan sonra, daha önce Mehmed Çelebi ile yapmış olduğu antlaşmaya riayet etmeyerek hükümdarlığını ilan etti. Adına akçe kestirdi. Böylece, mücadele sahnesinde yalnız iki kardeş kalmıştı. Bunlardan Mehmed Çelebi Anadolu�ya, Musa Çelebi ise Rumeli'ye hakim ve sahip idiler. Bu arada, hayatta olan diğer Şehzade Mustafa Çelebi�yi Timur Han, Anadolu�dan ayrılışı sırasında yanında götürmüştü.

Biraderi Mehmed Çelebi�nin, Anadolu�da ne derece bir kuvvete sahip bulunduğunu iyi bilen Musa Çelebi, onunla mücadeleye girişmekten çekindi. Fakat, vakit geçirmeden, Rumeli bölgesinde fütuhat hareketine başladı. Gönderdiği kuvvetler, Sitirya Yarımadasına kadar geldiler. Yine Emir Süleyman�la olan mücadelesinde kendisine cephe alan Sırp Despotu Stefan�ın üzerine yürüyerek, Noveberda şehrini ele geçirdi. İsyan eden Vidin Bulgar Prensine baş eğdirdi. Nihayet, biraderi Süleyman�ın Bizanslılara terk ettiği Karadeniz sahilindeki şehirleri ve Teselya�yı aldıktan sonra, İstanbul�u kuşattı (1411). Endişeye düşen İmparator, kendi yanında bulunan Emir Süleyman�ın oğlu Orhan Çelebi�yi serbest bıraktı. Selânik ve Teselya taraflarına giden Orhan Çelebi�nin hükümdarlık iddiasına kalkması üzerine İstanbul kuşatmasını muvakkaten (geçici) kaldıran Musa Çelebi, hızla Selânik üzerine yürüyerek, Orhan�ın kuvvetlerini dağıttı ve Selanik�i kuşattı. Bu arada İstanbul�a yapılan tazyiki de sıklaştırdı. Bu durum üzerine İmparator Manuel, Çelebi Mehmed�le ittifak etmekten başka çare bulamadı. Mehmed Çelebi�ye kuvvet vermeyi vâdeden ve onu koruyacağına söz veren İmparator, onun Rumeli'ye geçmesini sağladı. Mehmed Çelebi, gelişinin dördüncü günü, Çatalca�nın İnceğiz köyü mevkiinde Musa Çelebi ile yaptığı muharebeyi kaybetti ve yaralı olarak az bir kuvvetle Anadolu�ya geçti.

Musa Çelebi, bu muvaffakiyetlerine rağmen, Rumelideki beyleri tarafından, gün geçtikçe yalnız bırakılıyordu. Çünkü onun, daha önce Emir Süleyman tarafında bulunan Üsküp Sancakbeyi Paşa Yiğit ve meşhur akıncı kumandanı Evrenos Bey'le diğer komutanlara karşı soğuk ve itimatsız davranışı, bu beyleri aleyhine çevirdiği gibi, bazı ehliyetsiz kimseleri iş başına getirmesi de memnuniyetsizliklere yol açmıştı. Onun için bu beyler, el altından Çelebi Mehmede haberler göndermeye başladılar. Rumeli�deki durumun, lehine döndüğünü anlayan Çelebi Mehmed, Dulkadirliler'den de yardım alarak, otuz bin kişilik bir kuvvetle tekrar Rumeli'ye geçti (1413). Çelebi Mehmed, Edirneye yaklaştıkça Rumeli beylerinin kuvvetleri, ordusuna ekleniyordu. Bu defa Mehmed Çelebi�ye karşı koyamayacağını anlayan Musa Çelebi, Bulgaristana çekildi. Yanında Beylerbeyi Mihaloğlu Mehmed Beyle Umur Bey'den başka büyük beylerden kimse kalmamıştı. Vize tarafında, Musa Çelebi�nin öncü kuvvetleri mağlup edildi. İki ordu, Filibe yakınında karşı karşıya geldi ise de, Mehmed Çelebi, müttefiklerin tamamını beklediğinden geri çekildi. Nihayet Paşa Yiğit, Barak Bey, Tırhala Beyi Sinan Bey ile Evrenos Bey�in de kendisine katılmasıyla, Tuna�ya doğru çekilmekte olan Musa Çelebi�nin karşısına geçtiler. Sofya�nın güneyinde Çamurlu Derbend denilen mevkide meydana gelen muharebede Musa Çelebi, fevkalâde cesaretle harp etti ise de, zaten az olan kuvvetleri dağıldılar. Yaralı olarak kaçan Musa Çelebi, bir bataklığa düştü ve yakalanarak öldürüldü. Cenazesini Bursa�ya göndererek, babasının yanına defnettiler.

Musa Çelebinin Rumelide hükümdarlığı, üç seneden azdır. Artık Mehmed Çelebi, Osmanlı Devleti'nin başında yalnız kalmıştı. Böylece Fetret Devri denilen ve hemen hemen on bir yıl süren kardeşler mücadelesi bitmiş, parçalanan birlik yeniden sağlanmıştı. Çelebi Mehmed, tahta geçtiğinde yirmi dört yaşında bulunuyordu. Her şeye rağmen, Osmanlı Devleti'nin prestiji ve gücü, Fetret devrinde de kendisini gösterdi. İstanbul, Yıldırım Bayezid devrinden daha şiddetli bir biçimde muhasara edildi. Bu arada diğer Anadolu Beylikleri ise, Timur sayesinde varlıklarına kavuştular. Ancak her biri, bu güçlü Osmanlı Şehzadesinin tarafını tutarak varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #42 : Eylül 21 2008, 15:01:35 »
Filistin (Siyonizm ve Osmanlı)


Filistine Emevîler, Abbâsîler, Fâtımîler ve Selçuklular hakim oldular. 1099da Haçlı Seferleri neticesi Kudüste, Hıristiyan Krallığı kuruldu. 1187de Selâhaddin Eyyubî, Kudüsü yeniden fethederek Hıristiyan zulmünden kurtardı. 1281de Akkanın fethiyle Memlûklar'a bağlanan bölge, 1516 senesinde Yavuz Sultan Selim Hanın Mercidabık Zaferi'yle Osmanlı topraklarına katıldı. Tam 400 sene Filistin, Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetinde kalmıştır. 8,5 sene içinde, Osmanlı Devletini iki misli büyülten Yavuz Sultan Selim Han, çok kuvvetli tarih, strateji, siyaset ve taktik bilgisine sahipti. İslâm ülkelerinin zayıf ve parçalanmış olmasının tehlikesini gören, nadir bir devlet adamıydı. Bir gün İslâm ülkelerinin Hıristiyan veya Yahudilerin sömürgesi olmaması için, o devirde en güçlü İslâm devleti olan Osmanlı Devleti etrafında topladı. Nitekim Osmanlı Devleti yıkılınca, bütün İslâm ülkeleri, Hıristiyan ülkelerin sömürgesi oldular. Osmanlı Devletinin en büyük hizmeti, Filistin�de Yahudi Devleti (İsrail�in) kurulmasını 430 sene geciktirmiş olmasıdır. İsrâil yarım asır önce kurulmuş olsaydı, bugün bütün Arap ülkeleri İsrâil işgalinde olacaktı. Bir asır önce kurulsaydı, bütün Müslümanlar imha edilmiş ve sapık yollarla İslâmiyet'ten uzaklaştırılmış olacaktı. Osmanlı Devleti, Yahudi'nin, Müslümanları ve İslâmiyet'i imha planını engellemiştir.

Osmanlı Devleti, Filistin�i, Kudüs, Gazze ve Nablus olmak üzere Şam Eyaletine bağlı üç sancağa ayırdı. Osmanlı Devleti zayıflamadan önce, Filistin halkı bolluk, refah ve huzur içinde yaşadılar. Osmanlı Devleti zayıflayınca, Filistin�deki sancaklar, eyalet sonra da bağımsız emirlikler hâline geldiler. 1799 yılında Napolyon Bonapart, Mısır Seferinde, Filistin�in Yafa�ya kadar olan bir bölümünü ele geçirdi. Ancak Cezzâr Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Akka önlerinde Napolyon�u geri püskürttü. Napolyon�un ilk hezimeti, Türkler karşısında oldu ve bu topraklardan geri çekildi. Bölge bundan sonra 1840 yılına kadar, Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın idaresi altında kaldı.

İngiltere, 19. asrın başlarında, Ortadoğu�nun zenginliklerinden faydalanmak, dünya hâkimiyetini devam ettirebilmek ve İslâm ülkelerini bölmek için, Filistin�de bir Yahudi devleti kurulması ve bunun için dünya Yahudilerini bir bayrak altında toplama fikrini otaya attı. Bu fikir, Avrupa, Amerika ve Rusya�da hızla yayıldı. İngiltere�de İngiliz Hükümeti ve Yahudiler, Sir Herry Finch isimli bir avukata Calling of the Jews isimli bir kitap yazdırdılar. Bu kitapta, Filistin�de bir Yahudi Devleti kurulması fikri savunularak kamuoyu meydana getirildi.

Musos Haim Montefiore isimli bir İtalyan Yahudisi, Londra�da büyük bir servet edinmişti. Filistin�de Yahudi Devleti kurma fikrine uyarak, 1824�te Filistin�e göç etti ve 1837 senesine kadar Filistin�de kaldı. Bu tarihte Filistin�de 8000 Yahudi bulunuyordu. Bu kadar az kişi ile devlet kurulamayacağını anlayınca, Londra�ya döndü. 1837 tarihinde bastırdığı bir kitapla, Filistin�in ziraata elverişli olduğunu ve Yahudilerin Filistin�e göçünü teşvik etti. İngiltere hükümeti, bir tamimle Filistin�deki İngiliz konsolosluklarını, Yahudileri himayeye memur etti. 1862�de Hess isimli bir Alman Yahudisi, Roma ve Kudüs isimli kitabında; Yahudi davasının ortaya atılacağı ve emellerinin tahakkuk edeceği günün yaklaştığını, her ne bahasına olursa olsun Filistin�de bir Yahudi devleti kurulacağını, Fransa�nın bu işte yardımcı olacağını, Fransız ihtilâlinin bu maksatla yapıldığını yazdı.

Hess�in eserine cevap veren Fransız muharriri Ernest Laharn, kurulacak Yahudi devletinin sınırlarının dar olmayacağını söyledi. 1878�de Rusya�da Yahudi talebeler, muhtelif cemiyetler kurdular. Hayfa yakınlarında iki bin dönüm arazi alınarak, Mikfeh İsrael adıyla bir ziraat okulu kuruldu. Rusya�da Siyonizm'i sevenler cemiyeti kuruldu. Filistin�e Yahudilerin göçünü teşvik ettiler. Yine bu gayeyle kurulan �Bilu� ve �Hovevei Ziyon� gibi faal cemiyetler, 1881�de Çar İkinci Aleksandr öldürüldükten sonra, faaliyetlerini daha da arttırdılar. Filistin�de birçok koloni kurdular.

1884 yılında Silezya�nın Kattowitz şehrinde ilk �Yahudi Millî Kongresi� toplandı. Kongre başkanlığını Rus Yahudisi Leon Pinsker yaptı. 1891 de Rusya�dan Kudüs�e gelen El-Leze Ben Yehuda, Yahudi lisanının kaybolmaması için, İbranice lügat neşretti. Alman Yahudisi Hırsch, Yahudi devletinin Arjantin�de kurulması fikrini ileri sürdü. Yahudi muharrir Shmaryahu Levin Youth in Revolt eseri ile Yahudi devletinin Arjantin�de kurulması fikrinin, Yahudi davasına ihanet olduğunu söyledi. 1896�da Avusturyalı gazeteci Yahudi Theodor Herzl, The Jewish State (Yahudi Devleti) isimli bir kitap yazdı. Bu kitap, Siyonizm'in kuruluşunu temin etti. 1897�de Dünya Siyonist Teşkilâtı kuruldu. 1897�ye kadar Yahudilerin, Filistin�de toplanması ve Yahudi devleti kurulması bir fikir iken, 1897�de hedef oldu.

Siyonizm'in hedefini gerçekleştirmek için, ticarî bir şirket kuruldu. Çok uluslu şirketler, böylece ortaya çıktı. 1897�de İsviçre�de Basel şehrinde ilk Siyonist kongresi, Dr. Theodor Herzl başkanlığında 200 delege ile toplandı ve bu kongrede mühim kararlar alındı. İkinci Siyonist kongre 1898�de yine Basel�de toplandı. İki milyon sterlin sermayeli �Karen Kaymet� adlı bir vezne vasıtasıyla Filistin�de, Yahudi kolonileri teşkiline karar verildi. Norman Bertwich isimli bir Yahudi, İsrâil Resurgent isimli kitabında, Filistin�de Yahudi devletinin, İngilizlerin siyasî ve malî yardımı ile inşa edildiğini itiraf etmektedir.

Sultan İkinci Abdülhamid Han, Siyonizm tehlikesini çok iyi gören bir devlet adamıdır. Osmanlı tahtına çıkınca, ilk icraatı, Filistin�in bütün topraklarını, sarayın (Osmanlı Hanedanının) mülkü hâline getirmek olmuştur. Böylece, Filistin�de toprak satışı, kesin olarak önlendi. Ayrıca, Filistin�e, 33 senelik saltanatı esnasında tek bir Yahudi'nin girmesine izin vermedi. Siyonizm teşkilâtının lideri Dr. Theodor Herzl birçok defa, saraya ve Bâbıâli�ye mektup yazdı. İngiltere�nin aracılığı ile Theodor Herzl ve Haham Moşe Levi, Sultan Abdülhamid Han ile görüştüler. Dr. Theodor Herzl, Sultan İkinci Abdülhamid Hana şu teklifleri sundu. Filistin�de altın para karşılığı toprak sattığı takdirde:

1. Yahudiler, Osmanlı Devletinin bütün borçlarını ödeyecekler.

2. Osmanlı Devletine büyük malî yardımda bulunacaklar.

3. Sultan Abdülhamid Hanın siyasetini Avrupa�da destekleyecekler.

4. Yahudiler, Osmanlı Devletinde inşa edilecek savaş üslerinin parasını ödeyecekler.

5. Sultan Abdülhamid Han'a şahsı için büyük servet verecekler.

6. Filistin�de kurulacak büyük üniversitede aynı zamanda Türk talebeleri de okuyacak. Tahsil için Avrupa�ya gitmeye lüzum kalmayacak.

Tahsin Paşa'nın hatıralarına göre, Sultan Abdülhamid Han, bu teklifler karşısında çok hiddetlendi ve yüksek sesle bağırarak: �Dünyanın bütün devletleri ayağıma gelse ve bütün hazinelerini kucağıma dökseler, size Siyonistlik adına bir karış yer vermem. Ecdadımızın ve milletimizin kanıyla elde edilen bir vatan, para ile satılamaz. Derhal burayı terk edin. Defolun!� demiştir. Bu teşebbüsün arkasında, İngiltere ve meşhur banker Yahudi asıllı Roçide bulunuyordu. 1909�da İkinci Meşrutiyet döneminde teşkil olunan Osmanlı hükümetinde, üç Yahudi veya dönme bakan (maliye, ticaret ve ziraat ile nafia bakanlıkları) bulunuyordu. İttihat ve Terakki, azınlıkların da toprak satın alabileceğine dair kanun çıkarttı. İttihat ve Terakki�nin ihanetlerinden biri de bu idi. Yahudiler, geniş topraklar alarak üzerlerine tapuladılar. Sultan Abdülhamid Hanın şahsî (Hanedan) arazisi, kasten ve yok pahasına Yahudilere satıldı. Birinci Dünya Harbi'nden önce İngiltere ve Fransa, Yahudilere teminat verdi. Osmanlı Devleti yıkılacak ve Filistin�de Yahudi Devleti kurulacaktı. İngiliz ve Fransızlar arasında, Mayıs 1916�da imzalanan �Sykes Picot� gizli anlaşmasına göre:

1. Irak ve Şark�ül-Ürdün İngiltere�ye bırakılacak.

2. Suriye ve Lübnan Fransa�ya bırakılacak.

3. Filistin�de önce beynelmilel bir idare, bilâhare Yahudi devleti kurulacak.

4. Hayfa, İngiltere'ye; İskenderun Fransa�ya ait birer serbest liman olarak kalacak.

2 Kasım 1917�de İngiliz bakanlarından Lord Belfour, bir beyanname neşretti. Bu beyannameyle Yahudi devleti kurulması vaad edildi. Vaad şöyledir: �Kral hazretlerinin hükümeti, Filistin�de Yahudilere millî bir vatan tesisine muhakkak nazariyle bakıyor. Bu gayenin tahakkuku için, büyük bir potansiyel harcayacaktır.� Belfour vaadi, kanunî dayanaktan mahrum olup, devletler hukuku kaidelerine aykırıydı. Tarih boyunca buna benzer bir vaka olmamıştır. İttihat ve Terakki liderlerinin bir emrivakisi ile Osmanlı Devleti, 1914�te Birinci Dünya Harbi'ne katıldı. Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Harbi'ne katılması ile, bu bölgede �Sina Cephesi� açıldı. Osmanlı toprakları ve Ortadoğu�da emelleri bulunan İngilizler, Mısır�ı işgal edip, üs olarak kullandılar. Osmanlı ordusunun 160 000 kişilik bir kısmı Alman General Liman Von Sanders komutasında, Kanal Harekâtı ile 1915 Şubatında taarruz etti. Fakat başarılı olunamadı. El-Ariş�e çekildiler. 1916 Ağustosundaki ikinci taarruz da sonuç vermeyince İngilizler, Filistin ve Suriye�yi işgal için harekâtı hızlandırdılar. İngilizler, 6 Ekim 1917�de Gazze�yi, 10 Aralık 1917�de Kudüs�ü işgal ettiler. 30 Eylül 1918�de İngilizler Şam�a, Fransızlar Beyrut�a girdiler. 29 Ekim 1918�de ateşkes anlaşması imzalandı ve Mezopotamya�daki Türk cephesi düştü. Yahudiler, Belfour vaadi ile sanki müstakil bir devletmişler gibi, hemen Siyon ordusu kurdular. 11 Aralık 1917�de Kudüs�e giren İngiliz kuvvetleri komutanı Allenby, beraberinde Yahudi (Siyon) kuvvetlerini de Kudüs�e soktu. 1920 San Remo toplantısında İngiltere, Fransa ve İtalya delegeleri; Filistin, Suriye, Irak ve Lübnan�ın İngiltere ve Fransa arasında paylaşılmasına ve buralarda manda idaresi kurulmasına karar verdiler.

Tarih kitaplarında Birinci Dünya Harbi'nin hakiki ve zahiri sebepleri olarak çok şeyler söylenmiştir. Fakat gerçek sebep, Osmanlı Devleti'ni yıkmak ve Yahudi devleti kurmaktır. Filistin�i işgal eden İngilizler, derhal askerî idare ilan ettiler. Belfour vaadini ve planını tatbike koyuldular:

1. Filistin�e Yahudi muhacereti (göçü) teşvik edildi.

2. Yahudilerin toprak sahibi olmaları sağlandı.

3. Yahudilerin silah taşımalarına müsaade edildi.

4. Yahudilerin kültür teşkilatları adı altında topluluklar kurulması sağlandı.

5. Sivil idare için, 30 Haziran 1920�de Herbert Samuel isminde aşırı bir Siyonist'i komiser tayin ettiler.

6. 6 Temmuz 1921�de İngiltere�nin Filistin'deki hâkimiyetinin devamlı olacağı ilan edildi.

7. 24 Temmuz 1922de Cemiyeti Akvam, bu kararı tasdik etti.

8. 24 Temmuz 1922de Londrada; İngiltere, Fransa ve İtalya, Filistindeki manda şartları ile Yahudi devletinin kurulma hazırlıklarını tespit ettiler. Yahudi devleti (İsrâilin) temeli bu anlaşmayla atıldı.

9. Filistin, Suriyeden ayrıldı.

10. Yahudilerin sayısı artmaya başladı.

1919da Filistinde, Arapların sayısı, Yahudilerin 16 misliydi. 1922de 600 000 Araba karşılık 80 000 Yahudi bulunuyordu. 1947de ise Yahudi sayısı ile Arap sayısı eşit duruma geldi. Filistinli Müslümanlar tehlikeyi geç de olsa anladılar. Filistin�de Yahudi devleti kurulmakta olduğunu görebildiler. 1929da Kudüste, Araplar ile Yahudiler arasında 15 gün süren kanlı çarpışmalar oldu. Yahudilerden 135 kişi öldü. İngilizler, Filistine Yahudi göçünü hızlandırırken, bu arada Yahudileri silahlandırdılar. Yahudi göçü, 1932den sonra hızlandı ve Hitlerin Almanyada iktidara gelişi ve Yahudi aleyhtarı politika takibiyle, Yahudilerin Filistine göçleri aşırı derecede arttı

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #43 : Eylül 21 2008, 15:03:37 »
Gedik

Osmanlılar zamanında esnaf ve sanatkârlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak, kalite kontrolü yapmak ve esnaf içinde tekelleşmeyi önlemek için kurulmuş olan sistem veya bu sistem içinde kazanılan çalışma yetkisi.

Gedik sistemi, günümüzdeki ticaret ve sanayi odalarının vazifesini görmekteydi. Bu sistem, insan gücüne dayanan ve 3-5 kişi çalıştıran işyerleri hâlinde faaliyet gösteren Osmanlı sanayiinin ve Osmanlı ülkesinin ekonomik ve siyasî hayatı içinde önemli yer tutmaktaydı. Esnaf ve sanatkârlar arasında kuvvetli bir dayanışma mevcuttu. Fakirlere yardım edilmekte, yeni işyeri açanlara sermaye verilmekte, âlet ve edevat yardımı yapılmakta, esnaf mensupları özellikle çıraklar için tertip edilen meslek kursları finanse edilmekteydi. Bu durumuyla belirli bir hayat seviyesinde bulunan esnaf, toplumun tam manasıyla bir orta sınıfını teşkil etmekteydi.

Osmanlı şehirlerinde ticaret ve sanatla uğraşmak, belli şartlara ve kaidelere bağlanmıştı. Kişiler, istedikleri ticaret ve sanat mesleğine hemen giremezler, istedikleri yerde ve biçimde çalışamazlardı. Her esnaflık ve sanatkârlık dalı, kendi içinde teşkilâtlanmıştı. Bu teşkilatlara lonca denirdi. Her loncanın kendine has gelenekleri ve kaideleri vardı. Bunlara titizlikle uyulurdu. Loncaya çırak olarak girilir, belli zamanlarda verilen imtihanlardan sonra dükkân veya sanat sahibi olunurdu. Loncaya girip belli bir müddet sonra usta veya dükkân sahibi olmak yetmezdi. Özellikle büyük şehirlerde plansız şehirleşmeyi önlemek, şehirler ve bölgeler arası dengesizliklere mani olmak için belli mesleklerde çalışacakların ve iş yerlerinin sayısı dondurulmuştu. Bu sebeple meslek sahiplerinin, gerekli çalışma yetkisine ve yerine sahip olmaları gerekirdi. Bu yetkiye �gedik�, bunu sağlayan sisteme de �gedik sistemi� denirdi. Memurların kadro sistemine benzeyen bu sistemde, ihtiyaç duyuldukça yeni gedik kadroları ihdas edilir, böylece, ticaret, sanayi, ziraat ve hizmet sektörleri arasındaki dengenin korunması sağlanırdı. Gerçekten halkın ihtiyacı sebebiyle kendiliğinden açılan dükkanlar ve işyerleri kapatılmaz, bunlar gedik sisteminin içine alınarak kontrol edilirdi. Hem mal ve hizmet kontrolü sağlanmış olur, hem de fiyatların fahiş bir şekilde artması önlenirdi. Hepsinden daha önemlisi, iş ve çalışma ahlâkı sağlanırdı. Esnaf ve sanatkârın, birbirlerinin üretim ve satış sahalarına taşmaları yasaktı. Ancak halkın menfaati söz konusu olunca, böyle uygulamalara izin verilirdi. Esnafın çalışma alanlarının belirlenmesi, hem haksız rekabeti hem de işsizliği önlemede önemli bir tedbirdi.

Gedik sistemiyle iş ve ticaret ahlâkına sahip olmayan, hileli mal üreten, ticarette karaborsacılık yapan veya piyasa fiyatının üzerinde fahiş fiyatla mal satan kimseler, halka ve maliyeye zarar verdikleri için teşkilattan ihraç edilirlerdi.

17. yüzyıldan itibaren lonca teşkilâtının sisteminde meydana gelen bazı gevşeklikler sebebiyle, sanatkâr kesiminde dağılmalar oldu. Kendileri için tahsis edilen toplu alış veriş yerlerini bırakan esnaf, semtlerde yeni iş yerleri açtı. Bu husus, entegre çalışma sisteminin ve kalite denetiminin giderek ortadan kalkması gibi olumsuz neticeler doğurdu. 1727 senesinde getirilen gedik hakkıyla, hizmetin veya zanaatın başkalarınca yapılması yasaklandı. Önce �müstekar gedik� ve �havâî gedik� biçiminde iki uygulama getirildi. Müstakar gedik; dükkân, mağaza, atölye gibi sabit bir işyerine veya tezgâha bağlı işleri; havâî gedik ise balıkçılık, börekçilik, suculuk gibi seyyar satıcılıkları ifade ediyordu. Havâî gedik hakkı her yerde kullanılabildiği halde, müstakar gedikte yer değiştirmek yasaktı. Havâî gedik, kişiye bağlı bir hak doğururdu. Müstakar gedik ise, bir ticaret veya zanaatı belli bir yerde yapmak hakkı doğururdu. Bu hak, aynî bir hak olup taşınmaz mala bağlıydı.

Gedik sisteminin kurulmasından bir müddet sonra müstakar gedik özelliğindeki işyerlerinde, ayrıca, bir üst veya asma kat bölünerek buralarda da havâî gedik adı altında ikinci işyerleri açılmasına izin verildi. 18. yüzyılın ikinci yarısında gedik sisteminin şümûlü (kapsamı) genişledi. Her işyerine �gedik� adı verilen bir alâmet asılması şartı getirildi. Bazı gediklerin sayısı hiç değişmediği halde, sayı sınırlaması olmayan kunduracılık, belli şartları yerine getiren her kalfaya açık tutuldu.

Boşalan gedikler için, bedel-i muaccele (peşin bedel) ödenmesi şartıyla berat verilirdi. Ölen ustanın gediği yetişmiş bir kalfaya devredilirken, vârislerine tezgâhın araç-gereç bedeli olarak, ustalık hakkı ödenirdi. Ayrıca gediğe tahsis edilmiş olan işyerinin mülk sahibine de kira bedeli verilirdi. Mülk sahibinin, ustayı çıkarma veya işyerini başka bir gayeyle kullanma yetkisi yoktu. Müstakar gediklerde �âyan-ı kâime� (ocak ve tezgâh), âyan-ı menkûle� (araç ve gereç) olmak üzere iki çeşit alâmet vardı. Gedikler, devlet adına ihtisab ağası tarafından denetlenirdi. Meslekî denetim ise, esnaf kethüdası ve ustabaşılarca yapılırdı. Gedik kayıtları ihtisab nezaretinde tutulurdu.

Sultan Üçüncü Selim Han, gedik sisteminde bazı düzenlemeler yaptı. Mecburî ihtiyaçları karşılayan işleri, gedik sistemi içinde tutmak için bir nizamname çıkardı. Sultan İkinci Mahmud Han, gedik kapsamını genişleterek, kurduğu vakıflara kaynak bulmak düşüncesiyle yeni gedikler kurdu. Birçok mülk gedikler, vakıf gediğe dönüştürüldü. Bunlara nizamlı gedik adı verildi. İstanbul�da ve taşrada bulunan han odaları, hamamlar, mahzenler, mağazalar, gedik konumu kazanırken han ağası, odabaşı, sakabaşı, sokakbaşı, tablakâr, muhallebici gibi kişilerle, dalyan, pazar kayığı, piyade kayığı işletenlere de gedik senetleri satıldı. On dokuzuncu yüzyılın başında, başlıca gedik türleri; muhder (çarşı ve sokak köşelerindeki iğreti işyerleri), müstakar, müstahlas (yanmış, yıkılmış işyeri), tabla (tabla koyma hakkı), vakıf ve havâî idi.

Gedik sistemi, Osmanlı toplum yapısında çok faydalı hizmetler gördü. Ancak idarî, siyasî, ekonomik ve adlî bakımdan Avrupaî tarzda düzenlemelerin yapıldığı Tanzimat döneminde gedik sisteminde de değişikliğe gidildi. 1860�ta çıkarılan bir kanunla gedik sisteminin sınırlı bir alanda tutulması ve serbest piyasa şartlarına geçilmesi için bir irade ve buna bağlı bir nizamnâme çıkarıldı. Bununla önce menkul gedikler kaldırıldı. Uzun yıllar, belli bir teşkilât içinde yaşamaya alışmış olan esnaf arasında, çözülme başladı. Ekonomik ve sosyal hayat, gittikçe bozuldu. Bu duruma daha fazla dayanamayan Tanzimatçılar, yarı resmî mahiyette bir teşkilât olan Islâh-ı Sanâyî Komisyonunun kurulmasını kararlaştırdılar. Komisyonun kuruluş ve çalışmalarını belirleyen on bir maddelik bir nizamnâme hazırlandı. Yapılan bu düzenlemeler, Lonca Teşkilâtının ve gedik sisteminin yerini dolduramadığı için, esnaf ve sanatkâr kesimi, kendi hâline hareket etmeye başladı. Daha sonra Nâfia Dairesi ile Ticaret ve Ziraat Meclisi kurularak, gedik sisteminin vazifesi yürütülmeye çalışıldı. Ancak, zamanın siyasî ve ekonomik istikrarsızlığı sebebiyle, istenen netice elde edilemedi. Tezgâha ve dükkâna bağlı gedikler ise, 16 Şubat 1913�te çıkarılan bir kanunla yasaklandı.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #44 : Eylül 21 2008, 15:04:53 »
Gidiş Alayı

Padişahların saray dışındaki gezintileri münasebetiyle tertip edilen alaylar hakkında kullanılan bir tabir. Padişah, muhafız ve saraylılardan meydana gelen bir kalabalıkla herhangi bir yere gittikleri için bu isim verilirdi.

Padişahlar; resmî ve belli günler dışında, şehir içi veya haricinde gayri resmî olarak bir tarafa gittikleri zaman, geçit yerlerine asker dizmek ve halka ilan etmek âdet değildi. Bu durum, oldukça sade bir şekilde olup, sadece görevli bulunan hizmetliler padişaha refakat ederdi.

Yolda halktan birisi atın önüne yatar, yahut yolun bir noktasından yüksek sesle hâlinden şikâyetçi olursa ve gerçekten adam fakirse, kâfi miktarda para ve hediyeler verilerek gönlü alınırdı. Bu gibi müracaatlara mahal kalmaması için padişahların gidişleri mümkün mertebe gizli tutulurdu.

Teşrîf-i hümâyûn (padişah gezisi) biraz resmîce olursa, çavuş ve çizmeciden başka, yeniçeri ağası, kapıcıbaşı, mîr-i alem, mirahur, çavuşbaşı ile üzengi ağaları da bulunurdu. Gidilen yerde gecelenecek ve çadırda kalınacak ise aşçıbaşı ve çadırları kurup kaldıracak görevliler ve mehter takımı, erzak ve malzeme taşıyan atlar ve esterler (katır) de götürülürdü. Ava çıkışlarda ise avla ilgili olan, samsoncu, zağarcı, doğancı gibi ağalar da bulunurdu.

Padişahların gittikleri yerlerde bazen pehlivan güreşleri ve at koşuları gibi oyunlar düzenlenip seyredilirdi. Sultan Birinci Ahmed Han, Kandilli Bahçesine giderek orada kayık yarışları tertip ettirip seyrederdi.

Resmî olmayan gidişlerde otağın önüne tuğ dikilmez, mehter götürülmezdi. Kayıkla gidişlerde padişahın dümenini bostancıbaşı tutardı. Kayıkla gidişlerin en parlak merasimleri, Lâle Devri'nde yapılmıştır. Bu merasimleri şairler, kasidelerinde en güzel şekilde terennüm etmişlerdir. Tanzimat'tan sonra hususî gidişlerin bir kısmı at, bir kısmı araba, bazen da kayıkla yapılırdı. Sarayda padişahın gidiş işlerini düzenleyen bir gidiş müdürü vardı.


Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #45 : Eylül 21 2008, 15:06:32 »
Gureba (Gurebâ, Garipler)

Osmanlı ordu teşkilâtında, kapıkulu süvarisini teşkil eden altı bölükten, Gurebâ-i Yemin ve Yesar bölüklerinin adı. Gureba, garip kelimesinin çoğulu olup, yabancı, kimsesiz, misafir manâsındadır.

Gureba bölüklerine Galata, İbrahimpaşa ve Edirne saraylarından çıkan acemiler, savaşta yararlık gösteren Arap ve Acem gibi yabancılar ve yeni Müslüman olmuş gençler alınırdı. Aşağı Bölükler veya Garib Yiğit Bölükleri diye de anılan bu birlikler, Sağ Garibler (Gurebâ-i Yemin) ve Sol Garibler (Gurebâ-i Yesar) adlarıyla ikiye ayrılırdı.

Sefer esnasındaki yürüyüşlerde sağ garibler sağ ulûfecilerin sağında; sol garibler, sol ulûfecilerin solunda giderlerdi. Muharebede ise, sağ garibler, padişahın sağındaki sancağın dibinde, sol garibler, sol alem dibinde bulunurlardı. Sefer esnasında, merkez kolunda her gece otağ ve ağırlıkları koruyan gurebâ bölüklerinin, savaş sırasındaki en önemli vazifeleri ise, Sancak-ı şerîfin korunması idi.

Gurebâ-ı Yemînin bayrakları sarı ile beyaz; Gurebâ-i Yesarınkiler ise, yeşil ile beyazdı. İki bölüğün de silahları bir pala, bir mızrak ile eğerin başına asılı, �Gaddare� adı verilen kılıçtı. Osmanlı başkentinde kışlaları yoktu. İstanbul, Edirne ve Bursa etrafındaki köy ve kasabalara yerleştirilmişlerdi. İstanbul�da bulunanlar, evli ise evlerinde, değilse hanlarda ikamet ederlerdi. On altıncı yüzyılda Gurebâ bölüklerinin mevcudu 1000 ve 1500 nefer arasında değişiyordu. On yedinci yüzyılda ise, sağ garibler 410, sol garibler ise 312 mevcutlu idi.

Her iki bölük, hükümdarın bizzat katıldığı savaşlara katılırlardı. Gurebâ-i Yemin ve Yesar�ın ayrı ayrı ağası, kethüda, kethüda yeri, kâtip, kalfa adlarıyla anılan büyük ve başçavuş, çavuş rütbelileri vardı. Maaşları kıdem ve ehliyete göre olup, veziriâzamın huzurunda dağıtılırdı. İki bölük de, Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra 1826 tarihinde, gümrükten bir miktar maaş bağlanarak emekli edilip, tarihe karıştılar.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #46 : Eylül 21 2008, 15:07:23 »
Hâcegân

Osmanlılar zamanında devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında veya defterdarlık, nişancılık gibi vazifelerde bulunanlara verilen sivil bir rütbe. Hâcegân yerine, Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn da denilirdi.

Hâcegânlığın, Osmanlı Devleti'nde ne zaman kurulduğuna dair kesin bir bilgi olmamakla beraber, Fatih Kanunnamesinde hâcegânların rütbesinin belirtilmesi, bu memuriyetin önceleri de varlığına işaret etmektedir. Önceleri sayıları az olmakla beraber, zamanla duyulan ihtiyaç üzerine artmış, Sultan Üçüncü Ahmed devrinde yirmiyi bulmuştur. İlk zamanlar yalnızca dîvândaki daire şeflerine bu unvan verilirken, sonradan bu unvanın daha geniş şekilde kullanıldığı görülür. Gerçekten 18. asırdan itibaren devlet merkezi dışındaki bazı hizmet sahiplerine ve vezirlerin maiyetindeki Dîvân Efendisi denilen memurlara da hâcegân unvanı verilmiştir.

On sekizinci asırda hâcegân rütbesini haiz memurlar şunlardı: Şıkk-ı Evvel, Şıkk-ı Sânî, Şıkk-ı Sâlis Defterdarları; Nişancı, Defter Emîni, Reisül Küttâb, Büyük ve Küçük Tezkireci, Rûznâmeci-i Evvel, Beylikçi, Baş Muhasebeci, Mektupçu, Şehremini, Tersane, Darbhâne, Matbah ve Arpa Eminleri; Teşrifâtçı, Anadolu Muhasebecisi, Atlı Muhasebecisi, Yeniçeri Kâtibi, Sipahi Kâtibi, Silahtar Kâtibi, Cizye Muhasebecisi, Maliye Tarihçisi, Maliye Tezkirecisi, Büyük ve Küçük Rûznameciler, Piyade Muhasebecisi, Dîvân Çavuşları, Cebeciler Kâtibi, Küçük Evkaf, Kalyonlar Kâtibi, Garibler Kâtibi, Tophane Nazırı, Baş Muhasebe Kesedârı, İstanbul ve Selânik Baruthaneleri Nazırı, Sergi Nazırı, Sadrazam Kethüdâsı ve Çavuşbaşı.

On dokuzuncu asrın başında maliyeden bazı Mukâtaa Memurları ile Enderûn ve Bîrûn Kâtibi Eminleri ve Asâkîr-i Mansûre Ordusu Nâzırı da, hâcegân sınıfına dâhil edilmiştir.

Bir senelik müddetle tayin edilen hâcegânların tayinleri Şevval ayı içinde yapılırdı. Vazifede kalanlara, derecelerine göre hediyeler verilirdi. Hacegânlığa tayin şu sıra ile olurdu: Sadrazam, tevcihat listesini padişaha arz eder ve Hatt-ı hümâyûn ile tasdik alındıktan sonra, tayini yapılan şahıslara, özel merasimle memuriyet beratları verilirdi.

Sadrazam, ordunun başında serdar-ı ekremlikle İstanbul dışına çıktığında, kendisine mensup hâcegânlarla, diğer hâcegân da mühim defterlerle sefere katılırlardı. Bunların yerine İstanbul�da birer vekil kalır ve işleri yürütürlerdi. Asılları dönünce, bunların vazifeleri son bulurdu.

On sekizinci asırda hâcegânlık unvanı dört sınıf olarak mütalaa olunurdu. Birinci sınıf, Üç defterdar ile Nişancı, Reisül Küttab ve Defter Emini; ikinci sınıf, Maliyeden Büyük Rûznameci, Baş Muhasebeci ve Anadolu Muhasebecisi; üçüncü sınıf, Tersane Emini, Şehremini, Darbhane Emini, Arpa Emini ve Masraf-ı Şehriyarî Emini; dördüncü sınıf ise, Maliye Dairesinin Kalem âmirleri, dört piyade ve dört mukabelecileri, Kalyonlar Kâtibi, Tersane Ambarı Emîni, Tersane Ambarı Nâzırı, Tersane Reisi, Tophane Nazırı, Sergi Nazırı, Enderûn Kâğıt Emini, Bîrûn Kâğıt Emini.

Hâcegânlıktan vezirliğe terfi edilebildiği için, hâcegânlık mühim bir rütbeydi. Sultan İkinci Mahmud Han devrinde yapılan yenilikler esnasında, önceleri bir unvan olan hâcegânlık, rütbe olarak telakki edilmiş ve bunlara mahsus nişanla, resmî günlerde giyecekleri elbise tayin olunmuş ve Hâcegân-ı Divân-ı Hümâyûn tabiri, böylelikle tarihe karışmıştır.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #47 : Eylül 21 2008, 15:08:56 »
Hakan

Eski Türk ve Moğol imparatorlarına verilen unvan.

Osmanlı padişahları hakkında hürmet için kullanılan unvanlardan biri. Eski Türk devletlerinde büyük han veya hanlar hanı karşılığı olarak kullanılır, bazen imparator anlamına gelirdi. Avrupa dillerinde imparator, kayser; Fars dillerinde padişah, hükümdar; Arap dilinde sultan, melik sözlerinin karşılığıdır. Eski Türkçe kağan sözünden türemiştir. Türk, Moğol ve Tatar hanları, Çin İmparatorlarına galip gelip müstakil olunca hakan unvanını kullanırlardı.

İslâmiyet'in kabulünden evvel hakanlık, Türkler için çok ulvî bir mevki idi. Türkler, hakanlarını, inandıkları tanrının yeryüzünde vekili, bütün milletin öz babası, büyük velînimet sayarlardı. Hakanın huzuruna çıkan eğilir, huzurlarında asla yüzüne bakamazlar, hakan müsaade etmedikçe oturamazlardı. Bu unvanın, Osmanlı Devleti'nde son padişaha kadar kullanılmasına devam edildi.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #48 : Eylül 21 2008, 15:10:51 »
Han

Eski Türklerde hükümdarlık unvanı. Osmanlılar'da padişah manâsına gelmek üzere, han unvanı kullanılmıştır.

Han kelimesinin eski kullanılış şekli hang olup, en çok kullanılan manâsı, Farsça'da şah kelimesinin karşılığıdır. Eski Türklerin, kendilerine büyük görünen her şeye
han
 unvanını verdikleri Orhan, Denizhan, Dağhan, Kamhan, Gökhan gibi kullandıkları isimlerden anlaşılmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud, Dîvânü Lügât-it-Türk�ünde Uygur oymaklarının kan şeklinde kullandığını yazıyor. Zamanla, Oğuz Türkçesi'nde kaf�ın ha�ya dönüştüğünü belirtiyor. Bu durum katûn=hatun, kangı=hangi gibi kelimelerde de görülür.

Türklerde, Müslüman devletlerden ilk defa Karahanlılar, paralarında �Han� tabirini kullandılar. Selçuklular ve Harezmşahlar'da han, asilliğin en yüksek ifadesiydi. Moğollarda da Cengiz Han ve haleflerince kullanılan han tabiri, eski Bozkır şehirlerinin isimlerinde de (Hanbalık ve Purshan gibi) geçerdi.

Orta Asyada Hive Hanlığı, Buhara Hanlığı gibi küçük Türk devletlerinin hükümdarları ile Delhi Türk İmparatorluğunda hükümdar, vezir ile ileri gelen devlet adamları bu unvanı kullanmışlardır.

Osmanlı padişahları ise, Çelebi Sultan Mehmedden itibaren, devletin yıkılışına kadar, diğer hükümdarlık unvanlarının yanında Han tabirini de kullandılar. Osmanlılarda bu unvan, ayrıca Kırım giraylarına da veriliyordu.

Ynt: Türk tarihi ile ilgili kavramlar.
« Yanıtla #49 : Eylül 21 2008, 15:15:45 »
Harbiye Nazırı

Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başı.

Millî Müdafaa Vekili ve şimdi de Millî Savunma Bakanı isimleriyle karşılanan bu unvan, Osmanlı hükümetine 1908 Temmuzunda kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel bu görevi yapana Serasker denilirdi. İlk Harbiye Nazırı Ömer Rüşdü Paşadır.

Harbiye Nazırlığına (Nezaretine), askerliğin en yüksek rütbesi olan müşirler (orgeneral) tayin olurlarken, 1908 inkılabından sonra, feriklerden (korgenerallerden) Harbiye Nazırı olanlar olduğu gibi, orduyu gençleştirmek fikriyle bir aralık rütbesi mirliva olan Enver Paşa, bu göreve getirilmiştir. Harbiye Nazırının başında bulunduğu daireye Harbiye Nezareti denilirdi.

Harbiye Nazırlığı, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiştir.


 facebook  linkedin  myspace  twitter
 


Ziyaretçiler bu sayfayı aşağıdaki kelimelerle buldu:

map google